Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
 
THEOPE POLEMİĞİ : 12

 

 

DEMEK Kİ, KEMAL BAŞAR’A

“OMURGASIZ” DEMEKLE

PEK HAKSIZLIK ETMEMİŞİM

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

(Bu yazı daha önce tiyatrodergisi.com.tr internet sitesinde ikiye bölünerek yayınlanmıştır.)

 

BÖLÜM 1: GİRİŞ

Kemal Başar, Coşkun Büktel’le ilgili iki yazı yazdı. Birincisini, “Theope’nin Makus Talihi” adıyla kendi sitesinde (tiyatrokeyfi) ve Birgün gazetesinde, ikincisini “Kapalı Ayağa! Hep Beraber! En Büyük Coşkun Büktel, Başka Büyük Yok!” adıyla sineklimarket sitesinde yayınladı. (Yazıların ikisi de, şu an, yayınlandıkları sitelerden kaldırılmış oldukları için linklerini veremiyorum. Ama bu yazının içinde her iki yazıyı da eksiksiz olarak alıntılayıp cevaplayacağım.)

Birinci yazı bir övgü yazısıydı; kanıt ya da belgeye dayanmayan, yalnızca Kemal Başar’ın “Theope” adlı oyuna duyduğu sevgiyi ve Coşkun Büktel’in mücadelesine duyduğu saygıyı yansıtan bir yazı... İkinci yazı ise, tam tersine, Büktel’e öfke kusan ve Büktel ile alaya yeltenen (elbette yine kanıt ya da belgeye dayanmayan, hatta kanıt ya da belge göstermek zorunda olmadığını savunan) bir yazı.

Kemal Başar, Birgün gazetesinde ve kendi sitesinde yayınladığı övgü yazısını (“Theope’nin Makus Talihi”) kendi sitesinden kendisi kaldırdı. Her halde onu yazılmamış saymaya karar vermişti. Başar’ın Sineklimarket.com’da yayınladığı yergi yazısı (“Kapalı Ayağa!...”) ise, o sitenin sahibi Can Doğan tarafından, (Büktel’le ilgili başka yazılarla birlikte) siteden kaldırıldı.

Tiyatro sitesi sahiplerinin antidemokratik sansürcü karakterlerini önceden bildiğimiz için, yazıların ikisini de bilgisayarımıza kaydetmiştik. Şimdi bu yazımızda, Kemal Başar’ın bu iki yazısını cümle cümle alıntılayarak, inceleyecek ve cevaplayacağız. 

Önce “Theope’nin Makus Talihi” adlı birinci yazıyla başlıyoruz. Kemal Başar’ın yazısını, farklı ve koyu harflerle hiç kısaltmadan, aynen alıntılıyor, aralara normal harflerle yorumlarımı veya cevaplarımı giriyorum:

 

BÖLÜM 2: “THEOPE’NİN MAKUS TALİHİ”

Kemal Başar, ilk yazısına şu cümlelerle başlıyor:  

“Theope üstüne tartışılmasını çok yerinde ve ne yazık ki gecikmiş buluyorum. Bana göre Theope, en iyi yazılmış oyunlarımızdan biri.

Katılmıyorum: Her zaman söylediğim gibi: “Theope, Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur.” Ben böyle düşünüyorum ve bu düşüncemi dürüstçe açıklamamın bir takım sığ zekâlara kolayca malzeme olacağını, “Theope”nin 1993’te kitap olarak yayınlandığı ilk günden beri bildiğim halde; düşüncemi gizlemeye veya farklı göstermeye, ilk günden beri, hiç gerek duymuyorum. Bir takım gerçek dostlarım bile, ilk günden beri, bu ifademin karar mercilerinde alerji yarattığını söyleyerek beni uyarıyorlar. Bu uyarılara aldırmadım, aldırmıyorum. Sığ zekâların alerjisini; karar mercilerinde olsalar bile, tiyatromuzun tüm kalelerini işgal etmiş olsalar bile, hesaba katmayı reddediyorum. Saatimi sığ zekâlara göre ayarlayamam. Beni iyi niyetle okuyanların bile hoşuna gitmeyebilir, ama madem ki, Theope’nin “Türk dilinde yazılmış en iyi oyun” olduğunu düşünüyorum, bunu aynen, iyi niyetli okurlarımın bile hoşuna gitmeye çalışmadan, dolandırmadan, sulandırmadan, açıkça, mertçe, Türkçe, söylemek zorundayım.

Bu, öyle dere tepe, rastgele söylenmiş bir söz değil. Ben, 1994 yılında, bu sözüme, (imalar ya da on iki yaş zekâsının ürünü sığ alaylarla değil de) emek ürünü, dokuz buçuk sayfalık bir yazıyla karşı çıkma cesaretini gösterebilmiş tek insanı (Cezmi Koca); belgelere dayanan ve derslerle dolu, otuz sayfalık, gayet yaratıcı bir metinle susturdum ve o zamandan beri, kimse “Theope, Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur.” şeklindeki ifademe ciddi bir karşı çıkış sergileyemiyor.

(Bakınız: Cezmi Koca, “Theope’nin Düşündürdükleri”, Evrensel Kültür, sayı 34, Ekim 1994. Aynı yazı, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” adlı kitabımda da Dramatik Yayınlar, 1998;  hiç kısaltılmamış olarak okunabilir; sayfa 160-170. Cezmi Koca’ya karşı yazdığım cevap yazısı için ise, bakınız “Theope Savunması” Agon, Eylül-Ekim 1994, sayı 4.  Bu yazı, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”nın 160-202 sayfaları arasındadır.)

Kısacası, ben, “Theope Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” derken, ne dediğimi biliyor ve otuz sayfalık ciddi bir yazıyla savunabiliyorum. Bu durumda, “Theope, en iyi yazılmış oyunlarımızdan biri.” gibi ifadeleri, sinsi maksatlarla değil de, iyi niyetle bile söylenmiş olsalar, övgü olarak algılamıyorum.

Okurken verdiği keyif kadar, sahneye konduğunda da en az o kadar keyif vereceğini düşünüyorum. Yıllardır da bu metni yönetmek ve kendimce dört başı mamur bir sahne eseri haline getirebilmek için uğraşıyorum.

Kemal Başar’ın bu uğraşmasından benim yıllardır hiç haberim olmadı. Bana sormadan uğraşmış. Hâlâ daha bana bu konuda ne düşündüğümü sormuş değildir. O nedenle, ben de kendisine bu konuda ne düşündüğümü söylemiş veya ima yoluyla bile olsa, bu konuda olumlu veya olumsuz herhangi bir görüş belirtmiş değilim.

Eser, 1989 yılında Şehir Tiyatrosu’nda Ali Taygun tarafından yorumlanmıştı.  Ali Bey, metni yarı yarıya budamıştı. O felsefi derinlik yitirilmiş, metin renkli boyalarla boyanmış, içi boşaltılmıştı bence. Aklımda en çok kalan, sevgili dostum Hüseyin Köroğlu’nun dinamik, cansiperane oyunculuğu... Ama yetmiyordu... Yine de Şehir Tiyatroları Theope'yi, öyle ya da böyle, oynamıştı.

Yazar Coşkun Büktel bu yorumdan hiç hoşnut kalmadı. Provalara ve sonra prömiyere de gitmedi. Bulduğu, hatta var ettiği her alanda Şehir Tiyatrosu’nun eserini katlettiğini savundu ve protestosunu sürekli sürdürdü. Bir de eleştirel oyun yazdı: “Shakespearesiz Herifler”!

Provalara gitmeseydim o yorumdan hoşnut kalmayışım mümkün olamazdı. Provalara bir süre “gittiğim için” o yorumdan hoşnut kalmadım. Ve o yorumdan hoşnut kalmadığım için yönetmen Ali Taygun’la aramızda problem çıktı. Bu nedenle, bir daha ne provalara ne de prömiyere gitmediğim gibi, oyunu da seyretmedim. Bütün bu olaylar eleştiri kitaplarımda ayrıntılı olarak ve elbette daha yetkin bir Türkçe’yle anlatılmıştır. (Bakınız : Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları ve Yönetmen Tiyatrosuna Karşı)  

Bana göre metin, sergilenecek eserin bir ögesidir yalnızca. Yönetmen onu yoğurur ve oyuncu, dekor, kostüm, ışık, müzik gibi diğer ögelerle birlikte, sahneye yazarın değil, kendi bakışını yansıtan bir sanat eseri çıkarır ortaya.

Ben, yönetmenlerin kendi bakışını yansıtarak sahneledikleri pek çok eser gördüm. Kitaplarımda somut kanıtlarla gösterdiğim üzere, bu eserlerin hiçbiri sanat eseri değildi. Yukarıdaki ifadeleri, bana göre, sığ olmanın ötesinde; Kemal Başar’ın, yönetmeyi istediği oyunun yazarını tanımadığını, onun kitaplarını ya hiç okumadığını ya da o kitaplarda savunulmuş düşünceleri umursamadığını göstermektedir.

Ama benim “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kuramsal kitaplarımda, karşıtlarıma karşı savunduğum görüşler, Kemal Başar’dan çok daha önemli insanları (Yücel Erten, Nesrin Kazankaya, Yılmaz Onay, Işıl Kasapoğlu, vb) susmak zorunda bırakmıştır. Türkiye’de benim o kitaplarımı okumadan, o kitaplarımla hesaplaşmadan, yönetmenim diye ortaya çıkan insanlar; ciddi tiyatrocuların ciddiye alabileceği sanatçılar olamazlar. Yukarıdaki gibi sığ lafları fikir diye öne sürmekte hâlâ ısrar etmek isteyen ciddi insanlar, önce Coşkun Büktel’in kitaplarını aşmak, o kitaplarla hesaplaşmak, oradaki kanıtları çürütmek zorundalar. Birbirinin aynı ansiklopedik bilgileri ve yönetmen tiyatrosuna dair (moda olmuş olmaktan başka dayanağı bulunmayan) birbirinin aynı görüşleri pek çok kuramsal  kitapta bulabilirler. O kitapların hepsini okumak zorunda değiller. Ama Büktel’in kuramsal kitapları, değil muadili, benzeri bile bulunmayan eserlerdir. Moda inanışların tümüne bilimsel kanıtlarla ve belgelerle karşı çıkan ve kimsenin karşı çıkamadığı eserlerdir. Büktel’in kuramsal eserleri, Türk tiyatro sanatına yapılmış, en özgün (belki de tek özgün), en bilimsel, en yaratıcı entelektüel katkılardır. O nedenle Büktel’in kitaplarını kanıt ve belgelere dayanarak inandırıcı biçimde reddetmek mümkün değildir. O kitapları, ancak şaklabanlık ederek reddetmek mümkündür. Ama şaklabanlığa değil de “yönetmenliğe” soyunan insanlar, o kitaplarla hesaplaşmaya; yukarıdaki gibi sığ cümleler kurmadan önce, o kitapları geçersiz kılacak kanıtları sunmaya mecburdur. 

Büktel ise yazdığı metnin odak noktası olmasını arzuluyor, onun hiçbir şekilde kesilmesini, değiştirilmesini, belki de başka bir görüşe, düşünceye alet edilmesini istemiyordu.

Başka bir görüşe düşünceye değil, yönetmen komplekslerine alet edilmesini istemiyordum. Ben Kemal Başar’dan çok daha önemli yönetmenlerin bile, bugüne dek, özgün ya da enteresan bir görüş belirttiklerine tanık olmadım. Yönetmen tiyatrosunu savunan yönetmenlerin, sistemli ve tutarlı bir görüşleri asla olmadı. Yalnızca, “yenilik” zannettikleri içerikten yoksun bir takım “acaiplikleri” oldu. Acaiplik üretmek, düşünce üretmekten daha kolay olduğu için, sığ zekâlar arasında kolayca revaç buldu. Moda oldu. Moda, “hakikat” değildir. Hakikat, Kemal Başar (ve Can Doğan dahil) hiçbir yönetmenin, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”daki kanıtlara karşı çıkamadığıdır.

İşte uzlaşılmaz çatışma da bu noktada başladı. Coşkun Büktel, yel değirmenlerine karşı! Tekmili birden...

Don Kişot kadar dürüst olabilirim ama Don Kişot gibi meczup değilim; hele (Mehmet Atak’ın bana ismimi belirtmeden yönelttiği suçlamadaki ifadeyle) “narsist meczup” hiç değilim. Yel değirmenlerine karşı değil, devlet destekli sanatsavarlara (vandallara) karşı mücadele ediyorum. Ama Don Kişot kadar dürüst ve yalnız olduğum doğru.

Oyun Devlet Tiyatroları Edebi Kurulundan da geçti; ama seneler boyu repertuara giremedi. Birkaç kere gündeme geldi, ama görünmeyen eller tarafından engellendi. Büktel bu, durur mu! Yüzlerce sayfa tutan bir kitap yazdı ve Devlet Tiyatroları yönetiminde ve o çevrede kim varsa, üstelik belgeleriyle ve iyi bir yazarın zaman zaman acıtabilen üslubuyla elinde eteğindekini kamuoyunun bilgisine sundu.

Tamamen doğrudur. Bunları toplum önünde böylesine dürüst bir yorumla dile getiren (Feridun Çetinkaya dışında) başka kimse çıkmamıştır.

Tiyatro camiasında Theope’ye karşı olan derin sessizliğin nedeni, yazarının sabırsızlığı ve pek de haksız diyemeyeceğim bu saldırganlığı oldu.

Kemal Başar benim tavrım için “haksız” diyemiyorsa, “saldırganlık” da diyememeliydi. Benim tavrımı “saldırganlık” diye nitelemesini yadırgamış ama kasıtlı olmadığına, o sözcüğü yalnızca özensizlik ve sığlık yüzünden kullandığına inanmıştım. 

Coşkun Büktel, seneler ve seneler boyu köşe başlarını tutanlara karşı yalnızca kalemiyle direndi; koca bir sistemin karşısında kaya gibi durdu ve tutarlılığını yitirmedi. Öfkesi hep sıcak kaldı.              

Kemal Başar’a, bu ifadeleri yüzünden teşekkür etmiştim.

Gelinen noktada Theope'ye edilen haksızlık, içimi acıtıyor.

Bu ifade ilk okuduğumda bile bana yapmacık gelmişti.

Yaşamının 7 yılını bu oyunu yazmaya vermiş ve Ahmet Türkoğlu'nun şiirinin tek bir dizesinden yola çıkarak derin, felsefi, aşk ve insani zaaflarla dolu, her yanı tiyatro kokan, her tümcesi değerli ve yönetmeni kışkırtan bir oyun yazmış olan Coşkun Büktel'in bu öfkesini ve yalnızlık duygusunu anlayabiliyorum.  

Tanımlamalar oldukça başarılı ama anlayabildiğini söylediği  şeyleri aslında hiç anlamamış olduğunu, Başar’ın ikinci yazısında göreceğiz.

Sistem, kendini eleştiren kişileri ve ürettikleri yapıtları içine almıyor.

Ama Kemal Başar, aşağıda aktardığım ikinci yazısından anlaşılacaği üzere, sistemi eleştiren bu kişileri ve ürettikleri yapıtları, ancak o kişilerin eleştirileri kendi şahsına da yönelmediği sürece beğeniyor/destekliyor. Eleştiriler kendine yöneldiğinde ise, Kemal Başar da derhal sistemin içinde konuşlanarak, sisteme karşı çıkanlara en lümpen saldırılarla cevap veriyor. Bu uğurda, sistem dışı kişilere (örneğin Coşkun Büktel’e) apaçık biçimde haksızlık etmiş olan sistem insanlarını (örneğin Özdemir Nutku’yu) savunmaktan bile kaçınmıyor.   

Oysa iyi oyun zor yazılıyor. 

Ama o iyi oyunları beğendiklerini söyleyen Kemal Başar gibi omurgasız insanların o iyi oyunlardan “sıtkım sıyrıldı” diyebilmesi, kolayca mümkün olabiliyor. Eleştiriler kendilerine yöneldiğinde, omurgasız insanlar, fikir ve beğenilerinden bir anda 180 derece çark edebiliyor.

Theope'nin sergilenme zamanı hala gelmedi mi?

Hayır, (Başar’ın ikinci yazısında görüleceği üzere) Türk tiyatrosuna egemen olan zekâ düzeyi henüz buna hazır değil.

Kemal Başar’ın yukarıda aktardığım ilk yazısına karşı, yukarıda açıkladığım şeyleri hissetmiş, ama o hislerimi ve düşüncelerimi tümüyle dile getiren bir yazı yazmamıştım. Bir mail ile bana o yazısının yayınlandığını  duyuran Kemal Başar’a karşı bir cevap mail’i göndermek ve teşekkür etmek gereğini hissettiğimde, teşekkürümü açıklarken eleştirilerimi saklamayı kendime yediremeyeceğim bir adilik saydığım için, (bir mail çerçevesi içinde ne kadar aktarılabilirse) eleştirilerimi de aktarmayı uygun buldum. Sonradan “İki Yönetmene Mektup“ başlığıyla yayınlanan o kısa mail yazımı aşağıya aynen aktarıyorum.

 

BÖLÜM 3: “İKİ YÖNETMENE MEKTUP“

Kemal, merhaba!

Yazını (“Theope’nin Makus Talihi”) sitede (Tiyatrokeyfi) az önce gördüm, Birgün'de (11 Ocak 2006) yayınladığını da duydum. Benim hakkımda bugüne dek kimsenin söylemeye yanaşmadığı gerçeklere dair çok net ve yüceltici değerlendirmelerin de var, katılmadığım görüşlerin ve iki arada bir derede kalmış bazı kararsız ifadelerin de...

Ama hemen belirteyim ki, Can Doğan'ın Sinekli Market sitesindeki Theope yazısında (“Bitmez Tükenmez ve Vandalca Bir Geyik Muhabbeti: Theope”) öne sürdüğü olumsuz görüşler ne kadar yanlış ve dayanaksız ise, senin yazındaki olumlu görüşler de o kadar doğru ve dayanaksız. Olumlu görüşlerini bir yana bırakırsak, yönetmen tiyatrosu hakkında, Can Doğan'ın zifaf odası benzetmesi gibi (üstelik kendi buluşu bile olmayan ve mevzuat müsait olsa çok daha sert ve acıtıcı sıfatlarla niteleyeceğim) zırvalarla aynı paralelde olduğunu görüyoruz ki, bu çok üzücü.

İkiniz de site sahibi ve ödenekli tiyatro yönetmenleri olarak benzer konumlarda bulunduğunuz gibi, yazılarınızın dayanaksız ve sığ olması konusunda da benzeşiyorsunuz. Görüşlerinizin bütün bu sığlığına rağmen, yönettiğiniz metinlere (siz seçtiğinize göre mutlaka derin olması gereken o metinlere) müdahale etmek hakkını kendinizde nasıl bulabiliyorsunuz?

Her neyse, yazındaki iyi niyet için yine de teşekkür ediyorum!

Ama bu arada şunu da belirteyim ki; Özdemir Nutku'nun yalan söylediği kesin olarak ortaya çıktığı halde, onunla benim aramdaki tartışmayı onun yalanıyla bitirmeye karar vermiş olman, hiç hoşuma gitmedi. Benden nefret etmeyen tarafsız okurların da hoşuna gitmediğinden eminim.

Can Doğan'la benzeştiğiniz bir konu da o zaten: Her ikiniz de yazılarınızı, Özdemir Nutku'yla yaptığım tartışma münasebetiyle yayınlandığınız halde, o tartışmaya hiç değinmiyorsunuz. Özdemir Nutku gibi ünlü bir profesörün otuz kişilik bir resmi toplantıda Theope hakkında yalan söylediği kesinleşmiş olmasına rağmen, ne sen ne de Can Doğan, bu iğrenç skandal hakkında tek kelime söyleyemiyor, herkes gibi susuyorsunuz. Ama bütün bu omurgasızlığınıza rağmen,

(Güncelleme: Kemal Başar’ın aşağıda okuyacağınız ikinci yazısında görüleceği üzere, ona yönelik “omurgasızlık” saptamam hedefi on ikiden vurmuştu. Can Doğan’ın benimle ilgili ya da bana ait bazı yazıları sitesinden çıkarması ise, bu sıfatı layık görmekle ona da haksızlık etmediğimi kanıtladı.)

dik ve "düzgün" bir duruş sergilemekteki bütün bu handikaplarınıza rağmen, kendinizde metinleri düzeltmek hakkını bulabiliyorsunuz.

Sert konuştuğum için özür dilerim ama, bunlar bence yumuşatılmaması (sulandırılmaması) gereken konular. Bu çarpıcı hakikatleri layık oldukları dozda açıklamazsak, açıklar gibi yaparken aslında "örtüyor" durumuna düşebiliriz.

Şimdi bu mektubu Can Doğan'a da göndermeye karar verdim.

Umarım yayınlar. Umarım sen de yayınlarsın!

Hoşçakalın!

Coşkun Büktel

Can Doğan, yukarıda aktardığım yazıyı, 16 Ocak 2006’da, kendi sitesi olan www.sineklimarket.com'da yayınladı. Kemal Başar ise, yazıyı kendi sitesinde yayınlamadı. Bir ya da iki ay kadar suskun kaldıktan sonra, Kemal Başar, bu kez kendi sitesi yerine Can Doğan’ın sitesinde, bana karşı öfkeli ve makul olmaktan çok uzak bir cevap yazısı yayınladı

Can Doğan, sonradan, Başar’ın cevap yazısını sitesinden çıkardığı için, Başar’ın bu ikinci yazısının da linkini veremiyorum. Ama yazıyı aşağıya eksiksiz olarak ve cümle cümle alıntılayarak, aynı yöntemle cevaplayacağım:

 

BÖLÜM 4: “KAPALI AYAĞA! HEP BERABER!

EN BÜYÜK COŞKUN BÜKTEL, BAŞKA BÜYÜK YOK!”

Şimdi Kemal Başar’ın bu ikinci yazısını da farklı ve koyu harflerle alıntılayarak, cümle cümle cevaplayalım. Yazı şu ifadelerle başlıyor:

Coşkun Büktel, kendine biçtiği kadar değerli midir, yalnızca Theope'yi yarattığı için... Kuşkuluyum... 

"Theope" değerli oysa... Yazarının tutumu yüzünden herkesin yalnız bıraktığı, itelediği, ötelediği, bunu da hiç haketmeyen bir metin... Büktel'in de hırçınlığı buradan mı kaynaklanıyor acaba? Bir daha o noktaya erişememe duygusundan... 

Coşkun Büktel'in, yazar olarak, varoluşunu tamamen bu oyuna borçlu olduğunu düşünüyorum. Ben www.tiyatrokeyfi.com ve Birgün gazetesinde yayımlanan yazımda oyunu övdüm, Büktel'i değil. Onun için bana teşekkürünü gereksiz buluyorum. Ve kendisinden biraz susarak, saldırmayarak, oyuna bir fırsat vermesini rica ediyorum. 

Ve saçmalıyorum... Mümkün mü bu?

Evet, saçmalıyorsun! “Susarak, saldırmayarak, oyuna bir fırsat vermemi rica etmekle“, senin gibi omurgasız olmamı dilemekle, benim senin gibi olabileceğimi zannetmekle, evet, saçmalıyorsun.

Benden rica ettiğin şeyin ne anlama geldiğini görelim: “Sus, saldırma, oyuna bir fırsat ver“ diyorsun. Beni saldırgan gösterme çabanı görmezden gelirsek, ne kadar iyi niyetli bir öneri gibi görünüyor, değil mi? Peki benim kime karşı susmamı istiyorsun? Kime saldırmamdan rahatsız oluyorsun? Yazının aşağıdaki bölümünden anlaşıldığı kadarıyla, en başta, Özdemir Nutku’ya karşı susmamı istiyorsun. Peki ben, Özdemir Nutku’ya karşı çıkan o yazımı, durup dururken mi yazdım? Hayır. Özdemir Nutku, durup dururken Theope adlı oyunum hakkında yalanlar ürettiği, oyunumun DT’de sahnelenmesi önerisine bu yalanlarla cevap vererek, oyunumun sahnelenmesini engellediği için, ben de ona karşı hesap soran (senin tanımınla “saldıran“) bir yazı yazdım. (Bakınız: Coşkun Büktel, “Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir” Berfin Bahar, Eylül 2005. Sayfa 42. http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/buktel.html.)

Yaşlı başlı koskoca bir profesör (Özdemir Nutku) DT’nin otuz kişilik resmi toplantısında, Theope’nin sahnelenmesi talebini bastırmak için, “on altıncı yüzyılda Fransa’da yazılmış Theope adlı bir oyun var, Fransızca bilenler bu oyuna bakmalılar aradaki benzerliği görmek için” diyerek, apaçık ve somut bir yalan söylemiş ve bu yalanla Theope’nin çalıntı olduğunu ima ederek, Theope’nin DT’de sahnelenmesi talebini gündemden çıkarmıştı. Bu apaçık yalanı ben önce bir dergide ve sonra da Kemal Başar’ın internet sitesinde yayınladığım bir yazıyla yüzüne vurduğumda, Özdemir Nutku, bana karşı yazdığı cevap yazısında, (Bakınız: Özdemir Nutku, “Coşkun Büktel’e Yanıt” http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/nutku.html.) aynı yalanı ısrarla tekrarlıyor ama sözünü ettiği ikinci Theope hakkında kanıt (ya da kaynak) göstermeye yanaşmıyordu. Bunun yerine, Theope’yi ne kadar sevdiğini anlatarak, benim tepkimi yumuşatmaya çalışıyor, olayın bana yanlış nakledildiğini, bana nakledilen şeyleri söylemediğini iddia ediyordu.

Bunun üzerine, toplantıya katılmış olup olayı bana nakleden DT sanatçısı Şahin Ergüney, toplantının CD’sini bulup, Nutku’ya karşı bir yazı yayınladı. Ergüney, yazısında, Nutku’nun CD’de kayıtlı ifadelerini aynen aktararak; toplantıda söylenenlerle ilgili bana naklettiği her şeyin naklettiği gibi olduğunu, kanıtladı. (Bakınız: Şahin Ergüney, “Theope Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt” İnsancıl, Şubat 2006. Sayfa 26. http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/theope.html.)

Naklettiği şeylerin doğruluğunu CD ile belgeleyen Şahin Ergüney, yazısında kendisini yanlış nakletmekle (yani yalancılıkla) suçlayan Özdemir Nutku’dan hesap soruyor ve Nutku’nun ciddi bir bilim adamı, bir profesör olarak, toplantıda söz ettiği o ikinci Theope’nin kaynağını göstermek zorunda olduğunu belirtiyordu. Şahin Ergüney’in somut kanıtı (toplantının CD’si) karşısında, bir kez daha yalancı çıkan Özdemir Nutku, özür dilemek yerine, sessizliği seçti.

Yani, Coşkun Büktel tarafından yedi yıllık bir emekle yaratılmış ve (doğru dürüst sahnelenmediği, hatta eleştirileri yüzünden yazarına duyulan nefret nedeniyle sahnelenmesi engellendiği halde) birkaç yıl içinde, sırf metninin gücüyle, Türk tiyatrosunun klasiği haline gelmiş olan Theope; Türkiye’nin en ünlü, en anlı şanlı tiyatro profesörü Özdemir Nutku tarafından, otuz kişilik resmi DT toplantısında, apaçık, somut ve CD kaydı bulunan bir yalanla (bir benzeri bulunduğu söylenerek) özgün olmadığı imasına maruz kalıyor; sahnelenmesi talebi ciddiye alınmıyor; DT repertuarına on beş yıl önce kabul edilmiş olmasına karşın (Türk tiyatro yazarlığını desteklemek ve geliştirmekle de görevli) DT tarafından hâlâ sahnelenmiyor.

Böylesi iğrenç bir skandal karşısında, namuslu bir eleştirmenin, namuslu bir tiyatro profesörünün, namuslu bir tiyatro yöneticisinin ve, ve, ve (hele) bir tiyatro sitesine sahip namuslu bir sanatçının ne yapması gerek?

Mesela, “İğrenç skandalmış... Haydi oradan...” diyen Tiyatro Keyfi sitesi editörü Kemal Başar’ın tepkisi, namuslu insanların tepkisine örnek olarak gösterilebilir mi?

Ya da hâlâ üç maymunu oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin tepkisi, namuslu bir tepkidir, denebilir mi?

(Bu zevatın benden ve Theope’den niçin nefret ettiklerini anlıyor musunuz? Ben var olmasam, dürüst entelektüeller olarak kendilerini ve herkesi kandırmaları ve rahat uykular uyumaları, ne kadar kolay olacaktı. Ben onların vicdan azabıyım. Çünkü benim gibi haklılığı ve yeteneği reddedilemeyecek kadar açıkça görünen bir yazarı, bu apaçık belgelenmiş haksızlık ve iftira karşısında desteklemeleri gerekiyor ama bu desteğin su başlarını tutmuş olan sanatsavarlar —vandallar— tarafından kendilerine ne kadar pahalıya ödetileceğini iyi biliyorlar. O nedenle, beni desteklemenin maliyetini göze alamıyor ve haklıdan yana değil, güçlüden yana olmayı uygun buluyorlar. Güçlüyü, en azından pasif biçimde, yani susarak —haksızlığı görmezden, duymazdan, bilmezden gelerek— desteklemeyi tercih ediyorlar. Bu durumda, benim gibi birinin varolması, üç maymunu oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin korkaklığını ve ikiyüzlülüğünü gayet somut biçimde kanıtlıyor. Varlığım onları ayıplı kılıyor. Onların, göğüs kafeslerinde yaşayan aşağılık sürüngenle yüz yüze gelmelerine neden oluyor. Bu nedenle, benden haklı olarak nefret ediyor, beni de günahları gibi hafızalarından silmek istiyorlar.)

Bence, yukarıda kısaca özetlediğim (kanıtlı belgeli) iğrenç skandal karşısında, (müdahale olanağı bulunan) namuslu bir insanın ne yapması gerekir? sorusuna verilecek cevap, çok açık:

Kıyameti koparması gerekir. 

Peki namussuzların ne yapması gerekir?

Cevap yine çok açık: Haksız olandan yana çıkması gerekir.

Haksız olandan yana çıkmak, açıkça sergilenmesi mümkün olan bir tavır değildir. Ancak “dolaylı” yöntemlerle açığa vurulabilir. Açıkça haksızdan ve haksızlıktan yana olduğunuzu söyleyemezsiniz. Ama örneğin, haksızlığı hafife alarak, önemsemeyerek, görmezden gelebilirsiniz. Ya da, örneğin, haklı olana (haklılığı CD ile kayıtlı ve sabit olana) karşı, kanıtlanmamış, saçma sapan suçlamalar yönelterek haklı olanı yıpratmaya çalışabilirsiniz.

Şimdi düşünelim: Theope’ye karşı yapılan (kanıtlı belgeli) haksız saldırıya karşı susmamı ve susarak oyunuma bir fırsat tanımamı önermekle Kemal Başar, bir dergi ve site sahibi olarak, bana namuslu bir öneride bulunmuş oluyor mu? Bence, hayır. Kemal Başar bana, saldırılara boyun eğmemi, saldırganların suyuna gitmemi, haksızlık da etseler büyüklere saygıda kusur etmememi tavsiye ediyor. Onun dediği gibi itaatkâr davranırsam, Theope’ye bir şans vermiş olacağımı söylüyor. Yani eğer, kendime yapılan bu apaçık (CD ile belgeli) haksızlık karşısında suskun kalırsam; Theope’nin sahnelenebileceğini söylüyor. Bana böylesine ahlak dışı bir tavsiye yöneltmek saçma değil mi? Benim böyle bir tavsiyeye kulak asacağımı bir an bile düşünmek saçmalık değil mi? Taa 1997’de yazılmış olan şu satırların yazarı, Coşkun Büktel değil mi:

Sevgili vandallar, sakın unutmayın: Bu ülkenin ağırbaşlı ve centilmen yazarlarının asla ulaşamadığı bir yetenek ve yaratıcılıkla “Theope”yi yazmış olan Coşkun Büktel, asla, ağırbaşlı ve centilmen bir yazar olmayacak. Onu engellemeye kalkan herkes, gerekli karşılığı mutlaka alacak. Coşkun Büktel bu ülkede hüküm süren vandalizm karşısında aristokrat bir tavırla omuz silkmeyi, vandalizme ağırbaşlı ve yüce bir sessizlikle cevap vermeyi, asla tercih etmeyecek. Ya da oyunlarının oynanabilmesi için vandalizmle uzlaşmayı asla kabul etmeyecek.

(Coşkun Büktel, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 342.)

Kemal Başar, Theope’yi beğeniyor ama, Theope yazarının onurlu ve dürüst tutumunu beğenmiyor. "Theope" değerli oysa... Yazarının tutumu yüzünden herkesin yalnız bıraktığı, itelediği, ötelediği, bunu da hiç haketmeyen bir metin... Büktel'in de hırçınlığı buradan mı kaynaklanıyor acaba? Bir daha o noktaya erişememe duygusundan... “ diyor. Benim “hırçınlığımın” (yani vandalizme karşı çıkan onurlu ve dürüst tutumumun) nedeni, açık ve CD ile belgeli olduğu halde, Kemal Başar, belgelenmiş hakikate sırt çevirip, “acaba” diye tahmin yürütmeyi tercih ederek, “bir daha o noktaya erişememe duygusundan” söz ediyor. Kanıtlı belgeli gerçeklere gözünü kapayıp, kendinden menkul spekülasyonlarla, benim “bedel ödemeyi göze alarak” sürdürdüğüm onurlu ve dürüst tutumu aşağılamaya, yıpratmaya çalışıyor.

Ben kendi tutumumun namuslu, doğru, tutarlı ve inandırıcı olduğundan eminim. Bence sorun, benim tutumumda değil, Kemal Başar’ın tutumunda... Ben, Coşkun Büktel’in tutumunu beğenmeyenlerin, “Theope”yi beğenmelerine asla güvenmedim. O nedenle de, Kemal Başar’ın “Theope”yi yönetmek istemesine asla sıcak bakmamıştım.       

Büktel'le kısa bir süre yaptığım yazışmayı, okuduğum son mesajından sonra kestim.

Kemal Başar, beni aşağılamak için hakikate başvuramayacağından, ya bir takım dayanaksız spekülasyonlara, ya da, “onunla ilişkimi kestim” tarzında, aşağılamalara başvuruyor. Yani onurlu ve dürüst tutumum yüzünden, benimle yazışmasını (ilişkisini) keserek beni cezalandırdığını söylüyor. Oysa, belgelenmiş hakikatler, “kısa bir sure yaptığımız yazışmayı” kesenin Kemal Başar değil, Coşkun Büktel olduğunu, somut ve traji komik biçimde ortaya koyuyor:

Kemal Başar, 5 Ocak 2006’da, bana

Coşkun, merhaba; Bu yazım birkaç güne kadar benim sitede girecek. Bilgin için gönderiyorum. Selamlar.

Kemal

biçiminde bir mesaj  göndermişti. Mesajın ekinde, yukarıda okuduğunuz “Theope’nin Makus Talihi” adlı yazısı vardı.

Ben de, 16 Ocak 2006’da, Kemal Başar’a teşekkür olarak, yukarıda “İki Yönetmene Mektup” başlığıyla okuduğunuz uzun mesajımı (ya da kısa yazımı) göndermiştim. Benim gönderdiğim son mesaj o yazıydı.

Kemal Başar, okuduğu o son mesajımdan sonra “benimle kısa bir süre yaptığı yazışmayı” kesmedi. Tam tersine; dört gün sonra, 20 Ocak 2006’da, bana, hiç de öfkeli olmayan, medeni bir cevap mesajı gönderdi (gramerine dokunmadan aktarıyorum):

Sevgili Coskun, postani Rusyada aldim. Meslege basladigimdan beri kimseyle birlikte hareket etmedim, dogru ve yalnislarimla hep kendim oldum. Yani Canin dusunceleri beni ilgilendirmiyor. Kabima sigamadigim icin soyleyeyim, tiyatro yonetmenindir ve siglik suclaman, racon kesmek anlamina geliyor. Tiyatro ana basliginda her seyi tartisabilecegimizi ve sigligin herkese gore goreceli oldugunu dusunuyorum. Internet basinda uzun zanan kalamiyorum. Doner donmez, Theopeye ve yasadigimiz kisa donem birlikteligimize saygimdan kapsamli bir yanit yazacagim.
Sevgi, selam.

Kemal

Ben, Kemal Başar’ın “sevgi ve selam” sözcükleriyle bitirdiği bu mesajına bugüne dek cevap vermedim. Bu durumda, benim “Başar’la kısa bir süre yaptığım yazışmayı, okuduğum son mesajından sonra kestim.” gibi bir cümle kurmaya hakkım var. Ama o cümleyi nedense ben değil, Kemal Başar kuruyor. Benimle yazışmayı kesmişmiş. Hiç farkında değilim.    

Ne bu yani, dedim... Böyle tartışma mı olur! O söyleyecek, ben dinleyeceğim. Kendisi derin derin hakaret edecek, ben sığ sığ boyun eğeceğim... Yok ya!

Ben senin tiyatro anlayışının sığlığını eleştirdim. Bu anlayış benim tanımadığım ve ilk kez eleştirdiğim bir anlayış değil. Ben bu anlayışı senin feriştahın olan Yücel Erten, Kenan Işık, Işıl Kasapoğlu gibi insanlara karşı çıkarak, kalın kalın kitaplar yazarak, daha önce de eleştirmiştim. Ben bu anlayışı yerle yeksan etmiş, senin feriştahlarını sessizliğe iltica etmek zorunda bırakmıştım. Şimdi sen, olanları bilmeden, okumadan, meraklanmadan, karşıma geçip aynı teraneleri gevelersen; benim bunu sığlık olarak değerlendirmem, hakaret değil, aslında “nezakettir“. Senden boyun eğmeni istemiş değilim. “Sığlık“ suçlamasından rahatsız olduysan bana elbette karşı çıkacaksın. Ama bana karşı çıkabilmek, öyle tribün fanatiklerinin kuru gürültüsüyle olmaz. Bana karşı çıkabilmek için, oturup kitaplarımdaki tezleri çürütmelisin. “Sığ sığ boyun eğeceğim… Yok ya! (…) Büyüksün be usta! (…) Ne egoymuş be! (…) Yuh! (…) Haydi oradan! (…) Kapalı ayağa…“ gibi tribün tepkileri vermekle bana karşı çıkmış olamazsın. Bu lümpen  tepkilerle sığ olmadığını değil, ancak sığ olduğunu kanıtlarsın. Yani beni ancak haklı kılarsın.

Üstelik pek değersiz Can Doğan ve zavallı Kemal Başar'a ayrı ayrı cümleler kurma zahmetine bile katlanamayacak... Yazacak üç beş paragraf, yallah postalayacak ikisine de... Büyüksün be usta!

Ben o kadar da büyük değilim, ama sizin baktığınız seviyeden bakıldığında, doğal olarak, çok büyük görünüyorum.

Can'ın yaptığı herhangi bir oyunu izleyemediğimden (ayrı şehirlerde yaşıyoruz), üslubunu bilmiyorum; ama Büktel beğense de beğenmese de, benim yaptığım tiyatro, yönetmen tiyatrosu.

Güzel! Senin tiyatron sana, benim Theope’m bana… Kızacak ne var bunda?

Metin, bir araç, kuracağım cümleyi aktarmak için...

Cümle kurmayı senden iyi bilenler cümleyi kurmuş. Sen, yazılarından tanık olduğumuz tribün fanatiği zekânla o cümleye müdahale edersen, o cümleyi, ancak ve yalnızca, “bozabilme“ şansın olur.  

Coşkun Büktel kıvırıp duracağına, yapamazsın benim oyunumu der, olur biter.

Niye öyle bir şey diyeyim? Sen bana yalnızca oyunumu çok beğendiğini ve yıllardır sahnelemek için çabaladığını söylüyorsun. Ama yıllardır bu konuda ne düşündüğümü sormak gereğini duymuyorsun. Sen sormadığına göre, ben sorulmayan bir soruya niye cevap vereyim? Ben insanları reddetmeye meraklı değilim. O nedenle, sadece, bana açıkladığın için, senin yönetmenlik konusundaki görüşlerini eleştirdim. Cevabımı kendi kendine bulmanı sağladım.  

Hatta sistemlerini beğenmiyorsa, alır oyununu, aslanlar gibi çekiverir ödenekli tiyatroların repertuarlarından... 

Bence, madem ki Theope’yi sahnelemeyi beceremiyorsunuz, sizler aslanlar gibi çekilip, DT dışında da var olabileceğinizi aslanlar gibi kanıtlayın! Ben devlet desteği olmadan da var olabilen bir sanatçıyım ve devlet beslemelerinden akıl alacak değilim. Sen ve senin gibiler bana akıl vermek yerine, devlet kadrolarını başarısız biçimde işgal edip tiyatroya prestij kaybettirmek yerine, o kadroları bir an önce boşaltıp, “yapabileceklerin” gelmesine fırsat tanıyın! DT sizin çiftliğiniz olsaydı, ben size Theope’yi önermezdim bile. Ama orası sizin (ya da babanızın) çiftliği olmadığına göre, oraya günün birinde sizden daha zeki, yetenekli, gerçek sanatçıların egemen olacağını ummaktan vazgeçemem.  

Yok ama bunu yapmaz, yapamaz... Saçmalıyorum yine... Bir yönetmen ilgilensin ki oyunuyla, gösteririversin gününü, dünya kaç bucak! Ne egoymuş be!

Yazım çelişkiliymiş; saldıracak yer arıyor ya! Nerede çelişki?

Bence soru aslında şu olmalı: “Nerede tutarlılık?“

Doğru ve dayanaksızmış; ne demek bu şimdi?

Theope’yi beğenmekte haklısın. Bu görüşün doğru ama yazında bu görüşün dayanakları yok, demek. Theope’nin iyi bir oyun olduğunu ben de biliyorum ama, bu görüşün dayanaksız övgülerden ibaret bir yazıyla ifade edilmesi, okurları inandırmaz, demek. Yazılarını, beni inandırmak (tatmin etmek) için değil, okurları inandırmak (tatmin etmek) için yazmalısın, demek. Yoksa ben de tatmin olmam, demek.

Her yazdığım için bilgi belge mi toplayacağım, hazret tatmin olsun diye? Her cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım yani kendisine?

Bana kanıtlamayacaksın. Okurlara kanıtlayacaksın. Ben tatmin olayım diye değil, okurlar tatmin olsun diye, kanıtlı, belgeli, tarihli konuşacaksın. Ohoo!... Sana bilimsel olmanın gerekliliğini bile öğretmek zorunda kalacaksam, okurlar ne kazanacak bu yazıdan? Bilimselliğin gereğini bilmeyen ya da bilimselliğe inanmayan okurum olamaz ki benim. Sen bilimselliğin gereğini reddeden bu zekânla mı Theope’yi yorumlayacaksın? DT’de bu zekâyla da yönetmen olunabilir ama, ben “Theope“yi buna benzer bir zekâya geçmişte bir kez teslim etmek zorunda kalmıştım. Sırf bu zekânın çıkmazı görülebilsin diye... Ve görüldü. Artık Theope’yi aynı zekâya bir kez daha teslim etmek zorunda değilim. Hatta teslim etmemek gibi bir sorumlulukla yüz yüzeyim. Ali Taygun’un sahnelediği Theope’yi gördüğünü ve beğenmediğini söylüyorsun ama, Ali Taygun o Theope’yi benim gibi düşünerek değil; senin gibi düşünerek (yönetmen tiyatrosundan yana bir yönetmen kafasıyla düşünerek) sahneledi. O da senin gibi, benimle tartışmaya zekâsı yetmediği için, bana (en lümpen biçimde, tribün taraftarı gibi) saldırmaktan başka çare bulamadı. 

Bu ne saçmalık!

Haklısın!

Özdemir Beyle olan küçük macerasını  yayımlamasam, kim nereden bilecekti?

O konuda sana gönderdiğim yazı (“Özdemir Nutku Yalan Söylemiyorsa Belge Göstermelidir“) zaten Berfin dergisinde (Eylül 2005, sayfa 42) yayınlanmıştı. Sana gönderdiğim ve senin yayınladığın metnin altında, daha önce Berfin’de yayınlandığını belirten bir ibare vardı. Ayrıca Şahin Ergüney’in Nutku’ya cevabı (“Theope Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt”) yalnız senin sitende değil, İnsancıl dergisinde de yayınlandı (Bakınız: Şubat 2006 sayısı.) Yani yazıyı bilen biliyordu. Ama yine de, o yazıyı yayınlamakla övünmekte haklısın:

Çünkü, Özdemir Nutku’nun otuz kişilik bir resmi toplantıda Theope’nin sahnelenmesi talebini bastırmak için açıkça yalan söylemesi ve yalanı CD ile belgelendiği halde, hâlâ özür dilememesi ve tüm tiyatro camiasının bu haksızlığa sessiz kalarak haksız olanı pasif biçimde desteklemesi, hatta bu olayın Büktel’e karşı bir saldırı kampanyasına dönüşmesi, ve Theope’nin 15 yıldır olduğu gibi, hâlâ sahnelenmemesi, “Özdemir Beyle olan küçük macera“  diye hafife alınamayacak kadar büyük bir skandaldır.  

Hala bu konuda iki kelime yazmadınız,

Yazdın mı? Nutku’yu eleştiren iki kelime yazdın mı? Yazmadın. Ee-e?

omurgasızlar diyor! Yuh!

Anlaşılan, “omurgasızlar“ sözcüğü seni tam tarif etmekte yetersiz kalıyor. Tribün taraftarı lümpen kişiliğini anlatmak için başka sıfatların da yardımı gerekiyor.

Hay ellerimiz kırılsın, yayımladık ya, daha ne yapalım!

Ben “yazmadın“ diyorum. Sen “yayımladım ya“ diyorsun. Sağır kulağı verip, kavram kargaşası yaratarak, işin içinden sıyrılmak istiyorsun. Ben sana benim yazımı yayınladın mı, diye sormuyorum. Nutku’nun Theope’ye ve bana yaptığı haksızlık konusunda ne düşündüğünü belirten iki satır yazdın mı? diye soruyorum. Yazmadın. Ancak ben seni eleştirdikten sonra yazıyorsun ve yalanı CD ile belgelenmiş Özdemir Nutku’yu savunuyorsun. Haklı ve mağdur tarafı ise lümpence küfürlerle aşağılamaya çalışıyorsun.

Üstelik aynen benim gibi "Theope"ye olan saygısından, Özdemir Bey kendisine yanıt yazmış; diyor ki, yanılmışım...

Bu söylediğin, düpedüz, kasten, bile bile, soğukkanlılıkla söylenmiş, maksatlı bir yalan. Özdemir Bey, asla “yanılmışım” demedi. O anlama gelen tek kelime etmedi. İkinci Theope iddiasında ısrar etti ama bu iddiasını kanıtlamaya yanaşmadı. İsteyen, kontrol edebilir: Yazısının linkini bir kez daha veriyorum: (Bakınız: Özdemir Nutku, “Coşkun Büktel’e Yanıt” http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/nutku.html.)   

Onu da yayımladık.

Yayınladığın şey, Nutku’nun “yanılmışım” demesi değildi.

Olmadı şimdi!

Olmaz tabii! Açıkça, kasten, bile bile, yalan söylersen, olmaz, tabii!

Kızdı beyefendi!

Yalana kızmayan, yalandan rahatsız olmayan, alçaktır.

Raconu ille de kendisi kesecek ya!

Yani ille de hakikati talep ediyor, yalanı reddediyorum ya!

Yakaladı ya bir uç, çekiştirsin çekiştirdiği kadar...

Ben bir şey yakalamaya meraklı ve niyetli değildim. Köşeme çekilmiş roman yazıyordum. Ama durup durduğum yerde Özdemir Nutku’nun saldırısına uğradım. Sen Nutku’nun saldırısını kınamaya iki kelimeyle olsun cesaret edemediğin için ve Theope’yi yönetmek konusunda Büktel’den cesaret bulamadığın için; Büktel’e karşı (Can Doğan, Kemal Kocatürk, Mustafa Demirkanlı tarafından) sürdürülen sansür ve saldırı kampanyasına katıldın. O nedenle bana yapılan saldırıyı, hiç utanmadan, benim bir uç yakaladığım şeklinde yorumlayabiliyorsun.

Utanmıyorsun, çünkü utanmana gerek yok. Bütün tiyatro camiası senin gibi davranıyor. Şahin Ergüney dışında, tiyatro camiasından hiç kimse, bu skandal hakkında tek satır yazamıyor, haksızlığı CD ile belgelenmiş Özdemir Nutku’ya karşı, hiç kimse çıt çıkaramıyor. (Yalnızca, İnsancıl dergisi genel yayın yönetmeni Cengiz Gündoğdu, güncelerinde, skandal boyutunu vurgulamaktan özenle kaçınarak, konuya birkaç kez değindi. Ama Gündoğdu, hiç değilse, dergisinde Ergüney’in tok sözlü yazısını yayınlamaktan kaçınmadı.)

Oysa tiyatro camiamızın sanatçı, eleştirmen ve akademisyenleri, bu skandal karşısında üç maymunu oynayarak, apaçık haksızlığı görmezden, duymazdan, bilmezden gelerek; yalanı CD ile belgelenmiş Özdemir Nutku’yu pasif biçimde savundular/savunuyorlar. Bu insanların, dergilere yazı yazarak, tv ekranlarına çıkıp konuşarak, tiyatromuzun sorunlarını ne yüzle, nasıl bir pişkinlikle, tartışmaya kalkışabildiğini, anlamak kolay değil.

Senin Büktel’e ve Theope’ye karşı bu yazıda sergilediğim omurgasız duruşunla bir kez daha kanıtladığın üzere: Tiyatromuzun tartışılması gereken en büyük sorunu, bizzat tiyatrocularımızın kendileridir. Tiyatromuzun insan konusundaki “malzeme kalitesizliğidir”. Tiyatrocularımızın özsüzlüğü, samimiyetsizliği, yetersizliği ve yüreksizliğidir.

İğrenç skandalmış... Haydi oradan...

Görüyorsunuz işte!... Bu cümleyi daha fazla yorumlamak okurların zekâsına hakaret olur.

Oyunu tartışacaksak tartışalım; Büktel'in zırvalarını değil... 

Sen kim, tartışmak kim? Hele Theope’yi tartışmak kim? Büktel’in zırvaları, ha?... Alınmama gerek yok. Tribün fanatikleri için izafiyet teorisi de, herhalde, Einstein’ın zırvalarıdır.

Theope’yi tartışacakmış!... Tartış öyleyse! Tutan mı var? Kimden icazet bekliyorsun?

Hoş oyundan da sıtkım sıyrıldı ya... 

İşte bu kadar!... Tribün fanatiği bir lümpen tiyatrocudan daha derin bir tartışma beklemek salaklık olur zaten.

İlk yazındaki övgülerini bile önemsemediğime göre, sanırım, ikinci  yazındaki bu lümpen zırvaları önemsememek hakkımdır.

Saygıdeğer ve derin Coşkun Büktel'e not: Değerli zamanınızı yazımda çelişki aramakla heba etmeyiniz.

Arayacak olsam, yazında çelişki değil, tutarlılık arardım. 

Ben söyleyivereyim, ilk paragraftaki "Kuşkuluyum..." ve son cümlemin tamamı, yazının bütünüyle çelişti.

Gırtlağına kadar battığın çelişkiler yumağında tek o çelişkiyi mi görebiliyorsun? "Hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar" gibisin.

 

BÖLÜM 5: SONSÖZ

Coşkun Büktel’in teşekkür ve eleştirisine karşı önce özel bir mesaj ile medeni bir tepki vererek hoşnutsuzluğunu belirten Kemal Başar; daha sonra, Büktel’e karşı internette sürdürülen saldırı kampanyasına katılmaya karar verdi. Kemal Başar’ın, Büktel’e yönelik lümpen ağzıyla hakaretlerden ibaret dayanaksız, kanıtsız, mantıksız suçlamaları hangi hakikatin göstergesidir? Şu hakikatin:  

Namus, doğruluk, tutarlılık, inandırıcılık artık sanat camiasında bile, önemsenmiyor? Bu tür erdemler artık popüler değil. Reytingleri yok. Azınlıkta kaldılar. Sanat piyasasında bile, belgelerle, kanıtlarla konuşmanın; bilimsel, tutarlı ve inandırıcı olmanın gerekliliğine inanılmıyor. Hatta bu niteliklerin gerekmediği artık açıkça savunuluyor. Acı hakikat şu ki, artık hakikatin modası geçti. Yalan ve ahlaksızlık, yükselen ve yükselten değerler haline geldi.

Ülkemizde sanat, artık sanatseverler tarafından değil, sanatsavarlar (vandallar) tarafından yönlendiriliyor.

Bu koşullarda hâlâ, dürüst ve namuslu tavrı koruyan ve savunan üç beş tane sanatsever insan, yel değirmenleriyle savaşan inatçı manyaklar olarak algılanır ve aşağılanır oldular. Bu durum, şüphesiz ki, aslında o namuslu insanların çöküşünün bir göstergesi değil. Ülke sanatının çöküşünün bir göstergesi. Ülkenin çöküşünün bir göstergesi.

 

Coşkun Büktel / 1 Mayıs 2006

 

 

DİPNOT:

Bu yazıyı, yayınlanması talebiyle, “Neron ile Agripina” başlıklı bir başka yazımla birlikte, tiyatronline sitesi editörü Enver Başar’a göndermiştim. Enver Başar, 8 Mayıs tarihli bir mesaj ile bana şu karşılığı verdi:

“yazınızın birisi yayında elinize saglık Saygılarımla Enver Başar http://www.tiyatronline.com/

ikincisi 10 gun sonra”

Cevabından anlaşıldığı üzere, Enver Başar, “Neron ile Agripina”  başlıklı yazımı (zararsız bularak) sitesinde yayınlamıştı. (Yukarıda metnini okuduğunuz) ikinci yazımı ise yayınlayabileceğini pek ummuyordum ve Enver Başar’ın yayınlamak için gerekçe belirtmeksizin “10 gün sonra” demiş olmasını hiç hayra yormuyordum. Ama yine de, iyimser olmaya çalışarak bekledim. Ne var ki, 10 gün sonra Enver Başar yazıyı yayınlamadı. 10 gün daha bekledim. Yine hiçbir şey olmadı. Yazıyı daha fazla bekletmek istemediğim için sonunda Enver Başar’a 26 Mayıs 2006 tarihli şu mesajımı gönderdim:

 Sayın Başar!

aradan on gün yerine yirmi gün geçti ama ikinci yazıyı hala yayınlamadınız. Acaba nedenini öğrenebilir miyim?

Coşkun Büktel

Enver Başar, üç gün daha beklettikten sonra, 29 Mayıs 2006’da bana şu karşılığı gönderdi (gramerine dokunmaksızın aktarıyorum):

coskun bey merhaba

ikinci yazınızı okudum yazının cok kişisel oldugunu  dusunuyorum bize gondereceginiz  tiyatro içerikli kişileri hedef almayan yazılarınızı yayınlayabilecegimizi bildirmek istiyorum cok polimiye acık olanlar sitemiz genel dususuna uygun degildir.

Yanlış anlamıyacagınızı umarım 

bu tip yazıları tiyatom veya tiyatrodergisi.com.tr degerlendirebilirsinz 

Saygılarımla
Enver Başar”

Enver Başar hakkında (onun da diğer site sahipleri gibi sansürcü olduğuna dair) bir önyargım vardı ve bu önyargıma itibar etmeyerek onu beklemiştim. Ama Enver Başar, önyargımı haklı çıkardı. Onu yanlış anladığımı sanmıyorum. O kendini yanlış anlatıyor. Kişileri hedef alan polemik yazılarının tiyatronline sitesine uygun olmadığını söylüyor. Bu yanlış. Çünkü Enver Başar, benim kişiliğimi hedef alan bir polemik yazısını sitesinde yayınlamakta hiç sakınca görmemişti. Benim kişiliğimi hedef alan (bana “maydanoz”, “fırsatçı”, “yalancı” diyerek, haksızca, kanıtsızca, anlamsızca hakaret eden ve aşağıda linkini verdiğim) bir Kemal Kocatürk yazısını yayınlamıştı.

Ama benim aleyhimdeki o haksız, kanıtsız, anlamsız yazıyı yayınlamakta sakınca görmeyen Enver Başar; benim o yazıya cevap olarak kaleme aldığım yazıyı yayınlamamıştı. O cevap yazımın ve genel olarak internette yayınladığım her yazımın, tahrif edilmemek koşuluyla, her sitede yayınlanabileceğini açıkça ilan ettiğim halde; Kemal Kocatürk ile benim aramda yaşanan polemiği, Enver Başar, sitesinin okurlarına eksik ve tek taraflı olarak (yalnızca Kocatürk’ün yazılarıyla) aktarmıştı.

(Son dakika notu: Enver Başar, bu yazının ve bu dipnotun yayınlanmasından sonra, sitesinde yayınladığı iki Kocatürk yazısının arasına benim ilk ve kısa cevap yazımın linkini koydu. Ama belgesel olan ikinci ve uzun cevap yazımın linkini bile koymadı.)

Kısacası, Enver Başar; sitesinde, insanların kişiliklerini isim vermeden hedef alan kalleşçe ve saçma sapan polemik yazıları yayınlayabildiği gibi; Büktel’in kişiliğini “isim vererek” hedef alan haksızca, kanıtsızca, anlamsızca hakaretlerle dolu bir yazıyı da yayınlayabilmekteydi. Ne var ki, iş Büktel’in kanıtlı, belgeli, “dürüst” yazılarını yayınlamaya gelince, Enver Başar, “polemik yazıları yayınlamıyorum” bahanesiyle yan çizmekteydi.

Enver Başar, benim (yukarıda metnini okuduğunuz) yazımı, tiyatronline sitesinin “genel duruşuna” uygun bulmadığını açıklamış. Bu çifte standartlı “duruşa” saygı duyan okurlar çıkar mı, bilemem. Ama Başar’ın övündüğü bu “duruş”, bu çifte standartlı sansürcü “duruş”, beni kusturuyor.

Enver Başar’ın sitesinde, Coşkun Büktel’e “maydanoz”, “fırsatçı”, “yalancı” gibi sıfatlarla haksızca, kanıtsızca, anlamsızca hakaret eden Kemal Kocatürk’ün yazısını http://www.tiyatronline.com/ykulis197.htm da; Büktel’in o yazıya cevabını ve Kemal Kocatürk’le arasında yaşanan polemiğin tüm yazılarını (iki tarafı da eksiksiz olarak içerir biçimde) Büktel-Kocatürk Polemiği dosyasında bulabilirsiniz.

 

GÜNCELLEME:

Bu yazının yayınlanmasından bir buçuk ay kadar sonra (13 Temmuz 2006),

eskisinden ayrılarak OYÇED adlı yeni bir dernek kuran

60'tan fazla oyun yazarı ve çevirmen,

(Theope'nin sahnelenmesini engellemek uğruna resmi bir toplantıda

kasıtlı olarak yalan söylediği CD kaydıyla belirlenmiş olan) Özdemir Nutku'yu

yeni derneklerine başkan yaptılar.

Büktel'in konuyla ilgili yazısı/yorumu, şu başlıkta okunabilir:

 

"İnsanlar Özdemir Nutku'nun Yüzüne Nasıl Bakabiliyor?" Coşkun Büktel (15. yazı)

 

 

Bu yazıya cevap (13. yazı):

Kemal Başar, COŞKUN BÜKTEL’E KENDİMİ ZORLAYA ZORLAYA YAZABİLDİĞİM EN UZUN YANIT 

 

Bu yazının öncesi (11. yazı):

Hilmi Bulunmaz, THEOPE TARTIŞMALARI VE SANAT ÖZGÜRLÜĞÜ