Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 

 

 

BEN ERBİL’E DEMİŞTİM!

 

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

Erbil Göktaş, “Yeni Tiyatro” dergisinin Mayıs-Haziran 2009 tarihli 11. sayısında, “Sezonun En Kötü Oyunu: ‘Kampanyacılar’” başlıklı bir yazı yayınladı.  Erbil, yazıyı yayınlamadan önce, İzmit’ten beni telefonla arayıp, o yazısından coşkuyla söz etmiş ve yazıdan bana bazı bölümler okumuştu. Ne yazık ki, Erbil’in coşkusunu paylaşamamıştım.

Çünkü Erbil, yazısında “linç kampanyasından” söz ettiğini belli ediyor, ama kampanya düzenleyicilerinin ve kampanyaya hedef olan kişilerin adlarını vermiyordu. Kampanyanın iç yüzünü kendince ironik bulduğu bir üslupla anlatan Erbil, kampanyanın sorumlularıyla isim vermeksizin alay etmeye çalışıyordu. Benim fikrimi sorduğu için, Erbil’e (mealen) şunları söylemiştim:

“Ben bu yöntemi destekleyemem. Çünkü suçladığın kişiler bunun tam tersi mesaj veren bir yazıyı kolaylıkla yazabilirler. İsim verdiklerinde bile kolayca iftira atan bu kişiler, bir de isim vermek yükünden kurtulduklarında en iğrenç iftiraları bile çekinmeden üretebilir ve yayınlayabilirler. İsim vermemek, kanıt, belge, kaynak göstermemek, yani bilimselliği reddetmek, her zaman vandalların işine yarar. Çünkü biz yalan ve iftira silahlarının avantajına sahip değiliz. İsim vermesek bile yalan söyleyemez, iftira atamayız; ama vandallar bu konuda gayet özgürler ve avantajlı konumdalar. Bir de isim vermeme geleneğini yeniden hortlatır da onların bu avantajını sınırsız kılarsak, zil takıp oynarlar ve iyice gemi azıya alırlar.

"Ben yıllardır boşuna mı, “İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim” sözünü bayrak yaptım? Ben İnsanları suç belgesi göstermeden ya da suç belgesinin orijinal kaynağını belirtmeden (orijinal kaynağa link vermeden) suçlayacak kadar alçak değilim.” deyip, bu sözü sitemin banner’ına nazarlık gibi boşuna mı astım? Vandallar (hatta akademisyen vandallar bile) benim dayattığım bu namuslu, insani ve bilimsel yöntemlere yıllardır boşuna mı direniyorlar? Bu yöntemlerin benim manyakça takıntılarım sayılması için boşuna mı çarşaf çarşaf yazıyor, ağız ishaline uğramış gibi, kanıtsız belgesiz, boyuna konuşuyorlar? O bilimsel yöntemleri gözden düşürmek için, onları dayatan Büktel'i en iğrenç iftiralarla gözden düşürmeye boşuna mı uğraşıyorlar? Senin isim vermemek, belge göstermemek, kaynak belirtmemek geleneğini yeniden canlandırmaya zemin hazırlayan bu yazın, vandallar için balıklama atlayacakları bir fırsat yaratıyor. Bu yazından sonra, isim vermeden suçlama yöntemini yeniden meşru kılmak için onlara izin vermiş olacaksın ama bunun zararını yalnızca ben ve Türk tiyatrosu zaman kaybederek ödemekle kalmayacak; sen de zarar görecek ve neye uğradığını şaşıracaksın! Çünkü vandalların bu tür bilim karşıtı yöntemleri ne kadar orostopolca kullanabileceğini hayal bile edemezsin.”

Erbil yukarıda mealen aktardığım görüşlerimden etkilenmedi, beni dinlemedi ve “Sezonun En Kötü Oyunu: ‘Kampanyacılar’” başlıklı yazıyı "yayınladı".

Yazının sunduğu "fırsatları" saptamakta gecikmeyen vandallar, bugün, o fırsatlara balıklama atlayıp, "imzasız bir yazıyla" Erbil’e karşılık verirken, şu kirli ve belgesiz suçlamalarla internet ortamını kirletmekten zerre kadar utanmadılar:

BİR ADSIZ HOCA!

Bu kampanyamız boyunca bunlardan başka bir de "hoca" vardı. Elbette ki bu hocanın da bir adı ve soyadı var fakat kendisi Coşkun Büktel'in deyimi ile adını ve adımızı vermeyerek Büktel’in tanımındaki (“İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim") sıfatı seçtiği için, aklı sıra bu basit kurnazlıkla hem cevap hakkından, hem de adli anlamda suç delili bırakmamak açısından isim kullanmama uyanıklığını(!) gösterecek kadar zekaya sahipmiş. Belki kendisinin savunması ben "sazan mıyım ad vereyim" şeklinde olabilir. Ama ona bu durumda söylenebilecek şey Coşkun Büktel'in anlatımı ile “alçak” benim değerlendirmemle sinsi olacağına dürüst bir sazan olsa, geldiği yere daha çok yakışabilirdi. Efendim isim vermeyeni isim vermeden yazalım biz de. Meğer ne çok sevmeyeni varmış... Onunla karşı karşıya geldiğimizi düşünen çevrelerden peş peşe şikayetler yağmaya başladı. Adeta ihbar hattına döndü. Eğer bu hoca(!) isim vermeden hakaret etme ve ithamda bulunma geleneğinin başlangıcını yapmış olmasa biz de kendi gözümüzle tanık olmadığımız bu durumları yazmazdık elbette. Ama mademki isim vermiyoruz ve bu bir hoca(!) olarak herhangi biri, hatta hayali biri bile olabileceğine göre kendisinden nasıl söz ediliyor biraz tanımakta ve tanıtmakta yarar var. Efendim yayıncılık da yapan bu hoca öğrencilerine sürekli dergisini satma çabasıyla gündemi kaplıyor. Bunu birçok kişiden duyduk. Bir öğrencinin isyan yüklü babasının bize mail atıp, bu hocayı şikayet edeceğini ama çocuğuna zarar verilebileceği için çekindiğini belirtip, şikayet etme işini bizden istemesi durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi, ama o babaya kendi sorunlarını kendilerinin sahip çıkmasını önerdik sadece. Artık alay konusu olan dergisini satma girişimi sadece kendi öğrencileriyle de sınırlı kalmayıp, sınava giren öğrencilere dahi "Bakın içeride jüri bu dergideki yazılardan da soru soracak" gibi telkinlerle de sınav derdindeki, stresindeki öğrencilere de dergisini (kelimenin tam anlamıyla) kakalıyormuş! Bin adet baskının nasıl tüketildiğini anlamaya yeter sanırım. Bu kanunen de suç olsa gerek. İçeride bu dergiden soru sorulacak denilip de kendi ticari yayınını öğrencilere satan devlet memuru(!) ile ilgili bir iki şahitle gündeme getirmek ve suç duyurusunda bulunmak mümkün elbette. Gerektiğinde gerekli düzeylerde gerekli girişimlerde bulunma hakkımız saklıdır. Yayıncı hocamızın kabahatleri bununla da bitmiyor. Son günlerde yaşanan polemikler öğrencileri tarafından sınıfta gündeme getirilince pişkin pişkin "Olsun olsun derginin satışa ihtiyacı var" tarzı söylemi  ise bayağılıkta ne seviyeye geldiğinin göstergesi olsa gerek. Meğer bizim hoca(!) dergi satışı artsın diye polemikler, hackerlık hikayeleri vb uydurmuş!

Efendim dedik ya ihbar hattı pek çok kişiden ihbarlar aldı. Normalde ispatlanmadıkça kullanmayacağımız bu ihbarları bu yayıncı hoca isim vermeden yazma geleneği başlatarak yazabilmemize vesile oldu sağ olsun. Madem isim yok biz de gelen ihbarlara devam edelim. Geçen yıl kendi öğrencilerinin organizasyonunda oyunu atletle izlemiş (neyse ki pantolonunu çıkarmamış donla değil) ve ayrıca oyun boyunca da uyumuş! Bununla ilgili bir soruşturmadan da söz ediliyor ama bilemiyoruz bir hayli enteresan bir soruşturma olsa gerek.

Efendim bu hoca ve eşinin neredeyse hiç derse girmediği de bir başka şikayet konusu. Ne diyelim verdiğimiz vergilerle kendisine ödenen maaşlar haram zıkkım olsun boğazına dizilsin! Sen hem hoca unvanını kendine yakıştır hem derslere girme hem de simitçi gibi kapıda dergi sat insanda biraz utanma sıkılma olur. Zaten tiyatro dünyasının kendisine olan şahane duygularından olsa gerek bölümüne hoca bulmakta da bir hayli zorlandıkları ve çoğu derslerin boş geçtiği de dile getiriliyor. Buna karşılık yalnız şövalye masalıyla ve yine yalnız olan 2 dostuyla kendi adacıklarına gömülüyorlar. Anlayacağınız bu hoca (!) ile ilgili hem devlet katında hem de kişi vicdanlarında mahkum olmasına yetecek bir hayli durum var anlayacağınız. Bazı şeyleri zamana bırakmakta yarar var ama hoca sert bir kayaya çarptığının farkına vardığında iş işten geçmiş olacak.”

(KAYNAK: İmzasız, “Bir Kampanyanın ardından”)

Karşımızdakilerin ne kadar orostopolca davranabileceğini Erbil’e anlatabilmek için Türkçe’nin tüm imkanlarını kullandığım halde, Erbil’i ikna edemediğim için  Erbil yazıyı yayınlamış ve ardından, tam da benim kehanetimi doğrular biçimde, (linç sürecinde ağız ishaline uğramış gibi doksana yakın yazı yayınlamış ve suç unsurları içerdiği için o yazıların yarısından fazlasını silip çöpe atmak zorunda kalmış olan) A. Ertuğrul Timur’un, yalan ve iftirayı son derece özgürce kullandığı “Özgür Sanat"(!) sitesinde, “Bir Kampanyanın ardından” başlıklı o yazı "imzasız olarak" yayınlanmıştı.

Yazının imzasız yazarı, güya ihbarcıların yukarıda aktardığımız güya ihbarlarını yayınlayabilmek için, Erbil’in yeniden başlattığı "bilimsellik karşıtı" gelenekten zevkle yararlandığını ağzının suları akarak anlatırken; beni (bir başka deyişle benim vandalları ciğerine kadar tanıyıp bildiğimi ve bu fırsatı ne kadar orostopolca kullanacaklarını söylerken asla yanılmadığımı) farkında olmadan onaylamış olmaktaydı.

İmzasız yazının vandal yazarınca yukarıda aktarılan ihbarların tümü gerçek dahi olsa, hiçbir belge göstermeden insanlar hakkında böylesine iğrenç suçlamalar yayınlayıp yaymanın, en yumuşak ifadeyle, “orostopolluk” olduğunu sanırım, her vicdanlı insan kabul edecektir. Linç çağrıcıları ise, vicdanları olmadığı için, şüphesiz, yine aynı şeyi yapacaklar: Yani, "ay küfür ediyorlar, tutun beni dostlar, şimdi bayılacağım!" tarzında göstermelik iffet krizlerine soyunan kaşarlanmış kız kuruları gibi davranacak ve vahim olan şey sanki orostopolluklar değilmiş de orostopolluklara "orostopolluk" denilmesiymiş gibi bir izlenim yaratarak, konunun esasını tartışmak yerine, dikkatleri konunun özünden saptırmaya ve orostopollukları örtbas ederek okurları yanıltmaya çalışacaklar.

Ama onlar bu orostopol yöntemleri uyguluyor diye, orostopola orostopol demekten cayacak değiliz. Biz devlet yazarı, ya da herhangi bir kurumdan menfaati veya beklentisi bulunan bağımlı/besleme bir yazar olmadığımız için, kimin tarafından belirlendiği belli olmayan belirsiz nezaket kurallarına uymak yerine; her şeyi adlı adınca ve dobra dobra yazmak kuralına uyuyor; küfür ve hakaret konusunda ise, vandalların kriterlerini değil, vandalların başvurmaya yanaşmadığı/başvuramayacağı hukuk kriterlerini esas alıyoruz... Can Yücel'in "Türkçe'de göte 'göt' denir, Hakim bey" biçimindeki savunmasına, Yücel'i beraat ettirerek karşılık veren hukukun kriterlerini...

Sitesi varken yalnızca sansürle yetinen, ama sitesini kaybettiğinden bu yana artık iftirayı da bir mücadele enstrümanı olarak iyiden iyiye benimsediği anlaşılan sansürcü Timur, yine şu ifadelerle de okurları yanıltmaya (dezenforme etmeye) çalışıyor:

Efendim kampanyamız bitti. Ama bitmesi, unutulması anlamına gelmeyecek tam tersine artık bundan sonra bir meleğe dönüşseler de bir zamanlar böyle anılmışlardı şeklinde de olsa yüzlerce kişi, dernek, yayın bu kişileri mahkum etti. Bu adli yargıdan da önemlidir

(KAYNAK: İmzasız, “Bir Kampanyanın ardından”)

Onların bizi mahkum etmesi "adli yargıdan da önemli"ymiş. O yüzlerce kişi bizim hakkımızda ne biliyor? Çoğu, hiçbir şey bilmiyor. Linççilerin iddialarına karşılık bizim neler söylediğimizi çoğu bilmiyor ve öğrenmeye gerek bile duymuyor. Linç düzenleyiciler, linç sitesinde, "kampanyamız basında da yer buldu" diyerek, onlara Yaşam Kaya'nın Taraf gazetesinde yayınlanan iftiralarını sunuyor. Peki, aynı linç düzenleyiciler, imza istedikleri insanlara, Coşkun Büktel'in Taraf'ta, o iftiralara cevap olarak yayınladığı yazı da, sunuyor mu? Tabii ki, sunmuyor. Linç düzenleyiciler, linç etmeye çalıştıkları Büktel ile Bulunmaz'ın görüşlerini imzacılardan bucak bucak saklıyorlar. İmzacıların çoğu, Büktel ile Bulunmaz'ın kim olduğunu bile bilmeden, ne dediklerini hiç önemsemeden, imzayı basan salaklar... Bu salakların imzaları mı "adli yargıdan da önemli"?

Ama bilmeyen ve bilmeyi gereksinmeyen salakların (ve imza atmadıkları halde atmış görünen mağdurların) yanında; işin aslını bal gibi bildikleri halde, iftiralarla dolu o linç bildirisine, bile bile, kasten imza atan alçaklar da var: Onlar, Büktel ile Bulunmaz'ın kim olduğunu biliyor. Onlar gayet iyi biliyor ki: Büktel ile Bulunmaz aslında küfürbaz oldukları için değil, "Özdemir Nutku iftirası" başta olmak üzere tüm tiyatral skandallara karşı çıktıkları ve skandalları reklam hatırına örtbas etmeyi tercih eden sansürcü yayıncıları teşhir ve kepaze ettikleri ve Türk tiyatrosuna "sıfır sansür" ilkesini dayattıkları için, sansürcü yayıncılar tarafından bu linç kampanyasıyla susturulmaya çalışılıyor. İmzalarıyla Büktel ve Bulunmaz'ı "küfürbaz" ilan etmeye kalkışan bu alçaklar gayet iyi biliyorlar ki, asıl kendileri küfürbaz olan linç kampanyası düzenleyicileri, aslında küfürden filan değil, Büktel ile Bulunmaz'ın bilimsel dürüstlüğü, yayın ahlakını, sansür karşıtlığını dayatmasından rahatsızlar. Ama "bilen" alçaklar, ya zamanında Büktel'in haklı eleştirilerine hedef olup da susmak zorunda kaldıkları ya linç tarikatinin dışında kalmayı göze alamadıkları için; ya da sırf, "Theope yazarına" karşı kapıldıkları Salieri kompleksi yüzünden; sanatçı onurlarını hiçe sayarak, Theope yazarı Büktel'i "küfürbaz" ilan eden imzayı atabiliyor; tek başlarına ve sanatsal yetenekleriyle cevaplayamadıkları (aşağılayamadıkları) Büktel'i, imzalarını birleştirerek aşağılama umuduna sarılıyorlar. Bu alçakların imzası mı "adli yargıdan da önemli"?

Adli yargı, "her iki tarafı" da dinler ve kelle sayısını değil, kanıt ve belgeleri önemser. Adli yargı, kanıtsız belgesiz iddialara değil, "nesnel ve bilimsel" yöntemlere dayanarak karar alır. Vandallar bu yüzden adli yöntemlerden nefret ediyor ve okurlarda  hukuk ilkelerine karşı bir soğukluk/uzaklık duygusu yaratabilmek, hukuk ilkeleri hakkında okurları yanıltabilmek amacıyla, salaklardan ve alçaklardan topladıkları imzaların "adli yargıdan da önemli" olduğu propagandasına soyunmaktan, lincin başarısı hatırına okurları aldatmak için yargıyı aşağılamaktan bile çekinmiyorlar. Çünkü nasılsa imzasız yazıyorlar ve çünkü nasılsa birkaç gün sonra siliyorlar. Bu arada zehirlerini kaç kişiye zerk edebilirlerse, kâr sayıyorlar. (Merak ediyorum: acaba imzacı Genco Erkal zehirlenenlerden mi, zehirleyenlerden mi? Yoksa Erkal da tıpkı Nedim Saban gibi imzasının bildiriye konduğundan bile habersiz mi?)

***

A. Ertuğrul Timur’un, yalan ve iftirayı son derece özgürce kullandığı “Özgür Sanat"(!) sitesinde, “Bir Kampanyanın ardından” başlığıyla yayınlanmış o imzasız yazıdaki şu komik ifadeler de ilgimizi çekti:

Bu adliye kılıçlarının (Kılıç kelimesi mecazidir, Ördek Paşalar şimdide bize kılıç çektiler, bizi kesecekler demesin.) çekilmesi enteresan günlere işaret.

Bileyci Kurhan'ın (namı diğer Ömer F. Kurhan'ın) Büktel ve Bulunmaz'dan yana çıkmış olan Erbil Göktaş'a, “Bıçak sırtı yazılar için bıçakların bilenmeye başladığını belirtmekte fayda var.” diyerek yönelttiği "apaçık ve kaba tehdidi" bilenler için; yukarıda alıntıladığımız cümleyle ne yapılmaya çalışıldığını anlamak hiç zor değil. Özdemir Nutku'nun kanıtlı belgeli ve güneş gibi "apaçık" iftirasını bile aklayabileceklerine inananlar; belli ki, bu komik, yapay ve zavallıca kurnaz ifadelerle Bileyci Kurhan'ın "apaçık" tehdidini de aklayabileceklerine inanıyorlar. Türkçe’de “adliye kılıçlarının çekilmesi” diye bir deyim yoktur. Ama linççiler, panik içinde, böyle bir deyim/kavram uydurmaya, var etmeye çalışıyorlar. Tüm amaçları (Erbil Göktaş tarafından resmi dilekçeyle savcılığa şikayet edilen) “bıçakları bilemek” ifadesinin (düz anlamı da, mecaz anlamı da, apaçık tehdit içeren, Bileyci Kurhan'a ait bu ifadenin) tehditkar içeriğini aklamaya, saklamaya çalışmak. 

Ama biz ne demiştik, tekrar hatırlamakta yarar var:

"BİLEYCİLERİN" MANTIĞI

Ben bıçak bilediğimi söyleyerek seni açıkça tehdit ederim; sen korkar da sinersen ne âlâ; ama yok korkmaz da tehdidi teşhir ederek, beni elaleme rezil edersen; bu kez de seni, telaşa (ya da vehme) kapılmakla, komik olmakla, "iç yazışmalarımızı" açıklamakla, kıldan tüyden daha bir sürü başka şeyle suçlayarak, sorulara cevap vermek yerine sorular sorarak, savcı rolüne geçer; aslında soru sorma hakkına sahip bir savcı değil de, soruları cevaplaması gereken adi bir tehdit suçlusu olduğumu herkesin gözünden kaçırıveririm.

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Tehdit sayfası")

Linç imzacıları, 70 milyon kişi de olsalar, Büktel ile Bulunmaz'ın küfürbaz olduklarını değil; ancak kendilerinin ahmak ya da alçak veya mağdur olduklarını tescil edebilirler. O yüzden onlar bizi okurlardan bucak bucak saklarken, biz onların her satırını okurlara teşhir ediyor; onların linç kampanyasını ana sayfalarımızdan okurların dikkatine sunuyor; onların silip yok ettiği yazılarının (suç belgelerinin) arşivini de biz tutuyoruz. (Bakınız: "Timur'un Çöp Kutusu")*

* Oysa kendileri hiçbir yazımızı yayınlamadıkları ve aleyhimizde imza aldıkları insanlardan bizim yazılarımızı köşe bucak sakladıkları halde, sanki, "Olabilir, biz zaten 'yaşasın sansür' diyen vandallarız, bizim ne mal olduğumuz belli" der gibi bir arsızlıkla, bize şunu söylüyorlar: Siz güya "sıfır sansür" ilkesini savunuyorsunuz, o halde, bizim her yazımızı, örneğin Timur'un iki ayda yazdığı 90'a yakın "ishal ürünü" yazısını, sitelerinizin ana sayfasında yayınlamak zorundasınız.

Doğrudur, onlar vandal oldukları için bizi sansür etmeye hakları vardır. Ama biz vandal olmadığımız için, onları bile sansür edemiyor, belgeler kaybolmasın diye, Timur'un ishal ürünlerini bile, yayınlıyor; kendisi çöp sayarak silip çöpe attığında bile, biz silmiyor, vandalların arşivini de tutuyoruz. Ama elbette ana sayfamızda değil... Bu konuda eleştirileceksek, eleştiriyi sansürcü vandallardan değil, bizden bile daha demokrat kişilerden (eğer mevcutsa öyle kişiler) bekliyoruz.

ÖNEMLİ NOT: Ben, bu yazıyı 29 Mayıs'ta yazıp bitirdikten sonra hemen yayınlamadım. "Bu Sahneyi Linç İmzacılarına İthaf Ediyorum" başlıklı, bir önceki haberim nedeniyle 31 Mayıs 2009 günü saat 20'de, "Arka Sıradakiler" TV dizisinin başlamasını ve Linç İmzacılarına ithaf ettiğim sahnenin ekranda görünmesini bekledim. Yani yazımı 29 Mayıs'ta bitirdiğim halde, ancak bugün, (31 Mayıs 2009) saat 20'den sonra yayınladım. Bugün bu saate kadar yeni bir haber girip de, Linç İmzacılarına İthaf ettiğim sahneyle ilgili haberimi, sahnenin ekranda görünmesinden önce gündemden düşürmek istemedim.

Oysa A. Ertuğrul Timur, ilk olarak, 27 Mayıs'ta, yalan ve iftirayı son derece özgürce kullandığı “Özgür Sanat"(!) sitesinde, "imzasız olarak" yayınladığı “Bir Kampanyanın ardından” başlıklı yazısını, üç gün sonra, yani 30 Mayıs'ta (yani "dün"), yani benim bu yazımı bitirmemden bir gün sonra ve yayınlamamdan bir gün önce, bu kez kendi açık imzasıyla, hem de tiyatrodergisi.com.tr adlı sitede yayınladı. Oysa ben yazımda, onların imzasız yazdıkları için bu kadar rahat davrandıklarını iddia ediyordum. Yani yanılmıştım. İlkin, yazımı bu yeni gelişmenin ışığında tekrar yazarak, yanılgımı düzeltmeyi düşündüm. Sonra, üşendim ve vazgeçtim. Okurlar bilsin: Ben Timur'un "adli yargıyı" açıkça aşağılayan bu yazıyı, kendi imzasıyla ve hem de Mustafa Demirkanlı'nın sitesinde yayınlayabileceğini hiç ummazdım. Beni şaşırttılar. Açıklamam şu: Herhalde, 27 Mayıs'ta yayınlanan yazıya üç gün boyunca bizden hiçbir tepki gelmeyince, hukuk nosyonundan yoksun Timur ve Demirkanlı —baştan sona açık iftira ve hakaretlerle dolu olduğu için Erbil Göktaş'ın savcılığa bir "ek iddianame" vermesine neden olan— bu yazıyı, daha önce sildikleri onlarca yazıdan daha zararsız zannettiler. Bakalım, adli yargıda aldığı hakaret cezalarıyla  küfür sicili zaten yeterince kalabalık olan ve bunu itiraf etmekten utanmadığı gibi, aldığı tazminat cezalarından gurur duyduğunu bile söyleyen (Kanıt için, TIKLAYINIZ!) Mustafa Demirkanlı, Timur'un bu yazısını kaç gün sonra silecek.

.

COŞKUN BÜKTEL / 31 Mayıs 2009