
BEN
ERBİL’E DEMİŞTİM!
Coşkun Büktel
Erbil Göktaş, “Yeni Tiyatro”
dergisinin Mayıs-Haziran 2009 tarihli 11. sayısında, “Sezonun
En Kötü Oyunu: ‘Kampanyacılar’” başlıklı bir yazı yayınladı.
Erbil, yazıyı yayınlamadan önce, İzmit’ten beni telefonla arayıp, o
yazısından coşkuyla söz etmiş ve yazıdan bana bazı bölümler
okumuştu. Ne yazık ki, Erbil’in coşkusunu paylaşamamıştım.
Çünkü Erbil, yazısında “linç
kampanyasından” söz ettiğini belli ediyor, ama kampanya
düzenleyicilerinin ve kampanyaya hedef olan kişilerin adlarını
vermiyordu. Kampanyanın iç yüzünü kendince ironik bulduğu bir
üslupla anlatan Erbil, kampanyanın sorumlularıyla isim vermeksizin
alay etmeye çalışıyordu. Benim fikrimi sorduğu için, Erbil’e
(mealen) şunları söylemiştim:
“Ben bu yöntemi destekleyemem.
Çünkü suçladığın kişiler bunun tam tersi mesaj veren bir yazıyı
kolaylıkla yazabilirler. İsim verdiklerinde bile kolayca iftira atan
bu kişiler, bir de isim vermek yükünden kurtulduklarında en iğrenç
iftiraları bile çekinmeden üretebilir ve yayınlayabilirler. İsim
vermemek, kanıt, belge, kaynak göstermemek, yani bilimselliği
reddetmek, her zaman vandalların işine yarar. Çünkü biz yalan ve
iftira silahlarının avantajına sahip değiliz. İsim vermesek bile
yalan söyleyemez, iftira atamayız; ama vandallar bu konuda gayet
özgürler ve avantajlı konumdalar. Bir de isim vermeme geleneğini
yeniden hortlatır da onların bu avantajını sınırsız kılarsak, zil
takıp oynarlar ve iyice gemi azıya alırlar.
"Ben yıllardır boşuna mı,
“İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden
suçlayacak kadar alçak değilim”
sözünü bayrak yaptım? Ben
“İnsanları
suç belgesi göstermeden ya da suç belgesinin orijinal kaynağını
belirtmeden (orijinal kaynağa link vermeden) suçlayacak kadar alçak
değilim.”
deyip, bu sözü sitemin
banner’ına nazarlık gibi boşuna mı astım? Vandallar (hatta
akademisyen vandallar bile) benim dayattığım bu namuslu, insani ve
bilimsel yöntemlere yıllardır boşuna mı direniyorlar? Bu yöntemlerin
benim manyakça takıntılarım sayılması için boşuna mı çarşaf çarşaf
yazıyor,
ağız ishaline uğramış gibi, kanıtsız belgesiz, boyuna
konuşuyorlar? O bilimsel yöntemleri gözden düşürmek için, onları
dayatan Büktel'i en iğrenç iftiralarla gözden düşürmeye boşuna mı
uğraşıyorlar? Senin isim vermemek, belge göstermemek, kaynak
belirtmemek geleneğini yeniden canlandırmaya zemin hazırlayan bu
yazın, vandallar için balıklama atlayacakları bir fırsat yaratıyor.
Bu yazından sonra, isim vermeden suçlama yöntemini yeniden meşru
kılmak için onlara izin vermiş olacaksın ama bunun zararını yalnızca
ben ve Türk tiyatrosu zaman kaybederek ödemekle kalmayacak; sen de
zarar görecek ve neye uğradığını şaşıracaksın! Çünkü vandalların bu
tür bilim karşıtı yöntemleri ne kadar
orostopolca kullanabileceğini
hayal bile edemezsin.”
Erbil yukarıda mealen
aktardığım görüşlerimden etkilenmedi, beni dinlemedi ve
“Sezonun
En Kötü Oyunu: ‘Kampanyacılar’” başlıklı
yazıyı "yayınladı".
Yazının sunduğu "fırsatları" saptamakta gecikmeyen vandallar, bugün,
o fırsatlara balıklama atlayıp, "imzasız bir yazıyla" Erbil’e
karşılık verirken, şu kirli ve belgesiz suçlamalarla internet
ortamını kirletmekten
zerre kadar utanmadılar:
BİR ADSIZ HOCA!
Bu kampanyamız boyunca bunlardan başka bir de "hoca" vardı. Elbette
ki bu hocanın da bir adı ve soyadı var
fakat kendisi Coşkun Büktel'in deyimi ile adını ve adımızı
vermeyerek Büktel’in tanımındaki (“İnsanları ismimi ve
isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim")
sıfatı seçtiği için, aklı sıra bu basit kurnazlıkla hem cevap
hakkından, hem de adli anlamda suç delili bırakmamak açısından isim
kullanmama uyanıklığını(!) gösterecek kadar zekaya sahipmiş. Belki
kendisinin savunması ben "sazan mıyım ad vereyim" şeklinde olabilir.
Ama ona bu durumda söylenebilecek şey Coşkun Büktel'in anlatımı ile
“alçak” benim değerlendirmemle sinsi olacağına dürüst bir sazan
olsa, geldiği yere daha çok yakışabilirdi. Efendim isim vermeyeni
isim vermeden yazalım biz de. Meğer ne çok sevmeyeni varmış...
Onunla karşı karşıya geldiğimizi düşünen çevrelerden peş peşe
şikayetler yağmaya başladı. Adeta ihbar hattına döndü. Eğer bu
hoca(!) isim vermeden hakaret etme ve ithamda bulunma geleneğinin
başlangıcını yapmış olmasa biz de kendi gözümüzle tanık olmadığımız
bu durumları yazmazdık elbette. Ama mademki isim vermiyoruz ve bu
bir hoca(!) olarak herhangi biri, hatta hayali biri bile
olabileceğine göre kendisinden nasıl söz ediliyor biraz tanımakta ve
tanıtmakta yarar var. Efendim yayıncılık da yapan bu hoca
öğrencilerine sürekli dergisini satma çabasıyla gündemi kaplıyor.
Bunu birçok kişiden duyduk. Bir öğrencinin isyan yüklü babasının
bize mail atıp, bu hocayı şikayet edeceğini ama çocuğuna zarar
verilebileceği için çekindiğini belirtip, şikayet etme işini bizden
istemesi durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi, ama o babaya
kendi sorunlarını kendilerinin sahip çıkmasını önerdik sadece. Artık
alay konusu olan dergisini satma girişimi sadece kendi
öğrencileriyle de sınırlı kalmayıp, sınava giren öğrencilere dahi
"Bakın içeride jüri bu dergideki yazılardan da soru soracak" gibi
telkinlerle de sınav derdindeki, stresindeki öğrencilere de
dergisini (kelimenin tam anlamıyla) kakalıyormuş! Bin adet baskının
nasıl tüketildiğini anlamaya yeter sanırım. Bu kanunen de suç olsa
gerek. İçeride bu dergiden soru sorulacak denilip de kendi ticari
yayınını öğrencilere satan devlet memuru(!) ile ilgili bir iki
şahitle gündeme getirmek ve suç duyurusunda bulunmak mümkün elbette.
Gerektiğinde gerekli düzeylerde gerekli girişimlerde bulunma
hakkımız saklıdır. Yayıncı hocamızın kabahatleri bununla da
bitmiyor. Son günlerde yaşanan polemikler öğrencileri tarafından
sınıfta gündeme getirilince pişkin pişkin "Olsun olsun derginin
satışa ihtiyacı var" tarzı söylemi ise bayağılıkta ne seviyeye
geldiğinin göstergesi olsa gerek. Meğer bizim hoca(!) dergi satışı
artsın diye polemikler, hackerlık hikayeleri vb uydurmuş!
Efendim dedik ya ihbar hattı pek çok kişiden ihbarlar aldı. Normalde
ispatlanmadıkça kullanmayacağımız bu ihbarları bu yayıncı hoca isim
vermeden yazma geleneği başlatarak yazabilmemize vesile oldu sağ
olsun. Madem isim yok biz de gelen ihbarlara devam edelim. Geçen yıl
kendi öğrencilerinin organizasyonunda oyunu atletle izlemiş (neyse
ki pantolonunu çıkarmamış donla değil) ve ayrıca oyun boyunca da
uyumuş! Bununla ilgili bir soruşturmadan da söz ediliyor ama
bilemiyoruz bir hayli enteresan bir soruşturma olsa gerek.
Efendim bu hoca ve eşinin neredeyse hiç derse girmediği de bir başka
şikayet konusu. Ne diyelim verdiğimiz vergilerle kendisine ödenen
maaşlar haram zıkkım olsun boğazına dizilsin! Sen hem hoca unvanını
kendine yakıştır hem derslere girme hem de simitçi gibi kapıda dergi
sat insanda biraz utanma sıkılma olur. Zaten tiyatro dünyasının
kendisine olan şahane duygularından olsa gerek bölümüne hoca
bulmakta da bir hayli zorlandıkları ve çoğu derslerin boş geçtiği de
dile getiriliyor. Buna karşılık yalnız şövalye masalıyla ve yine
yalnız olan 2 dostuyla kendi adacıklarına gömülüyorlar.
Anlayacağınız bu hoca (!) ile ilgili hem devlet katında hem de kişi
vicdanlarında mahkum olmasına yetecek bir hayli durum var
anlayacağınız. Bazı şeyleri zamana bırakmakta yarar var ama hoca
sert bir kayaya çarptığının farkına vardığında iş işten geçmiş
olacak.”
(KAYNAK: İmzasız,
“Bir Kampanyanın ardından”)
Karşımızdakilerin ne kadar orostopolca davranabileceğini Erbil’e
anlatabilmek için Türkçe’nin tüm imkanlarını kullandığım halde,
Erbil’i ikna edemediğim için Erbil yazıyı yayınlamış ve
ardından, tam da benim kehanetimi doğrular biçimde, (linç sürecinde
ağız ishaline uğramış gibi doksana yakın yazı yayınlamış ve suç
unsurları içerdiği için o yazıların yarısından fazlasını silip çöpe
atmak zorunda kalmış olan) A. Ertuğrul Timur’un, yalan ve iftirayı
son derece özgürce kullandığı “Özgür Sanat"(!) sitesinde,
“Bir Kampanyanın ardından”
başlıklı o yazı "imzasız olarak" yayınlanmıştı.
Yazının imzasız yazarı, güya
ihbarcıların yukarıda aktardığımız güya ihbarlarını yayınlayabilmek
için, Erbil’in yeniden başlattığı "bilimsellik karşıtı" gelenekten
zevkle yararlandığını ağzının suları akarak anlatırken; beni (bir
başka deyişle benim vandalları ciğerine kadar tanıyıp bildiğimi ve
bu fırsatı ne kadar orostopolca kullanacaklarını söylerken asla
yanılmadığımı)
farkında olmadan onaylamış olmaktaydı.
İmzasız yazının vandal yazarınca yukarıda aktarılan ihbarların tümü
gerçek dahi olsa, hiçbir belge göstermeden insanlar hakkında
böylesine iğrenç suçlamalar yayınlayıp yaymanın, en yumuşak
ifadeyle, “orostopolluk” olduğunu sanırım, her
vicdanlı insan kabul edecektir. Linç çağrıcıları ise, vicdanları
olmadığı için, şüphesiz, yine aynı şeyi yapacaklar: Yani, "ay küfür
ediyorlar, tutun beni dostlar, şimdi bayılacağım!" tarzında
göstermelik iffet krizlerine soyunan kaşarlanmış kız kuruları gibi
davranacak ve vahim olan şey sanki orostopolluklar değilmiş de
orostopolluklara "orostopolluk" denilmesiymiş gibi
bir
izlenim yaratarak, konunun esasını tartışmak yerine, dikkatleri konunun özünden saptırmaya ve
orostopollukları örtbas ederek okurları yanıltmaya çalışacaklar.
Ama
onlar bu orostopol yöntemleri uyguluyor diye, orostopola orostopol
demekten cayacak değiliz. Biz devlet yazarı, ya da herhangi bir
kurumdan menfaati veya beklentisi bulunan bağımlı/besleme bir yazar
olmadığımız için, kimin tarafından belirlendiği belli olmayan
belirsiz nezaket kurallarına uymak yerine; her şeyi adlı adınca ve
dobra dobra yazmak kuralına uyuyor; küfür ve hakaret konusunda ise,
vandalların kriterlerini değil,
vandalların başvurmaya
yanaşmadığı/başvuramayacağı hukuk kriterlerini esas alıyoruz... Can
Yücel'in "Türkçe'de göte 'göt' denir, Hakim bey" biçimindeki
savunmasına, Yücel'i beraat ettirerek karşılık veren hukukun
kriterlerini...
Sitesi
varken yalnızca sansürle yetinen, ama sitesini kaybettiğinden bu
yana artık iftirayı da bir mücadele enstrümanı olarak iyiden iyiye
benimsediği anlaşılan sansürcü Timur, yine
şu ifadelerle de okurları yanıltmaya (dezenforme etmeye) çalışıyor:
Efendim
kampanyamız bitti. Ama bitmesi, unutulması anlamına gelmeyecek tam
tersine artık bundan sonra bir meleğe dönüşseler de bir zamanlar
böyle anılmışlardı şeklinde de olsa yüzlerce kişi, dernek, yayın
bu kişileri mahkum etti. Bu adli yargıdan da önemlidir
(KAYNAK: İmzasız,
“Bir Kampanyanın ardından”)
Onların bizi mahkum etmesi "adli
yargıdan da önemli"ymiş.
O yüzlerce kişi bizim hakkımızda ne biliyor? Çoğu, hiçbir şey
bilmiyor. Linççilerin iddialarına karşılık bizim neler söylediğimizi
çoğu bilmiyor ve öğrenmeye gerek bile duymuyor. Linç düzenleyiciler,
linç sitesinde, "kampanyamız basında da yer buldu" diyerek,
onlara
Yaşam Kaya'nın Taraf gazetesinde yayınlanan
iftiralarını sunuyor. Peki, aynı linç düzenleyiciler,
imza istedikleri insanlara,
Coşkun
Büktel'in
Taraf'ta, o iftiralara cevap olarak
yayınladığı yazıyı
da, sunuyor mu? Tabii ki, sunmuyor. Linç düzenleyiciler, linç etmeye
çalıştıkları Büktel ile Bulunmaz'ın görüşlerini imzacılardan bucak
bucak saklıyorlar. İmzacıların çoğu, Büktel ile Bulunmaz'ın kim
olduğunu bile bilmeden, ne dediklerini hiç önemsemeden, imzayı basan
salaklar... Bu salakların imzaları mı "adli
yargıdan da önemli"?
Ama
bilmeyen ve bilmeyi gereksinmeyen salakların (ve imza atmadıkları
halde atmış görünen mağdurların) yanında; işin aslını bal gibi
bildikleri halde, iftiralarla dolu o linç bildirisine, bile bile,
kasten imza atan alçaklar da var: Onlar, Büktel ile Bulunmaz'ın kim
olduğunu biliyor. Onlar gayet iyi biliyor ki: Büktel ile Bulunmaz
aslında küfürbaz oldukları için değil,
"Özdemir Nutku iftirası" başta
olmak üzere tüm tiyatral skandallara karşı çıktıkları ve skandalları
reklam hatırına örtbas etmeyi tercih eden sansürcü yayıncıları
teşhir ve kepaze ettikleri ve Türk tiyatrosuna "sıfır sansür"
ilkesini dayattıkları için, sansürcü yayıncılar tarafından bu linç
kampanyasıyla susturulmaya çalışılıyor. İmzalarıyla Büktel ve
Bulunmaz'ı "küfürbaz" ilan etmeye kalkışan bu alçaklar gayet iyi
biliyorlar ki, asıl kendileri küfürbaz olan linç kampanyası
düzenleyicileri, aslında küfürden filan değil, Büktel ile
Bulunmaz'ın bilimsel dürüstlüğü, yayın ahlakını, sansür karşıtlığını
dayatmasından rahatsızlar. Ama "bilen" alçaklar, ya zamanında
Büktel'in haklı eleştirilerine hedef olup da susmak zorunda
kaldıkları ya linç tarikatinin dışında kalmayı göze alamadıkları
için; ya da sırf, "Theope yazarına" karşı kapıldıkları Salieri
kompleksi yüzünden; sanatçı onurlarını hiçe sayarak, Theope yazarı
Büktel'i "küfürbaz" ilan eden imzayı atabiliyor; tek başlarına ve
sanatsal yetenekleriyle cevaplayamadıkları (aşağılayamadıkları)
Büktel'i, imzalarını birleştirerek aşağılama umuduna sarılıyorlar.
Bu alçakların imzası mı "adli
yargıdan da önemli"?
Adli
yargı, "her iki tarafı" da dinler ve kelle sayısını değil, kanıt ve
belgeleri önemser. Adli yargı, kanıtsız belgesiz iddialara değil, "nesnel ve bilimsel" yöntemlere
dayanarak karar
alır. Vandallar bu yüzden adli yöntemlerden nefret ediyor ve
okurlarda hukuk ilkelerine karşı bir soğukluk/uzaklık duygusu
yaratabilmek, hukuk ilkeleri hakkında okurları yanıltabilmek
amacıyla, salaklardan ve alçaklardan topladıkları imzaların "adli
yargıdan da önemli"
olduğu propagandasına soyunmaktan, lincin başarısı hatırına okurları
aldatmak için yargıyı aşağılamaktan bile çekinmiyorlar. Çünkü
nasılsa imzasız yazıyorlar ve çünkü nasılsa birkaç gün sonra
siliyorlar. Bu arada zehirlerini kaç kişiye zerk edebilirlerse, kâr
sayıyorlar. (Merak ediyorum: acaba imzacı Genco Erkal
zehirlenenlerden mi, zehirleyenlerden mi? Yoksa Erkal da tıpkı Nedim
Saban gibi
imzasının bildiriye konduğundan bile habersiz
mi?)
***
A. Ertuğrul Timur’un, yalan ve iftirayı son derece özgürce
kullandığı “Özgür Sanat"(!) sitesinde,
“Bir Kampanyanın ardından”
başlığıyla yayınlanmış o imzasız yazıdaki şu komik ifadeler de
ilgimizi çekti:
Bu adliye kılıçlarının (Kılıç kelimesi
mecazidir, Ördek Paşalar şimdide bize kılıç çektiler, bizi
kesecekler demesin.) çekilmesi enteresan günlere işaret.
Bileyci Kurhan'ın (namı diğer Ömer F. Kurhan'ın) Büktel ve
Bulunmaz'dan yana çıkmış olan Erbil Göktaş'a,
“Bıçak sırtı
yazılar için bıçakların bilenmeye başladığını belirtmekte fayda
var.” diyerek yönelttiği "apaçık ve kaba tehdidi"
bilenler için; yukarıda alıntıladığımız cümleyle ne yapılmaya
çalışıldığını anlamak hiç zor değil.
Özdemir Nutku'nun kanıtlı belgeli ve güneş
gibi "apaçık" iftirasını bile aklayabileceklerine
inananlar; belli ki, bu komik,
yapay ve zavallıca kurnaz ifadelerle Bileyci Kurhan'ın
"apaçık" tehdidini de
aklayabileceklerine inanıyorlar.
Türkçe’de “adliye kılıçlarının çekilmesi” diye bir
deyim yoktur. Ama linççiler, panik içinde, böyle bir deyim/kavram
uydurmaya, var etmeye çalışıyorlar. Tüm amaçları (Erbil Göktaş
tarafından resmi dilekçeyle savcılığa şikayet edilen) “bıçakları
bilemek” ifadesinin (düz anlamı da, mecaz anlamı da, apaçık tehdit
içeren, Bileyci Kurhan'a ait
bu ifadenin) tehditkar içeriğini
aklamaya, saklamaya çalışmak.
Ama biz
ne demiştik, tekrar hatırlamakta yarar var:
"BİLEYCİLERİN" MANTIĞI
Ben bıçak bilediğimi söyleyerek seni açıkça
tehdit ederim; sen korkar da sinersen ne âlâ; ama yok korkmaz da
tehdidi teşhir ederek, beni elaleme rezil edersen; bu kez de seni,
telaşa (ya da vehme) kapılmakla, komik olmakla, "iç yazışmalarımızı"
açıklamakla, kıldan tüyden daha bir sürü başka şeyle suçlayarak,
sorulara cevap vermek yerine sorular sorarak, savcı rolüne
geçer; aslında soru sorma hakkına sahip bir savcı değil de, soruları
cevaplaması gereken adi bir tehdit suçlusu olduğumu herkesin
gözünden kaçırıveririm.
(Kaynak: Coşkun Büktel,
"Tehdit sayfası")
Linç imzacıları,
70 milyon kişi de olsalar, Büktel ile Bulunmaz'ın küfürbaz
olduklarını değil; ancak kendilerinin ahmak ya da alçak veya mağdur
olduklarını tescil edebilirler. O yüzden onlar bizi okurlardan bucak
bucak saklarken, biz onların her satırını okurlara teşhir ediyor;
onların linç
kampanyasını ana sayfalarımızdan okurların dikkatine
sunuyor; onların silip yok ettiği yazılarının (suç belgelerinin)
arşivini de biz tutuyoruz.
(Bakınız:
"Timur'un Çöp Kutusu")*
* Oysa kendileri
hiçbir yazımızı yayınlamadıkları ve aleyhimizde imza aldıkları
insanlardan bizim yazılarımızı köşe bucak sakladıkları halde, sanki,
"Olabilir, biz zaten
'yaşasın sansür' diyen vandallarız, bizim ne
mal olduğumuz belli" der gibi bir arsızlıkla, bize şunu söylüyorlar: Siz güya
"sıfır sansür" ilkesini savunuyorsunuz, o halde, bizim her
yazımızı, örneğin Timur'un iki ayda yazdığı 90'a yakın
"ishal ürünü"
yazısını, sitelerinizin ana sayfasında yayınlamak zorundasınız.
Doğrudur, onlar vandal oldukları için bizi sansür etmeye hakları
vardır. Ama biz vandal olmadığımız için, onları bile sansür
edemiyor, belgeler kaybolmasın diye,
Timur'un ishal ürünlerini bile,
yayınlıyor; kendisi çöp sayarak silip çöpe attığında bile, biz
silmiyor, vandalların arşivini de tutuyoruz. Ama elbette ana
sayfamızda değil... Bu konuda eleştirileceksek, eleştiriyi sansürcü
vandallardan değil, bizden bile daha demokrat kişilerden (eğer
mevcutsa öyle kişiler) bekliyoruz.
ÖNEMLİ
NOT: Ben, bu
yazıyı 29 Mayıs'ta yazıp bitirdikten sonra hemen yayınlamadım.
"Bu Sahneyi Linç
İmzacılarına İthaf Ediyorum" başlıklı, bir önceki
haberim nedeniyle 31 Mayıs 2009 günü saat 20'de, "Arka Sıradakiler"
TV dizisinin başlamasını ve
Linç İmzacılarına ithaf ettiğim
sahnenin ekranda görünmesini bekledim. Yani yazımı 29 Mayıs'ta
bitirdiğim halde, ancak bugün, (31 Mayıs 2009) saat 20'den sonra
yayınladım. Bugün bu saate kadar yeni bir haber girip de,
Linç İmzacılarına
İthaf ettiğim
sahneyle ilgili haberimi, sahnenin ekranda
görünmesinden önce gündemden düşürmek istemedim.
Oysa A. Ertuğrul Timur, ilk olarak, 27 Mayıs'ta,
yalan ve iftirayı son derece özgürce kullandığı “Özgür Sanat"(!)
sitesinde, "imzasız olarak" yayınladığı
“Bir Kampanyanın ardından”
başlıklı yazısını, üç gün sonra, yani 30 Mayıs'ta (yani "dün"), yani
benim bu yazımı bitirmemden bir gün sonra ve yayınlamamdan bir gün
önce, bu kez kendi açık imzasıyla, hem de tiyatrodergisi.com.tr adlı
sitede yayınladı. Oysa ben yazımda, onların imzasız yazdıkları için
bu kadar rahat davrandıklarını iddia ediyordum. Yani yanılmıştım.
İlkin, yazımı bu yeni gelişmenin ışığında tekrar yazarak, yanılgımı
düzeltmeyi düşündüm. Sonra, üşendim ve vazgeçtim. Okurlar bilsin:
Ben Timur'un "adli yargıyı" açıkça aşağılayan bu yazıyı, kendi
imzasıyla ve hem de Mustafa Demirkanlı'nın sitesinde
yayınlayabileceğini hiç ummazdım. Beni şaşırttılar. Açıklamam şu:
Herhalde, 27 Mayıs'ta yayınlanan yazıya üç gün boyunca bizden hiçbir
tepki gelmeyince, hukuk nosyonundan yoksun Timur ve Demirkanlı
—baştan sona açık iftira ve hakaretlerle dolu olduğu için Erbil
Göktaş'ın savcılığa bir "ek iddianame" vermesine neden olan— bu
yazıyı, daha önce sildikleri onlarca yazıdan daha zararsız
zannettiler. Bakalım, adli yargıda aldığı hakaret cezalarıyla
küfür sicili zaten yeterince kalabalık olan ve bunu itiraf etmekten
utanmadığı gibi, aldığı tazminat cezalarından gurur duyduğunu bile
söyleyen (Kanıt için,
TIKLAYINIZ!) Mustafa Demirkanlı,
Timur'un bu yazısını kaç gün sonra silecek.
.
COŞKUN BÜKTEL / 31 Mayıs 2009
|