"
 
Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

GÜNCELLEME (18 Ocak 2008): Yazımızın ikinci bölümünü sayfanın altına ekledik.

GÜNCELLEME (23 Ocak 2008): Yazımızın üçüncü bölümünü sayfanın altına ekledik.

GÜNCELLEME (28 Ocak 2008): Yazımızın dördüncü bölümünü sayfanın altına ekledik.

 

 

 

 

Demirkanlı / Alkaya görüşmesinde geçen

bazı ifadelerin "açıkça, mertçe, Türkçe"ye çevirisi

 

 

 

 

BİR İPTE İKİ CANBAZ

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

(Bakınız: Orhan Alkaya bu yıkımla hatırlanacak

"Bir Zamanlar Bir Muhsin Ertuğrul Sahnesi Vardı")

  

 

 

Orhan Alkaya, AKP'li belediye başkanı Kadir Topbaş tarafından İBŞT'ye genel sanat yönetmeni olarak atanır atanmaz, Tiyatro Tiyatro dergisi sahibi ve eski kankası Mustafa Demirkanlı'ya derhal bir röportaj verdi. Birbirlerinin tüm kirli çamaşırlarını bilen iki eski kankanın bu röportajında, hiçbir şey "açıkça, mertçe, Türkçe" konuşulmadığı için, en azından bazı ifadeleri Türkçe'den Türkçe'ye çevirmemiz gerektiğini düşündük ve o ifadeleri "açıkça, mertçe, Türkçe"ye çevirerek, tiyatro kamuoyunu bir miktar aydınlatmak istedik. İki kankanın söyledikleri hakkında yaptığım çevirileri ve açıkça söylemedikleri halde satır aralarında ima ettikleri hakkında yaptığım açıklamaları, kırmızı harflerle dizerek, onların  söylediklerinden kolayca ayırt edilmesini sağladım.

 

 

(...)

 

MUSTAFA DEMİRKANLI:

 

Orhan, bu konuyu açarak devam edelim mi? Şehir Tiyatrosu’nun Katma Bütçe’den çıkartılması ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılıyor, (Yani, bu katma bütçeden çıkarılma ile ilgili olarak AKP'ye yöneltilen eleştirilere ben "spekülasyon" diyorum. Duydun mu AKP? Duydun mu Topbaş? Dergime reklam vermeniz için daha ne diyeyim?) AKP’nin tiyatroya yönelik bir hamlesi gibi yorumlar var, (Ben bu yorumlara itibar etmiyor, ikinci bir bakış açısını vurguluyor, Alkaya'yı o ikinci bakış açısına doğru manüple etmeye çalışıyorum. Duydun mu AKP? Duydun mu Topbaş? Dergime reklam vermeniz için daha ne diyeyim?) ikinci bakış ise, bunun böyle olmadığını, yasa taslağının Ecevit Hükümeti döneminde meclise geldiği, AKP’nin gelir gelmez kucağında bularak çıkarttığı ve biz dahil kimsenin haberdar olmadığı, -çünkü yasanın uygulama zamanı 2006 olarak belirlenmişti- bir yasa gündemimize geliverdi, bu hükümetlerin değil, IMF’in dayattığı bir yasaydı. (Yani ben asıl suçlunun Ecevit, Amerika ve IMF olduğunu düşünüyorum. AKP bu yasayı kucağında buldu diyerek, AKP'yi sanki kucağında bulduğu her yasayı uygulayan hukuk şampiyonu bir iktidarmış gibi lanse etmeye çalışıyorum. Duydun mu AKP? Duydun mu Topbaş? Dergime reklam vermeniz için daha ne diyeyim?) Sen hangi görüşe veya yoruma daha yakınsın? (E, artık bunca manipülasyondan sonra Alkaya hangi yoruma daha yakın olabilir ki?)

 

 

ORHAN ALKAYA:

 

İkincisi tabii ki, (Tabii, ki...) çünkü Kamu Mali Yönetimi Kontrol Kanunu’dur bu uygulamaya neden olan. Katma bütçeyi düzenleyen, 1927 tarihli kanunu da lağveden bu kanun bir mali programın parçasıdır. Bu mali programın gerekçesi de, Türkiye’nin çok yüksek dış borç yükü altında faiz çevirme kıstırılmışlığıdır. Sosyal devletten uzaklaşma yönünde bir mali program uygulanıyor. (Yani, beni genel sanat yönetmeni yapan AKP, masum. Çünkü yapması gerekeni yapıyor. Uygulaması gereken "mali programı" uyguluyor.) Ama burada önemli olan şu, bu tür kanunlar hazırlanırken istisnaların gözetilmesi gerekiyor. (Yani, İBŞT'nin istisna edilmesi gerekiyor. Ben bu istisnayı gerçekleştirmek, yani o mali programın zararlarından İBŞT'yi kurtarmak için bu koltuğa oturdum.) (...) Bir kere Şehir Tiyatroları’nın katma bütçe uygulamasına geri dönmesi gerekiyor, bu konuda da ancak Ankara’da yapılacak bazı yasal düzenlemeler sorunu çözüm noktasına taşıyabilir. Acil hedefimiz katma bütçe uygulamasının geri alınması, çünkü Türkiye’de sanat alanlarının sübvanse edilmesini sağlayacak yasal düzenlemeler hiçbir zaman olmadı. Kısmi devlet yardımları, devlet destekleri oldu ama bunlar bir sistem içine oturmadı. İngiltere’deki, Fransa’daki, Almanya’daki, Hollanda’daki ya da Rusya’daki gibi… (Yani ben Harbiye Sahnesi bir sosyalistin yönetiminde yıkılsın da, kamuoyu tepkileri sınırlı kalsın diye, AKP'nin planları uyarınca  değil; bu katma bütçeyi geri almak —AKP'nin kaybettiği eşeğimizi bize geri vermesini başarmak için— kendi planım uyarınca bu koltuğa oturdum.)

 

 

(...)

 

DEMİRKANLI:

 

Başka bir şey, evet bu modelde bir koruma şemsiyesi var, ama bu şemsiye sadece kamuya ilişmiş sanatçıları koruyor, niteliğine bakmaksızın. Bu hantallığı oluşturmuyor mu? ("Hantallık", yani bazı insanların çalışsa da çalışmasa da maaş alıyor olmaları... Sosyal Sigortalar Kurumu "hantallık" oluşturduğu için, işçi hakları nasıl budandıysa, İBŞT'nin de SSK gibi budanması, maaş garantisinin sona erdirilmesi, kapitalizmin ruhuna uygun olarak, örneğin, herkesin sözleşmeli çalışması gerekmiyor mu? AKP ve Topbaş, anladın sen onu! Anladın sen neden söylüyorum bunu.)

 

ALKAYA:

 

Tam bir yere oturtamadım doğrusu. Sade sor istersen sorunu. (Alkaya, ya gerçekten saftoron olduğu için Demirkanlı'nın dilinin altındaki baklayı anlayamıyor; ya da saftoron numarasına yatıp anlamazdan geliyor.)

 

DEMİRKANLI:

 

Peki en açık biçimiyle sorayım. (Bakmayın açık dediğine, Demirkanlı yine açık konuşmuyor.) Bir oyuncu hasbelkader, bir biçimde ödenekli tiyatrolardan birine girmiş, yetenekli olsa da olmasa da, oynasa da oynamasa da, seçilse de seçilmese de, emekli olana kadar artık o kurumda, bu bir sıkıntı oluşturmuyor mu? (Yani, oyuncuların maaş garantisine sahip olması, bir "hantallık", bir sıkıntı oluşturduğuna göre, şu maaş garantisine bir son vermek gerekmiyor mu? Alkaya sana söylüyom, AKP ve Topbaş sen anla!) Bir sıkıntı oluşturuyorsa, ara bir formülle bu nasıl çözülür?

 

ALKAYA:

 

Düşük oranda böyle bir sıkıntıdan bahsedebiliriz. Ben bu kurumda çalışan insanların, efendim ben bir kenarda durayım paramı alayım diye düşünen kişiler olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, ha böyle insanlar çıkar mı, çıkabilir her yerde çıkabilir. Bu sistem insanları tembelliğe iter mi? İtmez, çünkü, aldığınız para dört kişilik ailenin yoksulluk sınırında yaşamasına ancak yeter. Bu kurumun verdiği en yüksek para yoksulluk sınırında bir paradır. Böyle bir para için insanlar burada kalayım da, buradan bir biçimde sebepleneyim demezler. (Maaş garantisi ancak "düşük oranda" sıkıntı yaratabilir, çünkü zaten doğru dürüst maaş aldığımız yok. Mustafa n'apmaya çalışıyosun sen? Benim maaş güvencemde gözün mü var? Bu ne işgüzarlık?! AKP'ye yaranmak için, lütfen, benden ileri gitmeye kalkma!)

 

DEMİRKANLI:

 

Demezler tabii, ben onu sormuyorum, (Neyi soruyorsun? Hani "en açık biçimiyle" sormuştun? Yalan makinası Demirkanlı'nın "en açık biçimi" bile açık değil.) sistemin bu yapısı hantallık oluşturmuyor mu? (Görüyorsunuz, Demirkanlı hâlâ açık değil. Sanatçıların maaş güvencesinin kaldırılması gerektiği fikrini empoze ederek AKP'ye göz kırpıyor; ama sanatçıları olaya uyandırmayı ve onların düşmanlığını kazanmayı da rantabl bulmuyor. O nedenle, "en açık biçimiyle" konuştuğunda bile açık konuşamıyor. Ama olsun, AKP ve Topbaş, anlıyor onu.) Ki bunun, yasa çalışmaları, tartışmaları sürecinde çokça gündeme geleceğini tahmin ediyorum, meselenin özü olmasa bile…

 

ALKAYA:

 

Şu önemli, bütün bu tür tiyatrolarda dünyanın her tarafında bizdeki gibi düzenli maaş alan insanlar vardır. (Alkaya, nihayet, Demirkanlı'nın n'apmaya çalıştığına uyandı ve hemen "düzenli maaş" güvencesini savunmaya koyuluyor.)

 

DEMİRKANLI:

 

Tabii, ama çok az. (Demirkanlı, ısrarlı. Evet, dünyanın başka yerlerinde de "düzenli maaş" güvencesi var ama "çok az" diyor. Yani bu güvence demode oldu, çağın ve dünyanın gereklerine uymuyor, "hantallık" yaratıyor diyor. Eh, AKP ve Topbaş, artık eşek değiller ya, Demirkanlı'nın bu çabalarını, AKP değirmenine su taşımak için böylesine "ince" hilelere başvurmasını, canla başla çalışmasını, mutlaka değerlendirecektir. Demirkanlı dergisinin çıkacak yeni sayısında reklam sayfalarına bakarak, Demirkanlı "kurnazlıklarının" nasıl değerlendirildiğini göreceğiz.)

 

(...)

 

...SÜRECEK

 

 

Coşkun Büktel / 17 Ocak 2008

 

 

 

Kaynak: "Orhan Alkaya ile Şehir Tiyatroları'nın Yarını Üzerine"

 

 

 

GÜNCELLEME:

 

2.Bölüm

 

 

MUSTAFA DEMİRKANLI:

 

Orhan Alkaya Sanat Yönetmenliği’ni kabul ederken kafasındaki projeler neler, ne yapmak istiyor? Şehir Tiyatroları’nı derleyip toparlamak mı istiyor, bir vizyon mu oluşturmak istiyor, konuştuğumuz bu yasal çerçeve içinden bir yapı mı üretmeyi planlıyor? Neler var kafasının içinde?

 

ORHAN ALKAYA:

 

Çok basitten başlayayım, sanatsal üretimi merkeze alacağız.

 

MUSTAFA DEMİRKANLI:

 

Ne demek bu, biraz açar mısın? (Açamaz ki. Açmak için somut konuşması, somut projelerden söz açması gerekir. Alkaya somut konuşamaz ki...)

 

ALKAYA: Şehir Tiyatrosu’nun ana temposunu belirleyen sanatsal üretim olmaktan, sorunlar olmaya doğru evrildi. Şimdi bizim öncelikli hedefimiz, bir üst başlık olarak söylemek gerekirse, sanatsal üretimi yeniden merkeze taşımak. (Sanatsal üretimi merkeze alacağını söylemek önemli değil ki... Bunu hangi somut sanatsal projelerle gerçekleştireceğini söylemen gerek. Senin henüz somut bir projen yok. Savaş Dinçel'in anısına saygı dışında, bir tek somut projen yok.) Her şeyi buna bağlı olarak düşünebiliriz. Yani Şehir Tiyatrosu’nun acilen katma bütçe uygulamasına dönmesi yönünde bir ihtiyacımız var. (Dön baba dönelim yine "katma bütçeye" gelelim. "Katma bütçe"yi geri almak, yani kaybettiğin eşeği yeniden bulmak amacındasın, bunu anladık. Ama bütün vizyonun bu mu? Bir genel sanat yönetmeni olarak bundan başka konuşacak konun yok mu? Adam sana projelerini soruyor. Hani sanatsal üretimi merkeze alacaktın! Sanatsal üretimi gerçekten merkeze alabilecek adam, merkeze almayı bu konuşmadan başlatır. Ama Alkaya'nın asıl merkezi belli: "Katma bütçe".) Bu ihtiyacın da gerekçesi sanatsal üretimin merkeze gelmesi zorunluluğudur, Şehir Tiyatrosu’nun benzerleri gibi, özel yasayla yönetilen bir tiyatro kurumu haline dönüştürülmesi de sanatın üretimin merkeze çekilmesi zorunluluğu ile ilintili. Zaten üretimin kalitesini artırmak, üretimin koşullarını iyileştirmek, fiziki koşulları; yani bina koşullarını olumlu yönde iyileştirmek, sanatçıların, tiyatrocuların ki benim algılayışımda bir tiyatroda çalışan herkes tiyatrocudur, yalnızca sahneye çıkan sanatçı değil, sahnedeki teknisyenden kapıdaki bilet kesen arkadaşıma, servis aracını kullanan şoför arkadaşıma kadar (Yani herkese soyut bir mavi boncuk) herkes tiyatro üretiminin bir parçasıdır, yaratım sürecinin bütün koşullarını iyileştirmek gerekiyor. Mutlu insanların yaptığı üretim seyircisini de mutlu eder. 1914’te bir konservatuvar olarak kurulmuş ve tüm çalkantıların içerisinden ayakta kalarak çıkmayı başarmış bir kurumun mottosunu yeniden ayağa kaldırmak öncelikli hedefimiz. (Biraz da hamaset) Bu konuda yönetim görevinde bulunan bütün arkadaşlarımın çaba harcadığını biliyorum, hiçbir kuşkum yok ama sıkıntı hâlâ sürüyorsa belli ki yöntemle ilgili farklı arayışlar içersine girmemiz gerekiyor. (Somut proje? Somut proje yok. "Arayış içersine" girecekler, artık o "arayış içersinde" ne bulurlarsa, ne çıkarsa bahtımıza... Bir çuval laf, dişe dokunur, "somut" bir tek cümle yok. Çünkü kendine güven yok. Ben şu, şu, şu oyunları şu tarihte şu salonlarda başlatacağım; şu tarz oyunları ve şu tarz rejileri destekleyeceğim ve salonların yıkılması veya projelerimin herhangi bir nedenle sekteye uğratılması halinde istifa edeceğim, tarzında konuşabilecek dik duruşlu gerçek sanatçıları, politikacılar neden tercih etmezler, neden hep Alkayagilleri tercih ederler, hiç düşündünüz mü? Yalnızca AKP değil, tüm iktidarlar Alkayagilleri tercih etti. Bu, Özal'ın Akbulut'u ve Amerika'nın Özal'ı tercih etmesine benzer bir durum. Yani kökeninde Amerika var. Bizimkiler bu Amerikan usulünü —"Amerika"yı—  keşfetmeden önce, tiyatrolarımızın yönetimine Muhsin Ertuğrul gibi iktidarlara "hayır" diyebilen dik duruşlu insanlar gelebiliyordu. Artık yok öyle yağma!)

 

DEMİRKANLI:

 

Yöntemin dışında, yapı ile ilgili sorunlar olabilir mi? Hem Devlet Tiyatroları’nın hem Şehir Tiyatrosu’nun hantallaşmış bir yapıları var… (Mustafa'nın aklı fikri "hantallaşmada"... "Hantallaşmayı" vurgulayarak, sanatçıların maaş garantisini budamanın altyapısını hazırlamakta... Bunu sanatçılara düşman olduğu için değil, sırf AKP ve Topbaş'a göz kırpmak, dergisine reklam almak ya da belki AKP'yle ilişki geliştirip daha fazlasını sağlamak umuduyla yapıyor. Yoksa tekrar tekrar "hantallaşmayı" niye vurgulasın ki? "Yukarıdakilerin" dikkatini çekmeye çalışıyor. Büyük ihtimalle, bu röportajın AKP yetkilileri tarafından okunacağını umuyor. Bence de okuyacaklardır. Ama Demirkanlı'nın gönderdiği sinyalleri nasıl değerlendireceklerini bilemem.)

 

ALKAYA:

 

Doğru söylüyorsun, bu bizim yıllar önce konuştuğumuz bir mesele. Çok iyi hatırlıyorum Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nde kapalı oturum (Emin misin? "Kapalı oturum muydu o?) yapmıştık, sanırım bundan 15 sene önce, Beklan Algan’ın, Ali Taygun’un, Yücel Erten’in katıldığı. Birkaç ay önce dokümanları tararken o açık oturuma (Hilmi Bulunmaz, Alkaya'ya burada sormuş: "Hani kapalı oturumdu?" Bakınız: Bulunmaz, "...Ve karga peyniri bırakmadı") baktım, 15 yıl önce de ben bunları söylemişim, bu kurumların yeniden yapılandırılması bir zorunluluktur, aksi takdirde bu kurumlar kaçınılmaz olarak erozyona uğrar, demişim. (Yeniden yapılandırmak gerektiğini zaten herkes her zaman söylüyor. Bu matah bir şey değil. AKP de zaten İBŞT'yi yeniden yapılandırmak için yıkıyor. Önemli olan senin yeniden yapılandırmak adına somut olarak ne söylediğin... "Katma bütçeyi geri almak", yani zaten senin olan eşeği yeniden sana vermelerini sağlamaya çalışmak dışında, yeniden yapılandırma adına hiçbir şey söylemiyorsun. Demirkanlı boyuna "hantallaşmak" diyerek seni, "Evet, kadrolar çok şişti, artık herkes çalıştığı kadar maaş almalı" noktasına itmeye çalışıyor. Sen ise ona yalnızca "Doğru söylüyorsun" diyerek AKP'ye kendi selamını gönderiyor ama "hantallaşmanın" nasıl çözüleceği hakkında ser verip sır vermiyorsun. Hilmi Bulunmaz'ın deyişiyle "Peyniri ağzından bırakmıyorsun".) Hüzün verici. Evet, büyük planda gerçekten bu kurumların yeniden yapılandırılması gibi bir zorunlulukla karşı karşıyayız. Ama yakın planda çok acil sıkıntıları çözmemiz gerekiyor. Çok acil sıkıntıların sembolü de, kod adı da yasadır.

 

DEMİRKANLI

 

Yasa bu uzun erimli sıkıntıları çözmeye yönelik bir başlangıç, ama bu yasanın muhtevası her şeyi belirleyecek… ("Muhteva"nın, yani "hantallığı" giderecek önlemin adı yalnızca "muhteva" olarak geçiyor ama o "muhteva"nın ne olduğunu açıkça telaffuz etmeye, elbette ki, iki canbaz da yanaşmıyor.)

 

ALKAYA

 

Doğru söylüyorsun, (Alkaya, Demirkanlı'ya bir kez daha "doğru söylüyorsun" diyor ama Demirkanlı'nın açmaya yanaşmadığı "muhteva"yı yani "hantallığı gidermek için yasada yapılması gereken şeyi" —maaş güvencesine son vermek— açmaya yanaşmıyor.) zaten bu yüzden yasa tartışmalarıyla ilgili olarak beyin fırtınaları düzenleyeceğiz, bütün tiyatro kamuoyuyla, yalnızca kendi içimizde değil. Belki bir sempozyum düzenlemek, bütün bu delilleri bir araya getirerek yasanın niteliğini, ruhunu oluşturmak niyetindeyiz. Çünkü yasaların yararlı olabileceği gibi, büyük sıkıntılar yaratabileceğine de inanıyoruz. Dolayısıyla artık enine boyuna, ince eleyip sık dokuyarak hazırlanılacak bir sürecin sonundayız bu çıkmazda. Bu süreç zannedildiği kadar da uzun bir süreç değildir. (Ölme eşeğim ölme! Bir işi çözümlemek istemiyorsanız ya da çözümleme yetkiniz/yeteneğiniz yoksa, mümkün olduğu kadar ipe un sermek için, o işi komisyonlara, "sempozyumlara" havale ediniz, diyenler haklılar. Alkaya, tek suçlu kendisi olmamak için, AKP'nin emirlerini tek başına uygulamak istemiyor. Kerhen kabul ettiği anlaşılan AKP projelerini, sempozyumlara, beyin fırtınalarına havale ederek, sanki yapılması gereken şey, beyin ameliyatı gibi karmaşık bir konuymuş gibi işi yokuşa sürerek, sündürmek, süründürmek ve hiçbir şey yapmadan yapar görünerek, kalabildiği kadar iktidarda kalabilmek niyetinde olduğu görünüyor. Ama AKP'nin ne istediği çok net ve sürüncemeye tahammülü olacağını sanmıyoruz. Alkaya'nın AKP'den daha kurnaz olduğunu da sanmıyoruz.)

 

DEMİRKANLI

 

Ama kolay da değil…

 

ALKAYA

 

Hiçbir şey kolay değildir ama mümkün olan her şey zor da olsa yapılabilir. (de, AKP işi zora soktuğunu fark ettiğinde, o koltukta kaç saniye oturabilirsin? Hem AKP'yi hem tiyatro kamuoyunu nasıl idare edebilir, bu imkansız dengeyi ne kadar sürdürebilirsin? Canbazlıkta ne kadar mahir olabilirsin?)

 

DEMİRKANLI:

 

Tam burada temel bir soru geliyor gündeme. Yeni yasa, yeni yapılanmalarla beraber istihdam sorunu gündeme geliyor. (Demirkanlı, "istihdam" temasından, yani "maaş garantisinin hantallaşma yarattığı ve nasıl çözüleceği" konusundan uzaklaşmak istemiyor ve konuyu yine oraya getirerek Alkaya'nın ağzından peyniri kapmayı bir kez daha deniyor.) Speküle edilerek gündeme geliyor… evet yeniden yapılanma, Amerika’yı yeniden keşfetmeyeceğiz ama bire bir de modeli alamayız, bizim ülkemizin de öznel koşulları var. Türkiye’deki tiyatro geçmişi çok kısa, sosyal altyapılar yok, örneğin işsizlik sigortası model alacağımız ülkelerdeki gibi değil, yok. (E, o zaman n'apıcaz, kendin söylesene! İşsizlik sigortası olmalıdır desene! Diyemezsin, AKP'nin hoşuna gitmez. Ama "işsizlik sigortası" kavramını sadece "telaffuz ederek", kadrolu sanatçılara da selamını çaktın!)

 

ALKAYA:

 

Büyük alana girmeden önce, defalarca yıllar içinde söylediğim bir şeyi tekrar edeyim. Şehir Tiyatroları’nda ya da Devlet Tiyatroları’nda çalışan insanların bir tür memur statüsünde olmaları sübvansiyonun bir başka modelinin olmamasından ibaret. Dolayısıyla bu kurumlarda çalışan insanlara memur denmesini daima reddettim. (Yani memurluktan çıkarılıp serbest mi kalsınlar? Sözleşmeli mi olsunlar? Böylece kadrolardaki hantallık giderilmiş mi olsun? Açık konuşsana kardeşim! Somut şeyler söylesene! Türkçe konuş da, konuştuklarını Türkçe'ye çevirmek zorunda kalmayalım!) Herhangi bir biçimde memur nitelemesini son derece yanlış buldum. (Yani bu mu sanatçıların asıl sorunu? Memur denmesinden kurtulmak mı? Memuriyetten çıkarılmak mı? Memuriyetlerine son vermedikçe, memurlara "memur" dememizi başka nasıl engelleyebilirsin?) Çünkü bu bir tür şemsiyedir. Neden bir tür şemsiyedir, çünkü bizim bu olanları düzenleyen senatlarımız, konsüllerimiz ülke çapında uygulanan merkeziyetçi yasalarımız, Amerika’daki gibi vergi muafiyeti sistemi ve sponsorluk teşviki sağlayan yasalarımız olmadı hiçbir zaman. Bu kurumlar ancak katma bütçenin (Dön baba dön, gene geldik "katma bütçeye"... Ayının tüm şarkıları nasıl bal üstüneyse, Alkaya'nın tüm şarkısı da "katma bütçe" üstüne...) ruhunu oluşturan bir tür sosyal devlet algısının sonucu olan uygulamalarladır. Nedir bu katma bütçe? Sen zorunlusun, ama bir otel kadar para kazanman mümkün değil. Bir otel de gerekli tabii, ama o para kazanıyor önemli olan ikisini bir havuzda birleştirip iki tarafa pay dağıttığımız zaman, korumak zorunda olduğumu da koruyabiliriz. Bu bir model, 1920’lerden kalma bir model, İzmir İktisat Kongresi üzerine şekillenen karma devlet modelinin bir sonucu bu. Biz 70 yılda üstüne bir şey koyamamışız. Var olanı korumak ihtiyacı içine giriyoruz, üstüne yeni bir şey koyamadığımız için. İstihdamla ilgili söylediğin başka bir şeyse, onu bir daha sor istersen. (Elbette başka bir şey. Demirkanlı sana "hantallığı" nasıl çözeceğini soruyor, ağzından "herkes çalıştığı kadar kazanacak" cümlesini alıp AKP'ye hizmet sunmak istiyor ama senin tek şarkın var: "Katma bütçe"... Acaba AKP'den verdiğin sözlere karşılık alabildiğin tek söz katma bütçeye dönüş olduğu için mi, "katma bütçe"yi bu kadar vurguluyorsun? Demirel gibi, karşındaki ne sorarsa sorsun, sen hazırladığın cevabı veriyorsun. Sen sanatçı mısın? Çürümüş politikacı mı?)

 

(...)

 

... SÜRECEK

 

 

Coşkun Büktel / 18 Ocak 2008

 

 

 

Kaynak: "Orhan Alkaya ile Şehir Tiyatroları'nın Yarını Üzerine"

 

 

 

 

GÜNCELLEME:

 

3.Bölüm

 

 

 

 

ALKAYA

 

Şu önemli, bütün bu tür tiyatrolarda dünyanın her tarafında bizdeki gibi düzenli maaş alan insanlar vardır.

 

DEMİRKANLI

 

Tabii, ama çok az.

 

ALKAYA

 

Ama şöyle orantı kur, kaç tane sahnesi var Royal Shakespeare Company’nin, benim kaç  sahnem var? Devlet Tiyatrosu kaç şehirde çalışıyor. Comedy Française kaç şehirde çalışıyor? Yani bir şehirde bir sahnesi olan bir tiyatroyla, bir şehirde dokuz ya da 13 şehirde otuz beş sahnesi olan bir tiyatronun durumu aynı değil. (Aynı değilse, istihdam bakımından farkın ne olduğunu niye açıklamıyorsun? Düzenli maaş almak, Mustafa'nın dediği gibi hantallık yaratıyorsa, niye çok şehirde çok sahneli bir tiyatroda bu hantallık zorunlu olsun da, Comedy Française'de olamasın? Ya da tersi?... Alkaya konuşuyor ama hiçbir şey söylemiyor, hiçbir soruya cevap vermiyor.) Kaldı ki, biz istihdamla ilgili olarak çok ciddi eksiklik, yoksunluk içersindeyiz. (Bu yüzden mi hantallığa göz yummalıyız?) Biz bunu çok uzun süre, yani 1931’den 2006’ya kadarki sürede statüyle bir yevmiyeli sanatçı, yevmiyeli teknik eleman uygulaması ve konuk sanatçı, konuk rejisör uygulamasıyla sürdürebildik. Bu olanaklar oldukça kısıtlanmış görünüyor, şu andaki uygulamada. (E, bu durumda ne yapacaksın, asıl onu söylesene!)

 

DEMİRKANLI

 

Bu noktada da ihaleyle sanatçı alınması tartışması çıkıyor, ama bu yapı içinde bir zorunluluk, başka bir yöntemi yok gibi görünüyor. (Bak, Demirkanlı, yarı açık, yarı kapalı söylüyor: İhale zorunludur diyor, AKP'ye sinyali gönderiyor. Sanatçılarla papaz olmayı göze alabilse, cümlesini "gibi görünüyor" ifadesiyle bitirerek kıvırmaya müsait hale getirmeye hiç gerek duymayacaktı.)

 

ALKAYA

 

Tamamen öyle, (Ne tamamen öyle? Adam net konuşmadı ki? Tamamen öyleyse,cümleyi net olarak kursana! Sanatçı ihalesi zorunludur, bundan sonra da yapılacaktır, desene! Niye Türkçe konuşmak yerine mafya parolasıyla konuşuyorsunuz?) ama bu ihalenin yapılma koşullarıyla ilgili yeterli altyapı çalışması gerçekleşirse, ihale böyle şekilsiz, yakışıksız bir pozisyondan kurtarılabilir. (Yani ihalenin içeriğine karşı değilsin, problemin yalnızca "şekille" ilgili olduğunu söylüyorsun. Tabii, söylediğin her şeyi —sonradan kıvırmak gerekebilir endişesiyle— kıvırmaya müsait biçimde, belirsiz biçimde söylüyorsun.) Çünkü bu hizmet alımı sistemi bu ara dönemde kısmen uygulanan bir sistem. Katma bütçeli bir kurum olarak ihtiyaç duymuyorduk. (Demek "katma bütçe" tüm dertlere şifaymış. Desene "katma bütçe"nin kalkmasından önce, yani yaklaşık 80 yıl boyunca, İBŞT'nin hiçbir sorunu yokmuş. Şimdi ise tek sorun "katma bütçe"... Kaybolan eşeği yeniden bulacağız, bütün dertler bitecek.) Kendi sistemimizin içinde ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyorduk. (İyi ama asıl önemli olan sizin ihtiyaçlarınız değildi ki, seyircinin ihtiyaçlarını karşılayamıyordunuz. Türkiye'de, 1930'lardaki kadar olsun, tiyatral bir rönesans yaratamıyordunuz. Ama seyirciymiş, rönesansmış, kimin umurunda, değil mi? Senin genel sanat yönetmeni olmana seyirci karar vermiyor ki... Öyleyse sen seyirciyi değil önce velinimetin Topbaş'ı sonra da sanatçı dostlarını memnun etmek için tiyatral tasarrufta bulunacaksın. Tiyatral bir rönesans yaratmak, seni ilgilendiren bir kriter değil. Çünkü kapasiten dahilinde de değil, genel sanat yönetmeni kalmanı sağlayabilecek bir kriter de değil. Sanatsal başarı, çok eskiden önemli bir kriterdi, artık 23. sırada bile değil. Artık, kriterler değişti: Birinci sıradaki kriter basit: Velinimete sadakat. İkinci sırada: Dengeleri canbaz gibi kollayarak, tarafların hiçbirini gücendirmemek. Üçüncü sırada: Somut konuşmaktan ve kendini bağlamaktan kaçınarak, her şeyi cevaplıyormuş gibi görünüp aslında hiçbir şeyi cevaplamamak; her şeyi  vadediyormuş gibi görünüp, aslında hiçbir şeyi vadetmemek.) Ama şimdi bir tıkanıklık yaşıyoruz ve bu tıkanıklığı aşmanın bir modeli olarak bu “elde var” formülü ("formül" diye kod adı uydurma ona! İnsanların bildiği adıyla söyle: "İhale" de! İnsanların anladığı dilde konuş!) ortaya çıktı.  Ama o, “adetler” filan benim de herkes gibi tüylerimi diken diken etti. (Yine de, özünde, "formüle" yani ihaleye karşı değilsin! Zaten karşı olsan, o koltuğa oturamazdın ki... Ama açıkça mertçe Türkçe, ihaleden yanayım da diyemiyorsun. Bir sağa bir sola, bir Topbaş'a bir sanatçılara kıvırıp duruyor, Bulunmaz'ın deyişiyle, "peyniri ağzından bırakmıyorsun". Anlaşılan bu iş bel nahiyende birikmiş bütün yağları erittirecek sana. İşin zor. Allah kolaylık versin!)

 

DEMİRKANLI

 

Doğru ama yapacak da bir şey yok. (Tamam, Mustafa, tamam, AKP ihalesinin tüm şekil bozukluğuna ve yakışıksızlığına rağmen kaçınılmaz olduğunu, yapacak başka şey olmadığını ilan ettiğini herkes, Topbaş ve AKP dahil, duymuş ve anlamıştır. Gayretlerin için bahşişi hak ettin!)

 

ALKAYA

 

Bugünden yarına nasıl bir tarifimiz olabilir. Ara statüsüzlük dönemi diyelim buna. Bu bir ara dönem, biz buradan bir yere geçeceğiz, geçmek zorundayız çünkü. Bu geçeceğimiz yerin de gerçekten çağdaş kamu tiyatrosu normlarına uygun bir yer olması gerekiyor. Kesinlikle sanatsal bağımsızlığın elde edildiği, idari ve mali anlamda da kendi olanaklarını kendisi kullanan bir bünyenin oluşturulduğu yeni bir formülü edinmemiz gerekiyor. (Kardeşim, niçin genel ve soyut konuşuyorsun? İBŞT'nin en yetkili sözcüsü sen değil misin? Niçin somut konuşmuyor, somut sözler veremiyorsun? Niçin iki tarafı da idare etmeye dönük belirsiz bir üslubu tercih ediyorsun? Bu ne pespaye bir sohbet: Açıkça, mertçe, Türkçe, netçe konuşmaya, ne soru soran, ne de cevap veren yanaşabiliyor. Bu nasıl bir kepazeliktir yahu?!!)

 

DEMİRKANLI

 

Biraz ara verelim ve gündemi bir başka biçimde meşgul eden bir soruyu sorayım. Sen de çok iyi biliyorsun ki, bu tür değişikliklerde yüzlerce soru ve rivayet dolaşır ortalıkta. Bunu açık açık konuşalım istiyorum. (Açık açık ha! Yalan makinası Demirkanlı söylüyorsa, duy da inanma!) Talep senden mi geldi, teklif sana mı geldi? Senin kimliğin belli, çok ortada, açık ve şeffaf bir insansın. (Yalan! Kanıtı bu yazı!) Aynı zamanda bu göreve atandığın güne kadar da  muhalefette olan, tiyatronun özerkleşmesinden yana tavırlarını her platformda dile getirmiş, ciddi mücadeleler vermiş birisin. (Ciddi mücadele vermiş olsaydı, şimdi de ciddi mücadele veren biri gibi açıkça, mertçe, Türkçe, netçe konuşurdu. Satın alınmadığını açıkça ilan eder ve belgeler bir uslupla konuşurdu. Genel müdürlüğe, Topbaş'ın şartlarını kabul ederek değil, kendi şartlarını Topbaş'a kabul ettirerek gelmiş olurdu. Öyle gelmiş olsaydı, kıvırmadan, net konuşurdu. Demirkanlı, Alkaya'nın tüm kirli çamaşırlarını bildiği halde, Alkaya'yı değil, okurları kandırmaya çalışarak, tam bir bezirgan gibi, Alkaya'yı, yani AKP'nin tercihini, okurlara pazarlıyor.) Şimdi kafamda şöyle bir soru var, bir anlamda sen Belediye yönetimi için çok da hoşlanılmayacak birisin, (Bence ise, Alkaya'nın "kıvraklığı", AKP için tam aranan nimet.) peki seni neden tercih ettiler o zaman? ("Kıvrak" diye. Net değil diye. Kafalar bulansın, o bulanıklıkta tiyatro sanatı varoşlara sürülsün, denize dökülsün, diye! —Bakınız: Büktel, "Kenterler indirimde".) Ortada duran sorunu çözmeye yönelik, bilgilenerek, doğru bir çözüme gitmek, model üretmek için mi sen tercih edildin, yoksa çok net soruyorum, senin kimliğinden yararlanarak seni bir şemsiye olarak mı kullanmayı düşünüyorlar? (Ne şemsiyesi? Neyin şemsiyesi? Şunu gerçekten net sorsana kardeşim? Neyin şemsiyesi olarak? AKP sence ne yapmaya çalışıyor ki, Alkaya şemsiye olacak? "Çok net soruyorum" derken bile, zombiler gibi karanlığı tercih ediyor, her şeyi esrar perdesi ardına gizlemeye çalışıyorsun! Senin "çok net"in bu mu? Yuh! Açıklığın, netliğin, mertliğin kriterleri bu kadar yozlaştı mı? Tuh!)

 

ALKAYA

 

Ben her zaman şunu söyledim, muhalif olan ben değilim. (Al işte, daha ilk cümlede, hafiften, incitmeden, makama uygun biçimde, kıvırmaya başladı hemen.) Ben tiyatronun olmazsa olmazlarını binlerce yıllık evrensel ilkelerini, şartlarını, anayasasını savunuyorum. (Yalandan kim ölmüş? Evrensel ilkeleri savunsaydın, Theope'nin evrenselliğini katleden Ali Taygun'a karşı savunurdun. Özdemir Nutku'ya karşı savunurdun. Ama yapmadın. Çünkü Theope evrenseldi ama popüler değildi. Popüler olan Ali Taygun'du, Özdemir Nutku'ydu. Sen, evrensel ve sanatsal değerleri değil, hayatın boyunca, belirli bir sol çerçeve içinde kalarak, popüler değerleri savundun. Genel ve soyut konuşmak, işkembeden sallamak, popüler hareketlere katılmak, popüler kişilerin yamacında durarak, fotoğrafın kadrajı içinde yer almak... senin hayatın boyunca yaptığın, buydu. Ve bu portre AKP'nin amaçlarıyla uzlaşmakta zorlanmazdı.) Ben tiyatronun yapılabilme koşullarını savunuyorum. (Bu da yalan: Öyle olsaydı Theope'nin yapılabilme koşullarını da vandallara karşı savunurdun. Theope tiyatro değil mi? Tiyatro sanatını gerçekten sevseydin, çıtanızın çok üstünde olduğu için Theope ve Büktel'den nefret etmek yerine, onları desteklerdin. Oysa senin neyi desteklediğin tüm örtülü konuşmalarına rağmen apaçık: Yalan makinası Mustafa Demirkanlı'yı destekliyorsun. Yalanları destekliyorsun. Yalandan, gizlilikten, örtülerden, belirsizlikten nefret etmiyorsun.) Burada sıkıntılar olduğu zaman da bunu yüksek sesle söylemekten, uzun uzun anlatmaktan kaçınmayan biriyim. (Yani örtülü biçimde, ne şiş yansın ne kebap yöntemiyle anlatmaktan kaçınmayan birisin. Ama "ne şiş yansın ne kebap" yöntemi, bir anlatma yöntemi değil bir "kaçınma" yöntemidir. Sen açıkça, mertçe, Türkçe, netçe anlatmaktan kaçınan birisin. Sen açıklamak için değil, örtbas etmek için konuşan birisin. O nedenle, anlatmaya değer, topluma yararlı hiçbir fikrin ya da projen olamaz.) Dolayısıyla beni muhalif olarak kodlamak bir bakış açısıyla mümkün, ama benim durduğum yerde, yaptığım şey tam tamına mesleğin kendisini savunmaktır. (Geç bu kocakarı vıdı vıdılarını! Dişe dokunur, somut ve anlamlı bir tek cümle kuramıyorsun, mesleği savunmaktan bahsediyorsun. Yutan var mıdır acaba? Bu tercümeleri yapmam gerçekten gerekli mi acaba? O kadar açık ki tercüme-i haliniz, hal-i pür melâliniz...) Şuradan bakarsak bütün tarih boyunca sanat disiplinleri ve onların üreticileriyle siyasal iktidarın kullanıcıları arasında bir gerilim olmuştur. (E, n'olmuş?) Çünkü bir tanesi sonsuz hayalleri, geleceği, olanaksızı mümkün kılınmasını ideallerini savunur, hayal gücüdür, yaratıcılıktır. Diğeri ise statükoyu savunur. Bunun için de aralarında zaman zaman sert, zaman zaman mutlu, ama bir gerilim hep olur. (E, n'olmuş?) Dolayısıyla bütün tarih incelendiğinde bu görülebilecektir. Bu tür gelişmeler yaşadığımız çok fazla dönem oldu. (E, n'olmuş?) Esas olan bizim 94. yaşına basmış olan bir tiyatroyu, bir sanat kurumunu en ideal pozisyona taşıyabilecek iradeyi gösterebilmemizdir. (Ama bu konuşmada esas olan, esas olanın ideal pozisyona ulaşmak olduğunu söylemek değil; bu konuşmada, esas olan, o ideal pozisyonun ne olduğunu açımlamak. Buna yanaşmıyorsun. AKP'yle tiyatro yönetimi arasında gerilim olmamasını nasıl sağlayacağın belirsiz. Teslim olarak mı, teslim alarak mı? Biz, yirmi yıldır izlediğimiz kadarıyla, Alkaya'nın teslim alabilme kapasitesine tanık olmadık.) Burada bir sıkıntı doğarsa bir sorun çıkabilir ancak. Kullanılma meselesine gelirsek, Kullanıldığımı düşünmüyorum, çünkü başından itibaren ne söylediysem bu süreçle ilgili, tiyatroyla ilgili ne yazdıysam, ne önerdiysem bugün de aynı şeyleri söylüyorum. (Yani gerektiğinde kıvırabileceğin biçimde, belirsiz biçimde, bir çuval laf edip, hiçbir şey söylemiyorsun.) Bunların üstüne bana, “peki öyleyse buyurun uygulayın” dendiğini düşünüyorum. (Yani o kadarı bile denmemiş. Sen öyle "düşünüyorsun". Vah, vah, vah!) Projenizi hayata geçirin dendiğini düşünüyorum. (Sen hâlâ "düşünüyorsan", ben de, AKP'nin kendi projesini, sana kendi projenmiş gibi yutturduğunu düşünüyorum. Çünkü senin, şu an bile, hâlâ bir projen yok. AKP'nin projesini belirsizliğin şalıyla paketleyerek, onların sana yutturduğu gibi, sen de tiyatro kamuoyuna yutturmaya çalışıyorsun.) Ve bu da olumsuz bir durum değil. (Bu çok olumsuz bir durum. Ama kendi planları olmayan ve mecburen başkalarının planlarının parçası olan zavallılar, "derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibi", bunun ne kadar olumsuz bir durum olduğunun farkına varamazlar.)

 

... SÜRECEK

 

 

Coşkun Büktel / 23 Ocak 2008

 

 

 

Kaynak: "Orhan Alkaya ile Şehir Tiyatroları'nın Yarını Üzerine"

 

 

 

 

GÜNCELLEME:

 

4.Bölüm

 

 

 

DEMİRKANLI

 

Ben de tam bunu anlamaya çalışıyorum, sen meçhul biri değilsin, sonrasında hay Allah yanlış yapmışım denebilecek biri değilsin. O zaman, umutla bakmak istiyorum, (İnsan Orhan Alkaya'nın İBŞT'ye genel sanat yönetmeni seçilmesine nasıl "umutla" bakar? Tiyatro sanatını seven bir yönetim, İBŞT'nin başına Orhan Alkaya'yı mı atar? Ben artık sergilenmiş onca yalanından sonra Mustafa Demirkanlı için daha nasıl bir sıfat bulayım? Demirkanlı Orhan Alkaya'yı mı çok seviyor, yoksa, Hilmi Bulunmaz'ın deyişiyle, Orhan Alkaya'nın Demirkanlı'ya reklam verebilme ihtimalini mi çok seviyor? Demirkanlı, arkadaşı A. Ertuğrul Timur'u —nam-ı diğer 3. Abdülhamid'i— İBŞT'nin vasıfsız işçi yapılan tiyatro sanatçılarıyla ilgili haberi yüzünden (Bakınız, Timur, "Haber Ahlaksızlığı!") göklere çıkarmıştı. Oysa Timur, Demirkanlı'nın çok beğendiği, o yazısında, Orhan Alkaya'nın "yanıltıcı demeçler" verdiğini de söylemekteydi. Demirkanlı ise, Timur'un "yanıltıcı demeçler" vermekle suçladığı Orhan Alkaya hakkında, Alkaya'nın kendisine, AKP madem ki seni seçti, "O zaman, umutla bakmak istiyorum" diyor. Yalan makinası Demirkanlı, "yanıltıcı demeçler" veren Alkaya'yı "umut" olarak görüyor. Kimin ve neyin umudu? "Yanıltıcı demeçler" veren Alkaya, vasıfsız işçi yapılan sanatçıların umudu olabilir mi? Hayır... İBŞT'de iyi tiyatro seyretmek isteyen halkın umudu olabilir mi? Hayır... Peki, İBŞT'den reklam, daha fazla reklam almak isteyen Mustafa Demirkanlı'nın umudu olabilir mi? Evet... Orhan Alkaya eğer umut olacaksa, ancak ve yalnızca, Demirkanlı'nın reklam umudu olabilir. Öyleyse, somut verilerle kanıtladığımız olguyu, Bulunmaz'ın ifadesiyle bir kez daha saptayalım: Demirkanlı, aslında Orhan Alkaya'yı değil, Orhan Alkaya'nın Demirkanlı'ya reklam verebilme ihtimalini seviyor.) bile bile birine bu görevi önermişler, o zaman anlamak, çözmek gibi bir dertleri mi var? (Yalan makinası Demirkanlı kırk defa tekrarlanan yalanın gerçek olacağına duyduğu güvenle, gerçekleri tersyüz ederek, "yanıltıcı demeçler" veren Alkaya'ya bu görevi verdiklerine göre "o zaman anlamak, çözmek gibi bir dertleri mi var?" diye soruyor. Evet, "çözmek" gibi bir dertleri var: Yıkarak "çözmek", sanatçıları vasıfsız işçi yaparak "çözmek", tiyatroyu varoşlara sürerek "çözmek", denize dökerek "çözmek"... Bu yıkıcı "çözümleri" sureti haktan göstererek "çözmek" için, "yanıltıcı demeçler" veren Orhan Alkaya, bulunmaz bir nimet.) Tersinden bakarsak, Şehir Tiyatroları dağılsın, sünsün gibi bir bakış açısı varsa, görev önerilecek insanın Orhan Alkaya olmaması gerekir.  (Tam tersi: Orhan Alkaya olması gerekir. Kanıt: Bu yazı.) Bu noktada Belediye Başkanı’nın da bir proje arayışı içinde olduğunu ummak istiyorum. (Orhan Alkaya, yalnızca, Demirkanlı'nın reklam umududur. Başka hiç kimse için umut değildir. Demeç vermek için yalan makinası Demirkanlı'yı tercih etmesi, Alkaya'nın, reklamla satın alınamayacak dürüst ve muhalif insanlarla yüz yüze gelemediğinin göstergesidir. Kendini özgür, vicdanını rahat hissetmediğinin göstergesidir.) Sen de bunu mu gördün, böyle mi algıladın da görevi kabul ettin? (Demirkanlı soru mu soruyor, yoksa Alkaya'ya vermesi gereken cevabı mı öğretiyor. On iki yaş zekâsında bir insan bile, bu kadar ilkel ve kabaca, bu kadar göstere göstere maniple edilemez. Demirkanlı, belediye başkanından umutlu olduğunu belirtmekle yetinmiyor; Alkaya'yı da belediye başkanına bağlılık beyan etmeye yönlendiriyor. Bence, Demirkanlı'nın reklam almaktan öte hayalleri de var. Yüreğinde kim bilir ne aslanlar yatıyor.)

 

ALKAYA

 

Tamamıyla bunu düşünüyorum. Projelerini, önerilerini açıkça dile getirmiş olan bir sanatçıya… Bu projelerin hayata geçmesi yönünde bir iradenin de belirdiğini gösteriyor bence. (Bence ise, Kadir Topbaş, kendi projelerini, Alkaya'ya Alkaya'nın projesi gibi benimsetmeyi başarmış. Baksanıza, Alkaya'yı maniple etmek için Demirkanlı kurnazlığı bile yetebiliyor. Alkaya, Topbaş'ın projelerinin kendi projeleri olduğuna inandığı için, kadro bekleyen sanatçıların vasıfsız işçi kadrosuna alınmasını bile savunabiliyor. —Bakınız: Timur, "Haber Ahlaksızlığı"— Topbaş'ı zinhar eleştiremiyor. Hele bir eleştirsin...) Çünkü ben olumsuz bir durumla karşılaşana kadar her şeye olumlu yönden bakmaktan yanayım. Bu tedbirsizlik değildir ama pozitif bir enerji üretmek için kaçınılmazdır. (Alkaya'nın bu Polyana tutumu, AKP'nin tiyatro düşmanı uygulamaları hakkında kamuoyunu yanıltmak için de kaçınılmazdır. A. Ertuğrul Timur —nam-ı diğer 3. Abdülhamid— Alkaya'yı o yanıltmalar yüzünden, "yanıltıcı demeçler" vermekle suçlamaktadır. Ama Demirkanlı, 3. Abdülhamid'in Alkaya'yı suçlayan yazısını acaba hangi nedenle göklere çıkarmaktadır?) Çünkü hayat sürprizlerle doludur, her an her şey olabilir. Ama bir projeniz varsa onu hayata geçirebilmek için yapabileceğiniz tek şey adım atmaktır. Uygun koşul bekleyemezsiniz, uygun koşul yoktur çünkü. Her zaman bir sorunla karşı karşıya kalma olasılığınız vardır, uygun koşul o andır. Bir projeyi hayata geçirmek için en uygun an şimdidir, gelecek değildir. (Öyleyse, vasıfsız işçi yapılan sanatçıların sözleşmesine vasıf yazılması —ki zaten yeterli bir önlem değildir— neden "geleceğe" bırakılmıştır? Orhan Alkaya o sorunu neden, kendi deyişiyle, "en uygun an"da, "şimdi"de, çözmek yerine, "geleceğe" ertelemiştir? Demirkanlı'nın sözcükleriyle, konu "dağılsın, sünsün" diye mi? Unutulsun diye mi?)

 

DEMİRKANLI

 

O zaman net olarak şunu soracağım, şunu gerçekten algıladın mı? “Buyurun Orhan Bey, projelerinizi gündeme getirin, bunun için sizi göreve davet ettik.”

 

ALKAYA

 

Sübvansör kurumun en üst düzey yetkilisi Sayın Kadir Topbaş’tır. Tiyatroyla ilgili danışmanı, arkadaşım Kenan Işık’tır. Bazı soruları benden daha çok onlara sormanda yarar var. (Hilmi Bulunmaz'ın hayret ettiği kadar var: Alkaya'ya, "projelerini sponsor makama kabul ettirdin mi?" diye soruluyor. Alkaya, evet diyemiyor. Onlara sorun diyor. Yani açıkça aczini itiraf ediyor. İsterse kıvırabileceği belirsiz biçimde de olsa, her şeyi sponsorların bildiğini, sponsorlar tarafından yönetilip yönlendirildiğini itiraf ediyor. Bu durumda Demirkanlı, Alkaya'nın kendisine reklam verebilme ihtimalinin, biraz da sponsorlara, yani Topbaş ve Işık'a, bağlı olduğunu, yani "yaş" bir ihtimal olduğunu düşünmüş müdür acaba?) Sonuçta ben kendi algımdan bahsedebilirim. Ama hangi saiklerle tercih edildiğim konusunda sübvansör kurumun en yetkili kişisinin vereceği cevap en doğru cevaptır.

 

(Orhan Alkaya'nın verebileceği en doğru cevap ise şöyle bir şey olabilirdi:

 

"Sayın başkanı kişiliğim, yeteneğim ve projelerim konusunda tamamen ikna ettim. Başkan bana tamamen teslim olmayı, istediğim yasaların derhal çıkarılması için benim demeçlerimi imzasıyla desteklemeyi kabul ettiği gibi; Harbiye Sahnesi'nin yıkılmasından vazgeçtiğini açıklamayı da taahhüt etti. Taahhütlerini yerine getirmemesi durumunda, kendisini kamuoyu önünde eleştireceğimi ve eleştirirken asla insaflı davranmayacağımı başkana açıkça söyledim. Kısacası, tiyatroyu ben bildiğim için, ben başkana değil, başkan bana teslim oldu. O nedenle, lütfen, tiyatro konusunda başkandan demeç istemeye kalkmayın! Tiyatro konusunda ancak ve yalnız benim demeç vermem ve başkanın demeçlerimi imzasıyla desteklemesi konusunda başkanla tamamen mutabık kaldık."

 

Peki ya başkan böyle bir mutabakata yanaşmıyorsa? O zaman o başkan İBŞT hakkında hiç de hayırlı emeller beslemiyor; o "emelleri" gerçekleştirmek için kendisine, fazla tepki çekmeyecek "sosyalist" görünümlü bir taşeron arıyor demektir. Alkaya, yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi "açıkça, mertçe, Türkçe, netçe" konuşmak yerine "sponsorum bilir" şeklinde konuştuğuna, "sahibinin sesi" çağrışımları yaptığına göre, başkan, aradığı taşeronu bulmuş demektir.)

 

 

EV ÖDEVİ

 

Demirkanlı/Alkaya konuşmasını "açıkça, mertçe, Türkçe'ye" çevirme uğraşımın 4. bölümünü burada bitirirken, konuşmanın, kalan bölümlerini aşağıya "çevirisiz" olarak ekliyor ve okurlara ev ödevi veriyorum: Yukarıda çevirisi yapılmış bölümlerin işığı altında, Demirkanlı ve Alkaya'nın aşağıdaki bölümlerde ne anlatmaya çalıştıklarını (dillerinin altında hangi baklaların yattığını) keşfetmeye çalışın! Eğlenceli bir uğraştır:

 

Coşkun Büktel / 28 Ocak 2008

 

 

 

Kaynak: "Orhan Alkaya ile Şehir Tiyatroları'nın Yarını Üzerine"

 

 

 

 

DEMİRKANLI/ALKAYA GÖRÜŞMESİNİN

KALAN BÖLÜMÜ (EV ÖDEVİ)

 

 

 

DEMİRKANLI

 

O zaman sana daha genel ama somut bir soru sorayım. Tiyatro… Tiyatro..’da yazdığın Ertuğrul Muhsin’e Mektuplar’ın birinin sonunu şöyle bitiriyordun: “Ama halledeceğiz Aziz Hocam.”

 

ALKAYA

 

Evet, aynen öyle…

 

DEMİRKANLI

 

Peki, neyi halledeceksin, nasıl halledeceksin?

 

ALKAYA

 

İnsan ölene kadar yaşar. Demek ki son ana kadar yapılacak bir şeyler vardır. Bizler de bu kurumun eski toprağını koklamış olan, tahtasında bu eski kokuyu almış olan sanatçılarda kurumun tarihine büyük bir bağlılık vardır. Bunun simgesi de Ertuğrul Muhsin Hocamız’dır. Yoktan var edilmiş, savaş koşullarında ayakta kalmayı başarmış, bir konservatuvardan talebelerin birbirlerini eğitmesi yoluyla kendi kendini inşa etmiş devasa bir gövdedir Şehir Tiyatroları. Buranın yaşadığı bütün sorunlar, yapısal sorunlar ve dönemsel sorunlardır. Yapısal sorunlar çok uzun geçmişlere dayanan sorunlardır. Dönemsel sorunlar işte bugün yaşadığımız katma bütçe uygulaması benzeri, ihale uygulaması benzeri sorunlardır. Bu sorunların tamamının aşılabileceği konusunda da tam bir inanç sahibiyim, çünkü bu tiyatronun yaşaması bir bilincin sürekliliğidir, bir bilincin kendini bugünden yarına taşıması imkanıdır. Bak Mustafa, Türkiye’de kaç yer adı değiştirilmiş biliyor musun, geçenlerde küçük bir araştırma yaptım. Şehir, kasaba, ilçe, mahalle, köy olarak tam 49.000. Sonra biz bellek arıyoruz, nasıl olur bu bellek. Bu belleği oluşturabilmek için Tiyatro Dergisi’nin 17 yıl yaşayabilmesi ve devam edebilmesi gibi direnç göstermek gerekiyor. Tiyatro Dergisi’nin başından itibaren içinde oldum, iki yıl öncesine kadar, ne kadar büyük sıkıntılarla, özverilerle, zahmetlerle çok sık uçurumun kenarından dönerek bugüne geldi, ama geldi. Ve biz bir bellekten bahsedebiliyoruz artık, en azından on yedi yıllık bir bellekten bahsedebiliyoruz. Şehir Tiyatrosu’nun da bugünden yarına götürülebilmesi bu belleğin 1914’ten devam etmesi demektir, çok az, çok nadir kurumumuz var böyle. Dolayısıyla Şehir Tiyatrosu için yapılabilecek daha çok şey var. Ne yazık ki arşivimiz darmadağınık. Çok değerli arşivlerimiz saklanmamış, korunmamış… yıllar içinde, 30-40-50-70-80 yıl içindeki sorunlar bunlar. 1994’te arşivdeki fotoğrafları isimlendirmeye çalışırken, merhum Necdet Mahfi Ayral’ın bile ismini hatırlamadığı sanatçılarımız vardı. Şimdi artık, bir restorasyona neden ihtiyacımız olduğunu bundan daha iyi bir örnekle  anlatabilir miyim?

 

DEMİRKANLI

 

Haklısın da, ben eski bir soruya dönmek istiyorum. Orta vadede diyelim, projelerinin içinde Yerinden Yönetim Modeli var mı?

 

ALKAYA

 

Yerinden Yönetim Modeli de dahil olmak üzere her şeyi tartışmak ve ortak akla ulaşmak zorundayız. Ben kişisel olarak, Yerinden Yönetim Modeli’nden yana olan biriyim, başından itibaren. Bunun istihdamla hiç ilgisi olmayan hantallığı giderebilecek olan asıl model olduğunu düşünüyorum. Şehir Tiyatroları’nın İstanbul’un coğrafi konumlanması gereği iki yakada çok prestijli binalarda üretimini sürdürmesi ve kendi dışını olabildiğince özerkleştirerek, ademi merkezileştirerek takviye etmesi gerektiğini düşünüyorum.  Olabildiğince merkezin dışında, bütünlüklü kumpanyalar üretmek gerektiğini düşünüyorum. Ama burada benim ne düşündüğüm çok önemli değil, tiyatro kamuoyunun tamamıyla, Şehir Tiyatroları’nın Genel Kurulu’yla, akil insanlarıyla birlikte ürettiğimiz fikirler, varacağımız ortak fikirler önemli. Birden çok insanı ilgilendiren konularda kendi fikrimi ön plana almadım, almam da.

 

DEMİRKANLI

 

Aslında orta vadenin de ötesine taşarak, uzun vadeyi bile en azından başlıklarıyla konuştuk. Yakın vade için neler tasarlıyorsun?

 

ALKAYA

 

Savaş Dinçel’in doğum tarihi 1 Nisan’dır. Biliyorsun Savaş’ın karakterine bundan daha uygun bir doğum günü de olamazdı zaten. 1 Nisan’da Savaş için bir oyun ve bir sergi planlıyoruz. Serginin kuratörlüğünü de Barış Dinçel yapacak. Savaş’ın yazdığı bir oyunu da yetiştirmeye çalışacağız.

 

DEMİRKANLI

 

Bu çok özel ve çok önemli bir proje, bunun dışında…

 

ALKAYA

 

Genç yaratıcı arkadaşların, kendilerini ifade edebilecekleri alanlara çok fazla ihtiyaç var. Bizim de elimizde sahne var, stüdyo var, marangozhane var, kostüm deposu var, aksesuvar deposu var, ışığımız, efektimiz var yani genç arkadaşlarımızın önünü açacak, açık tiyatro benzeri bir uygulamayı hemen başlatacağız. Projesi olan arkadaşlarım, projelerini hayata geçirebilecek alanlara kavuşacaklar. Şundan da çok umutluyum, ortaya çıkacak ürünlerden repertuvarımıza katabileceğimiz kalitede işler de çıkacak.

 

DEMİRKANLI

 

Şunu da sormak istiyorum, Türkiye’deki iki büyük ödenekli kurum hep birbirine uzak durmuştur, oysa her birinin olanakları bir diğerini tamamlıyor. Bu iki kurum arasında işbirliği var mı ufkunda?

 

ALKAYA

 

Devlet Tiyatroları’nı zaten öz kardeş görüyorum, ama bütün tiyatro ortamını kardeş görüyorum. Sadece bu da değil, bütün sanat ortamını kardeş görüyorum. Sadece Devlet Tiyatroları’na değil bölge tiyatrolarına da bir kan bağı ile yaklaşmak arzusundayım.

 

DEMİRKANLI

 

Özel tiyatrolar…

 

ALKAYA

 

Zaten doğal olarak alanımızdadır… Şehir Tiyatroları yaşı gereği büyük ağbidir, bir ağbi gibi davranması gerekiyor. Ama büyük ağbinin biraz toparlanması, kendi ayaklarını yere sağlam basması da gerekiyor. Büyük ağbinin kendi içinde de biraz mutluluğa ihtiyacı var, mutlu olması gerekiyor.

 

DEMİRKANLI

 

Pekiii, benim başımın belası, başımı büyük belalara sokan ve hâlâ Tiyatro Dergisi’ni bu sıkıntıdan kurtaramadığım ama bir türlü de vazgeçemediğim, çocuk tiyatrosuna gelmek istiyorum. Artık klasikleşti ama yine de sorayım, Orhan Alkaya çocuk tiyatrosu ile ilgili ne düşünüyor, programında bir yenileşme, yepyeni bir yapılanma var mı?

 

ALKAYA

 

Çocuk tiyatrosu birimi de dahil bütün birimleri yeniden yapılandırmaya alıyoruz, çocuk tiyatrosu birimini Aslı İçözü yapılandıracak.

 

DEMİRKANLI

 

Orhan, bu çok klasik ve benim nefret ettiğim bir yanıt oldu. Somut ne yapacaksın?

 

Şu kadarını söyleyeyim, çocuk tiyatrosunda yapılacak her kötü iş cinayettir, dolayısıyla böyle bir hakkımızın hiç olmadığını düşünüyorum.

 

DEMİRKANLI

 

Ama bu cinayet işleniyor…

 

ALKAYA

 

Geleceğe doğru bakacağız.

 

DEMİRKANLI

 

İşte ben de tam bunu söylemek istiyorum, artık, gerçekten artık, çocuk tiyatrosu birimi dediğimizde, -üzgünüm ülkemizde olmadığı için- yurtdışında eğitim alarak gelip, bu birimi oluşturacak, çocuk tiyatrosunu yetişsin veya cezalandırılsın diye kullanılan bir alan olmaktan çıkartıp, çocuk tiyatrosunda uzmanlaşmış oyunculardan, yönetmenlerden oluşan bir birimin temelleri atılacak mı? Bunu soruyorum.

 

ALKAYA

 

Peki, seni sevindirecek bir şey söyleyeyim, 14 Ocak’ta ihaleye çıkacak Beyoğlu Sahnesi’nin içinde bir de çocuk tiyatrosu salonu olacak, fiziki koşulları tamamen çocuklar için tasarlanmış bir salon olacak; sahnesiyle, fuayesiyle tamamen on yaşındaki bir çocuğun ölçüleri esas alınarak gerçekleştirilecek. Bu tür salonlar dünyada da ancak birkaç ülkede var. Bu Ertuğrul Muhsin Hoca’mın bir projesiydi ve hiçbir zaman gerçekleşemedi, şimdi gerçekleşecek, bunun da önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum.

 

DEMİRKANLI

 

Bu anlattıkların, tabii ki sevindirici, ama ben sorumun yanıtını alamadım.

 

ALKAYA

 

O zaman şunu söyleyeyim, çocuk tiyatrosu özel uzmanlık gerektiren bir alandır, bir deneme sahası değildir diyelim, geleceğe doğru buradan bakalım.

 

DEMİRKANLI

 

Bakalım, ama şunu iyi biliyorsun ki yıllar sonra nasıl baktığını soracağım. İşin zor, meşakkatli, ama tanıdığım Orhan Alkaya 50 yılını, Sanat Yönetmenliği için feda etmez, bunu biliyorum ve başarılar diliyorum, sabırlarla yüklü bir süreçten alnının akıyla çıkacağına da hiçbir kuşkum yok.

 

 

(Bakınız: Orhan Alkaya bu yıkımla hatırlanacak

"Bir Zamanlar Bir Muhsin Ertuğrul Sahnesi Vardı")

 

 

 

coskunbuktel.com'dan okurlara BONUS:

 

 

ARŞİV / 27 MART 2001

Reklam alamadığı

dönemlerde

o da herkesi eleştirirdi:

Demirkanlı'dan, 

Tuncer Cücenoğlu,

Refik Erduran ve Recep Bilginer'e Dedikodu Formatında, Asılsız İspatsız (veya İspatı Demirkanlı'dan Menkul) Hakaretler!

"Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu görüyorum. Son 3-4 yıla kadar Refik Erduran, Tuncer Cücenoğlu, Recep Bilginer gibi resmi yazarlar, iktidarla ilişkilerini kurmuş, Ankara koridorlarının yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ 'Koskoca Bakan' dediği siyasileri tanımış, deyim yerindeyse el ense olmuş bu zatlar ortalıkta dolaşırken, gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili dostum’ demekten çekinmeyen, çekinmenin ötesinde bir sakınca görmeyen bu zatlar karşısında, göreve gelen siyasiler de ortalıkta sürekli bunları gördüğü için, Türk tiyatrosunu bunların temsil ettiğini sandılar hep. Onların bir suçu yok.
 
"Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları. Korkuttu çünkü, bunlar konuşmaya başlarken; 'Yarın bakanla sabah kahvaltısı yapacağım, senin sorunları anlatırım, çözeriz', 'Ben Ankara’ya gidiyorum Bakan’a söylerim sizin tiyatroya özel önem verir.', 'Bakan yarın İstanbul’da olacak zamanı varsa mutlaka sizin oyuna getireceğim.' gibi cümlelerle durdurdular insanları, insanlar durmaya eğilimliydi çünkü. Ve korktular. Yıllarca."

(KAYNAK: Demirkanlı, "Dünyanın Bütün Sahnelerinde Tiyatronun Evrensel Dostluk Ve Barış Çağrıları")

NOT: Demirkanlı, Coşkun Büktel'i (ve Feridun Çetinkaya'yı) daha 2001 yılında "cevap hakkı istiyorsanız mahkemeye gidin!" diyerek sansür ettiği için; belli ki, Cücenoğlu, Erduran ve Bilginer gibi yazarları Büktel'in de (hem de Demirkanlı'dan çok önce) korkusuzca ama "belgelere dayanır biçimde" eleştiren kitaplarını ("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" 1998, "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" 2001) görmezden gelmeyi tercih ediyor ve "Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları" diye, hiçbir araştırma yapmaksızın, asılsız ispatsız "sallayarak", okurlarını, "bunlardan" korkmayan tek kişinin kendisi olduğuna inandırmaya çalışıyor.

NOT 2: Bilindiği üzere, Demirkanlı, 2001 yılında, siyasilerle "deyim yerindeyse el ense olmuş" olmakla suçladığı Tuncer Cücenoğlu'yla, bugün kendisi "deyim yerindeyse el ense olmuş",  2001 yılında "gammaz" olmakla suçladığı Cücenoğlu'yu bugün dergisinin "editörler kurulu"na dahil etmiş ve Cücenoğlu'yla birlikte ikisi, Büktel ve Bulunmaz'a karşı linç kampanyasının suç ortakları ve en azılı kışkırtıcıları olmuşlardır.

Demirkanlı ve dergisini reklam adı altında devlet sadakasıyla besleyen DT genel müdürü Lemi Bilgin ile DT İstanbul müdürü Osman Wöber  arasındaki, "deyim yerindeyse el ense olmuş" ilişkilere dair bir enstantane...

Hemen her sayısı gecikmeli olarak basılıp dağıtılan dergisinde, reklam olarak verilen DT programlarını, genellikle programların sona erdiği tarihten sonra, bir başka deyişle "iş işten geçtikten sonra" yayınlaması yüzünden, sık sık Hilmi Bulunmaz'ın eleştirilerine hedef olan Mustafa Demirkanlı, her şeye rağmen, "deyim yerindeyse el ense olmuş" ilişkileri sayesinde,(Bulunmaz'ın deyişiyle söylersek) "arka kapağını Lemi Bilgin'e vermeye devam ediyor."