|
SANSÜR POLEMİĞİ
2
Acar Burak Bengi
TÜRKÇE GÜVENİLMEMESİ GEREKEN BİR DİLDİR
ÖN NOT: Aşağıdaki yazıyı —aynen basması
şartıyla, ama gerekiyorsa birazcık kısaltmaya çalışabileceğimi
belirterek— 23 Kasım 2005’te, önce RADİKAL'e (ve KİTAP ekine)
önerdim, ama RADİKAL yazıyı yarı yarıya kısaltmam gerektiğini ve
başlık ile spotları da değiştirebileceklerini söyledi. RADİKAL'in bu
kararını öğrenmem beş günümü aldı. Peşinden yazıyı, yine aynen
koyması şartıyla, CUMHURİYET KİTAP'a gönderdim. Birkaç saat sonra
Turhan Günay'ı arayarak yazıyı alıp almadığını sordum. Aldığını ama
"dergiyi bağlamak" ile çok meşgul olduğu için henüz okuyamadığını,
bir veya iki gün sonra okuyabileceğini söyledi. Yani, Dostoyevski
ile Tolstoy'un sansürlendiğini duyuran bir yazıyı okumak için 10
dakika bile ayıramamış. Bu tuhaf görünse de, ön yargılı davranmamak
lazım belki, ama yazıyı gönderdiğim e-postada, kendisinden aynı gün
içinde cevap alamazsam, bunu ret cevabı olarak kabul edeceğimi
yazmıştım. Dolayısıyla, en azından e-postama yarım dakikasını alacak
bir notla cevap verip, aynı gün bakamayacağını, ama yazıyı henüz
reddetmediğini belirtebilirdi. Belli ki, o da umursamamış bu yazıyı.
Yazıyı son olarak BİRGÜN'ün KİTAP ekine gönderdim. Ve oradan da
öğrendim ki, Ömer Türkeş yazıyı üçte birine kısaltmam gerektiğini
söylemiş. Bu üç gazetenin neyi reddettiğini merak ediyorsanız,
reddetme gerekçelerinin haklı olup olmadığını anlamak istiyorsanız
ve Tolstoy ile Dostoyevski'nin sansürlenmesini önemsiyorsanız,
dahası yazının sonunda sözünü ettiğim bilinç yozlaşmasının —bu üç
gazetede sergilendiği üzere— her yere sirayet ettiğini anlamak, yani
Türkçeye neden güvenilmemesi gerektiğini anlamak istiyorsanız,
aşağıdaki yazıyı okuyun. "Bunları halk da okusa hiç fena olmaz"
diyen biri çıkarsa, buyursun gazetesinde, dergisinde yayınlasın, ama
aynen yayınlasın. Hatta, bu üst-notla birlikte yayınlasın, çünkü
halkın, aşağıdaki yazıyı o üç gazetenin reddettiğini bilmesi de "hiç
fena olmaz". Bu gazetelerin aşağıdaki yazıyı reddetmeleri kendi
başına haberdir ve yazının konusuyla da doğrudan ilişkilidir.
(Aşağıdaki yazı —ki söz konusu KİTAP eklerinin iki sayfasına
sığdırılabilecek uzunluktadır— 23 Kasım 2005’te yazılmış ve bu notla
beraber —ama sonuna eklediğim notlar haricinde—1 Aralık 2005'te,
medya gözlemcisi olarak faaliyet gösteren medyatava.net tarafından
internette sadece bir günlüğüne yayınlanabilmiştir.)

TÜRKÇE GÜVENİLMEMESİ
GEREKEN BİR DİLDİR
Acar Burak Bengi
Bir dilde
Tolstoy veya Dostoyevski
sansürlenip tahrif ediliyorsa ve
okunamıyorsa,
o dilin itibarı ciddi şekilde zedelenir
Başlıktaki yargı, Türkçenin doğası üzerine
benim ileri sürdüğüm bir tez değil, baktığım Türkçe çevirilerin
dayattığı, tecrübeyle sabit, bir gerçek. Günlük ve deneme yazarı
Tolstoy'un ve Karamazov Kardeşler yazarı Dostoyevski'nin nasıl
çevrildiğine bakınca gördüğüm bir gerçek.
Sansürlenen Karamazov Kardeşler
Büyük çoğunluğumuz Karamazov Kardeşler'i,
tekrar tekrar basılan eski çevirilerden okuduk ve çevirmenin
yeteneği ölçüsünde, Dostoyevski'yle başbaşa kaldığımızı sanıyorduk,
ama aldatılmışız. Okuduğumuz çeviriler sansürlüymüş.
Bu gerçeği, bir çalışma nedeniyle "Kardeşler
Tanışıyor", "İsyan" ve "Büyük Engizitörcü" bölümlerini Constance
Garnett'ın İngilizce çevirisinden okurken, tesadüfen farkettim.
Garnett'ın yanısıra baktığım üç farklı İngilizce çeviride(1) de, İvan Karamazov aynı şeyleri söylüyor (onlardan yaptığım kombine
çeviriyle aktarıyorum):
"Bu arada, geçenlerde Moskova'da karşılaştığım
bir Bulgar, genel bir Slav ayaklanmasından korkan Türklerin ve
Kafkasyalıların tüm Bulgaristan boyunca yaptıkları zalimlikleri
anlattı. Köyleri yakıyor, öldürüyor, kadın ve çocuklara tecavüz
ediyor, esirlerini kulaklarından siper kazıklarına çiviliyor, sabaha
kadar öylece bırakıp sonra da asıyorlar —akıl almaz her türlü
zalimlik. İnsanlar bazan insan vahşetini 'hayvani' diye tarif eder,
ama bu hayvanlara karşı büyük bir haksızlık ve hakaret; bir hayvan
asla bir insan kadar vahşi olamaz, o kadar maharetle, o kadar
sanatkarane bir şekilde vahşi olamaz. Kaplan sadece ısırıp parçalar,
bütün yapabileceği budur. İnsanları kulaklarından çivilemek,
yapabilseydi bile, asla aklına düşmezdi. Bu Türkler ise çocuklara
zulmetmekten zevk alıyorlar —ana rahmindeki bebekleri hançerle kesip
almaktan, kundaktaki bebekleri havaya atıp annelerinin gözü önünde
süngü ucuyla yakalamaya kadar herşeyi yapıyorlar. Bunu annelerinin
gözü önünde yapmak asıl zevk aldıkları şey. Ama Bulgar'ın bana
anlattıkları arasında şu sahne özellikle ilgimi çekti. Kollarında
bebeğiyle, Türkler arasında çembere alınmış, titreyen bir anneyi
gözünün önüne getir. Türkler eğlenceli bir oyun icad ediyorlar;
bebeği okşuyor, gülsün diye kendileri gülüyorlar. Sonunda
istedikleri oluyor ve bebek gülüyor. Tam o anda Türklerden biri
silahını bebeğe doğrultup, yüzünden on santim mesafede tutuyor.
Bebek sevinçle kıkırdayıp parlayan silahı minik elleriyle yakalamaya
çalışıyor ve sanatkar aniden silahı dosdoğru bebeğin yüzüne sıkıp
minik başını paramparça ediyor. Sanatkarane, değil mi? Bu arada,
Türklerin tatlı şeyleri çok sevdiklerini söylerler."
"İsyan" veya "Başkaldırı" başlıklı bu bölüm
Türkçe'ye nasıl aktarılmış acaba? On Türkçe çeviriden sadece
ikisinde tamamen sansürsüz aktarılmış. İngilizce çevirilerde sürekli
"Türkler" denirken, Ergin Altay (İLETİŞİM, enteresandır, editörü
Orhan Pamuk; ve daha önce CAN) çevirisinde "Türk" veya "Türkler"'in
yanı sıra, son cümle ile tecavüz teması da sansürlenmiş. Leyla
Soykut (SOSYAL; ve daha önce CEM) çevirisinde sadece
"Bulgaristan'daki yöneticiler" denmiş. Zübeyde Erol (MORPA)
çevirisinde sadece "insanlar" denmiş ve paragrafın ilk yarısı da
olduğu gibi sansürlenmiş. Nihal Yalaza Taluy (MEB), Metin İlkin
(ODA), Recep Şükrü Güngör (TİMAŞ ve ANTİK) ve Mustafa Bahar (İSKELE)
çevirilerinde paragraf olduğu gibi sansürlenmiş. Nesrin Altınova
(ENGİN) "kadın ve çocuklara tecavüz" yerine "kadın ve çocukları
boğazlıyorlarmış" demek dışında sansürlememiş. Ayşe Hacıhasanoğlu
(ÖTEKİ, 1999) ile Koray Karasulu (ALFA, 2005) ise hiç
sansürlememişler.
Bu sefil manzarayı görüp sıtmaya razı
olmayacaksak, Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisinin birinci bölümü
başındaki şu cümleyi de "Kötü Türkçe" diye eleştirmek şımarıklık
sayılamaz: "Bu 'büyük çiftlik sahibinden' ... hemen birkaç söz
edeceğim" (s. 11). Sıtma izleyen sayfada ağırlaşmış: "Bu genç kız,
istediği zaman rahatlıkla evlenebileceği bir beyefendiye olan birkaç
yıllık anlaşılmaz bir aşktan sonra ölmüştü."
Koray Karasulu da sıtmaya yakalanmış;
çevirisinin başında, Fyodor Pavloviç Karamazov için "kötü veya
şehvet düşkünü olmayan" demiş. Halbuki —Türkçe ve İngilizce
çevirilerin tümüne göre ve roman boyunca da söylendiği gibi— baba Karamazov kötü ve şehvet düşkünüdür.
Koray Karasulu ile telefonda görüştüm ve
Dostoyevski'nin "Yazardan" başlıklı birkaç sayfalık girişini atlamış
olduğuna dikkatini çektim. Önce şaşırdı ve peşinden o girişi ALFA
Yayınlarının atladığını anladı. Demek ki, yayıncıyı kontrol etmek
gerekiyor. Dostoyevski'nin girişini gereksiz bulan ve kendinde
Dostoyevski'yi budama yetkisi gören ALFA Yayınlarının, hangi
çevirilerde başka ne gibi tasarruflarda bulunduğunu ve
bulunabileceğini bilemeyeceğimize göre, Koray Karasulu gibi
çevirmenler, kendilerine güvenilmesini istiyorlarsa, çok daha
dikkatli olmak zorundalar.
Görüşmemizde, Koray Karasulu dipnotlarının
çoğunu Rusça orijinalin editöründen alıp internet araştırmasıyla
detaylandırdığını, dolayısıyla böyle bir emek gerektirmiş olsa bile,
kendisine aitmiş gibi göstermemesi gerektiğini de teslim etti.
Dikkatli olmak yolunda olumlu bir adım.
Dikkat demişken: Kendi çalışmam için İngilizce
çeviriden okuduğum bir yerin daha Türkçe'ye nasıl çevrildiğine
bakmıştım, sansürden şüphelendiğim için değil de, doğru
çevrildiğinden şüphelendiğim için.
Karamazov Kardeşler'in "Kardeşler Tanışıyor"
başlıklı bölümünde İngilizce çeviriler(2) tam olarak şöyle diyor
(Türkçe'sini aktarıyorum): "... bizzat Tanrı olan ... Söz'e de [veya
daha iyisi "Kelam'a da"] inanıyorum." Bu İngilizce çevirilerle
benim Türkçe çevirimin doğruluğunu, bizzat Koray Karasulu da
Dostoyevski'nin
burada "Yuhanna İncil'i 1. Bölüm, 1-2. bap"a gönderme yaptığını
belirterek
düştüğü dipnotla onaylıyor. Çünkü o baplar şöyle diyor: "Başlangıçta
Kelam vardı, ve Kelam Tanrı'ylaydı, ve Kelam Tanrı'ydı. O
başlangıçta Tanrı'ylaydı."
Burada "Kelam" kavramıyla kastedilen şey
"lakırdı" değil, İsa'da vücut bulan Logos'tur ve o ifadede işaret
edilen şey de Logos-İsa-Tanrı özdeşliğidir.
Aynı bölümü, Koray Karasulu s. 256'da (Tanrı'ya
atfen) "... onu temsil eden sözlere ... de inanıyorum" diye ve Ayşe
Hacıhasanoğlu da cilt 1, s. 344'te "... bizzat Tanrının
kendisi olan ulu sözlere ... inanıyorum" diye çevirmişler. Sansürlü
Leyla Soykut çevirisiyse (SOSYAL; ve daha önce CEM), benim
İngilizceden aktardığımla aynı.
Sansürcüler diskalifiye edilmelidir
Ama tabii, sansürlü çeviriler kaale alınmayı
hak etmiyorlar ve diskalifiye edilmelidir. Bu çevirmenlerin ne zaman
neyi çarpıtıp sansürleyeceklerini bilemeyiz. "Yayıncı onlara haber
vermeden sansürlemiş olabilir" diye de masum bulunamaz bu
çevirmenler, çünkü çevirdikleri şeyde nerelerin sansürlenebileceğini
tahmin edip kolayca kontrol edebilirlerdi, aynen benim şüphelenip
kontrol ettiğim gibi.
Diğer yandan, yayıncıların da sorumlu olduğu
açık. "Bilmiyorduk" deyip temize çıkaramazlar kendilerini, çünkü
onların görevi yayınladıkları şeyi bilmektir ve bilmemek madem
sansüre yol açabiliyor, öyleyse bilmemek de bilerek sansürlemek gibi
suçtur. Bilmemeyi masum bulacaksak, ehliyetsiz veya alkollü trafiğe
çıkıp can alanları da, "kutlama" için havaya kurşun sıkıp can
alanları da, çürük ev yapıp can alanları da ve bunları kontrol
etmeyip can alanları da masum bulmamız gerekir. (Aynı örnekler,
kasti olmasa bile, yetersizlik yüzünden yazarı sık sık yanlış
aktaran "masum" çeviri hatalarının da masum sayılamayacağını
gösterir tabii; bu çevirmenler ve yayıncıları da ehliyetsiz veya
alkollü sokağa çıkmışlardır.)
Sansürcü çeviriler diskalifiye edilmelidir,
çünkü Dostoyevski gibi bir yazarın Karamazov Kardeşler gibi bir
romanında Türklerin zulmünden bahsetmesi (ki aslında roman kahramanı
rivayet etmektedir bunları), yarası olmayana gocunmamayı, olanaysa
tedaviyi öğütleyebilecekken; kendini başkasının gözleriyle görmeyi
öğretebilecekken; kendini aidiyetleriyle tanımlamaya, hatta bu
aidiyetleri sadece şan şeref dolu bir tarihle yüceltmeye meyilli
okurların ufkunu açabilecek ve onlara kişilik kazanmak yerine
aslında sürüye katıldıklarını hatırlatabilecekken, sansür bütün
bunları engellemiştir.
Tolstoy tahrifatı
Din ve milliyet gibi aidiyetlerin hür iradeyle,
bilinçli olarak seçilmediğini, içine doğmak nedeniyle bu aidiyetlere
maruz kalındığını, dolayısıyla onları en doğru, tek doğru, hatasız,
kusursuz, yüce, kutsal görmenin ilkel dürtülerden kaynaklandığını ve
dayanışmaya dayalı bireyler topluluğu yerine, güdülmeye hazır
sürüler yarattığını, Dostoyevski'nin sansürlenen bölümü akıllara
getirebilir ve böyle bir bilinç ikliminin yeşermesine katkı
yapabilirdi. O bilinç iklimini, Dostoyevski gibi gayrı ihtiyari
değil, dosdoğru ve çok daha iyi körükleyecek asıl kişi ise
Tolstoy'dur, tabii eserleri çevrilir ve sansürlenmeden, tahrif
edilmeden yayınlanırsa. Mesela, İtiraflar'ın birkaç sayfalık birinci
bölümündeki şu sözler tahrif edilmeden yayınlanırsa:
"Öyle ki, önceden olduğu gibi şimdi de, güven
yoluyla benimsenen ve dış baskıyla ayakta tutulan dinî öğreti, ona
ters düşen hayat tecrübesi ve bilgilerin etkisiyle tedricen eriyip
gidiyor, ..."
Tolstoy'un tüm düşüncesiyle eserine eldiven
gibi uyan ve Mazlum Beyhan'ın onayladığı üzere Rusça orijinali(3)
aynen karşılayan bu sözleri İngilizce çevirilerden(4) aktardım.
Açıkça görüldüğü ve kendisinden beklendiği üzere, Tolstoy "güven
yoluyla benimsenen dinî öğreti"yi hakir görüp yeriyor.
İtiraflar'ın yedi tane Türkçe çevirisi var ve
hepsinde de tahrifat var. Biri dışında, bu çevirilerin kaynakları da
belirtilmiyor. Dr. Orhan Yetkin (KAKNÜS), Prof. Dr. Kemal Aytaç (FURKAN,
kaynağı Löwenfeld'in Almanca çevirisi) ve Elanur Bahar (KUM SAATİ)
"Güven duyularak devralınmak yerine" (vurgu benim) deyip taban
tabana zıt bir şey söyletiyorlar Tolstoy'a; hakir görüp yerdiği
şeyi, övüyormuş gibi gösteriyorlar. Fatih Kaynak'ın hazırladığı
(ANTİK) bir başka çeviride "Güvenle davranmak yerine" denmiş. İhsan
Özdemir (TİMAŞ) ise "kabul edildiği varsayılan" diyerek
belirsizleştirmiş. Ahmet Özpınar da (ADEN) şöyle sansürlemiş:
"İnanç bugün ya da eski devirlerde olsun hep
dış baskılarla ayakta tutulmaya çalışılmıştır ve insanlar ona sonsuz
bir güven duyarak, yaşamlarında inanca bütünüyle yer
verememişlerdir. İnanç, bugün artık bilimlerin ve inanç esaslarıyla
ters düşen hayat deneyimlerinin etkisi altında erimektedir ve
erimiştir."
Yedinci çeviri, KARAKUTU Yayınlarının Tolstoy
imzasıyla yayınladığı Hz. Muhammed başlıklı kitabında yer alıyor.
Kaynağı ve kimin çevirdiği belli olmayan bir 25 sayfa yolmuşlar
İtiraflar'dan, ama çevirileri hemen yukarıdaki sansürlü çeviriyle
aynı. Karakutu Yayınları Tolstoy tahrifatını, Tolstoy'u Müslüman
ilan etmeye kadar vardırdı ve bunu temizleyip gerçeği ortaya
çıkarabilmem için bana bir kitap yazdırdı (Tolstoy'un Cevabı, Tüm
Dinlere ve "Müslüman Tolstoy" İddialarına; E Yayınları, 2005).
Tolstoy tahrifatının en taze örneğiyse İbrahim
Kapaklıkaya'ya ait, Tolstoy'un Günlükler'i (ANKA). R. F.
Christian'ın İngilizce derlemesinden kısaltılarak çevrilmiş. 4 Kasım
2005 tarihli RADİKAL KİTAP'ta bu çevirinin hem hatalarına örnekler
verdim hem de sansürlü olduğunu gösterdim. (Editörün notu: Bakınız;
Acar Burak Bengi,
"Bu 'günlükler' Tolstoy Değil")
"Muhammed'de ve Paul'de
uydurmaca var" diyen Tolstoy'a, sadece "Pavlus'ta uydurma var"
dedirtiyor İbrahim Kapaklıkaya. Bu sansürü de, kitabı didikleyerek
bulmuş değilim; aynı bölümü Tolstoy'un Cevabı'nda kullanmak amacıyla
kısa bir süre önce kendim çevirmiş olduğumdan, Günlükler'i alır
almaz oraya baktım.
Ama 4 Kasım tarihli RADİKAL KİTAP'ın okurları,
alır almaz oraya bakamadılar, çünkü Tolstoy'un sansürlendiğini
duyuran bir yazı RADİKAL KİTAP'ın "İçindekiler" sayfasında yer
bulamadı ve "DİKKAT SANSÜR!" gibi bir spot yerine "bazıları şüpheli,
'masum' çeviri hataları var" şeklinde bir spotla yayınlandı. Böyle
bir dezenformasyonla, RADİKAL KİTAP, "evrakta sahtecilik"ten hiç
farkı bulunmayan bir sahteciliği, yani sansürü, üstelik Tolstoy'a
uygulanan sansürü, yani adamın köpeği ısırması kadar sansasyonel ama
çok daha vahim bir hadiseyi, köpeğin adamı ısırması kadar sıradan,
önemsiz bir şey gibi görüp göstermiş oldu. Okurlarda "Hey! Bakın,
şunu gördünüz mü? Tolstoy'u sansürlemişler! Pes doğrusu!" şeklinde
bir tepki yaratacak yerde, "Hımm... bugün yağış mı varmış..."
şeklinde bir tepkisizlik yaratmış oldu: "Hımm... Tolstoy mu
sansürlenmiş... neyse..." Tabii, yazının sadece spotuna bakanlar
sansürden hiç haberdar olmadılar bile. Böyle bir dezenformasyonla,
RADİKAL KİTAP, bilinç kirliliğini temizleyecek şekilde değil,
arttıracak şekilde, vahim bir yolsuzluğu meşrulaştırmaya yarayacak
şekilde editoryal faaliyet göstermiş oldu. (Sanki önlerine gelen bir
habere başlık atıyormuşcasına, benim başlığımı —üstelik alelade
hale getirerek— değiştirmesi de cabası.)
Sansür vahim bir bilinç yozlaşmasıdır
Halbuki sansür vahim bir yolsuzluktur. Sansürcü
çevirmenler ve yayınevleri bu uygulamalarıyla kendilerini
lekelemişlerdir, çünkü çevirdikleri veya yayınladıkları yazarlara
(hem de Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlara) ifade özgürlüğü
tanımamışlar, hatta bazen tam ters şeyler söyletmişlerdir ve
böylelikle okurları da aldatmışlardır. İhanetleri sadece
çevirdikleri veya yayınladıkları yazarlar ve okurlarla da sınırlı
değildir, Türkçe'ye de ihanet etmişlerdir. Türkçe'nin güvenilecek
bir dil, güvenli bir kültür taşıyıcısı olmadığı sonucunu
doğurmuşlardır, çünkü bir dilde Tolstoy veya Dostoyevski
okunamıyorsa, o dilin itibarı ciddi şekilde zedelenir. Bunu önlemek,
Türkçe'yi temizlemek için, o çevirileri tavizsiz bir şekilde mahkum
etmek gerekiyor. Yeni çevirilerdeki sansür veya tahrifatın önlenmesi
ve Türkiye'deki tüm çeviri faaliyetine güvenin tesisi için bu
şarttır, aksi halde akla şu şüphe düşer: "Madem Türkiye, değişik
kesimlerin Tolstoy ile Dostoyevski'yi sansürleyebildiği bir yer ve
Türkçe de böyle bir dil, öyleyse bütün çevirilerde sansür olabilir.
Nitekim, RADİKAL KİTAP da Tolstoy'un sansürlenmesini sıradan bir
şeymiş gibi verdi."
Sansür de, bilinç yozlaşmasının diğer
tezahürleri gibi, genel bilinç yozlaşmasıyla etkileşim içinde olan
ve dolayısıyla temizlenmesi gereken bir lekedir. Susurluk, depremde
bizi tarumar edecek olan çarpık yapılaşma, töre cinayetleri,
çocuklara vahşet uygulanması vb. gibilerle sansür aynı yoz bilincin
tezahürleridir. Dostoyevski'nin rivayet ettiği zulmü sansürleyen
bilinç, "milli çıkarları" veya "milli şuuru" veya "milli değerleri"
veya "milli kimliği" korumaz, bunları zedeler ve o rivayetleri haklı
çıkarmaya hizmet edebilir ancak. Sansürcü bilinç zalim bilince
yabancı değildir, akrabadır. Eğer "milli çıkarlar" veya "milli şuur"
veya "milli değerler" veya "milli kimlik" Dostoyevski'yi ve
"mukaddes değerler" de Tolstoy'u sansürlemeyi gerektiriyorsa, o
değerlerde, o kimlikte, o şuurda, o çıkarlarda ciddi bir yozlaşma
var demektir. O milli ve mukaddes "şeyler"in gereği diye tahrifatı
meşru görenler ve görev başında uyuyakalıp buna izin verenler ile o
milli ve mukaddes "şeyler"in gereği diye zulmü gerekli görenler ve
buna izin verenler, aynı bilinç yozlaşmasına hizmet etmektedirler
—kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, solcu veya sağcı;
dinci veya ateist; faşist veya komünist; milliyetçi/ulusalcı
("Nasyonal Sosyalist"?) veya liberal; Atatürk'e tapınıp taptırmaya
çalışan veya Muhammed'e tapınıp taptırmaya çalışan; aydın veya cahil
vs.
Milli ve mukaddes "şeyler"in kölesi oluyorsak,
vay halimize, çünkü milli ve mukaddes "şeyler" irrasyonel ve zalim
olanı ülküleştirip, mesela, çocuklarını depremden veya zulümden
kurtarmayı ise gereksiz görebiliyor. Aynı tehlike, sağduyu ve
vicdanın rehin verildiği, bireyi sürünün parçası yapan her türlü
ideoloji, inanç vs. için de aynı şekilde geçerlidir tabii.
Somutlaştırırsak, kendini İslamcı, Müslüman, solcu, Marksist,
komünist, sağcı, milliyetçi, ulusalcı ("Nasyonal Sosyalist"?) Türk,
Fenerbahçeli, Atatürkçü, hatta Tolstoycu vs. şeklinde tanımlamak,
hem sansürcü, yalancı, gaddar, çıkarcı vs. olmamanın garantisi
değildir ama olmayı meşrulaştırmaya pekala yarayabilir, hem de
mesafeli ve samimi bir inancı veya fikrî çalışmayı değil, inanç veya
fikrî çalışma görüntüsü altında esaret tehlikesini işaret eder.
Kısaca, bilinç yozlaşması, en ideal görünen ideolojinin veya
devrimin veya dış müdahalenin bile yozlaşmasına yol açar.
Dolayısıyla, yapılacak şey bilinç yozlaşmasıyla mücadele etmektir,
kralın çıplak olduğunu göstermektir. Aksi halde bir bilinç reformu
gerçekleşmez ve bilinç reformu gerçekleşmeyince de, Susurluk'lardan,
depremden, töre cinayetlerinden, çocuklara işkenceden vs.
kurtulamayız. Bu, dört ucu suya batmış yekpare bir kilim; üzerindeki
o sorunlarla somut olarak, gerçekten mücadele etmek zahmet ve
kahramanlık gerektirebilir, ama kilimin sansür ucuyla mücadele etmek
kahramanlık gerektirmiyor ve (nispeten) kolay. Sansür gibi uçları
sudan çıkarabildiğimiz ölçüde, kilimin tamamını çıkarmayı da
kolaylaştırmış, kilimi kurtarmaya hizmet etmiş oluruz. Aksi halde
boğuluyoruz. Ve aksi halde, bir şey okuyacaksanız, Türkçe okumayın.
En garantilisi bu. Ben söylemiyorum. Yukarıdaki çeviriler söylüyor.
Başlangıçta Kelam yerine Sansür mü vardı yoksa?
Acar Burak Bengi / 23 Kasım 2005
SON NOT: Yukarıda değindiğim, KARAKUTU
Yayınlarının "Müslüman Tolstoy" aldatmacasını belge ve detaylarıyla
teşhir edip Tolstoy'un (İslam dahil) tüm dinlere ilişkin
eleştirilerini ve inancını ortaya koyan kitabım da, bu yazı gibi,
bir yayıncı bulmakta oldukça zorlandı. Eylül ayında yine medyatava.net'te
açıkladığım üzere: Birçok yayınevi hiç ilgilenmedi; kimi (OKUYANUS)
cevap vermedi; kimi (ÇİVİ YAZILARI) oyalama taktiğini tercih etti;
kimi (ÇİTLEMBİK) satmayacağı iddiasıyla reddetti; kimi (PAYEL) art
arda baskı yaparak bütün Türkiye'ye zerk edilen bu aldatmacayı ve
ona verilen cevabı kendi okur kitlesinin önemsemeyeceği gerekçesiyle
reddetti; kimi (EVRENSEL) Sovyet yönetimini baskıcı ve zorba olmakla
nitelediğim için reddetti; ve kimi de (OZAN) fazla radikal bulduğu
için reddetti.
Kitap, nihayet, E Yayınları tarafından Kasım
ayı ortasında yayınlandı. Yukarıdaki yazı, önüne koyduğum notla
beraber 1 Aralık 2005'te medyatava.net'te yayınlanmadan önce, Coşkun
Büktel'in kitabımla ilgili bir yazı yazdığını ve RADİKAL KİTAP'ın da
o yazıyı yayınlayacağını biliyordum. Ama yukarıdaki yazının
yayınlandığı 1 Aralık tarihinde öğrendim ki, RADİKAL KİTAP sırf bana
kızdığı için Coşkun Büktel'in kitabımla ilgili yazısını ("Panzehir
Kitap"), yani "Müslüman Tolstoy" aldatmacasına karşı halkı
uyarıp hakikati ortaya koyacak bir kitap hakkındaki duyuruyu,
yayınlamaktan da vazgeçmiş. Tabii, bu da beklediğim bir şeydi, ama
yine de böylesi bir zavallılığa ve (Tolstoy, Dostoyevski ve halka
yapılan) hainliğe şaşırıyorum. Aynen, Tolstoy ve Dostoyevski
tahrifatıyla sansürü konu alan bir yazıyı RADİKAL, BİRGÜN ve
CUMHURİYET'in reddetmesine şaşırdığım gibi. Bir kitap dergisi veya
sanat sayfası için bunlardan daha önemli konular düşünemiyorum. Bu
konuları, mesela, "Müslüman Tolstoy" iddialarını 17 Eylül'de manşet
yapan AKŞAM gazetesinin işlemesini bekleyemezdik tabii, ama ya
diğerleri?.. Ne yapıyor bunlar?
Sonuçta, bir tarafta dinciler vs., yani
"kötüler" var, ama diğer tarafta öbek halinde "iyiler" yok; aslında
her tarafta öbek halinde politik, ekonomik veya ideolojik çıkar
grupları çoğunlukta. İslamcılar, faşistler, milliyetçiler,
ulusalcılar ("Nasyonal Sosyalistler"?), Atatürkçüler, "solcular",
Marksistler, komünistler, liberaller, "enteller", Fenerbahçeliler,
Galatasaraylılar, sadece para ve mevki peşinde koşanlar vs.
örgütlenebiliyorlar, ama hakikat örgütlenemiyor. Belki de doğası
müsait değil; örgütlenince hakikat olmaktan çıkıyor, din oluyor.
Nitekim, yayın dünyası da tekkeler ağına dönmüş
durumda. Buralarda çalışan kişiler para, mevki veya tekkelerine yeni
üyeler kazanıyorlar, ama müşterileri Tolstoy ve Dostoyevski ile
bizzat kendi başlarına gelenlerden haberdar edilmiyor. Türkiye'de
sadece dinci vs. "kötüler" Tolstoy veya Dostoyevski'yi tahrif
etmiyor; diğer kesimler, sözde "iyiler" de aynı şeyi yapıyor veya
aynı şeyin yapılmasına göz göre göre izin veriyorlar. Türkiye'de
Tolstoy veya Dostoyevski sadece tahrif edilmiyor, bu tahrifatı
duyurmak da fevkalade zor. Onun için, Türkçe güvenilmemesi gereken
bir dildir.
6 Aralık 2005
EK: Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı,
VİRGÜL, çok beğendiği halde, ancak kısa bir haber olarak
yayınlayabileceği ve (son not dışındaki kısmının) daha önce sanal
ortamda yayınlanması nedenleriyle; BİRİKİM, hiçbir açıklama
yapmadan; SANAT VE HAYAT da, son not dışındaki kısmının daha önce
sanal ortamda sadece bir günlüğüne yayınlanması nedeniyle,
reddettiler. İNSANCIL kabul etti, ama onu da ben reddettim. Memleket
çok enteresan olduğu için, bu yazı da
―hem
içeriği, hem de içeriğinin zorunlu kıldığı bu kalıp, yani yazının
biçimi bakımlarından―
giderek daha enteresanlaşıyor. Ben yazıyı kısa tutmaya çalışıyorum,
ama yayıncıların tutumları buna izin vermiyor. Neredeyse her yeni
gelişme, ana metnimdeki kadar vahim ve onunla ilişkili bir meseleyi
ortaya çıkarıyor.
Yine HAYAT VE SANAT ile VİRGÜL'e başvururken
yaptığım gibi, sağdan soldan duyduğum, "falanca dergi basabilir bu
yazıyı" şeklindeki sözlere uyarak, yazımı İNSANCIL'a gönderdim ve
İNSANCIL'ın yöneticisi Cengiz Gündoğdu yazıyı yayınlayacağını
söyledi. Söyledi, ama hemen peşinden yazı içindeki "itibar"
kelimelerini "saygınlık" ile "değiştireceğini" de tebliğ etti.
Yazarın bilinçli tercihine yönelik böyle bir tecavüze (pek tabii ki)
izin vermediğimde de, bu seferlik kabul ettiğini, ama (ırkçı bir
esinden aldığı rahatlıkla) "itibar" kelimesinin Türkçe olmadığını ve
(sanki sormuşum gibi) bir daha "itibar"lı yazılarımı
yayınlamayacağını buyurdu. Bu marazi-komik tutum karşısında, pek
tabii ki, yazıyı geri çektim. Gönderdiğim yazı karşılığında, yani
bir emek ürünü karşılığında bana borçluyken ve ben hiçbir şey
beklemediğime göre müteşekkir kalması gerekirken, Cengiz Gündoğdu
lütufta bulunuyormuş gibi, benden alacaklıymış gibi böylesine
marazi-komik bir tutum sergiliyordu.
Bu marazi-komik durum, değişen dozlarıyla,
farklı zamanlarda ve farklı vesilelerle karşılaştığım milli bir
bilinç garabeti olsa da; yazımı geri çekip bağcı döveceğime,
yayınlatıp üzüm yedirmem gerektiği, madem yazı basılıyor, öyleyse
halkı bu yazıdan mahrum etmemek uğruna, bu marazi-komikliğe sadece
gülüp geçmem gerektiği ileri sürülebilir. Ama benim okura yedirmek
istediğim üzüm, sadece yazıyla sınırlı değil, böyle bir yazıya ve
yazarına bağcıların neler yaptıklarını da kapsıyor; yani
yayıncıların ne olduklarını da göstermek istiyorum burada. Ayrıca,
yazı yayınlamak uğruna yayıncıların her marazi-komikliğine göz
yumarsak, okurları uyandırıp yayıncıları ıslah edemeyeceğimiz ve
dolayısıyla bilinç reformu yapamayacağımız gibi, üzüm yedirebilme
kabiliyetimizi kaybedip incir çekirdeğini doldurmayan bir komedyene
de dönüşürüz. Kısaca: Bilinç reformu yapacağım derken bilinç
garabetine göz yummak, sansürü lanetleyeceğim derken sansüre göz
yummak, üzüm yiyeceğim derken ayvayı yemektir.
Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, yine,
noktası ve virgülüne kadar aynen yayınlaması kaydıyla EVRENSEL
KÜLTÜR'e gönderdim. EVRENSEL KÜLTÜR'den Eylem Yıldızer de önündeki
ve sonundaki notlar yüzünden yazıyı reddetti. Eylem Yıldızer,
gönderdiği e-postada, bu notların yazıyla ilgisi olmadığını
belirtiyor. Daha da tuhafı, notların haber değeri taşıdığını
söyleyerek, bu özelliği de, reddetmenin bir gerekçesi olarak, bir
defoymuş gibi sunuyor sanki
haber değeri değersiz bir şeymiş gibi. Yazının ana metni de zaten
haber değeri taşıyor ve bu yüzden önemli. Yazdığım yazıda, Tolstoy
ve Dostoyevski'nin sansürlendiğini ve bu sansürü besleyen bilinç
garabetini haber veriyorum; peşinden sansür ile arkasındaki bilinç
garabetini gösteren yazımın da yayıncılar tarafından aynı bilinç
garabetiyle sansürlendiğini ekliyorum ve EVRENSEL KÜLTÜR böyle bir
yazıyı şu gerekçelerle reddediyor: "Bu eklentiniz haber değeri
taşıyor, konuyla ilgisiz." Eklentimde listelediğim yayıncıların,
mesela, Tolstoy ve Dostoyevski üzerine tezgahlanan dünya çapında bir
sansür komplosuna hizmet ettiklerini belgelesem, EVRENSEL KÜLTÜR bu
sefer de şu gerekçeyle reddedecek herhalde beni: "Bu eklentiniz daha
da fazla, ultra-haber değeri taşıyor, konuyla hepten ilgisiz." Bir
yazının, haber değeri taşıdığı gerekçesiyle
―bu
gerekçeyi hiç çekinmeden dillendirerek―
reddedildiği başka kaç tane ülke vardır acaba? İşte bizzat bu durum
da haber değeri taşıyor, ana metnin taşıdığı kadar önemli bir haber
değeri. Ama işin çetrefil yanı şu ki, bu haber doğrudan haber
vermesi gereken organlarla ilişkili olduğu için kısa devre yapıyor.
Orijinal yazı, şimdiki halinin yarısı uzunluğundaydı, ama çığ gibi
büyüyor; turnusol kağıdı gibi bilinç garabetini ortaya çıkarıyor.
Yapı Kredi Yayınları'nın KİTAPLIK dergisinden
Murat Yalçın'la, yazıyı göndermeden, yaptığım telefon görüşmesinde
yazının içeriğini anlattım ve Murat Yalçın yazıyı göndermemi istedi,
ama yayınlanıp yayınlanmayacağına ilişkin kararın bir ayda
çıkabileceğini belirtti; ben de (pek tabii ki) yazıyı göndermedim.
Atatürk'ün Nutuk'unun sansürlendiğini belgelesem de herhalde
KİTAPLIK'ın politikası değişmeyecekti: "Yayınlayıp
yayınlamayacağımıza karar vermemiz bir ay sürebilir." Beş dakikada
okunacak bir yazının, böyle bir yazının, yayınlanıp
yayınlanmayacağına karar vermesi bir ay alıyorsa, KİTAPLIK oldukça
kararsız, daha doğrusu kararsız olmaya kararlı bir dergi demektir ve
bu da onun iş yapmaya niyetli olmadığını gösterir. Devlet
dairelerinde bile bir iş bu kadar uzun sürmez.
Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, VARLIK'tan
Enver Ercan'a gönderdim ve Enver Ercan "emek verilmiş bir çalışma
olduğunu" söylemekle beraber, yazıyı uzun buldu. "Fakat asıl sorun,
dilinizin fazla hırçın olması" imiş. Halbuki, asıl sorun o değil,
şu: Yazarın üslubunu, dilindeki hırçınlığı (hele anlattığı vahim
gerçekleri umursamadan) terbiye etme, yasaklama hevesindeki birinin,
sirkte aslan terbiyecisi olacağına, bir dergide editör olması. "Daha
serinkanlı", "polemiğe dönük olmak yerine, uyarıcı, aydınlatıcı
üslubu" tercih ediyorlarmış. Polemiği benim değil, yayıncıların
başlatması bir yana, hırçın bir dil veya polemiğin kategorik olarak
neden günah, hatta ret gerekçesi sayıldığını anlamıyorum. Bir
yazının ret veya kabul edileceğini belirlemesi gereken şey, bu gibi
etiketler değil, haklı olup olmadığıdır. Hepsi bir yana, Tolstoy ve
Dostoyevski'nin sansürlendiğini ve bu sansür haberinin halktan
gizlendiğini duyuran bir yazı, nasıl olup da, "uyarıcı ve
aydınlatıcı" olmuyor? Nasıl olup da, "fazla hırçın" ve "polemiğe
dönük" şeklindeki etiketler böyle bir yazının reddine bahane
edilebiliyor? Nasıl olup da, "üslubun fazla hırçın ve polemiğe
dönük, bu yüzden gösterdiğin vahim gerçekleri halktan gizlemek
zorundayız" şeklinde bir mantık ileri sürülebiliyor
―üstelik o
üslup o gerçekleri vurgulamaya hizmet etmişken? Atatürk'ün
öldürüldüğünü belgeleyen bir yazı yazsam ve yayıncıların bu yazıyı
halktan gizlediğini ifşa etsem, Enver Ercan herhalde yine "Diliniz
çok hırçın; uyarıcı ve aydınlatıcı değil, polemiğe yönelik olduğu
için bu gerçeği halktan gizlemek zorundayız; yazınızı reddediyoruz"
diyecekti.
Buraya kadar okuduğunuz tüm yazıyı, GÖSTERİ'den
Hami Çağdaş'a gönderdim ve yazı, hiçbir açıklama yapılmadan
reddedildi. RADİKAL ile aynı medya grubuna ait olduğu göz önüne
alınınca, şaşırtıcı bir gelişme değil tabii. Aynı sonucu vereceği
besbelli olduğundan, MİLLİYET SANAT'a da göndermeye gerek
görmüyorum, zira RADİKAL KİTAP ile MİLLİYET SANAT'ın yayın yönetmeni
aynı, Tuğrul Eryılmaz.
28 Aralık 2005
EDİTÖR NOTU:
Bu yazının yukarıya kadar olan bölümü, sonunda
Edebiyat ve Eleştiri dergisinin Ocak-Şubat 2006 tarihli 85.
sayısında dizgi/mizanpaj yanlışlarıyla ve
dipnotu eksik olarak yayınlanmıştır.
Yazının aşağıdaki bölümü ise ilk kez olarak
coskunbuktel.com'da yayınlanmış olmaktadır. CB
EDEBİYAT VE ELEŞTİRİ DERGİSİNDE
YAYINLANMAYAN BÖLÜM
RADİKAL KİTAP’tan söz etmişken ve yazı bu kadar
uzamışken, daha önce kısa tutmak için değinmediğim bir şeye daha
değineyim. 1 Aralık 2005’te, yukarıdaki yazı, önüne koyduğum notla
birlikte (sonuna eklediklerim haricinde) medyatava.net’te
yayınlanınca, RADİKAL KİTAP Sorumlu Yayın Koordinatörü Cem
Erciyes’ten medyatava.net’e (cevap vermeyen) bir cevap geldi ("Dostoyevski
Yazısına Yanıt"), ama benim Cem Erciyes’e cevabım yayınlanmadı. RADİKAL’e karşı saldırgan bir tavır sergilediğimden ve “en hafif
deyimiyle haksızlık” ettiğimden şikayetçi olan Cem Erciyes —Tolstoy’un Günlükler’inin sansürlü ve hatalı çevrildiğini
duyuran ve RADİKAL KİTAP tarafından dezenformatif biçimde
yayınlanmasını yukarıda eleştirdiğim— bir önceki yazımı “noktasına
dokunmadan yayımladık”larını belirtiyordu. Zaten böyle yapmaları
gerekirdi, ama cevap olarak buna işaret etmesi enteresan, çünkü ben
noktasına dokunduklarını söylemedim ki, başlığına dokunduklarını
söyledim. Ama RADİKAL KİTAP’ın bundan çok daha vahim olan, yukarıdaki
yazıda asıl işaret ettiğim ve Cem Erciyes’in de asıl cevaplaması
gereken kusuruysa, Tolstoy’un sansürlendiğini (ve çarpık çevrildiğini)
duyuran bir yazıya “İçindekiler” sayfasında bile yer vermemiş ve
“kitapta bazıları şüpheli, ‘masum’ çeviri hataları var” şeklinde bir
spot koymuş olmasıydı. Cem Erciyes’in bunlara cevabı şöyle: “O
beğenmeyip eleştirdiği spottaki ifadeler de kendi yazısında
kullandığı ifadeler.”
Bu da doğru değil. Ben “’masum’ çeviri hataları
var” dememiş, “’masum’ çeviri hataları da var” demiştim o yazıda.
Ama mesele bundan da vahim; spota benim ifadelerimi çıkarıp
çıkarmamaları değil önemli olan, sözünü ettiği benim o ifademi
çarpıtmadan koymuş olsalardı bile doğru bir iş yapmış olmayacaklardı.
Ben, Tolstoy’un günlükleri “külliyatının 13 cildini oluşturur” gibi
bir ifade de kullanmıştım o yazıda. Peki, neden RADİKAL KİTAP, sırf
ben kullandım diye, bu ifademi spota çıkarmamış? Çıkarmamış, çünkü
benim bu ifadem yazıda birincil öneme sahip değildi. Ama RADİKAL KİTAP’ın spota çıkardığı ifadem de birincil öneme sahip değildi.
Sansürü, hele Tolstoy’a uygulanmış sansürü gösteren bir yazının
spotunda masum çeviri hatalarından söz edilmez, masum olmayandan,
sansürden söz edilir. Aksi halde yapılan dezenformasyondur ve
RADİKAL KİTAP, yukarıdaki yazıda da eleştirdiğim üzere, bunu
yapmıştır. Okurlarda “Hey! Bakın, şunu gördünüz mü? Tolstoy’u
sansürlemişler! Pes doğrusu!” şeklinde bir tepki yaratacak yerde, “Hımm...
bugün yağış mı varmış...” şeklinde bir tepkisizlik yaratmıştır: “Hımm...
Tolstoy mu sansürlenmiş... neyse...” Bu ifadelerle, okurların
bilinçaltında o dezenformatif spotun bırakacağı izi aktarmaya
çalışıyorum, ama RADİKAL KİTAP’ın internet sayfasında o yazıma iki
kişiden gelen şu yorumlar, durumun daha da vahim olabileceğini
kanıtlıyor:
1) “Günlükler insanlığın: Hepimiz günlük
tutmuşuzdur. Ama hiç birimiz sanıyorum ki Amin Mauolouf'un Yüzüncü
Ad adlı yapıtındaki gibi becerememişizdir bu işi. Bu bağlamda
TOLSTOY'da tam bir öncüdür.” (Yazan :
Murat Bölük)
2) “Gizli Kalmış Metinler: Ölümlerinin
üzerinden bunca zaman geçtikten sonra bile hala yeni yazılarının
ortaya çıkıp yayınlanıyor olması onların edebiyat alanının en büyük
üstatları olduklarının başka bir kanıtı. Tolstoy gibi dünyanın en
önde gelen yazarlarından birinin yazdığı alışveriş listesinin bile
kitaplaşmasında şaşıracak bir şey yok elbet. Ancak böylesi
metinlerle yıllar sonra karşılaşınca; insan hem yerli hem de yabancı
edebiyat üstatlarının daha nice açığa çıkmamış metninin olabileceği
endişesi ve hüznünden kurtulamıyor.” (Yazan :
Volkan Çilingiroğlu)
Tolstoy’un sansürlenmesi, hatalı çevrilmesi
üzerine bir şaşkınlık sezilebiliyor mu bu yorumlarda? Sansürlü ve
hatalı Günlükler çevirisine ilişkin o yazım hakkında, daha
doğrusu o yazımı sunuş politikaları hakkında, Cem Erciyes’in cevap
vermesi gereken meseleler bunlardır, yoksa spotta benim ifadelerimi
kullanıp kullanmadıkları veya noktama dokunup dokunmadıkları değil,
çünkü bunlar benim işaret ettiğim meseleler değildir.
Cem Erciyes, o yazımı dezenformatif bir sunuşla
yayınlamaları üzerine tatmin edici hiçbir açıklama yapmadıktan
sonra, yukarıdaki yazımın neden reddedildiğine değiniyor: “hiçbir
gazete ilavesinin yayımlayamayacağı kadar uzun olduğu için
reddedildi”. Yukarıdaki yazımın, önüne ve sonuna notlar eklemeden
önceki hali, yani RADİKAL KİTAP tarafından reddedilen ilk hali
(boşluklarla birlikte) 18 bin vuruştu. Dezenformatif bir şekilde
(ve asıl başlığı olan "Bu Günlükler Tolstoy Değil" yerine,
münasebetsizce yavanlaştırılmış "Bu
Günlükler Tolstoy'un mu?"
başlığı altında) yayınladıkları Günlükler’le ilgili
eleştirim ise 4 bin vuruştu ve RADİKAL KİTAP’ın
yarım sayfasını işgal etmişti. Bu yarım sayfalık işgalde de, başlık
ve spotun azımsanmayacak bir payı vardı. Başlık ve spotuyla 4 bin
vuruşluk bir yazı yarım sayfayı işgal ediyorsa, başlık ve
spotlarıyla toplam 16 bin vuruşluk 4 adet yazı iki tam sayfayı işgal
ederdi. Ama benim yazım, bir tek başlığı bulunan tek bir yazı
olduğuna göre, 18 bin vuruş da olsa iki tam sayfaya sığabilirdi.
Belki azıcık taşabilirdi, ki bu mizanpajla oynayarak, puntoyu
küçülterek veya fotoğraf koymayarak halledilebilirdi. Bu da
istenmiyorsa, benden çok az bir kısaltma istenebilirdi, ki bunu
yapmaya çalışabileceğimi zaten belirtmiştim. Bir başka alternatif
de, RADİKAL gazetesinin sanat sayfasında yayınlamak veya birkaç gün
tefrika etmekti.
Ayrıca, bir yazı, üstelik Tolstoy ile
Dostoyevski tahrifatını ve sansürü ele alan bir yazı reddedilecekse,
bu mezurayla ölçerek değil, içeriğine bakarak yapılmalıdır. İçeriğin
hak etmediği bir uzunluk, yani fuzuli bir şey varsa, o yazının
uzunluğu bir ret gerekçesi sayılmalıdır. İçeriğine bakarsanız,
sayfalar dolusu bir yazının tam kararında, eksiksiz olduğu, ama iki
paragraftan ibaret bir yazının ise hak etmediği bir uzunlukta olduğu
ortaya çıkabilir. Tabii, hak edilmeyen, fuzuli uzunluk paragraflarla
değil de, sayfalarla tanımlanacak boyuttaysa, durum daha da vahim.
Buna çarpıcı bir örneği, benim yazımı uzun bulduğu bahanesiyle
reddeden RADİKAL KİTAP’ın 16 Aralık 2005 tarihli sayısından vereyim:
Yazının başlığı “’Savaş
ve Barış’ patlaması”; yazarı da Celal Üster. Benim yazımı, uzun
bulduğu bahanesiyle reddeden RADİKAL KİTAP, bu yazıya (bol
fotoğraflı) ilk iki sayfasını ayırmış. Mezurayla ölçüldüğünde de
kısa olmayan bu yazı, içeriğine baktığınızda fevkalade uzun; hatta
öyle uzun ki, hiç yayınlanmaması gerekirdi, çünkü dişe dokunur
hiçbir şey söylemiyor.
Celal Üster’in RADİKAL KİTAP tarafından
yayınlanan yazısının spotunda, Savaş ve Barış “19. yüzyıl
başlarından bugüne değin kötü çevirilere de direndi, kötü okurlara
da... Şu anda piyasada tam on dört tane ‘Savaş ve Barış’ var”
deniyor. Biz de bu yazı sayesinde, kötü Savaş ve Barış
çevirilerinden kurtulacağımızı, iyilerin layık oldukları itibarı
kazanacağını, sapla samanın birbirinden ayrılacağını sanıyoruz. Ve
iki sayfalık yazının sonuna yakın, RADİKAL KİTAP’ta şu satırları
okuyoruz:
“Yirmiye yakın Savaş ve Barış çevirisi içinde,
en azından Leyla Soykut ve Mete Ergin çevirilerinin asıllarından
yapılmış güvenilir çeviriler olduğunu söyleyebiliriz.”
Ama, RADİKAL KİTAP’ın iki sayfalık yazısı,
yayınevi adlarını verdiği diğer çeviriler hakkında hiçbir şey
söyleyemiyor; sadece onlardan şüphelendiği anlaşılıyor, ama neden
şüphelendiği de belli değil. Tek söyleyebildiği, diğer çevirmenleri
tanımadığı ve “neceden, nasıl” çevirdiklerini bilmediği. Çevirilerin
künye sayfalarına bile bakmadığı anlaşılıyor. Bu arada, Leyla
Soykut’a ve onu yayınlayan İLETİŞİM’e böyle gözü kapalı güvenmeyi
telkin etmesi de doğru değil tabii (yukarıda onların sansürlü
olduğunu teşhir etmiştim).
Meğer, spotunda sapla samanı ayıracağı izlenimi
veren iki sayfalık RADİKAL KİTAP yazısı, mesnedi bile belli olmayan
bir “şüphe” üzerine kuruluymuş. RADİKAL KİTAP’ın iki sayfalık yazısı
(“dediğimi yap, yaptığımı yapma” kabilinden) gerekli mesnetleri
bulacağına ve sapla samanı birbirinden ayıracağına, ayırılması
gerektiğini hatırlatarak ancak şunu söyleyebiliyor:
“Bence konunun uzmanları (örneğin, bir Rus Dili
ve Edebiyatı uzmanı) bu çevirilerin tümünü incelemeli, sapla samanı
birbirinden ayırmalı.”
Bence de. Çünkü, RADİKAL KİTAP’ın yayınladığı
iki sayfalık bu yazı o işi yapamıyor ve yapamadığını da itiraf
ediyor üstelik; sadece yapılması gerektiğini hatırlatıyor. Peki, bu
hatırlatma bir cümleyle yapılabildiğine göre, RADİKAL KİTAP’ın iki
sayfası, yani Tolstoy ile Dostoyevski tahrifatını belgelemiş bir
yazıya ayrılmayan iki sayfası, neyle doldurulmuş?
İlk üç paragrafta, genel bir mesele olarak,
“çevirinin eskimesi” diye bir durumdan söz ediliyor, ama (eski bir
Juan Rulfo çevirisini “yeniden çevirme”si sırasında yazarın bu
durumu bizzat tecrübe etmesine rağmen) örnek verilmediği için, o
durumun ne olduğunu ve önemini kavrayıp somutlaştıramıyoruz, “Hımmm!
Evet!” diyemiyoruz. Sonraki paragrafta, asıllarından ve eksiksiz
yapıldıkları için, Roza Hakmet’in Don Quijote ile Kayıp
Zaman İzinde ve Rekin Teksoy’un İlahi Komedya çevirileri
anılıyor ve yine hiçbir mesnet gösterilmeksizin “ustalıklı
çeviriler” olarak nitelendiriliyor.
Bir sonraki paragrafta, Savaş ve Barış’ın
farklı İngilizce çevirileri bulunduğundan söz ediliyor. Ne konuyla
ilgisi bulunan, ne de kendi başlarına anlamlı olan bunca lakırdı
yetmiyormuş gibi, izleyen paragrafta da, Huntington Smith’in bir
asır kadar önce yaptığı bir İngilizce Savaş ve Barış
çevirisinden söz ediliyor. Smith’in, romanı kısaltıp ikiye böldüğü
ve Savaşın Fizyolojisi adıyla Fransızcadan çevirdiği anlatılıyor.
Yabancı kaynakçalar ve incelemelerde bile asla ciddiye alınmayan,
Tolstoy yayıncılığında yeri bulunmayan bir İngilizce çeviriden ne
amaçla söz edildiği belli değil. Ha evet, “buna olsa olsa biraz
eğlenmek için değinilebilir”miş. Tolstoy’un (ve Dostoyevski’nin)
sansürlendiğini belgelemiş bir yazıya yer ayırmayan RADİKAL KİTAP
sayfaları eğlenmek için kullanılıyor. Ne cömertlik.
Sonraki dört paragrafta, Smith’i, romanı ikiye
ayırmaya iten nedenler üzerinde durularak, Savaş ve Barış
hakkında tanıtıcı bir iki söz söyleniyor ve peşinden, İngilizce
kaynakçalarda bile adı anılmayan, kimsenin kaale almadığı, kemikleri
mezarında çoktan çürümüş olan Smith’le bir güzel, kahramanca dalga
geçiliyor. Türk okurlar, Smith’in berbat İngilizce çevirisini
okumaktan kahramanca kurtarılıyor; gerçi Amerikalılar bile ne böyle
bir çeviriden haberdardırlar, ne de onu bulabilirler, ama olsun,
hiçbir şey şansa bırakılmıyor. Var mı öyle, Savaş ve Barış’ı
budayıp, adını değiştirip, Fransızcadan İngilizceye çevirmek!
RADİKAL KİTAP iki sayfalık bir yazı yayınlar ve bu işi yapanın
canına okur —bu işi yapan her ne kadar başka bir ülkede yaşayıp
başka bir dilde yazan, kendi dilinde bile zaten hiçbir önem
taşımayan ve çoktan ölmüş biri olsa da. Eh Türkiye’de ve Türkçe'de
olup bitenleri de (mesela Tolstoy ile Dostoyevski’nin
sansürlendiğini) Amerikalılar kendi halkına anlatsın artık. Nitekim,
RADİKAL KİTAP’ın bir sonraki paragrafında, aniden kahramanca
alaycılık terk ediliyor:
“Bizde de bir vakitler, kimi çevirmenler
çevirdikleri kitabın ‘Türk okurunu ilgilendirmediğini düşündükleri’
yerlerini es geçerler, çevirmezlerdi.”
Kimmiş bu çevirmenler? Herhalde, bu çevirmenler
örnek alınıyor ve Huntington Smith’den söz edilerek, Türk okurunu
ilgilendirmeyen yerler es geçiliyor; bunları Amerikalılar kendi
halkına anlatacak ya. Biz Huntington Smith’ten korunalım yeter;
Amerikalılar da kötü Türkçe çevirileri bulup, halkını onlardan
korusun. Peşinden şöyle deniyor RADİKAL KİTAP’ın iki sayfalık
yazısında:
“Araştırılsa, kimbilir böyle kaç roman
çevirisi, kaç politik çeviri bulunur?”
Araştırıp buldum da ne oldu?... Araştırmayla
doldurulabilecek iki sayfa, ha bire araştırmak gerektiği sözleriyle
dolduruluyor; ne güzel. Sonraki paragrafta da, “Neyse, konudan çok
fazla uzaklaşmadan Savaş ve Barış’ın İngilizce'deki yeni çevirisine
dönelim” deniyor. Yani, konu Türkçe çeviriler değil de, İngilizce
çeviriler. Böylece, bir altı paragraf yeni bir İngilizce çeviri
üzerine yabancı basında yapılan bir polemiğe ayrılıyor ve Nabokov,
Çehov ve Joyce’un bu polemikte alıntılanan sözlerinin
aktarılmasıyla, RADİKAL KİTAP okurları da nihayet dişe dokunur
birkaç lakırdı duymuş oluyor arada. İzleyen iki paragrafta, yazarın
bir hapishane anısına dayanılarak, Savaş ve Barış’ın (anonim)
bir kötü okuru örnek gösteriliyor. Ve yazının sonundaysa şöyle
deniyor:
“Gördünüz mü? Savaş ve Barış’ın İngiltere’de
Penguin Classics’ten çıkan yeni çevirisinden kalktık, nereye
geldik!”
Sahiden!... Ama aslında, “nereye gittik!” dense
daha doğru olurdu, çünkü bir yere gelmedik. Kalktığımız yer de
Penguin değildi aslında, yazarın dostlarıyla yaptığı öğle yemeği
sohbetleriydi. Ve aslında, yazının tamamı da, anlamsız bir sohbetten
başka bir şey değil. Bir de, yazı içine gömülen bir kutuda, çeviri
konusunda çok az yazıldığı, oysa yazılıp, tartışılacak çok şey
bulunduğu, okuyucuya iyi çeviri bilincinin verilmesi gerektiği ve
bunun da daha çok çeviri eleştirisiyle mümkün olacağı söyleniyor.
Enteresan; yine aynı şey: Bir takım
gereklilikleri yerine getirmek için kullanılabilecek iki sayfa, o
gereklilikleri (lüzumsuzca) hatırlatmaya feda ediliyor —üstelik o
iki sayfa yukarıdaki yazıya (yani o gerekliliklerden daha acil
olanları yerine getirip Tolstoy ve Dostoyevski çevirilerindeki
sansürü teşhir eden bir yazıya) kapatılmışken. Yani, RADİKAL KİTAP,
o iki sayfayı benim yazıma ayırmıyor da, benim yazım gibi yazıların
gerekliliğini (tamamen lüzumsuz bir uzatmayla) hatırlatmaya çalışan
bir yazıya feda ediyor. Ne komedi!
Ve bu komedinin aktörlerinden, RADİKAL KİTAP
Sorumlu Yayın Koordinatörü Cem Erciyes de, hiç çekinmeden şöyle bir
espri yapabiliyor:
“Biz ne bir yazarı ne bir yazıyı sansürledik.
Tam tersine Tolstoy ve Dostoyevski'nin sansürlenmesine, çevirilerin
yalan yanlış yapılmasına karşıyız. Bunu da Acar Burak Bengi'ye
sayfalarımızı açarak gösterdik.”
Evet, önce yarım sayfa gösterip bir güzel
dezenformatif bir şekilde yayınladılar ve peşinden bu uygulamalarını
da eleştirdiğim yukarıdaki yazıya sıra geldiğinde, “Pışşıığk!”
yaptılar. Cem Erciyes “cevap” notunu şöyle bitiriyor:
“Ama sayın Bengi'nin, kendisini Tolstoy ve
Dostoyevski'nin önüne çıkararak çok ama çok önemsemesini ise hiç ama
hiç önemsemiyoruz.”
Aferin... Sırf Tolstoy ile Dostoyevski’nin
tahrif edildiğini duyurmaya çabaladığım için, kendimi bu yazarların
önüne çıkarmış oluyorum ben. Hem de, böyle şeyleri duyuranların
değil, duyurmayanların öne çıktıkları, yayın yönetmenleri veya
RADİKAL KİTAP Sorumlu Yayın Koordinatörü oldukları bir ülkede.
RADİKAL KİTAP’ın yayınladığı o iki sayfalık yazıda yapıldığı gibi,
Tolstoy çevirilerinden söz edeceğim derken, dostlarımla yaptığım
yemek sohbetlerinden ve konuyla hiç alakası bulunmadığı halde bir
çevirimden söz etseydim, sonra başka alakasız ve önemsiz mevzulara
sıçrasaydım, söyleyecek dişe dokunur bir sözüm bulunmadığı halde iki
sayfayı işgal etseydim, ancak bunları yapsaydım kendimi Tolstoy ile
Dostoyevski’nin önüne çıkarmamış olacaktım herhalde —ve tabii bir de
RADİKAL KİTAP’ı eleştirmeseydim, hatta kimseyi eleştirmeseydim
belki.
Benim kendimi çok ama çok önemseyişimi hiç ama
hiç önemsemediği için mi, Tolstoy ile Dostoyevski’nin tahrif
edildiğini okurlardan gizliyor Cem Erciyes? Tolstoy ile
Dostoyevski’nin tahrif edildiğini okurlardan gizleyen Cem Erciyes
mi, kendini bu yazarların gerisinde tutuyor? Tolstoy tahrifatını,
Tolstoy’u Müslüman ilan etmeye kadar vardırıp en az 100 bin satan
bir kitaba karşı, bu aldatmacayı detayları ve belgeleriyle teşhir
eden kitabım üzerine Coşkun Büktel’in yazdığı yazıyı, sırf
yukarıdaki eleştirilerime öfkelendiği için yayınlamaktan vazgeçen
RADİKAL KİTAP mı, kendini Tolstoy ile Dostoyevski’nin önüne
çıkarıyor; yoksa, Coşkun Büktel’in kitabımla ilgili yazısını
sansürleyebileceğini öngördüğüm halde, RADİKAL’i eleştiren ben mi?
Ben kendimi (pek tabii ki) önemsiyorum ve
çevirmenlerle yayıncıların Tolstoy, Dostoyevski ve okura neler
yaptıklarını teşhir ettiğim için RADİKAL tarafından aforoz
ediliyorum; Cem Erciyes ise kendini önemsemiyor ve Tolstoy,
Dostoyevski ve bizzat okura neler yapıldığını okurdan gizleyecek
kadar kendini öne çıkarabiliyor. Keşke Cem Erciyes de kendini
önemseyebilse; çünkü kendisine önemli bir görev ve yetki verilmiş,
ama Cem Erciyes bunları kötüye kullanıyor. Hem Tolstoy ile
Dostoyevski tahrifatını ve sansürü konu alan bir yazıyı, hem de
“Müslüman Tolstoy” aldatmacasına karşı halkı uyandıracak bir kitabı
konu alan bir başka yazıyı halktan gizliyor. Bir kitap dergisi için
bunlardan önemli konular düşünemiyorum. Cem Erciyes ve baştan beri
listelediğim meslektaşları neyi önemsiyor?
4 Ocak 2006
Artık herhalde anlaşıldığı üzere,
bana “nehir yazı”yı icat ettirmiş durumdalar. Aradan geçen zamanda,
buraya yeni ve uzun bir bölüm daha eklememi gerektiren, bazı
gelişmeler birikti. Türkiye’de ve Türk medyasındaki bilinç
garabetini, iki yüzlülük ve zihinsel fukaralığı pekiştirerek ortaya
koyan gelişmeler bunlar; mesela (tarih sırasıyla): Kendisinin de
çeviri yaptığını öğrendiğim Sabri Gürses’in bana karşı açıkça
sansürü savunduğu yazısı (“Soğuk
Savaş”) ve bu sansür taraftarı çevirmenin, VARLIK
dergisinde “çeviribilim” (???) üzerine bir dosya hazırlaması;
“Tanrı” yerine, “Cenabı Hak” ve “Allah” gibi sözler, Pinokyo ve
Victor Hugo’nun Müslümanlığını “ima” ediyor diye, manşetlere çıkan
çeviriler, yukarıdaki yazının çıkamadığı manşetlere çıkan,
yukarıdaki yazının hiç giremediği yayınların manşetlerine çıkan
çeviriler; ve Tolstoy’u Müslüman “ilan” eden bir kitap 200 bin
satarken, bu aldatmacayı ortaya koyan kitaptansa, bırakın
manşetleri, hiçbir şekilde söz edilmeyişi vs… Bu gibi gelişmeleri
ele alan uzun bir bölümü¸ yakında bu nehir yazıya ekleyeceğim.
Acar Burak Bengi
/
1
Eylül 2006
Dipnotlar:
(1) Dostoevsky, The Brothers Karamazov, çev.
Constance Garnett, ed. Ralph E. Matlaw, Norton & Company, 1976, s.
219-20. / Dostoevsky, The Brothers Karamazov, çev. Konstantin
Mochulski, Bantam Classics, 1984, s. 286-7. / Dostoevsky, The
Brothers Karamazov, çev. Ignat Avsey, Oxford University Press, 1998,
s. 298-9. / Dostoevsky, The Brothers Karamazov, çev. Richard Pevear
ve Larissa Volokhonsky, Farrar, Straus and Giroux, 2002, s. 238-9.
(2) age. s. 216 / s. 282 / s. 295 / s. 235.
(3) "Tak şto kak tiper', tak i prejde
verouçenie, prinyatoye po doveriyu i podderjivayemoye vneşnim
davleniyem, ponimnogu tayet pod vliyaniem znaniy i opıtov jizni,
protivopolojnıh verouçeniyu, i çelovek oçen' çasto dolgo jivyot..."
Tolstovskiy Listok, cilt 7, 1996, s. 11-12.
(4) Jane Kentish (Penguin) ile Leo Wiener (Dent
vs.) çevirilerinde de farklı değil; Aylmer Maude'unkini (Oxford)
veriyorum: "So that, now as formerly, religious doctrine, accepted
on trust and supported by external pressure, thaws away gradually
under the influence of knowledge and experience of life which
conflict with it, ..."
Acar Burak Bengi'nin,
sitemizde yayınlanmış yazıları:
YÖNETMEN Mİ, ALKOLLÜ SÜRÜCÜ MÜ, IRZ DÜŞMANI
MI?
TÜRK DİLİNDE YAZILMIŞ EN İYİ OYUN THEOPE GEYİK
MUHABBETİYLE TAHARET BEZİ MUAMELESİNDEN NE ZAMAN KURTULACAK?
TÜRKÇE GÜVENİLMEMESİ GEREKEN BİR DİLDİR
TOLSTOY-TURGENYEV DÜELLO MEKTUPLAŞMASI
BU "GÜNLÜKLER" TOLSTOY
DEĞİL
JÜRİNİN KILIÇ
YARASI KANIYOR
|