GÜNCELLEME 17 Nisan 2008: Güncelleme
yazımız, kırmızı harflerle dizilmiş ayrı bir paragraf olarak metnin
içine dahil edilmiştir.

SEMİH
ÇELENK'İN DEĞİNMELERİNE CEVAP
Coşkun Büktel'in
"kayıkçı kavgalarını" okumak,
Çelenk'in yaptığı tiyatroyu
seyretmekten
çok daha yararlı ve zihin açıcı
bir tiyatral etkinliktir!
Coşkun Büktel
2007 yılının Ocak ayı başında başlayan
"Forum Tartışması", Semih Çelenk'in
27 Ocak tarihli bir yazıyla (Bakınız: Çelenk,
"Sansürcü Yeni
Doçent Semih Çelenk'ten Yanıt") tartışmaya katılması ve
benim Çelenk'i yanıtlayan 2 Şubat 2007 tarihli yazımla (Bakınız:
Büktel,
"Dekan Yardımcısı Sansürcü Yeni Doçent Semih Çelenk'e Cevap")
sona ermişti.
Semih Çelenk,
"Forum Tartışması"nın sona ermesinden 2 ay kadar sonra,
30 Mart 2007'de,
"Kârhaneciler, Sanal Dünya, Şizofreni ve
Tiyatr..."
başlıklı bir yazı yazarak,
artık ("en azından bir süreliğine") internette yazı yazmayacağını
ve internette yazılanları izlemeyeceğini ilan
etti. Çelenk'in linkini verdiğimiz o veda yazısı şu paragraflarla
sona eriyordu.
Gelin, internet
üzerindeki tiyatro tartışmalarıyla biraz daha az vakit geçirelim.
Gücümüzü,
entellektüel enerjimizi ve sanatsal üretkenliğimizi tiyatro yapmak
için, birkaç insanı daha tiyatro ile tanıştırmak için kullanalım.
İnternet ve onun
dolayımıyla yapılan tartışmalar, bizi giderek meselenin özünden
uzaklaştırmakta ve sanal bir labirentin içine hapsetmektedir. Bu
tanımlanmamış bir şizofrenidir. Bir felç halidir.
İnternet
üzerinde değil, tiyatro salonlarında, sahnenin ışığında karşılaşmak
ve buluşmak dileğiyle…
Yukarda
belirttiğim nedenlerden ötürü, en azından bir süreliğine, internet
üzerinde tiyatro adına yapılan tartışmaları izlememeye, katılmamaya,
internette bu yazı dışında yazı yayınlamamaya ve istemeyerek de
olsa, bir internet organı olduğu için, hem basılı olarak hem de
internet ortamında emeğimin geçtiği www.tiyatroevi.com ile ilişkimi
kesmeye karar verdim. Bugüne değin yazılarımı paylaşan, okuyan,
tartışan, eleştiren, üzerinde fikir açıklayan tüm okurlara, dostlara
duyururum.
Semih Çelenk'in kendini internetteki tiyatral tartışmaların dışında
ve üstünde bir yere konumlayan bu yazısı; internetteki özel sitemden başka
her yerde sansür edildiğim ve dergilerde yazılarımı yayınlatma,
sahnelerde oyunlarımı sahneletme olanağına sahip
olmadığım için, beni fena halde kızdırmıştı. Çünkü Semih Çelenk,
benim gibi muhalif seslerin kendini ifade edebildiği tek demokratik
alanı, interneti, (kullanıcıların kötü alışkanlıklarıyla ilgili
bazı sakıncaları bahane ederek) "şizofreni, felç, sanal" gibi
sözcüklerle mahkum ediyor; okurlara, internetin yalnızca
sakıncalarından sakınmayı önermek yerine, tiyatral tartışmaları
izlemekten sakınmayı öneriyordu. Okurları internetteki tiyatral
tartışmalara kapatmaya çalışıyor, bu konuda öncülük rolünü
üstleniyordu. Kısacası, Çelenk, dolaylı olarak
da olsa, sonuçta, insanlara, "Büktel'in yazılarını okumamalarını" da
önermiş oluyordu. Ben Çelenk'in internete kesin olmayan kararsız bir
ifadeyle ("en azından bir süreliğine")
veda eden o yazısını, kendisine karşı yazdığım yazıya ("Dekan
Yardımcısı Sansürcü Yeni Doçent Semih Çelenk'e Cevap")
Çelenk'in dolaylı bir cevabı olarak algıladığım halde, öznel
algılarıma dayanarak bir cevap yazmak istemedim ve sustum.
Ama Hilmi Bulunmaz, hemen ertesi gün (31 Mart 2007) kendi sitesinde,
Çelenk'in yazısını (her zamanki gibi "alelacele" ve "çalakalem")
birtakım notlar düşerek yayınladı. (Bakınız: Bulunmaz,
"Semih Çelenk'in Veda Hutbesi Diyaloğu")
Benim titizlikle hazırlanmış cevap yazımı (
"Dekan Yardımcısı Sansürcü Yeni Doçent Semih Çelenk'e Cevap")
cevaplamaya gerek görmemiş olan Semih Çelenk, Bulunmaz'ın o
"çalakalem" notlarını cevaplamak gereğini hissetti ve "Sınırda"
dergisinin 7. sayısında (Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, 2007)
"İnternette tiyatro üzerine kayıkçı kavgaları ya da
Hilmi Bulunmaz'a açık mektup" başlıklı bir yazı yayınlayarak
cevapladı.
(GÜNCELLEME,
17 Nisan 2008: Cevabını internette yayınlamayı tercih etmeyen Semih
Çelenk'in, cevabını internet yerine "Sınırda" dergisinde
yayınlamakla ne kadar isabet etmiş olduğunu; "Sınırda" dergisinin
"felsefeci"(!) yöneticisi Hüsamettin Çetinkaya, Büktel'e ve
Bulunmaz'a, engizisyonda bile tanınan cevap hakkını tanımayınca,
anlamış olduk. Cevabımı Çetinkaya'ya gönderen ve konuyu
Çetinkaya'yla görüşüp cevabımın kesinlikle yayınlanacağını bana
temin etmiş olan şair arkadaşım Derya Önder'e, bu konuda kendisi
kadar iyimser olmadığımı zaten belirtmiştim. "Felsefeci" Hüsamettin
Çetinkaya'nın
—Hollywood'daki
kovboy kasabalarının karşıdan bakıldığında gayet inandırıcı
göründüğü halde, arkası bomboş, "dekor" binalarını andıran—
"felsefî" formasyonu, ülkemizin entelektüel hayatına egemen
kanserojen samimiyetsizliğin somut bir göstergesi olarak ne kadar
irdelense azdır!)
Çelenk'in, Bulunmaz'ı eleştiren o cevap yazısını, Hilmi Bulunmaz,
dergi sayfalarından internet ortamına aktarmak için üşenmeyip
yeniden dizdi ve tiyatroyun.com adlı kendi sitesinde yayınladı.
(Bakınız: Çelenk,
"İnternette tiyatro üzerine kayıkçı kavgaları
ya da Hilmi Bulunmaz'a açık mektup")
Çelenk'in Bulunmaz'a karşı yazdığı (yukarıda linkini verdiğim) cevap
yazısında, benimle ilgili bazı açıklamalar da
var. Ben bu yazıda, o yazının yalnızca benimle ilgili paragraflarını
alıntılayacak ve yalnızca o paragrafları cevaplayacağım. Ama önce, Çelenk'in Bulunmaz'a
cevabı hakkında edindiğim genel izlenimi, iki paragraf
içinde özetlemek istiyorum:
Çelenk, Bulunmaz'ın ısrarlı sorularına rağmen, Özdemir Nutku
skandalını hâlâ görmezden geliyor ve tabii, görmezden gelmesi de skandalı
pasif biçimde desteklemek anlamına geliyor. Bir rezaleti desteklemiş
durumda olmak, her aydın insanın vicdanını yaralar. Sanırım,
Semih'in vicdanı da pek rahat değil. Çünkü skandalı desteklemiş
olmasının hesabını soran Coşkun Büktel'e karşı söyleyecek hiçbir şey
bulamamıştı. Ne skandalın aslında skandal olmadığını söyleyerek
hocası Özdemir Nutku'yu savunabilmiş,
ne de skandal yüzünden hocası Özdemir Nutku'yu suçlamaya ve kınamaya
cesaret edebilmişti. Yapabildiği tek şey, sessizlik hakkını
kullanmak olmuştu. Ama böylesine iğrenç bir skandal karşısında
sessiz kalabilmek, bir aydının kendini suçlu hissetmeden
başarabileceği bir iş değildi. Sonunda Çelenk'in bulabildiği tek
çare, tüm interneti ("en azından bir süreliğine") reddetmek
oldu. Özdemir Nutku skandalını ve internetteki tüm tiyatral
tartışmaları "kayıkçı kavgası" olarak niteleyip kendini bu
tartışmaların dışında ve üstünde bir yere konumladı ve böylece
skandalı görmezden gelme (sansür) edimini meşrulaştırmış oldu.
Ben yalnızca Özdemir Nutku skandalını değil, internetteki "tüm"
tartışmaları görmeyi reddediyorum; ben bu "kayıkçı kavgalarının"
dışında ve üstündeyim, demiş oldu. Bu mülahaza, eğer kendini
kandırmasına yetiyorsa, Çelenk'in bununla mutlu olmasına karşı
değilim. Ama sanırım yetmiyor. Vicdanı rahat olmadığı için, Çelenk
susmayı başaramıyor.
Bulunmaz'ın yazma yeteneğiyle ilgili olarak Çelenk'in bazı
eleştirilerine katılıyorum. Ama kendi yazma yeteneğimle ne kadar
övünsem de, benim için, yazı yazan bir kişide aranması gereken en
önemli erdem, samimiyettir. Ben, Hilmi Bulunmaz'ı, yazma
alışkanlıkları ve yeteneğiyle ilgili tüm handikaplarına rağmen,
samimi buluyor, ama Çelenk'in hâlâ yeterince samimi olamadığını
görüyorum. Hilmi Bulunmaz, evet, Semih Çelenk'in her cümlesine yanıt
vermeye çalışmakla hata ediyor, bu yüzden gereksiz suçlamalarda bulunduğu
oluyor.
Çelenk'i yanlış anladığı da oluyor. Ama Hilmi Bulunmaz, hiçbir şeyi
görmezden gelmek zorunda kalmadan, sırtında yumurta küfesi olmadan,
dobra dobra konuşabiliyor. Her konunun üstüne gidebiliyor. Semih
Çelenk ise, soyut konular üstüne sosyolojik spekülasyonlar yaparken
gayet rahat konuşabildiği halde, somuta gelindiğinde, mayınlı
arazideymiş gibi, sakınımlı davranmak zorunda kalıyor; "açıkça,
mertçe, Türkçe" netçe konuşamadığı gibi, tartışmanın en önemli
maddesini (Özdemir Nutku skandalını) hâlâ görmezden geliyor. Konu
oraya yaklaştığında, üstüne gitmek yerine, ortada kuyu varmış gibi,
yandan geçiyor.
Öğrendiğime göre Hilmi Bulunmaz, Semih Çelenk'in yazısını yanıtlayacak
ve bu kez acele etmeyecek. (GÜNCELLEME, 7 Haziran 2007: Bulunmaz'ın
Çelenk'e cevabı için, tıklayın:
"Internet... Semih Çelenk net değil...") Ama
ben, Çelenk'in yazısındaki benimle ilgili paragrafları Bulunmaz'ın yanıtlamasını beklemektense,
kendim yanıtlamayı uygun buldum. Aşağıda koyu harfle dizilmiş
kısa satırlar Çelenk'in ifadelerdir. Normal harflerle dizilmiş
bölümler ise, benim Çelenk'e cevaplarım...
Coşkun Büktel'in Theope'yi 1993'te
yayınladığını, Theope merkezde olmak üzere Türk Tiyatrosu
eleştirilerine 1995-96 yıllarında başladığını biliyorum.
(...)
Semih Çelenk yanlış biliyor ve "savruk, çok
fazla 'esnaf' ve 'mahalle' Türkçesine sahip, okuduklarının çoğunu
yanlış anlayan biri" olarak nitelediği Hilmi Bulunmaz gibi,
kendisi de araştırma yapmayı hiç gereksinmeden, "çalakalem" yazıyor.
Oysa fazla araştırmasına gerek yoktu: "eleştirilerine
1995-96 yıllarında başladığını biliyorum"
gibi kesin ve iddialı bir cümle kurmadan önce,
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı eleştiri kitabıma birkaç
dakika göz atması, Çelenk'in yanılmasını ve okurları yanıltmasını
önlemeye yetecekti.
Ben düzenli olarak tiyatro eleştirisi yazmaya
1995-96'da değil, Mart 1992'de, "Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları –1"
başlıklı yazımla başladım ve 1995-96'ya gelinceye dek
yüzlerce sayfa tutan bir sürü eleştiri yazısı yazdım. Bu düzeltmeyi
yaptıktan sonra, şunu da belirtmem gerek: Eleştiri yazılarımın
Çelenk tarafından "Theope merkezli" diye nitelenmesi bana hiç
de masum görünmüyor. Benim bugüne dek yazdığım yazıların hiçbiri ("Theope"
hakkında kasıtlı bir yazıya cevap olarak kaleme aldığım "Theope
Savunması" –Bakınız, "Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998, sayfa 171-202–.dışında) "Theope merkezli" değildi. Ben, yazılarımda "Theope"yi
önemli bir ölçüt, bir mihenk taşı olarak kullanmama ve "Theope"nin
başına gelenleri Türk tiyatrosundaki çürümenin en önemli göstergesi
saymama rağmen, "Theope Savunması" dışında, "Theope merkezli"
herhangi bir yazı yazmadım. Yazılarım için yapılan "Theope merkezli"
türünden yakıştırmalar, daha çok, vandallar tarafından
uydurulmuşlardır; eleştiri yazılarımla yumruk yemişe
döndükleri için yazılarımı hafifsemeye ve o yazıları benim "Theope"
takıntımın hastalıklı ürünleri olarak görmeye ve göstermeye çalışan
vandallar tarafından... Semih Çelenk, o vandal terminolojiden uzak
durmaya çalışmalıydı.
Coşkun Büktel'e yanıt verme ya da Özdemir
Nutku'nun iftiracı olduğunu irdeleme yerine, sosyolojik
irdelemelerde bulunmayı yeğliyorsun...demişsiniz. Hilmi bey, siz
bana ne yazıp ne yazamayacağımı dikte edemezsiniz.
Çelenk, kendisine Özdemir Nutku skandalını
görmezden gelmemesi gerektiğini hatırlatan ve kendisini daha dürüst
olması konusunda uyaran Hilmi Bulunmaz'ı diktatörlükle (hatta biraz
aşağıda "faşizanlıkla") suçluyor. Bana kalırsa, iyi niyetle yapılmış
uyarı ve eleştirileri "ne yazıp ne yazamayacağımı dikte edemezsiniz"
gibi bir bahaneyle geçiştirmek, ahlaklı bir tutum değildir. Bu
mantıkla, sizin de Hilmi Bulunmaz'a, sizi hangi konuda
eleştireceğini veya uyaracağını dikte edemeyeceğiniz pekâlâ
söylenebilir. Ayrıca, Bulunmaz'a talkını verdikten ve Özdemir Nutku
skandalı konusunu savuşturduktan sonra, Semih Çelenk, salkımı
yutmakta (yani dikte etmenin dik âlâsını kendisi yapmakta) hiç
sakınca görmüyor: Bulunmaz'a (dikte etmek ne kelime!) düpedüz, emir
kipiyle, neleri denemesi gerektiğini buyuruyor: "kendiniz, özgün
yazılar üretmeyi deneyin. Bana yaptığınız gibi, başkalarının
yazılarına parazit olarak asılmak yerine, düzgün cümleler kurarak
baştan sona bir yazı yazmayı deneyin." diyor. (Bakınız: Çelenk,
"İnternette tiyatro üzerine kayıkçı kavgaları
ya da Hilmi Bulunmaz'a açık mektup")
Aslında kimsenin kimseye herhangi bir şey dikte
ettiği yok. Bulunmaz'ın da, Çelenk'in de yaptığı şey, eleştiriden
ibaret. Yararlanır ya da yararlanmazsın. Ama "dikte etme!" diyerek,
meselenin özünü gözden kaçırmamalısın!
Kısacası, bu dikte etmek meselesinde Semih
Çelenk, tutarlı değil. Dikte etme konusunu, yalnızca Özdemir Nutku
skandalını görmezden gelmeye devam edebilmek için, bir enstrüman
olarak kullanmaya kalkıştığı görülüyor. Çelenk, "beni Özdemir Nutku skandalı
hakkında konuşmaya zorlayamazsın!" demek istiyor. Tabii ki zorlayamam, ama senin
kapının önünde (hatta senin çatının altında) işlenmiş böyle iğrenç
bir skandal karşısında susmanın, skandal mağdurunun mağduriyetine
aldırmamanın, skandal failine arka çıkmak demek olduğunu, "Hepimiz Özdemir Nutku'yuz" demek olduğunu, söyleyebilirim; bir tiyatro
sitesini yönettiğin zamanda bu kadar iğrenç bir skandalı okurlardan
gizlemenin sansürcü bir tutum olduğunu ilan edebilirim. Bunları
söylemek ve senin bu tutumunu eleştirmek benim özgürlüğüm, bu
eleştirilere aldırmamak, bu eleştirilerden utanmamak ve bu konuda
susmak da senin özgürlüğün. Gerçi susamıyorsun da ama... (Vicdanının
rahat olmadığını tahmin edebiliyor ve daha fazla üstüne gelmek
istemiyorum. Ne var ki, sen susamadığında, ben de susmam.)
Coşkun bana verdiği yanıtın sonunda iki
seçenek vererek sizden daha demokrat olduğunu göstermişti.
Hatırlayacaksınız, bu "skandal"a yer vermeyeceksem en azından
"edebimle (başka bir yerde de) uslu uslu oturmamı" tavsiye etmişti.
Çelenk'in yazısı, bubi tuzaklarına benzeyen
(gizli ve gerektiğinde kolayca inkar edebileceği) imalarla dolu. Ben herhangi bir
kişiden daha demokrat değil, "düpedüz" demokratım. "Edebinle uslu
uslu oturmayı" tavsiye etmek meselesine gelince, sanki sana "akıllı
ol!" tarzında milliyetçi/ulusalcı bir tehdit yöneltmişim gibi bir
hava yaratıyorsun ya da böyle bir hava yaratmak ve okurların beni
faşist sanmasına yol açmak sakıncasına aldırmıyorsun. Evet, seni
yanlış anladığımı ve osuruktan nem kaptığımı söylemen mümkün. Ama
aynı osuruktan birtakım okurların nem kapmayacağını ve beni faşist
sanmayacağını garanti edebilir misin? Ben, bir tek kişi tarafından
bile yanlış anlaşılmayı, faşist tanınmayı kabul edemem. Oysa şurası
kesin ki, sen "yanlış anlaşılmamaya hiç gayret etmiyor", hatta
"yanlış anlaşılmak ister gibi" yazıyorsun.
O nedenle, şu "edebinle uslu uslu oturmayı"
tavsiye etmek konusuna bir açıklık getirsek fena olmayacak diye
düşünüyorum. Ben sana karşı yazımda ("Dekan Yardımcısı Sansürcü Yeni Doçent Semih Çelenk'e
Cevap")
"uslu uslu oturmak" ifadesini bir tehdit bağlamında değil, yazımdan
aşağıya aktardığım şu bağlamda kullanmıştım:
Kendisini ayıplı kılan somut ve "nesnel" gerçekliğe itiraz
edemiyorsa, dürüst insanlar ne yapar? Bana gönderilen her yazıda
yeni yeni bahaneler mi üretir? "O bahane uymadı, öyleyse şuna bi
bakın" yaklaşımına mı girer? Bence, hayır! Somut ve "nesnel"
gerçekliğin bir biçimde ayıplı kıldığı dürüst insanlar, ya somut ve
"nesnel" gerçekliği kabul ederek okurlardan özür dileyip, hatayı bir
an önce tamir etmeye (sansüre son vermeye) girişir; ya da (kim bilir
hangi nedenle ya da hangi diyet borcu yüzünden) sansüre son vermek
elinden gelmiyorsa, en azından, edebiyle susup oturur. Diğer tüm
tiyatro sitelerinin (www.bulunmaztiyatro.com
dışında, "tüm" sitelerin) sahiplerinin yaptığını yapar:
Skandalları okurlardan gizlemekle yetinip, Büktel'in eleştirilerini
sineye çekerek, okurların o eleştirileri görmemesi için dua ederek,
uslu uslu susup oturur. Hem Büktel'i sansür edip, hem de Büktel'den
özür istemek gibi abukluklara kalkışmaz. Büktel'i görmezden gelir.
Büktel ve Büktel'in teşhir ettiği skandallar sanki hiç var olmamış
gibi davranır.
Oysa siz ne yapıyorsunuz? Türk tiyatrosunun en çarpıcı
skandallarını ("Özdemir
Nutku skandalı",
"Oyçed skandalı",
"Çığ skandalı") bir yıl boyunca
görmezden geldikten sonra, eskiden böyle şeyleri görmezden
gelmediğinizi söyleyerek, benim bu bir yıllık görmezden gelmenizi
görmezden gelmemi ve "sansürcülük" olarak nitelemekten vazgeçmemi
(özür dilememi) istiyorsunuz. Yani "pazara kadar değil ölene kadar
dürüst olmanın onurundan başka hiçbir serveti bulunmayan" Coşkun
Büktel'i tüm servetinden yoksun etmek istiyorsunuz. Beni de
kendinize benzetmek istiyorsunuz. Size benzemezsem, beni aforoz
edenlerin safında yer almaya ve açıkladığım skandalları okurlardan
saklamaya devam edeceğinizi söylüyorsunuz. Beni hâlâ sansürle tehdit
ederek, "bize sansürcü demekten vazgeç! Yoksa sansüre devam ederiz"
diyorsunuz.
Umarım, ortada bir tehdit varsa tehdit edenin ben olmadığımı ve
benim "uslu uslu susup oturmak" ifadesini hangi bağlamda
kullandığımı, şimdi herkes "doğru" anlamıştır.
Sizin ona nazaran faşizan olduğunuz
anlaşılıyor.
Peki benim Bulunmaz'a nazaran durumum ne
oluyor? Demokrat mı? Yoksa "Biraz daha az faşizan" mı? Bir
akademisyen, bir dergi yazısı yazarken, yanlış anlaşılmaya bu kadar
müsait ifadeleri, rasgele kullanacak kadar gafil olabilir mi? Hayır,
bunlar rasgele kurulmuş cümleler değil. Beni faşist olmakla
suçlayacaksa, Semih Çelenk'in imalar yerine direkt ifadeler
kullanmasını, "açıkça, mertçe, Türkçe" konuşmasını tercih ederdim.
Böyle bir niyeti yoksa, benim tam bir demokrat olduğumu yine
"açıkça, mertçe, Türkçe" belirtmesini beklerdim. Çelenk beni ne
açıkça suçluyor, ne de açıkça aklıyor. Nasıl yazacağına kendisi
karar vermek, elbette ki, Çelenk'in hakkıdır; ama bu yazarlık
tutumunu dürüst bulmadığımı belirtmek de, benim hakkım (görevim).
Coşkun Büktel'in kendisi dahi kendisine niye
ikinci bir yanıt yazmadığımın hesabını sormamışken
Hesabını sormak, kendi söylediklerimle çelişmek
olurdu. Çünkü
"Dekan Yardımcısı Sansürcü Yeni Doçent Semih Çelenk'e Cevap" başlıklı
yazımın sonunda, senin yazının son cümlesini şöyle
yanıtlamıştım:
"Daha fazla ne diyebilirim ki?
Bir 'şey' demiş değilsin! Diyecek bir şeyin de yok. Her şey zaten
kabak gibi ortada...
Siz sansüre devam etmek zorundasınız, ben de eleştirmeye..."
Her şeyin "kabak gibi" ortada olduğunu ve söyleyecek bir şeyin
bulunmadığını belirledikten sonra, sessiz kaldığın ve yeni bir yanıt
vermediğin için, benim senden hesap sormam saçma olurdu. Ama
Hilmi Bulunmaz'ı bağlayan böyle bir kayıt bulunmadığı için, onun
(kendi yazısı bağlamında) senden bu sessizliğin hesabını
sorması, hiç de anormal sayılmazdı.
sizin böyle bir şeyi sormanızın altında
güreşçileri kızıştıran cazgır benzeri bir eda seziyorum. Bravo size
Sosyalist Hilmi Bulunmaz! İnsanlara ne yazacağını mı dikte
ediyorsunuz? Şu konuda yaz! Hayır önce şu konuda fikrini belirt
sonra öbür konuyu yaz! Hadi bakalım, "iki pehlivan çıktı meydane..."
Bu dikte etme tema'sına bu kadar ağırlık
vermen, şu anlama geliyor: Ben Özdemir Nutku skandalını görmeyi
reddediyor değilim, bunun bana dikte edilmesini reddediyorum. Ama
unutma ki, sen skandalı, kimse görmeni (senin deyişinle) "dikte
etmeden" önce de, bir yıl boyunca, görmezden gelmiştin.
Ayrıca, kimsenin ve Bulunmaz'ın sana bir şey
dikte ettiği yok! Bulunmaz, sana yalnızca, sosyoloji ve tarih üstüne soyut
spekülasyonlar döktürmeye nazaran, somut bir skandalı kınama ve
caydırma cesareti göstermenin taşıdığı önceliği hatırlatıyor. Adalet duygusuna
(vicdana) sahip olmanın önemini hatırlatıyor. Adalet duygusuna sahip
olmayan bir öğretim görevlisinin soyut spekülasyonlarına
güvenilemeyeceğini hatırlatıyor.
Coşkun'un forum tartışmasındaki sert
üslubuna sinirlenerek ona yazdığım yanıtta öfkeyle yanlış anlamalara
sebep olacak ifadeler kullandığımı biliyorum. Coşkun'un da bana
verdiği yanıtın benzer bir sinirlilik ve öfke taşıdığını
görebiliyorum.
Benim yazılarımda, sinirlilik ve öfke, evet,
bulunabilir. Öfkemi saklayıp İngiliz aristokratları gibi sakin
görünmeye çalışmak, aşağılık bulduğum bir tutumdur. Ama öfkemin
mantığımı bertaraf ettiği ve yazılarımda "yanlış anlamalara sebep
olabilecek ifadeler" kullanmama yol açtığı asla görülmemiştir. O
nedenle kullandığın o "benzer" sözcüğünü yanıltıcı buluyor ve
yazılarımızın ve yazarlığımızın benzeşmediğini açıkça belirtmeyi
gerekli buluyorum.
Öyle ki, benim yirmi yıllık emeğimi,
kendisinin de çok yakından bildiği, olabildiğince dürüst olmaya
çalışan "eyvallah"sız kişiliğimi yere çalmayı "meşru" görmesini ve
ağzına gelen her şeyi bir bir sıralamasını kızgınlığının bir ifadesi
olarak görüyorum.
Sana ya da herhangi bir tiyatro insanına apaçık
ve somut kanıtlarla belgelenmiş tiyatral bir iftira atılsa ya da bir
haksızlık yapılsa; ben, bunu kendi meselem kadar heyecanla
sahiplenir ve iftira eden, (değil Özdemir Nutku) babam bile olsa,
özür dileyene kadar, yakasını bırakmazdım. Ben böylesi bir adalet
duygusuna sahip bir yazarım ve böylesi bir adalet
duygusuna sahip olmayan insanları, değil yirmi yıllık, yüz yirmi
yıllık emekleri bile olsa, yazar ya da sanatçı saymam. Ayrıca ben
kendimi asla "dürüst olmaya çalışan" diye bir ifadeyle de
tanımlamam. Ben dürüst olduğum için, dürüst olmaya çalışmam asla
gerekmemiştir.
Tuhaf bir benzerlik: Yücel Erten de, Kasım
1997'de, bana karşı yazdığı bir cevap yazısında, kendini, "dürüst davranmak
için 'çaba gösteren' birisi" olarak tanımlamıştı.
(Bakınız: Erten, "Ben Boncuk Dağıtanlardan Değilim". "Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998, sayfa
378.)
Yücel'e cevabımda şöyle demişim: "Niye
kişiliğinle ve eğilimlerinle inatlaşıyor, nafile yere 'çabalıyorsun'
Yücel? Dürüst ve demokrat olmak, dürüst ve demokrat biri için o
kadar kolaydır ki... Dürüst ve demokrat birinin ancak dürüst ve
demokrat 'olmamak' için 'çaba göstermesi' gerekir." (Bakınız:
Büktel, "Bir Politikacının Portresi: Yücel Erten". "Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998, sayfa
440.)
İnsanlar, alçakgönüllü görünmek için "yazarım",
"heykeltraşım", "sanatçıyım" demek yerine "yazar olmaya
çalışıyorum", "heykel yapmaya çalışıyorum", "sanatçı olmaya çaba
gösteriyorum" gibi ifadeler kullanabilirler. Bu ifadeler, onların
alçakgönüllü oldukları anlamına gelebilir (tabii, gelmeye de
bilir...) Ama "dürüst olmaya çalışıyorum", "dürüst olmaya çaba
gösteriyorum" gibi ifadeler, kesinlikle alçakgönüllülük anlamına
gelmez. Tereddüde kapılmadan, göğsümü gere gere "dürüstüm"
diyemiyorum, anlamına gelir. Çelenk'in kullandığı dil, "savruk"
olmakla eleştirdiği Hilmi Bulunmaz'ın dilinden, çok daha vahim
biçimde "savruk".
Yanıt vermeyişimin tek bir sebebi var. O da
kırgınlığım. (...)
Yanıt vermeyişinin gerçek nedenini bir kez daha
kaydedelim de, kendini daha fazla kandırma:
"Daha fazla ne diyebilirim ki?
Bir 'şey' demiş değilsin! Diyecek bir şeyin de yok. Her şey zaten
kabak gibi ortada...
Siz sansüre devam etmek zorundasınız, ben de eleştirmeye..."
Sen, bana kırgınlığın yüzünden değil; Özdemir Nutku skandalını
savunacak kadar enayi olmadığın ama skandalı görmezden gelmeye devam
etmek zorunda olduğun için yanıt vermedin. Bu, bu kadar açık. Burada
yanlış anlaşılmaya müsait hiçbir şey yok. Durum kabak gibi ortada.
Bu durumu, laf kalabalığıyla ve sosyolojik spekülasyonlarla örtbas
etmene fırsat vereceğimi ve benim kavgamı, internetteki tüm tiyatral
kavgalarla aynı kefeye koyup "kayıkçı kavgası" diye nitelemeni
affedeceğimi ya da görmezden geleceğimi sanman, vahim bir yanılgı
olmuş.
"Klavyenin başında kendisi olmayan bir tiyatro üzerine sanal
tartışmalar yapıyoruz." demişim. Bence,
yapmıyor/yapamıyorsunuz!... deyip, Coşkun'la yazışmamıza link
veriyorsunuz.
Hilmi Bulunmaz haklı. Benimle tartışma yapılamıyor. Yalnızca sen
değil, hiç kimse yapamıyor. Yücel Erten, Ahmet Levendoğlu, Özdemir
Nutku da yapamıyor. (Bakınız: "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"
Dramatik Yayınlar, 1998 ve "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı", Kaknüs
Yayınları, 2001 ve coskunbuktel.com'un polemik dosyaları...)
Evet, ben bu dediğimi yapamıyorum, beceremiyorum.
Provada olmak, derste olmak, yeni bir oyun yazmak, çevirmek,
yönetmek, dekor taşımak bana daha önemli geliyor. (Siz bunu
yenilmek, tartışmadan kaçmak diye de tercüme edebilirsiniz.)
Bunun yenmek ya da yenilmekle ilgisi yok. Özdemir Nutku skandalını
görmezden gelmek zorunda olmanla ve bu yüzden yara alan vicdanına
pansuman yapmaya çalışmanla ilgisi var. Diyorsun ki, ben Özdemir
Nutku skandalını görmeyi değil, "tüm" interneti görmeyi reddediyorum.
Provada olmak, derste olmak, yeni bir oyun yazmak, çevirmek,
yönetmek, dekor taşımak bana daha önemli geliyor. Kusura bakma ama,
adalet duygusu olmayan bir insanın provası, dersi, oyun yazarlığı,
çevirmesi, yönetmesi ve dekor taşıması bana hiç önemli gelmiyor.
Bunlar bana Bush'un ahlak üzerine konferans vermesi kadar nafile ve
yararsız görünüyor.
Senin tarafından "kayıkçı kavgası" parantezinde değerlendirilse de,
benim bu yazılarımı okumak, insanlar için, adalet duygusundan
(vicdandan) yoksun birinin yapacağı bir prodüksiyonu seyretmekten
çok daha yararlıdır. Senin bu yazıları "kayıkçı kavgası" diye bir
parantezin içine dahil etmendeki, sosyal ve psişik nedenleri
kavramak, okurlar için, yalnızca senin prodüksiyonundan değil, şu
sıra Türkiye'de tiyatro diye yapılan pek çok şeyden çok daha önemli.
Bugünlerde en yararlı, en zihin açıcı tiyatro etkinliği, senin
sandığın gibi, insanların birtakım salonlara gidip (tiyatro
sanatını neden sevmediğini merak etmesine yol açan) o yapmacık
şarlatanlıkları seyretmesi değildir. Bugünlerde ve çoktan beri, en
yararlı, en zihin açıcı tiyatro etkinliği, insanların Coşkun Büktel
yazılarını ve kitaplarını okuması ve tiyatro diye, tiyatrocu diye gördüğü şeylerin
sahteliğini kavrayarak, tiyatroyu neden sevmediğinin ayırdına
varmasıdır. Bu yararlı etkinlik, senin gibilerin "kayıkçı kavgası"
diye aşağılamalarla engellemeye çalışmalarına rağmen, tiyatro
sanatının geleceği adına, yaygınlaştırılmalıdır. İnsanlar, özellikle
bugünlerde, tiyatro sanatından yararlanmak için, tiyatro seyretmekten
daha çok, Büktel'in tiyatro yazılarını okumalıdır. Büktel'in
yazılarını okuyanlar, tiyatro seyretmekle yetinenlerden çok daha
basiretli davranmış sayılırlar; tiyatroyu anlama konusunda
diğerlerinden çok daha şanslıdırlar.
İşte bunu daha iyi gördüğümden belki, o çekilme yazısını yazmış
bulunuyorum. (...)
Çekildin ama, çekilmek rahatsızlığını gideremedi ki... susamıyorsun.
Ayrıca zaten çekilirken bile ("en azından bir süreliğine")
kaydını koymayı hiç unutmuyorsun.
Evet, doğru algılamış olmanıza seviniyor, irademi kullanıyorum ve
internetten en azından bir süreliğine ve tiyatro ile ilgili olmak
kaydıyla uzaklaşıyorum. Evet, ne mutlu bir fareyim ve dağa
küsüyorum.
Mutlu olduğunu hiç sanmıyorum. Penceresinin önünde cinayet
işlendiğini gören dürüst bir insan pencerelerini kapatıp cinayeti
görmemiş gibi yaparak mutlu olabilir mi?
Evet, gelelim tiyatro yapma fikrine...
Olabilir... Coşkun Büktel'in THEOPE adlı oyununu sahneye koyarak
işe başlayabiliriz...Bizim tiyatroda olmaz... Çünkü resmi faşizm,
tüm salonlarımızı mühürlüyor ve tüm oyunlarımızı yasaklıyor...
diyorsunuz.
Obsessive tabir edilen bir ruh hali var, bildiğinizi sanıyorum.
Yani, tiyatro yapılacaksa da işe, Theope ile başlayacağız
diyorsunuz.
"Theope"yi önemsemeyi "obsession" (saplantı, takıntı) olarak görmeye
ve göstermeye çalışmak, vandalların çok sık kullandığı bir
taktiktir. Sen "Theope"yi önemsediği için Bulunmaz'ı "obsessive"
olmakla suçluyorsun; Mustafa Demirkanlı da beni
"Theope ile
kafayı yemiş" olmakla suçluyor.
(Tıklayınız: Demirkanlı,
"H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel".)
Ben bu vandal suçlamalara karşı savunma yapmayı okurların zekâsına
hakaret sayıyorum.
Orada da şartınız var. Ne söyleyeceğimizi, ne
sahneleyeceğimizi belirliyorsunuz.
Bulunmaz'ın bir şeyi belirlediği (ya da ima ettiğin üzere) "dikte
ettiği" yok; yalnızca "teklif ediyor". Yazında Hilmi Bulunmaz'ı seni
anlayamamakla ve "elifi mertek görmekle" suçluyorsun ama,
kendin de Bulunmaz'dan daha keskin bir bakışa sahip değilsin.
Açıkça söylesenize ödeneksiz
tiyatro yapan bir topluluğun Theope gibi büyük bir prodüksiyona
soyunması ile intihar etmesi aynı anlama gelir diye.
Bu itirazın makul.
Üstelik oyunun
yazarının da, bir "yoksul tiyatro" yapımına razı olacağını
sanmıyorum.
Haklısın.
Az bir prodüksiyon değil. Onlarca profesyonel, iyi
oyuncuya gereksinmeniz var. Ancak ödenekli bir tiyatronun altından
hakkıyla kalkabileceği bir oyun.
Bu da doğru.
Yani, yine sizin "resmi faşizm"
dediğiniz devletin tiyatrosuna mahkumuz bu konuda.
Hayır, Özdemir Nutku'ların melanetine mahkumuz. Theope'yi "resmi
faşizm" filan değil, eleştirilerimden hoşlanmayan Özdemir Nutku
gibiler, iftiraya bile başvurmaktan çekinmeyerek, mahkum ettiler. Suçu
"resmi faşizm" gibi soyut adreslere göndermeye ne kadar heveslisin!
Ama Bulunmaz'ın
sosyalist jargonla konuşmayı şehvetle sevmesi ve "resmi faşizm"
kavramını önüne pas etmesi, altın gol için yeterli değil. Özdemir
Nutku skandalını telaffuz bile edilmemesi gereken bir tabu olarak
değerlendirmene ve onun yerine "resmi faşizm" gibi soyut kavramları
ikame etmene izin veremem.
Ben, senin "kayıkçı kavgası" parantezine dahil ettiğin yazılarımda,
soyut kavramlar üstüne spekülasyon yapmakla uğraşmıyorum. Ben somut
gerçekleri, somut belgelerle ortaya koyarak, Türk tiyatrosunun
gerçekçi bir manzarasını çiziyor, sorunların temelinde sanatçı diye
etiketlediğimiz, akademisyen diye rütbelediğimiz insan malzemesinin
bulunduğunu, tiyatromuzun, bu anlamda bir "malzeme
kalitesizliğinden" mustarip olduğunu, inkâr edilemez bir gerçek
olarak gösteriyorum. Benim yazılarımı okumak, bu nedenle, tiyatroya
gitmekten çok daha yararlı ve zihin açıcı bir tiyatral etkinliktir.
Zaten Coşkun'un da ilk gösterimin Ankara Devlet Tiyatrosu
tarafından ve Büyük Sahne'de yapılması ile ilgili bir şartı var.
Doğru.
Fikrimi öğrenmek istiyor musunuz? Theope'yi bana kalırsa iddialı bir
yönetmen, Coşkun'un söylediği şartlarda Ulus'ta Büyük Sahne, eğer
orası olmazsa da Taksim'de Büyük Sahne'de (tabii yıkılmazsa)
yapmalıdır. Bu oyuna da yakışan budur. Devlet Tiyatroları Theope'yi
oynamama utancından kurtulmalıdır. Evet, Coşkun Büktel'in de dediği
gibi, bizim vergilerimizle icra-i sanat eden "Devlet" tiyatromuz
Theope gibi bir oyunu mutlaka sahnelemelidir.
Bunları söylemek için 15 yıl kadar geç kaldığın ve hâlâ Theope'ye
iftira eden Özdemir Nutku'yu kınayamadığın için, okurları bilmem
ama, bende samimiyetine dair bir güven yaratamıyorsun. Özdemir Nutku
bile Theope'yi beğendiğini senden iki yıl önce yazdı. (Tabii, ona da
inanmadım.) (Bakınız: Nutku,
"Coşkun Büktel'e yanıt") Benim
izlenimim şu: Sanki "yarım ağızla" ya da İngilizce'de "tongue in
cheek" ("dil yanağın içinde") dedikleri tarzda konuşuyorsun.
Yanılıyor olabilirim. Benim izlenimim böyle. Ama skandalı görmezden
geldiğinde yanılmıyorum ve görmezden gelişin izlenimlerimi
güçlendiriyor.
Coşkun tersini söylüyor ama, ben oyununu, benim savunmama
ihtiyacı olmadığını bilmeme rağmen,
Bunu da nereden çıkardın? Theope'nin, herkesin savunmasına ihtiyacı
var. (En azından, Theope'yi okumamış, Theope'yi tanımayan ve Theope
konusunda vandallar tarafından dezenforme edilmiş, aldatılmış
insanların savunulmaya ihtiyacı var.) Özellikle de Özdemir Nutku gibi vandalların
yaydığı dezenformasyona karşı... Tüh, sen
meğerse bunu anlayamadığın için Theope'yi savunmuyormuşsun. Tüh, sen
aslında, Theope'nin savunulmaya ihtiyacı olmadığını zannettiğin
için, iftiralara karşı sessiz kalıyormuşsun. Tüh, acaba tüm insanlar senin
gibi düşündüğü için mi, Theope'nin iftiraya uğraması karşısında en
geniş konsensüsle tepkisiz kalıyorlar?
her yerde savunuyor, derslerimde de zaman zaman işliyor,
öğrencilerime okutuyorum.
Bu konuda benim duyumlarım tamamen farklı. Duyumlarıma dayanarak yargıya
varmak istemem ama, somut gerçeklik (bir başka deyişle,
Özdemir
Nutku skandalı karşısındaki kayıtsız tavrın) duyumlarımı, senin
söylediklerinden daha inandırıcı kılıyor. Sen Theope'yi seviyor
olamazsın. Özdemir Nutku skandalı karşısında isyan etmeyen birinin
Theope'yi sevdiğine inanmam mümkün değil. Theope'yi sevmek zorunda
değilsin, tiyatroyu sevmek zorunda olmadığın gibi. Ama nedense,
ikisini de sevdiğin iddiasındasın. Beni, okurları ya da
tiyatro tarihimizi kandırmaya çalışmıyorsan, kendini kandırıyor
olmalısın.
İsterseniz gelin bu işi Devlet Tiyatrosu'na bırakalım, kendimiz
daha mütevazı metinlerle uğraşalım.
Evet, on beş yıldır yaptığımız gibi, "Theope"yi Devlet Tiyatrosu'na
(yani Özdemir Nutku'ların insafına bırakalım ve Özdemir Nutku'ların
"Theope"yi iftira etmek pahasına nasıl engellediği CD kaydıyla
ortaya çıktığında da, hiç hesap sormayalım, soranların "kayıkçı
kavgası" yaptığını söyleyerek işin içinden sıyrılalım.
Skandalın hesabını sormadığımız gibi, hesap soran Büktel'i sansür
edelim. Ve böylelikle, su başlarını tutmuş olan vandalların indinde
makbul adam olarak, ödüller ve rütbeler kazanalım; tiyatro yapmak
imkanlarından daima biz yararlanalım. Tiyatroyu,
bir ya da birkaç on beş yıl daha, Coşkun Büktel ölçeğinde değil,
kendi mütevazı ölçeğimizde yapmaya devam edelim. Büktel'in
mağdur edilmesini, oyunlarının oynanmamasını, yeni oyunlar
yazamamasını, hiç problem etmeyelim. Büktel'in "kayıkçı kavgalarına"
aldırmadan, kendi "işimize" bakalım.
Ama yine ve hep tiyatro yapalım.
Aferin sana!
Coşkun Büktel / 31
Mayıs 2007
Not: Hilmi Bulunmaz'ın Semih Çelenk'e
cevabı için tıklayın:
"Internet... Semih Çelenk net değil..."
Forum Tartışması
(Eskiden yeniye doğru tarih sırasıyla)
1)
FORUM DAVETİNE CEVAP Coşkun
Büktel
2)
HAMİT DEMİR'İN CEVABI
Hamit Demir
3)
FORUM DAVETİNE İKİNCİ CEVAP
Coşkun Büktel
4)
"TOPLUMCU TİYATRONUN GÜNÜMÜZDEKİ DURUMU" VE
SAPTAMADAN ÖNCEKİ DURUM
Hilmi Bulunmaz
5)
HAMİT DEMİR'İN YENİ CEVABI
Hamit Demir
6)
BÜKTEL'E SANSÜR DEVAM EDİYOR!
Hilmi
Bulunmaz
7)
COŞKUN BÜKTEL'İN ÜÇÜNCÜ CEVABI
Coşkun Büktel
8)
SEMİH ÇELENK'İN CEVABI
Semih Çelenk
9)
BÜKTEL'DEN SEMİH ÇELENK'E CEVAP
Coşkun Büktel
10)
"İnternette tiyatro üzerine kayıkçı kavgaları
ya da Hilmi Bulunmaz'a açık mektup"
Semih Çelenk
11)
SEMİH
ÇELENK'İN DEĞİNMELERİNE CEVAP
Coşkun Büktel
12)
"Internet... Semih Çelenk net değil..."
Hilmi
Bulunmaz
|