Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 

Rastlantı mı? Çalıntı mı?

 

"ALINTI NAMUSU"

 

Bu dosyada, yazarların bilinçli göndermelerine ya da bilinçsiz olarak birbirlerinden esinlenmelerine ya da birbirlerinden habersiz olarak tamamen rastlantıyla benzer cümleler kurmalarına ya da düpedüz birbirlerinden aşırma yapmalarına ilişkin örnekler sunacağız. Sunduğumuz örneklerin kaynaklarını  göstermekle yetinip, o örnekler üzerine olumlu ya da olumsuz herhangi bir yorum veya yargıda bulunmayacağız. Biz, burada kaynak göstererek aktaracağımız rastlantıların bazılarının “gönderme” ya da “sadece rastlantı” olduğuna içtenlikle inanıyoruz. Ama inancımızı kendimize saklayacak, hangi rastlantıların “bilinçli gönderme” ya da “sadece rastlantı” olup, hangilerinin “garip rastlantı” olduğu hakkında her okurun kendi anlayışına göre kendisinin karar vermesine olanak tanıyacağız.

2005 yılında, “Çalıntı Polemikleri” (Mahmut Çetin, biyografi.net Yayınları) ve “Edebiyatta Çalıntı” (Hayri K. Yetik, İnkılâp Yayınları) başlıklı iki derleme kitabı yayınlandı. Daha önce de Erdoğan Alkan’ın Gerard De Nerval üzerine yazdığı Düş Gezgini” (Broy Yayınları, 1994) adlı kitapta, bazı esinlenme ya da aşırma örneklerine yer verilmişti. Biz, "Alıntı Namusu" adlı bu dosyamızda, daha önce açığa çıkmış, yayınlanmış örneklere yer vermeyecek; bu konuda daha önce yayınlanmış literatüre yeni örneklerle katkıda bulunmayı hedefleyeceğiz. Ama eski dergilerde kalmış ve kitaplara girmediği için unutulmuş çarpıcı örnekleri yayınlamayı da kendimize yasaklamayacağız.

Okurların “Alıntı Namusu”na katkıda bulunacaklarını ummak istiyoruz. Onların anlamlı biçimde kaynak belirterek gönderecekleri yeni örnekler (hatta kötü niyetle bizi hedef alsalar bile) kabulümüz olacak ve (gönderenin de imzası belirtilerek) mutlaka yayınlanacak. Ama gönderilen örneklerin, bu konuda yazılmış kitaplardan devşirilmek yerine, okurların kendileri tarafından keşfedilmiş olması koşuldur. Yayınladığımız örneklerde bir “gönderici” adı belirtilmemişse, söz konusu örneğin Coşkun Büktel tarafından ortaya konduğu anlaşılmalıdır.

Bu dosya sayesinde, ülkemizde, arkadaşım Toros Öztürk’ün buluşu olan bir kavramı, “alıntı namusu” kavramını, oluşturmaya ve yerleştirmeye çabalayacağız.

İğneyi önce kendime batırarak başlıyorum.

Coşkun Büktel / 3 Ekim 2006

 

 

BERNARD SHAW / COŞKUN BÜKTEL

 

BERNARD SHAW                                                                                                                           

“Her ikimiz de kendimizde bulunmayan şeyler için yazıyoruz.”

(Zengin bir lord bir oyun yazmış, öveceğini umarak ona —Bernard Shaw’a— yollamıştı. Oyunu yerin dibine geçirdi. Lord büyük bir öfkeyle kapısını çaldı. Gırtlağına yapıştı: “Mr. Shaw, Mr. Shaw, siz sadece para için yazıyorsunuz. Oysa ben şan için, şöhret için, şeref için yazıyorum.” Shaw soğukkanlılıkla omuzlarını kaldırdı:) ve yukarıda alıntıladığımız cevabı verdi.

(“Bernard Shaw / Seçilmiş Oyunlar -1” Adam Yayınları, Çeviren Sevgi Sanlı. Birinci basım, Eylül 1982. Parantez içindeki anekdot ve Shaw'dan yapılan alıntı, çevirmenin önsözünden, sayfa 10. Çevirmen orijinal kaynağı belirtmemiş.)

 

                                                                                                                                                                                                                                                                COŞKUN BÜKTEL                                                                                    

(...)

― Bu ülkede hiçbir kişi ve kuruluş "Theope"nin yazarına prestij kazandıramaz.

― Niye? Prestij istemiyor musun?

― Hayır. Ben yalnızca para ödülleriyle ilgileniyorum. Avni Dilligil ödülü beş para etmiyor.

― Neyse ki, paradan başka şeyle ilgilenen insanlar da var. ‘Yüksek ruhlu’ insanlardan söz ediyorum. Yalnız onur için mücadele edenlerden.

 ― Her insan kendinde olmayan şey için mücadele eder. Benim yalnızca param yok.”

(COŞKUN BÜKTEL, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 50. “Gerçek kişiler üstüne hayali diyaloglar”ın 2. yazısı. Yazı, ilk kez, Evrensel Kültür dergisinin Mayıs 1992 tarihli 5. sayısında yayınlanmıştı.)

 



 

 NÂZIM HİKMET / COŞKUN BÜKTEL

 

“Memleketimden İnsan Manzaraları”

NÂZIM HİKMET

 

 “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”

COŞKUN BÜKTEL

 



 

 HEINRICH BÖLL / ADALET AĞAOĞLU

 

HEINRICH BÖLL

“Bir roman bir dakikalık olayı işleyebilmelidir. Zaman unsurunun işlenişinde neyi aşmak istediğimi ima etmek için ancak böyle bir abartmada bulunabilirim.”

(Horst Bienek, Werkstattgespräche mit Schriftstellern, München, 1952. s. 145  Alıntıyı yapıp kaynağı gösteren: Prof. Dr. Gürsel Aytaç, “20. Yüzyıl ―Federal― Alman Edebiyatında Roman”, Oluşum dergisi, Çağdaş Roman Özel Sayısı, Ocak, 1983. s. 61. Böll’den yapılmış aynı alıntı, Gürsel Aytaç’ın, “Romancı Yönüyle Heinrich Böll” başlıklı kitabında da bulunmaktadır: Birinci baskı, DTCF Yayınları, 1975. Üçüncü baskı, Gündoğan Yayınları, 1995. Söz konusu alıntı birinci baskının 227. üçüncü baskının 225. sayfalarındadır.)

 

ADALET AĞAOĞLU

(…) "Ah! Bir saniyenin romanı, oyunu. Bir An’ın romanı. Bu yazılabilmeli ki, ‘yazdım’ denilebilsin.”

(ADALET AĞAOĞLU, “Damla Damla”, Günce, 1 Temmuz 1969 sayfası, Alkım Yayınları, birinci baskı, Ekim 2004.)

 



 

LUNAÇARSKİ / NÂZIM HİKMET

 

ANATOLİ VASİLYEVİÇ LUNAÇARSKİ

(Renoir) “Mutluluğun bol bol resmini yapmış bir insandır.”

(“Mutluluğun Resmini yapan Adam”, Renoir hakkında bir makale. 1933. Lunaçarski’nin “Sanat ve Edebiyat Üzerine” adlı kitabının içinde. Kitabı çeviren: Kevser Kavala, Adam Yayınları, Birinci basım, Ekim 1982, Alıntılanan cümle, s, 77’de.)

 

NÂZIM HİKMET                                                                                                                                     

(…)                                                                                                        Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?                    (…)

(NÂZIM HİKMET'in, karısı Olga için 1961’de  yazdığı “Saman Sarısı” adlı uzun şiirinden.)

 



 

COŞKUN BÜKTEL / İHSAN OKTAY ANAR

 

COŞKUN BÜKTEL

Flaubert’in ‘Madame Bovary, benim’ dediği bağlamda ben de elbette Menoikeus’um. Ben, insanın etiyle kanıyla yaratılmış, yaratıcısının yalnızca fantezisiyle değil de etiyle kanıyla yaratılmış eserlere daha çok önem veriyorum. Hayata müdahale etme gücünün, okurlarda tutku yaratma gücünün, ancak böyle eserlerde bulunduğuna inanıyorum. Tabii, bu, ille de “Theope”de kendi hayatımı bire bir anlattığım anlamına gelmiyor. Ama “Theope”deki kişilikleri oluşturan duyguların sahici olduğunu, yaşadıklarımla oluşmuş bir duygu repertuarından kaynaklandığını gösteriyor.

(Üveys Akıncı, Müjdat Albak ve İnönü Bayramoğlu’nun Agon tiyatro dergisi için, Büktel ile yaptıkları röportajdan. “Coşkun Büktel ve Theope’yle Tartışma” Agon, sayı 7, Ekim-Kasım 1995. Söz konusu röportajı Büktel’in “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” ―Dramatik Yayınlar, 1998― adlı kitabında da bulabilirsiniz. Alıntı, kitabın 238. sayfasından.)

 

İHSAN OKTAY ANAR

Bu ülkede yaşayan insanların çoğunun “duygu repertuarlarının” dar olduğunu görüyorum. İşin acı yanı ise “korku” ve “öfke” gibi denetlenmesi gereken ve belki de denetlenemediği için daima aktif olan duygular bunlar.

(İHSAN OKTAY ANAR, “Sanatçı duyarlılığı” Anar’ın Pazar Notları başlıklı köşe yazılarından biri. Yeni Binyıl, 30 Temmuz 2000.)

 



 

 COŞKUN BÜKTEL / TAMER LEVENT

 

COŞKUN BÜKTEL

“Çağdaş yönetmenlerimiz”, şiir, roman, hikâye, makale ve diğerleri gibi, her türlü metni “oyun metnine dönüştürmeye gerek duymadan”, sahneye koyabiliyorlar. (Mehmet Ulusoy, Marx’ın “Kapital”ini de sahneye koymuş.) Telefon rehberini bile oyun diye sahneleyebilecek müthiş insanlar bunlar.

(COŞKUN BÜKTEL, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları -3” Gerçek kişiler üstüne hayali diyaloglar. Evrensel Kültür,  sayı 7, Temmuz 1992. Aynı yazı, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” — Dramatik Yayınlar, 1998— adlı kitabımızda da okunabilir. Alıntı, kitabın 56. sayfasından.)

 

TAMER LEVENT

Gerçek tiyatrocu isterse telefon rehberini bile dramatize edip oynayabilir.

(TAMER LEVENT “Niçin Tiyatro”, Gündoğan Yayınları, 1993. Sayfa 140.)

 



 

COŞKUN BÜKTEL / ÜSTÜN AKMEN / ÜSTÜN AKMEN

 

COŞKUN BÜKTEL

Evet, görüldüğü üzere, Nâzım’ın iyi bir oyun yazarı olmadığını ilk söyleyen, Coşkun Büktel değildir. Benden önce, “sağda solda”, birtakım insanlar, Nâzım’ın kötü bir oyun yazarı olduğunu ―İlhami Soysal’ın deyişiyle― “kişisel kanı olarak” söylemişler. Ama, ancak “kişisel kanı olarak” söylemişler. Söylediklerini “delillendirmeyi” düşünmemişler. Görebildiğim kadarıyla, Nâzım’ın iyi bir oyun yazarı olmadığını söylemenin sorumluluğunu yüklenen, bunu söylemenin gereğini yerine getiren, bu söylediğini somut biçimde delillendiren, yani estetik, teknik ve tiyatral kanıtlara dayandıran, ilk kişi benim. Ve ben diyorum ki, Nâzım, örneğin, Yalçın Küçük’ün beğendiğini bildiğimiz Bilgesu Erenus’tan daha kötü bir oyun yazarı da değildir.

(COŞKUN BÜKTEL“Yönetmen Tiyatrosuna Karşı / Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması” Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 274. Bu kitabın 135 sayfalık ikinci bölümü ―140-276― Nâzım Hikmet’in “Ferhad ile Şirin” adlı oyununun çözümlenmesine ayrılmıştır. Büktel, alıntı yaptığı 274. sayfada,  Nâzım'ın oyunlarını beğenmediklerini "kişisel kanı" olarak beyan edenlerin isimlerine ve beyanlarına da yer vermiştir: Yalçın Küçük, Genco Erkal, İlhami Soysal, Nâzım'ın oğlu Memet.)

 

ÜSTÜN AKMEN

İçinde bulunduğumuz yılın on iki ayı boyunca, büyük şairimiz Nâzım Hikmet’in 100. Doğum Yıldönümünü çeşitli etkinliklerle kutlayacağız. Kutlarken de, onun sanatçı kimliğini, kişiliğini tartışmayacağız, öveceğiz. Şairliğini, romancılığını, filmciliğini, ressamlığını ve ve de oyun yazarlığını…

Hep ama hep öveceğiz.

Gel gelelim ben Nâzım Baba’nın oyun yazarlığına değinmemi isteyenlere “Kendisi de iyi bir oyun yazarı olmadığını itiraf ettiğine göre, söylenecek ne var ki”, diye yanıt vereceğim. Kimileri bu tümceyi tabuya saldırı olarak adlandırarak karşı çıkacak, kimileri alkışlayacak, kimi tiyatro eleştirmeni ablalarım, ağabeylerim, bacılarım “işte şimdi yuttun zokayı” diye ellerini ovuşturacak, falan…

Tabuyu savunanlara Nâzım’ın oyunlarını okurken ve çözümlerken metinde yer alan boş alanları görüp görmediklerini soracağım. Şakşakçı eleştirmenlerin ayılıp bayıldıkları, öne çıkarılan trajik aşk öyküsü ile ünlü “Ferhat ile Şirin”de, klişe sloganların arka arkaya sıralandığını, eylemin şiirsel konuşmalara dayandırıldığını söyleyeceğim. “Ferhat ile Şirin, özün ciddi biçimde dramatize edildiği bir agitproptan başka bir şey değildir.” diyeceğim. Etrafım köpük köpük olacak.

ÜSTÜN AKMEN, “Nâzım Hikmet Kötü Bir Tiyatro Yazarı Değil miydi?” E dergisi, Ocak 2002. Sayfa 49. Sayın Akmen’in “Ferhad ile Şirin” üstüne çözümlemesi, yukarıdaki cümlelerden ibarettir. Kendisi “Ferhad ile Şirin” üzerine bir başka yazısında da aynı cümleleri tekrarlamaktadır:

 

ÜSTÜN AKMEN

Tutmuş, Nazım Hikmet’in şakşakçı eleştirmenlerin ayılıp bayılarak öne çıkardıkları, trajik aşk öyküsü ünlü “Ferhad ile Şirin”ini sahneye koymuş. Duyduğumda, inanın tüyüm tüsüm dineldi. Ayol, o oyunda klişe sloganlar arka arkaya sıralanmıştır, eylem şiirsel konuşmalara dayandırılmıştır... “Ferhad ile Şirin”, özün ciddi biçimde dramatize edildiği bir agitproptan başka bir şey değildir! Nasıl sahneleyecek bunu Ragıp Yavuz

(ÜSTÜN AKMEN,  “Ragıp Yavuz’dan Titizlik Üstü Bir Çalışma: Ferhad ile Şirin” tiyatrodergisi.com.tr, 2 Ocak 2005.)

 



 

COŞKUN BÜKTEL / TUNCER CÜCENOĞLU /

CİVAN CANOVA / ERCAN YAVUZ

 

ANONİM

En iyi kızılderili ölü bir kızılderilidir.

(Bir Amerikan deyişi.)

 

COŞKUN BÜKTEL

Saçmalıyorsun Tülay. Yazarlardan nefret etmek oyunculara değil, yönetmenlere düşer. Kaldı ki, Ümit Sessiz'den artık yönetmenler bile nefret edemez. Çünkü bir yönetmen için en iyi yazar, ölü yazardır. Kolektif çalışmanın erdemleri üstüne atılan nutukları fasülyenin faydaları üstüne atılan nutuklardan daha fazla ciddiye alma!

"COŞKUN BÜKTEL, Shakespeare'siz Herifler", sayfa 58. Bu oyun ilk kez olarak Ocak 1991'de, Fransız Kültür Merkezi'nde sahnelenmiş, oyunla ilgili gazetelerde çıkan eleştiri yazılardan birinin başlığı, tırnak içinde, "En iyi yazar ölü bir yazardır" —Aslı Kayabal, Cumhuriyet, 20 Ocak 1991— olmuştur. "Shakespeare'siz Herifler" 1998 yılında, Dramatik Yayınlar tarafından kitap olarak yayınlanmıştır Yönetmenlerin ölü yazarları sevdiğine ilişkin suçlamaya, Büktelin "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" (Dramatik yayınlar, 1998) adlı kitabında da defalarca değinilmiştir. Örneğin, sayfa 7, 124, 221.                                                                                        

 

TUNCER CÜCENOĞLU

Yine katılıyorum Yılmaz Onay’a, reji egemenliği anlamında değil fakat mutlaka üzerinde dramatürji çalışmaları yapılmalı. Çünkü bunu Shakespeare’e de yapıyorlar, Moliere’e de yapıyorlar. Benim çok sevdiğim, saygı duyduğum bir yönetmen arkadaşım bir gün çok ilginç bir şey söylemişti. Dedi ki, en iyi yazar ölmüş yazardır; çünkü müdahele edemez. Ona istediğini yaparsın. Şimdi  Nâzım bu şansı yaşıyor.

(CÜCENOĞLU'nun, “Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar” başlıklı Nâzım Hikmet Panelleri'nde yaptığı konuşmadan. Panelin kitabı aynı adla yayınlandı. Nâzım Kültürevi Kitaplığı, Haziran 2002. Yukarıdaki alıntı, sayfa 75'den.)

 

CİVAN CANOVA

Oyunun ilk okuma provasına katıldığım gün, artık provalara gelmek istemediğimi söylemiştim arkadaşlarıma. ‘Zaten en iyi yazar ölü yazardır’ diye takılmıştı oyunun yönetmeni arkadaşım Turgay Kantürk. Bence de öyle.

 (CİVAN CANOVA, ‘Ful’ filizlenirken... civancanova.net, Mart 2005.)

 

ERCAN YAVUZ

En iyi yazar ölü yazardır.

(Yavuz'un haber başlığı. "En iyi yazar ölü yazardır." Akşam, 4 Mart 2006.)

 



 

ÇETİN ALTAN / COŞKUN BÜKTEL

 

ÇETİN ALTAN

Şeytanın gör dediği

(Altan'ın "Taş" başlıklı 12 Eylül öncesi gazete yazılarının ardından, 12 Eylül sonrası yazılarına koyduğu yeni başlık.)

 

 

COŞKUN BÜKTEL

Büktel'in gör dediği

(Büktel'in, coskunbuktel.com sitesindeki, linkler dosyasına koyduğu başlık.)

 

Not: Başlıklar arasındaki bu ilişkiye dikkat çekilmesi talebiyle mail gönderen:                              HİLMİ BULUNMAZ / 4Ekim 2006

 

Bulunmaz'ın talebine  iki ek de Büktel'den:

 

HALİT NACİ

Karagöz'ün Gör Dediği

(Karikatür albümü. Adam Yayınları, 1989)

 

ÖNDER KAYA

Tarihin Gör Dediği

(Yeditepe Yayınları, Ekim 2006)

 



 

COŞKUN BÜKTEL / ORHAN ALKAYA

Ben Orhan Alkaya'yı "çakma  Hilmi Yavuz"sanırdım; meğer o, biraz da "çakma Coşkun Büktel"miş...

 

COŞKUN BÜKTEL

Bir İntihar Mektubu Teşebbüsü —2

Doğmamış çocuklarıma

(...)

 

Sarışın alevlerle rüzgârları deli eden kucak kucak saçlarını anneniz
ne yüzden kısalttıysa
sahihlik ne yüzden tedavülden kalktıysa
bütün iyi edebiyat üç bin yıldır ne yüzden hep bir hüznü anlattıysa
siz çocuklarım
siz o yüzden doğmadınız

 

Sizler ki en güzel çocuklarımsınız
sırf gözlerim kapalıyken görüyorum sizleri
o büyük aşklar kadar haklı ve imkânsızsınız

 

(...)
 

"Gerçek"
bir patates gibi dümdüz
açık anlaşılır ve netti
plastik güller ve elastik gönüller çağında hayat
protein demekti
melâlin her türlüsüne
cerrahi müdahele gerekti

 

Duyguları mikroplarla birlikte kapı dışarı edip
hayatı uzunca bir ameliyat seansıymış gibi yaşayan
ve başkalarının hayatından başka kaybedecek şeyi olmayan
bir takım cerrahlara teslim oldu anneniz

 

Kasıklarındaki açlığı aşk yerine dana etli yahniyle
doyurabilsin
ve patates suratlı gürbüz çocuklar
doğurabilsin diye

 

Saplanmış bir dikeni çıkarıp atar gibi
bu çağdışı romansı hayatından atıverdi
o bembeyaz suçsuzluğu yüzünden
bir daha nüksetmemek üzere
neşterle kazıtıverdi

 

Ey doğmamış çocuklarım
sizi anneniz intihar etti
siz arkaik aynaları örten tozlar altında taammüden unutulmuş
o büyük aşklar kadar güzel ve imkânsızdınız
o patates suratlılar doğsunlar diye
doğamadınız

 

(...)

 

(Büktel'in bu şiiri, önce Ağustos 1985 tarihli Varlık dergisinde; sonra da Mart-Nisan 2002 tarihli

Öteki-Siz Dergisi'nde yayınlanmıştır. Şiirin tamamını okumak için, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

"Bir İntihar Mektubu Teşebbüsü —2")

 

 

 

ORHAN ALKAYA

Yenilmişler İçin İkinci Parça

 

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi
bir içevurum fazla mı geldi bu sığlıkta
nasıl da dijital şimdi yakınlıklar
parlak kanatlarıyla gökyüzüne kaybolurken anka
kimse tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık
varedene duyulan hasret gibi yoksul anda
nerde şimdi Burgonya Beyleri, Kara Şövalye
gölgeye dokunanlar nerde
böyle erken mi kesilecekti sözüm, tam da burada
ciltler dağıldı, dağıldı olmayan ne varsa
güzel sözcüklerim, Mallarme'm, Yahya'm nerde
beni de beni de beni de... intihar ettiler
dosya kapandı katilim nerde.

 

(Yukarıdaki şiir, Alkaya'nın, ilk kez Ocak 1994'de Gendaş Yayınları'nca, daha sonra 2002'de yine Gendaş Yayınları'nca basılmış "Yenilgiler Tarihi" adlı şiir kitabından aktarılmıştır.)

 

 

BONUS:

 

Ben Orhan Alkaya'yı "çakma  Hilmi Yavuz"sanırdım; meğer o, biraz da "çakma Coşkun Büktel"miş...

 



 

 

OĞUZ ATAY / PAKİZE ATAY (PAKİZE BARIŞTA)

 

1977'de, 43 yaşında ölmesinden kısa süre önce Oğuz Atay'ın yazdığı (ve "sansürlü olarak" yayınlanmasından yıllar önce bizim el yazmasından aslını okumak fırsatını bulmuş olduğumuz) "Günlük"; ilk kez 1987'de, (ve ilk kezden beri hep "sansürlü" olarak) İletişim Yayınları tarafından yayınlandı. 

2001'de ise, Attilâ İlhan, edebiyat çevresinden dostlarının kendisine gönderdiği mektupları "Mektuplar" adlı bir kitapta toplayarak, Otopsi Yayınları arasında yayınlattı. "Mektuplar"da rahmeti Oğuz Atay'ın dul eşi Pakize Atay  (bugünkü adı: Pakize Barışta) tarafından Attilâ İlhan'a, Oğuz Atay öldükten kısa süre sonra ("Günlük" henüz yayınlanmamışken) gönderilmiş 8 adet mektup da yer alıyordu.

Pakize Atay'ın Attilâ İlhan'a mektuplarını okuyunca fark ettik ki, bu mektuplardaki bazı bölümler ile Oğuz Atay'ın "Günlük"ündeki bazı bölümler arasında "neredeyse tıpa tıp" benzerlikler var.

Bu benzerlikleri (aslında "aynılıkları") kaydederek en çok önemsediğimiz Türk yazarı olan Oğuz Atay'ın biyografisine ışık tutmayı, ta 2001 yılında düşünmüştük. Ama aforozlu olduğumuz için hiçbir derginin böyle "netameli" bir konuyu hele de bizim imzamızla asla yayınlamayacağını, hele de Türkiye yayıncılık piyasasının en büyük reklamverenlerinden biri olan İletişim Yayınevi'nin sansürcülüğünü yüzüne vurmaya, yakasına yapışmaya hiçbir derginin yanaşmayacağını bildiğimizden ve o sıralar internette bir sitemiz de bulunmadığından, konuyu önce erteledik, sonra da konu hatırımızdan çıktı. Birkaç gün önce, NTV yayınları arasında Sevin Okyay çevirisiyle(?) yayınlanmış Macbeth çizgi romanı üstüne Taraf gazetesindeki köşesine yazdığı iki ayrı yazıyla Pakize Barışta; ("Shakespeare'e Moruk Muamelesi Yapmak"tan başka özelliği bulunmayan kifayetsiz muhterislerin bir kez daha lanse edilmesine katkıda bulunarak bizi öfkelendirip) kendisini hatırlamamıza neden olmasaydı, bu yazı belki de hiçbir zaman yazılıp yayınlanamayacaktı.

Pakize Barışta, (eltisi olduğunu ekşi sözlükten öğrendiğimiz ve Sabahattin Eyüboğlu'nun Macbeth'teki çeviri emeğini Müge Gürman'a maleden) Sevin Okyay'ı Taraf'taki köşesinde destekliyor. Sevin Okyay asparagas Shakespeare yönetmeni Müge Gürman'ı Radikal'deki köşesinde yüceltiyor. Entelektüel ve demokrat olduğu iddia edilen yayın organlarının bile dezenformasyona hizmet ettiği açıkça görülüyor. Yani boşuna değil, bizim her yerde nefret uyandırıp sansür ve aforoz edilmemiz. Kimsenin hakikatle işi kalmamış. Kulak kıllarıyla dahi ciddiyet telkin eden ve büyük idealler peşindeymiş gibi kasıntıyla gezen elit entelektüellerimiz bile, aslında yalnızca "çorbanın" peşinde...  (Ya da Hilmi Bulunmaz'ın deyişiyle "çanağın" peşinde...)

Bu yazıya Pakize Atay'ın Attilâ İlhan'a gönderdiği sekiz mektubun yalnızca bir tanesini (en önemlisini) aktardık. O mektupla benzeşen Oğuz  Atay ifadelerini de, "Günlük"ün çeşitli tarihlere ait sayfalarından bulup çıkardık.

Metinleri kronolojik olarak (Önce Oğuz Atay'ın "Günlük" parçaları, sonra Pakize Atay'ın Attilâ İlhan'a mektubu olmak üzere) sıraladık. Benzeşen satırları, her ikisinin metinlerinde kırmızı harflerle dizerek belirttik. CB

 

 

OĞUZ ATAY ("Günlük"ten parçalar)

30 Aralık 1975

 

İki gün önce "İkinci Yeni" denilen akımın çevresinde koparılan gürültü ile ilgili yazıları karıştırıyordum. Anladığıma göre yaşları, kültürleri ve dünya görüşleri gelişmeye elverişli olmayan, fakat duydukları ve sezdikleriyle gerçeküstü ya da gerçek ötesi denilebilecek şeyleri yer yer yakalamışlar; sonunda hepsi bir yana dağılmış. Neyse, bence önemli olan ülkede her çeşit akımın, atılımın iyi kötü ortaya çıkması. Meselâ bir Bulgaristan ve bugünkü Rusya için böyle bir durum söz konusu değil. Çok çeşitli ırk, din, kültür, vs. karışımı çok yönlü, belki de zengin bir olguyu çıkarıyor. Yalnız burada ihtiyatlı olmalı. Halit ("Halit Refiğ" olsa gerek. CB) v.d. gibi bundan ülke lehine bir birikim çıkarmada acele etmemeli. Batının sağlam ve köklü akımları yanında bunların yerini gücünü tayin etmek kolay değil. Mesela İkinci Yeni konusunda karşılıklı eleştiriler öyle köksüz, mantıksız ve çocukça düşüncelere dayanıyor ki. Batılı deneme ve inceleme yazarlarının kişilikleri ve güçlü yorumları (Ulam gibi) karşısında bunlar acıklı ve gülünç. Mahalle çocuklarının çekişmesine benziyor. Sonra ortaya konulan ve bu birikime dayandığı söylenen eserler −X'in (Burada sansürcü İletişim Yayınları'nın X rumuzuyla gizleyerek Atay'ın eleştirilerinden korumaya çalıştıkları kişinin "Metin Erksan" olduğu, aşağıya aktardığımız Pakize Atay metninden anlaşılıyor. CB) son televizyon filmleri (Örneğin, "Müthiş Bir Tren". CB) gibi− derinlikten yoksun, biçim soyutlamaları dolu şeyler. İşin altında neler yattığını galiba kimse sezemiyor. Taklit, yani oyun. Batılı amcalara küfretseler de, gizlice −kendilerinden gizli− onlara benzemeye çalışan felsefe filan vaziyetleri −X− çok acıklı... (Burada sansürcü İletişim Yayınları'nın X rumuzuyla gizleyerek Atay'ın eleştirilerinden esirgeyip sakınmaya çalıştıkları kişinin "Hilmi Yavuz" olduğu, aşağıya aktardığımız Pakize Atay metninden anlaşılıyor. CB)

 

30 Ocak 1976

 

Günlerimi her kitaptan 5-10 sayfa okuyarak geçiriyorum. Sinemaya bile  gitmiyorum. Televizyonda "İnsan Avcısı", Doktorlar, Üç Silahşşörler, Tatlı Sert, Dolu Dizgin... Haberler. Birkaç sayfa okuyunca kafam karışıyor. Oysa −sanki− okuyabildiğim zamanlar eskisine oranla daha iyi bir şeyler sezebiliyorum. Sürekli gücüm yok. Eski yazdıklarımı okuyorum. Çok içten, nasıl bu sürekli duyarlığı becermişim, hayret ediyorum, fakat acemice ve düzensiz buluyorum. Şimdiki aklımla daha iyisini yazardım gibi geliyor. Ama piyes olmadı işte, dün Ayşin* tekrar diyordu. Bu bakımdan kendimi aşabilecek bir sarsıntıdan yoksunum. En kötü tarafım da okurken ya da düşünürken bir kenara yazmıyorum. İnsanın geliştiği filan yok. Yalnız kusurlarına alışıyor o kadar. Sonra genel olarak da edebiyatı değerlendiremiyorum galiba. Elias Canetti*, Jean Rhys*, Jacov Lind*, Paul Bailey*, John Fowles* filan kimseyi ilgilendirmiyor. Akademik isimler ve akademik önemler var. Yalnızlığım burada da belli oluyor. Cevat* ("Cevat Çapan" olmalı. CB) tutuyor John Barth*, Kingsley Amis* filan diyor. Rhys mesela onu hiç ilgilendirmedi. Bizim yazarlar da içimi eziyor. X bir X yazmış yürekler acısı. Mantık ve köy romanı karışmış. Yılın en iyi bilmem nesi diyorlar. (Burada sansürcü İletişim Yayınları'nın X ve X rumuzlarıyla gizleyerek Atay'ın eleştirilerinden esirgeyip sakınmaya çalıştıkları kişinin "Tahsin Yücel" ve kitabının ise "Dönüşüm" olduğu, aşağıya aktardığımız Pakize Atay metninden anlaşılıyor. CB) Bir Halit var belirli konularda konuşulabilen. Ona da bazı şeylerin meselâ Finnegans Wake'in− öneminin anlatılması mümkün değil. Çünkü bazı insanlara sezgiler matematik kesinlikle söylenemedikçe iletilmesi mümkün değil. Ben de bu konuda çok yetersizim.

 

10 Mayıs 1976

Spengler her medeniyetin kendi matematiği vardır diyor. Avrupa'nın matematiği Yunanlılarınkinin uzantısı değildir; Yunanda sayı ve şekil ölçülebilen, bütünlükleri olan kavramlardır, ikisi de somuttur. Avrupa bu kavramları soyutlaştırmıştır. Acaba bizim matematiğimiz nasıldır? Daha doğrusu bizim kültürümüzün temelindeki matematik nasıl bir şeydir? Arap matematiği midir? Bizde orijinal matematikçi yoktu; ama −gene Spengler'in dediği gibi− matematik, kültürün verilerinde görülür. Bizdeki −özellikle mimari− eserlere bakarak nasıl bir matematiğimiz olduğunu keşfedilebilir mi?

(KAYNAK: Yukarıdaki 1976 tarihli parça, Oğuz Atay'ın, ilk kez İletişim Yayınları'nca 1987'de "sansürlü olarak" basılan, "GÜNLÜK"ünden alınmıştır. Bizim kaynağımız ise kitabın, yine İletişim Yayınları tarafından ve yine "sansürlü olarak", 1992'de, "GÜNLÜK ve Eylembilim" başlığıyla yayınlanmış 3. baskısıdır. Alıntıları, 218- 220- 222- 224 ve 244 numaralı sayfalardan yaptık.)

 

***

 

PAKİZE ATAY (Attilâ İlhan'a mektup)

5 Ocak 1979

 

Merhaba, günlerimi her kitaptan 5-10 sayfa okuyarak geçiriyorum. Çok düşkün olduğum sinemaya bile  gitmiyorum. Bazen dalgın dalgın televizyon seyrediyorum. Birkaç sayfa okuyunca kafam karışıyor. Oysa −sanki− okuyabildiğim zamanlar eskisine oranla daha iyi bir şeyler sezebiliyorum. Sürekli gücüm yok. En kötü tarafım da okurken ya da düşünürken bir kenara yazmıyorum. İnsanın geliştiği filan yok. Yalnız kusurlarına alışıyor o kadar. Sonra genel olarak da edebiyatı değerlendiremiyorum galiba. Elias Canetti, Jean Rhys, Jacov Lind, Paul Bailey, John Fowles filan kimseyi ilgilendirmiyor. Akademik isimler ve akademik önemler var. Yalnızlığım burada da belli oluyor. Cevat (Çapan) tutuyor John Barth, Kingsley Amis filan diyor. Rhys mesela onu hiç ilgilendirmez. Bizim yazarlar da içimi eziyor. Geçenlerde Tahsin Yücel'in iki yıl, −belki daha fazla− önce yayımladığı "Dönüşüm" adlı kitabını karıştırdım. Yürekler acısı. Mantık ve köy romanı karışmış. Bir de o zamanlar yılın en iyi bilmem nesi filan demişlerdi. Bir Halit var belli konularda konuşabilen belki. Ona da bazı şeylerin −mesela Finnegans Wake'in− önemini anlatabilmek imkansız. Çünkü bazı insanlara sezgiler matematik gerçeklerle anlatılmadıkça iletilmesi mümkün değil. Ben de bu konuda çok yetersizim.

Şu sıra elimde olan kitaplardan biri Spengler'in "Decline of the West"i. Spengler her medeniyetin kendi matematiği vardır diyor. Avrupa'nın matematiği Yunanlılarınkinin uzantısı değildir; Yunanda sayı ve şekil ölçülebilen, bütünlükleri olan kavramlardır, ikisi de somuttur. Avrupa bu kavramları soyutlaştırmıştır. Düşünüyorum, acaba bizim matematiğimiz nasıldır? Daha doğrusu bizim kültürümüzün temelindeki matematik nasıl bir şeydir? Arap matematiği midir? Bizde orijinal matematikçi yoktu; ama −gene Spengler'in dediği gibi− matematik, kültürün verilerinde görünür. Bizdeki −özellikle mimari− eserlere bakarak nasıl bir matematiğimiz olduğunu keşfedilebilir mi?

Sizi sıkıyor muyum? Bana size herşeyi yazabileceğim konusunda izin vermiştiniz. O izni kötüye mi kullanıyorum acaba? Ama kafamın içinde milyonlarca soru, milyonlarca detay savaşıp duruyor, kiminle konuşacağım? İçimde her an bir yığın vıdı vıdı.

Oyun'dan hiçbir haber yok. Unutuldu, ben de unutmuş gibi yapıyorum. Yeni bir şey yazmak, bilmem pek istek yok içimde.

Bir iki gün içinde, tatilde, Oğuz'un eski edebiyat dergilerinde, "İkinci Yeni" denilen akımın çevresinde koparılan gürültü ile ilgili yazıları karıştırıyordum. Anladığıma göre yaşları, kültürleri ve dünya görüşleri gelişmeye elverişli olmayan kimseler. Fakat duydukları ve sezdikleriyle gerçeküstü ya da gerçek ötesi denilebilecek şeyleri yer yer yakalamışlar; sonunda hepsi bir yana dağılmış. Neyse, bence önemli olan ülkede her çeşit akımın, atılımın iyi kötü ortaya çıkması. Mesela bir Bulgaristan ve bugünkü Rusya için böyle bir durum söz konusu değil. Çok çeşitli ırk, din, kültür, vs. karışımı çok yönlü, belki de zengin bir olguyu çıkarıyor. Yalnız arada ihtiyatlı olmalı değil mi? Halit v.d. gibi bundan ülke lehine bir birikim çıkarmada acele etmemeli.Batının sağlam ve köklü akımları yanında bunların yerini gücünü tayin etmek kolay değil. Mesela İkinci Yeni konusunda karşılıklı eleştiriler öyle köksüz, mantıksız ve çocukça düşüncelere dayanıyor ki. Batılı deneme ve inceleme yazarlarının kişilikleri ve güçlü yorumları (Ulam gibi) karşısında bunlar acıklı ve gülünç. Mahalle çocuklarının çekişmesine benziyor. Sonra ortaya konulan ve bu birikime dayandığı söylenen eserler −Metin'in ("Metin Erksan" olmalı. CB) son televizyon filmleri (Örneğin, "Müthiş Bir Tren". CB) gibi− derinlikten yoksun biçim soyutlamaları dolu şeyler. İşin altında neler yattığını sezmiyorlar mı? Taklit, yani oyun. Batılı amcalara küfretseler de, gizlice −kendilerinden gizli− onlara benzemeye çalışan felsefe filan vaziyetleri −Hilmi− ("Hilmi Yavuz" olmalı. CB) acıklı...

Ne kötü bir mektup. Hep şikayet sızlanmak, antipatik. Ben ukala biri miyim acaba? Öyleyse çabuk söyleyin çaresini bulmaya çalışayım. (...)

 

(KAYNAK: "Pakize Atay'dan Attilâ İlhan'a mektup". "ATTİLÂ İLHAN'A MEKTUPLAR", Otopsi  Yayınları, birinci basım, Şubat 2001. Sayfa: 16-18.

NOT: Attilâ İlhan'ın, çeşitli yazarlarca kendisine gönderilen mektupları derlediği "Mektuplar" kitabında, Pakize Atay'ın, yedi mektubu daha var.)

 

 

Pakize Atay'ın Attilâ İlhan'a mektuplarından bazı alıntılar:

(Vurgular benden. CB)

 

"İnsanın aldırmadığı bir ürünü inanmadığı sözlerle pek ilgilenmediği bir topluma satması sahtekarlık mıdır? Galiba öyle. Hüseyin Baş ve İzzet Yarar ("İzzet Yasar" olmalı. CB) da burada benimle aynı işi yapıyor." (Mektuplar, sayfa 13.)

 

"Thomas Mann okuyorum yeniden. İnceliğe ihtiyacım var. 'Budda brooks' ("Buddenbrooks" olmalı. CB) ne incelik. (Mektuplar, sayfa 14.)

 

Sahtekar mıyım nedir. (Mektuplar, sayfa 19)

 

***

 

OĞUZ ATAY'I SANSÜR EDENLERE "İKİ ÇİFT LAF" ETMEDEN KONUYU KAPATMAYALIM!

Bir de kendinizi "birikim"li demokratlar olarak lanse ediyor ve utanmadan televizyonlara çıkıp uzman entelektüel edalarında demokrasi şampiyonluğu yapıyorsunuz, di mi? Bir de hiç utanmadan Oğuz Atay'ı seviyor ve anlıyor ayaklarına yatıyorsunuz, di mi? Ama etinden, sütünden, yününden yararlandığınız Oğuz Atay'ı hiç utanmadan ve "seve seve" sansür (terbiye, "iğdiş") etmeyi, tırnaklarını sökerek onu zararsız hale getirmeyi de ihmal etmiyorsunuz, di mi? Kravatlı akbabalar sizi!! Skoç ceketli çapulcular sizi!! Medeni olmayı yabancı dil öğrenmekten ibaret sanan sansürcü manyaklar sizi!!  

Sizi sıçamayan tilkiler gibi kasım kasım kasıltan "entelekt"iniz, etiketiniz, "birikim"iniz, İstanbul efendiliğiniz, sosyalistliğiniz ve demokratlığınız, eğer sansürcülükten bile kurtaramamışsa sizi, demokrasinin yontma taş devrinden bile çıkaramamışsa sizi, daha ne boka yarar ki, ulan?!! Faydasız kilisenin papazları sizi!!

Oğuz Atay'ı sansürlemek, ha?!! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, ulan, steril magandalar?!! Köhnemiş yapılar gibi birbirinize ve ruhunuzu satın almış vakıflarınıza dayanıyor olmasanız, herhangi bir nedenle kabileninizin dışında kalsanız, hanginiz bir kedi kadar bile hayatta kalabilme becerisi gösterebilir, ulan?!! Cemaat damgalı "sürü tekleri" sizi!! Seri üretilmiş "bireyimsiler" sizi!!

Siz hangi yetkinliğinize dayanarak Oğuz Atay'ı sansürlemek yetkisini kendinizde bulabiliyorsunuz?!! Kibirli beslemeler sizi!! Demek sansür ve yalakalığı sanat piyasasının olmazsa olmazı kılmaya yemin ettiniz, ha? Sansüre boyun eğmeyene, yalakalık etmeyene su bile yok, ha! Oğuz Atay'ı bile hizaya getiriyorsunuz, kendinize benzetiyor, kendinize benzetemediklerinizi (örneğin Acar Burak Bengi'yi) hem aforoz ediyor, hem de çapulluyorsunuz, ha?!! Asil sırtlanlar sizi!! Ağzı gümüş kaşıklı yamyamlar sizi!! Sansürcü demokratlar, sizi!!

Ulan, Oğuz Atay'ı bile sansürledikten sonra, kalkıp hangi yüzle Ergenekoncuları beğenmiyorsunuz siz? Hastirin ordan!! Sizin Ergenekonculardan özde ne farkınız olabilir ki, ulan? Bilimsel faşistler sizi!! Kabile üyelerini esirgemek uğruna Oğuz Atay'a bile darbe vuran iki yüzlü darbe karşıtları sizi!! Samimiyet düşmanı hijyenik ahmaklar, losyonlu vandallar, rafine haramiler sizi!! 

CB / 15 Temmuz 2009

 

Yetenek insanı en fazla marifetli maymun yapar, insanı sanatçı yapan kişiliğidir. Yalana ve sahtekarlığa tenezzül etmeyen dürüst ve tutarlı bir kişiliğin (bir başka deyişle: "sağlam bir omurgan") yoksa dik duramaz, "sanatçı duruşu" dedikleri şeye sahip olamaz, o duruşu ancak marifetli (ya da marifetsiz) bir maymun gibi taklit etmekle yetinirsin..

COŞKUN BÜKTEL / 19 Ocak 2010

 

FETHİ NACİ, ERDEN KIRAL'IN HITCHCOCK'TAN YAPTIĞI "AŞIRMAYI" NASIL YAKALADI?

12 Şubat 2010

 

 

Niçin Kaynak Belirtmezler?

İstanbul 20 Mart 1989

 FETHİ NACİ

Bugün Tarkovski’nin “Ayna”sını seyrettim. Eve dönünce Afa Yayınları arasında çıkan Mühürlenmiş Zaman’ını aradım usta yönetmenin. Mühürlenmiş Zaman’ı bulamadım da daha önce birkaç kez aradığım bir başka sinema kitabını buldum. François Truffaut’nun Hitchcock’unu. Kitabın içinden bir de yitirdiğimi sandığım bir gazete kupürü çıkmaz mı?

Rebecca üzerine konuşurlarken, bir yerde Hitchcock şöyle diyor: “...Bayan Danvers’i yürürken görmek hemen hemen mümkün değil, hareket halindeyken de çok nadir gösterilmişti. Eğer, kadın kahramanın olduğu odaya giriyorsa, olayı kadının ansızın bir ses duyması ve Bayan Danvers’i bir anda yanında ayakta duruyor görmesi şeklinde veriyorduk. Bu yöntemle tüm durum, kadın kahramanın bakış açısından yansıtılıyordu; kadın Bayan Danvers’in ne zaman ortaya çıkıvereceğini hiç bilemiyordu. Bayan Danvers’i yürürken göstermek onu insancıllaştırmak olacaktı. (Son cümlenin altını ben çizdim. -FN. Afa Yayınları, Çeviren İlyas Hızlı, s 123.)

Gazete kupürü 3 Aralık 1987 tarihli. Av Zamanı filmini bitirmesi dolayısıyla Milliyet’te bir konuşma yapılmış Erden Kıral’la. “Peki terörizm (“terörizm” olacak. -FN) olgusuna nasıl eğildiniz filminizde?” sorusuna şöyle cevap vermiş yönetmen Erden Kıral: “Terörle bir yere varılamayacağını savunuyorum genel olarak. Filmde terörün kendisi yok, ideolojik yansımalar var. Örneğin yazarı öldürecek olan katili gösterdim ama onu hiç yürütmedim. Hep durağandı, çünkü yürüseydi insancıllaşacaktı..." (Altını ben çizdim. –FN)

Açıkça görüldüğü gibi Erden Kıral Hitchcock’un düşüncesini tekrarlıyor; ama kaynak gösterme gereğini duymuyor: “Hitchcock’un dediği gibi...”: Şu üç sözcüğü söylemeyi kendisine yakıştıramıyor. Sonuç ne oluyor: “Erden Kıral, Hitchcock’un düşüncesini aşırmış, kendi düşüncesi gibi  yutturuyor!” diye düşünüyoruz!

Kaynak göster Erden!

(KAYNAK: Fethi Naci, "Denemeler 1" Destek Yayınları, 1. basım, Ocak 2010. Sayfa 525-6. Fethi Naci'nin ölmeden önce, "Türk Romanında Ölçüt Sorunu" ve "Gücünü Yitiren Edebiyat" adlarıyla yayımladığı iki kitabın tek ciltte toplanmış yeni basımı.)

Bu tür yazıları yayınlamanın düşman sayımızı arttırdığından eminim de, dost sayımızı arttırdığından hiç emin olamıyorum. İnşallah 1100 linççiye şimdi de sinemacılar eklenmez. CB