
JÜRİNİN
KILIÇ
YARASI KANIYOR
Acar Burak Bengi
(Acar
Burak Bengi’nin, Yunus Nadi Ödül’lü Ahmet Altan
romanı, "Kılıç Yarası Gibi", üzerine yazdığı bu eleştiri
yazısı, daha önce, Ağustos 1999 tarihli Adam Sanat dergisinde
yayınlanmıştır.)
İki ustasının zıt yaklaşımlarını özetleyen ünlü
müzisyen Leonard Bernstein’a göre: Koussevitzky, belli bir pasajın
“yeni doğan sabah güneşi gibi sıcak” olmasını isterken, sert ve
saygın orkestra şefi Fritz Reiner “İkinci klarnet ne yapıyor?”
dermiş. Kılıç Yarası Gibi’de sıcak sabah güneşi doğmuyor,
çünkü ikinci klarnet ne yapıyor, belli değil.
Savaş ve Barış
gibi, bir toplumun belli bir dönemdeki hayatına bakan romanlardan
KYG. Ama Tolstoy’un aksine, bizi yarattığı hayata âşık edemiyor,
bizim yarattığı karakterlerle yaşamamızı, o karakterlerin acılarını
ve sevinçlerini paylaşmamızı sağlayamıyor. Sevinçler zaten yok;
acılara gelince, onlar da paylaşılacak değerde, derinlikte ve en
önemlisi canlı değil. Çünkü kişileri bu özelliklerden yoksun ya da
kitabın yazarı Ahmet Altan onlardaki derinliği, onlardaki hayatı
göremiyor, onları yeteri kadar tanımıyor. İnsan malzemesi kaba et.
Kişilerinin ruhu yerine yatak odalarını dikizleyerek ete can
verebileceğini sanıyor.
Anlattığı tarih, ortaokul kitaplarından
tanıdığımız “vesveseli” ve (anlatıldığına göre) ahmak bir
müstebitin, jurnalcilerinin entrikalarıyla daha da âcizleşerek
istibdatı arttırdığı ve sonunda İttihat Terakki’ye boyun eğdiği
dönemde yaşanıyor. (Birkaç insanın bu arka planda anlatılan
hikâyesine bağlanmadığı için, şehremini ile Kürt beyi arasındaki
çatışma ve haremdeki tıbbî müdahale —imparatorluğun ve padişahın
durumunu yansıtmak amacını taşıyorsa bile— açıkta kalıyorlar.)
İstibdatı arka plan alan hikâye “köle erkekler
- sahip kadınlar” temasına dayanıyor. Erkekler de kadınlar da
“et”in, yani şehvetin tutsağı. Bu çerçeveye çizilen ızdırabın
merkezinde Mehpare Hanım var. Sineklerin tezeğe üşüşmesi gibi,
kitabın bütün sinekleri Mehpare’ye konmak hevesindedirler. İlk
evliliğindeki zikir ayinlerinde her nasılsa orgazm olarak tanrıya
ulaşan bu “çok güzel” kadın sadece bir şehvet manyağı olarak
tanımlanır. Mehpare, âşık olarak evlendiği ikinci kocası Hikmet
Beyin, 69’un 6’sını yapmasıyla “gerçek kimliğine doğru yola çıkar”
ve yine kocasının katılımıyla, Fransız mürebbiyelerin her nedense
kaçınılmaz biçimde hevesli oldukları grup seksi ve lezbiyen
deneyimlerinde pişerek sado-mazoşit ilişkiye ayak basar. Ama bu son
ilişkisiyle kocasına ihanet eder ve Hikmet Beyin intiharı ile
kitabın sonunu getirir.
Ama kitabın başında
başka bir evlilik anlatılmıştır. Mehpare’nin Şeyh ile yaptığı ilk
evliliği öyle ağdalı bir şekilde sunulur, öyle şişirilir ki, kitap
bu evliliğin hikâyesini anlatacağı sözünü vermiş olur. Ama yazar
delik bir balonu şişiren bir çocuk durumuna düşer, çünkü o kadar
nefes tüketerek şişirdiği balon pıs diye söner: Evlilik hazırlıkları
nedense doğaüstü tasvirlerle anlatılmış ve gerçeküstü bir atmosfer
yaratılmaya çalışılmıştır ama, talihsiz bir zifaf macerasıyla bu
ilişki son bulmuş, gerçeküstü değil gerçek dışı bir durum
yaratılmıştır. Bu durum, kitabın ilk bölümü ile kalanını birbirinden
koparan bir abukluk yaratır. Birinci bölümün kitaba yapacağı katkı
aslında şudur: Mehpare’nin, evlilikleri boyunca sevişmesinden
sıkılıp zikir ayinlerinden tatmin bulduğu ilk kocası Şeyh, karısına
karşı her nedense “baştan aşağı siyah cüppenin altına gizlenen o
günahkar arzu” diye tanımlanan hisleri yüzünden azap içindedir; ve
“kendi azgınlığından korkup utandığı için” Mehpare’yi boşar. Mehpare
kızıyla birlikte ayrılır. İleriki bölümlerde, hiç sevmeyeceği bir
başka kadınla evlendiğini ve ondan çocukları olduğunu öğrendiğimiz
Şeyhin, boşayarak kendinden uzaklaştırdığı Mehpare’ye olan açlığı ve
o açlığın neden olduğu günah takıntısı azalacağı yerde şiddetlenir.
Ne var ki, Şeyhin iç dünyasındaki bu fırtına hiç kopmaz ve onun
karakter gelişimine sadece “yüzü daha da beyazlaşmıştı” veya
“ayinlerde giderek daha da şiddetli bedeni acılar çekiyordu”
şeklinde yansır; bu ayinler sayesinde de “ünü ve etrafındaki efsane
bütün imparatorluğa yayılmış” olur.
Şeyh ilerde, Hikmet
Beyin annesi —Fransa’dan uzun süre sonra dönen, “girdiği her yerde
kendi evindeymiş gibi gezen” ve kendi güzelliğine layık bir erkek
bulamadığı için Mehpare Hanımın maceralarından mahrum kalan—
Mihrişah Sultan’a abayı yakar. Şeyhin böylelikle, umduğu gibi,
Mehpare’den kendini kurtarıp kurtaramadığını öğrenemiyoruz. Ammaaa!…
“Tekkenin yalın mimarisinden” etkilendiği ve Şeyhin “beyaz ve
yakışıklı yüzü, usul sesi, onun bütün erkekler karşısında sarındığı
zırhını en zayıf yerinden del”diği için; kendi kendisine tapan,
Batıya hayran, Doğunun bütün o cüppeli duyarlığından tiksinen,
dekoltesiyle ünlü Mihrişah aniden başını örter. Şeyh sayesinde
kendisine layık erkekler de olduğunu öğrenmiştir. Evli Şeyhi yatağa
atmak ayıp olacağı için de Fransa’ya geri dönüp ona benzeyen bir
Hıristiyan din adamını kapatır.
Mehpare’nin ikinci
kölesi ve ikinci kocası olan Hikmet Fransa’da yetişmiş ve orada
edebiyatla ilgilenmiş bir züppedir. Padişahın doktoru olan babası
Reşit Paşa Mihrişah’ın kölesi olmaktan kaçarak kurtulmuştur. Hikmet
ise Mehpare’ye köleliğinden kurtulmak için bir ara kendini mum işine
(neden olmasın?) verirse de başarılı olamayıp köleliğe, yani
Mehpare’ye geri döner. Daha sonra, arka plan olarak verilen İttihat
Terakki’nin güçlenmesi, istibdadın bütün sefaletiyle sırıtması ve
Mehpare’nin kendisinden soğuması sonucunda Hikmet İttihatçi olur,
ama çok geçmeden onların da bir müstebit mantığı taşıdığını anlar.
Bu arada, Mehpare’nin, annesi Mihrişah’ı kıskanması ve çok sevdiği
arabasının satılması üzerine sergilediği çiğ davranış karısının
çirkin yüzünü kocasına göstermiş ve aşklarında, yani Hikmet’in
köleliğinde bir kırılma yaratmışsa da, bu hiç olmamış gibi, İttihat
Terakki’nin zaferinden sonra Mehpare’nin ihaneti üzerine Hikmet
intihar etmiştir.
Şeyhin müridi Hasan
Efendi kitabın kâhyasıdır; sırf yazar istiyor diye Şeyhin garip
ihtiyaçlarını sezip karşılayan ve Şeyh ile Ragıp Beyin olaylardan
haberdar olmasını sağlayan, ipleri (halat kadar) bariz bir kukladır.
Ragıp, kitaba dahil edilmesinden ve yine imparatorluğun durumunu
anlatmaktan başka bir işe yaramayan uzun bir bölüm sonunda (Müşir
Paşa meselesi), sahneye çıkar. İstanbul’a yaptığı yolculuktaki
izlenimleri de ne kendisiyle ne de romanın bütünüyle ilgili hiçbir
şey söylemez. Battal Gazi (Cüneyt Arkın) kadar kahraman olan bu
asker, padişahın etrafını saran jurnalci ve entrikacı paşalara karşı
iyi adamın yanında yer almasından dolayı arandığı için arkadaşı
Hasan Efendinin yardımıyla tekkeye, Şeyhin yanına sığınır. Abisi
Cevat Beyin bilinçlendirmeleriyle İttihat Terakkici olan Ragıp’ın
haylazlıkları, onun başını belâya sokacak yerde, talihin yardımıyla
Almanya’ya gitmesine yol açar. Almanya’da kaldığı sırada bir Almana
âşık olur ve bir süre sevişirler. İstanbul’a döndüğündeyse, Alman
sevgilisini unutamamış olmasına rağmen ve böyle serbest bir
ilişkinin hayat görüşünü etkilemiş olması gerekirken, tutup Şeyhin
hiç görüp tanımadığı frijid kızıyla evlenir ve gerdekten çıkar
çıkmaz “sonsuza dek mutsuz kalacağını” anlar. Bu evlilik kararı,
yazarın, inanmamız için yalvarırcasına durmadan Ragıp ile Şeyhin
“çok iyi arkadaş” olduklarını söylemesiyle desteklenir; yani Ragıp
Şeyhi kıramamıştır.
Asıl hikâyeye,
temaya hiçbir şey kazandırmayan ve kendi başına da anlamsız kalan
hikâyesiyle Ragıp da, diğer kişiler gibi, Osman’ın bir iki kuşak
öncesinden akrabasıdır. Bütün bu ölmüş kişilerle konuşan ve nedeni
belli olmayan bir deliliğin pençesinde bulunan Osman’ın hikâyesi bu
kitapta yer almıyor. Kendisiyle ilgili, saçma, hiçbir yere
bağlanmayan bir bölüm ve ölülerin nadiren ona yaptıkları bir iki
cümlelik yorumlar dışında Osman’la karşılaşmıyoruz bile. (Yazarın da
bir konuşmasında belirttiğine göre, kitabın devamı varmış. Ama bu
hâliyle bu bir roman değil, sadece birinci cilt olabilirdi.)
Osman’ın bu Osman’sız Osmanlı tarihi, yazarın en başta dediğine
göre, her ölü akraba tarafından farklı anlatılıyormuş. Yazar da her
hâlde bu yüzden, “Herşey iyice karışacak; en iyisi ben doğrusunu
anlatayım” diye düşünüp üçüncü tekil şahıs kullanıyor. Ama bu
görünmeyen üçüncü tekil anlatıcı, zaman zaman “manyakça”, “manasız”,
“kadınca” gibi yorumlarıyla birden karşımıza çıkıp, her hâlde
kendine güvenemediği için, bize şöyle demiş oluyor: “Okurlar, iyi
anlatamamış olabilirim, aslında bu durum manasızdı.”
Bu et yığınının
hayat bulup canlanması için yazarın kişilerini çok iyi tanıması
gerekirdi; onların cüppeleri ya da elbiselerinin içine gireceğine
ruhlarına girebilmeliydi; ancak bundan sonra bu kişiler, komplike
karakterler hâline gelemeyip tip düzeyinde kalsalar bile, yukarıdaki
tutarsızlıkları, özsüzlükleri sergilemeyebilirlerdi ve Ahmet
Altan’ın çaresizlik içinde onlara yüklediği yorumlardan kurtulup
kendi başlarına yaşamaya başlayabilirlerdi. Ahmet Altan, ancak o
zaman, padişahı resmetmek için “sakalını sıvazlamak” ya da “elleri
arkasında voltalamak” yerine daha orijinal ve inandırıcı bir vücut
dili bulabilirdi; ancak o zaman, Mehpare’nin katiyen “Kocasının
kendisine olan bağımlılığıyla mevcut düzen karşısındaki korkusunun
ve ezikliğinin büyük bir ilişkisi olduğunu anla”yamayacağını tahmin
edebilirdi; ancak o zaman, sözkonusu toplum, din, kültür vs.
nedeniyle, Mehpare Hanımın katiyen kayınpederine “Ya ırzımıza
geçselerdi” diyemeyeceğini bilebilirdi; ancak o zaman, “tanrı” veya
“tanrılar” gibi ifadelerin Batı kültürüne, antik Yunan’a ait
olduklarını, Amerikan filmlerindeki dublajlarda kullanıldığını
kavrayarak, “allah”ı kullanmayı gerekli görebilirdi; ancak o zaman,
gerdeğe girmeden hemen önce kocasını uzaktan seyrederken Mehpare’nin
neler düşündüğünü, neler hissettiğini öğrenip bize de anlatabilirdi;
ancak o zaman, Ragıp’ın tevkif edilmek üzere çıkarıldığı kısa
yolculuktaki iç monoloğunu bize aktarabilirdi; ancak o zaman, hiçbir
ön hazırlık olmadan durup dururken sadece “istiyor ve bunu da
biliyorlardı” diyerek bir karı kocayı grup seksine sokmanın kötü
pornografi olacağını sezebilirdi; ancak o zaman, yatak sahnelerini
Batılılların Doğu masallarındaki sahte renk ve koku tasvirleriyle
süslediğinde Emmanuelle Osmanlıda’yı yaratmış olacağını fark
edebilirdi; ancak o zaman, bin bir çeşit kokunun cirit attığı bir
mekânın sadece aktar ya da parfümeri olabileceğini kestirebilirdi;
ancak o zaman, kitabın başında “baştan aşağı siyah cüppenin altına
gizlenen o günahkar arzu” gibi ifadelerle tanımlanan bir din
adamının kitabın sonunda birden “yakışıklı yüz”lü biri olamayacağını
anlayabilirdi; ancak o zaman, Mehpare’nin öfkelendiğini anlatırken
“topuklarını vurup” deyince onu Türk filmlerindeki kadınlara
benzetmiş olacağından korkabilirdi; ancak o zaman, “Tüylü bir hayvan
gibi kabaran gökyüzünün derinliklerinde kükürt sarısı bulutlar
kaynaşıyordu…” şeklindeki doğaüstü doğa tasvirlerinin bu hikâyeye
hiç uymayan kötü edebiyat olduğunu görebilirdi; ancak o zaman,
“dudaklarında Doğu gecelerini andıran bir gülümsemeyle” tarzındaki
bayağı edebiyatla sadece palavra atmış olacağını kestirebilirdi;
ancak o zaman, bütün bu kişiler gerçekten de kitaptaki kadar sığ ve
aptalsa onların romanının yazılmaya değer olamayacağına karar
verebilirdi; ancak o zaman, edebiyatın dolaylı anlatma sanatı
olduğunu öğrenip ikide bir “hayatında bir dönüm noktasıydı” gibi
basmakalıp ifadeler yerine öyle olduğunu kusursuz bir şekilde
göstermek ve bununla yetinmek gerektiğini kavrayabilirdi; ancak o
zaman, romanı genellemelerin ve soyutlamaların değil özelin ve
somutun sanatı olarak görebilirdi; ancak o zaman, roman yazmanın
insanlardan bahsetmek değil insanlara hayat vermek ve bu hayatı
devindirmek olduğunu keşfedebilirdi; ancak o zaman, insanların
aksiyon, diyalog, iç monolog ve vücut dilleriyle kendi kendilerini
ifşa etmeleri gerektiğini sezebilirdi; ancak o zaman, bir
konuşmasında verdiği “Bana edebiyat perisi dokundu” şeklindeki
haberlere ancak çocukların ve maalesef Yunus Nadi Ödül Jürisi’nin
inanacağından, ama “edebiyat perisi” diye bir şey olmadığını en geç
17 yaşında kavramış olan edebiyatla biraz ilgili kişilerinse
güleceğinden utanabilirdi …
Ve ancak o zaman
Tolstoy gibi bir devin neden senelerce ruhunu damıtıp o devasa
şaheseri 7 defa sil baştan yazdığını anlayabilirdi. Tolstoy’da tüm
bir hayatın üstüne düşen, uçsuz bucaksız bozkırların, nesillerin,
evde/işte/aşkta/savaşta ve barışta insanın üstüne düşen ve her şeyi
pırıl pırıl bir ışıkla yıkayan güneş, Koussevitzky’nin güneşinden
çok daha büyük, Dostoyevski’nin “Sadece bir yerlerde güneşin
varolduğunu bilmek bile hayatın kendisidir” derken sözünü ettiği
güneştir. Tolstoy sahte bir mutluluk diyarı, hatta bir mutluluk
diyarı olarak göstermediği hâlde bizi canlandırdığı hayata âşık
edebilmiştir —açık, temiz havaya çıktığımızda yüzümüze çarpan
hayata, Pasternak “Kız kardeşim hayat” dediğinde yüzümüze çarpan
hayata. Bu hayat ile bu aşk hakikîdir, yaşama içgüdüsü gibi; Tolstoy
okuduğumuzda o yüzümüze çarpan şeyi nefesimizde hissederiz. Bu
yüzden de Tolstoy, Kemal Tahir’in (her hâlde oksijen zehirlenmesi
nedeniyle) söylediğinin tam tersine, sıkıcı ve karamsar değil, daima
iç açıcı, nefes açıcıdır. Tolstoy hayattır.
KYG’de böyle bir
duyarlıkla, böyle bir hakikatle karşılaşmıyoruz. Ahmet Altan
toprağını sulayacabileceği bir âb-ı hayat bulamamış. Bulunduğu çölde
de seveceğimiz veya acıyacağımız veya saygı duyacağımız hiçbir şey,
hiç kimse gösteremiyor bize. Her hâlde kendisi de görememiş veya
serap görmüş. Zenginleştiren, derinleştiren, gerçekten daha gerçek,
hakikî bir hayalî tecrübe yaşatamıyor okura.
Bu karşılaştırmayla
Ahmet Altan’a haksızlık, Tolstoy’a terbiyesizlik etmiş olabilirim.
Olsun. Daima en iyiyi örnek almalı —perilerden medet ummak yerine.
Ödül jürileri de, yollarını kaybetmiş, pusulasız kalmışlarsa, bulmak
için perilere değil, Tolstoy gibi titanlara başvurmalı.
Türkiye’deki
edebiyatın çok çok büyük bir bölümünün burada söylediğim şeylerin
muhatabı olacağını sanıyorum. Tolstoy ise, bırakın Türkiye’yi,
dünyanın hiçbir köşesi için bir kriter olamayacak kadar geniş omuzlu
ama, daha ufak tefek ya da hepten tıfıl edebiyatçıların da aşmaları
gereken bir baraj var ve bu barajın kaybolduğu durumlarda, o asgarî
gereklerin yeniden tesisi için Savaş ve Barış gibi anıtlara
bakıp nefes ve zihin açmak gerekiyor.
Bu arada… kitabın
ilk sayfasındaki şu iki cümle ne yapıyor: “…incecik bir toz her
şeyin üstüne yayılmış, içine sinmiş, eskitip öldürmüştü” (“eskitip”ten
önce “her şeyi” demesi gerekirdi); “… bu eşyaların tarihi … her
seferinde tarihini kaybedip biraz daha yokluğa gömülüyordu” (tarih
tarihini kaybetmez)?
Ek:
Pakize Barışta’nın mesnetsiz ve çok gülünç övgüsünü bu yergiyi
yazdıktan sonra okudum. Pakize Barışta gibilerin neden mesnetsiz ve
çok gülünç olduğu yukarıda yazdıklarımla yan yana konunca daha açık
görülür. Çok enteresan: Hiç farkında olmadan, Pakize Barışta’nın
“Neden”, “Nasıl” ve “Nerede” gibi sorulara hiç cevap vermeden ağzına
geleni söyleyerek göklere çıkardığı şeyleri, o sorulara cevap
vererek yerin dibine sokmuşum. Bu enteresanlık detay ve örneklerde
bile var. Bu nedenle, Pakize Barışta’ya ayrıca cevap vermek
gerekmiyor ama, meselâ kurgu konusunda ikimiz farklı yerlere
değinmişiz. Pakize Barışta’nın kurgudan kastı, zamanda ileri-geri
gidip gelmeler. Anlamsızca uygulanan bu teknikle ‘kazanılan’
kargaşanın asıl faydası, Pakize Barışta gibiler ya da Pakize Barışta
gibilerin sözüne inanan saf okurların kafalarını karıştırarak,
kitabı ağır bir şey sanmalarına, ondaki bayağılığı görmemelerine
yardımcı olmasıdır. Pakize Barışta “olağanüstü incelikli dil” derken
de acaba yukarıdaki yazının sonunda işaret ettiğim cümleleri mi
kastediyor, yoksa daha gülünç bir kastı mı var —Ahmet Altan’ın
devamlı (belki de bile bile) nokta ya da noktalı virgül yerine
virgül basması gibi? Yok yok, her hâlde benim işaret ettiğim yerleri
kastediyordur, aynen Ahmet Altan’ın da “Sadece kendine özgü zengin
ve derin bir dili var bence” derken oraları kastedebileceği gibi,
çünkü geri kalanında bir tuhaflık yok: Genel olarak alelâde. Pakize
Barışta her hâlde şöyle düşünüyordu: “Ya, böyle edebiyat
eleştirilerinde kurgu ve dilden söz edilir hep; en iyisi ben de öyle
yapayım; hem böylece dilden ve kurgudan çok anladığım, bu işin
teknik yönünü bildiğim sanılır; nasıl olsa kimsenin hesap sorduğu da
yok; kimse ‘Dil ve kurgu neden ve nasıl olağanüstü veya değerli’
diye sormuyor.” Kimsenin, diğer söyledikleri hakkında da hesap
sormadığı gibi. Ama bir yerde yarım yamalak da olsa haklı, KYG’nin
“yeni” bir tür olduğunda. Tamamıyla haklı olması için şöyle demesi
gerekirdi: KYG, tarihi fotoromanlaştıran yeni bir fotoroman türü.
Acar Burak Bengi /
Adam Sanat, Ağustos
1999
Acar Burak Bengi'nin,
sitemizde yayınlanmış yazıları:
YÖNETMEN Mİ, ALKOLLÜ SÜRÜCÜ MÜ, IRZ DÜŞMANI
MI?
TÜRK DİLİNDE YAZILMIŞ EN İYİ OYUN THEOPE GEYİK
MUHABBETİYLE TAHARET BEZİ MUAMELESİNDEN NE ZAMAN KURTULACAK?
TÜRKÇE GÜVENİLMEMESİ GEREKEN BİR DİLDİR
TOLSTOY-TURGENYEV DÜELLO MEKTUPLAŞMASI
BU "GÜNLÜKLER" TOLSTOY
DEĞİL
JÜRİNİN KILIÇ
YARASI KANIYOR
|