(...)
Gerek "Martı"yı
gerek "Vişne Bahçesi"ni, Türkçe ve İngilizce
çevirileriyle karşılaştırdığımda, bir sürü
inceliğin, Türkçe'de buhar gibi yok olup
gittiğini gördüm. Nihal Yalaza Taluy çevirisi
umduğumun tersine, Behçet Necatigil çevirisinden
daha iyi yansıtıyor "Martı"yı. Taluy Rusça'dan,
Necatigil Almanca'dan çevirmiş; bunun önemli
olması gerektiğini biliyordum ama, Necatigil'in
şairliğine daha çok güveniyordum. Ataol
Behramoğlu'nun "Vişne Bahçesi" de oldukça kötü.
Metni Türkçeleştireyim derken, farkında olmadan
Türkleştiriyorlar. Örneğin, birinci perdenin
sonlarına doğru, bir sessizliğin ardından Dorn,
"The angel of silence is flying over us"
(Sessizlik meleği
üstümüzde uçuyor) dediğinde, dile
getirdiği imgenin şiirselliği oyunun atmosferine
hem uygundur hem de katkıda bulunur. Ama Türkçe
metinlerdeki gibi "Şeytan geçti" demekle
yetinirsek, evet, oyunun yalnızca Türkleşmesine
katkıda bulunmuş oluruz. (...)
(...)
Dün, Taksim'deki
sergide kitap satarken yanıma sakallı, tombulca
bir genç adam yaklaştı:
"Afedersiniz,
kitap satıcısı Coşkun Büktel'i arıyorum."
"Buyrun,
benim."
Elini uzattı:
"Ben, Işıl
Kasapoğlu."
Ve heyecanını
belli etmekten hiç çekinmeden anlattı:
(...)
Birbirine hiç
benzemeyen üç adet büyük boy deftere ve üslup
kaygısı gütmeden, içimden geldiği gibi,
çalakalem yazılmış günlüklerim,
"Cuma 24 Mart 1978
Sultanahmet" ibaresiyle başlıyor. Son
yıllarda günlük yazmayı iyiden iyiye
savsakladım. Hele internet sitesi yayıncılığına
başladıktan sonra günlük yazmayı tümüyle
bırakmışım. Yazdığım en son günlük yazısı, bir
paragraftan ibaret ve
"Aksaray, 29 Temmuz 2007" ibaresini
taşıyor.
Oysa yazdıklarımı
özgürce yayınlayamadığım yıllarda, günlüklerimle
yoğun biçimde ilgilenir; özel hayatıma ve
tiyatral mücadeleme ilişkin unutulmasını
istemediğim ayrıntıları bu günlüklere alelacele
kaydederdim.
Bugün epeyce bir
aradan sonra bu günlükleri yeniden
karıştırırken, kaydettiğim pek çok şeyin, bugün
çok farklı boyutlar kazandığını ve zamanın
yazdıklarımı daha bir anlamlı kıldığını fark
edince; günlüklerimdeki bazı sayfaları, tarih
sıralaması gözetmeksizin, zaman zaman
yayınlayarak, okurlarla paylaşmaya karar verdim.
Demirkanlı, "bir
zamanlar", ("el ense" ilişkilere karşı
olduğu "bir zamanlar") Cücenoğlu gibi "resmi yazarlar" hakkında,
demiş ki:
(...) Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu
görüyorum. Son 3-4 yıla kadar Refik Erduran,
Tuncer Cücenoğlu,
Recep Bilginer gibi resmi yazarlar, iktidarla
ilişkilerini kurmuş, Ankara koridorlarının
yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ “Koskoca
Bakan” dediği siyasileri tanımış, deyim
yerindeyse el ense olmuş bu zatlar ortalıkta
dolaşırken, gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili
dostum’ demekten çekinmeyen, çekinmenin ötesinde
bir sakınca görmeyen bu zatlar karşısında,
göreve gelen siyasiler de ortalıkta sürekli
bunları gördüğü için, Türk tiyatrosunu bunların
temsil ettiğini sandılar hep. Onların bir suçu
yok. Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak
istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep
korkuttu insanları. Korkuttu çünkü, bunlar
konuşmaya başlarken; “Yarın bakanla sabah
kahvaltısı yapacağım, senin sorunları anlatırım,
çözeriz”, “Ben Ankara’ya gidiyorum Bakan’a
söylerim sizin tiyatroya özel önem verir.”,
“Bakan yarın İstanbul’da olacak zamanı varsa
mutlaka sizin oyuna getireceğim.” gibi
cümlelerle durdurdular insanları, insanlar
durmaya eğilimliydi çünkü. Ve korktular.
Yıllarca. (...)
Demirkanlı yazısının
tamamını okumak ve yazıyı "belge" olarak da
görmek için...
TIKLAYINIZ
(...)
"Bakın, Can Bey"
dedim, "bu oyunda tekrarlar olduğunu söyleyenler
daha önce de çıktı. Esen Hanım da dahil olmak
üzere şu anda adını hemen verebileceğim dört
kişi, bana bu oyundaki tekrarları göstermeye söz
verdiler. Tekrar okuyup tekrarları
saptayacaklardı. Hepsi benden mühlet istediler.
'Bana bu hafta dokunma öbür hafta konuşuruz'
gibi laflar ettiler. Esen Hanım bir ay sonraya
attı. Aradan aylar geçti. Esen Hanım'la
anlaşmamızın üstünden sekiz ay geçti. Ama hâlâ
kimse bana bu oyundaki tekrarları göstermeye
yanaşmadı."
Esen mırın
kırın etti. Bana öyle bir söz vermediğini
söyledi.
"Söz
vermediniz. Öyle konuştuk. Öyle dediniz" dedim.
"Yani senden
kaçıyoruz filan sanma" dedi.
"Ben hiçbir şey
sanmıyorum, yalnızca ne olduğunu anlatıyorum"
dedim. (...)
Birbirine hiç
benzemeyen üç adet büyük boy deftere ve üslup
kaygısı gütmeden, içimden geldiği gibi,
çalakalem yazılmış günlüklerim,
"Cuma 24 Mart 1978
Sultanahmet" ibaresiyle başlıyor. Son
yıllarda günlük yazmayı iyiden iyiye
savsakladım. Hele internet sitesi yayıncılığına
başladıktan sonra günlük yazmayı tümüyle
bırakmışım. Yazdığım en son günlük yazısı, bir
paragraftan ibaret ve
"Aksaray, 29 Temmuz 2007" ibaresini
taşıyor.
Oysa yazdıklarımı
özgürce yayınlayamadığım yıllarda, günlüklerimle
yoğun biçimde ilgilenir; özel hayatıma ve
tiyatral mücadeleme ilişkin unutulmasını
istemediğim ayrıntıları bu günlüklere alelacele
kaydederdim.
Bugün epeyce bir
aradan sonra bu günlükleri yeniden
karıştırırken, kaydettiğim pek çok şeyin, bugün
çok farklı boyutlar kazandığını ve zamanın
yazdıklarımı daha bir anlamlı kıldığını fark
edince; günlüklerimdeki bazı sayfaları, tarih
sıralaması gözetmeksizin, zaman zaman
yayınlayarak, okurlarla paylaşmaya karar verdim.
İTHAF:
İftiranın (aşağıda sunduğumuz) CD'sini, iftirayı
açıklamamıza rağmen, Özdemir Nutku'yu önce başkan, sonra
"onur" kurulu üyesi seçmiş olan
OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri
Derneği) üyelerine ithaf ediyoruz.
Çünkü iftiranın CD'sini, yalnızca, balığın nasıl
"baştan" koktuğunu teşhir eden bir belge olarak
değerlendirmekle kalmayıp,
OYÇED üyelerinin "onurları" hakkında
fikir veren gayet net bir belge olarak da
değerlendiyoruz.
Özdemir Nutku'yla "onur" duyan
OYÇED
üyelerinden talebimiz, sayılarının 70'ten fazla olduğu açıklanmış
bulunan (Bakınız: Erbil Göktaş, "Coşkun Büktel'in ve başkalarının
merak ettikleri 1" Yeni Tiyatro, sayı 3, Ocak Şubat
2008, sayfa 23.) bu "onurlu" üyelerin, iki yıldır nedense hâlâ açıklanmamış
olan tam listesinin bir an önce açıklanması ve OYÇED'in
bir nevi
Ku Klux
Klan
değil, bir "sivil" toplum kuruluşu olduğunun kanıtlanmasıdır. Bunu
yapamazsanız, tarihteki yeriniz, ancak "tarihin çöp tenekesi"
olacaktır.
CB
"ÖZDEMİR NUTKU
İFTİRASI”NIN CD’SİNİ, İNTERNETTE İLK
KEZ, TÜMÜYLE VE “KILÇIKSIZ” OLARAK, (HAREKETLİ HARFLERLE
"CAMBAZA BAKTIRIP" DİKKAT DAĞITAN, KAFA KARIŞTIRAN)
YAZILAR VE ALT
YAZILAR EKLEMEKSİZİN, “PARAZİTSİZ” OLARAK, NİHAYET,
YAYINLAYABİLİYORUZ!
OKURLARIN ZEKÂSINA GÜVENİYOR, OKURLARI CD’NİN
“KENDİSİYLE" VE VİCDANLARIYLA BAŞ BAŞA BIRAKIYORUZ!
Konuyu bilmeyen okurlara, Büktel'in
"Theope"sinden
başka, yeryüzünde yazılmış
"Theope" adlı ikinci
bir oyunun bulunmadığını hatırlatıyor ve Özdemir
Nutku'nun ikinci
"Theope" iftirasını
örtbas etmek için (CD'nin ortaya çıkmasından önce)
uydurduğu diğer yalanları, son sözü Nutku'ya vererek,
bizzat Nutku'nun "kendi ifadeleriyle", bir kez daha,
aşağıya aktarıyoruz:
Sayın Coşkun Büktel,
Benim
hiçbir iddiam olmadı. Size olayı nakleden Şahin Ergüney
eksik nakletmiş. Bazan eski belgeleri karıştırırken 17.
yy.da yaşamış ikinci sınıf bir yazarın “Theope” adlı bir
oyunu olduğunu öğrendiğimi söyledim.
(CD'ye bakın bakalım, söylemiş mi?)
Üstelik hiçbir imada bulunmadan. Metni görmedim,
yalnızca adına eski bir belgede rastladım. Metni
görseydim bile, Fransızca bilmediğim için oyunu okuma
olanağı bulamayacaktım. Benim bile varlığından haberi
olmadığım başka bir Theope'yi sizin de okumamış
olduğunuza emin olduğumu belirttim.
(CD'ye bakın bakalım, belirtmiş mi?)
Bunu yalnızca bilgi olarak verdiğimi, sizin Theope'nizin
özgün bir yapıt olduğundan kuşku duymadığımı da ekledim.
(CD'ye bakın bakalım, eklemiş mi?)
(...) o
insanın sözlerini okurlardan saklayarak okurları
aldatıp, o insanın aleyhinde kamu oyu oluşturmak
ise, bulabileceğim en hafif deyimle,
onursuzluktur. Mustafa Demirkanlı, okurların
böyle bir onursuzluğa itibar edecek kadar ahmak
ya da alçak olduklarına güveniyor.
GÜNCELLEME (11 Temmuz 2008):
İsimsiz sapıkların, "Meselenin Özü"nü gözlerden
kaçırmak için yaptıkları dezenformasyon
çabalarına karşı, yazımızda zaten yer alan bazı
ifadeleri vurguladık ve başlangıçta
vurguladığımız ilk üç kelimeyi ise yazımıza
sonradan ekledik.
(dört
bölüme ve
bin parçaya bölerek ve Büktel'in CD'yi
çarpıttığını kanıtlamak için, "CD ortaya
çıktıktan sonra yazılmış" herhangi bir
yazısından kaynak göstererek alıntı
yapmak yerine; "CD ortaya çıkmadan
önce", yani
"yalnızca Şahin Ergüney'in hafızasına
dayanarak" yazılmış yine de
"meselenin özüne" ilişkin hiçbir hata
içermeyen, "ilk" yazısından,
evet, Büktel'in yalnızca o "CD öncesi"
ilk yazısından, bazı cümleleri ve
kaynağını asla belirtmeksizin
cımbızlayarak ve iftirayı görünmez kılma
amacıyla türlü şebeklikler yapıp her
türlü montaj hilesine başvurarak,
karmakarışık bir yamalı bohça halinde)
...güya yayınladılar.
(Bakınız: Hela gibi çift "oo"lu
tiyatrooyun.org. Direkt link veremiyoruz
çünkü yayınladıkları iftiraları, hatta
yayınladıkları siteleri bile, kısa süre
sonra silip yok ediyorlar. Okurlara
yanlış link veriyor durumuna düşmek
istemiyoruz.)
İsimsiz sapıkların örtbas etmek için
ellerinden gelen her türlü şebekliği
deniyor ve hiçbir sahtekarlıktan
kaçınmıyor olması da bir kez daha
kanıtlıyor ki...
...gözden kaçırmamakta büyük
yarar var:
Meselenin Özü
(11 Temmuz
2008)
1) Özdemir Nutku, "Theope" adlı ikinci bir
oyunun yazılmış olduğunu söylemektedir.
2)
Yeryüzünde "Theope" adlı ikinci bir oyun
yazılmamıştır.
3) Bu,
demektir ki, Özdemir Nutku, Coşkun Büktel'e
açıkça iftira atmıştır.
4) İftira
iyi niyetle atılmaz.
5) Olayla
ilgili somut veriler (Bakınız:
Özdemir Nutku Skandalı)
ve Nutku'nun ilk yalanı örtbas çabasıyla
sonradan söylediği (ve
CD'nin ortaya
çıkmasıyla yalan oldukları anlaşılmış) diğer
yalanlar (Bakınız: Nutku.
"Coşkun Büktel'e Yanıt")
ve Büktel'den hâlâ özür dilememiş olması,
Nutku'nun iyi niyetli olmadığını zaten ayrıca
kanıtlamaktadır.
(...) Hani şu ortaokul
müsameresinden farksız "Savaş Yorgunu Kadınlar"ı
ve "Nihavend Longa"yı onaylayan ve benden iyi
bir zılgıt yediği halde (hepsini itin götüne
soktuğum halde) gık diyemeyen o pespaye herifler
"Shakespeare'siz Herifler"i reddetmişler.Ve
Murat Karasu gibi güya seçimle gelmiş öbür
herifler, Kültür Bakanı'nın "atadığı" bu
heriflerin reddine şimdi can simidi gibi
sarılıyorlar (...)
Birbirine hiç
benzemeyen üç adet büyük boy deftere ve üslup
kaygısı gütmeden, içimden geldiği gibi,
çalakalem yazılmış günlüklerim,
"Cuma 24 Mart 1978
Sultanahmet" ibaresiyle başlıyor. Son
yıllarda günlük yazmayı iyiden iyiye
savsakladım. Hele internet sitesi yayıncılığına
başladıktan sonra günlük yazmayı tümüyle
bırakmışım. Yazdığım en son günlük yazısı, bir
paragraftan ibaret ve
"Aksaray, 29 Temmuz 2007" ibaresini
taşıyor.
Oysa yazdıklarımı
özgürce yayınlayamadığım yıllarda, günlüklerimle
yoğun biçimde ilgilenir; özel hayatıma ve
tiyatral mücadeleme ilişkin unutulmasını
istemediğim ayrıntıları bu günlüklere alelacele
kaydederdim.
Bugün epeyce bir
aradan sonra bu günlükleri yeniden
karıştırırken, kaydettiğim pek çok şeyin, bugün
çok farklı boyutlar kazandığını ve zamanın
yazdıklarımı daha bir anlamlı kıldığını fark
edince; günlüklerimdeki bazı sayfaları, tarih
sıralaması gözetmeksizin, zaman zaman
yayınlayarak, okurlarla paylaşmaya karar verdim.
Yukarıdaki "masum"
yorumumun bile, üstelik demokrat, ılımlı ve
haksever tanınmaya çalışan bir çevrenin
(Samanyolcuların) sitesince dahi sansür
edilmesi, bir kez daha gösteriyor ki;
yazılarımda insanları asıl rahatsız eden ve
onları sansüre mecbur kılan şey, bazılarının
iddia ettiğinin tersine, yazılarımdaki
hakaretler değil, yazılarımdaki "inandırma
gücü"dür.
Birbirine hiç
benzemeyen üç adet büyük boy deftere ve üslup
kaygısı gütmeden, içimden geldiği gibi,
çalakalem yazılmış günlüklerim,
"Cuma 24 Mart 1978
Sultanahmet" ibaresiyle başlıyor. Son
yıllarda günlük yazmayı iyiden iyiye
savsakladım. Hele internet sitesi yayıncılığına
başladıktan sonra günlük yazmayı tümüyle
bırakmışım. Yazdığım en son günlük yazısı, bir
paragraftan ibaret ve
"Aksaray, 29 Temmuz 2007" ibaresini
taşıyor.
Oysa yazdıklarımı
özgürce yayınlayamadığım yıllarda, günlüklerimle
yoğun biçimde ilgilenir; özel hayatıma ve
tiyatral mücadeleme ilişkin unutulmasını
istemediğim ayrıntıları bu günlüklere alelacele
kaydederdim.
Bugün epeyce bir
aradan sonra bu günlükleri yeniden
karıştırırken, kaydettiğim pek çok şeyin, bugün
çok farklı boyutlar kazandığını ve zamanın
yazdıklarımı daha bir anlamlı kıldığını fark
edince; günlüklerimdeki bazı sayfaları, tarih
sıralaması gözetmeksizin, zaman zaman
yayınlayarak, okurlarla paylaşmaya karar verdim.
1) Özdemir Nutku, "Theope" adlı ikinci bir
oyunun yazılmış olduğunu söylemektedir.
2)
Yeryüzünde "Theope" adlı ikinci bir oyun
yazılmamıştır.
3) Bu,
demektir ki, Özdemir Nutku, Coşkun Büktel'e
açıkça iftira atmıştır.
4) İftira
iyi niyetle atılmaz.
5) Olayla
ilgili somut veriler (Bakınız:
Özdemir Nutku Skandalı)
ve Nutku'nun ilk yalanı örtbas çabasıyla
sonradan söylediği (ve
CD'nin ortaya
çıkmasıyla yalan oldukları anlaşılmış) diğer
yalanlar (Bakınız: Nutku.
"Coşkun Büktel'e Yanıt")
ve Büktel'den hâlâ özür dilememiş olması,
Nutku'nun iyi niyetli olmadığını zaten ayrıca
kanıtlamaktadır.
Yaşam Kaya, sekiz ay sustuktan sonra,
dün, Shakespeare'i 14. Yüzyıl'a
maletmekle ilgili gafının tüm suçunu,
Neslihan Uncuoğlu'na yıktı
Yaşam Kaya'nın Coşkun Büktel ve Hilmi
Bulunmaz'a karşı, 8 ay sonra (1 Temmuz 2008) yayınladığı
"Shakespeare
ve Türk Tiyatrosu Polemiği İçin Büktel’e ve Bulunmaz’a Yanıtımdır"başlıklısavunma
yazısını...
...ve Büktel'in o savunma yazısı
üzerine yazdığı "Sekiz Ay
Önce İnsan, Sekiz Ay Sonra Kurt" başlıklı kısa "ön yorum"
yazısını...
ve yine Büktel'in Yaşam Kaya
cehaletine ilişkin Neslihan Uncuoğlu'na,
bugün (2 Temmuz 2008) gönderdiği
son mektubu okumak
için...
(...)
Ama içinizden biri, adı sanı tanınan (yani riske
atacağı prestiji bulunan) tek bir tane
tiyatrocu, adıyla sanıyla ortaya çıkar da,
Burak Caney'in yazdıklarını inandırıcı bulduğunu
ve Caney'in yazdığı şeylerin altına imza
atabileceğini açıklamak cüretini gösterebilirse;
Caney'in yazdıklarına güvenerek, bana karşı
çıkmayı göze alabilirse, o salağı muhatap alıp,
Caney'in tüm iddialarını onun şahsında
yanıtlayacağıma söz veriyorum.
(...)
başlıklı
yazımız, öylesine somut, sağlam
reddedilmez kanıtlara dayandırılmıştır
ki; "kaybedecek prestiji bulunan" bir
tiyatrocunun kendini ahmak ya da alçak
durumuna düşürmeden bu yazımıza karşı
çıkması mümkün değildir; ya da ancak
takma isim ardına saklanarak karşı
çıkması mümkündür.
(...) Cücenoğlu'na cevap
olarak bir kez daha tekrarlayalım: Evet,
"Çığ"daki çığ, yalnızca bir doğa olayıdır. O
nedenle, insanların baskıcı yönetimlere karşı
susmayarak haykırması ne kadar makul ve mantıklı
bir eylem ise, baskı ya da sömürü aracı olmayan
çığ gibi doğal bir tehlikeye karşı haykırması da
o kadar abuk ve dangalakça bir eylemdir.
Haykırarak, karşı çıkarak baskıcı yönetimleri
durdurma ihtimaliniz vardır, ama çığı haykırarak
durduramazsınız. Ağaç dikerek, set çekerek, ya
da konuyu bilenlerin önerecekleri başka somut
önlemler alarak durdurabilirsiniz. Bütün bunlara
rağmen durduramıyorsanız, orada yılın dokuz ayı
cinsel perhizle yaşamak yerine, gider evinizi
birkaç kilometre öteye kurarsınız. Ama
Cücenoğlu'nun abuk sabuk oyununda, bu somut ve
makul seçeneklere asla değinilmiyor, bu somut ve
makul seçenekler asla tartışılmıyor.
(Değiniliyor, tartışılıyor diyen varsa,
göstersin, yayınlayalım.)
NOT:
Bayındırlık Bakanlığı'nın sitesinde, çığı
önlemek için yapılması gerekenler sıralanmış:
Açıklanan önlemlerin en başında çeşitli
ağaçlandırma yöntemleri yer alıyor. Daha sonra
çığa karşı set çekmenin çeşitli biçimleri
sıralanıyor. En son madde ise, "Çığ
Riskli Alanın Boşaltılması
ve Alana
Girişin Yasaklanması"...
İşte Bayındırlık
Bakanlığı'nın çığ önleme yöntemlerine ilişkin
hazırladığı sayfanın linki:
"ÇIĞLARI ÖNLEMEK MÜMKÜN
MÜ?"
NE KADAR YİNELESEK AZDIR (25 Haziran
2008)
25 Ekim 2007
(...)
Herhalde sizler de Burak Caney gibi
isimlerinizin gizli kalmasını tercih
edeceksiniz. Açık kimliğinizle ortaya çıkıp,
Burak Caney'i "açık bir dille", "açıkça,
mertçe, Türkçe" tebrik etmeye
yanaşmayacaksınız. Yani "adam" gibi davranmak,
karanlığa karşı çıkmak yerine, yarasalar ve
karafatmalar gibi, karanlıkta kalacaksınız. İşte
o nedenle, Burak Caney'i sahiplenmeniz, Burak
Caney'i önemli kılmıyor. Onu muhatap almamı
gerektirmiyor.
Ama içinizden biri, adı sanı tanınan (yani riske
atacağı prestiji bulunan) tek bir tane
tiyatrocu, adıyla sanıyla ortaya çıkar da,
Burak Caney'in yazdıklarını inandırıcı bulduğunu
ve Caney'in yazdığı şeylerin altına imza
atabileceğini açıklamak cüretini gösterebilirse;
Caney'in yazdıklarına güvenerek, bana karşı
çıkmayı göze alabilirse, o salağı muhatap alıp,
Caney'in tüm iddialarını onun şahsında
yanıtlayacağıma söz veriyorum.
Özdemir Nutku
iftirasını savunmak, o kadar ahmakça ya da
alçakça bir eylemdir ki; insanın kendini
lekelemeden böyle bir ahmaklık ya da alçaklığa
yeltenmesi artık mümkün değildir; ya da ancak
takma isim ardına saklanarak yeltenmesi
mümkündür.
Unutmamakta yarar var:
7 Eylül
2007
(...)
Yukarıda (bir kez daha)
aktardığımız (CD kaydıyla "belgeli") sözlerinden
anlaşılacağı üzere, Nutku, "hatırlar gibi" filan
değildir. Kesindir: Yer ve zaman belirtmekte,
(daha sonra Büktel'e karşı yazdığı
"Coşkun Büktel'e Yanıt"
başlıklı savunma yazısında) diğer "Theope"nin
yazarını "ikinci sınıf" diye
nitelemektedir. Yani gayet profesörce, otoriter
ve bilimsel bir tavırla, açık ve kesin bir dille
ve soğukkanlılıkla, düpedüz yalan söylemektedir.
Yalan söylediği için, toplantının CD'sinde,
Fransa'daki "Theope" için 16. yüzyıl tarihini
verdiği görüldüğü (duyulduğu) halde, Nutku,
sonradan bu yalanını unutmuş, Büktel'e karşı
yazdığı savunma yazısında ("Coşkun
Büktel'e Yanıt") tarihi 17. Yüzyıl
olarak vermiştir. Bu tarih tutarsızlığı,
Timur'un yazısında alıntıladığı ve bizim de
yukarıda aktardığımız, ifadelerde de açıkça
görülebilmektedir. Nutku'nun
"Coşkun Büktel'e Yanıt"da
Büktel'i yumuşatmak için söylediği her şeyin
yalan olduğu (sonradan Şahin Ergüney'in ortaya
çıkardığı toplantı CD'si sayesinde) kesinlikle
belgelenmiştir. Ortaya çıkan CD; toplantıda
söylediği yalanı örtbas etmek için Nutku'nun,
savunma yazısında ("Coşkun
Büktel'e Yanıt") bir dizi yalana daha
başvurduğunu iki kere iki dört gibi
kanıtlamıştır. (Bakınız: Ergüney,
"Theope Üzerine Özdemir
Nutku'ya Yanıt")
İnsanın
"Özdemir Nutku skandalı"
hakkında yazı yazdığı halde,
bunca tutarsızlığı görememesi ve
Nutku'nun yalan söylediğini anlamaması için,
herhalde ya fıkra lazı olması ya da adının A.
Ertuğrul Timur olması gerekiyor. Çünkü
yeryüzünde Timur'dan başka hiçbir zeka
(Nutku'nun kendisi bile) o CD ortaya çıktıktan
sonra,
"Özdemir Nutku skandalı"ndaki
somut kanıt ve belgelere karşı çıkmaya, Özdemir
Nutku'nun iftirasını Büktel'e karşı savunmaya ("Bende
Özdemir Nutku'nun yerinde olsam aynı şeyi
yapardım" diyerek, sazan ya da kamikaze gibi
kendini ateşe atmaya) yeltenmemiştir. Timur,
Nutku'nun iftirasını, Nutku'dan destek görmüş,
Nutku'ya en yakın akademik kişilerin bile
savunmaya kalkmamış olmasına dahi uyanamayacak
kadar "Allahlık" bir kamikazedir.
(...)
Coşkun Büktel / 7 Eylül 2007
(Yukarıdaki yazının tamamını okumak
için şu başlığı tıklayınız:
"Kurnaz Kamikaze")
Diğer bir "kamikazeye"
(Nutku'nun öğrencisi Erbil Göktaş'a) karşı Hilmi
Bulunmaz'ın yazdığı caydırıcı "cevap" yazısını
("İftiradan yana olmak
ya da iftiradan yana olmamak...")ise, yakında Yeni Tiyatro dergisinde
okuyacaksınız (?)
"ARKA SIRADAKİLER" ADLI TV DİZİSİNDE
BÜKTEL KATKISINDAN BİR ÖRNEK
15