Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
BÜKTEL / DEMİRKANLI POLEMİĞİ 1
 

 

 

Mustafa Demirkanlı'ya Yanıt:
 
Coşkun Büktel'e Sanatseverler Değil,
 
Ancak "Sanatsavarlar" Yalancı Diyebilir

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

 

Bölüm I:

Sanatsavarlar (Vandallar) Büktel’in pazılarından değil

ama “yazılarından” korkuyor.

 

Feridun Çetinkaya, dört yıl önce, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” (www.tiyatrofanzini.com) başlıklı bir yazı yazmış ve Coşkun Büktel’in tiyatral mücadelesini destekleyen bu yazıyı, nasıl olmuşsa olmuş, Mustafa Demirkanlı’yı ikna ederek, Demirkanlı’nın dergisinde yayınlatmayı başarmıştı. (Bakınız: Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002.)

 

Ama Çetinkaya’nın yazısı, belli ki, tiyatro oligarşisinin hiç hoşuna gitmemişti. Mustafa Demirkanlı, aldığı tepkiler üzerine, dergisinin bir sonraki sayısında “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” (Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran, 2002.) başlığıyla bir karşı yazı yayınlamış, Çetinkaya’nın yazısını yayınlaması yüzünden aldığı tepkileri anlatıp o tepkileri yatıştırmaya yönelik mazeretler sıralayarak, oligarşinin güvenini yeniden kazanmaya çalışmıştı. Demirkanlı, linkini verdiğimiz karşı yazısında, Coşkun Büktel’in mücadelesini destekleyen o yazıyı basmakla işlediği “suça” mazeretler sıraladıktan sonra, yazısının finalinde ise, Çetinkaya ve Büktel’e artık dergisinde yer vermeyeceğini belirten sansürcü bir açıklama yaparak, tiyatro oligarşisine sadakatini, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde kanıtlamıştı:

 

Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda  yer alır. Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz.

 

(Mustafa Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)

 

Demirkanlı’nın yukarıda aktardığımız sözleri şu anlama geliyor: Ben bu derginin sahibiyim. Mahkemeye filan gitmeden, bu dergide size dair canım ne isterse söyleyebilirim. Siz cevap vermek isterseniz, mahkemeye gidin.

 

Bu ne demek? Bu, bir dergi sahibi olmanın avantajını, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde kullanmak demek. Bu, yüzyılların birikimi olan demokrasi kültürünü ve demokratik gelenekleri, bir Nazi subayı gibi ayağının altında çiğnemek demek. 

 

Sansürcü Demirkanlı’nın bu açıklaması yüzünden (ve mahkeme kapılarında yıllarca beklemeyi düşünmediklerinden) Çetinkaya ve Büktel, cevap haklarını kullanamadılar. İkisi de, Demirkanlı’yla merhabayı kesip, bir daha dergisine adım bile atmadılar. Çetinkaya, tiyatro piyasasına küstü ve reklamcılığa başlayarak, bir süredir yayınlamakta olduğu tiyatro yazılarına son verdi. Kent Oyuncuları’nda seyrettiği “Inishmore’lu Yüzbaşı” hakkında Cumhuriyet Dergi’de yayınlanmış bir oyun eleştirisi dışında ("Tiyatronun Tarantino'sundan Film Gibi Oyun", Cumhuriyet Pazar Dergi, sayı: 934, 15 Şubat 2004), dört yıl boyunca, bir daha hiçbir tiyatro yazısı yazmadı. 

 

Coşkun Büktel ise, başka bir dergide yayınlatmayı anlamlı bulmadığından, Demirkanlı’ya karşı özel bir cevap yazısı yazmak külfetine girmedi. Ama Büktel, yine de, kendisine ve Çetinkaya’ya “mahkemeye gidin” diyen Demirkanlı’yı o sansürcü satırları yazdığına yazacağına bin pişman etmek konusunda kararlıydı. Demirkanlı’nın ilkel ve iğrenç sansürcü tavrını Demirkanlı’nın kendi sözcükleriyle belgeleyen o “mahkemeye gidin” laflarını, Büktel, dört yıl boyunca, bulabildiği her platformda, yazdığı yazılarda, (bu yazıda yaptığı gibi, aynen alıntılayarak) tekrarladı. (Örneğin, bakınız:

 

“Haklılar değil, suçlular güçlü” Dergi röportajı. PostExpress, 19 Mayıs/15 Haziran 2003, sayı 25. Sayfa 47.

 

“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”, Yom Sanat Eylül-Ekim, 2003. Sayfa 26. Yakında www.coskunbuktel.com’da.

 

“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” 15 Şubat 2006. Kemal Kocatürk’e karşı yazılmış bir internet yazısı.)

 

Yukarıda sıraladığım yazıların hiçbiri, doğrudan doğruya Mustafa Demirkanlı’ya ilişkin değildi. Ama hepsinde de, bize “mahkemeye gidin” diyen Demirkanlı’nın sansürcü tavrına ilişkin değiniler ve alıntılar vardı. Demirkanlı, yıllarca sustuktan sonra, yukarıda sıraladığım yazıların sonuncusuna (“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”) cevap vermek gereğini hissetti. Aslında İBŞT’nin eski yöneticilerinden Kemal Kocatürk’ün sansürcülüğünü belgeleyen o uzun soluklu polemik yazımda ben, Demirkanlı’nın sansürcülüğüne de değiniyor, somut örnekler sunarak, geniş alıntılar yaparak, dört yıl önce bize “mahkemeye git” diyen Demirkanlı’yı bir kez daha mahkum ediyordum. Dediğim gibi, Demirkanlı, sonunda daha fazla suskun kalamadı ve dört yıl önce cevap haklarını gasp ettiği Coşkun Büktel ile Feridun Çetinkaya’ya karşı, dört yıl sonra ikinci kez atağa kalkıp, ikinci bir yazı yayınladı. (Bakınız: Mustafa Demirkanlı, “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” 18 Şubat 2006)

 

Okumakta olduğunuz bu yazım, Demirkanlı’nın Çetinkaya ve Büktel’e karşı dört yıl arayla yazdığı her iki yazıya da cevap verecek. Hem, “mahkemeye gidin” dediği için dört yıl önce cevap veremediğimiz ilk yazısını (“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”) hem de, dört yıl sonra yazdığı “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” başlıklı yazısını, burada tek kelime kısaltmadan, satır satır alıntılayarak, satır satır cevaplayacağım. Ve satır satır alıntılayarak, satır satır cevaplamaya, dört yıl önceki ilk yazısından başlayacağım.

 

Ama önce, Demirkanlı’nın dört yıl sonraki ikinci yazısının başlığına bir “acil müdahalede” bulunmam gerek. Demirkanlı, bu ikinci yazısının daha başlığında bile (“Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”) Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ediyor. İlan ediyor ama, acaba ispat da ediyor mu? Önce bu sorunun cevabını acilen vermemiz gerek:

  

 

Bölüm 2:

Demirkanlı Büktel’in “yalancı” olduğunu nasıl kanıtlıyor?

 

Karşımdaki insanlar, çoğu zaman, Mustafa Demirkanlı gibi, eleştiri yazılarımdan olumsuz etkilenmiş, maddi ya da manevi menfaatleri zedelenmiş, suçlarının teşhiri yüzünden canı sıkılmış ve sağduyusu yara almış kişiler oldukları için; onların bana karşı oturup da kafa yorarak, sorumlu, belgeli, kanıtlı yazılar yazmasını elbette beklemiyordum. Onlar hem haksız, hem suçlu, hem nefret dolu oldukları için, sağduyu ve sorumluluk çerçevesinde kalmak istemiyorlar. Belgeler, kanıtlar, hakikatler için zaman harcamaya hiç gerek yokmuş gibi (çok daha önemli işleri varmış gibi) bir hava yaratmaya çalışıyorlar. (Kemal Başar’ın kısa bir süre önce, beni aşağılamak için internette yayınladığı “Kapalı Ayağa Hep Beraber En Büyük Coşkun Büktel Başka Büyük yok” başlıklı bir yazısı vardı. Şu anda internetten kaldırılmış olduğu için linkini veremediğim (Güncelleme: Yazıyı coskunbuktel.com'da yayınladık ve başlığına link verdik.) bu yazının bir yerinde, Kemal Başar aynen şöyle diyordu: “Her yazdığım için bilgi belge mi toplayacağım, hazret tatmin olsun diye? Her cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım yani kendisine? Bu ne saçmalık!”)

 

Bu çok işi olan meşgul adam imajına yaslanarak, dayanaksız, yalan/yanlış konuşma ve iftira etme özgürlüğünü kendilerine tanıyabiliyorlar. Zaten hakikati ortaya çıkarmak (enformasyon) gibi bir amaç taşımadıkları için; maksatları yalnızca kendileriyle ilgili açıkladığım hakikatleri örtbas etmeye çalışmaktan (dezenformasyondan) ibaret olduğu için; kolayca ve kısacık yazabiliyorlar. Hain bir şoför gibi hakikatin beyaz takım elbisesine birkaç saniye (ya da birkaç sayfa) içinde çamur sıçratıp kaçabiliyorlar. Ama takım elbiseyi temizlemek, ne yazık ki, birkaç saniye veya birkaç sayfada mümkün olmuyor. Belgelerle, tarihlerle, somut kanıtlarla konuşmanız gerekiyor. Uzun yazmanız gerekiyor. (Kemal Başar’a cevabımı, “Demek Ki Kemal Başar’a ‘Omurgasız’ Demekle Pek Haksızlık Etmemişim” başlığıyla yakında www.coskunbuktel.com da okuyabilirsiniz.)

 

Yazılarımı okuyanlar, sanat piyasamızdaki sansürcü tavra karşı nasıl bir mücadele verdiğimi iyi bilirler. Tanıdığım sansürcülerin en uç örneklerinden biri de, dergi sahibi olmanın avantajlarını en ilkel ve en iğrenç biçimde kullanmış olan Mustafa Demirkanlı’dır. Demirkanlı, kendisinin sansürcü tutumuna karşı yaptığım mücadele yüzünden, bana ve arkadaşım Feridun Çetinkaya’ya karşı yazdığı ikinci yazısının (“Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”) başlığında, Coşkun Büktel ile yalan kavramını yan yana getirdi. Yani Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu “başlıktan” (bir başka deyişle “manşetten”) duyurdu. Böylelikle, yazısının yalnızca başlığını okumuş olan pek çok okurda bile, kendisinin sansürcü olmadığı ama Coşkun Büktel’in yalancı olduğu izlenimini yaratmayı amaçlıyordu. Bu yaptığı, apaçık bir adli suçtu. Çünkü benim yalancı olduğuma dair bırakın somut bir kanıtı, bir tanığı bile yoktu. Demirkanlı, aleyhimdeki tek tanıklığı, arkadaşım Feridun Çetinkaya’dan talep ediyor, o tanıklığı yapmazsa Çetinkaya’nın namussuz olacağını söylüyordu:

 

Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…

 

(Mustafa Demirkanlı,“Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”

 

Ahize de tanıklık yapamayacağına göre, yazınızın başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan etmeniz, şeref düşmanlığından yani şerefsizlikten başka bir şey değildir.

 

Demirkanlı’nın, Büktel’i yalancı ilan eden yazısına karşı, Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” başlıklı bir cevap yazısı yazarak, Mustafa Demirkanlı’nın internet sitesinde yayınladı. (Demirkanlı, internet sitesine gönderilen cevap yazılarını,  “mahkemeye gidin” demeden yayınlayacağını açıklamıştı.) Çetinkaya, kanıt ve belgelerle ve hayli sert ifadelerle yüklü bu on sayfalık yazısında, kendisine ve Büktel’e yönelik Demirkanlı yalanlarına karşı, dört yıl önce “mahkemeye git” dendiği için açıklayamadığı hakikatleri açıklayarak, Demirkanlı’nın ipliğini pazara çıkarıyor, Demirkanlı’yı kepaze ediyordu. İşte Çetinkaya’nın (Demirkanlı tarafından “cevap vermeyeceğim” denerek cevaplanan) yazısından bazı bölümler:

 

…Bu süreçte, tiyatromuzla ilgili önemli görüşler ortaya koyan, emek ürünü yazılar, kitaplar yayımlayan tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel her türlü “ilkel ve iğrenç” yöntem meşru sayılarak sansürlenip susturulmaya çalışılmış; Mustafa Demirkanlı gibi tiyatro ile hiçbir ilgisi olmayan ve menfaatleri söz konusu olduğunda yalan söylemekten, kara çalmaktan ve sansür uygulamaktan çekinmeyen insanlar da Türk tiyatrosunda söz sahibi olmuştur.

(…)

İş iddialarına ve suçlamalarına kanıt göstermeye gelince, Demirkanlı topu yine, suçladığı, hakaret ve iftira ettiği insana yani bana atmakta, iddialarının haklılığı konusunda benim “namusumu” tanık göstermekte de sakınca görmemişti.

 

Yaptığı onca haksızlıktan sonra Demirkanlı’nın bir de küstahça “namusumu” tanık göstermesi, beni bu yazıyı yazmaya bir anlamda mecbur kıldı.

 

Demirkanlı, benim tanıklığıma başvurmuş. İşte tanıklığım:

 

Evet, ben, Mustafa Demirkanlı’nın yaptığı haksızlıkların tanığıyım.

 

Demirkanlı’nın yaptığı sansür ve haksızlıklarla ilgili Coşkun Büktel’in yazdığı her şey doğrudur.

 

Demirkanlı, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, tıpkı dört yıl önceki gibi, bugün de arsızca gerçekleri çarpıtmaya ve iftira atmaya devam ediyor.

(…)

Peki, Demirkanlı ne yapmaya çalışıyor?

 

Kimsenin bu güne dek tersini iddia etmediği bir gerçeği ortaya koyarak, bu gerçeğin onaylanmasının, ipe sapa gelmez iftiralarının kanıtı olacağını iddia ediyor.

 

Demirkanlı, okurları aldatmak için kurnaz satıcıların ucuz bir hilesine başvuruyor!

 

Akıl çelmek için tezgâhına kıpkırmızı bir elma koyuyor; bu kırmızı elma, zaten kimsenin inkar etmediği, doğruluğunu tartışmadığı, benim Demirkanlı’ya “Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” demiş olmam.

 

Demirkanlı, aklı sıra, önce bu kırmızı elmayı gösterip, sonra da kesekâğıdına kokuşmuş, çürük, kurtlanmış iftiralarını dolduracak ve bunu okurlara kanıt diye yutturacak.

 

“Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” dediğimi teyit etmem, Demirkanlı’ya bu sözü söylemiş olduğumu kanıtlar o kadar. Ancak bu sözü söylediğimi ispat eder, başka hiçbir şeyin kanıtı olamaz.

 

(Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor”)

 

Türkiye’nin “tek” tiyatro dergisinin sahibi olan Mustafa Demirkanlı’nın gerçek kimliğini bilmek ve on beş yıldır tiyatromuz hakkında insanlara bu biricik dergiden verilen enformasyonu nasıl bir karakterin belirlediğini öğrenmek bakımından; Feridun Çetinkaya’nın yukarıda linkini verdiğim cevap yazısı, mutlaka okunmayı ve satır satır incelenmeyi hak eden tarihi bir belgedir.

 

Ben Mustafa Demirkanlı’nın sansürcü tavrını, Demirkanlı’nın kendi sözleriyle kanıtlamıştım. Demirkanlı ise benim yalancı olduğumu sadece arkadaşım Çetinkaya’nın tanıklığıyla kanıtlamaya çalışıyor. Oysa Çetinkaya yazdığı cevap yazısında onu yalnızca yalanlamakla kalmıyor, asıl yalancının Mustafa Demirkanlı olduğunu iki kere iki dört gibi somut delillerle kabak gibi ortaya koyuyor. Peki bunun üzerine Demirkanlı özür diliyor mu? Başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ettiği yazısının başlığını değiştiriyor mu? O yazıya bir not ekleyip Büktel’in yalancı olduğuna dair hiçbir kanıt ya da tanık bulunmadığını açıklıyor mu? Ne gezer!… Bunlar, ancak hakikate önem veren, hakikat dışı bir bilgiyi okurlara iletmek gibi bir sorumluluktan dehşetle ürken, insanları yanıltmayı kendine asla yediremeyeceği bir adilik olarak değerlendiren kişilerin tercihi olabilir. Demirkanlı o tür “hastalıklı” titizlikleri olan kişilerden değil.

 

Peki Demirkanlı nasıl bir kişilik? Demirkanlı, bir dergi sahibi olmanın olanaklarını en ilkel ve iğrenç biçimde kullanarak insanları suçladıktan sonra; yalanları şamar gibi suratına çarpıldığında, özür dilemek yerine, pişkin bir tavırla kenara çekilen, (soyluluğu cevap vermeye tenezzül etmesini önlüyormuş gibi bir havaya girerek) suçunu örtbas etmeye yeltenen bir kişilik.

 

Çetinkaya’nın, Demirkanlı’yı rezil eden cevap yazısını Demirkanlı, sitesinde yayınladı demiştik. Evet, Demirkanlı yazıyı yayınladı, ama kendi kaleminden çıkma kısa bir sunuş yazısıyla yayınladı. Sunuş yazısında, Demirkanlı, sunduğu yazının kendisini rezil eden kanıtlarından hiç söz açmadı. Çetinkaya’nın kanıtlarını görmezse, sanki okurların da göremeyeceğini umuyormuş gibi davrandı. Düştüğü rezil durum için özür dileyerek onurunu bir nebze kurtarmaya çalışacağına; durumun rezilliğini çaktırmamaya, rezaleti görmezden gelerek, konuyu kapatmaya çalıştı. Demirkanlı’nın ne kadar “pişkin” bir kişilik olduğunu göstermek için, o sunuş yazısını kısaltmadan aktarıyorum:

 

Feridun Çetinkaya, 10 sayfalık bir yanıt göndermiş, Kocatürk polemiğinin içinde gözden kaçmaması için 1 hafta süreyle ana sayfada tutup, sonrasında ilgili yazıların altında kendi sırasında yer alacaktır. Ben yeni bir yanıt vermeyeceğim. Yazının bütününü okuyan okurlar kendi kararlarını kendileri versinler.

 

Büktel ve Çetinyaka’ya buradan tekrar söylüyorum, yazıları hiçbir zaman Tiyatro…. Tiyatro… Dergisi’nde yayımlanamaz, en azından yazılarının uzunluğu buna izin vermez. Ancak, tiyatrodergisi.com.tr her ikisine de açıktır, ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece… /

 

Mustafa Demirkanlı http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?sid=29

 

Demirkanlı, özür dilemek yerine, sanki rezil olmamış gibi (sanki Çetinkaya, Demirkanlı’yı yalancı çıkaran somut kanıtları ortaya koymamış da, sadece “kafasına göre” bir şeyler karalamış gibi); sakin ve pişkin bir tavırla (ve sanki kendisini aklayabilecek bir cevap verilebilirmiş gibi) cevap vermeyeceğini söylüyor.

 

Pişkinliği bu kadarla da bırakmayarak, dört yıl önce zaten mahkemeye gitmelerini söyleyip cevap haklarını gaspettiği Coşkun Büktel ve Feridun Çetinkaya’ya; bugün de kalkmış dergisinde asla yer vermeyeceğini söyleyerek, eski ilkel ve iğrenç tavrında utanacak bir şey görmediğini ve o ilkel ve iğrenç tavrında kararlı olduğunu ima ediyor. Peki Büktel ile Çetinkaya, dört yıl önce cevap hakları için mahkemeye gitmeleri söylendiğinden beri, yani o ilkel ve iğrenç sansürcü tavırla karşılaştıkları günden beri, Mustafa Demirkanlı’nın dergisine veya sitesine herhangi bir yazı göndermişler mi? Demirkanlı’ya bir daha merhaba demişler mi? Hayır, yazı göndermedikleri gibi, Demirkanlı’yla merhabayı bile kesmişler. O zamandan beri bir daha o dergiye adım bile atmamışlar. Demirkanlı’dan hiçbir talepte, hiçbir ricada bulunmamışlar.

 

Peki Demirkanlı onlardan ricada bulunmuş mu? Evet bulunmuş. Büktel, sansürcü Kemal Kocatürk’e karşı yazdığı üç polemik yazısının ilkini Sineklimarket isimli internet sitesinde yayınladığı zaman; kendisi de Kocatürk’e karşı olan Mustafa Demirkanlı, Büktel’i evinden aratarak, Büktel’in Kocatürk’e karşı yazdığı o ilk yazıyı, kendi sitesinde de yayınlamak için izin istemiş. Büktel, yazının tahrif edilmemesi konusunda bir takım koşullar öne sürüp bu koşulların kabul edilmesi üzerine, yazının Demirkanlı sitesinde de yayınlanmasına izin vermiş. (Bakınız: Kemal Kocatürk’ün Mide Gazı Kadar Hafif Yazısı

 

(Güncelleme: Yazıların  linklerini, eğer mevcutsa, coskunbuktel.com'daki adreslerinden vermeyi tercih ediyoruz. Çünkü öbür siteler, keyiflerine ya da menfaatlerine göre yazıları kaldırıp yok edebiliyorlar. Yukarıda linkini verdiğimiz son yazı,  Can Doğan'ın sineklimarket sitesinde hâlâ duruyor, Demirkanlı'nın tiyatrodergisi sitesinden ise kaldırılmış. Daha önce de yazmıştım: İnternet çok kaygan bir zemin. Kötü niyetli kurnaz sansürcülere, sonsuz ve muhteşem “cambazlık” imkânları sunduğu gibi, o cambazlıkları sureti haktan göstermek için, çok zengin bir kılıflar ve bahaneler portföyü yaratıyor. Okurların çok uyanık olması, okuduğu bir yazının kimin tarafından ve nasıl sunulduğunu çok iyi kavraması gerekiyor. 11 Ekim 2006)

 

Öyleyse Demirkanlı, Büktel ve Çetinkaya’dan herhangi bir talep almadığı, tam tersine, Büktel’in bir yazısını kendi sitesinde yayınlamayı talep etmek üzere Büktel’e telefon açtırıp Büktel’den ricacı olduğu halde, Büktel ve Çetinkaya için,  “yazıları hiçbir zaman Tiyatro…. Tiyatro… Dergisi’nde yayımlanamaz” gibi bir ifade kullanmak gereğini niçin duyuyor? Düştüğü durumdan utanmak ve özür dilemek yerine, bizi tekrar aforoz ederek ne yapmaya çalışıyor? Cevap o kadar açık ki, okurların kendi değerlendirmesi yeterli olabilir.

 

Demirkanlı, Çetinkaya’nın cevabı için yazdığı sunuş yazısında “tiyatrodergisi.com.tr her ikisine de açıktır, ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …” diyerek sansür tehdidini Damokles’in kılıcı gibi yeniden sallandırmaya karar vererek; “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” adlı yazısında söyledikleriyle bir kez daha çelişmiş oluyor. O yazısında, Demirkanlı, “hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece” gibi kayıtlar koymaya hiç gerek duymamış, aynen şöyle demişti: 

 

... tiyatrodergisi.com.tr’ de yayımlanması için ise istediği uzunlukta yazılar yazıp, yayımlamamız için gönderebilir, yayımlarız. Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir durumu çarpıtıp küfretse bile…

 

Mustafa Demirkanlı, “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” 18 Şubat 2006.)

 

Anlaşılan Çetinkaya’nın cevap yazısı Demirkanlı’yı (haklı olarak) oldukça acıtmış ve Büktel’in cevap yazısı gelmeden önce, sansür kalkanını yeniden kaldırarak, önceki demokrat açıklamasından bir kez daha çark etmesine yol açmış. Büktel’in yalancı olduğu yalanını manşetten vermekte sakınca görmeyen Demirkanlı, Büktel’in cevabının ise “ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …” yayınlanacağını söylüyor. Demirkanlı’nın yalancı olduğunu iki kere iki dört gibi kanıtladığımıza göre, Demirkanlı’nın, hakaret ve karalamalardan değil, aslında “hakikatlerden” rahatsız olacağını tahmin etmek zor değil. Demirkanlı, “ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …” diyerek, aslında Büktel’in açıklayacağı “hakikatleri” engellemenin bahanesini önceden hazırlamaya çalışıyor.

 

Demirkanlı, sansürcü tavrını savunmak için, dört yıl önceki yazısında aklına gelmeyen, yeni bir bahane de icat ediyor: Yazılarımız uzunmuş. Meğerse Demirkanlı, Büktel ve Çetinkaya’nın yazılarını uzun oldukları için de yayınlayamıyormuş.

 

Evet, Feridun Çetinkaya’nın ancak dört yıl sonra yazabildiği cevap yazısı on sayfaydı ama Demirkanlı’nın “dergisinde” yayınladığı bir yazısına karşı değil, “sitesinde” yayınladığı bir yazısına karşı yazılmıştı. Yani Çetinkaya, yazısını, Demirkanlı’nın dergisi için değil, “sitesi” için yazmıştı. Ve internet sitelerinde sayfa sınırlaması diye bir sorun olamazdı. Bana gelince: Evet, ben dergilerde de, zaman zaman oldukça uzun yazılar yayınladım ama, bunları Demirkanlı’ya göndermedim. Demirkanlı, bugüne dek, benim hiçbir cevap yazımı uzunluk gerekçesiyle reddetmiş değildi. Bize karşı yazdığı dört yıl önceki sansürcü yazısında da zaten yazılarımızın uzunluğuna dair herhangi bir cümle yoktu. Uzunluk, Demirkanlı’nın aklına dört yıl sonra gelen bir bahane.

 

Demirkanlı benim yalancı olduğumu dört yıl sonra manşetten duyuruyor. Ben Demirkanlı’ya demişim ki: Çetinkaya’nın hakkımda yazdığı yazıyı önceden okumadım. Bu yalanmış. Böyle bir şey söyleseydim, elbette yalan olurdu. Ama, bırakın herhangi bir yalanı, böyle aptalca bir yalanı neden söylemiş olayım ki? Böyle bir yalana neden gerek duyayım? Demirkanlı bu sorularla ilgilenmiyor. O, yalnızca, benim, Feridun’un yazısını yayından önce okuduğumu kanıtlamakla ilgileniyor. İyi de, bunu kanıtlamaya gerek yok ki… Bunu inkâr eden eden yok ki… Bunu ne ben, ne de Feridun hiçbir zaman inkâr etmedik ki… Demirkanlı buna aldırmıyor. Kimsenin inkâr etmediği bir gerçeği Feridun Çetinkaya’nın tanıklığına başvurarak ve benim kanıtla diyeceğimi varsayarak, ille de kanıtlamaya çalışıyor.

 

Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…

 

(Mustafa Demirkanlı,“Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”

 

Ahizenin tanıklığına gerek yok. Çetinkaya benim yazıyı önceden okuduğumu sana elbette söylemiştir. Bunu niye saklasın ki? Bunu niye inkâr etsin ki? Ne zaman inkâr etmiş ki? Ben ne zaman inkâr etmişim ki? Ben o yazıyı önceden okuduğumu ne zaman inkâr etmişim ki? Niye inkâr edeyim ki? Sen kimsenin inkâr etmediği bir gerçeği, Çetinkaya’nın tanıklığıyla kanıtlamaya çalışıyorsun.

 

Peki kanıtladın: Ben o yazıyı yayınlanmadan önce okumuştum. Peki bu beni niye yalancı yapsın? Ben bu gerçeği ne zaman inkâr etmişim? Mademki, benim o yazıyı önceden okuduğumu inkâr ettiğimi ve bu yüzden yalancı olduğumu söylüyorsun, senin, asıl “bu” iddianı kanıtlaman gerekir. O yazıyı önceden okuduğumu değil, önceden okuduğumu inkâr ettiğimi kanıtlaman gerekir. Ben, o yazıyı önceden okuduğumu nerede, ne zaman inkâr etmişim? Bana yalancı diyebilmen için, bu sorunun cevabını belgeli olarak verebilmelisin. Çünkü beni yalancı yapan şey, o yazıyı önceden okumuş olmam değil, önceden okuduğumu inkâr etmiş olmam olabilir ancak.

 

Demirkanlı’nın burada yaptığı kurnazlığı tüm okurların anladığını sanmıyorum ve konuyu somut bir benzetmeyle sadeleştirerek, Demirkanlı’nın başvurduğu aldatmacayı tüm okurların anlayabileceği kadar açık hale getirmeyi önemli sayıyorum.

 

Demirkanlı diyor ki: “Coşkun Büktel, telefon görüşmemizde bana, Feridun Çetinkaya’nın namuslu bir insan olmadığını söyledi. Büktel yalan söylüyor. Çünkü Çetinkaya ile yaptığım görüşmede Çetinkaya bana kendisinin namuslu olduğunu söylemişti. Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: ‘Ben Demirkanlı’ya namusluyum demedim’ der veya beni doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… Kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…”

 

Örneği böyle verince, Demirkanlı’nın yaptığı kurnazlık daha kolay görünüyor sanırım. Feridun Çetinkaya, “namusluyum” derse, Coşkun Büktel’in yalancı olduğu kanıtlanmış olacakmış. Oysa Feridun Çetinkaya’nın “namusluyum” demesi, yalnızca Çetinkaya’nın “namuslu olduğunu” kanıtlayabilir. Benim Çetinkaya hakkında “Çetinkaya namuslu değildir” diyerek  Demirkanlı’ya yalan söylediğimi kanıtlamaz. Demirkanlı, benim kendisine yalan söylediğimi, Çetinkaya’nın değil ancak “benim” tanıklığımla kanıtlayabilir. Yani asla kanıtlayamaz.

 

Kısacası, durum, şu: Demirkanlı, bana karşı bir cevap yazısı yazıyor. Yazının başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ediyor. Ama elinde ne kanıt var, ne de tanık. Tanık diye Çetinkaya’yı gösteriyor. Çetinkaya’nın gerçek bir ifadesini ortaya koyuyor. Ve Çetinkaya’dan o ifadesini doğrulamasını veya yalanlamasını bekliyor. “İsterse yalanlayabilir, onun namusuna kalmıştır” gibi dramatik lafların kalabalığı arasında, Çetinkaya’nın o ifadeyi doğrulamasının benim yalancı olduğumu nasıl kanıtlayacağı meselesini okurlara unutturuyor. İlk bakışta karışık görünüyor ama aslında çok da zekice bir taktik değil. Yine de, ilk bakışta göründüğü kadar alçakça bir taktik olduğunu kabul etmek zorundayız. Çünkü Demirkanlı, bu taktikle, beni ya da Çetinkaya’yı değil, okurları aldatmayı amaçlıyor.

 

Büktel’in yalancı olduğunu “manşetten” ilan eden Demirkanlı’nın bu iddiasını hangi “kanıta”(!) dayandırdığını öncelikle gösterdikten sonra; şimdi Demirkanlı’nın Büktel ve Çetinkaya hakkında dört yıl arayla yazdığı iki yazıyı, tek kelime kısaltmadan art arda alıntılayıp, cümle cümle cevaplayalım.

 

Önce, dört yıl önceki “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” (Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2016) başlıklı ilk yazıdan başlayacağım. Demirkanlı’nın cümlelerini farklı, ve koyu harflerle, kendi cevaplarımı ise normal harflerle diziyorum:

 

 

Bölüm 3:

“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”

 

Demirkanlı dört yıl önceki bu ilk yazısına şöyle başlıyordu:

 

“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazı neden yayımlandı Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’nde? Bu soruyu birçok okur sordu. Dergi’nin kendisine ve yazarlarına olduğu kadar, Türk tiyatrosunun önde gelen, saygın kimi isimlerine saldırganca hakarete yeltenen bu yazı neden yayımlandı?

 

Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” başlıklı dört yıl önceki bu yazısını, bugün internet sitesinde nasıl tekrar yayınladıysa; Feridun Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı dört yıl önceki o yazısını da hemen kendi yazısının yanında tekrar yayınlamalıydı. O zaman okurlar, Çetinkaya’nın yazısında Demirkanlı’nın iddia ettiği gibi, gerçekten saldırganca hakaret var mıydı, varsa kime ve hangi nedenle yapılmıştı soruları karşısında meraka kapılmaz; cevabı kendi gözleriyle görürlerdi. Acaba sansürcü Demirkanlı kendi eski yazısının internet sitesinde tekrar okunmasını istediği halde, bu yazıda suçladığı eski Çetinkaya yazısının tekrar okunmasını niçin istemiyor? Yaptığı “saldırganca hakaret” suçlamasının delili olan o eski yazıyı niçin okurlardan saklıyor? Demirkanlı’nın okurlardan sakladığı “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazıyı www.tiyatrofanzini.com internet sitesinde okuyabilirsiniz.

 

Yaklaşık iki yıldır yazılarıyla Dergi’ye katkıda bulunan Feridun Çetinkaya, telefon edip, Coşkun Büktel’in kitabı ile ilgili tanıtım yazısı  yazmayı önerdiğinde, hemen kabul ettim. Yazı geldiğinde ise kitap tanıtımı değil, Coşkun Büktel portresi ardında, başta kurumsal olarak Dergi olmak üzere, hemen hemen yazar kadrosunun tamamı değişik biçim ve sözcüklerle aşağılanıyor, suçlanıyordu.

 

Bu suçlamaların cevabı, Çetinkaya’nın dört yıl sonra yazabildiği cevap yazısında tek tek veriliyor ve durumun Demirkanlı tarafından anlatıldığı gibi olmadığı açıklanıyor. (Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor”)

 

Örneğin, “Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur.”

 

Demirkanlı’nın yukarıda yaptığı tek cümlelik alıntıdan herhangi bir anlam çıkarabildiniz mi? “Muhatap olmuştur” dediği muhatabın kimliği bile belli değil. Muhatap olduğu davranışların neler olduğu belli değil. O davranışların ilkel ve iğrenç tanımlamasını hak edip etmediği belli değil. Demirkanlı da, karşıma çıkan tüm vandallar (sanatsavarlar) gibi belirsizlikten medet umuyor. Sisleme yapıyor. Çünkü sisler içinde yalanların tanınması daha zor olur diye düşünüyor.

 

Bundan sonraki ikinci yazısının başında beni (yani insanları pek çok zaman cümle cümle alıntılayarak cevaplayan Coşkun Büktel’i) “cımbızcılıkla” suçladığını okuyacağınız Mustafa Demirkanlı; Feridun Çetinkaya’nın yazısından cımbızladığı “Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur.” gibi tek cümlelik bir alıntıdan okurların ne anlamasını bekliyor?

 

Biz, Çetinkaya’nın yazısından, Demirkanlı’nın seçtiği cümlenin hangi bağlamda söylendiğinin anlaşılmasını önemli saydığımız için, çok daha geniş bir alıntı yapmayı gerekli görüyoruz. Aşağıdaki alıntıyı okuyunca bu gerekliliği okurların da kabul edeceğinizden eminiz:

 

Coşkun Büktel’in yaşadıkları ve yazdıkları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “özgürlük”, “bilgi”, “demokrasi”, “eleştiri”, “yaratıcılık”, “bilimsel olmak”, “akademik olmak” kavramlarının yaşadığımız bu günlerde içlerinin nasıl boşaltıldığı, bu kavramların “alttan alta” nasıl insana, doğruya, iyiye, güzele karşı kullanıldığı açıkça görülüyor. Kültür ve sanat alanında bile sıradanlığın, bayağılığın ve ikiyüzlülüğün temsilcilerinin nasıl kollandığı, yüceltildiği; kaliteliden, değerliden, doğrudan ve gerçekten yana tavır koyanların nasıl cezalandırıldığı, engellendiği, aforoz edildiği gerçeği gözler önüne seriliyor.

 

Bu sayede, biraz dikkatli gözler sadece televolelerdeki yozlaşmaya takılıp kalarak bütün suçu sadece “devlet politikaları”na, vitrindeki yozlaşmaya yükleyerek asıl felaketi gözden kaçırma yanlışına düşmekten kurtuluyorlar.

 

“Devlet”in tarihte ve günümüzde, özgür ve yaratıcı düşünceye karşı olan sansürcü, baskıcı, cezalandırıcı tavrını herkes biliyor. Ama bundan daha önemlisi, sanatçı, akademisyen, eleştirmen unvanına sahip, çağdaş, uygar, bilimsellikten yana gibi görünen pek çok kişinin aslında yozlaşmanın devam etmesine nasıl hizmet ettikleri çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Bu kişilerin vaziyetten görev çıkarmak anlayışıyla, kendi düşünme ve yaratıcılık kabiliyetleri ölçüsünde, “birey devlet” ya da “sivil devlet” diye adlandırabileceğimiz bir anlayışla, “düzen”i ya da kendi yetkinliklerini tartışmaya dönük en ufak eleştiri karşısında dahi nezaketi, demokratlığı ve medeniliği bir yana bırakarak, bu sansür ve kısıtlamayı hem kendilerine hem de kendi iktidar alanlarındaki insanlara nasıl acımasızca uyguladıkları gerçeği çoğu zaman en dikkatli gözlerden bile kaçırılıyor.

 

Bu durumun en açık göstergesi, Coşkun Büktel’in görmezden gelinmesi, yazılarını yayınlatma aşamasında yaşadığı engellemeler, çirkinlikler, sansürlerdir. Coşkun Büktel’in kitaplarında bu konuyla ilgili okuduklarımız, sadece “yozlaşmış düzen yanlıları”nın değil, özgürlükçü olmadığı için “yozlaşmış düzene muhalefet eden özgür düşünce savunucuları”nın da,  yeri geldiğinde en az “yozlaşmış düzen yanlıları” kadar sansürcü, tekelci ve samimiyetten uzak olduklarını açıkça göstermektedir.

 

Coşkun Büktel çoğu zaman, bin bir emekle hazırladığı bilgilendirici, uyarıcı nitelikli yazılarını yayınlatamamış ya da sansür edilmiştir . Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur. Üstelik bunu, kendilerine “demokrat” ya da “aydın” denilebilecek pek çok kişi, yayınevi, dergi, gazete yapmıştır. Coşkun Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç, Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ, Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan Yılmaz Öğüt vb. (En son olarak Evrensel Gazetesi’nde Yılmaz Onay’ın imzasıyla yayınlanan ve Büktel’i polemiğe davet eden yazıya karşı Büktel’in cevap olarak kaleme aldığı yazı Evrensel Gazetesi tarafından bile mantıklı bir gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir.)

 

Bildiğim kadarıyla şu ana kadar, bu ismi verilenlerden hiçbiri Coşkun Büktel’in bu konuda yazdıklarını yalanlamamışlar, inkâr etmemişlerdir. Ortada bir yanlış anlaşılma var falan da dememişlerdir. İşte bu anlamda Coşkun Büktel, sadece tiyatro ile ilgili önemli yazılar yazan biri değil, genelde kültür ve sanat hayatımızla ilgili çok önemli veriler sunan bir “olgu” haline gelmiştir.

 

(Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002.)

 

Evet, Çetinkaya, yazısında böyle suçluyordu Demirkanlı’nın savunmaya çalıştığı sansürcü yayınevi ve dergi sahiplerini. Demirkanlı’dan başka hiç kimse onları savunmaya kalkışamadı. Onlar da kendilerini savunmaya kalkışamadılar. Peki ne yaptılar? Ne yaptıklarını görmüş değiliz. Ama çıkan sonuçtan şöyle bir yoruma ulaşıyoruz: Bize göre, Çetinkaya’nın yazısında adı geçenlerden bazıları (ya da bazılarının borazanları) dergi sahibine (Demirkanlı’ya) baskı yapıp, ona menfaatlerinin kimlerden yana olduğunu hatırlatıp, Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel’in aforoz edilmesini sağladılar. Demirkanlı’dan, Çetinkaya ve Büktel’in dergide bir daha asla yazamayacağını açıklamasını istediler. Demirkanlı, cümle cümle alıntılayıp cevapladığımız bu yazısının son iki paragrafında onların istediği bu ilkel ve iğrenç sansürcü açıklamayı yaptı. Burada bir daha alıntılamamızda yarar var:

 

Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.

 

Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz.

 

(Mustafa Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)

 

Peki ama, bu açıklama, Büktel ve Çetinkaya’nın teşhir ettiği suçları aklamaya yetti mi? Büktel gibi Çetinkaya’nın da aforoz edilmesi, ikisinin (ve yalnızca “ikisinin”) eleştirdiği  tiyatral yaklaşımların seyirciyle buluşmasına, yalnızca ikisinin dikkat çektiği tiyatral sorunların ortadan kalkmasına, seyircilerin tiyatroyla barışmasına, ülkemizde tiyatro sanatına karşı canlı ve heyecanlı bir ilginin oluşmasına yetti mi? Hayır, yetmedi. Büktel ve Çetinkaya’yı aforoz eden tek tiyatro dergimiz “çığlıklar” attığına göre, hayır, yetmedi. Herkesten farklı şeyler söyleyen ve farklı bir tiyatral yaklaşım öneren Büktel ve Çetinkaya’nın aforoz edilmesi, hiçbir sorunu çözümlemedi.

 

Bugüne kadar Coşkun Büktel’in herhangi bir yazısını yayımlamamış olduğumuz için ilkel ve iğrenç tanımlamasına biz de giriyorduk.

 

İlkel ve iğrenç tanımlamasına siz elbette giriyordunuz ama, Coşkun Büktel’in “herhangi” bir yazısını yayımlamamış olduğunuz için değil. Coşkun Büktel’e “cevap hakkı tanımamış” olduğunuz için... Ahmet Levendoğlu’nun sizin derginizde çıkan bir yazısında benim fikirlerimi nasıl yürüttüğünü açıkladığım “Fikir Yürütmek” başlıklı yazımı yayınlamaktan yan çizmek çabasıyla bin dereden su getirmiş olduğunuz için... Bir yazıyı reddederken bile “açıkça mertçe Türkçe” konuşamadığınız için... Coşkun Büktel’in istediği ilk cevap hakkını “Çünkü biz bir özel sayı yapmaya karar verdik… biraz gecikeceğiz. Eylül-Ekim sayısını bir arada çıkarmayı düşünüyoruz.” gibi acemice  bahanelerle, daha 1999 yılında reddetmiş olduğunuz için. (Bakınız: Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 312. Ayrıca, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” 15 Şubat 2006.)

 

Siz benim “herhangi” bir yazımı yayınlamadığınız için değil, benim cevap hakkımı tanımadığınız için, Çetinkaya’nın ilkel ve iğrenç tanımlamasına girdiğinizi hissetmiştiniz. Hislerinizde yanılmıyordunuz. Büktel’den “herhangi” bir yazı yayınlamamak (bir tiyatro dergisi için kalite belirtisi sayılamayacağı kuşkusuz olmakla birlikte) hakkınızdı. Kendi derginizde ne yayınlayacağınıza kimse karışamazdı. Ama bir insana cevap hakkı doğuran bir yazıyı yayınladıktan sonra, o insana cevap hakkı tanımamak, şu ya da bu bahaneyle cevap hakkını gaspetmek, hakkınız değildi. Büktel’in (ya da herhangi bir insanın) cevap hakkını, türlü bahanelerle engellemeye çalışmak, kuşkusuz, ilkel ve iğrenç bir davranıştı. Yani Çetinkaya’nın “ilkel ve iğrenç” tanımlaması, size de, size Çetinkaya’nın yazısı nedeniyle rahatsızlığını belirten ahbap çavuşlarınıza da, cuk oturmuştu. Zaten, bu yazınızın finalinde Çetinkaya’ya verdiğiniz “mahkemeye gidin” cevabıyla, o tanıma cuk oturduğunuzu kendi sözlerinizle kanıtlamış oldunuz. Hatta, yazınızı inanılmaz bir pişkinlikle, “Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz.” diye bitirdiniz. 

  

Biraz daha aşağıda yayın organlarının isimleri sıralanırken birinci sırada Tiyatro... Tiyatro... zikredilip, editör isimlerinde Yılmaz Öğüt bile -bile çünkü, Yılmaz Bey sadece kitap yayıncılığı yapıyor- anılırken, bana bir ayrıcalık yapılıp ismim eklenmemiş listeye, sağ olsunlar.

 

Görüldüğü üzere, Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” başlıklı dört yıl önceki o yazısını okumadıkça, okurların Türkçe özürlü Demirkanlı’yı anlama şansları yok. Yukarıda değinilen konularda asıl cevaplar Çetinkaya’nın dört yıl önceki o yazısında. Ama biz burada yalnızca şu kadarını belirtelim ki, Çetinkaya, dört yıl önceki yazısında “ilkel ve iğrenç” bulduğu davranışların örneklerini sıralarken, (Demirkanlı’nın adını vermemiş olsa da) yazdığı yazıyı Demirkanlı’nın dergisinde yayınlayacak olduğu halde, o derginin adını, hem de en başta, vermekten kaçınmamıştı:

 

Coşkun Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç, Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ, Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan Yılmaz Öğüt vb.

 

(Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002. www.tiyatrofanzini.com )

 

Feridun Çetinkaya’nın kitap tanıtımı önerisinin ardından, söylediğinin dışında bir yazı göndermesi bile

 

Demirkanlı’nın dört yıl önceki bu iddialarını ancak dört yıl sonra ve internette cevaplayabilen Çetinkaya, Demirkanlı’ya nasıl bir yazı yazacağı konusunda kendini bağlayacak hiçbir taahhütte bulunmamış olduğunu söylüyor. Bakınız: “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” )

 

tek başına reddetmeyi haklı kılacakken, yayımlanmasının tercih edilmesinin iki nedeninden biri, yazı yayımlandıktan sonra üslubunu bir kere de yayımlanmış olarak görüp, kendini tekrar değerlendirme şansının olması,

 

O yazıyı yayınlama “suçunu” oligarşiye bağışlatmak için, Kemal Sunal’ın Şaban’ı bile, “üslubunu yayınlanmış görüp hatasını anlasın istedim”den daha zekice bir bahane bulabilirdi.

 

ikinci neden ise -haklı olmasa bile- sansürlenmiş gibi hissetmemesi kendini.

 

Aman yarabbi! Sansüre ne kadar karşısınız?! Ne kadar demokratsınız?!

 

Coşkun Büktel fenomeninden ne çekinen ne de onu ciddiye alan var bu dergi çevresinde.

 

Büktel’den çekinmiyoruz. Yalnızca ona cevap hakkı tanımıyoruz. Biz Büktel’den asla çekinmiyoruz; biz Büktel’in pazılarından değil, yalnızca yazılarından çekiniyoruz. Ama Büktel de zaten vandalları (sanatsavarları) pazılarıyla değil, yalnızca  yazılarıyla cezalandırıyor. Büktel’den çekinmek demek, onun pazılarından değil, yazılarından çekinmek demektir. Onun yazılarını yayınlamamak demektir. Siz, bırakın herhangi bir yazısını, cevap yazısını bile yayınlamadığınıza göre, ona karşı ne kadar efelenirseniz efelenin, Büktel’den ödünüzün koptuğu saklanamıyor.

 

Coşkun Büktel’i değerlendirmek ise sizlere aittir, istediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz, amma değerlendirme adı altında hakaretlerinize yer verilmiyor diye insanları “sansürcü”, “iğrenç”, “ilkel” olarak tanımladıktan sonra,

 

İnsanların cevap hakkını gasp etmenizden önce sizi “sansürcü”, “iğrenç”, “ilkel” olarak tanımlayan yoktu. E insanların cevap hakkını gasp etmenizden sonra, o kadarcığı da hakkınız artık. Egemenler cevap hakkı tanımamanın bahanesini bin yıl önce bulmuşlar: “Hakaret içeriyor.”

 

Bir düşünün: Olayımızda cevap hakkı tanımamak için hakaret bahanesine sığınan insan kim? Mustafa Demirkanlı. Demirkanlı kim? Yazıyla hakaret suçu işlediği için mahkemeye verilmiş ve hakaret ettiği sabit görüldüğünden tazminata mahkûm olmuş bir şahıs. Yani Demirkanlı, hakarete mutlak biçimde karşı olan birisi değil. Hakarete ancak insanların cevap hakkını gasp etmek istediğinde karşı oluyor. Yoksa, mesela, Mehmet Atak’ın Tiyatro Tiyatro sayfalarında Coşkun Büktel’e “narsist meczup” diye hakaret eden satırlarına, Demirkanlı karşı olmuyor.

 

aynı insanlarla aynı dergi sayfasını paylaşıp, hakaret ve küfretme hakkınızın olmasını düşünmeniz ise yadırgatıcı olmaktan çok, hayret verici bir oportünizm olsa gerek.

 

Yani Demirkanlı’ya göre, insanın aynı dergi sayfasını paylaştığı kimseleri eleştirmesi ayıptır. Bu nitelikteki bir yazıyı aynı dergide yayınlamaya hakkı olduğunu düşünmesi, oportünizmdir.

 

Yani, siz Feridun Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” başlıklı yazısını, türlü bahanelerle geri çevirmeye veya kısalttırmaya çalışacaksınız. Çetinkaya, bahanelerinizin geçersizliğini göstererek sizde gelip geçici, dönemsel bir vicdan uyanışı, bir “samimiyet buhranı” yaratacak ve yazıyı basacaksınız. Ama daha sonra, Coşkun Büktel’in tiyatro oligarşisine karşı mücadelesini anlatan bir yazıyı yayınlamanız nedeniyle oligarşiden aldığınız tepkiler yüzünden, birdenbire kendinize gelecek ve “hay allah, ben ne yaptım?” diyerek “hatanızı” anlayacaksınız. Kapılmış olduğunuz “samimiyet buhranının” size unutturduğu gerçekleri kendinize yeniden hatırlatacaksınız:

 

“Ben bu dergiyi sanata katkı için, sanatsal mücadele için çıkarmıyorum ki!… Tiyatroyu sevmem bile!… Ben görev yapmıyorum, ticaret yapıyorum. Ben vicdan sahibi değil, dükkan sahibiyim. Öyleyse, kimin haklı ya da haksız olduğu beni ilgilendirmez. Dergimin satılmasında ve reklam almasında kimin yararı olur? Benim için asıl soru bu! Sırf haklılar diye, Büktel ve Çetinkaya gibi meczupları destekleyip, su başlarını tutmuş olan yüksek zevatı küstürmek, akıllıca bir tercih olmadı. Bu tercihten bir an önce çark etmem gerek. Bu tür demokratlık heveslerimden, bir daha nüksetmemek üzere, vazgeçmem ve vazgeçtiğimi oligarşiye ispat etmem gerek. Mademki adamlar demokrat yayıncılıktan hoşlanmıyorlar, Büktel gibi, Çetinkaya gibi meczuplara artık dergimin sayfalarında yer vermeyeceğimi kesinlikle göstermem gerek. Bir ticaret erbabı olarak, ben, Büktel gibilerle değil, oligarşiyle iyi geçinmeliyim. Gerekirse Büktel’e ve Çetinkaya’ya çamur atarak bile, oligarşiye servis vermeliyim. Devrimi çok sevmiş eski bir solcu olarak buna mecbur kalmak istemezdim ama, erdemli kalacağım diye, bu yaştan sonra Coşkun Büktel gibi aç gezecek değilim herhalde!… Günümüzün reel politikasında bu tür Don Kişotluklara yer yok. Benim bir ailem var. Sorumluluklarım var. Dergimi satabilmek için oligarşinin desteğine muhtaç olduğumu unutmak gibi bir lüksüm olamaz benim.”

 

Bu gerçekleri hatırladığınız için; kendi iradenizle yayınladığınız o yazıyı Şabanca bahanelerle “tü kaka” ilan ettiğiniz halde; sizin davranışınız “yadırgatıcı olmaktan çok, hayret verici bir oportünizm” olmuyor ama Feridun Çetinkaya’nın oligarşiyi eleştiren yazısını sizin derginizde yayınlamak istemesi, “hayret verici bir oportünizm” oluyor, öyle mi? Siz oportünist değilsiniz ama (erdeminden başka mal varlığı bulunmayan Coşkun Büktel’in tiyatro oligarşisine karşı verdiği mücadeleyi destekliyor ve o mücadeleye katılıyor diye) Feridun Çetinkaya oportünist, öyle mi? Hakikaten, hayret verici!

 

Gelelim Yılmaz Öğüt’ün “ilkel ve iğrenç” davranışlarına.

 

Feridun Çetinkaya, (yukarıdaki bölümde yazısından yaptığımız uzun alıntıda görüldüğü üzere) benim, yazılarımı ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımı yayınlamakta çektiğim zorlukları ve karşılaştığım sansürcü davranışları genel olarak, “ilkel ve iğrenç” biçiminde değerlendirmiş; sonra da bu davranışlarda bulunanların isimlerini (benim kitaplarımdan alıntılayarak) sıralamıştı. Sıraladığı isimler arasında, Yılmaz Öğüt de vardı. Yılmaz Öğüt’ün davranışları için, Çetinkaya’nın kullandığı “ilkel” sıfatına katılsam da, “iğrenç” sıfatının biraz aşırı kaçtığını düşünüyorum. Ama sayın Öğüt’ün, 1999 Kocaeli depreminde ölen “Metro Canavarı” adlı oyunun yazarı Gürkan Gür’e oldukça çirkin davrandığı asla unutulmamalı. İBŞT’da sahnelendiği dönemde “Metro Canavarı”nı basmaya söz veren Yılmaz Öğüt, Gürkan Gür’ü oyun sahneden kaldırılıncaya kadar bekletmiş, sonra da oyunu basmaktan vazgeçmişti. Rahmetli Gür’ün oyunu bugün hâlâ basılmamıştır. Bu olayı, Gürkan henüz sağken yazmıştım. Bakınız: Coşkun Büktel “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”. Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 510.

 

“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı, ancak bir buçuk yılda yayıncı bulabildiğim kitabımın finalinde ise, kitabımın basılıncaya kadar geçirdiği bir buçuk yıllık macerayı anlatıyor, hangi yayınevlerinden hangi nezaketsizliklerle gerekçeli veya gerekçesiz olarak reddedildiğimi aktarıyordum. Yılmaz Öğüt’ün ret gerekçesi ilkeldi ama bana gayet nazik davranmış, randevusuna sadık kalmış, söz verdiği süre içinde beni cevaplamıştı. Kitabımda, Yılmaz Öğüt’e ilişkin paragraf şöyleydi:  

 

Yalnızca tiyatro kitapları basan Mitos/Boyut Yayınları sahibi Yılmaz Öğüt ise, “biz tiyatro kitapları basmıyoruz” gibi bir bahaneye sahip olmadığından: kitapta yer alan onca somut kanıtın ortaya koyduğu apaçık gerçeklere gözünü kapayarak ve benimle tartışmaya hiç yanaşmayarak, bana yalnızca “yönetmen tiyatrosuna karşı olmadıkları için” kitabı basmayacaklarını söylemekle yetindi.

 

(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 303.)

 

“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” adlı kitabımı okumuş ve Türk tiyatrosunda bilimsellik ve yaratıcılık bakımından bir benzeri bile bulunmayan bu kitabın okurlara ulaşmasındaki yararı kavramış dürüst bir insan; bu kitabın ilkel gerekçelerle reddedilmesine elbette tepki duyabilir ve hatta bu tepkiyi “ilkel ve iğrenç” diye tanımlayabilir. Ama ben, Yılmaz Öğüt’ü şahsen tanıdığım için, onun ne denli nazik ve efendi bir insan olduğunu biliyor; kitap seçerken yaptığı ilkel tercihlerin iğrenç olduğunu düşünmüyorum. O tercihleri bir devlet memuru olarak yapsaydı, hiç sakınmadan iğrenç bulduğumu ben de söylerdim. Ama Yılmaz Öğüt’ün tercihlerinden parasal olarak kâr ya da zarar eden, devlet değil, Öğüt’ün kendisi. Bir de okurlar faktörü var, tabii; sayın Öğüt’ün tercihlerinden okurlar da zarar görüyorlar. Ama okurların da seçme şansı var. Seçmeyi öğrenmeliler.

 

Coşkun Büktel Theope’nin yazımını bitirip, yayımlanmak üzere Boyut Yayınevi’ne geldiği sırada, benim Yılmaz Öğüt ile ticari ortaklığım devam ediyordu, yani Yayınevi’nin bir sorumlusu olarak birinci dereceden olayın içindeydim. (Doğrudur.) Tiyatro kitapları dizisinin editörlüğünü Yılmaz Bey yürütüyordu, o güne kadar sadece Toplu Eserler ve Bütün Eserler adıyla bir yazarın birden fazla oyununu yayımlamayı tercih etmiş ve ilk kez Theope’de bu formattan sapmaya karar vermiş ve kitabı yayımlamayı kabul ettiğini bildirmişti Büktel’e. (Doğrudur.) Konu tiraja geldiğinde, Büktel ilk basım olarak 5.000 basılmasını talep etmiş, kitabının çok satacağını savunmuştu. (Doğrudur.) Buna karşın Yılmaz Öğüt, bugüne kadar 2.000’in üzerinde hiçbir oyun kitabı basılmadığını ve basılmasının da mümkün olmadığını, bittiği takdirde hiç beklemeden ikinci, üçüncü vs. baskıların yapılacağını söylediğinde, (Yılmaz Öğüt’ün bunları “söylediği” de doğrudur.) şu suçlama (yani açıklama) ile karşı karşıya kaldık: “Yayıncılar genellikle 2.000 basılacağını söyleyip daha fazla basar, kendimi korumak için 5.000’de ısrarcıyım.”

 

Benim bunu söylediğim de doğru; ama elbette Demirkanlı’nın vülgerize ederek aktardığı biçimde söylemiş değilim. Korsan kitabın cirit attığı ülkemizde, korsan basımı yalnızca korsanların değil, yayınevlerinin de yaptığına dair haber ya da duyumlarla hepimiz karşılaşmışızdır. Böyle bir yayın piyasasında, hiçbir yayınevini yakından tanımadığım için, doğal olarak, yayınevlerine karşı genel bir güvensizlik duygusu içindeydim. Ama yayınevlerine güvenmiyorum diye kitaplarımın basılmasından vazgeçmek gibi bir lüksüm olamazdı. Tiyatro kitapları bastığı için Mitos Boyut Yayınları’na gidip Theope’yi basmalarını önerdim. O dönemde bandrol uygulaması henüz başlamadığı için, yayınevine kuzu kuzu boyun eğip teslim olmak dışında, yazarların güvenli bir sözleşme için başlıca seçeneği, muhtemel satış miktarına yakın bir baskı miktarını yayınevinden talep etmekti. 5000 baskı yapılmasını talep ettim. 2000 önerdiler, reddettim. Ret nedenimi sorduklarında, her zaman yaptığım gibi, ne düşünüyorsam, “açıkça, mertçe, Türkçe” söyledim.   

 

Türkçesi siz hırsızsınız diyordu Coşkun Büktel,

 

Ne alakası var? Sizi ilk kez tanıdığım için, size ancak 5000 basarsanız güvenebileceğimi söylüyordum. Sizi tanımadığım için size güvenmeye mecbur değildim. Ama güvenmediğim yayınevlerinden biriyle güvenli bir sözleşme yaparak kitabımı bastırmaya mecburdum. Güvenli bir sözleşme talep etmemin size hırsız demekle ne alakası var?

 

Gümrükten geçerken, görevli memur sizi tanımadığı için size güvenmediğinde, çantanızın içini görmek istediğinde, size hırsızsınız demiş oluyor mu? Ben de sizi, gümrük memurunun tanıdığından fazla tanımadığım için, kitabımın muhtemel satış rakamıyla basılmasını talep ediyordum. Size hırsız diye bir suçlama yönelttiğim yoktu.

 

Çitlembik Yayınları’yla “Fiyasko” adlı romanımın yayınlanması konusunda yaptığım sözleşmede şöyle bir madde var:

 

“YAZAR bu anlaşmaya taraf olarak, bu eserin kendisi tarafından yaratıldığını ve herhangi bir telif hakkını ihlal etmediğini taahhüt eder.”

 

Bu madde şu anlama geliyor: “Coşkun Büktel, eseri kimseden çalmadığını beyan eder.” Ama ben, başka sözleşmelerimde de farklı ifadelerle yer alan bu madde yüzünden sözleşme yaptığım kişilerin beni hırsızlıkla suçladıklarını bir an bile aklımdan geçirmedim. Çünkü onların beni hırsızlıkla suçladıkları filan yoktu. Yalnızca, babalarının oğlu olmadığım için, haklı olarak, kendilerini garantiye alıyorlardı. Yaptığı sözleşmelere eğer böyle bir madde koyuyorsa/koyarsa, Yılmaz Öğüt, sözleşme yaptığı yazarlara “hırsız” demiş olur mu? Hayır, yalnızca kendini garantiye almış olur.

 

Ben de, 5000 baskı talep ederek kendimi garantiye almak istiyordum. Bunun sizi hırsızlıkla suçlamak diye yorumlanması nasıl mümkün oluyor, anlamıyorum. Beni suçlayabilecek dişe dokunur bir şey bulamadıklarından, vandallar (sanatsavarlar) hep böyle yapıyor. Bu saçma yöntemlerle, bu salakça yorumlarla suç imal etmeye çalışıyorlar.

 

Yılmaz Bey benim önerdiğim 5000 baskıyı kabul etmedi, ben de onun önerdiği 2000 baskıyı kabul etmedim ve anlaşamadan ayrıldık. Ben “Theope” Mitos Boyut Yayınları’nda basılmadığı için Yılmaz Bey’e kızmayı bir an bile aklımdan geçirmedim. Yılmaz Öğüt’ü, yazılarımda, bugüne dek, birkaç kez eleştirdiğim halde “Theope”nin basılmaması yüzünden bir kez olsun eleştirmedim. Feridun Çetinkaya da zaten, genel olarak “ilkel ve iğrenç” diye nitelediği davranışlar kategorisine Yılmaz Öğüt’ün davranışını dahil ederken, Yılmaz Öğüt’ün “Theope’yi basmamasını değil, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”yı ilkel bir gerekçeyle basmamasını eleştirdiğini söylüyor.

 

tabii Theope basılmadı.

 

Okurlara eksik bilgi veriyorsunuz. Eksik bilgi vermek, yalanın türlerinden biridir. O nedenle Amerikan mahkemelerinde tanıklar, yalnızca gerçeği söyleyeceklerine değil, “tüm gerçeği” söyleyeceklerine ve gerçekten başka hiçbir şey söylemeyeceklerine yemin ederler. “Theope basılmadı” dediğinizde, bilmeyen okurlar, Theope’nin hiç basılmadığını sanırlar. Yanılırlar. Siz, tüm gerçeği anlatmasanız bile, en azından, “Theope’yi basmadık” ya da “Theope o zaman basılmadı” demek zorundaydınız. Böylelikle okurlara tüm gerçeği anlatmamış olsanız bile, en azından onları yanıltmamış da  olurdunuz. Okurları yanıltmaktan yarar uman bir insan, okunmaya layık değildir.

 

Theope, “basıldı”. Ama Yılmaz Bey’in önerdiği üzere 2000 adet değil; 400 tanesi birinci hamur olmak ve satış dışı tutulmak kaydıyla, 5400 adet basıldı. Yılmaz Öğüt’ten daha güvenilir bir yayıncı bulamadığım ve Öğüt’e de (o zamanlar tanımadığımdan) yeterince güvenemediğim için, “Theope”yi, dostlarımın (Derya Şendil, Mustafa Dağıstanlı, Acar Burak Bengi) finanse etmesiyle kendim bastırdım. Amatör bir basım olduğu halde, %40 payı aşırı bulduğumuz için kitabı dağıtımcılara vermediğimiz halde, kitapçılara %25 kârla ve konsinye olarak elden dağıttığımız halde, dağıtımı yalnızca üç büyük şehirle ve tiyatrocu dostların yardımlarıyla sınırlı tuttuğumuz halde; “Theope”nin ilk 5400’lük basımı sekiz yılda (yani 2001 yılında) tükendi. Profesyonel bir yayınevinin tanıtım ve dağıtım olanaklarıyla çok daha erken tükeneceği kesindi. Yani, bence, ben, 5000 baskı talebimde haklı çıktım. Ama talebimi kabul etmediği için Yılmaz Öğüt’e gücenmek asla aklımdan geçmedi. Onun da bana gücendiğini sanmıyorum.

 

Yıllar geçip, ben yayınevinden ayrıldıktan sonra Coşkun Büktel birkaç kez daha gelecekti Yılmaz Bey’e, yeni kitaplarının basılması için.

 

Doğrudur. “Theope”den sonraki kitaplarımın 2000 basılmasını uygun bulduğum için, Yılmaz Öğüt’e öneriler götürdüm. Peki ama bunda ne tuhaflık var? Ben Yılmaz Öğüt’e (eleştirilerime rağmen) hiçbir düşmanlık beslemediğimden ve Yılmaz Öğüt’ün bana “eleştirilerim yüzünden” hiçbir düşmanlık beslemeyeceğini farz ettiğimden; ona bugün de yarın da gidebilirim. Yılmaz Öğüt, benim “Theope”den sonraki kitaplarımın hiçbirini beğenmediği için hiçbir kitabımı basmadı. Tiyatro sanatı bakımından tercihlerini ilkel buluyor olabilirim ama bu Yılmaz Öğüt’ün nazik ve iyi bir insan olduğunu görmemi engellemiyor. O da eminim, kendi standartları içinde beni çok agresif ve sekter buluyordur ama benim dürüst bir insan olduğumun da farkındadır. Yılmaz Öğüt önerdiğim kitapları inceleyerek bana yanıt vermeyi kabul ettiği sürece, kendisine, kendimce uygun bulduğum kitaplarımı önermeye devam edeceğim. Demirkanlı’nın benim Yılmaz Bey’e gitmemi niçin tuhaf bulduğunu, anlamış değilim. 

 

Hırsıza(!) neden kitap yayımlatmaya niyetleniyor tekrar

 

Yılmaz Öğüt hırsız olmadığı için. Benim ona hırsız dediğim, sizin kendi uydurmanız olduğu için. Önce benim Yılmaz Öğüt’ü hırsız diye suçladığıma dair bir teori uyduruyorsunuz. Sonra kendi kendinize uydurduğunuz o teoriden yola çıkarak, birtakım sonuçlara varıyor, vardığınız sonuçlara yine kendi kendinize şaşırıyorsunuz. Hep bunu yapıyorsunuz. Hiç zekice değil. Attığınız çamuru zihinlerden temizlemek belki zahmet gerektiriyor ama yine de hiç zekice değil. Kurnazca bile değil. Sadece alçakça.

 

ve yayımlanmadığı için, yayımlamayanlar neden “ilkel ve iğrenç” oluyor, bilmiyorum.

 

“Hırsız”(!) dediğiniz Yılmaz Öğüt’e tekrar kitap yayınlatmaya giden, size göre, kim? Coşkun Büktel. Büktel, Öğüt’e asla hırsız demediğine göre; Büktel de, Öğüt de, görüşmemek için herhangi bir neden göremiyorlar ve Büktel gerekli gördükçe, gayet ender olarak da olsa, önceden randevu alıp Öğüt’ü ziyarete gidiyor. Ona yöneltmiş olduğu eleştirilere rağmen ona gitmesinde hiçbir sakınca görmüyor.

 

“Hırsız”(!) dediğiniz Yılmaz Öğüt için “ilkel ve iğrenç” diyen, size göre, kim? Feridun Çetinkaya. Peki, size göre, Feridun Çetinkaya, “ilkel ve iğrenç” davranışlarda bulunanlar kategorisine dahil ettiği Yılmaz Öğüt’e kitap yayınlatmaya hiç gitmiş mi? Hayır.

 

Öyleyse elmalarla armutları aynı cümle içinde karıştırıp ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benim ve Feridun’un mu yoksa okurların mı kafasını karıştırmaya çalışıyorsunuz?

 

Feridun Çetinkaya’nın şu tespiti çok yerinde:

 

Demirkanlı, köylü kurnazlığı yaparak şansını deniyor, el çabukluğuyla bize elmaları armut diye yutturmaya kalkışıyor.

 

(Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” www.tiyatrofanzini.com)

 

 Bir başka örnek ise, Nesrin Kazankaya'nın İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü sırasında Coşkun Büktel'in dramaturg olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu'na girmek istemesi,

 

Dramaturg olarak girmek istesem, çok daha önce girerdim. Genel müdürken Rahmi Dilligil, eski eşim DT oyuncusu Nalan Örgüt ve DT yönetmeni Şakir Gürzumar aracılığıyla bana dramaturg kadrosunu teklif etmişti. Reddetmiştim. Eski DT müdürü Osman Vöber de dramaturg olarak DT’de çalışmamı istiyordu. A kadrosundan maaş almak üzere üst düzeyde bir tür dramatik danışmanlık yapmam mümkün olsaydı, bunu kabul edecektim ama öyle bir kadronun mümkün olmadığı söylendi. Bu durumda, ben, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” kitabımda da yazdığım gibi, (sayfa 14) B kadrosundan dramaturg olmayı istemiyor, A kadrosundan sanatçı olmayı istiyordum. Kameralar önünde rol yapabildiğim halde, sahneye çıkıp oyunculuk yapmak konusunda kendimi asla yeterli bulmadığımdan, sanatçı kadrosuna girmem, bence ancak yönetmenlik yapmamla mümkündü. Ama Kazankaya, benim DT’de yönetmenlik yapma talebime, nedensiz bir sinirlilikle ve (kitabımdan alıntılayarak aşağıya aktardığım) zekâdan çok uzak birtakım kibirli ifadelerle cevap verdi. Böylelikle, nefret ettiğim o kibri kırma konusunda beni fazlasıyla motive ederek, Türk tiyatrosunda, bilimsel tutarlılık, nesnellik ve yaratıcılık bağlamında, en sağlam metnin yazılmasını, en yararlı kitaplardan birinin yaratılmasını sağlamış oldu.   

 

bu talep doğal, ancak doğal olmayan Kazankaya'nın kadro alımlarının Genel Müdürlükçe yapıldığını söylemesine rağmen,

 

Kazankaya, bana böyle bir şey söylemedi. Çünkü söylemesine gerek yoktu. Kazankaya’nın beni kendi kafasına göre yönetmen (ya da sanatçı) kadrosuna alamayacağını ikimiz de zaten biliyorduk. Ben Kazankaya’dan yalnızca, elden verdiğim dilekçe metnini Ankara’ya ulaştırmasını istemiştim. Kazankaya dilekçemi gönderdi ve bir süre sonra Ankara’dan oyunculuk yapmayacağıma göre sanatçı kadrosuna giremeyeceğim yolunda bir cevap geldiğini bana telefonda bildirdi. “Öyleyse ben de onlardan yönetmen kadrosu isterim!” dediğimde, sanırım kendisi bile yönetmen kadrosunda olmayan Kazankaya çok sinirlendi ve zorlama bir nezaketle tonladığı şu zekâdan uzak kibirli ifadelerle, benim yönetmenlik talebime tepkisini belirtti:

 

“Böyle bir şeyi nasıl düşünebilirsiniz? Bu herhalde sizin kendi dünyanızda mümkün olabilen bir şey. Biz, oyun yönetebilmek için konservatuar bitirdik, canımızı dişimize takarak Almanya’ya gidip oralarda yıllarca eğitim gördük. Şimdi siz kalkıp Devlet Tiyatrosu’nda oyun yönetmeyi bizden nasıl talep edebiliyorsunuz? Sizinle hangi geçmişimiz var ki, bizden böyle bir şey istiyorsunuz? Biz böyle bir sorumluluğu nasıl üstümüze alırız? Bizim insanlara ilk rejilerini yaptırmak gibi bir görevimiz yok. Sizin DT’de oyun yönetmeniz konusunda yönetim kurulumuzda ufuk görmüyorum.”

 

(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 15.)

 

Büktel'in isteğinin olmaması onu biraz kızdırmış olmalı ki,

 

İsteğimin olmaması, Türk tiyatrosunu sanatseverlerin değil, “sanatsavarların” (vandalların) yönettiğinin en çarpıcı göstergesi olduğu için, beni zaten öteden beri kızdırıyor. Ama isteğimin olmamasının asıl (ya da “tek”) suçlusu Nesrin Kazankaya değildi. O nedenle, benim Kazankaya’ya o zamanki kızgınlığımın nedeni, kitabımda da anlattığım üzere, isteğimin olmaması değildi. Yönettiği “Kısasa Kısas” adlı oyunda Shakespeare’i anlamaktan ne kadar uzak olduğunu ve neler saçmaladığını bildiğim (sonradan da bildiklerimi yazarak herkesin bilmesini sağladığım) Kazankaya’nın; yukarıda aktarılan o kibirli ifadeleri kızdırmıştı beni. Hem de biraz değil, çok kızdırmıştı. Kibirli insanlardan nefret ederim. Kibirli insanlar, bir de yetersiz olduklarında, üstüne üstlük iktidarın lütfettiği makam koltuklarını hazmedemeyerek kendilerinden iyilere tepeden baktıklarında, değil yalnızca beni, İsa peygamberi bile kızdırabilirler.

 

aynı dönemde "Kısasa Kısas"ın yönetmeni Kazankaya, yönettiği oyun nedeni ile yerden yere vuruluyor, Büktel tarafından. Muhtemelen, Büktel'in Devlet Tiyatrosu'na girememesi ile bir ilgisi yoktur.

 

İlgisi olsaydı ne fark ederdi? Nesrin Kazankaya’yı yerden yere vurmak kolay mı? DT’ye giremeyen herkes Kazankaya’yı yerden yere vurabilir mi? Kazankaya’yı yerden yere vurduğumu bildiğinize göre; bunu hamaset, kızgınlık ya da laf kalabalığıyla değil; bilimsel kanıtlarla, belgelerle, dramatik çözümlemelerle yapabildiğimi de biliyor olmanız gerekir. Feridun Çetinkaya’nın şu ifadeleri boşuna yazmış olmadığını anlamış olmanız gerekir:

 

Coşkun Büktel, “yönetmen tiyatrosu” konusunu her yönüyle ele alırken aynı zamanda örnek bir incelemeci tavrı sergiliyor. Kısasa Kısas ve Ferhad ile Şirin oyunlarını, amacı “bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olan” her yönetmenin yapması gerektiği gibi tüm yönleriyle, “nesnel  bir bakış açısıyla ele alıyor. Yazarları açısından, oyun metinlerinin dramatik yapısı ve değerleri açısından, çevirisinin niteliği açısından, oyunculuk açısından, dekor açısından vb... Bu konularla ilgili bilgiler veriyor. İncelemesi boyunca hiç üşenmiyor, yaptığı her değerlendirmenin, ileri sürdüğü her iddianın, söylediği her sözün, her yargısının dayanaklarını, kanıtlarını ortaya koymaya özen gösteriyor. Bu özellikleriyle kitap, tiyatroda yazar, metin, çeviri, yönetmen, çağdaşlık, yorum, metindeki dramatik değerlerin sahneye taşınması, oyunculuk ve eleştiri gibi konulara getirdiği bakış açısıyla ve bazı kavramların çağdaşlık adı altında nasıl yozlaştırıldığını, nasıl çarpıtıldığını tek tek somut örneklerle ortaya koymasıyla bir ders kitabı niteliği de kazanıyor.

 

(Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002. www.tiyatrofanzini.com)

 

Çetinkaya, yukarıdaki satırları sizin gibi kulaktan dolma, yalan yanlış bilgilerle yazmıyor. Kitabımla ilgili sizin söylediğiniz şeyler, kitabımı okumadan da söylenebilir. Onları söylemek için kitabımı okumak gerekmez; sorumsuz ve yalancı olmak yeter. Ama Çetinkaya’nın söylediklerini söyleyebilmek için Coşkun Büktel’i sevmek yetmez. Büktel’in kitabını okumak, okumakla da kalmayarak, incelemek, üzerinde kafa yormak gerekir. Çetinkaya yazdıklarını, kitabımı “inceleyerek” yazıyor. Ama siz, kitabımda anlattığım ve Kazankaya’nın asla yalanlayamadığı hakikatleri yalanlamaya kalkarken, ya kitabımı bile okumuyor, ya da kanıtlanmış hakikatleri hiç kaale almıyorsunuz. Yazı yazabilmek için ya “kulaktan dolma” bilgilerle yetiniyor ya da iftirayı bile bile malzeme yapıyorsunuz. Türk tiyatrosunda yazılmış en bilimsel, en yararlı, en eğlenceli ve en yaratıcı kuramsal kitabı, DT’na giremeyişimin hıncıyla karalanmış dayanaksız hakaretlerden ibaretmiş gibi göstermeye çalışıyor; büyük bir ihtimalle okumaya bile gerek duymadığınız bu önemli kitabın okurlarla buluşmasını önlemeye de kalkıyorsunuz. Tarih taksiratınızı affetmeyecek.

 

Görüldüğü üzere, Demirkanlı’nın yazısında Kazankaya konusunda kurduğu tek cümleyi düzeltmek için, üç defa araya girip müdahale etmem ve ayrıntılı açıklamalar yapmam gerekti. Yaptığım açıklamalar, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımda var. Demirkanlı kitabımı okumuş olsaydı, bu açıklamaları tekrarlamam gerekmeyecekti. Ama Demirkanlı, belli ki, kitabımı okumamış. Beni suçladığı konuda benim ne yazdığıma bile bakmamış. Çünkü Demirkanlı’nın (ve karşıma çıkan Demirkanlı gibilerin) bakmak, araştırmak, öğrenmeye, anlamaya çalışmak gibi dertleri (niyetleri) yok. Onların amacı, okurlara hakikati göstermek değil. Onların amacı, kendilerine ilişkin açıkladığım çirkin hakikatleri örtmeye, kitaplarımın okurlara ulaşmasını engellemeye çalışmaktan ibaret.

 

Demirkanlı, benim Nesrin Kazankaya ile ilgili yaşadıklarımı ve yazdıklarımı, kasıtlı olarak, bile bile, olabilecek en yanlış biçimde anlatıyor. Öyle ki, bu yöntemle Troya hikâyesini anlatsa, şöyle anlatacaktı: 

 

Norveç ordusunun askerleri, Titanik gemisiyle Kayseri sahillerine gelip kenti üç yıl boyunca kuşattıktan sonra, surların önüne dev boyutlarda, kocaman bir tahta eşek bırakıp Kamçatka’ya geri döndüler.

 

Gel de çık işin içinden. Bunun neresini düzelteceksiniz? Ama adınız Coşkun Büktel ise, hiçbir nedenle yan çizemezsiniz. Düzelteceksiniz. Onlar hakikati karartma (dezenformasyon)  görevlerini yapacak, siz hakikati aydınlatma (enformasyon) görevinizi... Onlar, hiçbir araştırmaya gerek duymadan, kolayca, yalan yanlış, saçmalayarak, iftira atacaklar. Siz, bıkmadan, üşenmeden, gerçeklerle, belgelerle, kanıtlarla cevap vereceksiniz.

 

Bir kere şunu belirtelim: DT yönetmeni Nesrin Kazankaya hakkında, Kazankaya ile diyaloğum hakkında ve Kazankaya’nın yönettiği DT prodüksiyonu “Kısasa Kısas” hakkında benim yazdıklarım; “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı / Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı 368 sayfalık kitabımın yarısına yakın ilk bölümünü oluşturmaktadır. Nesrin Kazankaya hakkında, benim o kitapta yazdıklarımdan daha geniş, daha derin, daha bilimsel, daha önemli hiçbir şey yazılmamıştır ve çok büyük bir ihtimalle, kıyamete kadar da yazılmayacaktır. Kazankaya ile ilgili yazdıklarımda herhangi bir yanlışlık bulunsaydı, Nesrin Kazankaya bugüne dek çoktan canıma okumuş beni kepaze etmiş olurdu. Nesrin Kazankaya, kendisiyle ilgili yazdıklarımın doğruluğunu ya da yanlışlığını değerlendirebilecek en yetkin ve yetkili kişi olarak sustuğu ve 2001 yılından beri bana cevap veremediğine göre, benim onun hakkında yalanlama gerektiren herhangi bir şey yazdığım düşünülemez. Benim kitabımda söylediğim her şey, muhataplarımın sessizliğiyle onaylanmıştır. Konuyu en iyi bilenler itiraz etmediğine göre, Demirkanlı bilir bilmez ortaya atılmamalıdır. Ortaya atılacaksa, en azından kitabımı okumuş olmalıdır. Yazı yazmak çet yapmak kadar kolay olmamalı, okurların zekâsı o kadar da  hafife alınmamalıdır. 

 

Ama okurlar Demirkanlı’nın umurunda değil. Bana ve Çetinkaya’ya saygısı olmadığı gibi, okurlara da saygısı yok. Karmaşık bir yalanlar yumağını ortaya atıp çekiliveriyor. Siz, okurlara ve kendinize saygınız gereği, emek ve mesai harcayıp bu yalanlar yumağının aslını belgelerle ortaya koyduğunuzda, Demirkanlı’nın bütün yapacağı, ya kolayca yeni yalanlar üretmek, ya da Feridun Çetinkaya’ya verdiği şu cevabı vermek:

 

Feridun Çetinkaya, 10 sayfalık bir yanıt göndermiş, Kocatürk polemiğinin içinde gözden kaçmaması için 1 hafta süreyle ana sayfada tutup, sonrasında ilgili yazıların altında kendi sırasında yer alacaktır. Ben yeni bir yanıt vermeyeceğim. Yazının bütününü okuyan okurlar kendi kararlarını kendileri versinler.

 

(Mustafa Demirkanlı: http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?sid=29 )

 

Bu sözler, bir yanıttır. Mustafa Demirkanlı Çetinkaya’ya yanıt veriyor. Ama yanlış yanıt veriyor. Vermesi gereken doğru yanıt, “Ben yeni bir yanıt vermeyeceğim. Yazının bütününü okuyan okurlar kendi kararlarını kendileri versinler.” değildir. Mustafa Demirkanlı’nın vermesi gereken doğru yanıt, şöyle bir şey olabilirdi:

 

“Çetinkaya’nın tespitlerine ve kanıtlarına karşı ne söylesem laf salatası olur. Aslında verilebilecek bir cevabım olmadığını gizlemeye çalışmak olur. Böyle bir adiliğe kalkışmaktansa, itiraf ediyorum. Tüm iddialarını kanıtlamış olan Feridun Çetinkaya haklıdır. Kendisine haksızlık ettiğimi kabul etmek zorundayım. Umarım, beni bağışlar.”

 

Ama nerede Türk tiyatrosunun tek sürekli dergisinin sahibi olacak insanda o sağduyu, o zekâ, o vicdan?… 

 

Ama gördüğüm,  Feridun Çetinkaya’nın çizmeyi çok aştığı ve kendine yakışmayacak bir biçimde, bilgisiz olarak bilgiçlik tasladığı.

 

İnsan, hiçbir somut kanıt gösteremediği halde, bir insanı böylesine pervasızca, ahlaksızca, sorumsuzca ve kibirli bir budalalıkla, sıfatları rastgele sıralayarak suçlamayı kendine nasıl yedirebilir, hangi mideyle içine nasıl sindirebilir, bir türlü aklım almıyor. Siz benim bu somut saptamalarımı sırf tonları yüzünden yayınlanamaz buluyorsunuz ya; ben de, asıl sizin bu asılsız ispatsız suçlamalarınızı yayınlanamaz buluyorum. Ahlaksızca buluyorum. Adi ve müstehcen buluyorum.

 

Bunu somut olarak göstermenin en etkili ve en kısa yolu da gönderdiği yazıyı yayımlamaktı.

 

Öyleyse, yayınladığınız yazıyı yargılamayı okurlara bıraksaydınız. Yazı hakkında okurların göremeyeceği gerçekler varsa, onları açıklamakla yetinseydiniz. “Çetinkaya’nın çizmeyi çok aştığı ve kendine yakışmayacak bir biçimde, bilgisiz olarak bilgiçlik tasladığı” gibi yargılar eğer doğruysa, Çetinkaya’nın yazısında zaten görünür. Yazısında görünmeyen ama Çetinkaya’nın bilgisiz olarak bilgiçlik tasladığını gösteren hangi somut kanıtı ortaya koydunuz ki, Çetinkaya’yı bilgiçlik taslamakla suçlayabiliyorsunuz?

 

Samimi olun! Aldığım tepkiler yüzünden Çetinkaya’nın yazısını yayınladığıma pişman oldum, deyin! Bırakın bu “ben o yazıyı Çetinkaya’ya çizmeyi aştığını, bigiçlik tasladığını göstermek için yayınladım” mazeretlerini. Bu mavalları ne Çetinkaya, ne ben, ne de servis verdiğiniz oligarşi yutar. Çetinkaya’ya Çetinkaya’nın yazısını yayınlayarak ne kanıtlayabilirdiniz ki? Ne kanıtlayabildiniz ki? Saçmalık!… Şaban bile daha sağlam bahaneler üretebilir.   

 

Kısaca ilgili yazı yayımlandıktan ve piyasaya çıktıktan sonraki ilk günü de aktarmak istiyorum. Öğleye doğru telefon çaldı, Coşkun Büktel, Feridun Çetinkaya’nın yazısına itirazları olduğunu ve cevap  hakkı doğduğunu iletti.

 

Doğrudur. Feridun Çetinkaya’nın yazısında yer alan şu paragrafa itirazım vardı:

 

Theope oyunu üzerine bugüne kadar yazılmış en önemli yazının sahibi olan Cezmi Koca (Theope’nin Düşündürdükleri, Evrensel Kültür, Ekim 1994 -Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Eylül 1998, s. 159-170), titiz incelemesiyle, Coşkun Büktel’in yapıtını bilimsel bir yaklaşımla değerlendiren, Coşkun Büktel’in Theope “Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” tezine açıkça, dramaturjik kanıtlar göstererek itiraz eden ilk ve tek kişi olmuştur. Cezmi Koca, bilimsel tutumun nasıl olması gerektiğini yazısının sonunda da açıkça belirtmiştir. “(...) Herhangi bir metne, yazarının kişiliğindeki olumluluk-olumsuzluk merkezli bakmak ya da bakmamak/görmezden gelmek yanlış ve anlamsızdır.”

(Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002. www.tiyatrofanzini.com )

 

Görüldüğü üzere, Feridun Çetinkaya, Dil Tarih’in tiyatro bölümünde birlikte okuduğu, sınıf arkadaşı Cezmi Koca’nın “Theope” üzerine eleştirisini (“Theope’nin Düşündürdükleri” “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 160.) fazla önemsiyor ve benim o eleştiri üzerine, “Theope Savunması” (Bakınız: “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Sayfa 172.) başlıklı 30 sayfalık bir eleştiri yazısı yazdığımı belirtmeyi gerekli görmüyordu. Ben cevap yazımdan önce, Cezmi Koca’nın “Theope”yi eleştiren yazısını tek kelime kısaltmadan kitabıma alırken, o yazıyı şu ifadelerle sunmuştum:

 

Bu yazının, bugüne dek, “Theope” hakkında yazılmış yazılar içinde bir eleştiri yazısına en çok benzeyen yazı olarak kalması, benim değil, Türk tiyatrosunun talihsizliğidir. Yazıya cevabımı “Theope Savunması” başlığı altında okuyabilirsiniz.

 

(Coşkun Büktel, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 160.) 

 

Koca’nın yazısı, “Theope” hakkında yazılmış eleştiriye en çok benzeyen, en “önemli” yazı olabilirdi ama; bu durum, bence, Çetinkaya’nın iddia ettiği gibi, Koca’nın yazısının bilimsel kalitesini ve titizliğini değil; “Theope” hakkında henüz “Theope”nin hak ettiği kadar nesnel, bilimsel ve yaratıcı bir yazının yazılmadığını göstermekteydi. Benim “Theope Savunması” başlıklı 30 sayfalık metnimdeki yanıtlar, Koca’nın yazısının, bilimsel ve titiz olmak bir yana, garezkar olduğunu bile kanıtlamaktaydı. Bu nedenle benim o savunma yazımda Cezmi Koca, gayet sert biçimde yanıtlanmaktaydı. Cezmi Koca’nın değeri konusunda değilse bile, yazısının değeri konusunda Çetinkaya ile anlaşamamıştık.

 

Çetinkaya’nın yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle telefona sarıldığını sanırsınız,

 

Demirkanlı’nın ne sandığını bilemem. İstediğini sanmakta serbesttir. Yeter ki, sanılarına dayanarak, beni yargılamaya, bana “yalancı” sıfatıyla saldırmaya kalkmasın. Demirkanlı, dört yıl önceki bu ilk yazısında, benim öyle bir yalan söylediğimi iddia etmiyor. Yani “Coşkun Büktel bana yazıyı ilk kez gördüğünü söyledi” demiyor. “İlk kez gördüğünü sanırsınız” diyor. (Dört yıl sonraki ikinci yazısında, Demirkanlı bu ifadesini değiştirip, Coşkun Büktel’in yazıyı ilk kez gördüğünü söylediğini iddia ederek düpedüz yalana da tevessül edecek.) Demirkanlı, bu ilk yazısında, benim yazıyı ilk kez  gördüğümü söylediğimi iddia etmiyor, yalnızca “ilk kez gördüğünü sanırsınız” diyerek, yorum yapıyor. Benim cevap hakkı istememi, yazıyı ilk kez görüyormuşum gibi davranmak biçiminde yorumluyor. Bu onun saçma yorumudur. Demirkanlı, yazıyı daha önce görmüş olduğuma göre, yazıya karşı cevap hakkı talep etmemem gerektiğini düşünüyor olmalı. Cevap hakkı talep edince de, benim yazıyı daha önce görmemişim gibi davrandığıma, yani dergiye sızmak için ona tezgâh kurduğuma karar veriyor: O nedenle “Çetinkaya’nın yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle telefona sarıldığını sanırsınız” diyor. Daha önce gördüğüm bir yazıya karşı niçin cevap hakkı isteyemeyeceğimi anlamış değilim. Demirkanlı’nın paranoyak zihninde neler olup bittiğini anlamak kolay değil.

 

Ama beni anlamak, her zamanki gibi, gayet kolay: Ben sadece, 1999’da Ahmet Levendoğlu’na karşı cevap hakkımı kullanmak istediğim gibi, üç yıl sonra, bir kez daha, cevap hakkı kullanmak istiyordum. Daha önceki olayda cevap yazım reddedildiği için, bu defa, yazıyı yazmadan önce, cevap hakkı istemeyi gerekli görmüştüm. Çünkü yazım Feridun Çetinkaya’nın yalnızca bir paragrafına cevap verecekti ve küçük bir değinmeden ibaret, çok kısa bir yazı olacaktı. Bu nedenle, yazacağım o yazının bir başka dergiyi ilgilendirmesi mümkün değildi. O yüzden, eğer Mustafa Demirkanlı cevap hakkımı yine tanımayacaksa, yazıyı yazmayacaktım. Sonuçta Demirkanlı cevap hakkımı bir kez daha reddetti ve ben Çetinkaya’nın yazısı hakkında bugüne dek herhangi bir yazı yazmadım/yayınlamadım.

 

oysa Çetinkaya yayımlanmadan önce Büktel’in yazıyı gördüğünü ifade etmişti.

 

Evet, yazıyı görmüştüm. Bana sorsaydın, gördüğümü ben de ifade ederdim. Kafanda derhal bir komplo senaryosu üretip seni tezgâha getirmeye çalıştığımızı sanmak yerine, mantıklı davranıp, önce sorsaydın. Sorup anlasaydın. Coşkun Büktel bugüne dek kime tezgâh kurmuş ki, sana tezgâh kurmaya kalksın? Kime yalan söylemiş ki, sana yalan söylesin? Kaldı ki, yalanı ya da tezgâhı gerektiren bir durum mu var ortada? Basılmadan önce gördüğüm yazılara itiraz edemez miyim? Onlara karşı cevap yazısı yazamaz mıyım? Bunda yalanı ya da tezgâhı gerektiren ne tuhaflık olabilir?

 

Bu “ilkel ve iğren甠 dergiye sızmak için bu kadar tezgah niye?

 

Evet, ilkel ve iğrençsin! Dergine sızmak istediğimiz, paranoyak zihninin uydurduğu hastalıklı bir kuruntudan ibaret olsaydı, bu iddianı ilkel ve iğrenç bulmayabilirdim. Ama durumun paranoya ile izah edilebilecek kadar masum olduğunu hiç sanmıyorum. Dergine sızmak istediğimizi, paranoyan yüzünden iddia ediyor olsaydın, bu iddiana inanıyor olman gerekirdi. Oysa senin bu iddiaya inanman, Feridun Çetinkaya’nın cevap yazısında anlattığı üzere, imkânsız:

 

Demirkanlı’nın “sızma”, “tezgâh” suçlamalarına dönelim.

 

Bir kere, benim, Tiyatro… Tiyatro…dergisine sızmaya ihtiyacım yoktu. Çünkü Tiyatro… Tiyatro… dergisinde yazı yazmak için benim hiçbir zaman, hiçbir şekilde bir talebim olmadı. Tam tersine Tiyatro… Tiyatro… dergisine yazmam için, o dönemdeki yayın kurulu üyelerinden sayın Kerem Kurdoğlu bana teklifte bulunmuştu; ben de yazılarımın yayımlanma koşullarıyla ilgili bazı şartlar koyarak bu teklifi kabul etmiştim. Sonra da dergide üç yazım yayımlanmıştı. Daha ne diye dergiye sızmaya çalışayım ki?

 

Coşkun Büktel’in dergiye sızmasına gelince. Mustafa Demirkanlı, Büktel’in dergide yazması için, bizzat Demirkanlı olarak kendisinin yayın kuruluna teklifte bulunduğunu, bana kendi ağzıyla söyledi. Hatta Demirkanlı, bana, yazı kuruluna Coşkun Büktel’in dergide yazmasını teklif ettiğinin tanığı olarak da sayın Kerem Kurdoğlu’nu gösterdi. Demek ki Coşkun Büktel de isteseydi, bu dergide yazı yayımlatabilirdi. Böyle bir imkân varken, Büktel, Tiyatro… Tiyatro… dergisine neden sızmaya çalışsın ki? Neden kulağını tersten tutsun ki?

 

(Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” www.tiyatrofanzini.com)

 

Bu konuyla ilgili olarak, Çetinkaya’nın yıllar önce benden dinlediği ama kendisi tanık olmadığı için yazısında aktarmadığı bir anekdotu da ben ekleyeyim:

 

Bilirsiniz, beş-altı yıl öncesine dek Tüyap’ın her yıl düzenlediği İstanbul Kitap Fuarı, Tepebaşı’ndaki sergi sarayında yapılırdı. Fuarın Tepebaşı’ndaki son yılında, Mitos-Boyut Yayınları standında Mustafa Demirkanlı’ya rastlamıştım. Kapanma saatine yakındı. Ayak üstü biraz konuştuktan sonra, Demirkanlı’yla fuardan çıkıp Taksim’e kadar yürümüştük. Neler konuştuğumuzu tam hatırlamıyorum; ama daha sonra tüm dostlarıma anlattığım için şunu gayet net hatırlıyorum: Demirkanlı, benim eleştirel yazılarımı beğendiğini, ama yazılarımda sürekli Theope’ye yapılan haksızlıktan bahsedişimi pek doğru bulmadığını söylemişti. Beni gerçekten seven bazı insanların da bu konuyu sıklıkla tekrarlamamdan hoşlanmadığını bildiğim için, pek hayra yormasam bile, Demirkanlı’nın bu düşüncesine sert tepki vermemiştim. Demirkanlı bunun üzerine, bana dergisinde devamlı yazmamı önermişti; yalnız bir şartı vardı:

 

“Ama yazılarında Theope’den bahsetmeyeceksin”.

 

Demirkanlı’ya verdiğim cevap mealen şuydu: “Herhangi bir yerde yazı yazabilmek için, bana birtakım şartların koşulmasını kabul edemem. Yazı yazacaksam, özgürce yazarım. Şartın ne olduğu önemli değil, hiçbir şart kabul etmem. ‘Theope’den bahsetmeyeceksin’ yerine, ‘Theope’den bahsedeceksin’ diye şart koşsan bile, yine de reddederim. Yazar olarak bağımsızlığımdan bir milim bile fedakârlık edemem.”

 

Demirkanlı, bu anekdotu inkâr ederse, onu yalancılıkla suçlamam. Çünkü kendisinden başka tanığım veya kanıtım yok. Anekdotun gerçek olduğunu ben biliyorum ama, kimse bana inanmak zorunda değil. Yalnızca benim samimiyetime inanmakta sakınca görmeyecek kişiler için anlattım. Zaten anlattığım şey, Feridun Çetinkaya’nın yazısındaki açıklamasıyla da örtüşüyor: “Mustafa Demirkanlı, Büktel’in dergide yazması için, bizzat Demirkanlı olarak kendisinin yayın kuruluna teklifte bulunduğunu, bana kendi ağzıyla söyledi. Hatta Demirkanlı, bana, yazı kuruluna Coşkun Büktel’in dergide yazmasını teklif ettiğinin tanığı olarak da sayın Kerem Kurdoğlu’nu gösterdi.”

 

Biliyorsunuz, Demirkanlı, Çetinkaya’nın yukarıdaki satırlarını yalanlamaya kalkışmadı. Çetinkaya’ya cevap vermeyeceğini söylemekle yetindi. Çetinkaya’nın söyledikleri yalan olsaydı, Demirkanlı’yı susturabilmek herhalde mümkün olmazdı.

 

Kısacası, anlattığım “özel” anekdotu unutsak bile, Çetinkaya ile benim o dergiye sızmaya çalışmamıza gerek olmadığı ortada. Demirkanlı da zaten, dergiye sızmak için “tezgâh” kurduğumuza dair bir tek kanıt gösteremiyor. Ama Demirkanlı, hiçbir kanıt olmasa da, bizim dergisine “sızmak” için, “tezgâh” kurduğumuzu söyleyebiliyor. Bunun bir paranoyadan ibaret olmadığını biliyoruz. Çünkü Demirkanlı bu söylediğine inanıyor olamaz. Bu, bile bile, kasten söylenmiş bir yalan. Demirkanlı, bu yalana dayanarak, bizim cevap hakkımızı gasp ettiği gibi, dört yıl sonra, benim yalancı olduğumu manşetten açıklamak ahlaksızlığını da gösteriyor. O nedenle, Demirkanlı’yı ilkel ve iğrenç bulmamız, hakaret ya da karalama değil, sadece bir saptamadır. Kokarcanın kokarca olduğunu söylemek gibi, yalnızca, “adını koymaktır”.    

 

Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.

Biz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi olarak, “ilkel ve iğrenç” olmaya devam ediyoruz.

 

Demirkanlı kadar ilkel ve iğrenç olsaydım, insanların cevap vermesinden ben de korkar ve cevap veremesinler diye onları mahkemeye göndermeye kalkardım.

 

Demirkanlı’nın dört yıl önceki birinci yazısı burada sona eriyor. Birinci yazısını cümle cümle cevapladıktan sonra, şimdi aynı yöntemle, Demirkanlı’nın ikinci yazısını da cevaplayalım:

 

 

Bölüm 4:

“Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”

 

Mustafa Demirkanlı, “Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” başlıklı yazısına şöyle başlıyor:

 

Coşkun Büktel, o eşsiz polemik dehasıyla ve zamanı bol olduğu için yazılanları cımbızlayarak okura sunmanın marifet olduğunu sanıyor ve olayları kendi istediği biçimde yorumlatmaya çalışıyor.

 

Bu ciddi bir iddia. Çünkü Coşkun Büktel, 1997’de yazdığı “Bir Politikacının Portresi: Yücel Erten” (Bakınız, “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” sayfa 380-457) başlıklı yazısıyla, polemiğe girdiği kişileri cümle cümle alıntılayarak cevaplama geleneğini başlatmış ve o geleneği 1997’den beri tek başına sürdürmekte olan, dürüstlüğüyle maruf bir yazar.  Dürüstlüğü ve alıntı konusunda titizliğiyle tanınan Büktel’i, Mustafa Demirkanlı, “cımbızlama” yapmakla, “cımbızlama” yaparak okurları aldatmakla suçluyor. Ama Büktel’in neyi cımbızladığını ve cımbızlayarak okurlardan neyi sakladığını açıklamıyor. Yani Demirkanlı, Büktel’in namusuna (beyaz takım elbisesine) çamuru sıçratıp kaçıveriyor. Büktel, işi yoksa oturup temizlemekle uğraşsın diye düşünüyor. Nasılsa Büktel’in zamanı bol ya!... Onurunu ve tiyatro sanatını ciddiye aldıkları için bu konularda titizlik gösterenleri, uykusunu feda edip zaman ayırmaktan kaçınmayanları, Demirkanlı, “zamanı bol” diye nitelendiriyor. Belli ki, zamanın yalnızca para getiren ticari işlere ve keyif çatmaya ayrılması gerektiğini düşünüyor.  

 

Onurunu ve tiyatro sanatını ciddiye alanları (Türkiye’nin “düzenli” tek tiyatro dergisinin sahibi olarak) desteklemek yerine, engellemeye çalışmanın; “zamanı bol” diyerek onları hafife almanın; bütün zamanını “çığlık” atarak tiyatro oligarşisinden üç kuruşluk sadaka ya da reklam geliri sağlamaya harcamanın; bu uğurda okurlara değil de oligarşiye yaslanan bir dergi çıkarmanın; ne denli ilkel ve iğrenç bir tutum olduğunu Demirkanlı’ya tekrar hatırlatıyor ve kendisine soruyorum: Her sabah aynaya bakıp da Mustafa Demirkanlı’yla karşılaşmak zorunda kaldığında Gregor Samsa’yı hatırlayıp kendi kendine, gayrı ihtiyari olarak, “Şu Kafka ne büyük adammış” diye mırıldandığın oluyor mu?

 

Öncelikle, “Söylenecek pek bir şey yok…” başlıklı yazımda kast ettiğim, Coşkun Büktel’in isim vermeden eleştirdiği değil, Kemal Kocatürk’e verdiği yanıttı, yani Kemal Kocatürk için söylenmesi gerekeni söylemiş, benim ekleyeceğim yok anlamındaydı. Okuru aynı konuda yormamak için. Ancak, virgül eksikliği bu soruyu Büktel’e sordurabilir, haklıdır. Düzeltmiş oldum sanırım, özür de gerekiyorsa, özür de dilerim, virgül eksikliğinden dolayı.

 

Türkçe özürlü Demirkanlı’nın yukarıdaki satırlarda neden söz ettiğini elbette anlamadınız. Ama onun sadece anlatma gücü yok sanmayınız; anlatma (anlaşılır olma) niyeti de yok. Demirkanlı’nın burada özür dilediği konuyu anlamak için, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” 15 Şubat 2006.) başlıklı yazımın (1) numaralı dipnotunun ikinci yarısını okumanız gerek. Masum sayılabilecek ama aleyhimde yanlış bir izlenim verebilecek bir cümle düşüklüğü nedeniyle Demirkanlı’dan hesap sormuş ve düzeltme yapmasını istemiştim. Demirkanlı, “virgül eksikliği” diye küçümsemeye çalışmakla birlikte gereken düzeltmeyi yapıyor ve özür diliyor. Asıl konumuzdan sapmamak için, Demirkanlı’nın özürünü kabul ederek, ayrıntıya girmiyorum.

 

Şimdi asıl konumuza dönelim ve Demirkanlı’nın yazısında, benim  cımbızcılıkla kimden neyi saklamaya çalıştığım anlatılıyor mu, onu görelim. Demirkanlı’yı okumaya ve cevaplamaya, kaldığımız yerden devam ediyoruz:

   

Gelelim, son yazısındaki alıntılarına. “Tiyatro Tiyatro dergisinde daha önceleri de yazıları çıkmış olan tiyatro yazarı Feridun Çetinkaya,  “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” adlı bir yazı yazmış ve Tiyatro Tiyatro Dergisi’ne götürmüştü. Feridun Çetinkaya, dergiye daha önce de yazılarıyla katkıda bulunmuş bir yazar olduğu için; yazıyı yayınlamak istemeyen dergi sahibi Mustafa Demirkanlı’nın sansürcü tavrına karşı inatla direnebilmiş ve Demirkanlı’yı sansürden caydırarak, Büktel’in mücadelesini anlatan yazısını dergide yayınlatmayı başarmıştı.”

 

Demirkanlı’nın benim yazımdan tırnak içinde alıntı yaptığı bölüm, görüldüğü üzere, tamamen Feridun Çetinkaya’nın, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” adlı yazısını nasıl olup da Demirkanlı’nın dergisinde bastırabildiğini hikâye etmektedir. Ben, o satırlarda yazdığım her şeyi Çetinkaya’dan dinlemiş ve o satırları yayınlamadan önce Çetinkaya’ya göstererek onayını istemiştim. Çetinkaya, bazı küçük rötuşlar yapmamı istemiş ve o rötuşları yapmamdan sonra o satırlarımı onaylamıştı. Yani  Demirkanlı’nın alıntı yaptığı satırların tümü, en ince ayrıntısına kadar, olayı yaşayan  Çetinkaya tarafından onaylanmıştır. Çetinkaya, bu onayını, Demirkanlı’ya karşı yazdığı cevap yazısında da tekrarlamıştır ve bilindiği üzere, Demirkanlı, Çetinkaya’nın cevap yazısını yalanlayamamış, sessizlikle onaylamıştır.

 

“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım (!) Yazısı Üzerine”  (Mayıs-Haziran 2002, sayı 121-122, s. 58) başlıklı yazımda da açıkladığım gibi, Feridun Çetinkaya, yazıyı yayımlayıp getirmemiş, öncesinde sormuştu: “Coşkun Büktel’in kitapları ile ilgili bir tanıtım yazısı yazayım mı?” diye. Ben de kendisine: “İyi olur, ancak çok uzun olmasın.” demiştim.

 

Çetinkaya, cevap yazısında Demirkanlı’nın tüm bu açıklamalarına itiraz ediyor. Demirkanlı’nın gerçekleri nasıl saptırdığını kanıtlarıyla gösteriyor. (Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” www.tiyatrofanzini.com )

 

Gelen yazı, fotografsız, daha küçük puntolarla 4 sayfayı bulmuştu ve tanıtım yazısı yerine, Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun  Büktel” yazısıydı.

 

Demirkanlı, “izlenimi veren” ve “Bu benim hissettiğim” gibi kesinlikten uzak ifadeler kullandığı cümlesini nasıl olup da “Bir Coşkun  Büktel  yazısıydı” gibi kesin bir ifadeyle bitirebiliyor? Böyle bir sorumsuzluğu, (yani hiçbir somut kanıt göstermeden, sadece “hislerine” dayanarak insanları tezgâh kurmakla ve yalancılıkla suçlamak gibi bir alçaklığı) anlamak mümkün değil. Demirkanlı, sadece hislerini kanıt göstererek, Çetinkaya’nın dergiye bir Coşkun Büktel yazısını kendi yazısıymış gibi kakalamaya çalıştığını söylüyor. İnsanları bu kadar ağır bir orostopollukla suçlamak, bu kadar kolay olabilir mi? Ben öyle hissediyorum, bana öyle bir izlenim veriyor diyerek, Mustafa Demirkanlı hakkında herkes her istediğini söyleyebilir mi/söyleyebilmeli mi? Bu ne ilkel ve iğrenç bir mantıktır?

 

Buna rağmen yayımladım ve Çetinkaya’ya “Lütfen, bir daha dergiye yazı yazmayın” dedim.

 

Yani Demirkanlı, bizim orostopolluk ettiğimizi, yazıyı görür görmez anlamış ama buna rağmen bu orostopolluğu görmezden gelerek, yazıyı yayınlamış.

 

Çünkü yalan söylemiş, bir tezgahın parçası olmuştu.

 

Peki kanıt ne? Kanıt Demirkanlı’nın hisleri ve izlenimi.

 

Olmuştu, çünkü dergi yayımlanır yayımlanmaz, Büktel aramış, “yanıt hakkını kullanmak” istediğini söylemişti, yazıyı daha önce görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekleyerek,

 

Aradığım ve yanıt hakkımı kullanmak istediğimi söylediğim doğru da, “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” gibi bir yalanı ne amaçla eklemiş olabilirim ki? Yanıt hakkı istemek için, yazıyı önceden görmemiş olmak zorunda mıyım? Önceden gördüğüm yazılara karşı yanıt hakkı talep edemez miyim?

 

Ben “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” gibi bir şey asla söylemedim. Çünkü söylesem yalan olurdu. Karakterim gereği yalan söyleyemeyeceğimi bir kenara bıraksak bile, ortada böyle bir yalanı söylememi gerektirecek herhangi bir neden yoktu. Böyle bir yalan söylediysem, Demirkanlı kanıtlamak zorundadır. Ben yapmadığım bir şeyi kanıtlayamayacağıma göre ve evrensel hukukun en temel kurallarından biri “suçu ispat yükü suçlayana aittir” dediğine   göre, Demirkanlı “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi ispatlamak zorundadır. Bunu ispatlamaksızın benim yalancı olduğumu (hem de manşetten) ilan etmek, ilkel ve iğrenç bir alçaklıktır.

 

Ben “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” gibi bir yalan söylemiş olsaydım, Demirkanlı, bunu yalnızca bugünkü yazısında değil, dört yıl önceki yazısında da belirtmiş olurdu. Oysa gördük, dört yıl önceki yazısında, bu olayı nasıl anlatıyor? Şöyle anlatıyor:

 

Kısaca ilgili yazı yayımlandıktan ve piyasaya çıktıktan sonraki ilk günü de aktarmak istiyorum. Öğleye doğru telefon çaldı, Coşkun Büktel, Feridun Çetinkaya’nın yazısına itirazları olduğunu ve cevap  hakkı doğduğunu iletti. Çetinkaya’nın yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle telefona sarıldığını sanırsınız, oysa Çetinkaya yayımlanmadan önce Büktel’in yazıyı gördüğünü ifade etmişti.

 

(Mustafa Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58. http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2016)

 

Görüldüğü üzere, Demirkanlı dört yıl önceki yazısında benim “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi iddia etmiyor. Yalnızca, yazıyı ilk kez görmüşüm gibi dehşetle telefona sarıldığımı bir izlenim olarak aktarıyor, “kendisinin öyle sandığını” belirtiyor. Yani yalnızca yorum yapıyor. Ama aradan geçen dört yıl, nedense, Demirkanlı’nın ayrıntıları unutmasına değil, hatırlamasına yaramış olmalı ki, bize karşı ikinci yazısında, benim için, “yazıyı daha önce görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekledi” diyor. Demirkanlı, bu suçlamasını kanıtlamak zorundadır. Bu suçlamasını kanıtlamadığı halde benim yalancı olduğumu “manşetten” ilan etmesi, dergi ve site sahibi olmanın avantajını en ilkel ve iğrenç biçimde kullanan bir alçak olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Kaldı ki, benim “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” demiş ya da dememiş olmamın, Demirkanlı açısından hiçbir önemi yoktur. Demirkanlı, Çetinkaya ile benim kendisine tezgâh kurduğumuzu, daha yazıyı Feridun Çetinkaya’dan aldığı ilk anda, yani benim cevap hakkı için kendisini aramamdan çok önce, “anlamamış mıydı” zaten? Yazıyı görür görmez “Coşkun Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun  Büktel” yazısıydı.” diye düşünmemiş miydi zaten? Bizim kendisine tezgâh kurduğumuza daha o gün karar vermemiş miydi zaten?

 

Yani ben cevap hakkı için Demirkanlı’yı aradığımda, Demirkanlı bizim kendisine tezgâh kurduğumuzdan “zaten” emin olduğu için, cevap hakkımı tanımayacağını söylemişti; “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” dediğim için değil.    

   

oysa yukarıda andığım yazıda da belirttiğim gibi, Çetinkaya, yazıyı Büktel’in gördüğünü belirtiyordu, aksini düşünmek de zaten mümkün değil.

 

Aksini düşünmek mümkün ama, aksi yalan olacağı için, gerek ben, gerek Feridun aksini hiçbir zaman iddia etmedik. Evet, ben yazıyı daha önce görmüştüm. Ama senin kanıtlaman gereken şey bu değil. Çünkü biz bunun aksini hiçbir zaman iddia etmedik. Senin kanıtlaman gereken şey, benim bunun aksini iddia ettiğim, yani “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” diyerek yalan söylediğim... Sen, benim sana bu konuda yalan söylediğimi, “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi kanıtlamak zorundasın. Yani benim zaten yalanlamadığım şeyi değil, yalanladığım şeyi kanıtlamak zorundasın. Kanıtlamadığın ve asla kanıtlayamayacağın halde, sitende benim yalancı olduğumu manşetten duyurmakla, şeref düşmanlığı yapmaktasın.  

 

Şimdi, durum şu: “Büktel, yakınındaki bir arkadaşına “kitap tanıtımı” adı altında, bir başka yazı yazdırıp, öncesinde yazıyı okuyup, belki de çeşitli düzeltmeler, eklemeler yaptıktan sonra  göndertiyor ve aynı anda “yanıt” hakkı adı altında 123 (!) sayfalık bir yazı kaleme alıp, bir kenarda bekletirken (Dergi’nin basımının tamamlanıp, piyasa sunulmasını beklerken) o uzunlukta bir yazının zaten yayımlanmasının mümkün olmadığını bildiğinden, “Sarsürcüler” başlıklı diğer yazısını da bitirip, diğer yazısının yanına koymuştur muhtemelen.

 

Peki o sona eklediğin “muhtemelen” sözcüğü, hiçbir kanıt göstermeden sıraladığın o iftiraları bağışlatmaya yeterli mi sence? Çetinkaya ve ben o dediğin şeyleri değil yapmak, hayal bile edemeyiz. Ve hayal bile edemeyeceğimizi kanıtlamak zorunda değiliz. Senin iftiradan ibaret o iğrenç suçlamalarının gerçek dışı olduğunu kanıtlamaya çalışmak zorunda değiliz. Ama sen, suçlayan olarak, tüm o suçlamalarını kanıtlamak zorundasın. Kanıtlayamadığına ve asla kanıtlayamayacağına göre; Çetinkaya ve Büktel’e (yani aforoz edilmeyi göze alarak, Türk tiyatrosunda vandalizme ve sansüre karşı savaş veren en dürüst, (tek dürüst) iki yazara o suçlamaları yöneltmen, ilkel ve iğrenç sıfatlarını çok masum kılan bir adiliktir.     

 

Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kaytlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır.

 

Çetinkaya’nın namusuna kalan bir şey yok. Kanıtla diyeceğimi doğru tahmin ediyorsun ama, neyi kanıtlaman gerektiğini anlamazdan geliyorsun. Benim yazıyı daha önce gördüğümü kanıtlamaya çalışıyorsun. Ben bunu inkâr etmedim ki… Ben “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” demedim ki… Bu, senin iddian… Senin, asıl bu iddianı kanıtlaman gerek. Bunu kanıtlamak ise, “Çetinkaya’nın namusuna kalmış“ değildir. Bu, ikimizin arasında geçen bir telefon konuşmasında (senin iddiana göre) benim tarafımdan söylenmiş bir ifadedir. Ben, “hayır, böyle bir şey söylemedim” dediğime göre ve söylemem için hiçbir neden bulunmadığını mantıklı gerekçelerle açıkladığıma göre, Çetinkaya’nın namusunun bununla ne ilgisi olabilir? Bile bile hedef saptırıyor, okurların kafasını karıştırmaya çalışıyorsun.

 

Evet, kanıtla diyor Büktel! Ama yazıyı daha önce gördüğümü değil, daha önce gördüğümü inkâr ettiğimi kanıtla! “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi kanıtla!

 

Nasıl kanıtlayacaksın? Benim yalancı olduğumu kanıtlamak için şimdi de benim namusuma mı başvuracaksın?

 

Zavallısın. 

 

İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…

 

Kanıt, Çetinkaya ile aranda geçen telefon konuşmasında değil, “benimle” aranda geçen telefon konuşmasında. Kanıtı yanlış saptayıp yanlış adres göstererek, kafa karıştırmaya çalışıyorsun. Ama yaptığın adilik, yine de gayet net.

 

Sitende Büktel’in yalancı olduğunu manşetten duyurduğun gibi, Büktel’in bu savunmasını da duyurabilecek misin, görücez bakalım. Yoksa adiliği daha öteye götürüp, şu sözlerini nohut çekirdek gibi yiyecek misin, görücez bakalım: “tiyatrodergisi.com.tr’ de yayımlanması için ise istediği uzunlukta yazılar yazıp, yayımlamamız için gönderebilir, yayımlarız. Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir durumu çarpıtıp küfretse bile…”

 

Bu laflarının ardında durabilir, hele bir de hakkımızdaki iddialarını kanıtlayabilir veya yalan söylediğini itiraf ederek bizden özür dileyebilirsen; tarih taksiratını affetsin, derim. 

 

İşte bu tür, Ali-Cengiz oyunlarından sıkıldığım ve kendileri için her yolu mübah görenlere karşı laf yetiştirmekten bıktığım için, “Yanıt” hakkım da “Yanıt” hakkım diye içinde “Coşkun” sözcüğü geçen her yazıyı gösterip sayfalar dolusu yazıları yayımlamamızı bekleyen,

 

Ben bugüne dek Demirkanlı’dan yalnızca iki kez cevap hakkı istedim. Birinci olayda, cevap yazısını yazmış ve Ahmet Levendoğlu’nun bir yazısına cevap olan “Fikir Yürütmek” adlı o yazımı Demirkanlı’ya teslim etmiştim. Demirkanlı’yla o yazı yüzünden 1999’da yaptığımız tartışmayı, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımda (sayfa 312) yazmış ve o kitabımdan alıntı yaparak “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”  adlı yazıma da aktarmıştım. Demirkanlı, kitabımda veya yukarıdaki linkte okuyabileceğiniz tartışmamızda, söz konusu olan cevap yazısının uzunluğu konusunda hiçbir şey söylemiyor. Çünkü yazı gayet kısaydı.

 

Demirkanlı’nın “Fikir Yürütmek” adlı o cevap yazımı reddetmesinden sonra, yazıyı önce İnsancıl dergisinde (Kasım 1999, sayfa 43) sonra da “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımın içinde (sayfa 307-310) bastırmış olduğum için, yazının ne kadar kısa olduğunu kanıtlayabilecek durumdayım. Yazı o kadar kısaydı ki, yazının reddedilmesi üzerine yazıya eklediğim dipnot yazıdan daha uzun olmuş ve söz konusu dipnota   “Fikir Yürütmek Yazısına Yazıdan Uzun Dipnot” diye bir ara başlık koymak zorunda kalmıştım.

 

Tiyatro Tiyatro’dan daha küçük boyutlu bir dergi olan İnsancıl’da, “Fikir Yürütmek” başlıklı cevap yazım (sonradan eklenen ve yazının kendisinden daha uzun olan dipnot hariç) bir buçuk sayfa tutuyordu; aynı yazı, kitabımın içinde (yine sonradan eklenen “Fikir Yürütmek Yazısına Yazıdan Uzun Dipnot” başlıklı bölüm hariç) üç sayfa tutmuştu.

 

Kısacası, Mustafa Demirkanlı’nın reddettiği “Fikir Yürütmek” adlı cevap yazım, verdiğim adreslerden (İnsancıl, Kasım 1999 ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” Kaknüs Yayınları, 2001, sayfa 307-310) kolayca test edilebileceği üzere, Tiyatro Tiyatro’nun bir tek sayfasına “kolayca” sığabilecek, “kısa” bir yazıydı. Yani ben Mustafa Demirkanlı’ya dergisinin bir tek sayfasına kolayca sığabilecek “kısa” bir cevap yazısı vermiştim. Mustafa Demirkanlı, benim cevap yazımı “kısa” olmasına rağmen reddetmişti.

 

Demirkanlı’dan ikinci cevap hakkı talebim, Feridun Çetinkaya’nın hakkımdaki yazısında yer alan bir paragraflık bir bölüm üzerineydi. Demirkanlı talebimi kabul etseydi, cevap yazım, (Cezmi Koca’yla ilgili) o paragraf hakkında gayet kısa bir değini olacaktı. Ama Demirkanlı’nın cevap hakkımı reddetmesi üzerine o değini asla yazılmadı. Yazılmadığı, basılmamış olmasından da bellidir. Demirkanlı’nın dediği gibi hazırda 123 (!) sayfalık bir yazı bekletiyor olsaydım, o kadar emek verdiğim bir yazıyı, dört yıldır (hiç değilse özet olarak) bir yerlerde mutlaka yayınlamış olurdum. Ben yazılarımı çok zor yayınlıyorum ama mutlaka yayınlıyorum.

 

Cevap yazımın kısalığını özellikle vurguluyorum, çünkü Demirkanlı, bana karşı yazdığı ve beni yalancı olmakla suçladığı bu ikinci yazısında; okurların beni, daha çok, uzun ve belgesel yazılarımla tanıdığını bildiği için; ona önerdiğim cevap yazılarını “uzunluğu” yüzünden reddettiğini söylüyor. Bu gayet “inandırıcı” yalanı boşa çıkaracak belgelerin adresini verdikten sonra, özetle tekrar ediyorum ki: Ben, şu an’a dek, (25 Nisan 2006) Mustafa Demirkanlı’ya yalnızca iki kez cevap yazısı yayınlamayı önerdim. Birinci yazım, “Fikir Yürütmek” bir sayfalık bir yazıydı. İkinci yazım ise daha da kısa bir değini olacaktı ama asla yazılmadı.

 

yayımlanmadığı için de “yeni yazılarla” meşgul eden Büktel’e karşı “İstanbul Mahkemeleri’ni adres gösterdim”

 

Gerçek, benim anlattığım ve belgelerle kanıtladığım gibidir. Demirkanlı’dan yalnızca iki kez (ve “kısa”) cevap hakkı talep ettim. Demirkanlı ikinci talebime karşı “İstanbul Mahkemeleri’ni adres gösterdiğini” söylerken, belgeli ve yüz kızartıcı bir hakikati itiraf etmektedir.

 

bu tavrım Tiyatro… Tiyatro… Dergisi için halen geçerlidir. tiyatrodergisi.com.tr’ de yayımlanması için ise istediği uzunlukta yazılar yazıp, yayımlamamız için gönderebilir, yayımlarız. Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir durumu çarpıtıp küfretse bile…

 

Bir tiyatro dergisi için, bugüne dek bir tek Coşkun Büktel yazısı basmamış olmaktan ve daha da kötüsü bununla gururlanmaktan daha aşağılık bir tavır düşünemiyorum. Yazılarımın uzunluğu konusu, yukarıdaki satırlarda da kanıtladığım üzere, yalnızca bahaneden ibaret. Benim, bir sürü kısa yazım da yayınlandı.

 

Coşkun Büktel, editoryal seçim gibi bir kavramla tanışmamış olduğu için, istediği uzunlukta yazar ve sizi yayımlamakla yükümlü kılar, “hayır, bu uzunlukta yazı yayımlayamam” deme hakkınız yoktur, derseniz, “Sansürcü” oluverirsiniz, 

 

Bunlar, hiçbir kanıtı olmayan afaki laflar. Demirkanlı’yı yalnızca iki kez cevap hakkı yayınlamakla yükümlü kılmaya kalktım. İkisinin de hikâyesini artık biliyorsunuz. Eğer yazılarımın uzunluğu sorun olsaydı, Demirkanlı, bu sorunu dört yıl önceki yazısında mazeret olarak öne sürmüş olurdu. Hayır, bu uzunluk mazereti, Demirkanlı’nın dört yıl sonra akıl edip uydurduğu bir yalan. Yalan olduğunu yukarıda belgeledim. Demirkanlı, yayınlanmış uzun yazılarım yüzünden insanların bu yalana kolay kanacaklarını hesaplıyor.

 

aynı “Theope” oyununda yönetmeni tanımadığı gibi, yönetmenin yorum hakkını kabul etmediği gibi.

 

Şimdi de, Theope’nin vandalca kısaltılmasına karşı çıkmama gönderme yaparak, o yüzden beni affetmeyen vandalları (ve vandalların etkisi altındaki diğer tiyatrocuları) yanına çekmeye çalışıyor. Adi bir yalancı olduğu gerçeğini, bu konu dışı, “alakasız” laf kalabalığı arasında kamufle etmeye çalışıyor.

 

Büktel’e göre, tiyatroda asıl yazardır, gerisi uygulayıcı… Merak eder dururum, bir oyun neden değişik yorumlarla sahnelenir? Yazar yazsın, istediği gibi yönetsin, bu arada videoya da almayı unutmasın –ki diğer sahneleyecekler de, bakıp bakıp, bire bir uygulasınlar.

 

Ben bu tartışmaları Demirkanlı’dan çok daha donanımlı tiyatroculara karşı (Yücel Erten, Nesrin Kazankaya, Kenan Işık, Işıl Kasapoğlu, Yılmaz Onay, vb) yaptım ve hepsini perişan ettim. Kitaplarımda okunabilir. Ben, yönetmen tiyatrosunu yönetmenlerle bunca yıl tartıştığıma ve bu konuda koca koca kitaplar yazdığıma göre; şimdi bir de Demirkanlı’yla tartışacaksam, Demirkanlı’nın en azından bu konudaki kitaplarımı okumuş olmasını şart koşarım. Her şeye yeni baştan başlayıp sırf Demirkanlı’ya cevap vermek için kitaplarımı tekrar yazacak değilim. Kitaplarım ortada. Demirkanlı, afaki lafları bırakıp, kitaplarımı okumalı, eğer bir yanlış görürse, kitaplarımdan alıntı yaparak, bana o şekilde eleştiri yöneltmeli ki, bu konularda onu ciddiye alıp cevap verebileyim. Demirkanlı bu külfete girmeyi göze almadığı için, asıl niyetinin bu tiyatral konuları tartışmak değil, sansürcü tavrını ve yalanlarını kamufle etmek olduğu, apaçık görünüyor.

 

Ben, Demirkanlı’yla yönetmen tiyatrosunu değil, bana “manşetten” yönelttiği yalancı suçlamasını tartışıyorum. Ve tartışmayı doğrultusundan saptırmayı hiç düşünmüyorum.

 

Veya daha pratiği var, Büktel “Theope”yi film olarak düşünse, kendi çekse… ve bu iş de bitse.

 

Peki, Coşkun Büktel ve Feridun Çetinkaya’ya yönelttiğin ve kanıtlayamadığın iğrenç suçlamalar ne olacak? O iş nasıl bitecek?

 

Büktel, her şeyin merkezine kendini oturtmaktan vazgeçmeli diyeceğim ama umutsuz bir dilek olacak,

 

Türk tiyatrosunda somut olarak belgelenmiş en iğrenç haksızlıklar Coşkun Büktel’e yapıldığına ve somut olarak belgelenmiş skandal düzeyinde bu haksızlıklar, tiyatro eleştirmenleri, tiyatro akademisyenleri, tiyatro dergileri ve tiyatro siteleri tarafından, ısrarla görmezden gelindiğine göre; görünür hale gelebilmek için her şeyin merkezine kendimi oturtsaydım bile; yaptığım şey, masum, meşru, haklı ve aydınlatıcı olurdu. Aydınlatıcı olurdu ama, Coşkun Büktel ile  ilgili hakikatler konusunda hiç kimse okurları aydınlatmaktan yana değil. Örneğin:

 

Özdemir Nutku’nun, resmi DT toplantısında, otuz tiyatrocu önünde, açıkça (CD’yle belgelenmiş biçimde) yalan söyleyerek, Fransa’da ikinci bir Theope’nin bulunduğunu (yani Büktel’in Theope’sinin çalıntı olduğunu) iddia ettiğini kaç site yazabildi? Anlı şanlı, koskoca profesör Özdemir Nutku’nun sırf Theope’nin sahnelenmesini engellemek için, resmi bir toplantıda, otuz tiyatrocunun önünde, açıkça, CD’yle belgelenmiş biçimde, yalan söylemesi; okurları aydınlatacak bir haber midir? Yoksa, hasır altı edilecek, üstü örtülecek, okurlardan gizlenecek bir haber midir? Ben buna skandal diyorum. Haber diyorum. Sansürcü Demirkanlı ise, “Büktel, her şeyin merkezine kendini oturtmaktan vazgeçmeli” diyerek, bu skandalı okurlardan gizlemeyi tercih ediyor.

 

Olayın özetini, en nesnel biçimde, belgelere dayanarak ve kaynak göstererek, aşağıya aktarıyorum:

 

Yaşlı başlı koskoca bir profesör (Özdemir Nutku) DT’nin otuz kişilik resmi toplantısında, Theope’nin sahnelenmesi talebini bastırmak için, “on altıncı yüzyılda Fransa’da yazılmış Theope adlı bir oyun var, Fransızca bilenler bu oyuna bakmalılar aradaki benzerliği görmek için” diyerek, apaçık ve somut bir yalan söylüyor. Bu yalanla Theope’nin çalıntı olduğunu ima ederek, Theope’nin DT’de sahnelenmesi talebini gündemden çıkarıyor. Bu apaçık yalanı ben bir yazıyla yüzüne vurduğumda (Bakınız: Coşkun Büktel, “Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir” Berfin Bahar, Eylül 2005. Sayfa 42.) Özdemir Nutku, bana karşı yazdığı cevap yazısında, (Bakınız: Özdemir Nutku, “Coşkun Büktel’e Yanıt” ) aynı yalanı ısrarla tekrarlıyor ama sözünü ettiği ikinci Theope hakkında kanıt (ya da kaynak) göstermeye yanaşmıyor. Bunun yerine, Theope’yi ne kadar sevdiğini anlatarak, benim tepkimi yumuşatmaya çalışıyor. Ayrıca, olayın bana yanlış nakledildiğini, bana nakledilen şeyleri söylemediğini iddia ediyor. Bunun üzerine, toplantıya katılmış olup olayı bana nakleden DT sanatçısı Şahin Ergüney, toplantının video kasetini bulup, bana naklettiği her şeyin naklettiği gibi olduğunu kanıtlıyor ve Nutku’ya karşı bir yazı yayınlayarak (Bakınız: Şahin Ergüney, “Theope Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt” İnsancıl, Şubat 2006.) Özdemir Nutku’dan hesap soruyor. Şahin Ergüney’in somut kanıtı (toplantının CD’si) karşısında, bir kez daha yalancı çıkan Özdemir Nutku, özür dilemek yerine, sessizliği seçiyor.

 

Yani, Coşkun Büktel tarafından yedi yıllık bir emekle yaratılmış ve (doğru dürüst sahnelenmediği, hatta eleştirileri yüzünden yazarına duyulan nefret nedeniyle sahnelenmesi engellendiği halde) birkaç yıl içinde, sırf metninin gücüyle, Türk tiyatrosunun klasiği haline gelmiş olan Theope; Türkiye’nin en ünlü, en anlı şanlı tiyatro profesörü Özdemir Nutku tarafından, otuz kişilik resmi DT toplantısında, apaçık, somut ve CD kaydı bulunan bir yalanla (bir benzeri bulunduğu söylenerek) özgün olmadığı imasına maruz kalıyor; sahnelenmesi talebi ciddiye alınmıyor; DT repertuarına on beş yıl önce kabul edilmiş olmasına karşın (Türk tiyatro yazarlığını desteklemek ve geliştirmekle de görevli) DT tarafından hâlâ sahnelenmiyor.

 

Böylesi iğrenç bir skandal karşısında, namuslu bir eleştirmenin, namuslu bir tiyatro profesörünün, namuslu bir tiyatro yöneticisinin ve, ve, ve (hele) bir tiyatro dergisi ve sitesine sahip namuslu bir insanın ne yapması gerek?

 

Mesela, “İğrenç skandalmış... Haydi oradan...” diyen Tiyatro Keyfi sitesi editörü Kemal Başar’ın tepkisi, namuslu insanların tepkisine örnek olarak gösterilebilir mi?

 

Ya da hâlâ üç maymunu oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin tepkisi, namuslu bir tepkidir denebilir mi?

 

(Bu zevatın benden ve Theope’den niçin nefret ettiklerini anlıyor musunuz? Ben var olmasam, dürüst entelektüeller olarak kendilerini ve herkesi kandırmaları ve rahat uykular uyumaları, ne kadar kolay olacaktı. Ben onların vicdan azabıyım. Çünkü benim gibi haklılığı ve yeteneği reddedilemeyecek kadar açıkça görünen bir yazarı, bu apaçık belgelenmiş haksızlık ve iftira karşısında desteklemeleri gerekiyor ama bu desteğin su başlarını tutmuş olan sanatsavarlar —vandallar— tarafından kendilerine ne kadar pahalıya ödetileceğini iyi biliyorlar. O nedenle, beni desteklemenin maliyetini göze alamıyor ve haklıdan yana değil, güçlüden yana olmayı uygun buluyorlar. Güçlüyü, en azından pasif biçimde, yani susarak —haksızlığı görmezden, duymazdan, bilmezden gelerek— desteklemeyi tercih ediyorlar. Bu durumda, benim gibi birinin varolması, üç maymunu oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin korkaklığını ve ikiyüzlülüğünü gayet somut biçimde kanıtlıyor. Varlığım onları ayıplı kılıyor. O nedenle benden haklı olarak nefret ediyorlar. Ve tiyatro camiasında benden nefret etmeyenlerin sayısı o kadar az ki!...) 

 

Bence, yukarıda kısaca özetlediğim (kanıtlı belgeli) iğrenç skandal karşısında, (müdahale olanağı bulunan) namuslu bir insanın ne yapması gerekir? sorusuna verilecek cevap, yedi yaşında bir çocuğun bile akıl edebileceği kadar açık:

 

Kıyameti koparması gerekir.

 

Peki namussuzların ne yapması gerekir?

 

Cevap yine çok açık: Haksız olandan yana çıkması gerekir.

 

Haksız olandan yana çıkmak, açıkça yapılması mümkün olan bir davranış değildir. Ancak “dolaylı” yöntemlerle yapılabilir. Örneğin, haksız olanı açıkça desteklemek yerine, haksızlığı görmezden gelirsiniz. Ya da, örneğin, haklı olana (haklılığı CD ile kayıtlı ve sabit olana) karşı, kanıtlanmamış, saçma sapan suçlamalar yöneltirsiniz. Örneğin, “Büktel, her şeyin merkezine kendini oturtmaktan vazgeçmeli diyeceğim ama umutsuz bir dilek olacak,” (Mustafa Demirkanlı) gibi, “Ne egoymuş be!” (Kemal Başar) gibi boş lakırdılarla (trıçkadan nağmelerle) haklı olanı yıpratmaya çalışırsınız.

 

(GÜNCELLEME: Ya da, eski tiyatro yazarları derneği yöneticilerini antidemokratik davranmakla suçlayarak dernekten ayrılıp kendi yeni derneklerini -ÖYÇED- kuran 60'tan fazla tiyatro yazarı ve çevirmenin yaptığını yaparsınız: Bir oyunun sahnelenmesini engellemek uğruna resmi bir toplantıda yalan söylediği CD kaydıyla belgelenmiş Özdemir Nutku'yu, skandalın somut kanıtlarını hiç umursamadan, yeni derneğinize -ÖYÇED- başkan seçersiniz. Büktel'in bu konuyla ilgili yorumunu okumak için "İnsanlar Özdemir Nutku'nun Yüzüne Nasıl Bakabiliyor?" başlıklı yazısına bakmalısınız.)

 

Demirkanlı, bir dergi ve site sahibi olarak, namuslu bir insan gibi mi davranıyor? Ya da asıl soru belki şu olmalı: Namus, doğruluk, tutarlılık, inandırıcılık artık sanat camiasında bile, kaç kişi tarafından önemseniyor? Bana kalırsa, doğru cevap çok acı: Bu tür erdemler artık popüler değil. Reytingleri yok. Azınlıkta kaldılar. Sanat piyasasında bile, belgelerle, kanıtlarla konuşmak artık önemsenmiyor. Hakikatin modası geçti. Yalan ve ahlaksızlık yükselen ve yükselten değerler haline geldi.

 

Ülkemizde sanat, sanatseverler tarafından değil, sanatsavarlar (vandallar) tarafından yönlendiriliyor.

 

Bu koşullarda hâlâ, dürüst ve namuslu tavrı koruyan ve savunan üç beş tane sanatsever insan, yel değirmenleriyle savaşan inatçı manyaklar olarak algılanır ve aşağılanır oldular. Bu durum, şüphesiz ki, aslında o namuslu insanların çöküşünün bir göstergesi değil. Ülke sanatının çöküşünün bir göstergesi. Ülkenin çöküşünün bir göstergesi.   

 

iyisi mi Büktel kara çalmadan önce birazcık bakınsın sağa sola. Öncelikle, Ebru Seyhan benim sekreterim değil, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürü’dür. Portal’daki güncellemeleri de büyük çoğunlukla Ebru Seyhan yapar. Büktel’in ne zaman ne diyeceğini kestirememişliğimizden olsa gerek, Sinekli Market’teki yazı, biz de yayımlanan yazıya yanıt niteliğinde olduğu için, “porta’la koysak mı?” diye sorduğunda, ben de “en iyisi telefon açıp bir soruver, sonra neden izinsiz kullandınız.” demesin, dediğimden dolayı Büktel arandı.  Büktel’in söylediği şu cümle doğru, internet ortamında yer sorunu olmadığından istenilen uzunlukta yazılar değerlendirilebilinir, gerisi okura kalmıştır… ama bu lüks, bir dergi için geçerli değil, Büktel bunu da anlamamakta ısrar etti hep.

 

Artık bunlara daha fazla cevap vermek, okurların zekâsına hakaret olacak.

 

Bu yazıyı sonuna kadar okumuş olan okurlar için aşağıdaki haberi bile yorumlamama gerek yok: Haber 1 Mayıs 2006’da Zaman gazetesinde ve sitesinde çıkmış. Bir süredir “çığlıklar“ atarak dergisine abone bulmaya çalışan Mustafa Demirkanlı, Zaman’dan alıntı yaparak, haberi kendi sitesine aktarmış. Haberin yalnızca başlangıcını sunuyor ama tümünü okumak isteyenler için linkini de veriyoruz. 

 

Tiyatrocu Dergisine Sahip Çıkmıyor

 

Tiyatrocular, tiyatro dergisi “Tiyatro... Tiyatro...”ya sahip çıkmıyor. Türkiye genelinde sadece 33 meslek insanının abone olduğu derginin yayın yönetmeni Mustafa Demirkanlı, “Onlar bizi önemsemese de biz onların ürettiklerini önemsemeye devam edeceğiz.” diyor.

 

15 yıldır kesintisiz yayınlanan tiyatronun tek dergisi “Tiyatro… Tiyatro...”ya kendi sektörü sahip çıkmıyor. Derginin 325 abonesinin sadece 33’ü tiyatrocu. Ayda 3000 baskı yapan derginin Üstün Akmen, Orhan Alkaya, Mustafa Demirkanlı, Nihal Kuyumcu, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun ve A. Ertuğrul Timur’dan oluşan yayın kurulu “Her sektör kendi alanının yayınını destekler ama biz tiyatrocuların desteğini alamıyoruz. Mesleğin insanları bizi önemsemese de biz onların ürettiklerini önemsemeye devam edeceğiz.” diyor.

 

(Haberin tamamı için tıklayın: http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/?nid=2286 )

 

 

NOT: Demirkanlı bu yazımı sitesinde, okunmasını engelleyecek bir sunuş yazısı ve bazı internet cambazlıklarıyla yayınladı. Bunun üzerine derhal kısa bir yazı daha yazıp Demirkanlı'nın kirli taktikleri hakkında okurları uyardım:

 

MUSTAFA DEMİRKANLI SİNSİ YALANLAR VE TAHRİFLERLE OKURLARI CAYDIRMAYA ÇALIŞIYOR

COŞKUN BÜKTEL

 

 

   Bonus:

 

ARŞİV / 27 MART 2001

Reklam alamadığı

dönemlerde

o da herkesi eleştirirdi:

Demirkanlı'dan, 

Tuncer Cücenoğlu,

Refik Erduran ve Recep Bilginer'e Dedikodu Formatında, Asılsız İspatsız (veya İspatı Demirkanlı'dan Menkul) Hakaretler!

"Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu görüyorum. Son 3-4 yıla kadar Refik Erduran, Tuncer Cücenoğlu, Recep Bilginer gibi resmi yazarlar, iktidarla ilişkilerini kurmuş, Ankara koridorlarının yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ 'Koskoca Bakan' dediği siyasileri tanımış, deyim yerindeyse el ense olmuş bu zatlar ortalıkta dolaşırken, gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili dostum’ demekten çekinmeyen, çekinmenin ötesinde bir sakınca görmeyen bu zatlar karşısında, göreve gelen siyasiler de ortalıkta sürekli bunları gördüğü için, Türk tiyatrosunu bunların temsil ettiğini sandılar hep. Onların bir suçu yok.
 
"Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları. Korkuttu çünkü, bunlar konuşmaya başlarken; 'Yarın bakanla sabah kahvaltısı yapacağım, senin sorunları anlatırım, çözeriz', 'Ben Ankara’ya gidiyorum Bakan’a söylerim sizin tiyatroya özel önem verir.', 'Bakan yarın İstanbul’da olacak zamanı varsa mutlaka sizin oyuna getireceğim.' gibi cümlelerle durdurdular insanları, insanlar durmaya eğilimliydi çünkü. Ve korktular. Yıllarca."

(KAYNAK: Demirkanlı, "Dünyanın Bütün Sahnelerinde Tiyatronun Evrensel Dostluk Ve Barış Çağrıları")

NOT: Demirkanlı, Coşkun Büktel'i (ve Feridun Çetinkaya'yı) daha 2001 yılında "cevap hakkı istiyorsanız mahkemeye gidin!" diyerek sansür ettiği için; belli ki, Cücenoğlu, Erduran ve Bilginer gibi yazarları Büktel'in de (hem de Demirkanlı'dan çok önce) korkusuzca ama "belgelere dayanır biçimde" eleştiren kitaplarını ("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" 1998, "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" 2001) görmezden gelmeyi tercih ediyor ve "Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları" diye, hiçbir araştırma yapmaksızın, asılsız ispatsız "sallayarak", okurlarını, "bunlardan" korkmayan tek kişinin kendisi olduğuna inandırmaya çalışıyor.

NOT 2: Bilindiği üzere, Demirkanlı, 2001 yılında, siyasilerle "deyim yerindeyse el ense olmuş" olmakla suçladığı Tuncer Cücenoğlu'yla, bugün kendisi "deyim yerindeyse el ense olmuş",  2001 yılında "gammaz" olmakla suçladığı Cücenoğlu'yu bugün dergisinin "editörler kurulu"na dahil etmiş ve Cücenoğlu'yla birlikte ikisi, Büktel ve Bulunmaz'a karşı linç kampanyasının suç ortakları ve en azılı kışkırtıcıları olmuşlardır.

Demirkanlı ve dergisini reklam adı altında devlet sadakasıyla besleyen DT genel müdürü Lemi Bilgin ile DT İstanbul müdürü Osman Wöber  arasındaki, "deyim yerindeyse el ense olmuş" ilişkilere dair bir enstantane...

Hemen her sayısı gecikmeli olarak basılıp dağıtılan dergisinde, reklam olarak verilen DT programlarını, genellikle programların sona erdiği tarihten sonra, bir başka deyişle "iş işten geçtikten sonra" yayınlaması yüzünden, sık sık Hilmi Bulunmaz'ın eleştirilerine hedef olan Mustafa Demirkanlı, her şeye rağmen, "deyim yerindeyse el ense olmuş" ilişkileri sayesinde,(Bulunmaz'ın deyişiyle söylersek) "arka kapağını Lemi Bilgin'e vermeye devam ediyor."

 

 

 BÜKTEL/DEMİRKANLI /BULUNMAZ POLEMİĞİ

 

(Eskiden yeniye doğru tarih sırasıyla)

 

 

 

MUSTAFA DEMİRKANLI'YA YANIT: COŞKUN BÜKTEL'E SANATSEVERLER DEĞİL, ANCAK SANATSAVARLAR YALANCI DİYEBİLİR  

COŞKUN BÜKTEL

 

MUSTAFA DEMİRKANLI SİNSİ YALANLAR VE TAHRİFLERLE OKURLARI CAYDIRMAYA ÇALIŞIYOR   önemli

COŞKUN BÜKTEL

 

 

ARTIK SIKINTI VERMEYE BAŞLADIN COŞKUN BÜKTEL MUSTAFA DEMİRKANLI

 

DEMİRKANLI'YA SON (OLMASINI UMDUĞUM) CEVAP  COŞKUN BÜKTEL

 

COŞKUN BÜKTEL'İ ANLAMAK...

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

KİM DEĞİŞTİ?

COŞKUN BÜKTEL

 

H. HİLMİ BULUNMAZ VE COŞKUN BÜKTEL(1)

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

H. HİLMİ BULUNMAZ VE COŞKUN BÜKTEL(2 VE SON)

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP                                                                             

COŞKUN BÜKTEL

 

HAY ALLAH

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

DEMİRKANLI, YALANLARINI SÜRDÜRÜYOR

HİLMİ BULUNMAZ

 

VEKALET DÖNEMİ

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

YALANI YALANLA ÖRTMEK

HİLMİ BULUNMAZ

 

(Yukarıdaki başlığı taşıyan yazı, tiyatrom.com'da yayınlanması için, 2 Ağustos 2007'nin ilk dakikalarında ―tam olarak, saat 00.29'da― A. Ertuğrul Timur'a gönderilmiş, henüz/hâlâ yayınlanmamıştır. Büyük ihtimalle, Bulunmaz'ın önceki yazısı gibi, cevabıyla aynı anda yayınlanacaktır.

 

GÜNCELLEME: tiyatrom.com'un sahibi A. Ertuğrul Timur, Bulunmaz'ın "Yalanı Yalanla Örtmek" yazısını sansür etmiş, asla yayınlamamıştır.)

 

 

YALANI YALANLA ÖRTMEK 

HİLMİ BULUNMAZ

 

 

KIVIRTMA COŞKUN

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

 

SKANDAL KONUSUNDA MUSTAFA DEMİRKANLI'NIN İFTİRALARINI HİLMİ BULUNMAZ NASIL YANITLADI?

BULUNMAZ / DEMİRKANLI

 

COŞKUN BÜKTEL BULAŞMA, İŞİNE BAK!

MUSTAFA DEMİRKANLI

 

İŞ YAPAN, BULAŞIR!

HİLMİ BULUNMAZ