
DEMEK Kİ, KEMAL
BAŞAR’A
“OMURGASIZ” DEMEKLE
PEK HAKSIZLIK ETMEMİŞİM
Coşkun Büktel
(Bu yazı daha
önce tiyatrodergisi.com.tr internet sitesinde ikiye bölünerek
yayınlanmıştır.)
BÖLÜM 1:
GİRİŞ
Kemal Başar,
Coşkun Büktel’le ilgili iki yazı yazdı. Birincisini,
“Theope’nin
Makus Talihi” adıyla kendi sitesinde (tiyatrokeyfi) ve
Birgün gazetesinde, ikincisini
“Kapalı Ayağa! Hep Beraber! En
Büyük Coşkun Büktel, Başka Büyük Yok!” adıyla sineklimarket
sitesinde yayınladı. (Yazıların ikisi de, şu an, yayınlandıkları
sitelerden kaldırılmış oldukları için linklerini veremiyorum. Ama bu
yazının içinde her iki yazıyı da eksiksiz olarak alıntılayıp
cevaplayacağım.)
Birinci yazı bir
övgü yazısıydı; kanıt ya da belgeye dayanmayan, yalnızca Kemal
Başar’ın “Theope” adlı oyuna duyduğu sevgiyi ve Coşkun Büktel’in
mücadelesine duyduğu saygıyı yansıtan bir yazı... İkinci yazı ise,
tam tersine, Büktel’e öfke kusan ve Büktel ile alaya yeltenen
(elbette yine kanıt ya da belgeye dayanmayan, hatta kanıt ya da
belge göstermek zorunda olmadığını savunan) bir yazı.
Kemal Başar,
Birgün gazetesinde ve kendi sitesinde yayınladığı övgü yazısını (“Theope’nin
Makus Talihi”) kendi sitesinden kendisi kaldırdı. Her halde onu
yazılmamış saymaya karar vermişti. Başar’ın Sineklimarket.com’da
yayınladığı yergi yazısı (“Kapalı Ayağa!...”) ise, o sitenin
sahibi Can Doğan tarafından, (Büktel’le ilgili başka yazılarla
birlikte) siteden kaldırıldı.
Tiyatro sitesi
sahiplerinin antidemokratik sansürcü karakterlerini önceden
bildiğimiz için, yazıların ikisini de bilgisayarımıza kaydetmiştik.
Şimdi bu yazımızda, Kemal Başar’ın bu iki yazısını cümle cümle
alıntılayarak, inceleyecek ve cevaplayacağız.
Önce
“Theope’nin
Makus Talihi” adlı birinci yazıyla başlıyoruz. Kemal
Başar’ın yazısını, farklı ve koyu harflerle hiç kısaltmadan, aynen
alıntılıyor, aralara normal harflerle yorumlarımı veya cevaplarımı
giriyorum:
BÖLÜM 2: “THEOPE’NİN MAKUS TALİHİ”
Kemal Başar, ilk
yazısına şu cümlelerle başlıyor:
“Theope üstüne tartışılmasını çok yerinde ve ne yazık
ki gecikmiş buluyorum. Bana göre Theope, en iyi yazılmış
oyunlarımızdan biri.
Katılmıyorum: Her zaman söylediğim gibi: “Theope,
Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur.” Ben böyle düşünüyorum ve bu
düşüncemi dürüstçe açıklamamın bir takım sığ zekâlara kolayca
malzeme olacağını, “Theope”nin 1993’te kitap olarak yayınlandığı ilk
günden beri bildiğim halde; düşüncemi gizlemeye veya farklı
göstermeye, ilk günden beri, hiç gerek duymuyorum. Bir takım gerçek
dostlarım bile, ilk günden beri, bu ifademin karar mercilerinde
alerji yarattığını söyleyerek beni uyarıyorlar. Bu uyarılara
aldırmadım, aldırmıyorum. Sığ zekâların alerjisini; karar
mercilerinde olsalar bile, tiyatromuzun tüm kalelerini işgal etmiş
olsalar bile, hesaba katmayı reddediyorum. Saatimi sığ zekâlara göre
ayarlayamam. Beni iyi niyetle okuyanların bile hoşuna gitmeyebilir,
ama madem ki, Theope’nin “Türk dilinde yazılmış en iyi oyun”
olduğunu düşünüyorum, bunu aynen, iyi niyetli okurlarımın bile
hoşuna gitmeye çalışmadan, dolandırmadan, sulandırmadan, açıkça,
mertçe, Türkçe, söylemek zorundayım.
Bu, öyle dere tepe, rastgele söylenmiş bir söz değil.
Ben, 1994 yılında, bu sözüme, (imalar ya da on iki yaş zekâsının
ürünü sığ alaylarla değil de) emek ürünü, dokuz buçuk sayfalık bir
yazıyla karşı çıkma cesaretini gösterebilmiş tek insanı (Cezmi
Koca); belgelere dayanan ve derslerle dolu, otuz sayfalık, gayet
yaratıcı bir metinle susturdum ve o zamandan beri, kimse “Theope,
Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur.” şeklindeki ifademe ciddi bir
karşı çıkış sergileyemiyor.
(Bakınız: Cezmi Koca, “Theope’nin Düşündürdükleri”,
Evrensel Kültür, sayı 34, Ekim 1994. Aynı yazı, “Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” adlı kitabımda da Dramatik
Yayınlar, 1998; hiç kısaltılmamış olarak okunabilir; sayfa
160-170. Cezmi Koca’ya karşı yazdığım cevap yazısı için ise, bakınız
“Theope Savunması” Agon, Eylül-Ekim 1994, sayı 4. Bu yazı,
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”nın 160-202 sayfaları
arasındadır.)
Kısacası, ben, “Theope Türk dilinde yazılmış en iyi
oyundur” derken, ne dediğimi biliyor ve otuz sayfalık ciddi bir
yazıyla savunabiliyorum. Bu durumda, “Theope, en iyi yazılmış
oyunlarımızdan biri.” gibi ifadeleri, sinsi maksatlarla değil
de, iyi niyetle bile söylenmiş olsalar, övgü olarak algılamıyorum.
Okurken verdiği keyif kadar, sahneye konduğunda da en
az o kadar keyif vereceğini düşünüyorum. Yıllardır da bu metni
yönetmek ve kendimce dört başı mamur bir sahne eseri haline
getirebilmek için uğraşıyorum.
Kemal Başar’ın bu uğraşmasından benim yıllardır hiç
haberim olmadı. Bana sormadan uğraşmış. Hâlâ daha bana bu konuda ne
düşündüğümü sormuş değildir. O nedenle, ben de kendisine bu konuda
ne düşündüğümü söylemiş veya ima yoluyla bile olsa, bu konuda olumlu
veya olumsuz herhangi bir görüş belirtmiş değilim.
Eser, 1989
yılında Şehir Tiyatrosu’nda Ali Taygun tarafından yorumlanmıştı.
Ali Bey, metni yarı yarıya budamıştı. O felsefi derinlik yitirilmiş,
metin renkli boyalarla boyanmış, içi boşaltılmıştı bence. Aklımda en
çok kalan, sevgili dostum Hüseyin Köroğlu’nun dinamik, cansiperane
oyunculuğu... Ama yetmiyordu... Yine de Şehir Tiyatroları Theope'yi,
öyle ya da böyle, oynamıştı.
Yazar Coşkun
Büktel bu yorumdan hiç hoşnut kalmadı. Provalara ve sonra prömiyere
de gitmedi. Bulduğu, hatta var ettiği her alanda Şehir Tiyatrosu’nun
eserini katlettiğini savundu ve protestosunu sürekli sürdürdü. Bir
de eleştirel oyun yazdı: “Shakespearesiz Herifler”!
Provalara
gitmeseydim o yorumdan hoşnut kalmayışım mümkün olamazdı. Provalara
bir süre “gittiğim için” o yorumdan hoşnut kalmadım. Ve o yorumdan
hoşnut kalmadığım için yönetmen Ali Taygun’la aramızda problem
çıktı. Bu nedenle, bir daha ne provalara ne de prömiyere gitmediğim
gibi, oyunu da seyretmedim. Bütün bu olaylar eleştiri kitaplarımda
ayrıntılı olarak ve elbette daha yetkin bir Türkçe’yle
anlatılmıştır. (Bakınız : Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları ve
Yönetmen Tiyatrosuna Karşı)
Bana göre
metin, sergilenecek eserin bir ögesidir yalnızca. Yönetmen onu
yoğurur ve oyuncu, dekor, kostüm, ışık, müzik gibi diğer ögelerle
birlikte, sahneye yazarın değil, kendi bakışını yansıtan bir sanat
eseri çıkarır ortaya.
Ben, yönetmenlerin
kendi bakışını yansıtarak sahneledikleri pek çok eser gördüm.
Kitaplarımda somut kanıtlarla gösterdiğim üzere, bu eserlerin
hiçbiri sanat eseri değildi. Yukarıdaki ifadeleri, bana göre, sığ
olmanın ötesinde; Kemal Başar’ın, yönetmeyi istediği oyunun yazarını
tanımadığını, onun kitaplarını ya hiç okumadığını ya da o kitaplarda
savunulmuş düşünceleri umursamadığını göstermektedir.
Ama benim “Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” ve “Yönetmen Tiyatrosuna
Karşı” adlı kuramsal kitaplarımda, karşıtlarıma karşı savunduğum
görüşler, Kemal Başar’dan çok daha önemli insanları (Yücel Erten,
Nesrin Kazankaya, Yılmaz Onay, Işıl Kasapoğlu, vb) susmak zorunda
bırakmıştır. Türkiye’de benim o kitaplarımı okumadan, o kitaplarımla
hesaplaşmadan, yönetmenim diye ortaya çıkan insanlar; ciddi
tiyatrocuların ciddiye alabileceği sanatçılar olamazlar. Yukarıdaki
gibi sığ lafları fikir diye öne sürmekte hâlâ ısrar etmek isteyen
ciddi insanlar, önce Coşkun Büktel’in kitaplarını aşmak, o
kitaplarla hesaplaşmak, oradaki kanıtları çürütmek zorundalar.
Birbirinin aynı ansiklopedik bilgileri ve yönetmen tiyatrosuna dair
(moda olmuş olmaktan başka dayanağı bulunmayan) birbirinin aynı
görüşleri pek çok kuramsal kitapta bulabilirler. O kitapların
hepsini okumak zorunda değiller. Ama Büktel’in kuramsal kitapları,
değil muadili, benzeri bile bulunmayan eserlerdir. Moda inanışların
tümüne bilimsel kanıtlarla ve belgelerle karşı çıkan ve kimsenin
karşı çıkamadığı eserlerdir. Büktel’in kuramsal eserleri, Türk
tiyatro sanatına yapılmış, en özgün (belki de tek özgün), en
bilimsel, en yaratıcı entelektüel katkılardır. O nedenle Büktel’in
kitaplarını kanıt ve belgelere dayanarak inandırıcı biçimde
reddetmek mümkün değildir. O kitapları, ancak şaklabanlık ederek
reddetmek mümkündür. Ama şaklabanlığa değil de “yönetmenliğe”
soyunan insanlar, o kitaplarla hesaplaşmaya; yukarıdaki gibi sığ
cümleler kurmadan önce, o kitapları geçersiz kılacak kanıtları
sunmaya mecburdur.
Büktel ise
yazdığı metnin odak noktası olmasını arzuluyor, onun hiçbir şekilde
kesilmesini, değiştirilmesini, belki de başka bir görüşe, düşünceye
alet edilmesini istemiyordu.
Başka bir görüşe
düşünceye değil, yönetmen komplekslerine alet edilmesini
istemiyordum. Ben Kemal Başar’dan çok daha önemli yönetmenlerin
bile, bugüne dek, özgün ya da enteresan bir görüş belirttiklerine
tanık olmadım. Yönetmen tiyatrosunu savunan yönetmenlerin, sistemli
ve tutarlı bir görüşleri asla olmadı. Yalnızca, “yenilik”
zannettikleri içerikten yoksun bir takım “acaiplikleri” oldu.
Acaiplik üretmek, düşünce üretmekten daha kolay olduğu için, sığ
zekâlar arasında kolayca revaç buldu. Moda oldu. Moda, “hakikat”
değildir. Hakikat, Kemal Başar (ve Can Doğan dahil) hiçbir
yönetmenin, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”daki kanıtlara karşı
çıkamadığıdır.
İşte
uzlaşılmaz çatışma da bu noktada başladı. Coşkun Büktel, yel
değirmenlerine karşı! Tekmili birden...
Don Kişot kadar
dürüst olabilirim ama Don Kişot gibi meczup değilim; hele (Mehmet
Atak’ın bana ismimi belirtmeden yönelttiği suçlamadaki ifadeyle)
“narsist meczup” hiç değilim. Yel değirmenlerine karşı değil,
devlet destekli sanatsavarlara (vandallara) karşı mücadele ediyorum.
Ama Don Kişot kadar dürüst ve yalnız olduğum doğru.
Oyun Devlet
Tiyatroları Edebi Kurulundan da geçti; ama seneler boyu repertuara
giremedi. Birkaç kere gündeme geldi, ama görünmeyen eller tarafından
engellendi. Büktel bu, durur mu! Yüzlerce sayfa tutan bir kitap
yazdı ve Devlet Tiyatroları yönetiminde ve o çevrede kim varsa,
üstelik belgeleriyle ve iyi bir yazarın zaman zaman acıtabilen
üslubuyla elinde eteğindekini kamuoyunun bilgisine sundu.
Tamamen doğrudur.
Bunları toplum önünde böylesine dürüst bir yorumla dile getiren
(Feridun Çetinkaya dışında) başka kimse çıkmamıştır.
Tiyatro
camiasında Theope’ye karşı olan derin sessizliğin nedeni, yazarının
sabırsızlığı ve pek de haksız diyemeyeceğim bu saldırganlığı oldu.
Kemal Başar benim
tavrım için “haksız” diyemiyorsa, “saldırganlık” da diyememeliydi.
Benim tavrımı “saldırganlık” diye nitelemesini yadırgamış ama
kasıtlı olmadığına, o sözcüğü yalnızca özensizlik ve sığlık yüzünden
kullandığına inanmıştım.
Coşkun Büktel,
seneler ve seneler boyu köşe başlarını tutanlara karşı yalnızca
kalemiyle direndi; koca bir sistemin karşısında kaya gibi durdu ve
tutarlılığını yitirmedi. Öfkesi hep sıcak kaldı.
Kemal Başar’a, bu
ifadeleri yüzünden teşekkür etmiştim.
Gelinen noktada
Theope'ye edilen haksızlık, içimi acıtıyor.
Bu ifade ilk
okuduğumda bile bana yapmacık gelmişti.
Yaşamının 7
yılını bu oyunu yazmaya vermiş ve Ahmet Türkoğlu'nun şiirinin tek
bir dizesinden yola çıkarak derin, felsefi, aşk ve insani zaaflarla
dolu, her yanı tiyatro kokan, her tümcesi değerli ve yönetmeni
kışkırtan bir oyun yazmış olan Coşkun Büktel'in bu öfkesini ve
yalnızlık duygusunu anlayabiliyorum.
Tanımlamalar
oldukça başarılı ama anlayabildiğini söylediği şeyleri aslında hiç
anlamamış olduğunu, Başar’ın ikinci yazısında göreceğiz.
Sistem, kendini
eleştiren kişileri ve ürettikleri yapıtları içine almıyor.
Ama Kemal Başar,
aşağıda aktardığım ikinci yazısından anlaşılacaği üzere, sistemi
eleştiren bu kişileri ve ürettikleri yapıtları, ancak o kişilerin
eleştirileri kendi şahsına da yönelmediği sürece
beğeniyor/destekliyor. Eleştiriler kendine yöneldiğinde ise, Kemal
Başar da derhal sistemin içinde konuşlanarak, sisteme karşı
çıkanlara en lümpen saldırılarla cevap veriyor. Bu uğurda, sistem
dışı kişilere (örneğin Coşkun Büktel’e) apaçık biçimde haksızlık
etmiş olan sistem insanlarını (örneğin Özdemir Nutku’yu) savunmaktan
bile kaçınmıyor.
Oysa iyi oyun
zor yazılıyor.
Ama o iyi oyunları
beğendiklerini söyleyen Kemal Başar gibi omurgasız insanların o iyi
oyunlardan “sıtkım sıyrıldı” diyebilmesi, kolayca mümkün olabiliyor.
Eleştiriler kendilerine yöneldiğinde, omurgasız insanlar, fikir ve
beğenilerinden bir anda 180 derece çark edebiliyor.
Theope'nin
sergilenme zamanı hala gelmedi mi?
Hayır, (Başar’ın
ikinci yazısında görüleceği üzere) Türk tiyatrosuna egemen olan zekâ
düzeyi henüz buna hazır değil.
Kemal Başar’ın
yukarıda aktardığım ilk yazısına karşı, yukarıda açıkladığım şeyleri
hissetmiş, ama o hislerimi ve düşüncelerimi tümüyle dile getiren bir
yazı yazmamıştım. Bir mail ile bana o yazısının yayınlandığını
duyuran Kemal Başar’a karşı bir cevap mail’i göndermek ve teşekkür
etmek gereğini hissettiğimde, teşekkürümü açıklarken eleştirilerimi
saklamayı kendime yediremeyeceğim bir adilik saydığım için, (bir
mail çerçevesi içinde ne kadar aktarılabilirse) eleştirilerimi de
aktarmayı uygun buldum. Sonradan
“İki Yönetmene Mektup“
başlığıyla yayınlanan o kısa mail yazımı aşağıya aynen aktarıyorum.
BÖLÜM 3:
“İKİ YÖNETMENE MEKTUP“
Kemal, merhaba!
Yazını (“Theope’nin
Makus Talihi”) sitede (Tiyatrokeyfi) az önce gördüm, Birgün'de (11
Ocak 2006) yayınladığını da duydum. Benim hakkımda bugüne dek
kimsenin söylemeye yanaşmadığı gerçeklere dair çok net ve
yüceltici değerlendirmelerin de var, katılmadığım görüşlerin ve iki
arada bir derede kalmış bazı kararsız ifadelerin de...
Ama hemen
belirteyim ki, Can Doğan'ın Sinekli Market sitesindeki Theope yazısında
(“Bitmez Tükenmez ve Vandalca Bir Geyik Muhabbeti: Theope”) öne
sürdüğü olumsuz görüşler ne kadar yanlış ve dayanaksız ise, senin
yazındaki olumlu görüşler de o kadar doğru ve dayanaksız. Olumlu
görüşlerini bir yana bırakırsak, yönetmen tiyatrosu hakkında, Can
Doğan'ın zifaf odası benzetmesi gibi (üstelik kendi buluşu bile
olmayan ve mevzuat müsait olsa çok daha sert ve acıtıcı sıfatlarla
niteleyeceğim) zırvalarla aynı paralelde olduğunu görüyoruz ki, bu
çok üzücü.
İkiniz de site
sahibi ve ödenekli tiyatro yönetmenleri olarak benzer konumlarda
bulunduğunuz gibi, yazılarınızın dayanaksız ve sığ olması konusunda
da benzeşiyorsunuz. Görüşlerinizin bütün bu sığlığına rağmen,
yönettiğiniz metinlere (siz seçtiğinize göre mutlaka derin olması
gereken o metinlere) müdahale etmek hakkını kendinizde nasıl
bulabiliyorsunuz?
Her neyse,
yazındaki iyi niyet için yine de teşekkür ediyorum!
Ama bu arada
şunu da belirteyim ki; Özdemir Nutku'nun yalan söylediği kesin
olarak ortaya çıktığı halde, onunla benim aramdaki tartışmayı onun
yalanıyla bitirmeye karar vermiş olman, hiç hoşuma gitmedi. Benden
nefret etmeyen tarafsız okurların da hoşuna gitmediğinden eminim.
Can Doğan'la
benzeştiğiniz bir konu da o zaten: Her ikiniz de yazılarınızı,
Özdemir Nutku'yla yaptığım tartışma münasebetiyle yayınlandığınız
halde, o tartışmaya hiç değinmiyorsunuz. Özdemir Nutku gibi ünlü bir
profesörün otuz kişilik bir resmi toplantıda Theope hakkında yalan
söylediği kesinleşmiş olmasına rağmen, ne sen ne de Can Doğan, bu
iğrenç skandal hakkında tek kelime söyleyemiyor, herkes gibi
susuyorsunuz. Ama bütün bu omurgasızlığınıza rağmen,
(Güncelleme: Kemal Başar’ın
aşağıda okuyacağınız
ikinci yazısında görüleceği üzere, ona yönelik “omurgasızlık”
saptamam hedefi on ikiden vurmuştu. Can Doğan’ın benimle ilgili ya
da bana ait bazı yazıları sitesinden çıkarması ise, bu sıfatı layık
görmekle ona da haksızlık etmediğimi kanıtladı.)
dik ve "düzgün"
bir duruş sergilemekteki bütün bu handikaplarınıza rağmen,
kendinizde metinleri düzeltmek hakkını bulabiliyorsunuz.
Sert konuştuğum
için özür dilerim ama, bunlar bence yumuşatılmaması
(sulandırılmaması) gereken konular. Bu çarpıcı hakikatleri layık
oldukları dozda açıklamazsak, açıklar gibi yaparken aslında
"örtüyor" durumuna düşebiliriz.
Şimdi bu
mektubu Can Doğan'a da göndermeye karar verdim.
Umarım
yayınlar. Umarım sen de yayınlarsın!
Hoşçakalın!
Coşkun Büktel
Can Doğan,
yukarıda aktardığım yazıyı, 16 Ocak 2006’da, kendi sitesi olan
www.sineklimarket.com'da yayınladı. Kemal Başar ise, yazıyı
kendi sitesinde yayınlamadı. Bir ya da iki ay kadar suskun kaldıktan
sonra, Kemal Başar, bu kez kendi sitesi yerine Can Doğan’ın
sitesinde, bana karşı öfkeli ve makul olmaktan çok uzak bir cevap
yazısı yayınladı
Can Doğan,
sonradan, Başar’ın cevap yazısını sitesinden çıkardığı için,
Başar’ın bu ikinci yazısının da linkini veremiyorum. Ama yazıyı
aşağıya eksiksiz olarak ve cümle cümle alıntılayarak, aynı yöntemle
cevaplayacağım:
BÖLÜM 4:
“KAPALI AYAĞA! HEP BERABER!
EN BÜYÜK COŞKUN BÜKTEL, BAŞKA BÜYÜK
YOK!”
Şimdi Kemal
Başar’ın bu ikinci yazısını da farklı ve koyu harflerle
alıntılayarak, cümle cümle cevaplayalım. Yazı şu ifadelerle
başlıyor:
Coşkun Büktel,
kendine biçtiği kadar değerli midir, yalnızca Theope'yi yarattığı
için... Kuşkuluyum...
"Theope"
değerli oysa... Yazarının tutumu yüzünden herkesin yalnız bıraktığı,
itelediği, ötelediği, bunu da hiç haketmeyen bir metin... Büktel'in
de hırçınlığı buradan mı kaynaklanıyor acaba? Bir daha o noktaya
erişememe duygusundan...
Coşkun
Büktel'in, yazar olarak, varoluşunu tamamen bu oyuna borçlu olduğunu
düşünüyorum. Ben
www.tiyatrokeyfi.com ve Birgün gazetesinde yayımlanan yazımda
oyunu övdüm, Büktel'i değil. Onun için bana teşekkürünü gereksiz
buluyorum. Ve kendisinden biraz susarak, saldırmayarak, oyuna bir
fırsat vermesini rica ediyorum.
Ve
saçmalıyorum... Mümkün mü bu?
Evet,
saçmalıyorsun! “Susarak, saldırmayarak, oyuna bir fırsat vermemi
rica etmekle“, senin gibi omurgasız olmamı dilemekle, benim senin
gibi olabileceğimi zannetmekle, evet, saçmalıyorsun.
Benden rica
ettiğin şeyin ne anlama geldiğini görelim: “Sus, saldırma, oyuna bir
fırsat ver“ diyorsun. Beni saldırgan gösterme çabanı görmezden
gelirsek, ne kadar iyi niyetli bir öneri gibi görünüyor, değil mi?
Peki benim kime karşı susmamı istiyorsun? Kime saldırmamdan rahatsız
oluyorsun? Yazının aşağıdaki bölümünden anlaşıldığı kadarıyla, en
başta, Özdemir Nutku’ya karşı susmamı istiyorsun. Peki ben, Özdemir
Nutku’ya karşı çıkan o yazımı, durup dururken mi yazdım? Hayır.
Özdemir Nutku, durup dururken Theope adlı oyunum hakkında yalanlar
ürettiği, oyunumun DT’de sahnelenmesi önerisine bu yalanlarla cevap
vererek, oyunumun sahnelenmesini engellediği için, ben de ona karşı
hesap soran (senin tanımınla “saldıran“) bir yazı yazdım. (Bakınız:
Coşkun Büktel,
“Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge
Göstermelidir” Berfin Bahar, Eylül 2005. Sayfa 42.
http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/buktel.html.)
Yaşlı başlı
koskoca bir profesör (Özdemir Nutku) DT’nin otuz kişilik resmi
toplantısında, Theope’nin sahnelenmesi talebini bastırmak için,
“on altıncı yüzyılda Fransa’da yazılmış Theope adlı bir oyun var,
Fransızca bilenler bu oyuna bakmalılar aradaki benzerliği görmek
için” diyerek, apaçık ve somut bir yalan söylemiş ve bu yalanla
Theope’nin çalıntı olduğunu ima ederek, Theope’nin DT’de
sahnelenmesi talebini gündemden çıkarmıştı. Bu apaçık yalanı ben
önce bir dergide ve sonra da Kemal Başar’ın internet sitesinde
yayınladığım bir yazıyla yüzüne vurduğumda, Özdemir Nutku, bana
karşı yazdığı cevap yazısında, (Bakınız: Özdemir Nutku,
“Coşkun
Büktel’e Yanıt”
http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/nutku.html.) aynı yalanı
ısrarla tekrarlıyor ama sözünü ettiği ikinci Theope hakkında kanıt
(ya da kaynak) göstermeye yanaşmıyordu. Bunun yerine, Theope’yi ne
kadar sevdiğini anlatarak, benim tepkimi yumuşatmaya çalışıyor,
olayın bana yanlış nakledildiğini, bana nakledilen şeyleri
söylemediğini iddia ediyordu.
Bunun üzerine,
toplantıya katılmış olup olayı bana nakleden DT sanatçısı Şahin
Ergüney, toplantının CD’sini bulup, Nutku’ya karşı bir yazı
yayınladı. Ergüney, yazısında, Nutku’nun CD’de kayıtlı ifadelerini
aynen aktararak; toplantıda söylenenlerle ilgili bana naklettiği her
şeyin naklettiği gibi olduğunu, kanıtladı. (Bakınız: Şahin Ergüney,
“Theope Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt” İnsancıl, Şubat 2006.
Sayfa 26.
http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/theope.html.)
Naklettiği
şeylerin doğruluğunu CD ile belgeleyen Şahin Ergüney, yazısında
kendisini yanlış nakletmekle (yani yalancılıkla) suçlayan Özdemir
Nutku’dan hesap soruyor ve Nutku’nun ciddi bir bilim adamı, bir
profesör olarak, toplantıda söz ettiği o ikinci Theope’nin kaynağını
göstermek zorunda olduğunu belirtiyordu. Şahin Ergüney’in somut
kanıtı (toplantının CD’si) karşısında, bir kez daha yalancı çıkan
Özdemir Nutku, özür dilemek yerine, sessizliği seçti.
Yani, Coşkun
Büktel tarafından yedi yıllık bir emekle yaratılmış ve (doğru dürüst
sahnelenmediği, hatta eleştirileri yüzünden yazarına duyulan nefret
nedeniyle sahnelenmesi engellendiği halde) birkaç yıl içinde, sırf
metninin gücüyle, Türk tiyatrosunun klasiği haline gelmiş olan
Theope; Türkiye’nin en ünlü, en anlı şanlı tiyatro profesörü Özdemir
Nutku tarafından, otuz kişilik resmi DT toplantısında, apaçık, somut
ve CD kaydı bulunan bir yalanla (bir benzeri bulunduğu söylenerek)
özgün olmadığı imasına maruz kalıyor; sahnelenmesi talebi ciddiye
alınmıyor; DT repertuarına on beş yıl önce kabul edilmiş olmasına
karşın (Türk tiyatro yazarlığını desteklemek ve geliştirmekle de
görevli) DT tarafından hâlâ sahnelenmiyor.
Böylesi iğrenç bir
skandal karşısında, namuslu bir eleştirmenin, namuslu bir tiyatro
profesörünün, namuslu bir tiyatro yöneticisinin ve, ve, ve (hele)
bir tiyatro sitesine sahip namuslu bir sanatçının ne yapması gerek?
Mesela, “İğrenç
skandalmış... Haydi oradan...” diyen Tiyatro Keyfi sitesi
editörü Kemal Başar’ın tepkisi, namuslu insanların tepkisine örnek
olarak gösterilebilir mi?
Ya da hâlâ üç
maymunu oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin tepkisi, namuslu bir
tepkidir, denebilir mi?
(Bu zevatın benden
ve Theope’den niçin nefret ettiklerini anlıyor musunuz? Ben var
olmasam, dürüst entelektüeller olarak kendilerini ve herkesi
kandırmaları ve rahat uykular uyumaları, ne kadar kolay olacaktı.
Ben onların vicdan azabıyım. Çünkü benim gibi haklılığı ve yeteneği
reddedilemeyecek kadar açıkça görünen bir yazarı, bu apaçık
belgelenmiş haksızlık ve iftira karşısında desteklemeleri gerekiyor
ama bu desteğin su başlarını tutmuş olan sanatsavarlar —vandallar—
tarafından kendilerine ne kadar pahalıya ödetileceğini iyi
biliyorlar. O nedenle, beni desteklemenin maliyetini göze alamıyor
ve haklıdan yana değil, güçlüden yana olmayı uygun buluyorlar.
Güçlüyü, en azından pasif biçimde, yani susarak —haksızlığı
görmezden, duymazdan, bilmezden gelerek— desteklemeyi tercih
ediyorlar. Bu durumda, benim gibi birinin varolması, üç maymunu
oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin korkaklığını ve
ikiyüzlülüğünü gayet somut biçimde kanıtlıyor. Varlığım onları
ayıplı kılıyor. Onların, göğüs kafeslerinde yaşayan aşağılık
sürüngenle yüz yüze gelmelerine neden oluyor. Bu nedenle, benden
haklı olarak nefret ediyor, beni de günahları gibi hafızalarından
silmek istiyorlar.)
Bence, yukarıda
kısaca özetlediğim (kanıtlı belgeli) iğrenç skandal karşısında,
(müdahale olanağı bulunan) namuslu bir insanın ne yapması gerekir?
sorusuna verilecek cevap, çok açık:
Kıyameti koparması
gerekir.
Peki namussuzların
ne yapması gerekir?
Cevap yine çok
açık: Haksız olandan yana çıkması gerekir.
Haksız olandan
yana çıkmak, açıkça sergilenmesi mümkün olan bir tavır değildir.
Ancak “dolaylı” yöntemlerle açığa vurulabilir. Açıkça haksızdan ve
haksızlıktan yana olduğunuzu söyleyemezsiniz. Ama örneğin,
haksızlığı hafife alarak, önemsemeyerek, görmezden gelebilirsiniz.
Ya da, örneğin, haklı olana (haklılığı CD ile kayıtlı ve sabit
olana) karşı, kanıtlanmamış, saçma sapan suçlamalar yönelterek haklı
olanı yıpratmaya çalışabilirsiniz.
Şimdi düşünelim:
Theope’ye karşı yapılan (kanıtlı belgeli) haksız saldırıya karşı
susmamı ve susarak oyunuma bir fırsat tanımamı önermekle Kemal
Başar, bir dergi ve site sahibi olarak, bana namuslu bir öneride
bulunmuş oluyor mu? Bence, hayır. Kemal Başar bana, saldırılara
boyun eğmemi, saldırganların suyuna gitmemi, haksızlık da etseler
büyüklere saygıda kusur etmememi tavsiye ediyor. Onun dediği gibi
itaatkâr davranırsam, Theope’ye bir şans vermiş olacağımı söylüyor.
Yani eğer, kendime yapılan bu apaçık (CD ile belgeli) haksızlık
karşısında suskun kalırsam; Theope’nin sahnelenebileceğini söylüyor.
Bana böylesine ahlak dışı bir tavsiye yöneltmek saçma değil mi?
Benim böyle bir tavsiyeye kulak asacağımı bir an bile düşünmek
saçmalık değil mi? Taa 1997’de yazılmış olan şu satırların yazarı,
Coşkun Büktel değil mi:
Sevgili
vandallar, sakın unutmayın: Bu ülkenin ağırbaşlı ve centilmen
yazarlarının asla ulaşamadığı bir yetenek ve yaratıcılıkla
“Theope”yi yazmış olan Coşkun Büktel, asla, ağırbaşlı ve centilmen
bir yazar olmayacak. Onu engellemeye kalkan herkes, gerekli
karşılığı mutlaka alacak. Coşkun Büktel bu ülkede hüküm süren
vandalizm karşısında aristokrat bir tavırla omuz silkmeyi,
vandalizme ağırbaşlı ve yüce bir sessizlikle cevap vermeyi, asla
tercih etmeyecek. Ya da oyunlarının oynanabilmesi için vandalizmle
uzlaşmayı asla kabul etmeyecek.
(Coşkun Büktel,
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998.
Sayfa 342.)
Kemal Başar,
Theope’yi beğeniyor ama, Theope yazarının onurlu ve dürüst tutumunu
beğenmiyor.
"Theope" değerli oysa... Yazarının tutumu yüzünden
herkesin yalnız bıraktığı, itelediği, ötelediği, bunu da hiç
haketmeyen bir metin... Büktel'in de hırçınlığı buradan mı
kaynaklanıyor acaba? Bir daha o noktaya erişememe duygusundan... “ diyor. Benim “hırçınlığımın” (yani vandalizme karşı çıkan onurlu ve
dürüst tutumumun) nedeni, açık ve CD ile belgeli olduğu halde, Kemal
Başar, belgelenmiş hakikate sırt çevirip, “acaba” diye tahmin
yürütmeyi tercih ederek, “bir daha o noktaya erişememe
duygusundan” söz ediyor. Kanıtlı belgeli gerçeklere gözünü
kapayıp, kendinden menkul spekülasyonlarla, benim “bedel ödemeyi
göze alarak” sürdürdüğüm onurlu ve dürüst tutumu aşağılamaya,
yıpratmaya çalışıyor.
Ben kendi
tutumumun namuslu, doğru, tutarlı ve inandırıcı olduğundan eminim.
Bence sorun, benim tutumumda değil, Kemal Başar’ın tutumunda... Ben,
Coşkun Büktel’in tutumunu beğenmeyenlerin, “Theope”yi beğenmelerine
asla güvenmedim. O nedenle de, Kemal Başar’ın “Theope”yi yönetmek
istemesine asla sıcak bakmamıştım.
Büktel'le kısa
bir süre yaptığım yazışmayı, okuduğum son mesajından sonra kestim.
Kemal Başar, beni
aşağılamak için hakikate başvuramayacağından, ya bir takım
dayanaksız spekülasyonlara, ya da, “onunla ilişkimi kestim”
tarzında, aşağılamalara başvuruyor. Yani onurlu ve dürüst tutumum
yüzünden, benimle yazışmasını (ilişkisini) keserek beni
cezalandırdığını söylüyor. Oysa, belgelenmiş hakikatler, “kısa
bir sure yaptığımız yazışmayı” kesenin Kemal Başar değil, Coşkun
Büktel olduğunu, somut ve traji komik biçimde ortaya koyuyor:
Kemal Başar, 5
Ocak 2006’da, bana
Coşkun,
merhaba; Bu yazım birkaç güne kadar benim sitede girecek. Bilgin
için gönderiyorum. Selamlar.
Kemal
biçiminde bir mesaj göndermişti. Mesajın ekinde, yukarıda
okuduğunuz
“Theope’nin
Makus Talihi” adlı yazısı vardı.
Ben
de, 16 Ocak 2006’da, Kemal Başar’a teşekkür olarak, yukarıda
“İki
Yönetmene Mektup” başlığıyla okuduğunuz uzun mesajımı (ya da
kısa yazımı) göndermiştim. Benim gönderdiğim son mesaj o yazıydı.
Kemal Başar, okuduğu o son mesajımdan sonra “benimle kısa bir
süre yaptığı yazışmayı” kesmedi. Tam tersine; dört gün sonra, 20
Ocak 2006’da, bana, hiç de öfkeli olmayan, medeni bir cevap mesajı
gönderdi (gramerine dokunmadan aktarıyorum):
Sevgili Coskun, postani Rusyada aldim. Meslege basladigimdan beri
kimseyle birlikte hareket etmedim, dogru ve yalnislarimla hep kendim
oldum. Yani Canin dusunceleri beni ilgilendirmiyor. Kabima
sigamadigim icin soyleyeyim, tiyatro yonetmenindir ve siglik
suclaman, racon kesmek anlamina geliyor. Tiyatro ana basliginda her
seyi tartisabilecegimizi ve sigligin herkese gore goreceli oldugunu
dusunuyorum. Internet basinda uzun zanan kalamiyorum. Doner donmez,
Theopeye ve yasadigimiz kisa donem birlikteligimize saygimdan
kapsamli bir yanit yazacagim.
Sevgi, selam.
Kemal
Ben,
Kemal Başar’ın “sevgi ve selam” sözcükleriyle bitirdiği bu
mesajına bugüne dek cevap vermedim. Bu durumda, benim
“Başar’la
kısa bir süre yaptığım yazışmayı, okuduğum son mesajından sonra
kestim.”
gibi bir cümle kurmaya hakkım var. Ama o cümleyi nedense ben değil,
Kemal Başar kuruyor. Benimle yazışmayı kesmişmiş. Hiç farkında
değilim.
Ne bu yani,
dedim... Böyle tartışma mı olur! O söyleyecek, ben dinleyeceğim.
Kendisi derin derin hakaret edecek, ben sığ sığ boyun eğeceğim...
Yok ya!
Ben senin tiyatro
anlayışının sığlığını eleştirdim. Bu anlayış benim tanımadığım ve
ilk kez eleştirdiğim bir anlayış değil. Ben bu anlayışı senin
feriştahın olan Yücel Erten, Kenan Işık, Işıl Kasapoğlu gibi
insanlara karşı çıkarak, kalın kalın kitaplar yazarak, daha önce de
eleştirmiştim. Ben bu anlayışı yerle yeksan etmiş, senin
feriştahlarını sessizliğe iltica etmek zorunda bırakmıştım. Şimdi
sen, olanları bilmeden, okumadan, meraklanmadan, karşıma geçip aynı
teraneleri gevelersen; benim bunu sığlık olarak değerlendirmem,
hakaret değil, aslında “nezakettir“. Senden boyun eğmeni istemiş
değilim. “Sığlık“ suçlamasından rahatsız olduysan bana elbette karşı
çıkacaksın. Ama bana karşı çıkabilmek, öyle tribün fanatiklerinin
kuru gürültüsüyle olmaz. Bana karşı çıkabilmek için, oturup
kitaplarımdaki tezleri çürütmelisin. “Sığ sığ boyun eğeceğim… Yok
ya! (…) Büyüksün be usta! (…) Ne egoymuş be! (…) Yuh! (…)
Haydi oradan! (…) Kapalı ayağa…“ gibi tribün tepkileri
vermekle bana karşı çıkmış olamazsın. Bu lümpen tepkilerle sığ
olmadığını değil, ancak sığ olduğunu kanıtlarsın. Yani beni ancak
haklı kılarsın.
Üstelik pek
değersiz Can Doğan ve zavallı Kemal Başar'a ayrı ayrı cümleler kurma
zahmetine bile katlanamayacak... Yazacak üç beş paragraf, yallah
postalayacak ikisine de... Büyüksün be usta!
Ben o kadar da
büyük değilim, ama sizin baktığınız seviyeden bakıldığında, doğal
olarak, çok büyük görünüyorum.
Can'ın yaptığı
herhangi bir oyunu izleyemediğimden (ayrı şehirlerde
yaşıyoruz), üslubunu bilmiyorum; ama Büktel beğense de beğenmese de,
benim yaptığım tiyatro, yönetmen tiyatrosu.
Güzel! Senin
tiyatron sana, benim Theope’m bana… Kızacak ne var bunda?
Metin, bir
araç, kuracağım cümleyi aktarmak için...
Cümle kurmayı
senden iyi bilenler cümleyi kurmuş. Sen, yazılarından tanık
olduğumuz tribün fanatiği zekânla o cümleye müdahale edersen, o
cümleyi, ancak ve yalnızca, “bozabilme“ şansın olur.
Coşkun Büktel
kıvırıp duracağına, yapamazsın benim oyunumu der, olur biter.
Niye öyle bir şey
diyeyim? Sen bana yalnızca oyunumu çok beğendiğini ve yıllardır
sahnelemek için çabaladığını söylüyorsun. Ama yıllardır bu konuda ne
düşündüğümü sormak gereğini duymuyorsun. Sen sormadığına göre, ben
sorulmayan bir soruya niye cevap vereyim? Ben insanları reddetmeye
meraklı değilim. O nedenle, sadece, bana açıkladığın için, senin
yönetmenlik konusundaki görüşlerini eleştirdim. Cevabımı kendi
kendine bulmanı sağladım.
Hatta
sistemlerini beğenmiyorsa, alır oyununu, aslanlar gibi çekiverir
ödenekli tiyatroların repertuarlarından...
Bence, madem ki
Theope’yi sahnelemeyi beceremiyorsunuz, sizler aslanlar gibi
çekilip, DT dışında da var olabileceğinizi aslanlar gibi kanıtlayın!
Ben devlet desteği olmadan da var olabilen bir sanatçıyım ve devlet
beslemelerinden akıl alacak değilim. Sen ve senin gibiler bana akıl
vermek yerine, devlet kadrolarını başarısız biçimde işgal edip
tiyatroya prestij kaybettirmek yerine, o kadroları bir an önce
boşaltıp, “yapabileceklerin” gelmesine fırsat tanıyın! DT sizin
çiftliğiniz olsaydı, ben size Theope’yi önermezdim bile. Ama orası
sizin (ya da babanızın) çiftliği olmadığına göre, oraya günün
birinde sizden daha zeki, yetenekli, gerçek sanatçıların egemen
olacağını ummaktan vazgeçemem.
Yok ama bunu
yapmaz, yapamaz... Saçmalıyorum yine... Bir yönetmen ilgilensin
ki oyunuyla, gösteririversin gününü, dünya kaç bucak! Ne egoymuş be!
Yazım
çelişkiliymiş; saldıracak yer arıyor ya! Nerede çelişki?
Bence soru aslında
şu olmalı: “Nerede tutarlılık?“
Doğru ve
dayanaksızmış; ne demek bu şimdi?
Theope’yi
beğenmekte haklısın. Bu görüşün doğru ama yazında bu görüşün
dayanakları yok, demek. Theope’nin iyi bir oyun olduğunu ben de
biliyorum ama, bu görüşün dayanaksız övgülerden ibaret bir yazıyla
ifade edilmesi, okurları inandırmaz, demek. Yazılarını, beni
inandırmak (tatmin etmek) için değil, okurları inandırmak (tatmin
etmek) için yazmalısın, demek. Yoksa ben de tatmin olmam, demek.
Her yazdığım
için bilgi belge mi toplayacağım, hazret tatmin olsun diye? Her
cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım yani kendisine?
Bana
kanıtlamayacaksın. Okurlara kanıtlayacaksın. Ben tatmin olayım diye
değil, okurlar tatmin olsun diye, kanıtlı, belgeli, tarihli
konuşacaksın. Ohoo!... Sana bilimsel olmanın gerekliliğini bile
öğretmek zorunda kalacaksam, okurlar ne kazanacak bu yazıdan?
Bilimselliğin gereğini bilmeyen ya da bilimselliğe inanmayan okurum
olamaz ki benim. Sen bilimselliğin gereğini reddeden bu zekânla mı
Theope’yi yorumlayacaksın? DT’de bu zekâyla da yönetmen olunabilir
ama, ben “Theope“yi buna benzer bir zekâya geçmişte bir kez teslim
etmek zorunda kalmıştım. Sırf bu zekânın çıkmazı görülebilsin
diye... Ve görüldü. Artık Theope’yi aynı zekâya bir kez daha teslim
etmek zorunda değilim. Hatta teslim etmemek gibi bir sorumlulukla
yüz yüzeyim. Ali Taygun’un sahnelediği Theope’yi gördüğünü ve
beğenmediğini söylüyorsun ama, Ali Taygun o Theope’yi benim gibi
düşünerek değil; senin gibi düşünerek (yönetmen tiyatrosundan yana
bir yönetmen kafasıyla düşünerek) sahneledi. O da senin gibi,
benimle tartışmaya zekâsı yetmediği için, bana (en lümpen biçimde,
tribün taraftarı gibi) saldırmaktan başka çare bulamadı.
Bu ne saçmalık!
Haklısın!
Özdemir Beyle
olan küçük macerasını yayımlamasam, kim nereden bilecekti?
O konuda sana
gönderdiğim yazı (“Özdemir Nutku Yalan Söylemiyorsa Belge
Göstermelidir“) zaten Berfin dergisinde (Eylül 2005, sayfa 42)
yayınlanmıştı. Sana gönderdiğim ve senin yayınladığın metnin
altında, daha önce Berfin’de yayınlandığını belirten bir ibare
vardı. Ayrıca Şahin Ergüney’in Nutku’ya cevabı (“Theope Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt”) yalnız senin sitende
değil, İnsancıl dergisinde de yayınlandı (Bakınız: Şubat 2006
sayısı.) Yani yazıyı bilen biliyordu. Ama yine de, o yazıyı
yayınlamakla övünmekte haklısın:
Çünkü, Özdemir
Nutku’nun otuz kişilik bir resmi toplantıda Theope’nin sahnelenmesi
talebini bastırmak için açıkça yalan söylemesi ve yalanı CD ile
belgelendiği halde, hâlâ özür dilememesi ve tüm tiyatro camiasının
bu haksızlığa sessiz kalarak haksız olanı pasif biçimde
desteklemesi, hatta bu olayın Büktel’e karşı bir saldırı
kampanyasına dönüşmesi, ve Theope’nin 15 yıldır olduğu gibi, hâlâ
sahnelenmemesi, “Özdemir
Beyle olan küçük macera“
diye hafife alınamayacak kadar büyük bir skandaldır.
Hala bu konuda
iki kelime yazmadınız,
Yazdın mı? Nutku’yu eleştiren iki kelime yazdın mı? Yazmadın. Ee-e?
omurgasızlar diyor! Yuh!
Anlaşılan,
“omurgasızlar“ sözcüğü seni tam tarif etmekte yetersiz kalıyor.
Tribün taraftarı lümpen kişiliğini anlatmak için başka sıfatların da
yardımı gerekiyor.
Hay ellerimiz
kırılsın, yayımladık ya, daha ne yapalım!
Ben “yazmadın“
diyorum. Sen “yayımladım ya“ diyorsun. Sağır kulağı verip, kavram
kargaşası yaratarak, işin içinden sıyrılmak istiyorsun. Ben sana
benim yazımı yayınladın mı, diye sormuyorum. Nutku’nun Theope’ye ve
bana yaptığı haksızlık konusunda ne düşündüğünü belirten iki satır
yazdın mı? diye soruyorum. Yazmadın. Ancak ben seni eleştirdikten
sonra yazıyorsun ve yalanı CD ile belgelenmiş Özdemir Nutku’yu
savunuyorsun. Haklı ve mağdur tarafı ise lümpence küfürlerle
aşağılamaya çalışıyorsun.
Üstelik aynen
benim gibi "Theope"ye olan saygısından, Özdemir Bey kendisine yanıt
yazmış; diyor ki, yanılmışım...
Bu söylediğin,
düpedüz, kasten, bile bile, soğukkanlılıkla söylenmiş, maksatlı bir
yalan. Özdemir Bey, asla “yanılmışım” demedi. O anlama gelen tek
kelime etmedi. İkinci Theope iddiasında ısrar etti ama bu iddiasını
kanıtlamaya yanaşmadı. İsteyen, kontrol edebilir: Yazısının linkini
bir kez daha veriyorum: (Bakınız: Özdemir Nutku,
“Coşkun Büktel’e
Yanıt”
http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/nutku.html.)
Onu da
yayımladık.
Yayınladığın şey,
Nutku’nun “yanılmışım” demesi değildi.
Olmadı şimdi!
Olmaz tabii!
Açıkça, kasten, bile bile, yalan söylersen, olmaz, tabii!
Kızdı
beyefendi!
Yalana kızmayan,
yalandan rahatsız olmayan, alçaktır.
Raconu ille
de kendisi kesecek ya!
Yani ille de
hakikati talep ediyor, yalanı reddediyorum ya!
Yakaladı ya bir
uç, çekiştirsin çekiştirdiği kadar...
Ben bir şey
yakalamaya meraklı ve niyetli değildim. Köşeme çekilmiş roman
yazıyordum. Ama durup durduğum yerde Özdemir Nutku’nun saldırısına
uğradım. Sen Nutku’nun saldırısını kınamaya iki kelimeyle olsun
cesaret edemediğin için ve Theope’yi yönetmek konusunda Büktel’den
cesaret bulamadığın için; Büktel’e karşı (Can Doğan, Kemal Kocatürk,
Mustafa Demirkanlı tarafından) sürdürülen sansür ve saldırı
kampanyasına katıldın. O nedenle bana yapılan saldırıyı, hiç
utanmadan, benim bir uç yakaladığım şeklinde yorumlayabiliyorsun.
Utanmıyorsun,
çünkü utanmana gerek yok. Bütün tiyatro camiası senin gibi
davranıyor. Şahin Ergüney dışında, tiyatro camiasından hiç kimse, bu
skandal hakkında tek satır yazamıyor, haksızlığı CD ile belgelenmiş
Özdemir Nutku’ya karşı, hiç kimse çıt çıkaramıyor. (Yalnızca,
İnsancıl dergisi genel yayın yönetmeni Cengiz Gündoğdu,
güncelerinde, skandal boyutunu vurgulamaktan özenle kaçınarak,
konuya birkaç kez değindi. Ama Gündoğdu, hiç değilse, dergisinde
Ergüney’in tok sözlü yazısını yayınlamaktan kaçınmadı.)
Oysa tiyatro
camiamızın sanatçı, eleştirmen ve akademisyenleri, bu skandal
karşısında üç maymunu oynayarak, apaçık haksızlığı görmezden,
duymazdan, bilmezden gelerek; yalanı CD ile belgelenmiş Özdemir
Nutku’yu pasif biçimde savundular/savunuyorlar. Bu insanların, dergilere
yazı yazarak, tv ekranlarına çıkıp konuşarak, tiyatromuzun
sorunlarını ne yüzle, nasıl bir pişkinlikle, tartışmaya
kalkışabildiğini, anlamak kolay değil.
Senin Büktel’e ve
Theope’ye karşı bu yazıda sergilediğim omurgasız duruşunla bir kez
daha kanıtladığın üzere: Tiyatromuzun tartışılması gereken en büyük
sorunu, bizzat tiyatrocularımızın kendileridir. Tiyatromuzun insan
konusundaki “malzeme kalitesizliğidir”. Tiyatrocularımızın
özsüzlüğü, samimiyetsizliği, yetersizliği ve yüreksizliğidir.
İğrenç
skandalmış... Haydi oradan...
Görüyorsunuz
işte!... Bu cümleyi daha fazla yorumlamak okurların zekâsına hakaret
olur.
Oyunu
tartışacaksak tartışalım; Büktel'in zırvalarını değil...
Sen kim, tartışmak
kim? Hele Theope’yi tartışmak kim? Büktel’in zırvaları, ha?...
Alınmama gerek yok. Tribün fanatikleri için izafiyet teorisi de,
herhalde, Einstein’ın zırvalarıdır.
Theope’yi
tartışacakmış!... Tartış öyleyse! Tutan mı var? Kimden icazet
bekliyorsun?
Hoş oyundan da
sıtkım sıyrıldı ya...
İşte bu kadar!...
Tribün fanatiği bir lümpen tiyatrocudan daha derin bir tartışma
beklemek salaklık olur zaten.
İlk yazındaki
övgülerini bile önemsemediğime göre, sanırım, ikinci yazındaki bu
lümpen zırvaları önemsememek hakkımdır.
Saygıdeğer ve
derin Coşkun Büktel'e not: Değerli zamanınızı yazımda çelişki
aramakla heba etmeyiniz.
Arayacak olsam,
yazında çelişki değil, tutarlılık arardım.
Ben
söyleyivereyim, ilk paragraftaki "Kuşkuluyum..." ve son cümlemin
tamamı, yazının bütünüyle çelişti.
Gırtlağına kadar
battığın çelişkiler yumağında tek o çelişkiyi mi görebiliyorsun?
"Hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar" gibisin.
BÖLÜM 5:
SONSÖZ
Coşkun Büktel’in
teşekkür ve eleştirisine karşı önce özel bir mesaj ile medeni bir
tepki vererek hoşnutsuzluğunu belirten Kemal Başar; daha sonra,
Büktel’e karşı internette sürdürülen saldırı kampanyasına katılmaya
karar verdi. Kemal Başar’ın, Büktel’e yönelik lümpen ağzıyla
hakaretlerden ibaret dayanaksız, kanıtsız, mantıksız suçlamaları
hangi hakikatin göstergesidir? Şu hakikatin:
Namus, doğruluk,
tutarlılık, inandırıcılık artık sanat camiasında bile, önemsenmiyor?
Bu tür erdemler artık popüler değil. Reytingleri yok. Azınlıkta
kaldılar. Sanat piyasasında bile, belgelerle, kanıtlarla konuşmanın;
bilimsel, tutarlı ve inandırıcı olmanın gerekliliğine inanılmıyor.
Hatta bu niteliklerin gerekmediği artık açıkça savunuluyor. Acı
hakikat şu ki, artık hakikatin modası geçti. Yalan ve ahlaksızlık,
yükselen ve yükselten değerler haline geldi.
Ülkemizde sanat,
artık sanatseverler tarafından değil, sanatsavarlar (vandallar)
tarafından yönlendiriliyor.
Bu koşullarda
hâlâ, dürüst ve namuslu tavrı koruyan ve savunan üç beş tane
sanatsever insan, yel değirmenleriyle savaşan inatçı manyaklar
olarak algılanır ve aşağılanır oldular. Bu durum, şüphesiz ki,
aslında o namuslu insanların çöküşünün bir göstergesi değil. Ülke
sanatının çöküşünün bir göstergesi. Ülkenin çöküşünün bir
göstergesi.
Coşkun Büktel / 1 Mayıs 2006
DİPNOT:
Bu yazıyı, yayınlanması talebiyle,
“Neron ile Agripina” başlıklı bir
başka yazımla birlikte, tiyatronline sitesi editörü Enver Başar’a
göndermiştim. Enver Başar, 8 Mayıs tarihli bir mesaj ile bana şu
karşılığı verdi:
“yazınızın birisi yayında elinize saglık Saygılarımla Enver Başar
http://www.tiyatronline.com/
ikincisi 10 gun sonra”
Cevabından anlaşıldığı üzere, Enver Başar,
“Neron ile Agripina”
başlıklı yazımı (zararsız bularak) sitesinde yayınlamıştı. (Yukarıda
metnini okuduğunuz) ikinci yazımı ise yayınlayabileceğini pek
ummuyordum ve Enver Başar’ın yayınlamak için gerekçe belirtmeksizin “10
gün sonra” demiş olmasını hiç hayra yormuyordum. Ama yine de,
iyimser olmaya çalışarak bekledim. Ne var ki, 10 gün sonra Enver
Başar yazıyı yayınlamadı. 10 gün daha bekledim. Yine hiçbir şey
olmadı. Yazıyı daha fazla bekletmek istemediğim için sonunda Enver
Başar’a 26 Mayıs 2006 tarihli şu mesajımı gönderdim:
Sayın Başar!
aradan on gün yerine yirmi gün geçti ama ikinci yazıyı hala
yayınlamadınız. Acaba nedenini öğrenebilir miyim?
Coşkun Büktel
Enver
Başar, üç gün daha beklettikten sonra, 29 Mayıs 2006’da bana şu
karşılığı gönderdi (gramerine dokunmaksızın aktarıyorum):
coskun bey merhaba
ikinci yazınızı okudum yazının cok kişisel oldugunu dusunuyorum
bize gondereceginiz tiyatro içerikli kişileri hedef almayan
yazılarınızı yayınlayabilecegimizi bildirmek istiyorum cok polimiye
acık olanlar sitemiz genel dususuna uygun degildir.
Yanlış anlamıyacagınızı umarım
bu
tip yazıları tiyatom veya tiyatrodergisi.com.tr
degerlendirebilirsinz
Saygılarımla
Enver Başar”
Enver
Başar hakkında (onun da diğer site sahipleri gibi sansürcü olduğuna
dair) bir önyargım vardı ve bu önyargıma itibar etmeyerek onu
beklemiştim. Ama Enver Başar, önyargımı haklı çıkardı. Onu yanlış
anladığımı sanmıyorum. O kendini yanlış anlatıyor. Kişileri hedef
alan polemik yazılarının tiyatronline sitesine uygun olmadığını
söylüyor. Bu yanlış. Çünkü Enver Başar, benim kişiliğimi hedef alan
bir polemik yazısını sitesinde yayınlamakta hiç sakınca görmemişti.
Benim kişiliğimi hedef alan (bana “maydanoz”, “fırsatçı”, “yalancı”
diyerek, haksızca, kanıtsızca, anlamsızca hakaret eden ve aşağıda
linkini verdiğim) bir Kemal Kocatürk yazısını yayınlamıştı.
Ama
benim aleyhimdeki o haksız, kanıtsız, anlamsız yazıyı yayınlamakta
sakınca görmeyen Enver Başar; benim o yazıya cevap olarak kaleme
aldığım yazıyı yayınlamamıştı. O cevap yazımın ve genel olarak
internette yayınladığım her yazımın, tahrif edilmemek koşuluyla, her
sitede yayınlanabileceğini açıkça ilan ettiğim halde; Kemal Kocatürk
ile benim aramda yaşanan polemiği, Enver Başar, sitesinin okurlarına
eksik ve tek taraflı olarak (yalnızca Kocatürk’ün yazılarıyla)
aktarmıştı.
(Son
dakika notu: Enver Başar, bu yazının ve bu dipnotun yayınlanmasından
sonra, sitesinde yayınladığı iki Kocatürk yazısının arasına benim
ilk ve kısa cevap yazımın linkini koydu. Ama belgesel olan ikinci ve
uzun cevap yazımın linkini bile koymadı.)
Kısacası, Enver Başar; sitesinde, insanların kişiliklerini isim
vermeden hedef alan kalleşçe ve saçma sapan polemik yazıları
yayınlayabildiği gibi; Büktel’in kişiliğini “isim vererek” hedef
alan haksızca, kanıtsızca, anlamsızca hakaretlerle dolu bir yazıyı
da yayınlayabilmekteydi. Ne var ki, iş Büktel’in kanıtlı, belgeli,
“dürüst” yazılarını yayınlamaya gelince, Enver Başar, “polemik
yazıları yayınlamıyorum” bahanesiyle yan çizmekteydi.
Enver
Başar, benim (yukarıda metnini okuduğunuz) yazımı, tiyatronline
sitesinin “genel duruşuna” uygun bulmadığını açıklamış. Bu çifte
standartlı “duruşa” saygı duyan okurlar çıkar mı, bilemem. Ama
Başar’ın övündüğü bu “duruş”, bu çifte standartlı sansürcü “duruş”,
beni kusturuyor.
Enver
Başar’ın sitesinde, Coşkun Büktel’e “maydanoz”, “fırsatçı”,
“yalancı” gibi sıfatlarla haksızca, kanıtsızca, anlamsızca hakaret
eden Kemal Kocatürk’ün yazısını
http://www.tiyatronline.com/ykulis197.htm
da; Büktel’in o
yazıya cevabını ve Kemal Kocatürk’le arasında yaşanan polemiğin tüm
yazılarını (iki tarafı da eksiksiz olarak içerir biçimde)
Büktel-Kocatürk Polemiği dosyasında bulabilirsiniz.
GÜNCELLEME:
Bu yazının yayınlanmasından bir buçuk
ay kadar sonra (13 Temmuz 2006),
eskisinden ayrılarak OYÇED adlı yeni
bir dernek kuran
60'tan fazla oyun yazarı ve çevirmen,
(Theope'nin sahnelenmesini engellemek
uğruna resmi bir toplantıda
kasıtlı olarak yalan söylediği CD
kaydıyla belirlenmiş olan) Özdemir Nutku'yu
yeni derneklerine başkan yaptılar.
Büktel'in konuyla ilgili
yazısı/yorumu, şu başlıkta okunabilir:
"İnsanlar Özdemir Nutku'nun Yüzüne Nasıl Bakabiliyor?"
Coşkun Büktel (15. yazı)
Bu
yazıya
cevap (13. yazı):
Kemal Başar,
COŞKUN BÜKTEL’E
KENDİMİ ZORLAYA ZORLAYA YAZABİLDİĞİM EN UZUN YANIT
Bu yazının öncesi (11. yazı):
Hilmi Bulunmaz,
THEOPE
TARTIŞMALARI VE SANAT ÖZGÜRLÜĞÜ
|