|
YÖNTEMBİLİM

İftiracı bir vandalı,
"belge soğukluğundan" ya da yazısındaki
dezenformatif unsurlardan nasıl
tanıyabilirsiniz?
1. Vandallar insanları suçlar, ama
suçlamalarını belgelemeye, belgelerin
kaynaklarını belirtmeye, kaynakların
"orijinal" sayfasına link vermeye
yanaşmazlar,
ya da sırf belge gösteriyormuş gibi
görünmek için, okurlara hiç fark
ettirmeden, konuyu alakasız bir yöne
saptırarak, alakasız bir belge
gösterirler.
Uygulamalı eğitim amacıyla bizim uydurduğumuz
belge soğukluğundan malul birinci iftira örneği:
Fotoğraflarında takdim edildiğinin
tersine, gerçekte kıvırcık saçlı kapkara
bir zenci olduğu bilimsel çevrelerce
artık kesin kabul görmüş bulunan
Atatürk'ü, altın saçlı, beyaz bir Türk
olarak takdim etmek, yaklaşık 80 yıldır,
milliyetçi Cumhuriyet ideolojisinin en
temel dezenformatif uygulamalarından
biri olagelmiştir. Cumhuriyet
hükümetlerinin, Selanik doğumlu
olmasını Mustafa Kemal'in zenci
olamayacağının bir kanıtı gibi sunarak,
kitleleri yanıltmakta son yıllara dek
fevkalade başarılı olduğunu kabul etmek,
gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Ne var
ki, Selanik'e ilişkin son yıllarda
yapılan daha derin bazı bilimsel
araştırmaların (19. Yüzyıl'ın ikinci
yarısındaki) Selanik'te, zenci nüfusun
%3,16 oranına ulaştığını hiçbir kuşkuya
yer bırakmayacak bir kesinlikle
belgelediği; bilim çevrelerinde artık
daha fazla görmezden gelinmesi mümkün
olmayan bir olgu haline gelmiştir.
Cumhuriyet hükümetlerince yaklaşık 80
yıldır sürdürülen "Mustafa Kemal'in
zenci kökenini inkar" politikasının
iflasını ilan eden bu somut olgu ve
bulguların belgelerini, Hristo
Kanavice'nin 2003 yılında Sofya, Newyork
ve Londra'da eşzamanlı olarak ve
İngilizce yayınlanan "Thessaloniki,
Today and Yesterday" adlı kitabında
açık ve net olarak görmek kolayca
mümkündür (Sayfa 43).
Belge soğukluğundan malul
birinci örneğimizin analizi:
Varsayalım ki, Hristo Kanavice diye
bir yazar ve onun "Thessaloniki,
Today and Yesterday" adlı bir
kitabı gerçekten mevcut ve bu kitabın
43'üncü sayfasında, Mustafa Kemal'in
doğduğu dönemin Selanik'inde, zenci
nüfusun %3,16 oranına ulaştığı gerçekten
belgelenmiş olsun. Peki ama bu belge
Atatürk'ün kapkara bir zenci
olduğunu kanıtlamaya yeter mi? Kel
alaka, di mi? Ama vandal iftiracı bunu
öylesine sakin, ciddi, güvenilir hatta
"bürokratik" bir edayla ve üstelik bir
de "belge göstererek" söylüyor ki,
vandal iftiracının görmezden gelerek
gözünüzden ve hafızanızdan kaçırdığı
(Atatürk'ün zenci olamayacağına ilişkin)
binlerce karşı kanıt aklınıza bile
gelmiyor; vandal iftiracının, sakin ve
kendinden emin anlatımındaki edaya
kapıldığınız için, anlatılan içerikin ne
kadar gülünç biçimde saçma ve gösterilen
"belgenin" ne kadar gülünç biçimde
"alakasız" olduğunu algılamanız kolay
olmuyor. Hatta konuya yabancı kişiler
için imkansız bile oluyor. Vandalların
bu iftira yöntemini sıradan okurlar için
bile görünür, anlaşılır ve kolayca
teşhis edilir kılmak için, bu yazıda,
okurların çok iyi bildiği Atatürk
örneğini özellikle seçtim. Bu iftira
yöntemi, Atatürk'ü değil de çok daha az
tanınan insanları (ya da örneğin bir
kitabı) karalamak için kullanıldığında,
sıradan okurları yanıltmanın ne kadar
daha kolay olacağını varın siz
hesaplayın!
2.
Vandal iftiracıyı tanımanın en sağlam
yöntemi, onun sansürcü karakterini fark
etmektir. Vandallar, suçladığı
şahısların suçladığı yazı ve sözlerini
okurlara göstermeye yanaşmaz. Karşı
tarafın görüşlerini "tırnak içinde"
direkt olarak, kaynak belirterek ve hele
hele kaynağın "orijinal sayfasına" link
vererek okurlara aktarmak, vandal
iftiracıların asla tercihi olmaz.
Vandallar, karşı tarafın görüşlerini,
okurlara, kendi yorumlarıyla, kendi
çıkarlarına uygun biçimde özetleyerek ve
kanıt ya da belgeye asla gerek
görmeyerek aktarır ve sırf o kasıtlı
aktarımlara dayanarak karşı tarafı suçlu
ilan ederler.
Uygulamalı eğitim amacıyla bizim uydurduğumuz
belge soğukluğundan malul 2. iftira örneği:
İşçi sınıfını zincirlerinden başka şeye
layık görmediğini açıkça söylemiş olan
Karl Marks'ın, işçi sınıfını
desteklediğini ve yücelttiğini iddia
etmek, şüphesiz ki, pozitif bilimlerin
ve aklın sınırları içinde izahı mümkün
bir edim değildir. Marx ne diyor
işçilere? Kaybedecek daha değerli
başka şeyiniz olmadığına göre, patrona
sadakatinizi temsil eden zincirlerinize
sahip çıkınız ve zincirlerinizi
kaybetmeyiniz, çünkü onlardan başka
kaybedecek şeyiniz yok, diyor. İşçi sınıfını
zincirlere yakıştıran ve zincirsiz
düşünemeyen Karl Marx'ın komünizmi, işçi
sınıfına zincirlerini kaybetmeyip
korumak dışında hiçbir şey vaat etmiyor...
Bu durumda Karl Marx'ın zincirli, sadık
bir köle olarak tasarımladığı işçi
sınıfına "Komünist Manifesto"yu okumasını
tavsiye etmek, işçi sınıfına karşı
işlenmiş en büyük ihanet suçu olmuyor
mu? Öyleyse, bazı naif zekâların
bildiğinin tersine, Marx'ın tarihte
görülmüş
en kararlı işçi düşmanı olduğunu
söylemek, işçi sınıfına borçlu olduğumuz
bilinçlendirme görevimizin ve yurtsever
devrimci vicdanımızın en önemli gerekliliğidir.
belge soğukluğundan malul 2.
örneğimizin analizi:
Laf, laf, laf!... Hani kanıt? Canım
kanıta ne gerek var? Marx'ın işçi
sınıfının zincirlerine dair söylediği
vecizeyi herkes zaten bilmiyor mu?
Bilenler, biliyor; onlar bu dolmayı
yutmaz. Ama bilmeyenler ya da yarım
yamalak bilenler, Marx'ın aslında ne
dediğini iftiracı vandalımızın bu
yazısından öğreniyor olabilirler ve o
zaman da gerçeğin tam tersini öğrenmiş
olurlar. Oysa iftiracı vandalımız
Marx'ın ilgili ifadesini gerçek bağlamı
içinde ve kaynak göstererek okurlara
aktarmış olsa; okurlar, Marx'ın, işçi
düşmanı olmak bir yana, dünyanın tüm
işçilerini hak mücadelesi vermek için
birleşmeye çağıran ve işçilerin
zincirlerini sevmesini değil, ancak
zincirlerini kırmasını savunan, namuslu
bir aydın olduğunu görecekler:
"Komünistler görüşleriyle amaçlarını
gizlemeye gönül indirmezler (tenezzül
etmezler CB). Amaçlarına ancak bugüne
dek süregelen tüm toplumsal düzeni
devirmekle ulaşılabileceğini açıkça
söylerler. Varsın egemen sınıflar
kömünist devrim korkusuyla titresin.
Proleterlerin zincirlerinden başka
yitirecekleri bir şey yok.
Kazanacakları bir dünya var. Bütün
ülkelerin proleterleri, birleşin!"
(Kaynak: Marx ve Engels, "Komünist
Manifesto", Almanca/Türkçe paralel
baskı. Çeviren, Levent Kavas. Ç
Yayınevi, 1998, Ankara. Sayfa 133.)
Yukarıdaki belge, iftiracı vandalların,
"tırnak içinde" alıntı yapmayı neden
sevmediklerini, önemli ve "alakalı"
kaynakları görmezden gelip neden
belirtmediklerini ve hele hele o
kaynakların orijinal sayfasına link
vermeyi neden düşünmediklerini sanırım
anlaşılır kılmaya yetiyor. Bunları
yaparak iftira atmak mümkün değil ki...
O nedenle, kanıtlamak, kaynak belirtmek,
ilgili kaynağın orijinal sayfasına link
vermek, ancak Büktel ve arkadaşlarının
özelliği (iftiracı vandallara göre
"takıntısı") olarak kalıyor... İftiracı
vandalların bu yöntemleri (işte biz de
yapabiliyoruz, diyebilmek için kırk
yılda bir göstermelik olarak başvursalar
bile) kural olarak benimsemeye asla razı
olmadıkları görülüyor.
Demek ki iftiracı vandalları, her şeyden
önce belgelere soğuk bakmalarından
(belge soğukluğundan) şıp diye teşhis
etmemiz mümkün.
3. Vandal iftiracı, karşı tarafın
yazısından alıntı yapıyorsa, muhtemelen,
cımbızladığı bir ifadeyi anlamından
saptırarak kendi çıkarına uygun biçimde
yorumlamaya çalışıyordur; karşı tarafın
bir yazısının orijinal sayfasına link
veriyorsa, muhtemelen, kendince daha
zararsız bulduğu alakasız bir yazıya
link veriyor ve böylelikle okurlar
üstünde adil, demokratik ve bilimsel bir
insan imajı yaratmaya çalışıyordur.
...DEVAM EDECEK
8 EYLÜL 2009
4. Saptırma ve çarpıtma da iftiracı
vandalların alameti farikasıdır.
Örneğin, Muteber Kılkapmaz diye
dolandırıcılık suçundan 17 yıl kodeste
yatmış bir adamın tahliye olduktan sonra
17 yıl önce "çarptığı" ve gizli
bir banka hesabında sakladığı ve faizle
çok büyük miktarlara ulaşmış paralarını
aklamak için bir tiyatro topluluğu
kurduğunu hayal edelim. İftiracı
vandallarımızdan biri Muteber
Kılkapmaz'la parasal ilişkilere girmiş
ve suçlamalar karşısında
"Muteber bey'i tanımam. Hayatımda bir
kez bile karşılaşmadım. Yüzünü bile
görmedim"
demiş ve bu sözlerini kendi özel
internet sitesinde yayınlamış olsun.
Ve diyelim ki, siz bu demeci veren
Vandal bey ile Muteber'i bir galada
kahkahalar atarak kadeh tokuştururken
gördüğünüzü hatırlıyorsunuz. Derhal, o
galanın ertesi gününe ait tüm gazete ve
dergileri tarıyorsunuz. Galaya ait
fotoğrafları buluyor ve fotoğraflardan
birinin arka planında Vandal bey ile
Muteber adlı dolandırıcıyı, sarmaş dolaş
vaziyette, fısır fısır bir şeyler
konuşurken görüyorsunuz. Fotoğraf kuşe
bir dergide çıkmış ve gayet net...
Fotoğrafın altındaki ilgili yazıda ise,
Muteber bey'in Vandal bey ile bütün gece
fısır fısır neler konuştuklarını tüm
davetlilerin merak ettiği yazılı.
Dergi fotoğrafını internette
yayınlayarak, Vandal bey'in Muteber
bey'i (hem de iyi) tanıdığını ve
"Muteber bey'i tanımam. Hayatımda bir
kez bile karşılaşmadım. Yüzünü bile
görmedim"
derken yalan söylediğini belgeyle
kanıtlıyorsunuz.
Sanır mısınız ki Vandal bey utanacak?
Vandal bey'in utanacağını sananlar çok
yanılır. Çünkü Vandal bey'lerin
"utanma eşiği"
öylesine yüksektir ki, sırıkla bile
aşamazsınız. Bir kere, Vandal bey'in
yalanını teşhir eden yazınızı eğer ancak
birkaç bin kişinin görebileceği bir
yerde yayınladınızsa, Vandal bey, hiç
oralı olmaz. Sanki yalancı sizmişsiniz
de, sizi muhatap almaya tenezzül
etmiyormuş gibi, yazınıza cevap bile
vermez. Vandal bey'i utandırabilmeniz
için yazınızı, örneğin Hürriyet'in ana
sayfasında yayınlamalısınız. O zaman,
haberi "kül yutturamayacağı" pek çok
insanın da görmüş olduğundan emin
olacağı için, dürüst ve makul bir insan
gibi davranmaya karar verir: Toplumdan
özür diler. Çok utandığını söyler.
Ama yazınızı, Hürriyet olmasa da,
ilgililerin görebileceğini düşündüğü bir
yerde, örneğin hedef kitlenin ilgisini
çektiği bilinen bir sitede
yayınlamışsanız, Vandal bey, sizi
cevaplamak gereğini yine de duyabilir.
Cevaplanacak bir şey yok ki, yalanı
belgelenmiş, Vandal bey düpedüz suçüstü
yakalanmış diye düşünmeyin! Söylenecek
bir şey yoksa, suçüstü belgesini şaibeli
ya da güvenilmez kılacak imalar ne güne
duruyor? Örneğin işte size kısacık ama
ortalama zekâlar üstünde gayet etkili
olacak ve onların dikkatini dağıtarak
belgelenmiş yalanı unutturacak bir
cevap:
"Siz bırakın laf kalabalığıyla,
kalabalık fotoğraflarla filan bir bardak
suda fırtınalar koparmayı da, bana
Muteber bey'in o gece giydiği cekedin
markasını söyleyin! Hatta markasından
vazgeçtim, yırtmaçlı olup olmadığını
söyleyin, yeter"
Size saçma görünen bu alakasız cevap,
ülkemizde, sayıları böyle numaraları
yutmayacak zeki insanlardan çok daha
fazla olan salaklar kitlesi üstünde
gerçekten çok etkili olur. Bırakırlar
konunun aslını (belgelenmiş yalanı) ya
bu adam ne demek istiyor diye düşünmeye
başlarlar: Vandal bey'in dilinin altında
bir bakla olmalı. O ceketin önemli
olduğu anlaşılıyor. Baksana herif karşı
tarafa resmen aba altından sopa
gösteriyor. Bence ceket değil de, asıl o
yırtmaç önemli. Herifin bir güvendiği
olmalı, baksana ne kadar sakin, karşı
tarafa rest çekiyor. Anlaşılan bu iş
öyle fotoğrafta göründüğü kadar basit
değil. Bakalım karşı taraf ne
diyecek.
Geçmiş olsun: Hırsız, sanık
sandalyesinden kalkıp kaşla göz arasında
savcı koltuğuna oturdu. Artık size
"Markayı söyle! Hayır, yırtmaçtan
bahset, yeter!" diye talimat bile
veriyor. Sayıları her alanda çok
daha fazla olan salaklar kitlesi,
belgelenmiş yalanı unuttu bile. Gündem
değişti. Artık Vandal bey'in belgelenmiş
yalanı değil, Muteber'in cekedi, hatta
yırtmacı
tartışılıyor.
Peki ama, bu iğrenç kandırmacayı
yutmayacak zeki ve dürüst insanlar ne
olacak? Vandal bey onların tepkisinden
nasıl kurtulacak? Vandal bey, zeki ve
dürüst insanları nasıl susturacak?
Saçmalamayın! Türk tiyatrosunda,
susmayan, zeki ve dürüst insan mı var
ki?... Varsa bile kaç tane?... Hiç
saymaya kalktınız mı? Kalktıysanız, bir
elinizin (bir parmağı kopuk bile olsa)
parmak sayısını aştınız mı?
BELKİ YETERLİ GÖRÜR BELKİ DEVAM EDERİZ |