
"ÇIĞ"
ASLINDA
NEDİR,
NEYİ
SARSIYOR?
Coşkun Büktel
Tuncer Cücenoğlu, “Çığ” (Mitos-Boyut Yayınları, 1. Basım,
Mayıs/2002) adlı oyununda, çığ tehdidi nedeniyle insanların
öksürmeye bile korktuğu, fısıldayarak konuştuğu bir köyü anlatıyor.
Bu köy, yılın dokuz ayı karlarla kaplıdır. Bu köyde köpek ve horoz
gibi gürültücü hayvanlar bulunmamaktadır. Bu köyde insanlar,
yalnızca karların erimiş olduğu üç aylık dönemde, yani yılın
yalnızca dörtte birinde, düğün dernek yapmakta, davul çalıp silah
patlatmakta ve doğurmaktadır. Bu köyde insanlar yalnızca o üç aylık
dönemde doğum yapabileceklerinden, yalnızca o üç aylık dönemin dokuz
ay on beş gün öncesindeki üç ayda cinsel ilişkiye girmektedir. Yılın
dörtte üçünde ise, erkeklerle kadınların birbirine yaklaşması bile
yasaktır.
ADAM: (Kararlı) Emin olmak
zorundayız… Yoksa gününden önce mi ilişkiye
girdiniz?
GENÇ ERKEK: Böyle bir sorumsuzluğu
nasıl beklersin benden baba?
ADAM: Öyleyse neden ebenin gelmesine
engel olmaya çalışıyorsun?
(“Çığ”, s. 40)
GENÇ ERKEK: Hesabı büyüklerimiz yaptı. Şu gün olacak dediler... Ve o gün
gerçekleşti zifaf... O geceye kadar karımı
ancak uzaktan gösterdiler bana... Hiç bir
zaman yan yana bile gelemedik...
ADAM: Sayın Başkanım izin verirseniz
söz almak istiyorum..
BAŞKAN: Fazla uzatmadan söyleyin…
ADAM: Oğlum doğru söylüyor… Onların
gününden önce bir araya gelmelerini hep
engelledik...
KADIN: El ele dokunmalarına bile izin
vermedik…
(“Çığ”, s. 52)
İnsanların çığ tehdidi yüzünden yalnızca üç ay seviştiği ve dokuz ay
boyunca cinsel perhiz yaptığı bu köyde, perhizi bozup da zamansız
doğum yapacağı anlaşılan kadınların cezası, bir tabuta konulup diri
diri mezara gömülmektir. (Bu uydurma ve deli saçması uygulamanın,
oyunu aşağılamak için benim tarafımdan uydurulduğu, ya da yanlış
aktarıldığı, yanlış yorumlandığı veya çarpıtıldığı sanılmasın diye;
zamansız doğuranlara ne yapıldığını —oyun kişilerinden birine
“Kurallar belli” dedirtmiş olan— Cücenoğlu'nun satırlarıyla
aktaracağım.
“Cımbızcılıkla” suçlanmamak için uzun bir alıntı yapacak ve içinden
tek bir kelime çıkarmayacak, içerik'e ilişkin semantik eleştiriyi
daha aşağıdaki bölümlerde yapmak üzere, alıntının yalnızca ifade
bozukluklarına ve bazı mantık hatalarına (koyu harflerle) müdahale edeceğim. Karısı
hamile olan GENÇ ERKEK, ninesi olan YAŞLI KADIN'dan, elli yıl önceki
bir olayı —seyirciyle birlikte— öğreniyor. YAŞLI KADIN, karların
henüz erimediği erken bir vakitte doğum yapacağı anlaşılan bir
kadına elli yıl önce ne yapıldığını şöyle anlatıyor:
YAŞLI KADIN: (Keyfini çıkartarak)
O zamanlar karın gibi gençtim. Dört genç
kızdık evlenen. Görkemli bir düğünle
evlenmiştik tümümüz de… Ama zifaf için en az
dört ay beklememiz gerekiyordu… Tümümüze de
anlattılar bunu yaşlılar… Üçümüz
eşlerimizden uzak durmayı başardık… Ama o
ikisi yanlış yaptı... (Üçü eşlerinden
uzak durdu ve ikisi yanlış yaptıysa beş kız
olmaları gerekmiyor mu? Oysa Yaşlı Kadın,
“dört genç kızdık” demişti. Tuncer
Cücenoğlu, “ikisi yanlış yaptı”
derken, Yaşlı Kadın’a aslında şöyle
dedirtmek istiyor: “Ama birimiz kocasıyla
birlikte yanlış yaptı.” CB.) Her gece
buluşmaya başladılar… Sonra? Tehlikenin
geçmesine üç ay kala doğum sancısı başladı…
Ve sonra da olanlar oldu.
GENÇ ERKEK: Ne oldu?
YAŞLI KADIN: Kurallar belli. Hemen
ebe çağırıldı… Doğruydu her şey. (Her şey
doğru değildi. "O ikisinin yanlış
yaptığı" doğruydu. CB) Yargıcılar
toplandı ve beklenen karar çıktı.
Arkadaşımız tabuta konulup daha önce açılan
mezarlardan birine gömüldü…
GENÇ ERKEK: Kocası ne yaptı?
YAŞLI KADIN: Çok göz yaşı döktü…
Engellemek için yalvardı yakardı… Hatta
kendisini de gömmelerini istedi Yargıcılar
Kurulu’ndan… Ama yapacak bir şey olmadığını
söylediler ona… (Peki o, yapılabilecek
şeyleri niye sıralamadı?) Ve karısıyla birlikte
gömülmek isteğini de geri çevirdiler…
GENÇ ERKEK: Sonra?
YAŞLI KADIN: Tehlike geçip de
(Yani karlar eriyip de) tabut
açıldığında, aradan üç aylık bir süre
geçmişti… Ve arkadaşımız için yapacak hiçbir
şey kalmamıştı. (Yani yapacak bir şey
kalmış mı diye bakmak için, üç ay sonra,
mezarı kazıp, tabutu açıp, gömdükleri kadını
kurtarmaya çalışmışlar.)
GENÇ ERKEK: Ama bu insanlık dışı bir
uygulama.
YAŞLI KADIN: Diğerlerinin yaşaması
için bu gerekliydi… (Bu, gereksizdi. Elli
yıl boyunca, köyde yaşamış tüm insanlar
içinde, bu kuralın salt acımasızca değil,
gereksiz ve aptalca olduğunu bir tek kişinin
görememiş ve kimsenin onlara söylememiş
olması, inandırıcı değildi. Hiçbir
yönetmenin, hiçbir oyuncunun, hiçbir
eleştirmenin, hiçbir akademisyenin oyun
metnindeki bu mantıksızlığı görememiş
olmasını ise, nasıl açıklayacağımı
bilemiyorum.) Dağların üstümüze
geleceğini bile bile diğer yaşamlar
tehlikeye atılamazdı ki… Başka ne
yapılabilirdi?
GENÇ ERKEK: Ne bileyim? (Yedi
yaşında bir çocuk dahi bilebilir.) Belki doğum
sırasında kadının ağzı bağlanabilirdi.
Böylece de kadının bağırması
engellenebilirdi… (Ne kadar salakça bir
düşünce.)
YAŞLI KADIN: Biliyorsun bu türlü
şeyleri düşünmemiz kesinlikle yasaktır.
("Haksız" denemeyecek bir yasak. Doğuran
kadının ağzını bağlamak türünden düşünceler,
insana yasakları sevdirecek kadar ahmakça.
Ama Genç Erkek makul seçenekleri niye
düşünemiyor? Yasak olduğu için mi? Genç
Erkek'in makul seçenekleri düşünebilmesini
Tuncer Cücenoğlu'ndan başkası yasaklayabilir
mi?) Geçmişte de öyleydi, şimdi de… Ama biz
kadınlar, kimseye duyurmadan, aramızda bunu
da denedik. Ama ne zaman? Tehlike geçip de
(Yani karlar eriyip de) arka arkaya
doğumlarımızı yaparken, sanki tehlike
sürüyormuş gibi sessiz kaldık hepimiz…
İnanılmaz çığlıklardı… (Bir sonraki
cümlede "inanılmaz çığlıklardan" söz
ettiğine göre, bir önceki cümlede,
“Sessiz kaldık hepimiz” diyemez. Ancak
şöyle diyebilir: “Doğum sonuna kadar sessiz
kalmayı denedik hepimiz. Ama başaramadık.
Acıya dayanamayıp çığlığı bastık.”)
doğum sancıları Tepelerden öyle bir
yankılanıyordu ki… Sanki çığı çağırıyordu
üstümüze… Bir bebeğin çığlığı bile hepimizin
ölümünü hazırlayabilirdi… Unutma ki en
acımasız kurallar bile sonuçta insanın
mutluluğu içindir… (Kurallar acımasız
olabilir, ama aptalca olmamalıdır. Oyunda
söz konusu olan kural —hamile kadının tabuta
konup gömülmesi— ne kadar acımasız olursa
olsun, Genç Erkek'in o kurala asıl karşı
çıkma nedeni, kuralın acımasızlığı değil,
gereksizliği olmalıydı. Genç Erkek, kuralı
aptalca bulmalıydı.)
GENÇ ERKEK: Ne biçim mutluluk bu?...
Başkasının gömülmesinin insanları mutlu
etmesi nasıl bir vicdanla açıklanabilir?
(Kuralın yalnızca acımasızlığını görüp ne
kadar gereksiz ve aptalca olduğunu
göremiyor. Yalnızca o değil, köydeki hiç
kimse göremiyor. Çünkü Cücenoğlu da
göremiyor.)
YAŞLI KADIN: Kim soktu bütün bunları
beynine? (Beyninde fazla bir şey yok
ki...) Kafanı takma böyle şeylere… Oldu ve
bitti. Bir bela, bin öğütten iyidir derler…
Belki de o ölüm, elli yıldır bir daha öyle
bir olayı yaşatmadı bize… ("O ölüm...
bize yaşatmadı" yerine, "o ölüm
sayesinde... yaşamadık" denmeliydi.)
("Çığ", sayfa 22-23.)
Ama 50 yıl sonra aynı durum bir kez daha yaşanır. Yukarıda
aktardığımız sahnede ninesinden 50 yıl önceki erken doğum olayını
dinleyen Genç Erkek’in hamile karısı, oyunun başında hafiften
sancılanmaya başlamıştır. Yukarıda aktardığımız GENÇ ERKEK / YAŞLI
KADIN diyaloğundan kısa süre sonra, tıpkı diyalogda anlatılan 50 yıl
önceki olayda olduğu gibi, henüz karlar tamamen eriyip çığ tehdidi
sona ermeden, Genç Erkek’in hamile karısının sancıları yeniden
başlar.
Karların erimesine ve çığ tehdidinin sona ermesine çok kısa bir süre
kalmıştır ama Genç Kadın'ın sancıları şiddetlenmektedir. Bu durumda
zorunlu olarak Ebe'yi çağırırlar. Ebe, gelip Genç Kadın’ı muayene
eder ve doğum vaktinin geldiğini anlar. Çığ tehlikesi, ancak, eriyen
kar suları dışarıdaki yalakta belirli bir seviyeye yükseldiğinde
geçmiş olacaktır. Ebe, yalaktaki suyun daha yeterince yükselmediğini
bilmektedir. Bu durumda Genç Kadın’ın doğurması tüm köy halkı için
ölümcül bir çığ tehlikesi yaratacaktır. Ebe, zorunlu olarak
yargıcılara gidip tehlikeyi haber verir. Yargıcılar iki kolcuyla
birlikte eve gelirler ve bu erken doğum olayını soruştururlar.
Hikayenin mantığını(?!) Cücenoğlu’nun kendi kaleminden anlatmış
olmak için bu soruşturmadan da uzunca bir alıntı yapalım. Zihinlerde
şüphe yaratmamak için, okuma zorluğu yaratan gereksiz ifadeleri ve
tekrarları bile metinden çıkarmıyorum:
BAŞKAN: Buraya gelmezden önce su yalağına uğradık...
Biliyorsunuz yalak, eriyen karla tam olarak dolduğunda tehlike
biter. (Yalağın tam olarak ne zaman dolacağı önceden
bilinemediğine göre, aslında dokuz ay on beş gün önceden kesin bir
hesap yapmak da imkânsızdır. Yani Genç Erkek'in yukarıda
aktardığımız şu sözleri, tamamen mantık dışıdır: "Hesabı
büyüklerimiz yaptı. Şu gün olacak dediler... Ve o gün gerçekleşti
zifaf..." Yalağın tam olarak ne zaman dolacağı önceden
bilinemeyeceği için, insanlar her ihtimale
karşı cinsel perhiz süresini geniş tutmak, bir başka deyişle, sevişebilecekleri
üç aylık dönemi de daraltmak zorundadır. Bu da, o köydeki herkesin
aynı günlerde doğduğu, aynı burçtan olduğu anlamına gelir. Ama
Cücenoğlu da, onun uydurduğu köylüler de, bütün bu garabetlerin
farkında değil.) Ancak üzülerek gördük ki yalağın dolması için iki parmak
kalınlığında bir boşluk kalmış. (Eliyle de gösterir) Yani bu
demektir ki bugün, en geç yarın o boşluk da dolacak ve tehlike
bitecek... İşte o zaman, kış başlangıcında gidenler, çoluk
çocuklarıyla, un, şeker ve tuzlarıyla, sebze, et ve her türlü
yiyecekleriyle gelecekler ve yaklaşık üç ay boyunca, yani ilk kar
düşene kadar bizimle olacaklar... (Yani dokuz ay boyunca dışa
bağımlı ve cinsel perhizli yaşayıp, yasak olduğu için kurtulmayı
düşünmüyorlar.) Düğünler, doğumlar, eğlenceler,
şenlikler yaşayacağız... (Yaşayamayacaksınız. O şenlikler cinsel
perhiz dönemine denk geliyor. Cinselliği yaşayamayan insanlar şenlik
yaşayabilir mi?) İlk kar düştüğünde ise doğumu
gerçekleştiren eşler ve diğerleri burayı terk edip gidecekler... Ta
ki gelecek yaza kadar, burada kalanların öbür kışı rahatça
geçirebilmeleri için çalışıp biriktirecekler gene... Sonra yeniden
gelecekler... Yeniden gidecekler... (O hayattan bir kez
kurtulanlar bir daha geri döner mi? Geri dönmek yerine geridekileri
de götürmez mi?) İşte bizler bu döngü içinde
beklemekteyken, biraz önce Ebe hanım bize geldi ve beklenmedik
durumu anlattı.
(ERKEK ÜYE öksürme belirtileri gösterir... KADIN, alışkanlıkla
bir yastık uzatır Üye'ye... ERKEK ÜYE yastığı yüzüne bastırarak
öksürür sessizce... Boğazındaki gıcığı da temizler... Yastığı
yeniden uzatır KADIN'a...)
(Oyunun çevirmeni Elena Oganova'nın yazısından öğrendiğimize
göre, bu öksürük bölümü, oyunu Rusya'da sahneleyen yönetmen
tarafından daha bile abuk bir hale getirilmiş: "Rejisör oyunun
devinimi iki yeni dramatik sahne koymakla güçlendiriyor. Bunlar genç
kadının intihar etme teşebbüsü ve köydekilerin topluluğun bir
üyesini istemeden de olsa durdurulamayan öksürükten dolayı
öldürmeleridir."
—Bakınız: Elena Oganova,
"Çığ" Kurgan'a da Düştü!—
GÜNCELLEME 27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar— Demek ki,
Rusya'da bile, Cücenoğlu'ndan bile, daha abuk düşünen yönetmenler
çıkabiliyor.)
BAŞKAN: Üzülerek açıklamak zorundayım ki, yaklaşık elli
yıldır olmayan bir durumla karşılaştık. Gününden önce doğum gerçeği.
Diğer üyeler gibi ben de çok üzgünüm... Ama yapacak bir şey yok...
Kuralları uygulayacağız! (Elli yıldır uygulanmayan bir kuralın
kural kalması mümkün mü?) Çünkü bu, diğer insanların can güvenliğini
ilgilendiren bir durumdur... Şimdi daha fazla zaman yitirmeden işin
gereğini yapalım...
Genç Erkek, büyüklerin saptadığı zifaf gecesine kadar karısını ancak
uzaktan görebildiğini ve onunla hiçbir zaman yan yana bile
gelemediğini söyleyerek Başkan'a itiraz eder ve ifadesi babası
tarafından yukarıda aktardığımız biçimde doğrulandıktan sonra, bunun
bir "erken doğum" olduğunu, yani karısı ile kendisinde suç
bulunmadığını belirtir. Başkan'ın cevabı, Cücenoğlu'nun bir oyun
yazarı olarak ne denli inandırıcı olabildiğinin göstergesidir:
GENÇ ERKEK: Yani suçlu değiliz biz.
(Susma)
BAŞKAN: Öyle ya da böyle ne fark eder? Biz burada doğum erken
miydi geç miydi, bunu tartışmıyoruz. Biz sonuca bakarız... Şu anda,
yani tehlike geçmemişken karın doğum yapacak duruma gelmiş... Bizi
ilgilendiren budur... Ancak kurallara aykırı olarak, zamanından önce
bir birleşme söz konusuysa kuşkusuz bu da ilgilendirir bizi... Ama
sonucu gene etkilemez. Şimdi burada yapılacak işlem bellidir....
(Sessizce diğer üyelerin de onayını alır) Bu genç kadın zaman
yitirilmeden tabuta konulacak, sonra da gömülecek toprağa! Bu karara
bizim de üzüldüğümüzü bilmeniz tesellimiz olacaktır.
GENÇ ERKEK: Başkanım...
BAŞKAN: Artık tartışılacak bir şey kalmadı... Çünkü bu genç
kadın her an doğum yapabilir... Böyle bir sonucun da neler
getireceğini yeniden anımsatmama bilmem gerek var mı? Bakın eğer
ebenin doğumla ilgili bir itirazı varsa, kuşkusuz infaz beklemeye
alınarak, durum tartışılabilir... (Yani yöneticiler
tartışmaya açıklar. İlle kadını gömmek gibi bir amaçları yok.
Gömmekten daha makul bir çare düşünecek zekâda imal edilmedikleri
için, gömmeyi tek çare zannediyor ve köylülerin can güvenliği
konusunda, zekâlarının yettiği kadarınca sorumlu davranıyorlar.) (EBE'ye) Çünkü bu durumda
itiraz hakkı olan tek kişi sizsiniz... Herhangi bir karşı görüşünüz
var mı?
EBE: Hayır başkanım...
BAŞKAN: Kurallar zaman yitirilmeden uygulansın!
Genç Erkek, bir süre daha, Başkan'la yaptığı "nafile" tartışmayı
sürdürdükten sonra, duvardaki tüfeği kapıp silah zoruyla, kararın
infazını engeller. Yani karısını gömdürmemek için bütün köyün
hayatıyla kumar oynamaya karar verir. Hemen sonra da karısının doğumu başlar.
KADIN ÜYE:
(Korkarak) Ama... bebeğin ağzını kapalı tutmak gerekir hep...
Çünkü arka arkaya atacak çığlıkları...
BAŞKAN:
Yalak dolana kadar tutmaları gerekir bebeğin ağzını...
(Gelin'in
inlemeleri artmıştır. İnlemeler boğuk ve derinden duyulmaktadır.
Gelinin inlemeleri birden durur. EBE ağzını tutarak bebeği kaldırır
eliyle. Bebek, EBE'nin elinden leğene kayar... İnanılmaz bir
çığlıktır bebekten duyulan... Kulakları sağır eden bu kahkaha
gibi çığlıklar arka arkaya sürerken EBE yeniden yakalar bebeği...
Tam bir
sessizlik...
Çığlıkların
yankısı duyulur...
Gene
sessizlik...
Herkes korkuyla
çığın gümbürtüsünü beklemekte... Bir yandan da dua etmektedir
bazıları... Çığ düşeceğine dair hiçbir belirti yoktur.
BAŞKAN:
düşmedi.
KADIN ÜYE:
Düşmeyecek galiba.
ERKEK ÜYE:
İnşallah!
GENÇ ERKEK:
Susun!
(Bir süre daha
susma.)
YAŞLI ADAM:
(Karısının engellemesine rağmen elinden kurtulur. GENÇ ERKEK'in
elindeki tüfeği alıp kapıyı açar. Müthiş bir nara patlatır.)
Heeeeeeeeyt!
(Bir süre sonra
naranın yankısı duyulur.
Bu kez tüfeği
de ateşler.
Yankısı
duyulur.
Endişeli
bekleyiş yerini sevinç gösterilerine bırakır...
(Evet, kumar
kazanılmıştır ama kumarın kazanılmış olması, tüm bir köyün hayatıyla
kumar oynamak gibi bir sorumsuzluğun olumlanmasına ve sevinçle
kutsanmasına yetebilir mi? Üstelik, Rusya'daki prodüksiyonda, sırf
öksürdüğü için öldürülmüş bir adamın cesedi henüz daha
gömülmemişken, ortada dururken, yapılıyor bu sevinç gösterileri.
Cücenoğlu'na "Türkiye'nin Çehov"u diyen Ruslar'ın, hangi Ruslar
olduğu anlaşılıyor. Herhalde, sırf oyunda duvara asılı bir tüfek var
diye ve sonunda bu tüfek patlıyor diye, Cücenoğlu'nu Çehov'a
benzetiyorlar. Demek ki bu zekâlar yalnızca Türk tiyatrosunda değil,
dünyanın her yerinde
var.
GÜNCELLEME:
Öğrendiğimiz kadarıyla Cücenoğlu'na yalnızca bir tek Rus
―aslında
Litvanyalı―
"Türk Çehov" demiş: "Çığ"ı bir çok ülkede
yönetmiş olan, yani tam bir "Çığsever" olan, Linas Zaikauskas.
Bakınız: Tuncer Cücenoğlu:
"Rusya İzlenimleri".)
Dışarıdan
duyulan silah seslerine davul zurna sesleri eşlik etmeye
başlarken...)
PERDE
Tuncer Cücenoğlu, davul zurna sesleriyle biten "Çığ" adlı kitabının 15. sayfasında, "Zaman:
Günümüz. Yer: Herhangi bir ülke." kaydını koymuş.
Şimdi, ifade yetersizliklerini ve ayrıntılardaki mantık hatalarını
bir yana bırakarak, Cücenoğlu'nun, günümüzde aşırı kar yağışı alan
ve "zurna" çalınan herhangi bir ülkede yaşanabileceğini iddia
ettiği genel dramatik durumun ne kadar inandırıcı olduğunu düşünelim.
Bence, anlatılan durumun inandırıcılıktan ne denli yoksun, ne denli
abuk sabuk olduğunu görebilmek için, krala önyargısız bakan
masaldaki çocuğun zekasına sahip olmak yeterli. Ama ben yine de,
görebilenlerden özür dileyerek, körlere fili tarif eder gibi,
"Çığ"da anlatılan dramatik hikayenin neden tutarsız, mantıksız, abuk sabuk
olduğunu açıklamak zorundaydım. Çünkü bırakın sıradan okurları ve
seyircileri, Türk tiyatrosunun doçent doktorları bile, "Çığ"da
anlatılan "şeylerin" garabetini göremiyorlar. (Ya da dahil oldukları
kültür mafyasına bağlılıkları gereğince, tutarsızlığı çocuk
zekasıyla bile görülebilecek bu garabeti, bile bile, kasten, halkı
ahmak yerine koyarak, lanse ediyor ve destekliyorlar.)
Doç. Dr. Hülya Nutku, "Çığ"ın kitabına önsöz yazmayı kabul
edecek kadar önemsiyor "Çığ"ı:
Yazar oyunda toplumsal suskunluğun yarattığı acıyı, sustukça sıranın
herkese geleceği gerçeğini baskıcı bir ortamda vermiştir. (...) Özel
yaşamın dahi denetim altında oluşu (cinsel hayatın bile) törelerin,
yörenin yaşam tarzının getirdiği yoğun baskı, insanoğlunun biriken
enerjisinin boşalamayıp ruh sağlığının etkilenmesine neden
olmaktadır. Yazar bu nedenle oyununun belli bir yerde ya da ülkede
geçmesi yerine, baskının olduğu herhangi bir yeri ele alarak
evrenselliği yakalama çabasındadır.
(Doç. Dr. Hülya Nutku, Kitabın, "Sessiz Bir Çığlık: Çığ"
başlıklı önsözünden. Güncelleme: Özdemir Nutku'nun kişisel
sitesinden öğrendiğime göre, Hülya Nutku, "Çığ"a önsöz
yazdıktan bir yıl sonra, 2003 yılında, profesör olmuş. Bakınız:
"Eşim ve Meslektaşım Hülya Nutku"
GÜNCELLEME 27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)
Hülya Nutku'nun ilişkilendirme çabasına rağmen, "Çığ"da anlatılan
durumun baskıcı yönetimlere karşı çıkmak için haykırılan "Susma,
sustukça sıra sana gelecek" sloganıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü
baskı'nın ikiz kardeşi sömürüdür. Yönetimler baskıyı (bireysel
manyaklar ya da seri katiller gibi) kötülük ya da heyecan olsun diye
değil, halkları sömürmek mümkün olsun diye uygular. Baskı, bir
sömürü aracı olduğu için ona karşı haykırılması (yani susulmaması)
gerekmektedir. Oysa çığ, en azından Cücenoğlu'nun oyunundaki çığ,
bir sömürü aracı değildir. Köyün yöneticilerinin "Çığ"dan herhangi
bir menfaat sağladıklarına dair oyunda bir tek ima bile mevcut
değildir. (Mevcut olmadığını ben gösteremem. Çünkü mevcut olmayan
şey gösterilemez. Eğer mevcutsa, biri çıkıp —benim mevcut
abuklukları gösterdiğim yöntemle, yani metinden yapılmış somut
alıntılarla— göstersin, yayınlayalım.) Oyunda, yöneticilerin çığı
baskı aracı olarak kullanmaktan bir çıkarları bulunduğunu görsek,
çığın aslında var olmadığı ve yöneticiler tarafından halka baskı
uygulamak için uydurulduğu ihtimalini de gözden geçirirdik. Ama
oyunda yok öyle dolantılar. Oyun öyle kurulmamış. Oyun gayet basit
ve yüzeysel. Bir tek zekice replik bile yok. (Var diyen, göstersin
yayınlayalım.)
Tekrar ediyorum: Köyün yöneticilerinin "Çığ"dan herhangi bir menfaat
sağladıklarına dair oyunda bir tek ima bile mevcut değildir. Tam
tersine, yöneticiler de köydeki herkes gibi, çığın tehdidi
altındadır. Çığ, köyün yönetilenleri kadar yönetenlerini de tehdit
eden, yani sınıf ayrımı gözetmeyen, "doğal" bir tehlikedir. Oyuna
"Yalnızca Bir Doğa Olayı mıdır Çığ?" başlıklı kısa bir önsöz
yazmış olan Cücenoğlu'na cevap olarak bir kez daha tekrarlayalım:
Evet, "Çığ"daki çığ, yalnızca bir doğa olayıdır. O nedenle,
insanların baskıcı yönetimlere karşı susmayarak haykırması ne kadar
makul ve mantıklı bir eylem ise, baskı ya da sömürü aracı olmayan
çığ gibi doğal bir tehlikeye karşı haykırması da o kadar abuk ve
dangalakça bir eylemdir. Haykırarak, karşı çıkarak baskıcı
yönetimleri durdurma ihtimaliniz vardır, ama çığı haykırarak
durduramazsınız. Ağaç dikerek, set çekerek, ya da konuyu bilenlerin
önerecekleri başka somut önlemler alarak durdurabilirsiniz. Bütün
bunlara rağmen durduramıyorsanız, orada yılın dokuz ayı cinsel
perhizle yaşamak yerine, gider evinizi birkaç kilometre öteye
kurarsınız. Ama Cücenoğlu'nun abuk sabuk oyununda, bu somut ve makul
seçeneklere asla değinilmiyor, bu somut ve makul seçenekler asla
tartışılmıyor. (Değiniliyor, tartışılıyor diyen varsa, göstersin,
yayınlayalım.)
Peki somut ve makul seçeneklerin tartışılmamasının nedeni kimdir?
Baskıcı yönetim mi? Baskıcı yönetimin, çığa karşı somut önlemler
alınmamasından, önlem yerine hamile kadının diri diri tabuta konup
gömülmesinden herhangi bir çıkarı var mı? Hayır, yok. Eğer varsa,
oyunda görülmesi gerekirdi.
Baskı uygulayanlar, baskı altındakilerle aynı koşullarda yaşamazlar.
Baskı altındakilerin, fakirlik, cehalet, sefalet ve hayati
risklerini paylaşmazlar. Oysa Cücenoğlu'nun oyunundaki "herkes" aynı
teknede. Yöneten ve yönetilenler aynı çığın tehdidi altında, ama
nedense, çığa karşı, yönetenler sessiz kalmaktan ve hamile kadınları
gömmekten; yönetilenler ise bağıramasın diye kadının ağzını
bağlamaktan başka önlem düşünemiyorlar. Tabii, aslında somut ve
makul önlemleri düşünemeyen, akıl edemeyen onlar değil, Tuncer
Cücenoğlu'nun ta kendisi. Oyunun kahramanları; Tuncer Cücenoğlu
kendi abuk senaryosu gereğince onları akılsız ve düşüncesiz çöpten
adamlar olarak imal etmek zorunda kaldığı için; Cücenoğlu çöpten
adamlardan daha inandırıcı, etli, kanlı, yaşayan "karakterler"
yaratmak yeteneğine asla sahip olamadığı için; akılsız ve
düşüncesizler. Somut ve makul önlemlere "o nedenle" asla
değinemezler.
Onlar Cücenoğlu'nun piyonları (çöpten adamları) olarak, ancak
Cücenoğlu'nun abuk senaryosu doğrultusunda davranabilir, ancak o
abuk repliklerle konuşabilir ve örneğin, hamile kadını kızakla
taşıyıp birkaç yüz metre ötede bu işler için hazır bekletilen bir
kulübede doğum yaptırmak gibi yedi yaşında bir çocuğun bile
düşünebileceği basit seçenekleri asla akıl edemeden; ya hamile
kadını tabuta koyup gömmek gibi abuk bir seçenek ya da tüm köyü
tehdit eden çığ tehlikesine karşı çığlık koyvermek yani insanların
hayatlarıyla kumar oynamayı sorumsuzca tercih etmek gibi daha abuk
başka bir seçenek arasında (Doç. Dr. Nurhan Tekerek'in "trajik
ikilem" dediği) abuk sabuk ikilemler yaşamak zorunda kalırlar.
Oyundaki çöpten adamlar, çığa karşı önlem olarak, sessiz yaşamaktan
ve dokuz ay boyunca cinsel perhiz yapmaktan başka bir seçenek
düşünemiyorlar. Cücenoğlu, oyunda "farklı" düşünen bir kişi imal
etmeye kalkıştığında ise; bu kişi, çığa karşı bağırarak meydan
okumak ve tüm bir köyün hayatıyla kumar oynamak gibi daha da abuk ve
sorumsuz bir seçenek ortaya koyuyor ve oyun —makul ve mantıklı
seçeneklere asla değinilmeksizin— o en sorumsuz, en abuk
seçeneğin, (Doç. Dr. Nurhan Tekerek tarafından "ritüelistik bir
sevinç" diye tanımlanan) abuk bir coşku içinde kutsanmasıyla sona
eriyor.
Hangi "ritüelistik sevinç", sayın Tekerek? O insanların, haykırmaya
ve silah atmaya başladıkları gün yılda bir kez yaşanmıyor mu? Bu
durumda onların, o abuk Cücenoğlu senaryosuna ve takvime göre, o
şenlik günlerinde, hâlâ cinsel perhizde olmaları gerekmiyor mu? O
şenlik gününün dokuz ay on beş gün sonrası, üç ay sonra yeniden
başlayacak ve dokuz ay sürecek olan Kış'ın altıncı ayına, yani
Kış'ın tam ortasına denk gelmiyor mu? Cücenoğlu'nun abuk senaryosu
uyarınca Kış ortasında doğum yapamayacaklarına göre, bu zavallı
çöpten insanların cinsel perhizlerini, üç ay sonraya, yani Kış
yeniden başlayana kadar sürdürmeleri gerekmiyor mu? Cinsel
perhizdeki insanlar "ritüelistik sevinç" yaşayabilir mi? Evet,
çöpten insanlar olarak imal edilmişlerse, her türlü tutarsızlığı
yapabilir/yaşayabilir. Ama okuduğunu anlayan bir akademisyen, Cücenoğlu'nun çöpten
yaratıklarına yaşattığı o sevinci, "ritüelistik sevinç"
diye niteleyebilir mi?
O uydurma sevinç, "rirüelistik sevinç" değil, olsa
olsa "anakronistik sevinç" diye nitelenebilir/nitelenmelidir.
Tabii, aslında, bir akademisyen bu nitelemeyi bile yapmamalıdır.
Dram sanatına inanan ve saygı duyan bir akademisyenden, bilimsel bir zorunluluk doğmadıkça,
bilimsel mesaisini yeteneksiz yazarların çöpten yaratıklarına adaması,
hele onları meşru kılmaya ve lanse etmeye kalkışması yerine,
dikkatini bu ülkenin el değmemiş, balta girmemiş dramatik
derinliklerine yöneltmesi beklenir. Ama nerde öyle saygın
akademisyenler? Bizim akademisyenlerimizin feriştahı bile, Özdemir
Nutku bile, otuz kişilik resmi DT toplantısında açıkça yalan
söylemeyi dahi göze alabiliyor —Bakınız:
Özdemir Nutku
skandalı— Eh, Nurhan Tekerek, ne de olsa, bu yalanı bile
bile Özdemir Nutku'yu başkan seçmiş olan OYÇED üyelerinden
biri. Hatta kurucu üyelerinden biri. Tekerek gibi bir akademisyene,
elbette Cücenoğlu gibi yazarları lanse etmek yaraşır. Onlar zekâ,
kültür ve ahlak olarak, tencereyle kapak gibi birbirlerine
uymakta/yakışmaktadır. Her akademisyen, kendi kalibresine uygun,
kendine layık yazarı bulmaktadır.
Cücenoğlu, "Çığ" adlı oyununda, karların erimesine, çığ tehlikesinin
geçmesine ramak kalmışken, yani yalaktaki suyun dolmasına bir parmak
kalmışken, Genç Kadın'ın erken doğum yapmasını hikaye ediyor. Ama
hesapları tamamen yanlış yapıp, oyunu yanlış kuruyor. Genç Kadın ile
Ebe arasındaki sahnede şöyle bir diyalog geçmekte:
EBE: Ne zaman girdiniz zifafa?
GENÇ KADIN: Aralık'ın ortasında.
EBE: Daha önce bir şey oldu mu aranızda? Hani öpüşme falan.
Belki bir cahillik edip biraz daha ileri gitmişseniz saklamamalısın
benden.
GENÇ KADIN: Saklamıyorum ki!
("Çığ", sayfa 44.)
Aralık'ın ortasına dokuz ay on beş gün eklersek, Eylül ayına
varıyoruz. Yani karlar çoktan erimiş ve yaz başlamak değil, hatta
bitmek üzere. Diyelim ki bebek erken doğuyor. Ne kadar erken
doğuyor? Bir ay kadar erken. Yani Ağustosta. Nereden biliyoruz?
Cücenoğlu hesabı öyle yaptırmış da, oradan biliyoruz (Yani biz
Cücenoğlu'nun yalancısıyız) Yukarıdaki diyalogtan bir saat kadar
önce sahnede şöyle bir diyalog yaşanmıştı:
GENÇ KADIN: Tekmeledi. Tekmeliyor.
GENÇ ERKEK: (Elini karısının karnına götürür. Mutlulukla
gülümser.) Ne güzel! Sabırsızlanıyor sanki.
GENÇ KADIN: Birkaç gün daha sabretmesi gerek...
GENÇ ERKEK: (Karısının elini tutar.) At bu korkuları
beyninden. En az bir ay süren var.
("Çığ", sayfa 19.)
Yani Cücenoğlu'nun hesabına göre, bebek ya aslında zamanında ve
Eylül'de doğuyor; ya da bir ay erken olarak, Ağustos'ta doğuyor.
Oysa, (olay Merih'te geçmiyorsa) Ağustos da, Eylül de, karların
erime ayı değildir. Cücenoğlu, bırakın oyun yazmayı, parmak hesabını
bile beceremiyor. Oysa ben on dört yıl kadar önce, rahmetli Mehmet
Ulusoy'a karşı yazılmış bir yazımın aşağıya aktardığım şu
satırlarında oyun yazarak bir dünya kurmanın "uzay teknolojisi
kadar karmaşık ve 'ince' bir teknoloji ve yoğun emek"
gerektirdiğini söylerken latife ediyor değildim:
Nâzım Hikmet'in "Sevdalı Bulut"u, ne kadar yayarak, ne kadar
"es"li okunsa, en fazla yarım saat sürebilecek küçük bir masal. İlle
sahnelenecekse, yapılması gereken şey, masaldaki dramatik durumları
geliştirip derinleştirmek, masaldaki prototipleri konuşan ve yaşayan
"karakterler" haline getirmek; yani "roller" yazmak; masalı, masal
mantığı içinde kalınsa bile, "inandırıcı" kılmak; kısacası,
"Sevdalı Bulut"tan bir oyun metni "yaratmak". Ama bu, tabii ki
"eğer", mükemmel yapılmaya kalkışılırsa uzay teknolojisi kadar
karmaşık ve "ince" bir teknoloji ve yoğun "emek" gerektiriyor.
(Coşkun Büktel,
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", sayfa
58.)
Makul ve mantıklı seçeneklere ve somut çözümlere hiç değinmediği
için (bir başka ifadeyle söylersek, kendisinden daha zeki insanlar
yaratamadığı için) Tuncer Cücenoğlu'nu suçlayamayız. Ne var ki,
tiyatro entelektüellerimiz ve akademisyenlerimiz arasında Cücenoğlu
tarafından imal edilmiş çöpten yaratıkların konuşma ve
mizansenlerindeki abukluğu fark edecek bir tek (bir tek diyorum,
yahu, ilaç için "bir tek") makul insanın çıkmamasını mahkum etmek ve
yüzlerce sitede tekrarlanan,
Cücenoğlu'nun Oyunları Rusya'yı Sarstı!
gibi,
Çığ Bütün Dünyaya Düşmeye Devam Ediyor!
gibi,
Cücenoğlu'nun "Çığ" Adlı Oyunu Dünya Oyunu
Olma Yolunda gibi hamasi başlıkların (ki bu minval
üzere internette gerçekten yüzlerce haber var) neyi kutsadığını
göstermek ve o yüzlerce "Çığ" haberiyle yaratılan dezenformasyona
karşı hakikati öne çıkarmak zorundayız.
(GÜNCELLEME 27
Ekim 2008:
Yukarıdaki üç linkin ilk ikisi çalışmaz olmuş.)
Evet, Türkiye'nin yurt dışında "Çığ" gibi
garabetlerle kötü tanıtılmasına karşı insanlarımızı uyarmak
zorundayız. "Çığ" gibi garabetlerin AB fonlarından yararlandırılarak
yabancı dillere çevirtilip sahnelenmesine ve ülkemizin yurt dışında
bu tür garabetler tarafından temsil edilerek gülünç düşürülmesine
önayak olanlardan hesap sormak zorundayız. Özetle, sırf
kendilerinden olanlara kucak açmak, kendilerinden olmayanları gizli,
sinsi ve ahlaksız yöntemlerle kapalı kapılar ardında arkadan vurmak
gibi alışkanlıkların sonucu ve uzantısı olarak, "Çığ" gibi bir
garabetin tanıtım ve yüceltme kampanyasına katılmış herkesi
kınamalı, onların ülke menfaatlerini hiçe sayan bu tür cemaatçi
tasarruflarına karşı caydırıcı bir bilincin yaratılmasına katkıda
bulunmalıyız. (Az önce —16 Ekim 2006— Google arama motorunun adres
çubuğuna —"Tuncer Cücenoğlu" Çığ— ibaresini yazdım; 965 sonuç geldi.
Gelen sonuçların içinde, Tuncer Cücenoğlu'nun abukluklarını
kutsamayan bir tek yazı görülmüyordu. Bakalım bu yazıyı, —bu yazıda
metnin kendisinden çıkarılmış somut kanıtlara dayanılarak açıklanan
hakikatleri— kaç site veya kaç dergi yayınlayacak. Bu arada ilan
etmiş olalım: Bu yazı, herhangi bir biçimde tahrif edilmeden, aynen
ve kaynak göstererek yayınlanmak koşuluyla, tüm siteler ve dergiler
tarafından, izin istemeksizin, serbestçe kullanılabilir. Bakın
bakalım, o yüzlerce "Çığ" haberini yayınlayan sitelerden kaç tanesi
hakikatle ilgilenecek!)
(GÜNCELLEME: 3
Ekim 2007
Yazının yayınlanması üzerinden bir
yıl geçti. "Çığ"ın Rusya'yı sarstığı haberlerini vermiş olan tüm
tiyatro sitelerimiz, ne yazık ki, bu yazıda yer alan belgelenmiş
gerçekleri okurlarından gizlemeyi tercih ettiler. Hiçbir tiyatro
sitesi, bu yazıyı yayınlamadığı gibi, yazıya link dahi vermediler.
Yazıdan ancak bu satırlara ulaşabilen şanslı azınlık
yararlanabildi.)
"Çığ"a yazdığı önsözde, Doç. Dr. Hülya Nutku, (hiçbir düşmanlık ve
sömürü amacı gütmeyen, sınıf farkı gözetmeden köylülerin "tümünü"
tehdit eden çığ dediğimiz bu doğal olay sanki sömürme amacıyla baskı
uygulayan yönetimlerin simgesi —veya "metaforu"— olabilirmiş gibi)
çığa karşı mantıksızca haykırarak tüm bir köyün hayatıyla kumar
oynamayı, baskıcı yönetimlere karşı bir eylem gibi takdim etmiş.
Derin ve tutarlı düşünme konusunda her zaman kötü sınav vermiş ve
zekâdan çatladıkları asla görülmemiş olan tiyatro entelektüel ve
akademisyenlerimiz(?) ise, Pieter Brueghel'in tablosundaki o
birbirini izleyen körler gibi, Hülya Nutku'dan itibaren birbirini
izleyerek; bu oyunu "susma sustukça sıra sana gelecek" bağlamında
anlamış ve anlatmışlar. Zaten "Çığ"ı yayınlayan Mitos-Boyut Yayınevi
de, kitabın arka kapağındaki tanıtma yazısında, kitabı Hülya
Nutku'nun belirlediği "sıra sana gelecek" bağlamında lanse etmeyi
tercih etmiş olduğu için, hiçbirinin aklına(?), oyundaki hikayeyi
bu bağlama oturtmaya çalışmanın ne denli abuk, tutarsız ve cahilce
bir çaba olduğuna dair herhangi bir şüphe düşmemiş. Şimdi, pek azı
tarafından okunduğunu sandığım bu sıkıcı kitabın, bir çoğu
tarafından okunduğunu sandığım arka kapak yazısını da, tek kelime
kısaltmadan aktaralım:
Çığ, bir doğa olayı olan çığın etkisiyle küçük bir köydeki
insanların korku içindeki adeta işkenceye dönüşen yaşamlarını
anlatıyor. Oyun, çığ nedeniyle yaratılmış baskıcı bir yönetimin,
insanlık dışı eylemleri gerçekleştirdiğini gösterirken, genel
anlamda toplumsal yaşamın her katmanında suskun kaldıkça sıranın
herkese gelebileceğini gergin bir dramatik ortamda sergiliyor.
("Çığ", kitabın imzasız arka kapak yazısı.)
"Çığ" konusunda söz alan herkes, arka kapaktaki o "baskıcı yönetim"
ve "sıranın herkese geleceği" lakırdılarına sazan gibi atlamış. (Hiç
kimse, oyundaki "sıra" 50 yılda bir geldiğine göre, herkese nasıl
gelebilir? diye sormamış.)
Yılda 80 tane yazmakla övündüğü sade suya tirit "tanıtma
yazılarını", eleştiri yazısı sanan Üstün Akmen, büyük bir
ihtimalle, yine metni okumadan yazdığı
"Susma, Sustukça Sıra Sana Gelecek"in
Oyunlaştırılmışı: Çığ. başlıklı
tanıtma yazısında, "Çığ"ı ve Cücenoğlu'nu şöyle övüyor:
Herkes, bir silah sesinin, bir çığlığın, küçük bir gürültünün
topluca yaşamlarının sonu olacağının bilincindedir. Özetin özeti
olarak konu bu. Ama Cücenoğlu, dikkatleri birden bambaşka bir yöne,
baskıcı yönetimlere çeker. Hem de usta işi bir manevrayla...
(Üstün Akmen,
"Susma, Sustukça Sıra Sana Gelecek"in
Oyunlaştırılmışı: Çığ.
tiyatrom.com) (GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
tiyatrom.com sitesi yayınına son verdiği için
bu linkin ucundaki yazı artık görünmüyor.)
Bir başka Doçent Doktor, Nurhan Tekerek ise, çeşitli
versiyonlarını (DTCF'nin akademik yayını "Tiyatro Araştırmaları
Dergisi" dahil) çeşitli sitelerde yayınladığı "Çığ" yazısında,
konuya Hülya Nutku'nun gözlükleriyle baktığı için,
krala çıplak gözlerle bakan masaldaki çocuğun bile görebileceği
abuklukları görememiş. O nedenle, akademik (bilimsel)
şüphenin zerresini duymadan, Hülya Nutku'nun "sustukça sıra
herkese gelecek" tezini bir kez daha tekrarlıyor ve ("metafor",
"trajik ikilem", "ritüelistik", "ironik" gibi iddialı
sözcükleri, yemeğe baharat serper gibi yazısına rasgele
serperek) o uydurma teze akademik bir çehre kazandırmaya
çalışıyor:
Çığ
tehlikesinin bir metafora dönüştürüldüğü oyunda, “Üç Maymun”a
dönmüş bir toplumun, bu tehlike karşısındaki suskunluğu,
teslimiyeti anlatılıyor. Bilinmez bir zamanda, bilinmez bir
uzamda, geçmişi ve geleceği olmayan suskun bir toplumun trajik
ikilemi sergileniyor. Çığ tehlikesi karşısında, artık
kanıksanmış ve töresel bir nitelik kazanmış bu suskunluk, yine
aynı toplumun içinden çıkan başkaldırıyla, ritüelistik bir
sevince dönüşüyor oyunda. Sevinç de, dönüşümü imleyen bir
muştuya.
Çığ
simgesel anlatımıyla, gizemli ve büyüsel atmosferiyle, zengin
bir boyutta gelişirken, baskı-tehlike ve korku-suskun toplum
ilişkisiyle ironik bir anlam da kazanıyor.
(Nurhan
Tekerek,
"Çığ"
Düşmeye Devam Ediyor...
mevsimsiz.com.) (GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)
Nurhan Tekerek "ironi" konusuna değinmişken, Yaşlı Adam ile
Yaşlı Kadın arasındaki "kuş muhabbetini" de aktarmak, okurlar
için, oyunun ironi ya da mizah düzeyini kavramak bakımından,
sanırım, aydınlatıcı olacak:
YAŞLI ADAM:
(...) Artık ne yemek, ne içmek hiçbir şey tat vermiyor
bana... Tüfekleri patlatmak bile... Kuşun ötmez, dişin kesmez!
Hayat mı bu be!
YAŞLI KADIN
(Kendi kendine) Dişin hep kesti!.. Kuşunsa hiç
susmadı! Yaşadıklarına say! (Kocasına) Hadi deli deli
konuşma da ye!
KADIN
(İyice sessiz) Bıktırdılar!...
YAŞLI ADAM:
Arkadaş! Yaşıyorsan eğer kuşun ötmeli, dişin kesmeli! Ben
anca o zaman, yaşıyor derim adama...
YAŞLI
KADIN: Kuşunun öttüğü günleri de gördük! Elalem sürdü
sefasını... Var mıydı bize bir faydası?
YAŞLI ADAM:
Değerini bilmezsen elbette olmaz faydası.
YAŞLI KADIN:
Günde üç öğün kuş öttürmeye kalkarsan ne değer kalır ne heves!
Her gün bal yesen baldan bıkılır.
YAŞLI ADAM:
O zaman da senin öttüremediğini başkaları öttürür. Suçu biraz da
kendinde ara!
YAŞLI KADIN:
İyice diline vurdu!... Kuşunun ötmediği günleri de gösterdi ya
yüce rabbim, artık gam yemem! (...)
("Çığ",
sayfa 27-28)
Yukarıdaki "ironik" satırların yazarı, ülkesindeki tiyatroların
"popüler kültüre" teslim olmasından, ciddi ve kalıcı eserlerin
kabul görmeyişinden büyük rahatsızlık duyduğunu açıklıyor.
Kendisi bu ülkenin en çok kollanan, en çok sahnelenen yazarı
olduğu halde, sayın Cücenoğlu, yeterince kabul görmediği için,
yani oyunları daha da çok sahnelenmediği için, ülkesine şöyle
sitem ediyor:
"Yazdıklarımın başka ülkelerde de ilgi görmesi, benim için gurur
verici bir olay. Oyunlarım, Çin’e bile girdi. Ama maalesef
Türkiye’de bunların hiçbir önemi yok. Halbuki bir ülke
tanıtımında bundan daha önemli bir şey olabilir mi? Bunlar, bana
çok kötü duygular yaşatıyor. Ben kendi ülkemde de oyunları çok
oynanan bir yazarım. Ama bizde maalesef popüler kültür,
gerçekten kalıcı yazarları hemen kabul etmek istemiyor. Bizim
derdimiz var, anlatacağımız şeyler var. Onlar da hoş
karşılanmıyor. Daha popüler şeyler isteniyor. Bu, beni gerçekten
çok üzüyor. (...) Rusya gibi Çehovlar, Dostoyevskiler çıkaran
bir ülkede size ‘Türkiye’nin Çehov’u’ deniyor. Ama kendi ülkemde
bunların farkında olmayan insanların varlığı üzücü.”
(Dünyaya
açılan ve oyunları çeşitli ülkelerde sahnelenen Tuncer Cücenoğlu,
ülkesine kırgın:
Popüler
şeyler isteniyor
Milli
Gazete.) (GÜNCELLEME 27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı
kaldırmışlar.)
"Ülkesine kırgın" olan Cücenoğlu, oyunları daha da çok
oynanabilsin diye,
"Devlet Tiyatroları Genel Repertuarının
Önümüzdeki Dönemde Daha Zengin Olabilmesi İçin Öneriler"
başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Başta Kemal Başar'ın sitesi
olmak üzere bir çok sitede yayınlanan bu yazıda, sayın Cücenoğlu,
oyunlarının adlarını, temalarını ve hangilerinin hangi
sahnelerde oynandığını belirten uzun bir liste hazırlayıp,
sayıları Çehov'unkilerden bir hayli kabarık olan oyunlarını
kolayca seçilebilir hale getirmeyi ve böylelikle, "düzeyli
oyun bulmakta zorlanan yöneticilerimiz"e yardımcı olabilmeyi
amaçladığını söylüyor. Cücenoğlu, bu önerileri gerçekten DT
repertuarı zenginleşsin diye mi, yoksa güney sahillerinde yeni
bir dubleks villa alabilmek için mi yapıyor, bilemeyiz.
Ama bildiğimiz bir şey var: Cücenoğlu desteklenmiyor değil,
destekleniyor. Herkes onu yazıyor, herkes onu övüyor. Gelgelelim,
belli ki, övgüler doyurucu olmuyor. İnandırıcı olmuyor. Örneğin,
Tuncer Cücenoğlu'nun tiyatrom.com'daki bir yazısında ("Bu
dünyadan...")
(GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.) "sevgili dostum" dediği, daha kıdemli
bir başka eleştirmen, Tanju Cılızoğlu, Cücenoğlu ile
aralarındaki dostluğun hatırına, seyrettiği "Çığ"a övgüde sınır
tanımıyor. Ama övgülerini somut kanıtlarla desteklemek gibi
nafile bir çabaya, doğal olarak, diğerleri gibi, sayın Cılızoğlu
da girmiyor:
Altmış yıldır tiyatro
seyrediyorum.
Ömrüm hep tiyatroya yakın durdu.
On yıl tiyatro dergisi çıkardım. Yönettim.
Birisi tiyatro eleştirmeni, birisi oyuncu iki evlilik sürdürdüm.
Ve sayısız oyun seyrettim. Üç kere beş kere, on kere seyrettiğim
oyunlar oldu.
Oyuncuların repliklerini ezberlediğim oldu.
... Ve Bursa Devlet Tiyatrosu Ahmet Vefik Paşa Sahnesi’nde
oynayan ÇIĞ geldi, bütün seyrettiklerimin önüne geçip beğenimin
vitrininde yerini aldı.
Eğer tiyatro seviyorsanız, yaşamınızda tiyatro varsa “ÇIĞ”ı
görmezseniz yazık edersiniz.
(Tanju Cılızoğlu,
"Çığ". Türkiye Gazeteciler
Cemiyeti,
tgc.org.tr) (GÜNCELLEME 27 Ekim
2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)
Oyunun
yönetmeni Ayşe Emel Mesci, Bursa Devlet Tiyatrosu’nda
oynanan “Çığ“ hakkında,
“Çığ Korkusu ve Suskun
Toplum" başlıklı bir broşür yazısı yazmış. O da
Cücenoğlu'nu desteklemeye çabalıyor. Ama Cücenoğlu'nu inandırıcı
biçimde desteklemek mümkün mü? Oyundaki
durumun abukluğuyla ilgili zihnine hiçbir soru takılmadığı
halde, masaldaki kralın bir çocuk tarafından bile görülebilen
çıplaklığını göremediği halde; sayın Mesci "kafasında büyüyen"
sorulardan söz edebiliyor. Aşağıdaki satırlar sizde bir
samimiyet izlenimi yaratabiliyor mu?
Tuncer
Cücenoğlu’nun "Çığ" adlı oyununu okurken kafamda ardı ardına
birçok soru büyüyor, deyim yerindeyse sorular eklemlene
eklemlene bilincimde çığ oluyor. Oyunun gerçek bir olaydan
hareket eden çok sade ve metaforik bir yapısı var. Mekan bir dağ
köyü. İnsanlar kış aylarını hiç gürültü etmeden, sesten
yalıtılmış bir ortamda geçirmek zorunda, çünkü bir tüfek
patlaması, bir nara veya yeni doğmuş bir bebek çığlığı
kendilerini kuşatan dağların tepelerine çığ olarak dönebilir. Bu
tehlikenin yarattığı korku köydeki tüm yaşama, insanların
derilerinin gözeneklerine dek sinmiş...
(Ayşe Emel MESÇİ,
“Çığ Korkusu ve Suskun Toplum" , Bursa Devlet Tiyatrosu Oyun
Broşürü, Eylül 2003, s: 3. Nurhan Tekerek, yukarıda adı geçen
yazısında alıntılamış.)
İyi oyunların ortaya çıkarılması ve başka dillere çevrilip
sahnelenmesi amacıyla kurulmuş ve Avrupa Birliği'nin parasal
desteğine sahip bir tiyatro örgütüne, DT'nin dış ilişkiler
sorumlusu olarak, Türkiye'yi temsilen katılmış olan DT memuru
Kemal Başar da, Cücenoğlu'nu destekliyor. Sayın Başar,
AB'nin fonladığı örgüte üç Türk oyunu öneriyor (ama diğer ikisi
"Çığ"dan bile beter olmalı ki) desteklenmek üzere seçilen
oyunlar arasına, Türkiye'den, Kemal Başar'ın lanse ettiği
"Çığ" dahil ediliyor:
Fence, (...)
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden 30 yazar, dramaturg ve
yönetmenin üyesi oldukları bir tiyatro örgütü. Ortak dili
İngilizce. Fence’in bir yılı aşkındır yürüttüğü "Janus project"
adlı projesine Avrupa Topluluğu Kültür 2000 programı mali destek
veriyor. Ayda bir, iki ayda bir Avrupa’nın çeşitli kentlerinde
toplanıyoruz. Tampere’deydik bir süre önce, bu son toplantımız
ise Amsterdam’daydı. Sonrakiler Graz, Leeds ve Sibiu’da. Bir
toplantıyı da önümüzdeki Eylül Ekim gibi de Devlet
Tiyatroları’nın davetlisi olarak Türkiye’de yapmayı planlıyoruz.
Proje kapsamında, üyelerin önerdikleri üçer eser arasından
bugüne dek doğru dürüst gün ışığına çıkmamış 15 tiyatro eseri
seçilerek Avrupa’nın yeni oyunları başlığı altında dört dile
çevrilecek ve Avrupa’nın belli başlı tiyatrolarına repertuara
alınması, oynanması için verilecek. Bazı prodüksiyonlara destek
de olunacak. Geldiğimiz noktada, eleye eleye 20 eser kaldı.
Bunların arasında Tuncer Cücenoğlu’nun "Çığ"ı da var. Hemen şunu
belirteyim; kimse kendi ülkesinin oyununa oy veremiyor. Yani
olabildiğince adil bir eleme yapmaya çalışıyoruz.
(Kemal Başar,
"Hollanda ve Romanya İzlenimleri",
Birgün, 21 Aralık 2005)
(GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)
Peki ama, sayın Başar, o adil eleme sırasında hiçbiriniz şu
basit soruyu ortaya atmadınız mı: Yaşlı Kadın, Genç Erkek'e, 50
yıl önceki bir hikayeyi, erken doğum yapacağı anlaşılınca tabuta
konup mezara gömülen kadının hikayesini anlatıyor. Genç Erkek de
hikayeyi, sorular sorarak, ilgi ve merakla izliyor. 50 yıldır
bir benzeri yaşanmadığı söylenen o hikaye, vahşi ve korkunç
niteliğiyle köyün bilinçaltına işlemiş olmak zorunda, değil mi?
O hikaye, köyün en meşhur hikayesi olmak zorunda, değil mi?
Köyde o hikayeyi beş yaşındaki çocukların bile biliyor olması
gerekli, değil mi? Genç Erkek'in kazık kadar adam olduğu halde o
hikayeyi bilmiyor ve ancak baba olacağı gün tesadüfen öğreniyor
olması, abukluk değil mi? Dramatik tekniği böylesine yetersiz
"çalakalem" bir yazarın, sırf "uyumlu ve esnek" tutumu yüzünden
yurt içinde kollanıp kayırıldığı ve zengin edildiği yetmiyormuş
gibi bir de dışarıya pazarlanması, imkânları israf etmek değil
mi? Sizin AB fonlarıyla desteklenmiş toplantılarınıza bu
soruları sorabilecek kapasitede bir tek insanın katılmamış
olması yüzünden, senin lanse ettiğin "Çığ"ın, daha iyi bir başka
metnin aleyhine olarak seçilip yabancı dillere çevrilmesi,
yabancı diyarlarda bu ülkeyi küçük düşürmesi, bu ülkeye ve
insanlık kültürüne ihanet değil mi? O toplantılara senden
iyilerin gönderilmesi gerekli değil mi?
Görüldüğü üzere, sevgili okurlar, "Çığ"ı lanse etmek tam
anlamıyla sanatsal bir cehalettir. Hele bir edebi kurul üyesinin
ya da bir dramaturgun "Çığ"ı onaylaması, dramaturji açısından
yüz kızartıcı bir suçtur. O nedenle, örneğin, Mine Acar'ın
devlet tiyatrosu genel müdürü olmasına karşı çıkılacaksa, sayın
Acar bir dramaturg olduğu için değil, "Çığ" gibi oyunları
onaylayan bir dramaturg olduğu için, karşı çıkılmalıdır. Yüz
kızartıcı bir suç işlediği için, tiyatro sanatına ihanet ettiği,
DT'yi yıprattığı için karşı çıkılmalıdır. (Sayın Acar, o dönemde
"Çığ"a onay veren bütün Edebi Kurul üyeleriyle —ki
aralarında, daha sonra istifa ettirilen Özdemir Nutku ve Tuncer
Cücenoğlu da vardı— birlikte kurumdan
ihraç edilmelidir.) Ama hiç kimse Mine Acar'ın genel müdürlüğüne
bu zeminde karşı çıkamıyor. Çünkü somut kanıtların çıplak
ışığının tek ölçüt sayılacağı aydınlık bir zemine gelindiğinde, hiç
kimse, masum ve temiz görüneceğine güvenemiyor. Herkesin
saklayacak şeyleri, saklanma nedenleri var. O nedenle hiç
kimse, aydınlık zeminde tartışmaya, tartışmayı somut kanıtlara
dayandırmaya yanaşmıyor. Tartışmaların hamaset ve ağız dalaşı
biçiminde yapılması, (Örneğin, kendince somut kanıtlar ortaya
koyarak "sanatın ve sanatçının gelişmesi için
DT kapatılmalıdır" sonucuna
varan Prof. Dr. Atilla Yayla'ya, kendilerini "Bir Grup
Adana Devlet Tiyatrosu Sanatçısı" diye adlandıran
birilerinin,
"Atilla Yaylan Bakalım"
(GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)başlıklı cevabını hatırlayınız.) herkesin suçunu ve meselenin özünü kamufle
ettiği için, herkesin işine geliyor. Tiyatroda muhalefet,
tartışma ve içtenlik varmış gibi, vicdanlı insanlar da varmış
gibi bir "havanın" yaratılması, herkese yetiyor. Bakın,
"yüzü hiç kızarmadan" bir sürü sitede "Çığ"ı yüceltmiş olan OYÇED kurucu üyesi, Doç. Dr. Nurhan Tekerek, neler söylüyor:
Şimdiye dek ülkemizde -hele
son dönemde- tiyatronun başına pek çok olumsuz işler geldi ve
geliyor da maalesef! Bu olumsuz yönelişlerde yönetenlerin payı
olduğu kadar bizlerin de sorumluluğu yok mu acaba?
Şapkalarımızı önümüze koyup gerçek bir tiyatrocu, sanatçı ve
insan gibi düşünelim. İşimizin gerektirdiği sorumlulukları
yeterince yerine getirebiliyor muyuz? Eğer getirdiğimizi
düşünüyorsak;
Pek çok olumsuz
yönelişe ek olarak;
Neden İzmit Belediye
Şehir Tiyatrosu’nda bu kadar sorun yaşandı?… Sonrası ne oldu?
Neden Denizli
Belediyesi ülkenin tek amatör tiyatro festivali olan
Uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivali’ni durdurdu?...
Neden Devlet
Tiyatroları’nda çalışanlarına hiç sorulmadan yönetim
değişikliği oldu?
Neden tiyatrom.com
sitesini kararttı?
Neden Belediye,
yılların İstanbul Şehir Tiyatroları’nın katma bütçeden artık
faydalanamayacağı kararını aldı?
Neden ülkenin tek
tiyatro dergisi olan Tiyatro Tiyatro Dergisi sıklıkla ekonomik
dar boğaza girmekte?
Neden, o tiyatronun
olmazsa olmaz temel öğesi olan seyirci çok kanallı
televizyonlarımızdaki dizi filmlerin etkisiyle, salt
“sanatçı(!)” izlemeye giden ve kendisi için ve kendi
vergileriyle oynanan oyunun farkında dahi olamayan, eski
Yeşilçam filmlerinin de gerisine düşen bir seyirci yığınına
dönüştü?
Neden özel
tiyatroların sayıları bu kadar azaldı?
Neden tiyatro
okullarından mezun olanlar seksen milyonluk Türkiye’de istihdam
sorunu yaşıyor? Ya da piyasa koşullarının acımasız dişlileri
arasında tiyatrocu kimliğini yitirerek un ufak oluyor?
Neden?...Neden?...Neden?...
Bizler bu kadar dirayetsiz miyiz? Bu kadar çok sorunun yanıtını
kendimize verebiliyor muyuz? Nerede kaldı tiyatro insanı olarak
incelmiş duygularımız ve o pek kolay incinesi duyarlığımız?
Daha pek çok soru
sıralanabilir.
Ancak öncelikle -pek çok
insana ilkel de gelse-, şu soruyu sormamız gerekmez mi kendimize
içtenlikle?
“Neden Tiyatro
Yapıyoruz?...”
Bu sorunun yanıtını yüzümüz
kızarmadan ve gönül rahatlığıyla verebiliyorsak mesele yok
demektir. Bir hocamız söylemişti öğrencilik zamanlarımızda
yanlış anımsamıyorsam; “Tiyatro Vicdanların Sorgulandığı Yerdir”
diye…
Tiyatro sanatıyla uğraşan
insanlar olarak önce kendi vicdanlarımızı sorgulamamız gerekmez
mi? Üstelik bunu yapmak için bir sahneye de gerek yok!...
(Nurhan Tekerek,
"Bu Çığlığa Ses Vermek Ama Nasıl?")
(GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Bu linkin ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)
Nurhan Tekerek, (benim hep "ikiyüzlülük" diye nitelediğim) bir
tür nezaket kuralına uyarak, "biz" zamirini kullanmasına rağmen,
yukarıdaki soruları sorarken, aslında kendini, kendi tutumunu ve
kendi vicdanını sorgulamayı hiç düşünmüyor. "Vicdan
sorgulamasının" ve "içtenliğin" yalnızca başkalarına (Tekerek'e
inanacak enayilere) tavsiye edilmesi gereken bir şey olduğunu
düşünüyor. Kendisi enayi değil. İçtenlik krizlerine ("Samimiyet
Buhranlarına")kapılacak kadar toy değil. Tekerek,
"Nerede
kaldı tiyatro insanı olarak incelmiş duygularımız ve o pek kolay
incinesi duyarlığımız?" diye sorarken o duygu ve
duyarlıkların yalnızca başkalarında (idealist enayilerde)
bulunmasını istiyor. Kendisi ise, gemisini yürütebilen gerçekçi
bir insan ve Kültür mafyasının ciddi bir üyesi olarak, duygu,
duyarlık, bilimsel haysiyet gibi kuruntulara kapılmadan,
profesyonel bir soğukkanlılıkla, gözlerini kapıyor, "vazifesini"
yapıyor. Bilimsel haysiyet gibi kuruntulara kapılsa, içten
olmaya kalksa, vicdanını ve gözlerini açsa, "Çığ" gibi bir
abukluğu onaylaması mümkün olabilir mi? Hayır, Tekerek,
"içtenlik", "incelmiş duygular", "kırılgan duyarlıklar", "vicdan
sorgulaması" gibi kavramları, sadece başkalarına verilecek
"talkınlar" olarak, "laf" olarak algılıyor.
Tiyatro insanlarının
"piyasa koşullarının acımasız dişlileri arasında tiyatrocu
kimliğini yitirerek un ufak" olduklarını söylerken, herhalde
içinden kıs kıs gülüyor. Özdemir Nutku'nun başkanlığını
kabul eden tüm OYÇED üyeleri, "içtenlik", "incelmiş duygular",
"kırılgan duyarlıklar", "vicdan sorgulaması" gibi kavramları
Tekerek'in algıladığı gibi algılıyorlar. O nedenle, "samimiyet
buhranı"na kapılmıyor, düştükleri iğrenç duruma rağmen vicdan
sorgulaması gibi uygar (sivil) geleneklerle ilgilenmiyorlar. Onlar yalnızca
Avrupa Birliği'nin "sivil" toplum kuruluşları ve derneklere
ayırdığı parasal fonlarla ilgileniyorlar. Tiyatro
sanatına ise, (hayatı boyunca müritlerine vaazlar verip
plajlardaki çıplak kadınlara bakmanın haram olduğunu anlatan,
ama bugünlerde yurt dışında jet ski yaparken görüntülenmiş olan)
Cüppeli Ahmet Hoca'nın kendi cüppesine inandığından daha fazla
inanmıyorlar. Coşkun Büktel'in yazıları konusunda ise, "neyse ki
çok fazla kişi okumuyor" diyerek gönüllerini ferah tutuyor,
—körlüğüne, sağırlığına ve hafızasızlığına güvendikleri—
kamuoyundan özür dileyip de vicdanlarını aklamaya hiç gerek duymuyorlar.
Sıra kamuoyuna demeç vermeye gelince de, haklarında Büktel'in o somut
kanıtlara dayanan suçlamaları hiç yokmuş gibi, Büktel'in
yazıları hiç yazılmamış gibi, insanlardan hiç utanmadan, hiç
yüzleri kızarmadan, profesyonel bir soğukkanlılıkla, (çok
çiğnenen sakızlar gibi özünü kaybettirdikleri, klişe haline
getirdikleri) şu türden lakırdıları sıralayarak görünüşü
kurtarmaya çalışıyorlar: Tiyatro insanları eğitir, kentli
olmasını, medenileşmesini, hayata daha geniş bir pencereden
bakmasını, insanı ve hayatı anlamak konusunda daha donanımlı,
kültürlü ve bilinçli olmasını, İsrail'in bombaladığı Filistinli
çocukların yanında yer almasını, Cumhuriyet değerlerini koruma ve
kollamasını... cart curt!
Sizin gibiler tarafından yapılan tiyatronun, (bırakın seyirciye,
Cumhuriyet'e, Filistinli çocuklara filan yararlı olmasını) size,
yani "kendinize" bile bir hayrı olmamış. Sizin bunca yıl yaptığınız
tiyatronun, ne denli zekâdan ve ahlaktan uzak bir
samimiyetsizlik olduğu, bizzat sizin zekânıza, kültürünüze ve
karakterinize herhangi bir yarar sağlamamış olmasıyla sabittir.
Sizin devlet desteğiyle yaptığınız tiyatronun sizin bütçenizden
başka hiçbir şeye yararı yok. Sizin lanse ettiğiniz o "Çığ"
denen garabetin de aslında Türkiye'nin imajından başka hiçbir
şeyi sarstığı yok. O nedenle, devletin sizin gibiler tarafından
yapılan tiyatroyu halkın vergileriyle desteklemesi gerektiği ve
bunun bir uygarlık göstergesi olacağı ne zaman iddia edilse,
uygarlığın, ormanda bir çapulcu sürüsüne rastlayan bakire bir
genç kız misali, ağır bir tecavüze uğradığını hissediyorum. Devlet
sizi niye destekleyecek? Siz "Çığ"ları destekleyesiniz ve bu
ülkeyi küçük düşüresiniz, diye mi? Devletin halktan aldığı
vergilerle "Çığ"ı ve "Çığ"ı destekleyenleri desteklemesi, halkın
içme suyuna kanalizasyon akıtması kadar vahim bir yanlış. Bence
sizin gibiler tarafından yapılan tiyatronun desteklenmesi,
sanatın desteklenmesi anlamına gelmiyor; tam tersine, halkın
sömürülmesi/zehirlenmesi anlamına geliyor. Halka ihanet anlamına
geliyor.
Coşkun Büktel / Ekim 2006
BONUS:
"Oyunumun dramaturgi çalışmasında değerli katkılarını esirgemeyen
yönetmen dostum Cüneyt Çalışkur'a özellikle teşekkür
ediyorum."
Tuncer Cücenoğlu
("Çığ"ın kitabına yazdığı önsözden.)
Ben yazar olarak her oyunumu bu ülke
tiyatrosu için çaba gösteren bir tiyatro
adamına ithaf etmeyi bir görev bildim kendim
için… Ama Müjdat için biraz beklemem
gerektiğinin bilinciyle… Çünkü ona öyle bir
oyunumu adamalıydım ki oyun da Müjdat da
değerini bulmalıydı… Nitekim Çığ
oyunumu yazıp bitirdiğimde “İşte bu
oyunumu Müjdat Gezen’e vermeliyim”
dedim ve Çığ’ı ona ithaf ettim… Her
yazdığım yeni oyun gibi Çığ’ı da Müjdat’a
gönderdiğimde her zaman olduğu gibi oyunu
hızla okuyup gözleri dolu dolu beni
kutlamasını ve “Bu oyun bütün dünyada
sahnelenecektir” demesini asla unutamam…
Nitekim Çığ başka ülkelerde başarı
kazandıkça onu arayıp bilgi vermem ise
neredeyse kaçınılmaz bir görev oldu benim
için…
Tuncer Cücenoğlu
("Müjdat
Gezen" adlı yazısından.)
(GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Bu linkin
ucundaki yazıyı kaldırmışlar.)
"Gerçekten de olağanüstü bir yerdi...
17 Km uzunluğunda doğal ve bozulmamış bir
sahil...
Önerilen dubleks evin bulunduğu Akdeniz
Evleri, 190 konuttan oluşuyor...
Fiyat da uygundu...
En önemli özelliklerinden biri de Göçek,
Köyceğiz, Dalyan gibi yerlere arabayla
yalnızca yarım saatte ulaşabilme şansına
sahip oluşunuz.
Duraksamadan aldım...
Ve her yaz Temmuz ve Ağustos aylarını burada
geçirmeye başladım..."
Tuncer Cücenoğlu
(Bir
internet yazısından ; 25
Eylül 2006.)
(GÜNCELLEME 3 Ekim 2007:
Yukarıda verdiğimiz Bir
internet yazısından başlıklı
link artık çalışmıyor. Kontrol ettik: Cücenoğlu ya
utandığı için, ya da Büktel'i yalancı durumuna düşürmek için, söz
konusu -uzun isimli- internet yazısını, yayından çıkarmış. Ama bu
alıntı, bugün -3 Ekim 2007- itibariyle bir yıldır buradaydı ve
yüzlerce okurumuz, verdiğimiz linkteki Cücenoğlu yazısını
gördü/okudu. Cücenoğlu, yukarıdaki satırlarından utandığı için
onları internetten çıkarmış olabilir ama o satırları yazmış olduğunu
inkâr edemez/etmemiştir. Bakınız:
"Cücenoğlu Nihayet
Utandı".)
"Cücenoğlu'nun 'Çığ'ı çok sevdiğim bir oyunu olduğundan..."
Erhan Gökgücü Oyun yazarı, DT eski baş rejisörü.
(Kemal Başar'a karşı yazdığı bir
polemik yazısından.)
Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ adlı oyununda gerçekçi akımın bariz
izleri görülebilir.
(Hasan Erkek, tiyatro akademisyeni, OYÇED kurucu üyesi
Bakınız: Erkek, "Türkiye'de Çağdaş
Oyun Yazarlığının Kaynakları", Oyun dergisi, sayı 4, Eylül Ekim,
2007. Sayfa 65.)
"Ben yalnızca maddi sefalete dayanıklıyım ve
bununla övünüyorum. Onlar ise yalnızca manevi sefalete dayanıklılar
ama bununla övünemezler."
Coşkun Büktel
("Yönetmen
Tiyatrosu'na Karşı"
Kaknüs Yayınları, 2001, sayfa, 137.).
Not: Bu yazımızdan sonra neler olduğunu merak ediyorsanız,
yazımızın bir tür devamı olan
"Tuncer
Cücenoğlu, 'Çığ'ın Ayıbını Müjdat Gezen'e de Bulaştırdı"
başlıklı yazımızı tıklayınız!
Not 2: "Çığ" yazımızdan bir yıl kadar sonra (12 Kasım
2007'de) bu yazı yüzünden Tuncer Cücenoğlu ile Hilmi Bulunmaz
arasında yaşanan ağız dalaşı hakkında fikir edinmek ve Cücenoğlu'nun
Büktel'e yönelik (mahkemeye vermeyi de içeren) tehditlerini öğrenmek
için, şu başlığı tıklayınız:
Hilmi Bulunmaz,
"Dün akşam Mitos-Boyut'u aradığımda, başıma
acayip bir şey geldi!"
(GÜNCELLEME
27 Ekim 2008:
Blogger.com yasaklandığı için, bu linkin
ucundaki yazı okunamıyor.)
|