"ARKA SIRADAKİLER" ADLI TV
DİZİSİNDE
Büktel katkısından bir
örnek:
"106. bölüm"den...

Merve
Erdoğan'ın canlandırdığı
"Eda" ile Deniz Sarıbaş'ın
canlandırdığı "Sibel", lisedeki arkadaşlarına üniversite sınavını
kazanmak için uyguladıkları psikolojik disiplini anlatıyorlar.
Coşkun Büktel
 
Merve Erdoğan (Eda) Deniz
Sarıbaş (Sibel)
Üstü çizili bölümler Coşkun
Büktel tarafından budanmış,
üstü
sarıya boyalı
bölümler ise Büktel tarafından senaryoya eklenmiştir.
TİYATRO SALONU/İÇ/GÜN
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Sibel
ve Eda masaya oturmuşlar.
Öğretmenler, öğrenciler, herkes yerlerine oturmuş.
Zehra’yı görürüz. Yüzünde intikam bakışı…
İSMET – Değerli
arkadaşlarım, sayın hocalarım… Bugün okulumuzun iki misafiri var.
Sizin de bildiğiniz gibi… Üniversite sınavında gösterdikleri
başarıyla Büyük Zafer Lisesi’nin adını tarihe geçiren…
EDA – Abartma İsmet.
Gülerler. Eğlenceli bir atmosfer.
Arada
Zehra’nın gergin bakışları…
İSMET – Peki… O zaman
susuyorum ben. Mikrofonu size bırakıyorum.
Alkışlar…
EDA – Öncelikle
merhaba… Hocalarım… Arkadaşlarım… Hepinizi çok özlemişim. Bu havayı
solumayı, aranızda yeniden olmayı…
Sibel’e bakar.
SİBEL – Ben de öyle. Şu
an üzerinde bulunduğumuz şu sahnede neler yaptığımızı hatırladım.
Oyun çalışmalarımızı, münazaralarımızı, gösterimlerimizi… Her şey
çok güzeldi. Her şeye rağmen… Ama nasıl her şeyin bi sonu varsa…
Okulda yaşadığım iyi ya da kötü geçen günlerimin de bi sonu varmış.
Mezun oldum ve üniversiteyi kazandım. Hani insan bazen içinde
bulunduğu zamanın hiç geçmeyeceğini, geleceğin hiç gelmeyeceğini,
hep bugünde, şu anda kalacağını sanır ya… Öyle olmuyor işte. Zaman
geçiyor. Benim size söyleyebileceğim en doğru şey bu sanırım.
Zamanınızı iyi kullanın.
EDA – Evet… Ömrünüzü
Büyük Zafer’de liseli bi öğrenci olarak sürdürmeyeceksiniz. Bi gün
gelecek bi kapının önünde bulucaksınız kendinizi. Üniversite kapısı…
Sizi o kapıdan almalarını isteyeceksiniz. Eğer bunu hak ettiyseniz,
bunun için çalışıp çabaladığıysanız o kapıdan gireceksiniz. Ama onun
yerine burda geçen günlerinizin değerini bilmediyseniz,
hocalarımızın size verdiklerini almak için bir uğraş
göstermediyseniz… Ne yazık ki… O kapıdan giremeyeceksiniz. Bu yüzden
çok çalışın. Emeklerinizin karşılığını aldığınızda… Bütün çektiğiniz
sıkıntılara değdiğini göreceksiniz.
BİR ÖĞRENCİ – Yani
üniversite nasıl bi ortam?
EDA – Çok eğlenceli,
özgür, hayatınızı, hatta belki karakterinizi, düşüncelerinizi
değiştirecek, sizi geliştiricek, etrafınıza ve hayatınıza daha
farklı bakış açılarıyla bakmanızı sağlayacak yepyeni bi dünya var.
Alkışlar…
SİBEL – Umarım bu
salondaki herkes üniversiteye gitme şansına sahip olur. Ama
unutmayın bu şansı sadece ve sadece siz yaratabilirsiniz.
Gülmeler. Zehra’nın
gergin bakışları…
EDA:
Sizlerin karşısında deneyimlerimizi aktarmak üzere Kemal hocadan
öneri aldığımız zaman, onun her isteğini emir saydığımız için buraya
gelip sizlerle konuşmayı derhal kabul etmiştik. Ama konuyu görüşmek
üzere Sibel’le bir araya geldiğimizde, daha ilk dakikalarda, büyük
bir sorumluluk yüklendiğimizi...
SİBEL: Daha açık söylersek, başımıza büyük bir dert aldığımızı...
EDA:
Evet, haklı, başımıza büyük bi dert aldığımızı, telaşla fark ettik:
Size ne söyliycektik? Size sizi ilgilendirdiği halde sizin
bilmediğiniz ne söyleyebilirdik?
SİBEL: Tamam, şu kısa sürede bile, okulda bize sizin bilmediğiniz
bikaç şey öğretmişlerdi ama, herhalde size anlatmamız gereken şey,
restorasyon projeleriyle ilgili teknik ayrıntılar olamazdı. Çünkü o
zaman Dizdar hemen ayağa kalkıp “Çok da fifi!” diyerek bizi
susturuverirdi.
DİZDAR: Estağfurullah! Biz bayanlara asla kabalık etmeyiz.
EDA:
Sibel’e dedim ki: “Kızım, sırf üniversiteye girmekle matah bi iş
başarmışız gibi Kemal hoca bizi öğrenciler karşısında konuşmaya
çağırıyor. Ama, aslında bizim bi özelliğimiz yok ki!... Üniversiteye
giren yüzbinlerce öğrenci var. Herhangi bir çocuk üniversite
hakkında merak ettiği herhangi bir şeyi çevresindeki en yakın
üniversiteliye sorup rahatlıkla öğrenebilir. Biz, çocuklara, diğer
üniversitelilerden sorup öğrenemiycekleri ne anlatabiliriz ki?...
Bizim diğer üniversite öğrecilerinden farklı ne özelliğimiz var
ki?...” Sibel, bu soruma şu yanıtı verdi:
SİBEL: Biz, Büyük Zafer çıkışlıyız. Büyük Zafer’de yaşanan
sorunların özelini ve ayrıntısını biliyoruz. Tüm üniversite
camiasında bunları bilen biricik kişiler biziz. Bu bizi özel yapmaz
mı?
EDA:
Tamam da, bizim Büyük Zafer hakkında bildiğimiz her şeyi, konuşma
yapıcağımız Büyük Zaferliler de biliyor. “Çok da fifi” demezler mi?
DİZDAR: Benden başka kimse diyemez. “Çok da fifi”nin patenti
bende...
Gülüşmeler.
SİBEL: Anlayacağınız üzere, bayağı zor durumdaydık.
EDA:
Size bilgiçlik taslayamazdık. Size ilgilenmediğiniz konulardan söz
açamazdık. İlgilendiğiniz konularda ise zaten bizim kadar bilgili ve
uyanıktınız.
SİBEL: O yüzden size, kendi özel durumumuzla ilgili, özel
tecrübelerimizden söz açmaya karar verdik.
ZEHRA: Eyvah! Hocam, Sibel’in özel tecrübelerini dinlemek zorunda
mıyız?
HULUSİ: Anlamadım, niye dinlemiycek mişiz, kızım?
ZEHRA: Hocam, herkesin bildiği üzere, onun özel tecrübeleri burda
duymak istemiyceğimiz kadar müstehcen olabilir.
Şok efekti ve ardından soğuk bir
sessizlik... Zehra’ya öfkeli bakışlarla
tepki veren kişilerin yakın çekimleri...
HULUSİ:
Öyle şey olur mu kızım? Sibel nerde ne söyliyeceğini en iyi bilen
öğrencilerimizdendi. O yüzden üniversiteye kabul edildi...
(Sahneye dönerek) Lütfen, devam edin!
SİBEL:
Eda’yla aramızda şöyle bi diyalog gelişti: Eda, çocuklara çok
çalışın, tembellik etmeyin, vaktinizi boşa harcamayın gibi klişe
nasihatlar veremeyiz. Bunlara ihtiyaçları yok, bunlara karınları
tok!
EDA:
Öyleyse ne söyliycez onlara?
SİBEL:
Sınavı kazanmak için ne yaptığımızı anlatalım.
EDA: Basit:
Çok çalıştık.
SİBEL:
Evet, ama çok çalışmayı nasıl başardık? Sınav öncesi günleri
hatırla: Çok çalışmak içinden geliyor muydu senin?
EDA: Hayır,
tam tersine, Mavi Sakal olayı yüzünden canım çok sıkkındı ve
çalışmak yerine her şeye boş vermek, ne olacaksa olsun, inceldiği
yerden kopsun demek, geliyordu içimden...
SİBEL: Al
benden de o kadar: Başıma gelen talihsizlikler yüzünden, ölmek bile,
yaşayıp direnmekten daha kolay gelmişti bana...
ZEHRA:
Anlamadım, neymiş o başına gelen talihsizlikler?
SİBEL:
(Zehra’ya döner) Neyi öğrenmek istiyorsun, Zehra?
ZEHRA:
Başına gelen talihsizlikleri...
SİBEL:
Başıma gelenleri bütün okul biliyor.
ZEHRA: Yani
fuhuş sektöründeki tecrübelerini mi kastediyorsun?
Mırıltılar, homurtular, kızgın bakışlar...
SİBEL: Evet, Zehra, onları kastediyorum.
ZEHRA: İyi de o tecrübelerine neden talihsizlik diyorsun? Tecrübe,
tecrübedir; talihsizlik başka bi şeydir. Talihsizlik bi kazadır, sen
istemeden başına gelir... Oysa tecrübe-
KEMAL: Zehra, yeter artık!
İBO:
Bence de!
ZEHRA: (Kemal’le İbo’ya döner) Niye rahatsız oluyorsun, Dayı?
Bu toplantıya katılanlar, karşılarına örnek insan diye çıkardığın şu
iki kişinin geçmişini görmezden gelmek zorundalar mı? Bu toplantıya
katılmanın ön şartı, onların defolarını görmezden gelmek mi? Eğer
öyleyse, ben bu şartı kabul etmiyorum?
KEMAL: Bu toplantıya ve bütün toplantılara katılmanın ön şartı
toplantı adabına uymaktır, Zehra!
ZEHRA: Fuhuş mesleğinden emekli olmuş birinin anılarını itiraz
etmeden dinlemek mi, toplantı adabı?
SEDAT: Zehra haklı! Eğer Sibel anlatıldığı gibiyse, onu dinlemeyi,
hele kız kardeşime dinletmeyi hiç istemem. Fuhuş muhuş gibi şeyler,
benim de adabıma, raconuma ters! Tıka kulaklarını Cemre!
RABARBA: Hah, Zehra’yla hemfikir biri çıktı!... İki psikopat
buldular birbirlerini... Tencere kapağına kavuştu...
SEDAT: Sana kulaklarını tıka dedim, Cemre!
CEMRE: Lütfen, saçmalama Ağbi!
SEDAT: Konuş Zehra, arkandayım!
ZEHRA: Git işine be!
Gülüşmeler...
ZEHRA: İstediğiniz kadar gülün: Benim gibi düşünen tek kişinin bi
psikopat olması, benim ille de haksız olduğum anlamına gelmez!
SEDAT: Ne diyosun kızım sen? Hocam, hakaret ediyo bu bana!
HULUSİ: (Sert) Yeter, kesin artık! Lütfen, kimse bi daha
sahnedeki konuşmacılara müdahale etmesin! Demokrat müdür olmak da
bi yere kadar, canım! Aaaa!
EDA:
Sonunda size ne anlatmamız gerektiği konusunda kesin bi karara
vardık.
SİBEL: Üniversiteye girmek istiyorsunuz, bunun için çok çalışmak
gerektiğini biliyorsunuz. Ama çalışmak içinizden gelmiyor. Biz, konu
üstünde biraz kafa yorunca anladık ki, insanın çalışmasını
engelleyen en büyük etken kendine acımaktan hoşlanmasıdır.
EDA:
Hele de haklı mazeretleri varsa...
SİBEL: Benim oldukça haklı mazeretlerim vardı. Başıma çok korkunç
şeyler gelmişti.
ZEHRA: (Kendi kendine mırıldanarak) Hıh! Duy da inanma!
HULUSİ: (Zehra’ya) Şışşş!...
EDA:
Benim mazeretlerim de oldukça haklıydı. Mavi Sakal psikolojimi
altüst etmişti...
SİBEL: Eda’yla birlikte şunu keşfettik:
Biz,
hayattan ağır sille yemiştik.
Ruhumuz sakatlanmıştı. O nedenle kimse bizden başarı beklemek
hakkına sahip değildi... Zaten kimse de bizden başarı beklemiyordu.
Sınavı kazanamazsak herkes bizi mazur görecekti. Kimse bizi
kınayamıycaktı. Çünkü mazeretlerimiz çok gerçek, çok inandırıcıydı.
Kendimize acıyor, insanların bize acıma ve şefkat göstermek zorunda
olmasından
—kendimize
itiraf edemediğimiz—
hastalıklı bir haz duyuyorduk. Başarılı olmak mecburiyetinden
kurtulmuş olmanın rehavetine kendimizi zevkle bırakıyorduk.
EDA:
Evet, başarılı olmak mecburiyetinde değildik. Başarılı olamazsak
herkes bizi anlayışla karşılıycak, bizi teselli etmeye çalışacaktı.
Bu durumda, insanın başarı için çok çalışmaya ve iradesini zorlamaya
yönelmesi hiç kolay değildi.
SİBEL: Ama şöyle düşündük: Başarısızlık halinde alacağımız teselli
ödülleri, başarının yerini tutabilir miydi? Bir ömür boyunca,
başarısız bi insan olarak yalnızca bize acıyanların tesellisine
dayanarak ve kendimize acıyarak yaşayabilir miydik? İnsanların
anlayış gösterdiği ve teselli ettiği bir kişi olmakla yetinebilir
miydik?
EDA:
Hayır, anlayış görmek değil, saygı görmek istiyorduk. Ve ancak
başarılı insanlar saygıya layıktı.
SİBEL: Öyleyse, başkaları bizim adımıza razı olsa bile, biz
başarısızlığa razı olamazdık. İkimizi de, çok çalışmaya yönelten
keşfimiz buydu.
EDA:
Şartlar sizin için zor olabilir. Tüm kaleleriniz yıkılmış, tüm
tersanelerinize girilmiş, tüm girişimlerinizde hıyanete uğramış,
fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilirsiniz. Bu
şartlarda yenilmenizi hiç kimse kınayamaz. Bu şartlarda yenilgiyi
imzalayıp köşenize çekilerek kendinize acımanız, hayatınızı
kendinize acıyarak tamamlamanız hemen herkes tarafından anlayışla
karşılanacaktır.
SİBEL: Ama anlayış değil de saygı görmek istiyorsanız, mazeretlerin
sıcak ve bağışlayıcı kucağına kendinizi bırakmak yerine...
EDA:
Rehavete kapılmak yerine...
SİBEL: Şartlar ne olursa olsun, silkinip ayağa ayağa kalkmak,
direnmek, çok çalışmak ve başarmak zorundasınız.
EDA:
Mazeretler ne kadar haklı olursa olsun, onlara sığınmayı reddedin!
Çünkü onlar size en fazla teselli ödülü getirebilir. Ve teselli
ödülleri başarının yerini asla tutamaz.
SİBEL: O yüzden, lütfen, lütfen, kendinize acımanın o tatlı,
uyuşturucu hazzına teslim olmayın! Şartlar ne olursa olsun, zoru ve
onurlu olanı seçin!
EDA:
Bizim vereceğimiz mesaj bu!
Alkışlar... Hurra sesleri.... Herkes ayakta...
Oturmakta olan Zehra ve Sedat’ın asık suratları...
***
Barış Büktel hakkındaki seyirci
görüşlerini okumak için tıklayınız:
http://www.mint.com.tr/arkasiradakiler/?p=553
Not: youtube kapatıldığı için "Arka
Sıradakiler"in eski bölümlerinin videolarına ulaşılamıyor. Yeni
bölümlerin videoları için
"Arka Sıradakiler"in resmi web sitesine
bakabilirsiniz:
http://www.mint.com.tr/arkasiradakiler/?cat=5
Ayrıca bakınız:
BARIŞ BÜKTEL BİYOGRAFİSİ
|