Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

GÜNCELLEME: Baylan'ın yazımıza cevabı metnin sonunda

 

M. Semih Baylan                               Coşkun Büktel

 

 

M.SEMİH BAYLAN / COŞKUN BÜKTEL

MEKTUPLAŞMASI

ya da

BAYLAN BENİ NASIL ŞOKE ETTİ!

 

 

 

"Biri bu insanlara 'Alıntı namusu' diye bir şeyden söz etmeli"

(Toros Öztürk)

 

 

Müfit Semih Baylan, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda kondüvit ve sahne amiri olarak görev yapan bir DT sanatçısı; Baylan, aynı zamanda, mavi-nota.com adlı bir müzik sitesinin de sahibi ve editörü... Kendisi bir yılı aşkın bir süre önce, bana bir destek mesajı göndermişti ve kendisine cevap yazmıştım. Kendisiyle böylece tanıştığımız Baylan, o zamandan bu yana,  arada bir destek mesajları göndermeye devam etti ve her defasında kendisini nezaketle cevapladım. Sayın Baylan'la hiç yüz yüze gelmedik. Kendisinin izniyle yayınladığım aşağıdaki mektuplarında, sayın Baylan'ın imlasına müdahale etmedim. CB

 

 

22 Aralık 2007  Sevgili Coşkun Bey merhaba.

İyi bayramlar diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Uzun zamandır yazışamadık. Tabii günlük koşuşturmaca içinde bazı şeyleri ıskalayabiliyoruz. Bu da öyle oldu. Bende yaklaşık üç aydır provadan provaya koşturuyormdum. Nihayet bitti. Şimdi sanırım yirmi gün kadar bir dinlenme imkanım olacak. Önce Volkan Özgömeç ile Düğün Ya da Davul sonra Yücel Erten ile Deli Dumrul\'u çalıştık. Oyunlar iyi gidiyor. Umarım gelecektede iyi olur.

Sizi tanıdığıma ne denli mutlu olduğumu çeşitli vesilelerle yazmıştım size. Ancak şu sön dönemde belli tiyatro sitelerinin sahıpleri ile giriştiğiniz kavgayı hayretler içinde izliyorum desem abartmamış olurum. Hayretim sizden yana onlardan yana değil. Zira sizin gibi son derece sağlam bir mantığa sahip birinin bu adamlarla böyle en ince ayrıntısına varana kadar laf düellosuna girmesini beni bağışlayın ama pek hoş karşılamadım.

Ne denli haklı olursanız olun bu adamlarla böyle tartışmanız bence yersiz. Bırakın havalaya bildikleri kadar havlasınlar. Onların amaçları sizi \"bakın işte bu adam böyle\" noktasına getirip yıpratmak. Neden böyle bir duruma kendinizi itiyorsunuz anlamış değilim. Bu ülke ve bu ülkenin insanı böyle. Köpek dostluğu yapar herşeyle. Bakın Fazıl Say\'a. Çok doğru ve masum bir laf etti milletvekili bile sahip çıkmadı adama.

Bu ülke böyle sevgili Büktel, uğraşamazsınız ve düzeltemezsiniz, sizin ömrünüze törpü olur bu vıdı vıdılar.

Size akıl vermek bana düşmez ama Trabzon\'dan görünen çerçeveyi yazdım size...

Sizden yana olduğum için...

Yeniden görüşene değin selam ve saygılar Trabzon\'dan

M.Semih Baylan

 

 

23 Aralık 2007 Semih bey, merhaba!

uyarınız için teşekkürler. Diğer dostlarımın da pek çoğu sizin gibi düşünüyorlar. Aynı uyarıları bana sözlü olarak yapıyorlar. Acaba, uyarınız konusunda fikirlerimi açıklayabilmek için, gönderdiğiniz metni vesile olarak kullanmama izin verir misiniz? Kamuoyuna kendim hakkında durup dururken açıklama yapmayı sevmiyorum. Kişiliğime ve genel tutumuma yönelik eleştiriler bugünlerde ancak Burak Caney ya da Demirkanlı gibi kişilerden geliyor ve onları cevaplamak da istemiyorum. İzin verirseniz sizin iyi niyetli mesajınızı kamuoyu önünde cevaplamak ve tutumumla ilgili kafalarda oluşan soru işaretlerini aydınlığa kavuşturmak yararlı olabilir diye düşünüyorum. Metninizi yayınlamama ve cevaplamama izin verirseniz, çok mutlu olacağım.

Hoşçakalın!

Coşkun Büktel

 

 

23 Aralık 2007 Sevgili Coşkun Büktel,

Yazımı tabii ki kullanabilirsiniz. Ben size maksat yeşillik olsun
diye yazmadım, destek vermedim. Bir şeye ulaşsın ve artık Coşkun
Büktel hak ettiği işlerle uğraşsın diye yazdım o uyarı mektubunu.

Yoksa başkaca bir amacım tabii ki yok.

Mektubum yeni düzenlenmiş hali ile aşağıda, ancak küçük bir
değişiklik yaptım izninizle. Havlamak fiilini çıkardım ve daha
kibarını yazdım. Gerçi anlamazlar ama harakerete falan girip mahkeme kapılarında uğraşmakta istemem.

Kolay gelsin diyerek selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Sevgi ve saygılarımla

M.Semih Baylan



Sevgili Coşkun Bey merhaba.

İyi bayramlar diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Uzun zamandır
yazışamadık. Tabii günlük koşuşturmaca içinde bazı şeyleri
ıskalayabiliyoruz. Bu da öyle oldu. Ben de yaklaşık üç aydır
provadan provaya koşturuyordum. Nihayet bitti. Şimdi sanırım yirmi gün
kadar bir dinlenme imkanım olacak. Önce Volkan Özgömeç ile Düğün
Ya da Davul sonra Yücel Erten ile Deli Dumrul\'u çalıştık.
Oyunlar her anlamda iyi gidiyor. Umarım gelecekte de iyi olur.

Sizi tanıdığıma ne denli mutlu olduğumu çeşitli vesilelerle
yazmıştım size. Ancak şu sön dönemde belli tiyatro sitelerinin
sahıpleri ile giriştiğiniz kavgayı hayretler içinde izliyorum desem
abartmamış olurum. Hayretim sizden yana, onlardan yana değil. Zira sizin
gibi son derece sağlam bir mantığa sahip birinin bu adamlarla
böyle en ince ayrıntısına varana kadar laf düellosuna girmesini beni
bağışlayın ama pek hoş karşılamadım.

Ne denli haklı olursanız olun bu adamlarla böyle tartışmanız
bence yersiz. Bırakın istediklerini, diledikleri gibi söylesinler.
Onların amaçları sizi \"bakın işte bu adam böyle\" noktasına getirip
yıpratmak. Neden böyle bir duruma kendinizi itiyorsunuz anlamış
değilim. Bu ülke ve bu ülkenin insanı böyle. Köpek dostluğu yapar
herşeyle. Bakın Fazıl Say\'a. Çok doğru ve masum bir laf etti
milletvekili bile sahip çıkmadı adama.

Bu ülke böyle sevgili Büktel, uğraşamazsınız ve
düzeltemezsiniz, sizin ömrünüze törpü olur bu vıdı vıdılar.

Size akıl vermek bana düşmez ama Trabzon\'dan görünen çerçeveyi
yazdım size...

Sizden yana olduğum için...

Yeniden görüşene değin selam ve saygılar Trabzon\'dan

Müfit Semih Baylan
Trabzon Devlet Tiyatrosu

 

 

26 Aralık 2007 Coşkun Bey Merhaba,

Son mektubunuzla ilgili yazmıştım size

Size yazdığım mektubu yayınlamanıza izin verdiğimi belirten bu mektubumu aldınız mı?

Bildirirseniz memnun olurum.

Selamlar

M.Semih Baylan

 

 

26 Aralık 2007 Semih bey, merhaba!

mesajınızı aldım. Ama endişeleriniz nedeniyle verdiğiniz izni kullanmamaya karar verdim.

Cevabımı geciktirdiğim için özür dilerim.

Coşkun Büktel

 

 

4 Ocak 2007 Sevgili Coşkun Büktel Merhaba,

Sitenizde yayınladığınız \"Yaşam Kaya, \"İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni\" olmakla övünüyor\" başlıklı yazınızı okudum ve ardından kaç kez okudum bilmiyorum ama şuna inanın bu yazınızın altına imzamı atarım. Ne atması kazırım hatta.

Yaşam Kaya konusunda kesinlikle haklısınız. Yaptığı o tarihsel hataları hiç yadırgamadım. Zira birkaç yıl önce Trabzon\'da Nurşim Demir Rejisiyle oynadığımız Aleksey Nikolayeviç Arbüzov\'un Söz veriyorum adlı oyunu için yazdığı eleştirel yazıda da aynı tarihsel hataları yapmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla yazarı 19 yy Rus Tiyatrosunun önemli yazarlarından birisi yapmıştı. Oysa Arbüzov 1908 doğumludur ve Söz Veriyorum\'u 1964\'te yazmıştır. Onun için Yaşam Kaya\'nın ingiltere basınında yazan ilk Türk Tiyatro Eeleştirmeni olarak bu hataları yapmasını yadırgamadım. Sanırım İngiltere\'de kimseciklerin dönüp bakmadığı bir el broşürüne yazmıştır.

AKP ile söylediklerinize gelince, kesinlikle bu konuda da haklısınız. Eğer tiyatro salonlarında adam gibi halkı sarmalayan yüksek kalitede tiuyatro yapılsaydı, (ve ben de ekliyorum) Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve diğer orkestralar, korolar teneke gibi bir orkestra ya da mahalle korosu gibi olmayıp dünya standartlarında bir orkestra, koro olsaydı, AKP\'nin tiyatro salonlarıyla ve senfoni orkestralarıyla korolarla uğraşmak gibi bir cesareti olamazdı.

Bir diğer konuda size yazdığım mektupla ilgili olarak koyduğunuz çekince.

Öncelikle siz birikiminize yakışır bir biçimde son derece nazık ve kibar bir insanız.

İşte bu nedenle sizi (sizin deyiminizle) vandallar anlayamıyorlar.

Çünkü onlar vandal.

Ancak ben mektubumda sadece bir sözcüğü düzeltme yoluna gitmiştim ve klemiştim, mahkeme kapılarında uğraşmak istemiyorum diye.
Bu sadece bir görüştü. Gerekirse sizin için mahkeme kapılarında da uğraşırım. Bakın Fazıl\'a. Babası Ahmet Say çok sevgili bir dostum ağabeyimdir. Fazıl dışarı çıkamıyormuş şu anda. Neden? Doğruları söylediği için. Ben de aynı konumdayım Coşkun Bey. Geçmişte babam da aynı konumdaydı. Demirel\'e karşı TÖS\'de TÖBDER\'de az mücadeleler vermedi babacığım. Sonra 1980 ezdi geçti onları. Şimdi de ben aynı talihi yaşıyorum. DT\'de fırsatını bulsalar bir çay kaşığı suda boğacaklar beni.

O nedenle bu konuda kaybedecek çok şeyim yok.

İnandığımızı ve bildiğimizi duru bir biçimde söylememiz gerek. Öyle de yapıyoruz zaten.

O nedenle mektubuma binaen açıklamınızı yapmamanıza üzüldüm.

Bence yine de zaman geçmiş değil.

Bence yazın bu yazınızı. Bu gerekli çünkü.

Yaşam Kaya ve AKP ile ilgili yazınızı (aynı yazı zaten) bilgisayardan yazdırdım ve bugün bizim tiyatronunun (Trb.DT\'nin) ilan panosuna asacağım. Bilginiz olsun. Ya da elden herkese okutacağım. Bundan da bilginiz olsun. Sonuçta belki biraz daha vatan haini olurum. O da hiç önemli değil.

Bu arada Ölüleri Gömün ile ilgili bazı senaryolar duyuyorum tiyatroda. Bu konuda bilgimi pekiştireyim size yazacağım.


Selam ve sevgiler Trabzon\'dan ve kolaylıklar...


M.Semih Baylan

 

 

8 Ocak 2007 Semih bey, merhaba!

Değiştirmek istediğiniz kelime (havlamak), bu adamlara tepkinizin "dozunu" belli eden stratejik bir kelimeydi. O kelimeyi bana yazdığınız özel mektubunuzda da kullanmamış olsaydınız, sorun yoktu. Ama bana farklı, kamuoyuna farklı "dozla" hitap etmeniz, endişelerinizi ciddiye almamı gerektirdi. Kimsenin benim yüzümden zarar görmesini ya da "benim için" mahkeme kapılarına düşmesini istemem. Kendim mahkeme kapılarına düşme riskini göze alırım ama başkalarının mahkeme kapılarına düşme riskini göze alamam.

Bu durumda, benim için değil, "kendiniz için" bu riski göze alabileceğiniz güne kadar, beklemeyi tercih ediyorum.

İlginiz ve verdiğiniz moral destek için teşekkürler.

 

 

8 Aralık 2007 Coşkun Bey merhaba,

Evet, haklısınız mektubunuzda. Uzun söze gerek yok. \"Havlamak\"
 sözcügünü içeren mektubumu aynen kullanabilirsiniz.

Yazınızı heyecanla bekleyeceğim.

Yeniden görüşene değin selam ve sevgiler Trabzon\'dan


M.Semih Baylan
 


 

 

Yazışmamızın sonunda, Baylan'ın yalnızca bu sayfadaki ilk mektubunu değil, (yukarıda gördüğünüz üzere) sonraki mektuplarını da yayınlamaya karar verdim. Bunun iznini alabilmek için, Trabzon'da yaşayan Baylan'a telefonla ulaştım ve izni aldım. Daha sonra bir kez daha arayarak bana bir fotoğraf göndermesini rica ettim. Sayın Baylan, bana fotoğraf göndereceğini ama sahibi olduğu mavi-nota.com sitesinde bir fotoğrafının bulunduğunu ve onu kullanabileceğimi söyledi. ("mavinota" diye başka bir site var, Baylan'ınki "mavi-nota"...)

Fotoğrafı bulmak için Baylan'ın sitesine girdiğimde, şoke oldum. Beni şoke eden yazı, Baylan'ın şu yazısıydı:

 

Madde 64 kimi korudu? - 05.10.2007

MADDE 64:

Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur.

Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi,

desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için

gereken tedbirleri alır.
   





İki haftadan bu yana Mavi Nota’nın ana sayfasında, Anayasamızın 64. maddesi ile ilgili çağrımızı görmektesiniz sevgili okurlar. Bu çağrıyı yapmaktaki amacımız, yeni anayasa taslağında tümden çıkarılan, 1982 anayasasında sadece bir tek madde ile sahip çıkılmış sanat ve sanatçı haklarının yeniden değerlendirilmesine fırsat tanımak içindir.

Hal böyleyken bir de madalyonun öbür yüzü vardır tabii.

Bir sanatçı olarak, bugüne dek Anayasa’nın 64. Maddesi’nden hiç yararlanmadım desem abartmış olmam. Haksızlıkta etmemiş olurum.

Zira Anayasa’nın 64. maddesinden daima, sanatı ve sanatçıyı desteklemeyen, aksine sanatı ve sanatçılığı Makyavelist bir duruşla kendisine yontan vandallar yararlandı.

Ne yazık ki bu madde daima vandalları güçlendirdi.

Bu madde Müfit Semih Baylan’ı ve onun ürettiği tüm rafine sanat ürünlerini aforoz etme yetkisi kazandırdığı için bugüne dek, daima Müfit Semih Baylan’ın ve onun ürettiği rafine sanat ürünlerinin aleyhine işledi. Müfit Semih Baylan ne kadar sanatçıysa ve onun ürettiği rafine sanat ürünleri ne kadar sanatsa bu madde, sanat ve sanatçıya o kadar zararlı sonuçlar yaratmıştır.

Sevgili okurlar, bu madde sanatı ve sanatçıyı asla korumadı. Bu madde, cebinde sanatçı ya da akademisyen kimliği taşıyan devlet memurlarının, ister çalışsınlar, ister çalışmasınlar, ister yan gelip yatsınlar, onların maaş güvencesine sahip olmasını sağladı ve onların çoğunun çalışmadan maaş alan ya da almaya özenen ruhsuz birer fani olmasına yaradı.

Ülkemizin siyasi yaşamının son beş yılına baktığımızda, tiyatro ve konser salonlarına karşı inanılmaz bir kıyım harekâtının yürütüldüğünü görüyoruz. Bunların içinde en çok gündeme geleni İstanbul Taksim’deki kısaca AKM diye bilinen Atatürk Kültür Merkezi’dir. 1970’li yılların başında geçirdiği o büyük yangından sonra restore edilip kültür hayatımıza sunulan bu salon eski Kültür Bakanı Attila Koç tarafından (şimdiki Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’da AKM’nin yıktırılması işine temkinli yaklaşıyormuş, hayır yıkamazsınız deyip kestirip atmıyor da, temkinli yaklaşıyor) yıktırılıp yerine güya başka daha gelişmiş bir kültür merkezi yaptırılması hikâyesi gündeme geldiğinde, 64. madde ile korunan sanatçı ve akademisyenler hangi tepkiyi gösterdi?

Cumhuriyet Gazetesi’nin haberi ile bilgilendirildiğimiz İlköğretimdeki müzik eğitiminin dinselleştirilmesi çabasına birkaç lokal tepki dışında yine hangi sanatçı ve müzik akademisyeni hangi tepkiyi gösterdi?  Müzik eğitimcilerinin örgütlendiği dernekleri MÜZED sadece bir bildiriyle geçiştirmedi mi bu durumu?

Dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say, “varoşlara klasik müziği götürebilmiş olsaydık 22 Temmuz seçim sonuçları böyle olmazdı” derken kendisine bu sözünden dolayı inanılmaz tepki gösteren bir kısım eleştirmene, sağcı takımı gazetecilere, yine hangi sanatçılar ve akademisyenler çağdaş müzik eğitimi adına tepki gösterdi söyler misiniz?

TRT Türk Halk ve Türk Sanat Müziği gençlik ve çocuk koroları hangi bilimsel gerçekliğin ışığı altında kuruluyor ya da kuruldu? Buna destek veren hatta bizzat bu işin içinde olan akademisyenler, böyle bir cinayetin gerçekleşmesine neden göz yumuyorlar? Neden görmezden geliyorlar? Burada göz önünde bulundurdukları kriter, müzik sanatının yüksek değerleri mi yoksa kendi kişisel yüksek değerleri mi?

Burada müzik bilimi adına işlenen cinayetlerden söz etmeyeyim artık. Çünkü o zaman yazmamız gereken daha çok şey olacak. Ne yazık ki şimdilik o kadar vaktim yok. Şu kadarını söyleyeyim, rahmetli Onur Akdoğu, bağlama metodu yazmış ve şu anda profesörlük unvanı taşıyan bir akademisyenin bağlama metodundaki yanlışları ve çelişkileri ortaya koyan ve Ahmet Say’ın Müzik Ansiklopedisi Yayınları tarafından yayımlanan ve herkesçe bilinen o müthiş kitabıyla müzik eğitimine çok büyük hizmet etmişti.

Ancak birçok akademisyen bu kitapta sözü edilen bilimsel gerçekleri ne yazık ki es geçmiş Onur Akdoğu’nun bu anlamdaki kutsal çabasına gözlerini yummuştu.

Toparlayacak olursak, bütün bunlar nasıl olabiliyor? Bilimselliği ve bilimsel gerçekleri görmek istemeyip gözlerini kapatan,  bilime saygısı olmayan ve diğer bir bağlamda onuruna leke getirmemek için birçok bedel ödemiş olan Müfit Semih Baylan gibi bir insanın karşısında nasıl bu kadar gözü kara olabiliyorlar? Bu gücü nereden alıyorlar?

Tabii ki devletten ve Anayasada yer alan 64. maddeden. Onlar bu gücü devletten ve devletin başına gelmiş olan tüm iktidarlardan nemalanarak kazandılar.

Bugüne dek devletin başına gelen tüm iktidarlar, 64. Madde’yle, ne yazık ki her zaman itaatsiz ve muhalif olan sanatı ve sanatçıyı korumak yerine, her zaman tavizkâr ve bilimsellik ve sanat düşmanı olan vandalları korumayı siyasi çıkarlarına uygun buldular. Siyasi iktidarların tümü, sanatı korumak adına, ruhsuzları maaşa bağlamaktan, cingözleri doyurmaktan, kartvizit, rütbe ya da etiket sahibi beslemeler yaratmaktan başka bir şey yapmadılar. Korunan ve doyurulan beslemeler de, Müfit Semih Baylan’ı aforoz ederek, bilimselliği falan bir yana bırakıp onun emeğini ve ürettiklerini halktan ve kayıtlardan gizleyerek, çağdaş müzik adına haykırdığı hakikatleri sessizliğin şalıyla örterek, kendilerini besleyen bu kepazeliğin sürebildiği kadar sürmesine çalıştılar ve hala çalışıyorlar.

Yeni Anayasa’da 64. Madde olmalı mıdır?

Tabii ki olmalıdır.

Ancak 64. Madde olduğu takdirde yeni vandalların oluşabileceği korkusuyla ve yukarıda açıkladığım nedenlerden dolayı 64. Madde’nin yeni Anayasa’da yer alması ya da yer almaması konusu benim çok da umurumda değil artık.

Sonuç olarak vandallar tarafından yapılan sanatın bırakın dinleyiciye, seyirciye, Cumhuriyet'e, Filistinli çocuklara filan yararlı olmasını "kendilerine" bile bir hayrı olmamıştır. Bunca yıl yaptıkları sanatın, ne denli zekâdan ve ahlaktan uzak bir samimiyetsizlik olduğu, bizzat kendi zekâlarına, kültürlerine ve karakterlerine herhangi bir yarar sağlamamış olmasıyla sabittir. Vandalların devlet desteğiyle yaptığı sanatın kendi bütçelerinden başka hiçbir şeye yararı yoktur. Lanse ettikleri o uluslararası festivallerde, Eurovision seçmelerinde seslendirilen ve adına beste ya da eser denen garabetin de aslında Türkiye'nin imajından başka hiçbir şeyi sarstığı yok.

O nedenle, devletin vandallar tarafından yapılan sanatı halkın vergileriyle desteklemesi gerektiği ve bunun bir uygarlık göstergesi olacağı ne zaman iddia edilse, uygarlığın, ormanda bir çapulcu sürüsüne rastlayan bakire bir genç kız misali, ağır bir tecavüze uğradığını hissediyorum.

Allah aşkına devlet siz vandalları neden destekleyecek?

Siz Hüseyni ya da ne bileyim Uşşak makamındaki nota dizisini, bugüne kadar binlerce kez yazılmış formuna hiçbir yenilik getirmeden, yeniden ve yeniden ve yeniden aynısını yazarak ya da tekrar ederek adına yeni Türk Musikisi eseri deyip bunu örneğin uluslararası festivallerde yeni ama matah bir şeymiş gibi sunarak, seslendirerek kendisine Profesör besteci bilmem kim diyenleri destekleyesiniz ve bu ülkeyi uluslararası arenada küçük düşüresiniz, diye mi?

Devletin halktan aldığı vergilerle bu vandalları destekleyenleri desteklemesi, halkın içme suyuna kanalizasyon akıtması kadar vahim bir yanlıştır! Bence bu vandallar tarafından yapılan sanatın desteklenmesi, sanatın desteklenmesi anlamına gelmiyor; tam tersine, halkın sömürülmesi ve zehirlenmesi anlamına geliyor.

Halka ihanet anlamına geliyor.

Pazartesi günü görüşene değin esen kalın.


Müfit Semih Baylan
Editör
 

(Kaynak: Baylan, "Madde 64 Kimi Korudu?")

 

 

Baylan'ın yukarıda aktardığımız yazısı, benim "Madde 64" ve "'Çığ' Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazılarımdan oluşmuş bir kolaj gibiydi ama yazıda benim adım bile anılmıyor, bana bir teşekkür bile edilmiyordu.

Şimdi, yukarıda aktardığımız Baylan yazısının bazı paragraflarıyla, benim linklerini yukarıda verdiğim iki yazımdan bazı paragrafları karşılaştırarak, "benzerliğin" ölçüsünü gösterelim (Okurlara kolaylık olması için, Baylan'ın satırlarını kırmızı harflerle dizerek farklılaştırdım):

 

Bu madde Müfit Semih Baylan’ı ve onun ürettiği tüm rafine sanat ürünlerini aforoz etme yetkisi kazandırdığı için bugüne dek, daima Müfit Semih Baylan’ın ve onun ürettiği rafine sanat ürünlerinin aleyhine işledi. Müfit Semih Baylan ne kadar sanatçıysa ve onun ürettiği rafine sanat ürünleri ne kadar sanatsa bu madde, sanat ve sanatçıya o kadar zararlı sonuçlar yaratmıştır. (Baylan)
 

Bir sanatçı olarak, bugüne dek, Anayasa'nın 64. maddesinden hiç yararlanmadım. Bu maddeden daima vandallar yararlandı. Bu madde daima vandalları güçlendirdi. Bu madde vandallara Büktel'i ve "Theope"yi aforoz etme yetkisi kazandırdığı için bugüne dek, daima, Büktel'in ve "Theope"nin aleyhinde işledi. Büktel ne kadar sanatçıysa ve "Theope" ne kadar sanatsa, bu madde, sanat ve sanatçıya o kadar "zararlı" sonuçlar yaratmıştır. (Büktel, "Madde 64")

Sevgili okurlar, bu madde sanatı ve sanatçıyı asla korumadı. Bu madde, cebinde sanatçı ya da akademisyen kimliği taşıyan devlet memurlarının, ister çalışsınlar, ister çalışmasınlar, ister yan gelip yatsınlar, onların maaş güvencesine sahip olmasını sağladı ve onların çoğunun çalışmadan maaş alan ya da almaya özenen ruhsuz birer fani olmasına yaradı. (Baylan)
 

Bu madde sanatı ve sanatçıyı asla korumadı. Bu madde, cebinde "sanatçı" ya da "akademisyen" kimliği taşıyan devlet "memurlarının", ister çalışsınlar ister yatsınlar, maaş güvencesine sahip olmalarını sağladı ve onların çoğunun çalışmadan maaş alan ya da almaya özenen "ruhsuz" faniler (beslemeler) olmasına yaradı. (Büktel, "Madde 64")

Toparlayacak olursak, bütün bunlar nasıl olabiliyor? Bilimselliği ve bilimsel gerçekleri görmek istemeyip gözlerini kapatan,  bilime saygısı olmayan ve diğer bir bağlamda onuruna leke getirmemek için birçok bedel ödemiş olan Müfit Semih Baylan gibi bir insanın karşısında nasıl bu kadar gözü kara olabiliyorlar? Bu gücü nereden alıyorlar?

Tabii ki devletten ve Anayasada yer alan 64. maddeden. Onlar bu gücü devletten ve devletin başına gelmiş olan tüm iktidarlardan nemalanarak kazandılar. (Baylan)

Peki bütün bu pespayelikler nasıl mümkün olabiliyor? Bu insanlar (yani vandallar) ahlak ve bilimsellik düşmanı bu yaratıklar; Büktel gibi usta bir yazarın ve onuruna en küçük bir leke düşürmemek için her bedeli ödemiş bir insanın karşısında, bu kadar gözükara biçimde, sanata, bilimselliğe, ahlaka küfrederek, iftirayı nasıl olup da böyle açıkça sahiplenebiliyorlar? Bu küstahlar, bu gücü nereden alıyorlar?

Devletten... 64. Madde'den... Onlar bu gücü devletten ve devletin başına gelmiş tüm iktidarlardan nemalanarak kazandılar. (Büktel, "Madde 64")

Bugüne dek devletin başına gelen tüm iktidarlar, 64. Madde’yle, ne yazık ki her zaman itaatsiz ve muhalif olan sanatı ve sanatçıyı korumak yerine, her zaman tavizkâr ve bilimsellik ve sanat düşmanı olan vandalları korumayı siyasi çıkarlarına uygun buldular. Siyasi iktidarların tümü, sanatı korumak adına, ruhsuzları maaşa bağlamaktan, cingözleri doyurmaktan, kartvizit, rütbe ya da etiket sahibi beslemeler yaratmaktan başka bir şey yapmadılar. Korunan ve doyurulan beslemeler de, Müfit Semih Baylan’ı aforoz ederek, bilimselliği falan bir yana bırakıp onun emeğini ve ürettiklerini halktan ve kayıtlardan gizleyerek, çağdaş müzik adına haykırdığı hakikatleri sessizliğin şalıyla örterek, kendilerini besleyen bu kepazeliğin sürebildiği kadar sürmesine çalıştılar ve hala çalışıyorlar. (Baylan)

Bugüne dek devletin başına gelen tüm iktidarlar, 64. Madde'yle, ne yazık ki, (her zaman itaatsiz ve muhalif olan) sanatı ve sanatçıyı korumak yerine, (her zaman arsız, yalaka, tavizkâr, sahtekar, şarlatan, bilimsellik ve  sanat düşmanı olan) vandalları korumayı siyasi çıkarlarına daha uygun buldular. Siyasi iktidarların tümü, sanatı korumak adına, ruhsuzları maaşa bağlamaktan, cingözleri doyurmaktan kartvizit, rütbe ya da etiket sahibi beslemeler yaratmaktan başka bir şey yapmadılar. Korunan ve doyurulan beslemeler de, Büktel'i aforoz ederek, bilimselliği falan siktir edip Büktel adını halktan ve kayıtlardan gizleyerek, Büktel'in açıkladığı hakikatleri sessizliğin şalıyla örterek, kendilerini besleyen bu kepazeliğin sürebildiği kadar sürmesine çalıştılar/çalışıyorlar. (Büktel, "Madde 64")

Sonuç olarak vandallar tarafından yapılan sanatın bırakın dinleyiciye, seyirciye, Cumhuriyet'e, Filistinli çocuklara filan yararlı olmasını "kendilerine" bile bir hayrı olmamıştır. Bunca yıl yaptıkları sanatın, ne denli zekâdan ve ahlaktan uzak bir samimiyetsizlik olduğu, bizzat kendi zekâlarına, kültürlerine ve karakterlerine herhangi bir yarar sağlamamış olmasıyla sabittir. Vandalların devlet desteğiyle yaptığı sanatın kendi bütçelerinden başka hiçbir şeye yararı yoktur. Lanse ettikleri o uluslararası festivallerde, Eurovision seçmelerinde seslendirilen ve adına beste ya da eser denen garabetin de aslında Türkiye'nin imajından başka hiçbir şeyi sarstığı yok.

O nedenle, devletin vandallar tarafından yapılan sanatı halkın vergileriyle desteklemesi gerektiği ve bunun bir uygarlık göstergesi olacağı ne zaman iddia edilse, uygarlığın, ormanda bir çapulcu sürüsüne rastlayan bakire bir genç kız misali, ağır bir tecavüze uğradığını hissediyorum. (Baylan)

Sizin gibiler tarafından yapılan tiyatronun, (bırakın seyirciye, Cumhuriyet'e, Filistinli çocuklara filan yararlı olmasını) size, yani "kendinize" bile bir hayrı olmamış. Sizin bunca yıl yaptığınız tiyatronun, ne denli zekâdan ve ahlaktan uzak bir samimiyetsizlik olduğu, bizzat sizin zekânıza, kültürünüze ve karakterinize herhangi bir yarar sağlamamış olmasıyla sabittir. Sizin devlet desteğiyle yaptığınız tiyatronun sizin bütçenizden başka hiçbir şeye yararı yok. Sizin lanse ettiğiniz o "Çığ" denen garabetin de aslında Türkiye'nin imajından başka hiçbir şeyi sarstığı yok. O nedenle, devletin sizin gibiler tarafından yapılan tiyatroyu halkın vergileriyle desteklemesi gerektiği ve bunun bir uygarlık göstergesi olacağı ne zaman iddia edilse, uygarlığın, ormanda bir çapulcu sürüsüne rastlayan bakire bir genç kız misali, ağır bir tecavüze uğradığını hissediyorum. (Büktel, "Madde 64" ve "'Çığ' Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?")

Allah aşkına devlet siz vandalları neden destekleyecek?

Siz Hüseyni ya da ne bileyim Uşşak makamındaki nota dizisini, bugüne kadar binlerce kez yazılmış formuna hiçbir yenilik getirmeden, yeniden ve yeniden ve yeniden aynısını yazarak ya da tekrar ederek adına yeni Türk Musikisi eseri deyip bunu örneğin uluslararası festivallerde yeni ama matah bir şeymiş gibi sunarak, seslendirerek kendisine Profesör besteci bilmem kim diyenleri destekleyesiniz ve bu ülkeyi uluslararası arenada küçük düşüresiniz, diye mi?

Devletin halktan aldığı vergilerle bu vandalları destekleyenleri desteklemesi, halkın içme suyuna kanalizasyon akıtması kadar vahim bir yanlıştır! Bence bu vandallar tarafından yapılan sanatın desteklenmesi, sanatın desteklenmesi anlamına gelmiyor; tam tersine, halkın sömürülmesi ve zehirlenmesi anlamına geliyor.

Halka ihanet anlamına geliyor. (Baylan)

Devlet sizi niye destekleyecek? Siz "Çığ"ları destekleyesiniz ve bu ülkeyi küçük düşüresiniz, diye mi? Devletin halktan aldığı vergilerle "Çığ"ı ve "Çığ"ı destekleyenleri desteklemesi, halkın içme suyuna kanalizasyon akıtması kadar vahim bir yanlış. Bence sizin gibiler tarafından yapılan tiyatronun desteklenmesi, sanatın desteklenmesi anlamına gelmiyor; tam tersine, halkın sömürülmesi/zehirlenmesi anlamına geliyor. Halka ihanet anlamına geliyor. (Büktel, "Madde 64" ve "'Çığ' Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?").
 

Baylan, telefon görüşmemizde, bana, "sizin yazdığınız her satırın altına imza atarım Coşkun Bey" demişti. Ben, Baylan'ın bu ifadesinin "sizin yazdığınız her satırı aşırabilirim, Coşkun Bey" anlamına gelebileceğini asla tahmin etmemiştim.

Baylan, sanırım, benim yazdığım her satırın altına imza atamaz. Ben, coskunbuktel.com'u kurduğum daha ilk günlerde, "Alıntı namusu" diye bir kavram ortaya atmış, bu başlık altında bir yazı yazmış, bir dosya hazırlamış, "aşırmaya" karşı bilinç oluşturmaya koyulmuştum. Bu arada, "Alıntı namusu"  adını verdiğim kavramın, üniversiteden arkadaşım olan Toros Öztürk tarafından bulunmuş olduğunu açıklamıştım. Yazarlık yeteneğine rağmen, çalişma hayatına atıldıktan sonra yazmaya fırsat bulamayan Toros, otuz beş yıl önce, bir öğrenci sohbeti sırasında ortaya attığı bu kavramı çoktan unutmuş olsa gerekti. Bu kavramı kendime mal etsem, kimsenin ruhu bile duymaz, Toros duysa bile hatırlamaz, hatırlasa bile o iki kelimenin hesabını sormaya kalkmazdı. Peki yakalanma ihtimalim sıfır olmasına rağmen, "Alıntı namusu" kavramının Toros Öztürk'e ait olduğunu belirtmek gereğini niçin duydum?

Sanırım, "Utanma Eşiği" başlıklı yazım, bu soruya cevap veriyor ve sanırım, sayın Baylan, "Utanma Eşiği" başlıklı yazımın altına imza atmak istemez.

Sayın Baylan'ın ilk mektubunda bana yönelttiği "iyi niyetli" eleştirileri cevaplayacağıma söz vermiştim.

Beni destekleyen "iyi niyetli" insanların bile ne kadar "güvenilir" olduğunu görmek ve tiyatromuzda vandalizme karşı çıkanların bile fazlasıyla vandal olabileceklerini öğrenmek beni gerçekten şoke etti. Baylan'ı cevaplamak artık içimden gelmiyor.

2006 yılı başında, DT yönetmeni Kemal Başar, "Theope'nin Makus Talihi" başlıklı bir yazıyla beni desteklemiş, beni yücelten ifadeler arasında, "Theope"yi yönetmeyi ne kadar çok istediğini de açıklamıştı. Ama Başar'ın yönetmenlik konusundaki düşüncelerini eleştirmemden sonra, (Bakınız: Büktel, "İki Yönetmene Mektup") Kemal Başar 180 derece dönerek, benimle alay etmeye yeltenmek gibi bir tutarsızlıktan bile kendini sakınmamıştı. (Bakınız: Başar, "Kapalı Ayağa...") Başar'ın hakaretlerini "Demek ki Kemal Başar'a 'Omurgasız' demekle Pek Haksızlık Etmemişim" başlıklı bir yazıyla cevaplamıştım. Başar'ın "Coşkun Büktel'e kendimi zorlaya zorlaya yazabildiğim en uzun yanıt" başlıklı kısa yanıtındaki hakaretleri ise artık cevaplamamıştım.

Kısacası, ben, bana dostça yaklaşanları da eleştirmekten çekinmem. Bugüne dek, eleştirilerimden sonra bana düşman olmak yerine, benimle dost kalmaya devam edebilen, haklılığımı teslim edip özeleştiri yapabilen, yani bu testten uygar bir insan olarak çıkabilen tek kişi görülmüştür: Hilmi Bulunmaz. (Bakınız: Büktel, "Böyle bir 'Oyun'da yokum")

Bir zamanlar "Yalan Makinası" Mustafa Demirkanlı'yla, Ahmet Levendoğlu'yla  bile dosttum. Ama zaman dostlarımı azaltırken, düşmanlarımı çoğaltıyor. Umarım, Baylan'ın "aşırmasını" görmezden gelmediğim ve teşhir ettiğim için, yeni bir düşman daha kazanmış olmam. Hakikati her bedele rağmen savunmaya kararlı olduğum için düşman kazanmaktan korkmadan yaşıyorum ama, eleştirilerim kendilerine yöneldiğinde insanların 180 derece dönmesi, beni yine de müteessir ediyor.

 

Coşkun Büktel / 10 Ocak 2008 

 

GÜNCELLEME 10 Ocak 2008:

Müfit Semih Baylan'ın yazımızdan sonra gönderdiği son mesaj

 

Coşkun bey merhaba,

Görünen manzaranın bu durumuyla haklısınız. Ben de sitenizde
yazdığınız yazıyı okuyunca farkettim garabeti. Evet, o yazınız beni
çok etkilemişti.  Günlerce o yazınızla yattım kalktım. Aynen
Yaşam Kaya ve AKP ile yazdığınız yazıda olduğu gibi.

Hep söylüyorum, yazdığınız yazıların altına ben de imzamı
atarım diye.  Ama kaynak göstererek tabii ki. Şunu size açık
yüreklilik ile söyleyeyim ki ben aşırma falan yapmadım. Aşırma işi
benim en sinir olduğun işlerin başında gelir. Hatta DT\'de bundan
birkaç yıl önce bir oyun müziğinin Jamaikalı Goodbye Company Dance
Band adlı topluluktan alındığını ispatlayan ve bunu deşifre eden
kişi benim.

Ve şimdi sizin yazınız üzerine söz konusu yazının altına
gerekli not konmuştur. Hem de tarihi ile birlikte. Daha önce
konulmamasının nedenini açıklayamıyorum. Unutulmuş olabilir diyeceğim. Niye
unutuyorsun? Bunlar önemli konulardır.

Dostluk konusuna gelince siz benim her zaman dostumsunuz, beni
eleştireceksiniz tabii. Böylelikle eksiklerimizi düzelteceğiz. Ve bu
durumda Hilmi Bulunmaz\'ın yanına ben de katılıyorum artık.

Yeniden görüşene değin selam ve sevgiler Trabzon\'dan


M.Semih Baylan