
Kemal Başar gibiler,
onun yüzünden yedikleri onca tokada
rağmen
yüzleri hiç kızarmadan, inanılmaz bir
pişkinlikle,
onu hâlâ ısıtıp ısıtıp
önümüze sürüyorlar:
Coşkun Büktel
NOT: Bu
yazıyı, bu sezon Ankara DT'de sahnelenen yeni bir asparagas
prodüksiyon ("Bir
Delinin Hatıra Defteri") vesilesiyle tekrar
gündeme getirmeyi gerekli gördük. Yazıyı iki yıl önce
yayınladığımızda, verdiğimiz bütün linkler çalışıyordu. Ama suç
belgelerini kedi pisliğini örter gibi örtmeye alışmış olan
iftiracı
ve sansürcü vandalların, özellikle bizim link
verdiğimiz sayfaları çoğu zaman silip yok ettiklerini okurlarımız
artık biliyor olmalılar. CB/31 Ekim
2009.
22 Şubat 2007
Kemal Başar, eleştirisini beğenmediği bir
eleştirmen (Ragıp Ertuğrul) aleyhinde 94 imza toplamış, bu imzaları
alabilmek için imzacılara hangi yalanları söylediği, imzalarını geri
çeken bazı sanatçıların açıklamalarıyla ortaya çıkınca, (Bakınız:
"Kemal Başar'ın Bildirisinden İmzasını
Çekenler/Haberim Bile Yok Diyenler") o konuda
bir daha ağzını açmamıştı. Biz de onun utanma yeteneğinden tamamen
yoksun olmadığını sanmıştık.
Ama daha önce de yazdığım üzere, vandallar,
kamuoyunun körlüğüne, sağırlığına ve hafızasızlığına (belki de haklı
olarak) fazlasıyla güveniyorlar. Kemal Başar, yalanları ortaya
çıkmış, rezil olmuş bir şahıs olduğunun unutulması için yeterince
zaman geçtiğine inanıyor olmalı ki;
"Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" ve
"Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" adlı eleştiri kitaplarımda,
benim, (kimsenin itiraz edemediği) somut ve sağlam kanıtlarla
çürüttüğüm, yerin dibine gömdüğüm yönetmen tiyatrosu salaklılığını,
bir kez daha gündeme getirerek, diriltmeye çalışıyor. Böylelikle,
kendisinin bir yalancı olduğunu unutmamızı, Büktel'in "yönetmen
tiyatrosu" denen salaklık üstüne yazdıklarını unutmamızı ve Başar'ın
hiçbir somut dayanağa gerek duymaksızın işkembeden "salladığı"
laflara inanarak, "yönetmen tiyatrosu" ve yönetmen Kemal Başar'a
iade-i itibar etmemizi bekliyor.
Kemal Başar'ın,
"Yönetmeninden Van'daki 'Romeo ve Juliet'in
Öyküsü" başlıklı yazısına,
üst satırda verdiğim linkten bir tıkla ulaşabilir ve yazının
tamamını okuyabilirsiniz. Ben, o yazıdaki, "Romeo ile Juliet"
sahnelemesinin öyküsünün anlatıldığı bölümlere hiç takılmadan,
yalnızca, Başar'ın, daha genel bağlamda ("yönetmen tiyatrosu"
bağlamında) ahkâm kestiği ilk üç-beş paragrafı alıntılayacak ve
cevaplayacağım. Kemal Başar, linkini verdiğim yazısına şöyle
başlıyor:
Bir oyun metni sanat eseri midir,
tartışılır. Ben genele bakarak, "değildir" tarafındayım.
Bu mantıkla ben de şöyle bir cümle kurabilirim:
Bir oyun yönetmeni geri zekâlı mıdır, tartışılır. Ben genele
bakarak, "geri zekâlıdır" tarafındayım.
İşte bu mantıkla, bu zekâyla yönetmen oluyor ve yönetmen
tiyatrosu yapıyorlar. "Genele bakıyormuş". Genele bakmaya, genele
bakarak ahkam kesmeye ne hakkın var? Genel nedir? Genel, senin
Avrupa'ya lanse ettiğin "Çığ"dır. Senin zekân
"Çığ"ın mantık
hatalarını görmene yetmiyor ve onu bir oyun metni sayarak Avrupa'ya
lanse ediyorsun. Oysa "Çığ" bir hiçtir. Oyun metni değildir. "Çığ"ı
oyun metni sananların/sayanların, "Oyun metni sanat eseri değildir"
demesi, ağızlarından çıkan lafların, gaz ya da hava olmak dışında
hiçbir ağırlığı bulunmadığını gösterir.
Oyun metni bir sanat eseridir. Sanat eseri
değilse, bir hiçtir. Evet haklısın, "genele bakarsan", Türkçe'de
oyun metni diye yayınlanmış, oyun sanılan/sayılan "şeylerin" kahir
ekseriyeti (ezici çoğunluğu) sanat eseri değildir. Ama "oyun"
tanımını, sanat eseri olmayan "basitliklere" bakarak mı
belirleyeceğiz? "Çığ" gibi basitlikler, sanat eseri olmadığı gibi,
"oyun" da değildir. Senin zekândakilerin oyun metni sandığı/saydığı
"şeylerin" çoğu sanat eseri değildir diye, "demek ki, oyun metinleri
sanat eseri değildir" sonucuna varmamız için, senin zekânda olmamız
gerekir.
Senin "Çığ" metninde asla göremediğin somut
mantık hatalarını yedi yaşında çocukların bile anlayabileceği kadar,
açık, berrak, somut biçimde sergilediğim,
"Çığ Aslında
Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazım bile, senin zekânı
aydınlatmaya yetmediğine göre, anlaşılan o ki; "Çığ"ı bile oyun
zannederek Avrupa'ya lanse eden zekâlara, tiyatro konusunda moda
olan eğilimlerden başka herhangi bir gerçeği gösterebilmek ve o
zekâların ezberlerini bozabilmek mümkün değildir. O nedenle, sana
hitap ediyor olsam da, bu yazıyı, aslında sana bir şey anlatabilmek
umuduyla değil, okurlara bir şey anlatabileceğimin güveniyle
yazıyorum.
Ben
"Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"
başlıklı yazımda, senin (ve okurların) önüne somut kanıtları, (yedi
yaşında bir çocuğun bile görebileceği mantık hatalarının "Çığ"
metninden çıkarılmış somut kanıtlarını) koydum ve senin zekâ
düzeyinin bu işlere yetmediğini iki kere iki dört gibi kanıtladım.
(Okurlar, "Çığ
Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazımı okumadan
bu sözlerime lütfen inanmasınlar.)
Sen ise utanacağına, inanılmaz bir pişkinlikle,
(iktidarın lütfettiği yönetmenlik payesinden yararlanarak
sürdürebildiğin o inanılmaz pişkinliğinle) hâlâ kalkmış, "yönetmen
tiyatrosu" salaklığının propagandasını yapmaya çalışıyorsun. Ve isim
vermeden bana sataşarak, benim "çok bilmiş" olduğumu söylüyorsun.
Peki ama benim gibilere "çok bilmiş" demekle, Avrupa'da tanınması ve
oynanması için emek verdiğin "Çığ" adlı oyundaki (benim gösterdiğim)
somut mantık hatalarını yok etmiş olabiliyor musun? Değil sen, değil
Cücenoğlu, mezarından kalkıp gelse, Shakespeare bile, "Çığ"daki
mantık hatalarını bana karşı savunabilir mi? Savunamaz. Savunabilir
mi? Savunamaz.
Peki bu durumda,
"Çığ Aslında
Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazım, "Çığ"ı desteklemiş
ve DT'nin (yani halkın) kendisine verdiği yetkileri "Çığ" lehine,
"Çığ"ı Avrupa'ya lanse etmek için kullanmış birinin (yani senin)
zekâ düzeyini kanıtladığı söylenebilir mi? Söylenebilir. "Çığ" ne
kadar oyunsa, "Çığ"ı lanse eden Kemal Başar da o kadar yönetmendir,
denebilir mi? Denebilir. (Hâlâ okumamış okurlar varsa, "Çığ"ın ne
kadar oyun olduğunu
"Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"
başlıklı yazımızdaki somut kanıtları okuyarak, mutlaka
öğrenmeliler.)
Evet, özetleyerek, tekrar düzeltelim: Oyun
metni, bir sanat eseridir. Sanat eseri olmayan metinler (Büyük bir
genellikle Türk tiyatrosundaki bütün metinler) oyun metni değildir
ve oynanmaya da değer değildir. Bu gerçeği saptadıktan sonra şimdi
Kemal Başar'ın zırvalarını teşhir etmeye devam edebiliriz:
Metinden yola çıkarak diğer ögelerin de aynı
üslup altında bir araya getirilmesiyle yönetmen tarafından ortaya
çıkarılana bir sanat eseri denebilir ancak...
Nerenden uyduruyorsun, hangi somut kanıta
dayanarak söylüyorsun bunları? Desene, kanıta ne gerek var! Salla
gitsin! DT'de oyun yönetebilmek için, kanıta gerek yok, zekâya gerek
yok, DT iktidarıyla ilişkilerini sıcak tutman, (genel müdür
koltuğuna hangi yöntemlerle oturtulduğu bilinen) Mine Acar'ı tatlı
bir dille okşaman
yeterli.
DT yönetmeni olmak ne kadar kolay! Ama yazı
yazmak, o kadar kolay değil. Yazı yazmak, oyuncuları ve teknik personeli (bir biçimde ele geçirdiğin
bürokratik yetkilerin gücüyle) yönlendirmeye benzemez.
Çünkü okurlar senin saçma fantezilerine itaat etmeye "memur" değil. Okurlar soru sorar. Kanıt ister. Mine Acar'ın sana verdiği yetkilere
dayanarak, oyuncuları kendi saçma kaprislerine uygun biçimde
"yönlendirebilirsin". Ama okurları Mine Acar'ın verdiği yetkiyle
yönlendiremezsin. Okurlara karşı inandırıcı olmak zorundasın. Coşkun Büktel gibi karşı sesleri somut kanıtlarınla susturmak "zorundasın".
Oysa sen kanıt göstermek gibi bilimsel yöntemlere karşı olduğunu
açıkça ilan etmiş bir "sanat esnafısın". Bana karşı yazdığın
"Kapalı Ayağa..." başlıklı yazında,
kendini kanıt göstermek zorunda hissetmediğini açıkça belirtmiştin: "Her
yazdığım için bilgi belge mi toplayacağım, hazret tatmin olsun diye?
Her cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım yani kendisine? Bu ne
saçmalık!" demiştin.
Genel müdürden aldığın bürokratik yetkilere
dayanarak, DT personeline kanıt göstermeksizin her dediğini
yaptırabilirsin. (Çünkü zaten ancak sana teslim olacak oyuncularla
çalışabilirsin. Diğerleriyle baş edemezsin.) Ama okurların
karşısında, bürokratik yetkilerine değil, ancak somut kanıtlara
dayanarak etkili olabilirsin.
Okurların karşısında hiçbir kanıt göstermeden inandırıcı
olabileceğini sanman; sırf DT'de oyun yönetiyorsun diye, sırf
iktidarın lütfettiği bir takım bürokratik yetkilere sahipsin diye,
söylediğin her şeyin okurlar tarafından
peygamber kelamı gibi algılanacağını umman, ancak senin zekâna
has bir garabet olmalı.
Ben, senin yukarıda "salla gitsin" mantığıyla
telaffuz ettiğin o karakuşi yargının mide gazından daha fazla
"ağırlık" taşımadığını kanıtlayan binlerce sayfa yazdım. Gücün
yetiyorsa, o sayfalardan bir tanesini somut kanıtlarla çürütmeye
kalksana! Gücün yetmiyorsa, efendi gibi, (mesela Yücel Erten gibi)
suspus olup hiç değilse daha fazla rezil olmasana!...
Peki "edebi" bir eser midir? Ben yine
genele bakarak, "değildir" tarafında olacağım.
Bu düşüncemi çürütmek
isteyecekler, hemen Shakespeare'in eserlerini koyacaklardır ortaya.
(Elbette birkaç isim daha sayılabilir.) Ama onun dehasına
erişebilmiş kaç oyun yazarı var ki?
Sen okuma özürlüsün ve Shakespeare'den başka
yazar tanımıyorsun diye, "Shakespeare dışındaki yazarların eserleri
sanat eseri değildir" mi diyeceğiz? Shakespeare dışında birkaç isim
değil, birkaç yüz isim daha sayılabilir. (İbsen, Strindberg, Çehov,
Wedekind, Hauptman, Sophokles, Euripides, Osborne, Dürrenmatt,
Whiting, Shaffer, Kleist, Andreyev, Sartre, Camus, Giradoux, Anouilh,
Gogol, Miller, Williams, O'Neill, Albee, Bjornson, Wilde, Cocteau,
Pirandello, vb.) Bu saydığım isimlerin "birkaç"tan fazla olduğu
kesin. Tabii, sen, onların eserlerinin edebi eser olmadığını iddia
edebilirsin ama somut kanıtlarla değil, her zaman yaptığın gibi,
yalnızca "cehaletin cesaretiyle" iddia edebilirsin. Ama ben,
kıçımdan uydurarak değil, belgesel kanıtlara dayanarak, saydığım
oyun yazarlarından bazılarının (Pirandello, O'Neill, Sartre, Camus,
Bjornson, Shaw, ve Hauptman) Nobel "Edebiyat" Ödülü ("edebiyat" diyorum,
"edebiyat" ödülü) kazandığını, hem de
tartışmasız/itirazsız kazandığını, söyleyebilirim. (Belki ancak,
İbsen ve Tolstoy hayattayken ödülün Bjornson'a verilmesine itiraz
edilebilir.)
Yeryüzünde, sanat (edebiyat) eseri
sayabileceğimiz on binlerce oyun bulunabilir. Ama, on milyonluk bir
oyun listesi bile yapılsa, senin favorin olan "Çığ", bu listeye
giremez. (Tabii, listeyi, sen, Mine Acar, Nurhan Tekerek, Üstün
Akmen, Tanju Cılızoğlu, Hülya ve Özdemir Nutku, Ayşe Emel Mesci gibi
zekâlar yaparsa, o zaman durum farklı olacaktır. İktidar; maaşları,
sahneleri ve yetkileri sizin gibi zekâlara emanet ettiği müddetçe,
tabii ki, "Çığ"dan daha iyi yerli oyunlar oynanamayacak, ve Türk
tiyatrosu Avrupa'ya "Çığ"la açılacaktır.)
Shakespeare'den başka yazar tanımıyorsun ama
yazdığın yazıda "Romeo ve Juliet"i nasıl kısalttığını ve yan
karakterleri nasıl birleştirdiğini övünerek anlattığına göre,
Shakespeare'e de gerçek anlamda saygı duymadığın ortada. (Bakınız:
Kemal Başar,
"Yönetmeninden Van'daki 'Romeo ve Juliet'in
Öyküsü") Umarım, oyun İstanbul'a gelir ve senin
yönetmenlik yeteneğin(!) hakkında yalnızca senin zekâ düzeyine
bakarak hüküm vermekten kurtulurum.
Gerçek bir sanat eserinden, başka ve özgün
bir sanat eseri yaratabilmek... İşte bunun için zor Shakespeare
yönetmeye soyunmak... Bu yüzden her Shakespeare bir iddia taşıyor.
Projektörler hemen yönetmenin üzerine çevriliyor.
Üstelik dünyada ve ülkemizde
"Yazarın yazdığı kutsaldır; ne bir cümle, ne ilişkiler, ne olaylar
dizini değiştirilemez" kof iddiasını sürdüren ve yönetmenler üstünde
ciddi baskı unsuru olan "çok bilenler" varken...
O "çok bilenler", senin kendini hiçbir dayanak
göstermeye mecbur hissetmeden "kof" deyip geçtiğin (bu vesileyle
zekâ düzeyini bir kez daha ele verdiğin) iddiayı; senin kurduğun o
kaba cümleyle değil, çok daha incelikli metinlerle (senin
zekândakilerin kaba yöntemleriyle asla ulaşılamayacak inceliklerle)
ifade ediyorlar. Senin gibi işkembeden sallamıyorlar. Senin
zekândakilerin asla itiraz edemedikleri somut kanıtlarla
kanıtlıyorlar. Örneğin, bakınız:
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"
ve
"Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" ve
"Çığ Aslında
Nedir, Neyi Sarsıyor?". Ben DT'de oyun yönetsem,
hangi eleştirmen benim üzerimde "ciddi baskı unsuru" olabilir
ki? Benden ödleri kopar. Niye kopar? Kendilerine iftira atıp o
iftiraya dayanarak onların eleştirmenler birliğinden ihraç edilmesi
talebiyle imza toplamamdan mı korkarlar? Hayır, efendim! Benim öyle
kirli yöntemlere asla başvurmayacak kadar dürüst bir insan olduğumu
bildikleri halde korkarlar. Çünkü eleştirilere eleştiriyle ve somut
kanıtlarla cevap vererek, beni eleştirenlere hadlerini bildireceğimi
bilirler. Ben senin sözünü ettiğin "ciddi baskı unsuru"nu hiç
dert etmem. Gerekli cevabı veririm, olur biter. Ama sen, cevap
veremezsin. Sen ancak pişkinliğe vurup eleştirileri görmezden
gelerek bildiğini okumaya devam edersin ya da eleştirenlerin
kuyusunu kazıp onlar aleyhinde imza toplarsın. Eleştirmenlerimizin
çok bildiği söylenemez ama, yine de haklısın, senin için onlar bile
"çok bilenler"dir ve "ciddi baskı unsuru" olarak,
ciddi birer tehlikedir.
Yeri gelmişken... Bu çok bilenlerin yüzde
yüze yakını tiyatronun mutfağında değildir. Bir oyunun üretilme
aşamasını, sanat eseri haline getirilme sürecini yaşamamışlardır.
Doğru. Mutfağı bilmek önemli. O nedenle ben
mutfakta da bulundum. Ama yaratıcı bir zekâya, ifade gücüne ve
çözümleme yeteneğine sahip olmak, kültürel birikimle donanmış,
yalansız, namuslu bir insan olmak daha da önemli. Ben bütün bu
özelliklere sahip olduğum için, mutfakta senin kadar fazla vakit
geçirmiş olmasam da, mutfaktan azami yararı sağlayabildim. Sen ise,
"Çığ"ı beğenmenden de belli ki, tiyatronun mutfağında, hayatı mutfakta geçen kedilerin
öğrendiğinden daha fazlasını öğrenememişsin.
Kuramsal bilgileri göreceli olarak
yüksektir, ancak pratiği bilmezler. Ve hepsi de ya gerçekten
tutucudur ya da kişisel var olma sorunlarını her şeyin üzerinde
tutarlar; kendilerinin ya da ait oldukları grupta bulunanların
yazdıklarının bir başkası tarafından sanat eseri haline
getirilmesine katlanamayacak kadar bencildirler.
"İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden
suçlayacak kadar alçak değilim" demiştim. Bu lafı, senin gibiler,
öyle senin yaptığın gibi işkembeden atmasınlar; astrolog gibi
konuşmak yerine, mantıklı, dayanaklı, kanıtlı konuşmaya çalışsınlar/alışsınlar;
lafının sorumluluğunu taşıyan ve insanları isim vermeden suçlamaktan
utanan dürüst ve bilimsel insanlar olsunlar diye umarak, sitemin baş köşesine
yazdım. Ama senin zekândakilerin (yani "Çığ" sevicilerin, "Her
cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım"
deyicilerin) utanmasını ve kanıtlı konuşmaya çalışmasını/alışmasını ummak, cehennemde kar topu bulmayı ummak
kadar saçma.
Ben bugüne kadar, yönetmen tiyatrosu
yönetmenlerinin sanat eserlerini kepaze ettiğine yüzlerce kez tanık
oldum, ama aynı yönetmenlerin, sanat eseri olmayan bir metni sanat
eseri haline getirdiğine bir kez bile tanık olmadım; getirdiği
iddiasında olan pek çok yönetmenin pek çok prodüksiyonu hakkında,
onların o
iddialarını çürüten somut kanıtlarla dolu pek çok yazı yazdım. (Hepsi
kitaplarımda mevcut.) Bazı yönetmenlerden (Yücel Erten, Kenan Işık,
Yılmaz Onay) cevap aldım ama, hiçbir cevapta, gösterdiğim somut
kanıtları çürüten bir tek karşı kanıta rastlayamadım. Sen
rastladınsa göster. Bana cevap verebilen yönetmenlerin yazıları da
kitaplarımda mevcut. (Bakınız:
"Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" ve
"Yönetmen Tiyatrosuna Karşı")
Tutucu olan, statükodan beslenen, statükonun
sürmesinden yana olan, statüko sayesinde ayakta kalan, sensin.
Bencil olan, projektörlerin kendi üstüne çevrildiği kuruntusu içinde
yaşayan, sensin. Hayatın acemisi olduğu halde "pratiği" bilmekle
övünen sensin.
Tıntınsın! İktidarın lütfettiği bürokratik
yetkilerin dışında, sıfırsın. Ne yazık ki Türk tiyatrosunda çok
bilmek ayıp sayılıyor. Türk tiyatrosunu (ve Türkiye'deki hemen her
kurumu) çok bilenlerin azınlığı değil, "tıntın zekâların" çoğunluğu
yönetiyor. O yüzden bu haldeyiz. Ve sen bu halin (yani mevcut
statükonun) devam etmesi için ne kadar dua etsen azdır.
Coşkun Büktel / 22 Şubat 2007
|