Coşkun Büktel
Bölüm I:
Sanatsavarlar (Vandallar) Büktel’in pazılarından değil
ama
“yazılarından” korkuyor.
Feridun Çetinkaya, dört yıl önce,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı”
(www.tiyatrofanzini.com)
başlıklı bir yazı yazmış ve Coşkun
Büktel’in tiyatral mücadelesini destekleyen bu yazıyı,
nasıl olmuşsa olmuş, Mustafa Demirkanlı’yı ikna ederek,
Demirkanlı’nın dergisinde yayınlatmayı başarmıştı.
(Bakınız: Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan
2002.)
Ama
Çetinkaya’nın yazısı, belli ki, tiyatro oligarşisinin
hiç hoşuna gitmemişti. Mustafa Demirkanlı, aldığı
tepkiler üzerine, dergisinin bir sonraki sayısında
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”
(Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran, 2002.)
başlığıyla bir karşı yazı yayınlamış,
Çetinkaya’nın yazısını yayınlaması yüzünden aldığı
tepkileri anlatıp o tepkileri yatıştırmaya yönelik
mazeretler sıralayarak, oligarşinin güvenini yeniden
kazanmaya çalışmıştı. Demirkanlı, linkini verdiğimiz
karşı yazısında, Coşkun Büktel’in mücadelesini
destekleyen o yazıyı basmakla işlediği “suça” mazeretler
sıraladıktan sonra, yazısının finalinde ise, Çetinkaya
ve Büktel’e artık dergisinde yer vermeyeceğini belirten
sansürcü bir açıklama yaparak, tiyatro oligarşisine
sadakatini, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde
kanıtlamıştı:
Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını
kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip
kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer
alır. Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç
olmaya devam ediyoruz.
(Mustafa Demirkanlı,
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro,
Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)
Demirkanlı’nın yukarıda aktardığımız sözleri şu anlama
geliyor: Ben bu derginin sahibiyim. Mahkemeye filan
gitmeden, bu dergide size dair canım ne isterse
söyleyebilirim. Siz cevap vermek isterseniz, mahkemeye
gidin.
Bu ne
demek? Bu, bir dergi sahibi olmanın avantajını, mümkün
olan en ilkel ve iğrenç biçimde kullanmak demek. Bu,
yüzyılların birikimi olan demokrasi kültürünü ve
demokratik gelenekleri, bir Nazi subayı gibi ayağının
altında çiğnemek demek.
Sansürcü Demirkanlı’nın bu açıklaması yüzünden (ve
mahkeme kapılarında yıllarca beklemeyi
düşünmediklerinden) Çetinkaya ve Büktel, cevap haklarını
kullanamadılar. İkisi de, Demirkanlı’yla merhabayı
kesip, bir daha dergisine adım bile atmadılar.
Çetinkaya, tiyatro piyasasına küstü ve reklamcılığa
başlayarak, bir süredir yayınlamakta olduğu tiyatro
yazılarına son verdi. Kent Oyuncuları’nda seyrettiği
“Inishmore’lu Yüzbaşı” hakkında Cumhuriyet Dergi’de
yayınlanmış bir oyun eleştirisi dışında ("Tiyatronun
Tarantino'sundan Film Gibi Oyun", Cumhuriyet
Pazar Dergi, sayı: 934, 15 Şubat 2004), dört yıl
boyunca, bir daha hiçbir tiyatro yazısı yazmadı.
Coşkun
Büktel ise, başka bir dergide yayınlatmayı anlamlı
bulmadığından, Demirkanlı’ya karşı özel bir cevap yazısı
yazmak külfetine girmedi. Ama Büktel, yine de, kendisine
ve Çetinkaya’ya “mahkemeye gidin” diyen Demirkanlı’yı o
sansürcü satırları yazdığına yazacağına bin pişman etmek
konusunda kararlıydı. Demirkanlı’nın ilkel ve iğrenç
sansürcü tavrını Demirkanlı’nın kendi sözcükleriyle
belgeleyen o “mahkemeye gidin” laflarını, Büktel, dört
yıl boyunca, bulabildiği her platformda, yazdığı
yazılarda, (bu yazıda yaptığı gibi, aynen alıntılayarak)
tekrarladı. (Örneğin, bakınız:
“Haklılar değil, suçlular güçlü”
Dergi röportajı. PostExpress, 19 Mayıs/15 Haziran 2003,
sayı 25. Sayfa 47.
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”,
Yom Sanat Eylül-Ekim, 2003. Sayfa 26. Yakında
www.coskunbuktel.com’da.
“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
15 Şubat 2006. Kemal Kocatürk’e karşı yazılmış bir
internet yazısı.)
Yukarıda sıraladığım yazıların hiçbiri,
doğrudan doğruya Mustafa Demirkanlı’ya ilişkin değildi.
Ama hepsinde de, bize “mahkemeye gidin” diyen
Demirkanlı’nın sansürcü tavrına ilişkin değiniler ve
alıntılar vardı. Demirkanlı, yıllarca sustuktan sonra,
yukarıda sıraladığım yazıların sonuncusuna (“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”)
cevap vermek gereğini hissetti. Aslında İBŞT’nin eski
yöneticilerinden Kemal Kocatürk’ün sansürcülüğünü
belgeleyen o uzun soluklu polemik yazımda ben,
Demirkanlı’nın sansürcülüğüne de değiniyor, somut
örnekler sunarak, geniş alıntılar yaparak, dört yıl önce
bize “mahkemeye git” diyen Demirkanlı’yı bir kez daha
mahkum ediyordum. Dediğim gibi, Demirkanlı, sonunda daha
fazla suskun kalamadı ve dört yıl önce cevap haklarını
gasp ettiği Coşkun Büktel ile Feridun Çetinkaya’ya karşı,
dört yıl sonra ikinci kez atağa kalkıp, ikinci bir yazı
yayınladı. (Bakınız: Mustafa Demirkanlı,
“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
18 Şubat
2006)
Okumakta olduğunuz bu yazım,
Demirkanlı’nın Çetinkaya ve Büktel’e karşı dört yıl
arayla yazdığı her iki yazıya da cevap verecek. Hem,
“mahkemeye gidin” dediği için dört yıl önce cevap
veremediğimiz ilk yazısını
(“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”)
hem de, dört yıl sonra yazdığı
“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
başlıklı yazısını, burada tek kelime
kısaltmadan, satır satır alıntılayarak, satır satır
cevaplayacağım. Ve satır satır alıntılayarak, satır
satır cevaplamaya, dört yıl önceki ilk yazısından
başlayacağım.
Ama önce, Demirkanlı’nın dört yıl sonraki
ikinci yazısının başlığına bir “acil müdahalede”
bulunmam gerek. Demirkanlı, bu ikinci yazısının daha
başlığında bile (“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”)
Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ediyor. İlan
ediyor ama, acaba ispat da ediyor mu? Önce bu sorunun
cevabını acilen vermemiz gerek:
Bölüm 2:
Demirkanlı Büktel’in “yalancı” olduğunu nasıl
kanıtlıyor?
Karşımdaki insanlar, çoğu zaman, Mustafa Demirkanlı
gibi, eleştiri yazılarımdan olumsuz etkilenmiş, maddi ya
da manevi menfaatleri zedelenmiş, suçlarının teşhiri
yüzünden canı sıkılmış ve sağduyusu yara almış kişiler
oldukları için; onların bana karşı oturup da kafa
yorarak, sorumlu, belgeli, kanıtlı yazılar yazmasını
elbette beklemiyordum. Onlar hem haksız, hem suçlu, hem
nefret dolu oldukları için, sağduyu ve sorumluluk
çerçevesinde kalmak istemiyorlar. Belgeler, kanıtlar,
hakikatler için zaman harcamaya hiç gerek yokmuş gibi
(çok daha önemli işleri varmış gibi) bir hava yaratmaya
çalışıyorlar. (Kemal Başar’ın kısa bir süre önce, beni
aşağılamak için internette yayınladığı
“Kapalı Ayağa
Hep Beraber En Büyük Coşkun Büktel Başka Büyük yok”
başlıklı bir yazısı vardı. Şu anda internetten
kaldırılmış olduğu için linkini veremediğim (Güncelleme:
Yazıyı coskunbuktel.com'da yayınladık ve başlığına link
verdik.) bu yazının
bir yerinde, Kemal Başar aynen şöyle diyordu:
“Her yazdığım için
bilgi belge mi toplayacağım, hazret tatmin olsun diye?
Her cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım yani
kendisine? Bu ne saçmalık!”)
Bu çok
işi olan meşgul adam imajına yaslanarak, dayanaksız,
yalan/yanlış konuşma ve iftira etme özgürlüğünü
kendilerine tanıyabiliyorlar. Zaten hakikati ortaya
çıkarmak (enformasyon) gibi bir amaç taşımadıkları için;
maksatları yalnızca kendileriyle ilgili açıkladığım
hakikatleri örtbas etmeye çalışmaktan
(dezenformasyondan) ibaret olduğu için; kolayca ve
kısacık yazabiliyorlar. Hain bir şoför gibi hakikatin
beyaz takım elbisesine birkaç saniye (ya da birkaç
sayfa) içinde çamur sıçratıp kaçabiliyorlar. Ama takım
elbiseyi temizlemek, ne yazık ki, birkaç saniye veya
birkaç sayfada mümkün olmuyor. Belgelerle, tarihlerle,
somut kanıtlarla konuşmanız gerekiyor. Uzun yazmanız
gerekiyor. (Kemal Başar’a cevabımı,
“Demek Ki Kemal
Başar’a ‘Omurgasız’ Demekle Pek Haksızlık Etmemişim”
başlığıyla yakında
www.coskunbuktel.com da okuyabilirsiniz.)
Yazılarımı okuyanlar, sanat piyasamızdaki sansürcü tavra
karşı nasıl bir mücadele verdiğimi iyi bilirler.
Tanıdığım sansürcülerin en uç örneklerinden biri de,
dergi sahibi olmanın avantajlarını en ilkel ve en iğrenç
biçimde kullanmış olan Mustafa Demirkanlı’dır.
Demirkanlı, kendisinin sansürcü tutumuna karşı yaptığım
mücadele yüzünden, bana ve arkadaşım Feridun
Çetinkaya’ya karşı yazdığı ikinci yazısının (“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”)
başlığında, Coşkun Büktel ile yalan kavramını yan yana
getirdi. Yani Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu
“başlıktan” (bir başka deyişle “manşetten”) duyurdu.
Böylelikle, yazısının yalnızca başlığını okumuş olan pek
çok okurda bile, kendisinin sansürcü olmadığı ama Coşkun
Büktel’in yalancı olduğu izlenimini yaratmayı
amaçlıyordu. Bu yaptığı, apaçık bir adli suçtu. Çünkü
benim yalancı olduğuma dair bırakın somut bir kanıtı,
bir tanığı bile yoktu. Demirkanlı, aleyhimdeki tek
tanıklığı, arkadaşım Feridun Çetinkaya’dan talep ediyor,
o tanıklığı yapmazsa Çetinkaya’nın namussuz olacağını
söylüyordu:
Şimdi,
kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile
konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın
namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben
Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı
yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı
gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu
Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama
yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece
Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize
de tanıklık yapamayacağına göre…
(Mustafa Demirkanlı,“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
Ahize de tanıklık yapamayacağına göre,
yazınızın başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu
ilan etmeniz, şeref düşmanlığından yani şerefsizlikten
başka bir şey değildir.
Demirkanlı’nın, Büktel’i yalancı ilan
eden yazısına karşı, Feridun Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor”
başlıklı bir cevap yazısı yazarak, Mustafa Demirkanlı’nın internet sitesinde yayınladı.
(Demirkanlı, internet sitesine gönderilen cevap
yazılarını, “mahkemeye gidin” demeden yayınlayacağını
açıklamıştı.) Çetinkaya, kanıt ve belgelerle ve hayli
sert ifadelerle yüklü bu on sayfalık yazısında,
kendisine ve Büktel’e yönelik Demirkanlı yalanlarına
karşı, dört yıl önce “mahkemeye git” dendiği için
açıklayamadığı hakikatleri açıklayarak, Demirkanlı’nın
ipliğini pazara çıkarıyor, Demirkanlı’yı kepaze
ediyordu. İşte Çetinkaya’nın (Demirkanlı tarafından
“cevap vermeyeceğim” denerek cevaplanan) yazısından bazı
bölümler:
…Bu
süreçte, tiyatromuzla ilgili önemli görüşler ortaya
koyan, emek ürünü yazılar, kitaplar yayımlayan tiyatro
yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel her türlü “ilkel ve
iğrenç” yöntem meşru sayılarak sansürlenip susturulmaya
çalışılmış; Mustafa Demirkanlı gibi tiyatro ile hiçbir
ilgisi olmayan ve menfaatleri söz konusu olduğunda yalan
söylemekten, kara çalmaktan ve sansür uygulamaktan
çekinmeyen insanlar da Türk tiyatrosunda söz sahibi
olmuştur.
(…)
İş
iddialarına ve suçlamalarına kanıt göstermeye gelince,
Demirkanlı topu yine, suçladığı, hakaret ve iftira
ettiği insana yani bana atmakta, iddialarının haklılığı
konusunda benim “namusumu” tanık göstermekte de sakınca
görmemişti.
Yaptığı onca haksızlıktan sonra Demirkanlı’nın bir de
küstahça “namusumu” tanık göstermesi, beni bu yazıyı
yazmaya bir anlamda mecbur kıldı.
Demirkanlı, benim tanıklığıma başvurmuş. İşte
tanıklığım:
Evet,
ben, Mustafa Demirkanlı’nın yaptığı haksızlıkların
tanığıyım.
Demirkanlı’nın yaptığı sansür ve haksızlıklarla ilgili
Coşkun Büktel’in yazdığı her şey doğrudur.
Demirkanlı, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali,
tıpkı dört yıl önceki gibi, bugün de arsızca gerçekleri
çarpıtmaya ve iftira atmaya devam ediyor.
(…)
Peki,
Demirkanlı ne yapmaya çalışıyor?
Kimsenin bu güne dek tersini iddia etmediği bir gerçeği
ortaya koyarak, bu gerçeğin onaylanmasının, ipe sapa
gelmez iftiralarının kanıtı olacağını iddia ediyor.
Demirkanlı, okurları aldatmak için kurnaz satıcıların
ucuz bir hilesine başvuruyor!
Akıl
çelmek için tezgâhına kıpkırmızı bir elma koyuyor; bu
kırmızı elma, zaten kimsenin inkar etmediği, doğruluğunu
tartışmadığı, benim Demirkanlı’ya “Coşkun Büktel, yazıyı
gördü, okudu” demiş olmam.
Demirkanlı, aklı sıra, önce bu kırmızı elmayı gösterip,
sonra da kesekâğıdına kokuşmuş, çürük, kurtlanmış
iftiralarını dolduracak ve bunu okurlara kanıt diye
yutturacak.
“Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” dediğimi teyit
etmem, Demirkanlı’ya bu sözü söylemiş olduğumu kanıtlar
o kadar. Ancak bu sözü söylediğimi ispat eder, başka
hiçbir şeyin kanıtı olamaz.
(Bakınız: Feridun Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor”)
Türkiye’nin “tek” tiyatro dergisinin
sahibi olan Mustafa Demirkanlı’nın gerçek kimliğini
bilmek ve on beş yıldır tiyatromuz hakkında insanlara bu
biricik dergiden verilen enformasyonu nasıl bir
karakterin belirlediğini öğrenmek bakımından; Feridun
Çetinkaya’nın yukarıda linkini verdiğim cevap yazısı,
mutlaka okunmayı ve satır satır incelenmeyi hak eden
tarihi bir belgedir.
Ben Mustafa Demirkanlı’nın sansürcü
tavrını, Demirkanlı’nın kendi sözleriyle kanıtlamıştım.
Demirkanlı ise benim yalancı olduğumu sadece arkadaşım
Çetinkaya’nın tanıklığıyla kanıtlamaya çalışıyor. Oysa
Çetinkaya yazdığı cevap yazısında onu yalnızca
yalanlamakla kalmıyor, asıl yalancının Mustafa
Demirkanlı olduğunu iki kere iki dört gibi somut
delillerle kabak gibi ortaya koyuyor. Peki bunun üzerine
Demirkanlı özür diliyor mu? Başlığında Coşkun Büktel’in
yalancı olduğunu ilan ettiği yazısının başlığını
değiştiriyor mu? O yazıya bir not ekleyip Büktel’in
yalancı olduğuna dair hiçbir kanıt ya da tanık
bulunmadığını açıklıyor mu? Ne gezer!… Bunlar, ancak
hakikate önem veren, hakikat dışı bir bilgiyi okurlara
iletmek gibi bir sorumluluktan dehşetle ürken, insanları
yanıltmayı kendine asla yediremeyeceği bir adilik olarak
değerlendiren kişilerin tercihi olabilir. Demirkanlı o
tür “hastalıklı” titizlikleri olan kişilerden değil.
Peki Demirkanlı nasıl bir kişilik?
Demirkanlı, bir dergi sahibi olmanın olanaklarını en
ilkel ve iğrenç biçimde kullanarak insanları suçladıktan
sonra; yalanları şamar gibi suratına çarpıldığında, özür
dilemek yerine, pişkin bir tavırla kenara çekilen,
(soyluluğu cevap vermeye tenezzül etmesini önlüyormuş
gibi bir havaya girerek) suçunu örtbas etmeye yeltenen
bir kişilik.
Çetinkaya’nın, Demirkanlı’yı rezil eden
cevap yazısını Demirkanlı, sitesinde yayınladı demiştik.
Evet, Demirkanlı yazıyı yayınladı, ama kendi kaleminden
çıkma kısa bir sunuş yazısıyla yayınladı. Sunuş
yazısında, Demirkanlı, sunduğu yazının kendisini rezil
eden kanıtlarından hiç söz açmadı. Çetinkaya’nın
kanıtlarını görmezse, sanki okurların da göremeyeceğini
umuyormuş gibi davrandı. Düştüğü rezil durum için özür
dileyerek onurunu bir nebze kurtarmaya çalışacağına;
durumun rezilliğini çaktırmamaya, rezaleti görmezden
gelerek, konuyu kapatmaya çalıştı. Demirkanlı’nın ne
kadar “pişkin” bir kişilik olduğunu göstermek için, o
sunuş yazısını kısaltmadan aktarıyorum:
Feridun Çetinkaya, 10 sayfalık bir yanıt göndermiş,
Kocatürk polemiğinin içinde gözden kaçmaması için 1
hafta süreyle ana sayfada tutup, sonrasında ilgili
yazıların altında kendi sırasında yer alacaktır. Ben
yeni bir yanıt vermeyeceğim. Yazının bütününü okuyan
okurlar kendi kararlarını kendileri versinler.
Büktel
ve Çetinyaka’ya buradan tekrar söylüyorum, yazıları
hiçbir zaman Tiyatro…. Tiyatro… Dergisi’nde
yayımlanamaz, en azından yazılarının uzunluğu buna izin
vermez. Ancak, tiyatrodergisi.com.tr her ikisine de
açıktır, ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi
aşmadığı sürece… /
Mustafa Demirkanlı
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?sid=29
Demirkanlı, özür dilemek yerine, sanki rezil olmamış
gibi (sanki Çetinkaya, Demirkanlı’yı yalancı çıkaran
somut kanıtları ortaya koymamış da, sadece “kafasına
göre” bir şeyler karalamış gibi); sakin ve pişkin bir
tavırla (ve sanki kendisini aklayabilecek bir cevap
verilebilirmiş gibi) cevap vermeyeceğini söylüyor.
Pişkinliği bu kadarla da bırakmayarak, dört yıl önce
zaten mahkemeye gitmelerini söyleyip cevap haklarını
gaspettiği Coşkun Büktel ve Feridun Çetinkaya’ya; bugün
de kalkmış dergisinde asla yer vermeyeceğini söyleyerek,
eski ilkel ve iğrenç tavrında utanacak bir şey
görmediğini ve o ilkel ve iğrenç tavrında kararlı
olduğunu ima ediyor. Peki Büktel ile Çetinkaya, dört yıl
önce cevap hakları için mahkemeye gitmeleri
söylendiğinden beri, yani o ilkel ve iğrenç sansürcü
tavırla karşılaştıkları günden beri, Mustafa
Demirkanlı’nın dergisine veya sitesine herhangi bir yazı
göndermişler mi? Demirkanlı’ya bir daha merhaba demişler
mi? Hayır, yazı göndermedikleri gibi, Demirkanlı’yla
merhabayı bile kesmişler. O zamandan beri bir daha o
dergiye adım bile atmamışlar. Demirkanlı’dan hiçbir
talepte, hiçbir ricada bulunmamışlar.
Peki
Demirkanlı onlardan ricada bulunmuş mu? Evet bulunmuş.
Büktel, sansürcü Kemal Kocatürk’e karşı yazdığı üç
polemik yazısının ilkini Sineklimarket isimli internet
sitesinde yayınladığı zaman; kendisi de Kocatürk’e karşı
olan Mustafa Demirkanlı, Büktel’i evinden aratarak,
Büktel’in Kocatürk’e karşı yazdığı o ilk yazıyı, kendi
sitesinde de yayınlamak için izin istemiş. Büktel,
yazının tahrif edilmemesi konusunda bir takım koşullar
öne sürüp bu koşulların kabul edilmesi üzerine, yazının
Demirkanlı sitesinde de yayınlanmasına izin vermiş.
(Bakınız:
Kemal Kocatürk’ün Mide Gazı Kadar Hafif Yazısı)
(Güncelleme:
Yazıların linklerini, eğer mevcutsa, coskunbuktel.com'daki
adreslerinden vermeyi tercih ediyoruz. Çünkü öbür
siteler, keyiflerine ya da menfaatlerine göre yazıları
kaldırıp yok edebiliyorlar. Yukarıda linkini verdiğimiz
son yazı, Can Doğan'ın sineklimarket sitesinde
hâlâ duruyor, Demirkanlı'nın tiyatrodergisi sitesinden
ise kaldırılmış. Daha önce de yazmıştım:
İnternet çok kaygan bir zemin. Kötü niyetli kurnaz
sansürcülere, sonsuz ve muhteşem “cambazlık” imkânları
sunduğu gibi, o cambazlıkları sureti haktan göstermek
için, çok zengin bir kılıflar ve bahaneler portföyü
yaratıyor. Okurların çok uyanık olması, okuduğu bir
yazının kimin tarafından ve nasıl sunulduğunu çok iyi
kavraması gerekiyor. 11 Ekim 2006)
Öyleyse Demirkanlı, Büktel ve Çetinkaya’dan herhangi bir
talep almadığı, tam tersine, Büktel’in bir yazısını
kendi sitesinde yayınlamayı talep etmek üzere Büktel’e
telefon açtırıp Büktel’den ricacı olduğu halde, Büktel
ve Çetinkaya için, “yazıları
hiçbir zaman Tiyatro…. Tiyatro… Dergisi’nde
yayımlanamaz”
gibi
bir ifade kullanmak gereğini niçin duyuyor? Düştüğü
durumdan utanmak ve özür dilemek yerine, bizi tekrar
aforoz ederek ne yapmaya çalışıyor? Cevap o kadar açık
ki, okurların kendi değerlendirmesi yeterli olabilir.
Demirkanlı, Çetinkaya’nın cevabı için yazdığı sunuş
yazısında
“tiyatrodergisi.com.tr her ikisine de açıktır, ancak
hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …”
diyerek
sansür tehdidini Damokles’in kılıcı gibi yeniden
sallandırmaya karar vererek;
“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
adlı yazısında
söyledikleriyle bir kez daha çelişmiş oluyor. O
yazısında, Demirkanlı, “hakaret
ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece”
gibi kayıtlar koymaya hiç gerek duymamış, aynen şöyle
demişti:
...
tiyatrodergisi.com.tr’ de yayımlanması için ise istediği
uzunlukta yazılar yazıp, yayımlamamız için gönderebilir,
yayımlarız. Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir
durumu çarpıtıp küfretse bile…
Mustafa Demirkanlı,
“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
18 Şubat 2006.)
Anlaşılan Çetinkaya’nın cevap yazısı
Demirkanlı’yı (haklı olarak) oldukça acıtmış ve
Büktel’in cevap yazısı gelmeden önce, sansür kalkanını
yeniden kaldırarak, önceki demokrat açıklamasından bir
kez daha çark etmesine yol açmış. Büktel’in yalancı
olduğu yalanını manşetten vermekte sakınca görmeyen
Demirkanlı, Büktel’in cevabının ise “ancak
hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …”
yayınlanacağını söylüyor. Demirkanlı’nın yalancı
olduğunu iki kere iki dört gibi kanıtladığımıza göre,
Demirkanlı’nın, hakaret ve karalamalardan değil, aslında
“hakikatlerden” rahatsız olacağını tahmin etmek zor
değil. Demirkanlı,
“ancak
hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …”
diyerek, aslında Büktel’in açıklayacağı
“hakikatleri” engellemenin bahanesini önceden
hazırlamaya çalışıyor.
Demirkanlı, sansürcü tavrını savunmak için, dört yıl
önceki yazısında aklına gelmeyen, yeni bir bahane de
icat ediyor: Yazılarımız uzunmuş. Meğerse Demirkanlı,
Büktel ve Çetinkaya’nın yazılarını uzun oldukları için
de yayınlayamıyormuş.
Evet,
Feridun Çetinkaya’nın ancak dört yıl sonra yazabildiği
cevap yazısı on sayfaydı ama Demirkanlı’nın “dergisinde”
yayınladığı bir yazısına karşı değil, “sitesinde”
yayınladığı bir yazısına karşı yazılmıştı. Yani
Çetinkaya, yazısını, Demirkanlı’nın dergisi için değil,
“sitesi” için yazmıştı. Ve internet sitelerinde sayfa
sınırlaması diye bir sorun olamazdı. Bana gelince: Evet,
ben dergilerde de, zaman zaman oldukça uzun yazılar
yayınladım ama, bunları Demirkanlı’ya göndermedim.
Demirkanlı, bugüne dek, benim hiçbir cevap yazımı
uzunluk gerekçesiyle reddetmiş değildi. Bize karşı
yazdığı dört yıl önceki sansürcü yazısında da zaten
yazılarımızın uzunluğuna dair herhangi bir cümle yoktu.
Uzunluk, Demirkanlı’nın aklına dört yıl sonra gelen bir
bahane.
Demirkanlı benim yalancı olduğumu dört yıl sonra
manşetten duyuruyor.
Ben Demirkanlı’ya demişim ki:
Çetinkaya’nın hakkımda yazdığı yazıyı önceden okumadım.
Bu yalanmış. Böyle bir şey söyleseydim, elbette yalan
olurdu. Ama, bırakın herhangi bir yalanı, böyle aptalca
bir yalanı neden söylemiş olayım ki? Böyle bir yalana
neden gerek duyayım? Demirkanlı bu sorularla
ilgilenmiyor. O, yalnızca, benim, Feridun’un yazısını
yayından önce okuduğumu kanıtlamakla ilgileniyor. İyi
de, bunu kanıtlamaya gerek yok ki… Bunu inkâr eden eden
yok ki… Bunu ne ben, ne de Feridun hiçbir zaman inkâr
etmedik ki… Demirkanlı buna aldırmıyor. Kimsenin inkâr
etmediği bir gerçeği Feridun Çetinkaya’nın tanıklığına
başvurarak ve benim kanıtla diyeceğimi varsayarak, ille
de kanıtlamaya çalışıyor.
Şimdi,
kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile
konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın
namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben
Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı
yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı
gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu
Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama
yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece
Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize
de tanıklık yapamayacağına göre…
(Mustafa Demirkanlı,“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
Ahizenin tanıklığına gerek yok. Çetinkaya
benim yazıyı önceden okuduğumu sana elbette söylemiştir.
Bunu niye saklasın ki? Bunu niye inkâr etsin ki? Ne
zaman inkâr etmiş ki? Ben ne zaman inkâr etmişim ki? Ben
o yazıyı önceden okuduğumu ne zaman inkâr etmişim ki?
Niye inkâr edeyim ki? Sen kimsenin inkâr etmediği bir
gerçeği, Çetinkaya’nın tanıklığıyla kanıtlamaya
çalışıyorsun.
Peki kanıtladın: Ben o yazıyı
yayınlanmadan önce okumuştum. Peki bu beni niye yalancı
yapsın? Ben bu gerçeği ne zaman inkâr etmişim? Mademki,
benim o yazıyı önceden okuduğumu inkâr ettiğimi ve bu
yüzden yalancı olduğumu söylüyorsun, senin, asıl “bu”
iddianı kanıtlaman gerekir. O yazıyı önceden okuduğumu
değil, önceden okuduğumu inkâr ettiğimi kanıtlaman
gerekir. Ben, o yazıyı önceden okuduğumu nerede, ne
zaman inkâr etmişim? Bana yalancı diyebilmen için, bu
sorunun cevabını belgeli olarak verebilmelisin. Çünkü
beni yalancı yapan şey, o yazıyı önceden okumuş olmam
değil, önceden okuduğumu inkâr etmiş olmam olabilir
ancak.
Demirkanlı’nın burada yaptığı kurnazlığı
tüm okurların anladığını sanmıyorum ve konuyu somut bir
benzetmeyle sadeleştirerek, Demirkanlı’nın başvurduğu
aldatmacayı tüm okurların anlayabileceği kadar açık hale
getirmeyi önemli sayıyorum.
Demirkanlı diyor ki: “Coşkun Büktel,
telefon görüşmemizde bana, Feridun Çetinkaya’nın namuslu
bir insan olmadığını söyledi. Büktel yalan söylüyor.
Çünkü Çetinkaya ile yaptığım görüşmede Çetinkaya bana
kendisinin namuslu olduğunu söylemişti.
Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun
Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece
Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni
yalanlar: ‘Ben Demirkanlı’ya namusluyum demedim’ der
veya beni doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır.
Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı
bilemem… Kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen
telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına
göre…”
Örneği böyle verince, Demirkanlı’nın
yaptığı kurnazlık daha kolay görünüyor sanırım. Feridun
Çetinkaya, “namusluyum” derse, Coşkun Büktel’in yalancı
olduğu kanıtlanmış olacakmış. Oysa Feridun Çetinkaya’nın
“namusluyum” demesi, yalnızca Çetinkaya’nın “namuslu
olduğunu” kanıtlayabilir. Benim Çetinkaya hakkında
“Çetinkaya namuslu değildir” diyerek Demirkanlı’ya
yalan söylediğimi kanıtlamaz. Demirkanlı, benim
kendisine yalan söylediğimi, Çetinkaya’nın değil ancak
“benim” tanıklığımla kanıtlayabilir. Yani asla
kanıtlayamaz.
Kısacası, durum, şu: Demirkanlı, bana
karşı bir cevap yazısı yazıyor. Yazının başlığında
Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ediyor. Ama
elinde ne kanıt var, ne de tanık. Tanık diye
Çetinkaya’yı gösteriyor. Çetinkaya’nın gerçek bir
ifadesini ortaya koyuyor. Ve Çetinkaya’dan o ifadesini
doğrulamasını veya yalanlamasını bekliyor. “İsterse
yalanlayabilir, onun namusuna kalmıştır” gibi dramatik
lafların kalabalığı arasında, Çetinkaya’nın o ifadeyi
doğrulamasının benim yalancı olduğumu nasıl
kanıtlayacağı meselesini okurlara unutturuyor. İlk
bakışta karışık görünüyor ama aslında çok da zekice bir
taktik değil. Yine de, ilk bakışta göründüğü kadar
alçakça bir taktik olduğunu kabul etmek zorundayız.
Çünkü Demirkanlı, bu taktikle, beni ya da Çetinkaya’yı
değil, okurları aldatmayı amaçlıyor.
Büktel’in yalancı olduğunu “manşetten”
ilan eden Demirkanlı’nın bu iddiasını hangi “kanıta”(!)
dayandırdığını öncelikle gösterdikten sonra; şimdi
Demirkanlı’nın Büktel ve Çetinkaya hakkında dört yıl
arayla yazdığı iki yazıyı, tek kelime kısaltmadan art
arda alıntılayıp, cümle cümle cevaplayalım.
Önce, dört yıl önceki
“Feridun
Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”
(Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002.
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2016)
başlıklı ilk yazıdan başlayacağım. Demirkanlı’nın
cümlelerini farklı, ve koyu harflerle, kendi cevaplarımı
ise normal harflerle diziyorum:
Bölüm 3:
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”
Demirkanlı dört yıl önceki bu ilk yazısına şöyle
başlıyordu:
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı
yazı neden yayımlandı Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’nde?
Bu soruyu birçok okur sordu. Dergi’nin kendisine ve
yazarlarına olduğu kadar, Türk tiyatrosunun önde gelen,
saygın kimi isimlerine saldırganca hakarete yeltenen bu
yazı neden yayımlandı?
Demirkanlı,
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” başlıklı dört yıl önceki bu
yazısını, bugün internet sitesinde nasıl tekrar
yayınladıysa; Feridun Çetinkaya’nın
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”
başlıklı dört yıl önceki o yazısını da hemen kendi
yazısının yanında tekrar yayınlamalıydı. O zaman
okurlar, Çetinkaya’nın yazısında Demirkanlı’nın iddia
ettiği gibi, gerçekten saldırganca hakaret var mıydı,
varsa kime ve hangi nedenle yapılmıştı soruları
karşısında meraka kapılmaz; cevabı kendi gözleriyle
görürlerdi. Acaba sansürcü Demirkanlı kendi eski
yazısının internet sitesinde tekrar okunmasını istediği
halde, bu yazıda suçladığı eski Çetinkaya yazısının
tekrar okunmasını niçin istemiyor? Yaptığı “saldırganca
hakaret” suçlamasının delili olan o eski yazıyı niçin
okurlardan saklıyor? Demirkanlı’nın okurlardan sakladığı
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”
başlıklı yazıyı
www.tiyatrofanzini.com internet sitesinde
okuyabilirsiniz.
Yaklaşık iki yıldır yazılarıyla Dergi’ye katkıda bulunan
Feridun Çetinkaya, telefon edip, Coşkun Büktel’in kitabı
ile ilgili tanıtım yazısı yazmayı önerdiğinde, hemen
kabul ettim. Yazı geldiğinde ise kitap tanıtımı değil,
Coşkun Büktel portresi ardında, başta kurumsal olarak
Dergi olmak üzere, hemen hemen yazar kadrosunun tamamı
değişik biçim ve sözcüklerle aşağılanıyor, suçlanıyordu.
Bu
suçlamaların cevabı, Çetinkaya’nın dört yıl sonra
yazabildiği cevap yazısında tek tek veriliyor ve durumun
Demirkanlı tarafından anlatıldığı gibi olmadığı
açıklanıyor.
(Bakınız: Feridun Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor”)
Örneğin, “Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara
yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap
olmuştur.”
Demirkanlı’nın yukarıda yaptığı tek cümlelik alıntıdan
herhangi bir anlam çıkarabildiniz mi? “Muhatap olmuştur”
dediği muhatabın kimliği bile belli değil. Muhatap
olduğu davranışların neler olduğu belli değil. O
davranışların ilkel ve iğrenç tanımlamasını hak edip
etmediği belli değil. Demirkanlı da, karşıma çıkan tüm
vandallar (sanatsavarlar) gibi belirsizlikten medet
umuyor. Sisleme yapıyor. Çünkü sisler içinde yalanların
tanınması daha zor olur diye düşünüyor.
Bundan
sonraki ikinci yazısının başında beni (yani insanları
pek çok zaman cümle cümle alıntılayarak cevaplayan
Coşkun Büktel’i) “cımbızcılıkla” suçladığını
okuyacağınız Mustafa Demirkanlı; Feridun Çetinkaya’nın
yazısından cımbızladığı “Kitap, dergi, gazete
yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç
davranışlara muhatap olmuştur.” gibi tek cümlelik
bir alıntıdan okurların ne anlamasını bekliyor?
Biz,
Çetinkaya’nın yazısından, Demirkanlı’nın seçtiği
cümlenin hangi bağlamda söylendiğinin anlaşılmasını
önemli saydığımız için, çok daha geniş bir alıntı
yapmayı gerekli görüyoruz. Aşağıdaki alıntıyı okuyunca
bu gerekliliği okurların da kabul edeceğinizden eminiz:
Coşkun
Büktel’in yaşadıkları ve yazdıkları bir bütün olarak
değerlendirildiğinde, “özgürlük”, “bilgi”, “demokrasi”,
“eleştiri”, “yaratıcılık”, “bilimsel olmak”, “akademik
olmak” kavramlarının yaşadığımız bu günlerde içlerinin
nasıl boşaltıldığı, bu kavramların “alttan alta” nasıl
insana, doğruya, iyiye, güzele karşı kullanıldığı açıkça
görülüyor. Kültür ve sanat alanında bile sıradanlığın,
bayağılığın ve ikiyüzlülüğün temsilcilerinin nasıl
kollandığı, yüceltildiği; kaliteliden, değerliden,
doğrudan ve gerçekten yana tavır koyanların nasıl
cezalandırıldığı, engellendiği, aforoz edildiği gerçeği
gözler önüne seriliyor.
Bu
sayede, biraz dikkatli gözler sadece televolelerdeki
yozlaşmaya takılıp kalarak bütün suçu sadece “devlet
politikaları”na, vitrindeki yozlaşmaya yükleyerek asıl
felaketi gözden kaçırma yanlışına düşmekten
kurtuluyorlar.
“Devlet”in tarihte ve günümüzde, özgür ve yaratıcı
düşünceye karşı olan sansürcü, baskıcı, cezalandırıcı
tavrını herkes biliyor. Ama bundan daha önemlisi,
sanatçı, akademisyen, eleştirmen unvanına sahip, çağdaş,
uygar, bilimsellikten yana gibi görünen pek çok kişinin
aslında yozlaşmanın devam etmesine nasıl hizmet
ettikleri çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Bu kişilerin
vaziyetten görev çıkarmak anlayışıyla, kendi düşünme ve
yaratıcılık kabiliyetleri ölçüsünde, “birey devlet” ya
da “sivil devlet” diye adlandırabileceğimiz bir
anlayışla, “düzen”i ya da kendi yetkinliklerini
tartışmaya dönük en ufak eleştiri karşısında dahi
nezaketi, demokratlığı ve medeniliği bir yana bırakarak,
bu sansür ve kısıtlamayı hem kendilerine hem de kendi
iktidar alanlarındaki insanlara nasıl acımasızca
uyguladıkları gerçeği çoğu zaman en dikkatli gözlerden
bile kaçırılıyor.
Bu
durumun en açık göstergesi, Coşkun Büktel’in görmezden
gelinmesi, yazılarını yayınlatma aşamasında yaşadığı
engellemeler, çirkinlikler, sansürlerdir. Coşkun
Büktel’in kitaplarında bu konuyla ilgili okuduklarımız,
sadece “yozlaşmış düzen yanlıları”nın değil, özgürlükçü
olmadığı için “yozlaşmış düzene muhalefet eden özgür
düşünce savunucuları”nın da, yeri geldiğinde en az
“yozlaşmış düzen yanlıları” kadar sansürcü, tekelci ve
samimiyetten uzak olduklarını açıkça göstermektedir.
Coşkun
Büktel çoğu zaman, bin bir emekle hazırladığı
bilgilendirici, uyarıcı nitelikli yazılarını
yayınlatamamış ya da sansür edilmiştir . Kitap,
dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve
iğrenç davranışlara muhatap olmuştur. Üstelik bunu,
kendilerine “demokrat” ya da “aydın” denilebilecek pek
çok kişi, yayınevi, dergi, gazete yapmıştır. Coşkun
Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı
Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı
kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin
Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat,
Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin
genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver
Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç,
Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi
yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ,
Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan
Yılmaz Öğüt vb. (En son olarak Evrensel Gazetesi’nde
Yılmaz Onay’ın imzasıyla yayınlanan ve Büktel’i polemiğe
davet eden yazıya karşı Büktel’in cevap olarak kaleme
aldığı yazı Evrensel Gazetesi tarafından bile mantıklı
bir gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir.)
Bildiğim kadarıyla şu ana kadar, bu ismi verilenlerden
hiçbiri Coşkun Büktel’in bu konuda yazdıklarını
yalanlamamışlar, inkâr etmemişlerdir. Ortada bir yanlış
anlaşılma var falan da dememişlerdir. İşte bu anlamda
Coşkun Büktel, sadece tiyatro ile ilgili önemli yazılar
yazan biri değil, genelde kültür ve sanat hayatımızla
ilgili çok önemli veriler sunan bir “olgu” haline
gelmiştir.
(Feridun Çetinkaya,
“Coşkun Büktel
‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı”
Tiyatro Tiyatro,
Mart-Nisan 2002.)
Evet,
Çetinkaya, yazısında böyle suçluyordu Demirkanlı’nın
savunmaya çalıştığı sansürcü yayınevi ve dergi
sahiplerini. Demirkanlı’dan başka hiç kimse onları
savunmaya kalkışamadı. Onlar da kendilerini savunmaya
kalkışamadılar. Peki ne yaptılar? Ne yaptıklarını görmüş
değiliz. Ama çıkan sonuçtan şöyle bir yoruma ulaşıyoruz:
Bize göre, Çetinkaya’nın yazısında adı geçenlerden
bazıları (ya da bazılarının borazanları) dergi sahibine
(Demirkanlı’ya) baskı yapıp, ona menfaatlerinin
kimlerden yana olduğunu hatırlatıp, Feridun Çetinkaya ve
Coşkun Büktel’in aforoz edilmesini sağladılar.
Demirkanlı’dan, Çetinkaya ve Büktel’in dergide bir daha
asla yazamayacağını açıklamasını istediler. Demirkanlı,
cümle cümle alıntılayıp cevapladığımız bu yazısının son
iki paragrafında onların istediği bu ilkel ve iğrenç
sansürcü açıklamayı yaptı. Burada bir daha
alıntılamamızda yarar var:
Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını
kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları
yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler
ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.
Biz,
Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam
ediyoruz.
(Mustafa Demirkanlı,
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro,
Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)
Peki
ama, bu açıklama, Büktel ve Çetinkaya’nın teşhir ettiği
suçları aklamaya yetti mi? Büktel gibi Çetinkaya’nın da
aforoz edilmesi, ikisinin (ve yalnızca “ikisinin”)
eleştirdiği tiyatral yaklaşımların seyirciyle
buluşmasına, yalnızca ikisinin dikkat çektiği tiyatral
sorunların ortadan kalkmasına, seyircilerin tiyatroyla
barışmasına, ülkemizde tiyatro sanatına karşı canlı ve
heyecanlı bir ilginin oluşmasına yetti mi? Hayır,
yetmedi. Büktel ve Çetinkaya’yı aforoz eden tek tiyatro
dergimiz “çığlıklar” attığına göre, hayır, yetmedi.
Herkesten farklı şeyler söyleyen ve farklı bir tiyatral
yaklaşım öneren Büktel ve Çetinkaya’nın aforoz edilmesi,
hiçbir sorunu çözümlemedi.
Bugüne kadar Coşkun Büktel’in herhangi bir yazısını
yayımlamamış olduğumuz için ilkel ve iğrenç
tanımlamasına biz de giriyorduk.
İlkel ve iğrenç
tanımlamasına siz elbette giriyordunuz ama, Coşkun
Büktel’in “herhangi” bir yazısını yayımlamamış
olduğunuz için değil. Coşkun Büktel’e “cevap hakkı
tanımamış” olduğunuz için... Ahmet Levendoğlu’nun sizin
derginizde çıkan bir yazısında benim fikirlerimi nasıl
yürüttüğünü açıkladığım “Fikir Yürütmek” başlıklı
yazımı yayınlamaktan yan çizmek çabasıyla bin dereden su
getirmiş olduğunuz için... Bir yazıyı reddederken bile
“açıkça mertçe Türkçe” konuşamadığınız için... Coşkun
Büktel’in istediği ilk cevap hakkını “Çünkü biz bir
özel sayı yapmaya karar verdik… biraz gecikeceğiz.
Eylül-Ekim sayısını bir arada çıkarmayı düşünüyoruz.”
gibi acemice bahanelerle, daha 1999 yılında reddetmiş
olduğunuz için. (Bakınız: Coşkun Büktel, “Yönetmen
Tiyatrosu’na Karşı” Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa
312. Ayrıca,
“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
15 Şubat 2006.)
Siz
benim “herhangi” bir yazımı yayınlamadığınız için
değil, benim cevap hakkımı tanımadığınız için,
Çetinkaya’nın ilkel ve iğrenç tanımlamasına girdiğinizi
hissetmiştiniz. Hislerinizde yanılmıyordunuz. Büktel’den
“herhangi” bir yazı yayınlamamak (bir tiyatro
dergisi için kalite belirtisi sayılamayacağı kuşkusuz
olmakla birlikte) hakkınızdı. Kendi derginizde ne
yayınlayacağınıza kimse karışamazdı. Ama bir insana
cevap hakkı doğuran bir yazıyı yayınladıktan sonra, o
insana cevap hakkı tanımamak, şu ya da bu bahaneyle
cevap hakkını gaspetmek, hakkınız değildi. Büktel’in (ya
da herhangi bir insanın) cevap hakkını, türlü
bahanelerle engellemeye çalışmak, kuşkusuz, ilkel ve
iğrenç bir davranıştı. Yani Çetinkaya’nın “ilkel ve
iğrenç” tanımlaması, size de, size Çetinkaya’nın
yazısı nedeniyle rahatsızlığını belirten ahbap
çavuşlarınıza da, cuk oturmuştu. Zaten, bu yazınızın
finalinde Çetinkaya’ya verdiğiniz “mahkemeye gidin”
cevabıyla, o tanıma cuk oturduğunuzu kendi sözlerinizle
kanıtlamış oldunuz. Hatta, yazınızı inanılmaz bir
pişkinlikle, “Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve
iğrenç olmaya devam ediyoruz.” diye bitirdiniz.
Biraz daha aşağıda yayın organlarının isimleri
sıralanırken birinci sırada Tiyatro... Tiyatro...
zikredilip, editör isimlerinde Yılmaz Öğüt bile -bile
çünkü, Yılmaz Bey sadece kitap yayıncılığı yapıyor-
anılırken, bana bir ayrıcalık yapılıp ismim eklenmemiş
listeye, sağ olsunlar.
Görüldüğü üzere, Çetinkaya’nın
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı”
başlıklı dört yıl önceki o yazısını
okumadıkça, okurların Türkçe özürlü
Demirkanlı’yı anlama şansları yok. Yukarıda değinilen
konularda asıl cevaplar Çetinkaya’nın dört yıl önceki o
yazısında. Ama biz burada yalnızca şu kadarını
belirtelim ki, Çetinkaya, dört yıl önceki yazısında
“ilkel ve iğrenç” bulduğu davranışların örneklerini
sıralarken, (Demirkanlı’nın adını vermemiş olsa da)
yazdığı yazıyı Demirkanlı’nın dergisinde yayınlayacak
olduğu halde, o derginin adını, hem de en başta,
vermekten kaçınmamıştı:
Coşkun
Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir
Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabında tek
tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin Tiyatro
Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat,
Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin
genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver
Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç,
Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi
yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ,
Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan
Yılmaz Öğüt vb.
(Feridun Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı”
Tiyatro Tiyatro,
Mart-Nisan 2002.
www.tiyatrofanzini.com
)
Feridun Çetinkaya’nın kitap tanıtımı önerisinin
ardından, söylediğinin dışında bir yazı göndermesi bile
Demirkanlı’nın dört yıl önceki bu iddialarını ancak dört
yıl sonra ve internette cevaplayabilen Çetinkaya,
Demirkanlı’ya nasıl bir yazı yazacağı konusunda kendini
bağlayacak hiçbir taahhütte bulunmamış olduğunu
söylüyor.
Bakınız:
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor”
)
tek
başına reddetmeyi haklı kılacakken, yayımlanmasının
tercih edilmesinin iki nedeninden biri, yazı
yayımlandıktan sonra üslubunu bir kere de yayımlanmış
olarak görüp, kendini tekrar değerlendirme şansının
olması,
O
yazıyı yayınlama “suçunu” oligarşiye bağışlatmak için,
Kemal Sunal’ın Şaban’ı bile, “üslubunu yayınlanmış görüp
hatasını anlasın istedim”den daha zekice bir bahane
bulabilirdi.
ikinci neden ise -haklı olmasa bile- sansürlenmiş gibi
hissetmemesi kendini.
Aman
yarabbi! Sansüre ne kadar karşısınız?! Ne kadar
demokratsınız?!
Coşkun Büktel fenomeninden ne çekinen ne de onu ciddiye
alan var bu dergi çevresinde.
Büktel’den çekinmiyoruz. Yalnızca ona cevap hakkı
tanımıyoruz. Biz Büktel’den asla çekinmiyoruz; biz
Büktel’in pazılarından değil, yalnızca yazılarından
çekiniyoruz. Ama Büktel de zaten vandalları
(sanatsavarları) pazılarıyla değil, yalnızca
yazılarıyla cezalandırıyor. Büktel’den çekinmek demek,
onun pazılarından değil, yazılarından çekinmek demektir.
Onun yazılarını yayınlamamak demektir. Siz, bırakın
herhangi bir yazısını, cevap yazısını bile
yayınlamadığınıza göre, ona karşı ne kadar efelenirseniz
efelenin, Büktel’den ödünüzün koptuğu saklanamıyor.
Coşkun Büktel’i değerlendirmek ise sizlere aittir,
istediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz, amma
değerlendirme adı altında hakaretlerinize yer verilmiyor
diye insanları “sansürcü”, “iğrenç”, “ilkel” olarak
tanımladıktan sonra,
İnsanların cevap hakkını gasp etmenizden önce sizi
“sansürcü”, “iğrenç”, “ilkel” olarak tanımlayan
yoktu. E insanların cevap hakkını
gasp etmenizden sonra, o kadarcığı da hakkınız artık.
Egemenler cevap hakkı tanımamanın bahanesini bin yıl
önce bulmuşlar: “Hakaret içeriyor.”
Bir
düşünün: Olayımızda cevap hakkı tanımamak için hakaret
bahanesine sığınan insan kim? Mustafa Demirkanlı.
Demirkanlı kim? Yazıyla hakaret suçu işlediği için
mahkemeye verilmiş ve hakaret ettiği sabit görüldüğünden
tazminata mahkûm olmuş bir şahıs. Yani Demirkanlı,
hakarete mutlak biçimde karşı olan birisi değil.
Hakarete ancak insanların cevap hakkını gasp etmek
istediğinde karşı oluyor. Yoksa, mesela, Mehmet Atak’ın
Tiyatro Tiyatro sayfalarında Coşkun Büktel’e “narsist
meczup” diye hakaret eden satırlarına, Demirkanlı karşı
olmuyor.
aynı insanlarla aynı dergi sayfasını paylaşıp, hakaret
ve küfretme hakkınızın olmasını düşünmeniz ise
yadırgatıcı olmaktan çok, hayret verici bir oportünizm
olsa gerek.
Yani
Demirkanlı’ya göre, insanın aynı dergi sayfasını
paylaştığı kimseleri eleştirmesi ayıptır. Bu nitelikteki
bir yazıyı aynı dergide yayınlamaya hakkı olduğunu
düşünmesi, oportünizmdir.
Yani,
siz Feridun Çetinkaya’nın
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı”
başlıklı yazısını, türlü bahanelerle geri çevirmeye veya
kısalttırmaya çalışacaksınız. Çetinkaya, bahanelerinizin
geçersizliğini göstererek sizde gelip geçici, dönemsel
bir vicdan uyanışı, bir “samimiyet buhranı” yaratacak ve
yazıyı basacaksınız. Ama daha sonra,
Coşkun Büktel’in tiyatro oligarşisine
karşı mücadelesini anlatan bir yazıyı yayınlamanız
nedeniyle oligarşiden aldığınız tepkiler yüzünden,
birdenbire kendinize gelecek ve “hay allah, ben ne
yaptım?” diyerek “hatanızı” anlayacaksınız. Kapılmış
olduğunuz “samimiyet buhranının” size unutturduğu
gerçekleri kendinize yeniden hatırlatacaksınız:
“Ben
bu dergiyi sanata katkı için, sanatsal mücadele için
çıkarmıyorum ki!… Tiyatroyu sevmem bile!… Ben görev
yapmıyorum, ticaret yapıyorum. Ben vicdan sahibi değil,
dükkan sahibiyim. Öyleyse, kimin haklı ya da haksız
olduğu beni ilgilendirmez. Dergimin satılmasında ve
reklam almasında kimin yararı olur? Benim için asıl soru
bu! Sırf haklılar diye, Büktel ve Çetinkaya gibi
meczupları destekleyip, su başlarını tutmuş olan yüksek
zevatı küstürmek, akıllıca bir tercih olmadı. Bu
tercihten bir an önce çark etmem gerek. Bu tür
demokratlık heveslerimden, bir daha nüksetmemek üzere,
vazgeçmem ve vazgeçtiğimi oligarşiye ispat etmem gerek.
Mademki adamlar demokrat yayıncılıktan hoşlanmıyorlar,
Büktel gibi, Çetinkaya gibi meczuplara artık dergimin
sayfalarında yer vermeyeceğimi kesinlikle göstermem
gerek. Bir ticaret erbabı olarak, ben, Büktel gibilerle
değil, oligarşiyle iyi geçinmeliyim. Gerekirse Büktel’e
ve Çetinkaya’ya çamur atarak bile, oligarşiye servis
vermeliyim. Devrimi çok sevmiş eski bir solcu olarak
buna mecbur kalmak istemezdim ama, erdemli kalacağım
diye, bu yaştan sonra Coşkun Büktel gibi aç gezecek
değilim herhalde!… Günümüzün reel politikasında bu tür
Don Kişotluklara yer yok. Benim bir ailem var.
Sorumluluklarım var. Dergimi satabilmek için oligarşinin
desteğine muhtaç olduğumu unutmak gibi bir lüksüm olamaz
benim.”
Bu
gerçekleri hatırladığınız için; kendi iradenizle
yayınladığınız o yazıyı Şabanca bahanelerle “tü kaka”
ilan ettiğiniz halde; sizin davranışınız “yadırgatıcı
olmaktan çok, hayret verici bir oportünizm” olmuyor
ama Feridun Çetinkaya’nın oligarşiyi eleştiren yazısını
sizin derginizde yayınlamak istemesi, “hayret verici
bir oportünizm” oluyor, öyle mi? Siz oportünist
değilsiniz ama (erdeminden başka mal varlığı bulunmayan
Coşkun Büktel’in tiyatro oligarşisine karşı verdiği
mücadeleyi destekliyor ve o mücadeleye katılıyor diye)
Feridun Çetinkaya oportünist, öyle mi? Hakikaten, hayret
verici!
Gelelim Yılmaz Öğüt’ün “ilkel ve iğrenç” davranışlarına.
Feridun Çetinkaya, (yukarıdaki bölümde yazısından
yaptığımız uzun alıntıda görüldüğü üzere) benim,
yazılarımı ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı
kitabımı yayınlamakta çektiğim zorlukları ve
karşılaştığım sansürcü davranışları genel olarak, “ilkel
ve iğrenç” biçiminde değerlendirmiş; sonra da bu
davranışlarda bulunanların isimlerini (benim
kitaplarımdan alıntılayarak) sıralamıştı. Sıraladığı
isimler arasında, Yılmaz Öğüt de vardı. Yılmaz Öğüt’ün
davranışları için, Çetinkaya’nın kullandığı “ilkel”
sıfatına katılsam da, “iğrenç” sıfatının biraz aşırı
kaçtığını düşünüyorum. Ama sayın Öğüt’ün, 1999 Kocaeli
depreminde ölen “Metro Canavarı” adlı oyunun
yazarı Gürkan Gür’e oldukça çirkin davrandığı asla
unutulmamalı. İBŞT’da sahnelendiği dönemde “Metro
Canavarı”nı basmaya söz veren Yılmaz Öğüt, Gürkan
Gür’ü oyun sahneden kaldırılıncaya kadar bekletmiş,
sonra da oyunu basmaktan vazgeçmişti. Rahmetli Gür’ün
oyunu bugün hâlâ basılmamıştır. Bu olayı, Gürkan henüz
sağken yazmıştım. Bakınız: Coşkun Büktel “Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”. Dramatik Yayınlar,
1998. Sayfa 510.
“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı”
(Kaknüs Yayınları, 2001) adlı, ancak bir buçuk yılda
yayıncı bulabildiğim kitabımın finalinde ise, kitabımın
basılıncaya kadar geçirdiği bir buçuk yıllık macerayı
anlatıyor, hangi yayınevlerinden hangi
nezaketsizliklerle gerekçeli veya gerekçesiz olarak
reddedildiğimi aktarıyordum. Yılmaz Öğüt’ün ret
gerekçesi ilkeldi ama bana gayet nazik davranmış,
randevusuna sadık kalmış, söz verdiği süre içinde beni
cevaplamıştı. Kitabımda, Yılmaz Öğüt’e ilişkin paragraf
şöyleydi:
Yalnızca tiyatro kitapları basan Mitos/Boyut Yayınları
sahibi Yılmaz Öğüt ise, “biz tiyatro kitapları
basmıyoruz” gibi bir bahaneye sahip olmadığından:
kitapta yer alan onca somut kanıtın ortaya koyduğu
apaçık gerçeklere gözünü kapayarak ve benimle tartışmaya
hiç yanaşmayarak, bana yalnızca “yönetmen tiyatrosuna
karşı olmadıkları için” kitabı basmayacaklarını
söylemekle yetindi.
(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, Kaknüs
Yayınları, 2001. Sayfa 303.)
“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı”
adlı
kitabımı okumuş ve Türk tiyatrosunda bilimsellik ve
yaratıcılık bakımından bir benzeri bile bulunmayan bu
kitabın okurlara ulaşmasındaki yararı kavramış dürüst
bir insan; bu kitabın ilkel gerekçelerle reddedilmesine
elbette tepki duyabilir ve hatta bu tepkiyi “ilkel ve
iğrenç” diye tanımlayabilir. Ama ben, Yılmaz Öğüt’ü
şahsen tanıdığım için, onun ne denli nazik ve efendi bir
insan olduğunu biliyor; kitap seçerken yaptığı ilkel
tercihlerin iğrenç olduğunu düşünmüyorum. O tercihleri
bir devlet memuru olarak yapsaydı, hiç sakınmadan iğrenç
bulduğumu ben de söylerdim. Ama Yılmaz Öğüt’ün
tercihlerinden parasal olarak kâr ya da zarar eden,
devlet değil, Öğüt’ün kendisi. Bir de okurlar faktörü
var, tabii; sayın Öğüt’ün tercihlerinden okurlar da
zarar görüyorlar. Ama okurların da seçme şansı var.
Seçmeyi öğrenmeliler.
Coşkun Büktel Theope’nin yazımını bitirip, yayımlanmak
üzere Boyut Yayınevi’ne geldiği sırada, benim Yılmaz
Öğüt ile ticari ortaklığım devam ediyordu, yani
Yayınevi’nin bir sorumlusu olarak birinci dereceden
olayın içindeydim.
(Doğrudur.)
Tiyatro kitapları dizisinin editörlüğünü Yılmaz Bey
yürütüyordu, o güne kadar sadece Toplu Eserler ve Bütün
Eserler adıyla bir yazarın birden fazla oyununu
yayımlamayı tercih etmiş ve ilk kez Theope’de bu
formattan sapmaya karar vermiş ve kitabı yayımlamayı
kabul ettiğini bildirmişti Büktel’e.
(Doğrudur.)
Konu tiraja geldiğinde, Büktel ilk basım olarak 5.000
basılmasını talep etmiş, kitabının çok satacağını
savunmuştu.
(Doğrudur.)
Buna karşın Yılmaz Öğüt, bugüne kadar 2.000’in üzerinde
hiçbir oyun kitabı basılmadığını ve basılmasının da
mümkün olmadığını, bittiği takdirde hiç beklemeden
ikinci, üçüncü vs. baskıların yapılacağını söylediğinde,
(Yılmaz Öğüt’ün bunları “söylediği” de
doğrudur.)
şu suçlama
(yani açıklama)
ile karşı karşıya kaldık: “Yayıncılar
genellikle 2.000 basılacağını söyleyip daha fazla basar,
kendimi korumak için 5.000’de ısrarcıyım.”
Benim
bunu söylediğim de doğru; ama elbette Demirkanlı’nın
vülgerize ederek aktardığı biçimde söylemiş değilim.
Korsan kitabın cirit attığı ülkemizde, korsan basımı
yalnızca korsanların değil, yayınevlerinin de yaptığına
dair haber ya da duyumlarla hepimiz karşılaşmışızdır.
Böyle bir yayın piyasasında, hiçbir yayınevini yakından
tanımadığım için, doğal olarak, yayınevlerine karşı
genel bir güvensizlik duygusu içindeydim. Ama
yayınevlerine güvenmiyorum diye kitaplarımın
basılmasından vazgeçmek gibi bir lüksüm olamazdı.
Tiyatro kitapları bastığı için Mitos Boyut Yayınları’na
gidip Theope’yi basmalarını önerdim. O dönemde bandrol
uygulaması henüz başlamadığı için, yayınevine kuzu kuzu
boyun eğip teslim olmak dışında, yazarların güvenli bir
sözleşme için başlıca seçeneği, muhtemel satış miktarına
yakın bir baskı miktarını yayınevinden talep etmekti.
5000 baskı yapılmasını talep ettim. 2000 önerdiler,
reddettim. Ret nedenimi sorduklarında, her zaman
yaptığım gibi, ne düşünüyorsam, “açıkça, mertçe, Türkçe”
söyledim.
Türkçesi siz hırsızsınız diyordu Coşkun Büktel,
Ne
alakası var? Sizi ilk kez tanıdığım için, size ancak
5000 basarsanız güvenebileceğimi söylüyordum. Sizi
tanımadığım için size güvenmeye mecbur değildim. Ama
güvenmediğim yayınevlerinden biriyle güvenli bir
sözleşme yaparak kitabımı bastırmaya mecburdum. Güvenli
bir sözleşme talep etmemin size hırsız demekle ne
alakası var?
Gümrükten geçerken, görevli memur sizi tanımadığı için
size güvenmediğinde, çantanızın içini görmek
istediğinde, size hırsızsınız demiş oluyor mu? Ben de
sizi, gümrük memurunun tanıdığından fazla tanımadığım
için, kitabımın muhtemel satış rakamıyla basılmasını
talep ediyordum. Size hırsız diye bir suçlama
yönelttiğim yoktu.
Çitlembik Yayınları’yla “Fiyasko” adlı romanımın
yayınlanması konusunda yaptığım sözleşmede şöyle bir
madde var:
“YAZAR
bu anlaşmaya taraf olarak, bu eserin kendisi tarafından
yaratıldığını ve herhangi bir telif hakkını ihlal
etmediğini taahhüt eder.”
Bu madde şu anlama geliyor: “Coşkun
Büktel, eseri kimseden çalmadığını beyan eder.” Ama ben,
başka sözleşmelerimde de farklı ifadelerle yer alan bu
madde yüzünden sözleşme yaptığım kişilerin beni
hırsızlıkla suçladıklarını bir an bile aklımdan
geçirmedim. Çünkü onların beni hırsızlıkla suçladıkları
filan yoktu. Yalnızca, babalarının oğlu olmadığım için,
haklı olarak, kendilerini garantiye alıyorlardı. Yaptığı
sözleşmelere eğer böyle bir madde koyuyorsa/koyarsa,
Yılmaz Öğüt, sözleşme yaptığı yazarlara “hırsız” demiş
olur mu? Hayır, yalnızca kendini garantiye almış olur.
Ben de, 5000 baskı talep ederek kendimi
garantiye almak istiyordum. Bunun sizi hırsızlıkla
suçlamak diye yorumlanması nasıl mümkün oluyor,
anlamıyorum. Beni suçlayabilecek dişe dokunur bir şey
bulamadıklarından, vandallar (sanatsavarlar) hep böyle
yapıyor. Bu saçma yöntemlerle, bu salakça yorumlarla suç
imal etmeye çalışıyorlar.
Yılmaz Bey benim önerdiğim 5000 baskıyı
kabul etmedi, ben de onun önerdiği 2000 baskıyı kabul
etmedim ve anlaşamadan ayrıldık. Ben “Theope” Mitos
Boyut Yayınları’nda basılmadığı için Yılmaz Bey’e
kızmayı bir an bile aklımdan geçirmedim. Yılmaz Öğüt’ü,
yazılarımda, bugüne dek, birkaç kez eleştirdiğim halde
“Theope”nin basılmaması yüzünden bir kez olsun
eleştirmedim. Feridun Çetinkaya da zaten, genel olarak
“ilkel ve iğrenç” diye nitelediği davranışlar
kategorisine Yılmaz Öğüt’ün davranışını dahil ederken,
Yılmaz Öğüt’ün “Theope’yi basmamasını değil, “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı”yı ilkel bir gerekçeyle basmamasını
eleştirdiğini söylüyor.
tabii Theope basılmadı.
Okurlara eksik bilgi veriyorsunuz. Eksik bilgi vermek,
yalanın türlerinden biridir. O nedenle Amerikan
mahkemelerinde tanıklar, yalnızca gerçeği
söyleyeceklerine değil, “tüm gerçeği” söyleyeceklerine
ve gerçekten başka hiçbir şey söylemeyeceklerine yemin
ederler. “Theope basılmadı” dediğinizde, bilmeyen
okurlar, Theope’nin hiç basılmadığını sanırlar.
Yanılırlar. Siz, tüm gerçeği anlatmasanız bile, en
azından, “Theope’yi basmadık” ya da “Theope o zaman
basılmadı” demek zorundaydınız. Böylelikle okurlara tüm
gerçeği anlatmamış olsanız bile, en azından onları
yanıltmamış da olurdunuz. Okurları yanıltmaktan yarar
uman bir insan, okunmaya layık değildir.
Theope, “basıldı”. Ama Yılmaz Bey’in önerdiği üzere 2000
adet değil; 400 tanesi birinci hamur olmak ve satış dışı
tutulmak kaydıyla, 5400 adet basıldı. Yılmaz Öğüt’ten
daha güvenilir bir yayıncı bulamadığım ve Öğüt’e de (o
zamanlar tanımadığımdan) yeterince güvenemediğim için,
“Theope”yi, dostlarımın (Derya Şendil, Mustafa
Dağıstanlı, Acar Burak Bengi) finanse etmesiyle kendim
bastırdım. Amatör bir basım olduğu halde, %40 payı aşırı
bulduğumuz için kitabı dağıtımcılara vermediğimiz halde,
kitapçılara %25 kârla ve konsinye olarak elden
dağıttığımız halde, dağıtımı yalnızca üç büyük şehirle
ve tiyatrocu dostların yardımlarıyla sınırlı tuttuğumuz
halde; “Theope”nin ilk 5400’lük basımı sekiz yılda (yani
2001 yılında) tükendi. Profesyonel bir yayınevinin
tanıtım ve dağıtım olanaklarıyla çok daha erken
tükeneceği kesindi. Yani, bence, ben, 5000 baskı
talebimde haklı çıktım. Ama talebimi kabul etmediği için
Yılmaz Öğüt’e gücenmek asla aklımdan geçmedi. Onun da
bana gücendiğini sanmıyorum.
Yıllar geçip, ben yayınevinden ayrıldıktan sonra Coşkun
Büktel birkaç kez daha gelecekti Yılmaz Bey’e, yeni
kitaplarının basılması için.
Doğrudur. “Theope”den sonraki kitaplarımın 2000
basılmasını uygun bulduğum için, Yılmaz Öğüt’e öneriler
götürdüm. Peki ama bunda ne tuhaflık var? Ben Yılmaz
Öğüt’e (eleştirilerime rağmen) hiçbir düşmanlık
beslemediğimden ve Yılmaz Öğüt’ün bana “eleştirilerim
yüzünden” hiçbir düşmanlık beslemeyeceğini farz
ettiğimden; ona bugün de yarın da gidebilirim. Yılmaz
Öğüt, benim “Theope”den sonraki kitaplarımın hiçbirini
beğenmediği için hiçbir kitabımı basmadı. Tiyatro sanatı
bakımından tercihlerini ilkel buluyor olabilirim ama bu
Yılmaz Öğüt’ün nazik ve iyi bir insan olduğunu görmemi
engellemiyor. O da eminim, kendi standartları içinde
beni çok agresif ve sekter buluyordur ama benim dürüst
bir insan olduğumun da farkındadır. Yılmaz Öğüt
önerdiğim kitapları inceleyerek bana yanıt vermeyi kabul
ettiği sürece, kendisine, kendimce uygun bulduğum
kitaplarımı önermeye devam edeceğim. Demirkanlı’nın
benim Yılmaz Bey’e gitmemi niçin tuhaf bulduğunu,
anlamış değilim.
Hırsıza(!) neden kitap yayımlatmaya niyetleniyor tekrar
Yılmaz Öğüt hırsız olmadığı için. Benim
ona hırsız dediğim, sizin kendi uydurmanız olduğu için.
Önce benim Yılmaz Öğüt’ü hırsız diye suçladığıma dair
bir teori uyduruyorsunuz. Sonra kendi kendinize
uydurduğunuz o teoriden yola çıkarak, birtakım sonuçlara
varıyor, vardığınız sonuçlara yine kendi kendinize
şaşırıyorsunuz. Hep bunu yapıyorsunuz. Hiç zekice değil.
Attığınız çamuru zihinlerden temizlemek belki zahmet
gerektiriyor ama yine de hiç zekice değil. Kurnazca bile
değil. Sadece alçakça.
ve
yayımlanmadığı için, yayımlamayanlar neden “ilkel ve
iğrenç” oluyor, bilmiyorum.
“Hırsız”(!) dediğiniz Yılmaz Öğüt’e tekrar kitap
yayınlatmaya giden, size göre, kim? Coşkun Büktel.
Büktel, Öğüt’e asla hırsız demediğine göre; Büktel de,
Öğüt de, görüşmemek için herhangi bir neden göremiyorlar
ve Büktel gerekli gördükçe, gayet ender olarak da olsa,
önceden randevu alıp Öğüt’ü ziyarete gidiyor. Ona
yöneltmiş olduğu eleştirilere rağmen ona gitmesinde
hiçbir sakınca görmüyor.
“Hırsız”(!) dediğiniz Yılmaz Öğüt için “ilkel ve iğrenç”
diyen, size göre, kim? Feridun Çetinkaya. Peki, size
göre, Feridun Çetinkaya, “ilkel ve iğrenç” davranışlarda
bulunanlar kategorisine dahil ettiği Yılmaz Öğüt’e kitap
yayınlatmaya hiç gitmiş mi? Hayır.
Öyleyse elmalarla armutları aynı cümle içinde karıştırıp
ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benim ve Feridun’un mu yoksa
okurların mı kafasını karıştırmaya çalışıyorsunuz?
Feridun Çetinkaya’nın şu tespiti çok yerinde:
Demirkanlı, köylü kurnazlığı yaparak şansını deniyor, el
çabukluğuyla bize elmaları armut diye yutturmaya
kalkışıyor.
(Bakınız: Feridun Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor”
www.tiyatrofanzini.com)
Bir başka örnek ise, Nesrin Kazankaya'nın İstanbul
Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü sırasında Coşkun Büktel'in
dramaturg olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu'na girmek
istemesi,
Dramaturg olarak girmek istesem, çok daha önce girerdim.
Genel müdürken Rahmi Dilligil, eski eşim DT oyuncusu
Nalan Örgüt ve DT yönetmeni Şakir Gürzumar aracılığıyla
bana dramaturg kadrosunu teklif etmişti. Reddetmiştim.
Eski DT müdürü Osman Vöber de dramaturg olarak DT’de
çalışmamı istiyordu. A kadrosundan maaş almak üzere üst
düzeyde bir tür dramatik danışmanlık yapmam mümkün
olsaydı, bunu kabul edecektim ama öyle bir kadronun
mümkün olmadığı söylendi. Bu durumda, ben, “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı” kitabımda da yazdığım gibi,
(sayfa 14) B kadrosundan dramaturg olmayı istemiyor, A
kadrosundan sanatçı olmayı istiyordum. Kameralar önünde
rol yapabildiğim halde, sahneye çıkıp oyunculuk yapmak
konusunda kendimi asla yeterli bulmadığımdan, sanatçı
kadrosuna girmem, bence ancak yönetmenlik yapmamla
mümkündü. Ama Kazankaya, benim DT’de yönetmenlik yapma
talebime, nedensiz bir sinirlilikle ve (kitabımdan
alıntılayarak aşağıya aktardığım) zekâdan çok uzak
birtakım kibirli ifadelerle cevap verdi. Böylelikle,
nefret ettiğim o kibri kırma konusunda beni fazlasıyla
motive ederek, Türk tiyatrosunda, bilimsel tutarlılık,
nesnellik ve yaratıcılık bağlamında, en sağlam metnin
yazılmasını, en yararlı kitaplardan birinin
yaratılmasını sağlamış oldu.
bu
talep doğal, ancak doğal olmayan Kazankaya'nın kadro
alımlarının Genel Müdürlükçe yapıldığını söylemesine
rağmen,
Kazankaya, bana böyle bir şey söylemedi. Çünkü
söylemesine gerek yoktu. Kazankaya’nın beni kendi
kafasına göre yönetmen (ya da sanatçı) kadrosuna
alamayacağını ikimiz de zaten biliyorduk. Ben
Kazankaya’dan yalnızca, elden verdiğim dilekçe metnini
Ankara’ya ulaştırmasını istemiştim. Kazankaya dilekçemi
gönderdi ve bir süre sonra Ankara’dan oyunculuk
yapmayacağıma göre sanatçı kadrosuna giremeyeceğim
yolunda bir cevap geldiğini bana telefonda bildirdi.
“Öyleyse ben de onlardan yönetmen kadrosu isterim!”
dediğimde, sanırım kendisi bile yönetmen kadrosunda
olmayan Kazankaya çok sinirlendi ve zorlama bir
nezaketle tonladığı şu zekâdan uzak kibirli ifadelerle,
benim yönetmenlik talebime tepkisini belirtti:
“Böyle
bir şeyi nasıl düşünebilirsiniz? Bu herhalde sizin kendi
dünyanızda mümkün olabilen bir şey. Biz, oyun
yönetebilmek için konservatuar bitirdik, canımızı
dişimize takarak Almanya’ya gidip oralarda yıllarca
eğitim gördük. Şimdi siz kalkıp Devlet Tiyatrosu’nda
oyun yönetmeyi bizden nasıl talep edebiliyorsunuz?
Sizinle hangi geçmişimiz var ki, bizden böyle bir şey
istiyorsunuz? Biz böyle bir sorumluluğu nasıl üstümüze
alırız? Bizim insanlara ilk rejilerini yaptırmak gibi
bir görevimiz yok. Sizin DT’de oyun yönetmeniz konusunda
yönetim kurulumuzda ufuk görmüyorum.”
(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”,
Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 15.)
Büktel'in isteğinin olmaması onu biraz kızdırmış olmalı
ki,
İsteğimin olmaması, Türk tiyatrosunu sanatseverlerin
değil, “sanatsavarların” (vandalların) yönettiğinin en
çarpıcı göstergesi olduğu için, beni zaten öteden beri
kızdırıyor. Ama isteğimin olmamasının asıl (ya da “tek”)
suçlusu Nesrin Kazankaya değildi. O nedenle, benim
Kazankaya’ya o zamanki kızgınlığımın nedeni, kitabımda
da anlattığım üzere, isteğimin olmaması değildi.
Yönettiği “Kısasa Kısas” adlı oyunda
Shakespeare’i anlamaktan ne kadar uzak olduğunu ve neler
saçmaladığını bildiğim (sonradan da bildiklerimi yazarak
herkesin bilmesini sağladığım) Kazankaya’nın; yukarıda
aktarılan o kibirli ifadeleri kızdırmıştı beni. Hem de
biraz değil, çok kızdırmıştı. Kibirli insanlardan nefret
ederim. Kibirli insanlar, bir de yetersiz olduklarında,
üstüne üstlük iktidarın lütfettiği makam koltuklarını
hazmedemeyerek kendilerinden iyilere tepeden
baktıklarında, değil yalnızca beni, İsa peygamberi bile
kızdırabilirler.
aynı dönemde "Kısasa Kısas"ın yönetmeni Kazankaya,
yönettiği oyun nedeni ile yerden yere vuruluyor, Büktel
tarafından. Muhtemelen, Büktel'in Devlet Tiyatrosu'na
girememesi ile bir ilgisi yoktur.
İlgisi
olsaydı ne fark ederdi? Nesrin Kazankaya’yı yerden yere
vurmak kolay mı? DT’ye giremeyen herkes Kazankaya’yı
yerden yere vurabilir mi? Kazankaya’yı yerden yere
vurduğumu bildiğinize göre; bunu hamaset, kızgınlık ya
da laf kalabalığıyla değil; bilimsel kanıtlarla,
belgelerle, dramatik çözümlemelerle yapabildiğimi de
biliyor olmanız gerekir. Feridun Çetinkaya’nın şu
ifadeleri boşuna yazmış olmadığını anlamış olmanız
gerekir:
Coşkun
Büktel, “yönetmen tiyatrosu” konusunu her yönüyle ele
alırken aynı zamanda örnek bir incelemeci tavrı
sergiliyor. Kısasa Kısas ve Ferhad ile Şirin oyunlarını,
amacı “bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olan” her
yönetmenin yapması gerektiği gibi tüm yönleriyle,
“nesnel bir bakış açısıyla ele alıyor.
Yazarları açısından, oyun metinlerinin dramatik yapısı
ve değerleri açısından, çevirisinin niteliği açısından,
oyunculuk açısından, dekor açısından vb... Bu konularla
ilgili bilgiler veriyor. İncelemesi boyunca hiç
üşenmiyor, yaptığı her değerlendirmenin, ileri sürdüğü
her iddianın, söylediği her sözün, her yargısının
dayanaklarını, kanıtlarını ortaya koymaya özen
gösteriyor. Bu özellikleriyle kitap, tiyatroda yazar,
metin, çeviri, yönetmen, çağdaşlık, yorum, metindeki
dramatik değerlerin sahneye taşınması, oyunculuk ve
eleştiri gibi konulara getirdiği bakış açısıyla ve bazı
kavramların çağdaşlık adı altında nasıl
yozlaştırıldığını, nasıl çarpıtıldığını tek tek somut
örneklerle ortaya koymasıyla bir ders kitabı niteliği de
kazanıyor.
(Feridun Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisine’ Karşı”
Tiyatro Tiyatro,
Mart-Nisan 2002.
www.tiyatrofanzini.com)
Çetinkaya, yukarıdaki satırları sizin gibi kulaktan
dolma, yalan yanlış bilgilerle yazmıyor. Kitabımla
ilgili sizin söylediğiniz şeyler, kitabımı okumadan da
söylenebilir. Onları söylemek için kitabımı okumak
gerekmez; sorumsuz ve yalancı olmak yeter. Ama
Çetinkaya’nın söylediklerini söyleyebilmek için Coşkun
Büktel’i sevmek yetmez. Büktel’in kitabını okumak,
okumakla da kalmayarak, incelemek, üzerinde kafa yormak
gerekir. Çetinkaya yazdıklarını, kitabımı “inceleyerek”
yazıyor. Ama siz, kitabımda anlattığım ve Kazankaya’nın
asla yalanlayamadığı hakikatleri yalanlamaya kalkarken,
ya kitabımı bile okumuyor, ya da kanıtlanmış hakikatleri
hiç kaale almıyorsunuz. Yazı yazabilmek için ya
“kulaktan dolma” bilgilerle yetiniyor ya da iftirayı
bile bile malzeme yapıyorsunuz. Türk tiyatrosunda
yazılmış en bilimsel, en yararlı, en eğlenceli ve en
yaratıcı kuramsal kitabı, DT’na giremeyişimin hıncıyla
karalanmış dayanaksız hakaretlerden ibaretmiş gibi
göstermeye çalışıyor; büyük bir ihtimalle okumaya bile
gerek duymadığınız bu önemli kitabın okurlarla
buluşmasını önlemeye de kalkıyorsunuz. Tarih
taksiratınızı affetmeyecek.
Görüldüğü üzere, Demirkanlı’nın yazısında Kazankaya
konusunda kurduğu tek cümleyi düzeltmek için, üç defa
araya girip müdahale etmem ve ayrıntılı açıklamalar
yapmam gerekti. Yaptığım açıklamalar, “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımda var. Demirkanlı
kitabımı okumuş olsaydı, bu açıklamaları tekrarlamam
gerekmeyecekti. Ama Demirkanlı, belli ki, kitabımı
okumamış. Beni suçladığı konuda benim ne yazdığıma bile
bakmamış. Çünkü Demirkanlı’nın (ve karşıma çıkan
Demirkanlı gibilerin) bakmak, araştırmak, öğrenmeye,
anlamaya çalışmak gibi dertleri (niyetleri) yok. Onların
amacı, okurlara hakikati göstermek değil. Onların amacı,
kendilerine ilişkin açıkladığım çirkin hakikatleri
örtmeye, kitaplarımın okurlara ulaşmasını engellemeye
çalışmaktan ibaret.
Demirkanlı, benim Nesrin Kazankaya ile ilgili
yaşadıklarımı ve yazdıklarımı, kasıtlı olarak, bile
bile, olabilecek en yanlış biçimde anlatıyor. Öyle ki,
bu yöntemle Troya hikâyesini anlatsa, şöyle
anlatacaktı:
Norveç
ordusunun askerleri, Titanik gemisiyle Kayseri
sahillerine gelip kenti üç yıl boyunca kuşattıktan
sonra, surların önüne dev boyutlarda, kocaman bir tahta
eşek bırakıp Kamçatka’ya geri döndüler.
Gel de
çık işin içinden. Bunun neresini düzelteceksiniz? Ama
adınız Coşkun Büktel ise, hiçbir nedenle yan
çizemezsiniz. Düzelteceksiniz. Onlar hakikati karartma
(dezenformasyon) görevlerini yapacak, siz hakikati
aydınlatma (enformasyon) görevinizi... Onlar, hiçbir
araştırmaya gerek duymadan, kolayca, yalan yanlış,
saçmalayarak, iftira atacaklar. Siz, bıkmadan,
üşenmeden, gerçeklerle, belgelerle, kanıtlarla cevap
vereceksiniz.
Bir
kere şunu belirtelim: DT yönetmeni Nesrin Kazankaya
hakkında, Kazankaya ile diyaloğum hakkında ve
Kazankaya’nın yönettiği DT prodüksiyonu “Kısasa
Kısas” hakkında benim yazdıklarım; “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı / Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet
Savunması” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı 368
sayfalık kitabımın yarısına yakın ilk bölümünü
oluşturmaktadır. Nesrin Kazankaya hakkında, benim o
kitapta yazdıklarımdan daha geniş, daha derin, daha
bilimsel, daha önemli hiçbir şey yazılmamıştır ve çok
büyük bir ihtimalle, kıyamete kadar da yazılmayacaktır.
Kazankaya ile ilgili yazdıklarımda herhangi bir
yanlışlık bulunsaydı, Nesrin Kazankaya bugüne dek çoktan
canıma okumuş beni kepaze etmiş olurdu. Nesrin
Kazankaya, kendisiyle ilgili yazdıklarımın doğruluğunu
ya da yanlışlığını değerlendirebilecek en yetkin ve
yetkili kişi olarak sustuğu ve 2001 yılından beri bana
cevap veremediğine göre, benim onun hakkında yalanlama
gerektiren herhangi bir şey yazdığım düşünülemez. Benim
kitabımda söylediğim her şey, muhataplarımın
sessizliğiyle onaylanmıştır. Konuyu en iyi bilenler
itiraz etmediğine göre, Demirkanlı bilir bilmez ortaya
atılmamalıdır. Ortaya atılacaksa, en azından kitabımı
okumuş olmalıdır. Yazı yazmak çet yapmak kadar kolay
olmamalı, okurların zekâsı o kadar da hafife
alınmamalıdır.
Ama
okurlar Demirkanlı’nın umurunda değil. Bana ve
Çetinkaya’ya saygısı olmadığı gibi, okurlara da saygısı
yok. Karmaşık bir yalanlar yumağını ortaya atıp
çekiliveriyor. Siz, okurlara ve kendinize saygınız
gereği, emek ve mesai harcayıp bu yalanlar yumağının
aslını belgelerle ortaya koyduğunuzda, Demirkanlı’nın
bütün yapacağı, ya kolayca yeni yalanlar üretmek, ya da
Feridun Çetinkaya’ya verdiği şu cevabı vermek:
Feridun Çetinkaya, 10 sayfalık bir yanıt göndermiş,
Kocatürk polemiğinin içinde gözden kaçmaması için 1
hafta süreyle ana sayfada tutup, sonrasında ilgili
yazıların altında kendi sırasında yer alacaktır. Ben
yeni bir yanıt vermeyeceğim. Yazının bütününü okuyan
okurlar kendi kararlarını kendileri versinler.
(Mustafa Demirkanlı:
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?sid=29
)
Bu
sözler, bir yanıttır. Mustafa Demirkanlı Çetinkaya’ya
yanıt veriyor. Ama yanlış yanıt veriyor. Vermesi gereken
doğru yanıt, “Ben yeni bir yanıt vermeyeceğim.
Yazının bütününü okuyan okurlar kendi kararlarını
kendileri versinler.” değildir. Mustafa
Demirkanlı’nın vermesi gereken doğru yanıt, şöyle bir
şey olabilirdi:
“Çetinkaya’nın tespitlerine ve kanıtlarına karşı ne
söylesem laf salatası olur. Aslında verilebilecek bir
cevabım olmadığını gizlemeye çalışmak olur. Böyle bir
adiliğe kalkışmaktansa, itiraf ediyorum. Tüm iddialarını
kanıtlamış olan Feridun Çetinkaya haklıdır. Kendisine
haksızlık ettiğimi kabul etmek zorundayım. Umarım, beni
bağışlar.”
Ama
nerede Türk tiyatrosunun tek sürekli dergisinin sahibi
olacak insanda o sağduyu, o zekâ, o vicdan?…
Ama
gördüğüm, Feridun Çetinkaya’nın çizmeyi çok aştığı ve
kendine yakışmayacak bir biçimde, bilgisiz olarak
bilgiçlik tasladığı.
İnsan,
hiçbir somut kanıt gösteremediği halde, bir insanı
böylesine pervasızca, ahlaksızca, sorumsuzca ve kibirli
bir budalalıkla, sıfatları rastgele sıralayarak
suçlamayı kendine nasıl yedirebilir, hangi mideyle içine
nasıl sindirebilir, bir türlü aklım almıyor. Siz benim
bu somut saptamalarımı sırf tonları yüzünden
yayınlanamaz buluyorsunuz ya; ben de, asıl sizin bu
asılsız ispatsız suçlamalarınızı yayınlanamaz buluyorum.
Ahlaksızca buluyorum. Adi ve müstehcen buluyorum.
Bunu somut olarak göstermenin en etkili ve en kısa yolu
da gönderdiği yazıyı yayımlamaktı.
Öyleyse, yayınladığınız yazıyı yargılamayı okurlara
bıraksaydınız. Yazı hakkında okurların göremeyeceği
gerçekler varsa, onları açıklamakla yetinseydiniz.
“Çetinkaya’nın çizmeyi çok aştığı ve kendine
yakışmayacak bir biçimde, bilgisiz olarak bilgiçlik
tasladığı” gibi yargılar eğer doğruysa,
Çetinkaya’nın yazısında zaten görünür. Yazısında
görünmeyen ama Çetinkaya’nın bilgisiz olarak bilgiçlik
tasladığını gösteren hangi somut kanıtı ortaya koydunuz
ki, Çetinkaya’yı bilgiçlik taslamakla
suçlayabiliyorsunuz?
Samimi
olun! Aldığım tepkiler yüzünden Çetinkaya’nın yazısını
yayınladığıma pişman oldum, deyin! Bırakın bu “ben o
yazıyı Çetinkaya’ya çizmeyi aştığını, bigiçlik
tasladığını göstermek için yayınladım” mazeretlerini. Bu
mavalları ne Çetinkaya, ne ben, ne de servis verdiğiniz
oligarşi yutar. Çetinkaya’ya Çetinkaya’nın yazısını
yayınlayarak ne kanıtlayabilirdiniz ki? Ne
kanıtlayabildiniz ki? Saçmalık!… Şaban bile daha sağlam
bahaneler üretebilir.
Kısaca ilgili yazı yayımlandıktan ve piyasaya çıktıktan
sonraki ilk günü de aktarmak istiyorum. Öğleye doğru
telefon çaldı, Coşkun Büktel, Feridun Çetinkaya’nın
yazısına itirazları olduğunu ve cevap hakkı doğduğunu
iletti.
Doğrudur. Feridun Çetinkaya’nın yazısında yer alan şu
paragrafa itirazım vardı:
Theope
oyunu üzerine bugüne kadar yazılmış en önemli yazının
sahibi olan Cezmi Koca (Theope’nin Düşündürdükleri,
Evrensel Kültür, Ekim 1994 -Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları, Eylül 1998, s. 159-170), titiz
incelemesiyle, Coşkun Büktel’in yapıtını bilimsel bir
yaklaşımla değerlendiren, Coşkun Büktel’in Theope “Türk
dilinde yazılmış en iyi oyundur” tezine açıkça,
dramaturjik kanıtlar göstererek itiraz eden ilk ve tek
kişi olmuştur. Cezmi Koca, bilimsel tutumun nasıl olması
gerektiğini yazısının sonunda da açıkça belirtmiştir.
“(...) Herhangi bir metne, yazarının kişiliğindeki
olumluluk-olumsuzluk merkezli bakmak ya da
bakmamak/görmezden gelmek yanlış ve anlamsızdır.”
(Feridun Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisine’ Karşı”
Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002.
www.tiyatrofanzini.com )
Görüldüğü üzere, Feridun Çetinkaya, Dil
Tarih’in tiyatro bölümünde birlikte okuduğu, sınıf
arkadaşı Cezmi Koca’nın “Theope” üzerine eleştirisini (“Theope’nin
Düşündürdükleri” “Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları”
Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 160.) fazla önemsiyor ve
benim o eleştiri üzerine,
“Theope Savunması”
(Bakınız:
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”
Sayfa 172.) başlıklı 30 sayfalık bir
eleştiri yazısı yazdığımı belirtmeyi gerekli görmüyordu.
Ben cevap yazımdan önce, Cezmi Koca’nın “Theope”yi
eleştiren yazısını tek kelime kısaltmadan kitabıma
alırken, o yazıyı şu ifadelerle sunmuştum:
Bu
yazının, bugüne dek, “Theope” hakkında yazılmış yazılar
içinde bir eleştiri yazısına en çok benzeyen yazı olarak
kalması, benim değil, Türk tiyatrosunun talihsizliğidir.
Yazıya cevabımı “Theope Savunması” başlığı altında
okuyabilirsiniz.
(Coşkun Büktel,
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”,
Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 160.)
Koca’nın yazısı,
“Theope”
hakkında yazılmış eleştiriye en çok benzeyen, en
“önemli” yazı olabilirdi ama; bu durum, bence,
Çetinkaya’nın iddia ettiği gibi, Koca’nın yazısının
bilimsel kalitesini ve titizliğini değil;
“Theope”
hakkında henüz
“Theope”nin
hak ettiği kadar nesnel, bilimsel ve yaratıcı bir
yazının yazılmadığını göstermekteydi. Benim
“Theope Savunması”
başlıklı 30 sayfalık metnimdeki yanıtlar,
Koca’nın yazısının, bilimsel ve titiz olmak bir yana,
garezkar olduğunu bile kanıtlamaktaydı. Bu nedenle benim
o savunma yazımda Cezmi Koca, gayet sert biçimde
yanıtlanmaktaydı. Cezmi Koca’nın değeri konusunda
değilse bile, yazısının değeri konusunda Çetinkaya ile
anlaşamamıştık.
Çetinkaya’nın yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle
telefona sarıldığını sanırsınız,
Demirkanlı’nın ne sandığını bilemem. İstediğini sanmakta
serbesttir. Yeter ki, sanılarına dayanarak, beni
yargılamaya, bana “yalancı” sıfatıyla saldırmaya
kalkmasın. Demirkanlı, dört yıl önceki bu ilk yazısında,
benim öyle bir yalan söylediğimi iddia etmiyor. Yani
“Coşkun Büktel bana yazıyı ilk kez gördüğünü söyledi”
demiyor. “İlk kez gördüğünü sanırsınız” diyor. (Dört yıl
sonraki ikinci yazısında, Demirkanlı bu ifadesini
değiştirip, Coşkun Büktel’in yazıyı ilk kez gördüğünü
söylediğini iddia ederek düpedüz yalana da tevessül
edecek.) Demirkanlı, bu ilk yazısında, benim yazıyı ilk
kez gördüğümü söylediğimi iddia etmiyor, yalnızca
“ilk kez gördüğünü sanırsınız” diyerek, yorum
yapıyor. Benim cevap hakkı istememi, yazıyı ilk kez
görüyormuşum gibi davranmak biçiminde yorumluyor. Bu
onun saçma yorumudur. Demirkanlı, yazıyı daha önce
görmüş olduğuma göre, yazıya karşı cevap hakkı talep
etmemem gerektiğini düşünüyor olmalı. Cevap hakkı talep
edince de, benim yazıyı daha önce görmemişim gibi
davrandığıma, yani dergiye sızmak için ona tezgâh
kurduğuma karar veriyor: O nedenle “Çetinkaya’nın
yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle telefona
sarıldığını sanırsınız”
diyor.
Daha önce gördüğüm bir yazıya karşı niçin
cevap hakkı isteyemeyeceğimi anlamış değilim.
Demirkanlı’nın paranoyak zihninde neler olup bittiğini
anlamak kolay değil.
Ama
beni anlamak, her zamanki gibi, gayet kolay: Ben sadece,
1999’da Ahmet Levendoğlu’na karşı cevap hakkımı
kullanmak istediğim gibi, üç yıl sonra, bir kez daha,
cevap hakkı kullanmak istiyordum. Daha önceki olayda
cevap yazım reddedildiği için, bu defa, yazıyı yazmadan
önce, cevap hakkı istemeyi gerekli görmüştüm. Çünkü
yazım Feridun Çetinkaya’nın yalnızca bir paragrafına
cevap verecekti ve küçük bir değinmeden ibaret, çok kısa
bir yazı olacaktı. Bu nedenle, yazacağım o yazının bir
başka dergiyi ilgilendirmesi mümkün değildi. O yüzden,
eğer Mustafa Demirkanlı cevap hakkımı yine
tanımayacaksa, yazıyı yazmayacaktım. Sonuçta Demirkanlı
cevap hakkımı bir kez daha reddetti ve ben Çetinkaya’nın
yazısı hakkında bugüne dek herhangi bir yazı
yazmadım/yayınlamadım.
oysa Çetinkaya yayımlanmadan önce Büktel’in yazıyı
gördüğünü ifade etmişti.
Evet,
yazıyı görmüştüm. Bana sorsaydın, gördüğümü ben de ifade
ederdim. Kafanda derhal bir komplo senaryosu üretip seni
tezgâha getirmeye çalıştığımızı sanmak yerine, mantıklı
davranıp, önce sorsaydın. Sorup anlasaydın. Coşkun
Büktel bugüne dek kime tezgâh kurmuş ki, sana tezgâh
kurmaya kalksın? Kime yalan söylemiş ki, sana yalan
söylesin? Kaldı ki, yalanı ya da tezgâhı gerektiren bir
durum mu var ortada? Basılmadan önce gördüğüm yazılara
itiraz edemez miyim? Onlara karşı cevap yazısı yazamaz
mıyım? Bunda yalanı ya da tezgâhı gerektiren ne tuhaflık
olabilir?
Bu
“ilkel ve iğrenç” dergiye sızmak için bu kadar tezgah
niye?
Evet,
ilkel ve iğrençsin! Dergine sızmak istediğimiz,
paranoyak zihninin uydurduğu hastalıklı bir kuruntudan
ibaret olsaydı, bu iddianı ilkel ve iğrenç
bulmayabilirdim. Ama durumun paranoya ile izah
edilebilecek kadar masum olduğunu hiç sanmıyorum.
Dergine sızmak istediğimizi, paranoyan yüzünden iddia
ediyor olsaydın, bu iddiana inanıyor olman gerekirdi.
Oysa senin bu iddiaya inanman, Feridun Çetinkaya’nın
cevap yazısında anlattığı üzere, imkânsız:
Demirkanlı’nın “sızma”, “tezgâh” suçlamalarına dönelim.
Bir
kere, benim, Tiyatro… Tiyatro…dergisine sızmaya
ihtiyacım yoktu. Çünkü Tiyatro… Tiyatro… dergisinde yazı
yazmak için benim hiçbir zaman, hiçbir şekilde bir
talebim olmadı. Tam tersine Tiyatro… Tiyatro… dergisine
yazmam için, o dönemdeki yayın kurulu üyelerinden sayın
Kerem Kurdoğlu bana teklifte bulunmuştu; ben de
yazılarımın yayımlanma koşullarıyla ilgili bazı şartlar
koyarak bu teklifi kabul etmiştim. Sonra da dergide üç
yazım yayımlanmıştı. Daha ne diye dergiye sızmaya
çalışayım ki?
Coşkun
Büktel’in dergiye sızmasına gelince. Mustafa Demirkanlı,
Büktel’in dergide yazması için, bizzat Demirkanlı olarak
kendisinin yayın kuruluna teklifte bulunduğunu, bana
kendi ağzıyla söyledi. Hatta Demirkanlı, bana, yazı
kuruluna Coşkun Büktel’in dergide yazmasını teklif
ettiğinin tanığı olarak da sayın Kerem Kurdoğlu’nu
gösterdi. Demek ki Coşkun Büktel de isteseydi, bu
dergide yazı yayımlatabilirdi. Böyle bir imkân varken,
Büktel, Tiyatro… Tiyatro… dergisine neden sızmaya
çalışsın ki? Neden kulağını tersten tutsun ki?
(Feridun Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor”
www.tiyatrofanzini.com)
Bu
konuyla ilgili olarak, Çetinkaya’nın yıllar önce benden
dinlediği ama kendisi tanık olmadığı için yazısında
aktarmadığı bir anekdotu da ben ekleyeyim:
Bilirsiniz, beş-altı yıl öncesine dek Tüyap’ın her yıl
düzenlediği İstanbul Kitap Fuarı, Tepebaşı’ndaki sergi
sarayında yapılırdı. Fuarın Tepebaşı’ndaki son yılında,
Mitos-Boyut Yayınları standında Mustafa Demirkanlı’ya
rastlamıştım. Kapanma saatine yakındı. Ayak üstü biraz
konuştuktan sonra, Demirkanlı’yla fuardan çıkıp Taksim’e
kadar yürümüştük. Neler konuştuğumuzu tam
hatırlamıyorum; ama daha sonra tüm dostlarıma anlattığım
için şunu gayet net hatırlıyorum: Demirkanlı, benim
eleştirel yazılarımı beğendiğini, ama yazılarımda
sürekli Theope’ye yapılan haksızlıktan bahsedişimi pek
doğru bulmadığını söylemişti. Beni gerçekten seven bazı
insanların da bu konuyu sıklıkla tekrarlamamdan
hoşlanmadığını bildiğim için, pek hayra yormasam bile,
Demirkanlı’nın bu düşüncesine sert tepki vermemiştim.
Demirkanlı bunun üzerine, bana dergisinde devamlı
yazmamı önermişti; yalnız bir şartı vardı:
“Ama
yazılarında Theope’den bahsetmeyeceksin”.
Demirkanlı’ya verdiğim cevap mealen şuydu: “Herhangi bir
yerde yazı yazabilmek için, bana birtakım şartların
koşulmasını kabul edemem. Yazı yazacaksam, özgürce
yazarım. Şartın ne olduğu önemli değil, hiçbir şart
kabul etmem. ‘Theope’den bahsetmeyeceksin’ yerine,
‘Theope’den bahsedeceksin’ diye şart koşsan bile, yine
de reddederim. Yazar olarak bağımsızlığımdan bir milim
bile fedakârlık edemem.”
Demirkanlı, bu anekdotu inkâr ederse, onu yalancılıkla
suçlamam. Çünkü kendisinden başka tanığım veya kanıtım
yok. Anekdotun gerçek olduğunu ben biliyorum ama, kimse
bana inanmak zorunda değil. Yalnızca benim samimiyetime
inanmakta sakınca görmeyecek kişiler için anlattım.
Zaten anlattığım şey, Feridun Çetinkaya’nın yazısındaki
açıklamasıyla da örtüşüyor: “Mustafa
Demirkanlı, Büktel’in dergide yazması için, bizzat
Demirkanlı olarak kendisinin yayın kuruluna teklifte
bulunduğunu, bana kendi ağzıyla söyledi. Hatta
Demirkanlı, bana, yazı kuruluna Coşkun Büktel’in dergide
yazmasını teklif ettiğinin tanığı olarak da sayın Kerem
Kurdoğlu’nu gösterdi.”
Biliyorsunuz, Demirkanlı, Çetinkaya’nın yukarıdaki
satırlarını yalanlamaya kalkışmadı. Çetinkaya’ya cevap
vermeyeceğini söylemekle yetindi. Çetinkaya’nın
söyledikleri yalan olsaydı, Demirkanlı’yı susturabilmek
herhalde mümkün olmazdı.
Kısacası, anlattığım “özel” anekdotu unutsak bile,
Çetinkaya ile benim o dergiye sızmaya çalışmamıza gerek
olmadığı ortada. Demirkanlı da zaten, dergiye sızmak
için “tezgâh” kurduğumuza dair bir tek kanıt
gösteremiyor. Ama Demirkanlı, hiçbir kanıt olmasa da,
bizim dergisine “sızmak” için, “tezgâh” kurduğumuzu
söyleyebiliyor. Bunun bir paranoyadan ibaret olmadığını
biliyoruz. Çünkü Demirkanlı bu söylediğine inanıyor
olamaz. Bu, bile bile, kasten söylenmiş bir yalan.
Demirkanlı, bu yalana dayanarak, bizim cevap hakkımızı
gasp ettiği gibi, dört yıl sonra, benim yalancı olduğumu
manşetten açıklamak ahlaksızlığını da gösteriyor. O
nedenle, Demirkanlı’yı ilkel ve iğrenç bulmamız, hakaret
ya da karalama değil, sadece bir saptamadır. Kokarcanın
kokarca olduğunu söylemek gibi, yalnızca, “adını
koymaktır”.
Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını
kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları
yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler
ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.
Biz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi
olarak, “ilkel ve iğrenç” olmaya devam ediyoruz.
Demirkanlı kadar ilkel ve iğrenç
olsaydım, insanların cevap vermesinden ben de korkar ve
cevap veremesinler diye onları mahkemeye göndermeye
kalkardım.
Demirkanlı’nın dört yıl önceki birinci
yazısı burada sona eriyor. Birinci yazısını cümle cümle
cevapladıktan sonra, şimdi aynı yöntemle, Demirkanlı’nın
ikinci yazısını da cevaplayalım:
Bölüm 4:
“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
Mustafa Demirkanlı,
“Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
başlıklı yazısına şöyle başlıyor:
Coşkun Büktel, o eşsiz polemik dehasıyla ve zamanı bol
olduğu için yazılanları cımbızlayarak okura sunmanın
marifet olduğunu sanıyor ve olayları kendi istediği
biçimde yorumlatmaya çalışıyor.
Bu
ciddi bir iddia. Çünkü Coşkun Büktel, 1997’de yazdığı
“Bir Politikacının Portresi: Yücel Erten” (Bakınız,
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” sayfa
380-457) başlıklı yazısıyla, polemiğe girdiği kişileri
cümle cümle alıntılayarak cevaplama geleneğini başlatmış
ve o geleneği 1997’den beri tek başına sürdürmekte olan,
dürüstlüğüyle maruf bir yazar. Dürüstlüğü ve alıntı
konusunda titizliğiyle tanınan Büktel’i, Mustafa
Demirkanlı, “cımbızlama” yapmakla, “cımbızlama” yaparak
okurları aldatmakla suçluyor. Ama Büktel’in neyi
cımbızladığını ve cımbızlayarak okurlardan neyi
sakladığını açıklamıyor. Yani Demirkanlı, Büktel’in
namusuna (beyaz takım elbisesine) çamuru sıçratıp
kaçıveriyor. Büktel, işi yoksa oturup temizlemekle
uğraşsın diye düşünüyor. Nasılsa Büktel’in zamanı bol
ya!... Onurunu ve tiyatro sanatını ciddiye aldıkları
için bu konularda titizlik gösterenleri, uykusunu feda
edip zaman ayırmaktan kaçınmayanları, Demirkanlı,
“zamanı bol” diye nitelendiriyor. Belli ki, zamanın
yalnızca para getiren ticari işlere ve keyif çatmaya
ayrılması gerektiğini düşünüyor.
Onurunu ve tiyatro sanatını ciddiye alanları
(Türkiye’nin “düzenli” tek tiyatro dergisinin sahibi
olarak) desteklemek yerine, engellemeye çalışmanın;
“zamanı bol” diyerek onları hafife almanın; bütün
zamanını “çığlık” atarak tiyatro oligarşisinden üç
kuruşluk sadaka ya da reklam geliri sağlamaya
harcamanın; bu uğurda okurlara değil de oligarşiye
yaslanan bir dergi çıkarmanın; ne denli ilkel ve iğrenç
bir tutum olduğunu Demirkanlı’ya tekrar hatırlatıyor ve
kendisine soruyorum: Her sabah aynaya bakıp da Mustafa
Demirkanlı’yla karşılaşmak zorunda kaldığında Gregor
Samsa’yı hatırlayıp kendi kendine, gayrı ihtiyari
olarak, “Şu Kafka ne büyük adammış” diye mırıldandığın
oluyor mu?
Öncelikle, “Söylenecek pek bir şey yok…” başlıklı
yazımda kast ettiğim, Coşkun Büktel’in isim vermeden
eleştirdiği değil, Kemal Kocatürk’e verdiği yanıttı,
yani Kemal Kocatürk için söylenmesi gerekeni söylemiş,
benim ekleyeceğim yok anlamındaydı. Okuru aynı konuda
yormamak için. Ancak, virgül eksikliği bu soruyu
Büktel’e sordurabilir, haklıdır. Düzeltmiş oldum
sanırım, özür de gerekiyorsa, özür de dilerim, virgül
eksikliğinden dolayı.
Türkçe özürlü Demirkanlı’nın yukarıdaki
satırlarda neden söz ettiğini elbette anlamadınız. Ama
onun sadece anlatma gücü yok sanmayınız; anlatma
(anlaşılır olma) niyeti de yok. Demirkanlı’nın burada
özür dilediği konuyu anlamak için,
“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
15 Şubat 2006.)
başlıklı yazımın (1) numaralı dipnotunun ikinci yarısını
okumanız gerek. Masum sayılabilecek ama aleyhimde yanlış
bir izlenim verebilecek bir cümle düşüklüğü nedeniyle
Demirkanlı’dan hesap sormuş ve düzeltme yapmasını
istemiştim. Demirkanlı, “virgül eksikliği” diye
küçümsemeye çalışmakla birlikte gereken düzeltmeyi
yapıyor ve özür diliyor. Asıl konumuzdan sapmamak için,
Demirkanlı’nın özürünü kabul ederek, ayrıntıya
girmiyorum.
Şimdi
asıl konumuza dönelim ve Demirkanlı’nın yazısında,
benim cımbızcılıkla kimden neyi saklamaya çalıştığım
anlatılıyor mu, onu görelim. Demirkanlı’yı okumaya ve
cevaplamaya, kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Gelelim, son yazısındaki alıntılarına.
“Tiyatro Tiyatro dergisinde daha önceleri
de yazıları çıkmış olan tiyatro yazarı Feridun
Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisine’ Karşı”
adlı bir yazı yazmış ve Tiyatro Tiyatro Dergisi’ne
götürmüştü. Feridun Çetinkaya, dergiye daha önce de
yazılarıyla katkıda bulunmuş bir yazar olduğu için;
yazıyı yayınlamak istemeyen dergi sahibi Mustafa
Demirkanlı’nın sansürcü tavrına karşı inatla
direnebilmiş ve Demirkanlı’yı sansürden caydırarak,
Büktel’in mücadelesini anlatan yazısını dergide
yayınlatmayı başarmıştı.”
Demirkanlı’nın benim yazımdan tırnak içinde alıntı
yaptığı bölüm, görüldüğü üzere, tamamen Feridun
Çetinkaya’nın,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisine’ Karşı”
adlı
yazısını nasıl olup da Demirkanlı’nın dergisinde
bastırabildiğini hikâye etmektedir. Ben, o satırlarda
yazdığım her şeyi Çetinkaya’dan dinlemiş ve o satırları
yayınlamadan önce Çetinkaya’ya göstererek onayını
istemiştim. Çetinkaya, bazı küçük rötuşlar yapmamı
istemiş ve o rötuşları yapmamdan sonra o satırlarımı
onaylamıştı. Yani Demirkanlı’nın alıntı yaptığı
satırların tümü, en ince ayrıntısına kadar, olayı
yaşayan Çetinkaya tarafından onaylanmıştır. Çetinkaya,
bu onayını, Demirkanlı’ya karşı yazdığı cevap yazısında
da tekrarlamıştır ve bilindiği üzere, Demirkanlı,
Çetinkaya’nın cevap yazısını yalanlayamamış, sessizlikle
onaylamıştır.
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım (!) Yazısı Üzerine”
(Mayıs-Haziran 2002, sayı 121-122, s. 58) başlıklı
yazımda da açıkladığım gibi, Feridun Çetinkaya, yazıyı
yayımlayıp getirmemiş, öncesinde sormuştu: “Coşkun
Büktel’in kitapları ile ilgili bir tanıtım yazısı
yazayım mı?” diye.
Ben de kendisine: “İyi olur, ancak çok uzun olmasın.”
demiştim.
Çetinkaya, cevap yazısında Demirkanlı’nın tüm bu
açıklamalarına itiraz ediyor. Demirkanlı’nın gerçekleri
nasıl saptırdığını kanıtlarıyla gösteriyor.
(Bakınız: Feridun Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve
İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor”
www.tiyatrofanzini.com
)
Gelen yazı,
fotografsız, daha küçük puntolarla 4 sayfayı bulmuştu ve
tanıtım yazısı yerine, Coşkun Büktel’le birlikte kaleme
alınmış olduğu izlenimi veren (Bu benim hissettiğim) Bir
Coşkun Büktel” yazısıydı.
Demirkanlı,
“izlenimi veren” ve
“Bu benim
hissettiğim”
gibi kesinlikten uzak ifadeler kullandığı cümlesini
nasıl olup da
“Bir Coşkun
Büktel yazısıydı”
gibi kesin bir
ifadeyle bitirebiliyor? Böyle bir sorumsuzluğu, (yani
hiçbir somut kanıt göstermeden, sadece “hislerine”
dayanarak insanları tezgâh kurmakla ve yalancılıkla
suçlamak gibi bir alçaklığı) anlamak mümkün değil.
Demirkanlı, sadece hislerini kanıt göstererek,
Çetinkaya’nın dergiye bir Coşkun Büktel yazısını kendi
yazısıymış gibi kakalamaya çalıştığını söylüyor.
İnsanları bu kadar ağır bir orostopollukla suçlamak, bu
kadar kolay olabilir mi? Ben öyle hissediyorum, bana
öyle bir izlenim veriyor diyerek, Mustafa Demirkanlı
hakkında herkes her istediğini söyleyebilir
mi/söyleyebilmeli mi? Bu ne ilkel ve iğrenç bir
mantıktır?
Buna rağmen
yayımladım ve Çetinkaya’ya “Lütfen, bir daha dergiye
yazı yazmayın” dedim.
Yani Demirkanlı,
bizim orostopolluk ettiğimizi, yazıyı görür görmez
anlamış ama buna rağmen bu orostopolluğu görmezden
gelerek, yazıyı yayınlamış.
Çünkü yalan
söylemiş, bir tezgahın parçası olmuştu.
Peki kanıt ne? Kanıt
Demirkanlı’nın hisleri ve izlenimi.
Olmuştu, çünkü
dergi yayımlanır yayımlanmaz, Büktel aramış, “yanıt
hakkını kullanmak” istediğini söylemişti, yazıyı daha
önce görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekleyerek,
Aradığım ve yanıt
hakkımı kullanmak istediğimi söylediğim doğru da,
“yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” gibi bir
yalanı ne amaçla eklemiş olabilirim ki? Yanıt hakkı
istemek için, yazıyı önceden görmemiş olmak zorunda
mıyım? Önceden gördüğüm yazılara karşı yanıt hakkı talep
edemez miyim?
Ben “yazıyı daha önce
görmedim, şimdi okudum” gibi bir şey asla söylemedim.
Çünkü söylesem yalan olurdu. Karakterim gereği yalan
söyleyemeyeceğimi bir kenara bıraksak bile, ortada böyle
bir yalanı söylememi gerektirecek herhangi bir neden
yoktu. Böyle bir yalan söylediysem, Demirkanlı
kanıtlamak zorundadır. Ben yapmadığım bir şeyi
kanıtlayamayacağıma göre ve evrensel hukukun en temel
kurallarından biri “suçu ispat yükü suçlayana aittir”
dediğine göre, Demirkanlı “yazıyı daha önce
görmedim, şimdi okudum” dediğimi ispatlamak zorundadır.
Bunu ispatlamaksızın benim yalancı olduğumu (hem de
manşetten) ilan etmek, ilkel ve iğrenç bir alçaklıktır.
Ben “yazıyı daha önce
görmedim, şimdi okudum” gibi bir yalan söylemiş
olsaydım, Demirkanlı, bunu yalnızca bugünkü yazısında
değil, dört yıl önceki yazısında da belirtmiş olurdu.
Oysa gördük, dört yıl önceki yazısında, bu olayı nasıl
anlatıyor? Şöyle anlatıyor:
Kısaca ilgili yazı
yayımlandıktan ve piyasaya çıktıktan sonraki ilk günü de
aktarmak istiyorum. Öğleye doğru telefon çaldı, Coşkun
Büktel, Feridun Çetinkaya’nın yazısına itirazları
olduğunu ve cevap hakkı doğduğunu iletti.
Çetinkaya’nın yazısını ilk kez gördüğünü ve dehşetle
telefona sarıldığını sanırsınız, oysa Çetinkaya
yayımlanmadan önce Büktel’in yazıyı gördüğünü ifade
etmişti.
(Mustafa Demirkanlı,
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”,
Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2016)
Görüldüğü üzere,
Demirkanlı dört yıl önceki yazısında benim “yazıyı daha
önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi iddia etmiyor.
Yalnızca, yazıyı ilk kez görmüşüm gibi dehşetle telefona
sarıldığımı bir izlenim olarak aktarıyor, “kendisinin
öyle sandığını” belirtiyor. Yani yalnızca yorum yapıyor.
Ama aradan geçen dört yıl, nedense, Demirkanlı’nın
ayrıntıları unutmasına değil, hatırlamasına yaramış
olmalı ki, bize karşı ikinci yazısında, benim için,
“yazıyı daha önce
görmediğini ve şimdi okuduğunu da ekledi”
diyor. Demirkanlı, bu suçlamasını kanıtlamak zorundadır.
Bu suçlamasını kanıtlamadığı halde benim yalancı
olduğumu “manşetten” ilan etmesi, dergi ve site sahibi
olmanın avantajını en ilkel ve iğrenç biçimde kullanan
bir alçak olduğunu kanıtlamaktadır.
Kaldı
ki, benim “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum”
demiş ya da dememiş olmamın, Demirkanlı açısından hiçbir
önemi yoktur. Demirkanlı, Çetinkaya ile benim kendisine
tezgâh kurduğumuzu, daha yazıyı Feridun Çetinkaya’dan
aldığı ilk anda, yani benim cevap hakkı için kendisini
aramamdan çok önce, “anlamamış mıydı” zaten? Yazıyı
görür görmez “Coşkun
Büktel’le birlikte kaleme alınmış olduğu izlenimi veren
(Bu benim hissettiğim) Bir Coşkun Büktel” yazısıydı.”
diye düşünmemiş miydi zaten? Bizim
kendisine tezgâh kurduğumuza daha o gün karar vermemiş
miydi zaten?
Yani
ben cevap hakkı için Demirkanlı’yı aradığımda,
Demirkanlı bizim kendisine tezgâh kurduğumuzdan “zaten”
emin olduğu için, cevap hakkımı tanımayacağını
söylemişti; “yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum”
dediğim için değil.
oysa yukarıda andığım yazıda da belirttiğim gibi,
Çetinkaya, yazıyı Büktel’in gördüğünü belirtiyordu,
aksini düşünmek de zaten mümkün değil.
Aksini
düşünmek mümkün ama, aksi yalan olacağı için, gerek ben,
gerek Feridun aksini hiçbir zaman iddia etmedik. Evet,
ben yazıyı daha önce görmüştüm. Ama senin kanıtlaman
gereken şey bu değil. Çünkü biz bunun aksini hiçbir
zaman iddia etmedik. Senin kanıtlaman gereken şey, benim
bunun aksini iddia ettiğim, yani “yazıyı daha önce
görmedim, şimdi okudum” diyerek yalan söylediğim... Sen,
benim sana bu konuda yalan söylediğimi, “yazıyı daha
önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi kanıtlamak
zorundasın. Yani benim zaten yalanlamadığım şeyi değil,
yalanladığım şeyi kanıtlamak zorundasın. Kanıtlamadığın
ve asla kanıtlayamayacağın halde, sitende benim yalancı
olduğumu manşetten duyurmakla, şeref düşmanlığı
yapmaktasın.
Şimdi, durum şu: “Büktel, yakınındaki bir arkadaşına
“kitap tanıtımı” adı altında, bir başka yazı yazdırıp,
öncesinde yazıyı okuyup, belki de çeşitli düzeltmeler,
eklemeler yaptıktan sonra göndertiyor ve aynı anda
“yanıt” hakkı adı altında 123 (!) sayfalık bir yazı
kaleme alıp, bir kenarda bekletirken (Dergi’nin
basımının tamamlanıp, piyasa sunulmasını beklerken) o
uzunlukta bir yazının zaten yayımlanmasının mümkün
olmadığını bildiğinden, “Sarsürcüler” başlıklı diğer
yazısını da bitirip, diğer yazısının yanına koymuştur
muhtemelen.
Peki o
sona eklediğin “muhtemelen” sözcüğü, hiçbir kanıt
göstermeden sıraladığın o iftiraları bağışlatmaya
yeterli mi sence? Çetinkaya ve ben o dediğin şeyleri
değil yapmak, hayal bile edemeyiz. Ve hayal bile
edemeyeceğimizi kanıtlamak zorunda değiliz. Senin
iftiradan ibaret o iğrenç suçlamalarının gerçek dışı
olduğunu kanıtlamaya çalışmak zorunda değiliz. Ama sen,
suçlayan olarak, tüm o suçlamalarını kanıtlamak
zorundasın. Kanıtlayamadığına ve asla
kanıtlayamayacağına göre; Çetinkaya ve Büktel’e (yani
aforoz edilmeyi göze alarak, Türk tiyatrosunda
vandalizme ve sansüre karşı savaş veren en dürüst, (tek
dürüst) iki yazara o suçlamaları yöneltmen, ilkel ve
iğrenç sıfatlarını çok masum kılan bir adiliktir.
Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile
konuşmamız kaytlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın
namusuna kalmıştır.
Çetinkaya’nın namusuna kalan bir şey yok. Kanıtla
diyeceğimi doğru tahmin ediyorsun ama, neyi kanıtlaman
gerektiğini anlamazdan geliyorsun. Benim yazıyı daha
önce gördüğümü kanıtlamaya çalışıyorsun. Ben bunu inkâr
etmedim ki… Ben “yazıyı daha önce görmedim, şimdi
okudum” demedim ki… Bu, senin iddian… Senin, asıl bu
iddianı kanıtlaman gerek. Bunu kanıtlamak ise,
“Çetinkaya’nın namusuna kalmış“ değildir. Bu,
ikimizin arasında geçen bir telefon konuşmasında (senin
iddiana göre) benim tarafımdan söylenmiş bir ifadedir.
Ben, “hayır, böyle bir şey söylemedim” dediğime göre ve
söylemem için hiçbir neden bulunmadığını mantıklı
gerekçelerle açıkladığıma göre, Çetinkaya’nın namusunun
bununla ne ilgisi olabilir? Bile bile hedef saptırıyor,
okurların kafasını karıştırmaya çalışıyorsun.
Evet,
kanıtla diyor Büktel! Ama yazıyı daha önce gördüğümü
değil, daha önce gördüğümü inkâr ettiğimi kanıtla!
“yazıyı daha önce görmedim, şimdi okudum” dediğimi
kanıtla!
Nasıl
kanıtlayacaksın? Benim yalancı olduğumu kanıtlamak için
şimdi de benim namusuma mı başvuracaksın?
Zavallısın.
İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile
ilgili bir kitap Tanıtım yazısı yazayım mı?” diye
sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu
demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda
saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama
yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda
geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık
yapamayacağına göre…
Kanıt,
Çetinkaya ile aranda geçen telefon konuşmasında değil,
“benimle” aranda geçen telefon konuşmasında. Kanıtı
yanlış saptayıp yanlış adres göstererek, kafa
karıştırmaya çalışıyorsun. Ama yaptığın adilik, yine de
gayet net.
Sitende Büktel’in yalancı olduğunu manşetten duyurduğun
gibi, Büktel’in bu savunmasını da duyurabilecek misin,
görücez bakalım. Yoksa adiliği daha öteye götürüp, şu
sözlerini nohut çekirdek gibi yiyecek misin, görücez
bakalım: “tiyatrodergisi.com.tr’
de yayımlanması için ise istediği uzunlukta yazılar
yazıp, yayımlamamız için gönderebilir, yayımlarız.
Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir durumu çarpıtıp
küfretse bile…”
Bu
laflarının ardında durabilir, hele bir de hakkımızdaki
iddialarını kanıtlayabilir veya yalan söylediğini itiraf
ederek bizden özür dileyebilirsen; tarih taksiratını
affetsin, derim.
İşte bu tür, Ali-Cengiz oyunlarından sıkıldığım ve
kendileri için her yolu mübah görenlere karşı laf
yetiştirmekten bıktığım için, “Yanıt” hakkım da “Yanıt”
hakkım diye içinde “Coşkun” sözcüğü geçen her yazıyı
gösterip sayfalar dolusu yazıları yayımlamamızı
bekleyen,
Ben
bugüne dek Demirkanlı’dan yalnızca iki kez cevap hakkı
istedim. Birinci olayda, cevap yazısını yazmış ve Ahmet
Levendoğlu’nun bir yazısına cevap olan “Fikir
Yürütmek” adlı o yazımı Demirkanlı’ya teslim
etmiştim. Demirkanlı’yla o yazı yüzünden 1999’da
yaptığımız tartışmayı, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”
adlı kitabımda (sayfa 312) yazmış ve o kitabımdan
alıntı yaparak
“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
adlı yazıma da aktarmıştım. Demirkanlı, kitabımda veya
yukarıdaki linkte okuyabileceğiniz tartışmamızda, söz
konusu olan cevap yazısının uzunluğu konusunda hiçbir
şey söylemiyor. Çünkü yazı gayet kısaydı.
Demirkanlı’nın “Fikir Yürütmek” adlı o cevap
yazımı reddetmesinden sonra, yazıyı önce İnsancıl
dergisinde (Kasım 1999, sayfa 43) sonra da “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımın içinde (sayfa
307-310) bastırmış olduğum için, yazının ne kadar kısa
olduğunu kanıtlayabilecek durumdayım. Yazı o kadar
kısaydı ki, yazının reddedilmesi üzerine yazıya
eklediğim dipnot yazıdan daha uzun olmuş ve söz konusu
dipnota “Fikir Yürütmek Yazısına Yazıdan Uzun
Dipnot” diye bir ara başlık koymak zorunda
kalmıştım.
Tiyatro Tiyatro’dan daha küçük boyutlu bir dergi olan
İnsancıl’da, “Fikir Yürütmek” başlıklı cevap
yazım (sonradan eklenen ve yazının kendisinden daha uzun
olan dipnot hariç) bir buçuk sayfa tutuyordu; aynı yazı,
kitabımın içinde (yine sonradan eklenen “Fikir
Yürütmek Yazısına Yazıdan Uzun Dipnot” başlıklı
bölüm hariç) üç sayfa tutmuştu.
Kısacası, Mustafa Demirkanlı’nın reddettiği “Fikir
Yürütmek” adlı cevap yazım, verdiğim adreslerden
(İnsancıl, Kasım 1999 ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”
Kaknüs Yayınları, 2001, sayfa 307-310) kolayca test
edilebileceği üzere, Tiyatro Tiyatro’nun bir tek
sayfasına “kolayca” sığabilecek, “kısa” bir yazıydı.
Yani ben Mustafa Demirkanlı’ya dergisinin bir tek
sayfasına kolayca sığabilecek “kısa” bir cevap yazısı
vermiştim. Mustafa Demirkanlı, benim cevap yazımı “kısa”
olmasına rağmen reddetmişti.
Demirkanlı’dan ikinci cevap hakkı talebim, Feridun
Çetinkaya’nın hakkımdaki yazısında yer alan bir
paragraflık bir bölüm üzerineydi. Demirkanlı talebimi
kabul etseydi, cevap yazım, (Cezmi Koca’yla ilgili) o
paragraf hakkında gayet kısa bir değini olacaktı. Ama
Demirkanlı’nın cevap hakkımı reddetmesi üzerine o değini
asla yazılmadı. Yazılmadığı, basılmamış olmasından da
bellidir. Demirkanlı’nın dediği gibi hazırda 123 (!)
sayfalık bir yazı bekletiyor olsaydım, o kadar emek
verdiğim bir yazıyı, dört yıldır (hiç değilse özet
olarak) bir yerlerde mutlaka yayınlamış olurdum. Ben
yazılarımı çok zor yayınlıyorum ama mutlaka
yayınlıyorum.
Cevap
yazımın kısalığını özellikle vurguluyorum, çünkü
Demirkanlı, bana karşı yazdığı ve beni yalancı olmakla
suçladığı bu ikinci yazısında; okurların beni, daha çok,
uzun ve belgesel yazılarımla tanıdığını bildiği için;
ona önerdiğim cevap yazılarını “uzunluğu” yüzünden
reddettiğini söylüyor. Bu gayet “inandırıcı” yalanı boşa
çıkaracak belgelerin adresini verdikten sonra, özetle
tekrar ediyorum ki: Ben, şu an’a dek, (25 Nisan 2006)
Mustafa Demirkanlı’ya yalnızca iki kez cevap yazısı
yayınlamayı önerdim. Birinci yazım, “Fikir Yürütmek”
bir sayfalık bir yazıydı. İkinci yazım ise daha da
kısa bir değini olacaktı ama asla yazılmadı.
yayımlanmadığı için de “yeni yazılarla” meşgul eden
Büktel’e karşı “İstanbul Mahkemeleri’ni adres gösterdim”
Gerçek, benim anlattığım ve belgelerle kanıtladığım
gibidir. Demirkanlı’dan yalnızca iki kez (ve “kısa”)
cevap hakkı talep ettim. Demirkanlı ikinci talebime
karşı “İstanbul Mahkemeleri’ni adres gösterdiğini”
söylerken, belgeli ve yüz kızartıcı bir hakikati itiraf
etmektedir.
bu
tavrım Tiyatro… Tiyatro… Dergisi için halen geçerlidir.
tiyatrodergisi.com.tr’ de yayımlanması için ise istediği
uzunlukta yazılar yazıp, yayımlamamız için gönderebilir,
yayımlarız. Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir
durumu çarpıtıp küfretse bile…
Bir
tiyatro dergisi için, bugüne dek bir tek Coşkun Büktel
yazısı basmamış olmaktan ve daha da kötüsü bununla
gururlanmaktan daha aşağılık bir tavır düşünemiyorum.
Yazılarımın uzunluğu konusu, yukarıdaki satırlarda da
kanıtladığım üzere, yalnızca bahaneden ibaret. Benim,
bir sürü kısa yazım da yayınlandı.
Coşkun Büktel, editoryal seçim gibi bir kavramla
tanışmamış olduğu için, istediği uzunlukta yazar ve sizi
yayımlamakla yükümlü kılar, “hayır, bu uzunlukta yazı
yayımlayamam” deme hakkınız yoktur, derseniz, “Sansürcü”
oluverirsiniz,
Bunlar, hiçbir kanıtı olmayan afaki laflar.
Demirkanlı’yı yalnızca iki kez cevap hakkı yayınlamakla
yükümlü kılmaya kalktım. İkisinin de hikâyesini artık
biliyorsunuz. Eğer yazılarımın uzunluğu sorun olsaydı,
Demirkanlı, bu sorunu dört yıl önceki yazısında mazeret
olarak öne sürmüş olurdu. Hayır, bu uzunluk mazereti,
Demirkanlı’nın dört yıl sonra akıl edip uydurduğu bir
yalan. Yalan olduğunu yukarıda belgeledim. Demirkanlı,
yayınlanmış uzun yazılarım yüzünden insanların bu yalana
kolay kanacaklarını hesaplıyor.
aynı “Theope” oyununda yönetmeni tanımadığı gibi,
yönetmenin yorum hakkını kabul etmediği gibi.
Şimdi
de, Theope’nin vandalca kısaltılmasına karşı çıkmama
gönderme yaparak, o yüzden beni affetmeyen vandalları
(ve vandalların etkisi altındaki diğer tiyatrocuları)
yanına çekmeye çalışıyor. Adi bir yalancı olduğu
gerçeğini, bu konu dışı, “alakasız” laf kalabalığı
arasında kamufle etmeye çalışıyor.
Büktel’e göre, tiyatroda asıl yazardır, gerisi
uygulayıcı… Merak eder dururum, bir oyun neden değişik
yorumlarla sahnelenir? Yazar yazsın, istediği gibi
yönetsin, bu arada videoya da almayı unutmasın –ki diğer
sahneleyecekler de, bakıp bakıp, bire bir uygulasınlar.
Ben bu
tartışmaları Demirkanlı’dan çok daha donanımlı
tiyatroculara karşı (Yücel Erten, Nesrin Kazankaya,
Kenan Işık, Işıl Kasapoğlu, Yılmaz Onay, vb) yaptım ve
hepsini perişan ettim. Kitaplarımda okunabilir. Ben,
yönetmen tiyatrosunu yönetmenlerle bunca yıl
tartıştığıma ve bu konuda koca koca kitaplar yazdığıma
göre; şimdi bir de Demirkanlı’yla tartışacaksam,
Demirkanlı’nın en azından bu konudaki kitaplarımı okumuş
olmasını şart koşarım. Her şeye yeni baştan başlayıp
sırf Demirkanlı’ya cevap vermek için kitaplarımı tekrar
yazacak değilim. Kitaplarım ortada. Demirkanlı, afaki
lafları bırakıp, kitaplarımı okumalı, eğer bir yanlış
görürse, kitaplarımdan alıntı yaparak, bana o şekilde
eleştiri yöneltmeli ki, bu konularda onu ciddiye alıp
cevap verebileyim. Demirkanlı bu külfete girmeyi göze
almadığı için, asıl niyetinin bu tiyatral konuları
tartışmak değil, sansürcü tavrını ve yalanlarını kamufle
etmek olduğu, apaçık görünüyor.
Ben,
Demirkanlı’yla yönetmen tiyatrosunu değil, bana
“manşetten” yönelttiği yalancı suçlamasını tartışıyorum.
Ve tartışmayı doğrultusundan saptırmayı hiç
düşünmüyorum.
Veya daha pratiği var, Büktel “Theope”yi film olarak
düşünse, kendi çekse… ve bu iş de bitse.
Peki,
Coşkun Büktel ve Feridun Çetinkaya’ya yönelttiğin ve
kanıtlayamadığın iğrenç suçlamalar ne olacak? O iş nasıl
bitecek?
Büktel, her şeyin merkezine kendini oturtmaktan
vazgeçmeli diyeceğim ama umutsuz bir dilek olacak,
Türk
tiyatrosunda somut olarak belgelenmiş en iğrenç
haksızlıklar Coşkun Büktel’e yapıldığına ve somut olarak
belgelenmiş skandal düzeyinde bu haksızlıklar, tiyatro
eleştirmenleri, tiyatro akademisyenleri, tiyatro
dergileri ve tiyatro siteleri tarafından, ısrarla
görmezden gelindiğine göre; görünür hale gelebilmek için
her şeyin merkezine kendimi oturtsaydım bile; yaptığım
şey, masum, meşru, haklı ve aydınlatıcı olurdu.
Aydınlatıcı olurdu ama, Coşkun Büktel ile ilgili
hakikatler konusunda hiç kimse okurları aydınlatmaktan
yana değil. Örneğin:
Özdemir Nutku’nun, resmi DT toplantısında, otuz
tiyatrocu önünde, açıkça (CD’yle belgelenmiş biçimde)
yalan söyleyerek, Fransa’da ikinci bir Theope’nin
bulunduğunu (yani Büktel’in Theope’sinin çalıntı
olduğunu) iddia ettiğini kaç site yazabildi? Anlı şanlı,
koskoca profesör Özdemir Nutku’nun sırf Theope’nin
sahnelenmesini engellemek için, resmi bir toplantıda,
otuz tiyatrocunun önünde, açıkça, CD’yle belgelenmiş
biçimde, yalan söylemesi; okurları aydınlatacak bir
haber midir? Yoksa, hasır altı edilecek, üstü örtülecek,
okurlardan gizlenecek bir haber midir? Ben buna skandal
diyorum. Haber diyorum. Sansürcü Demirkanlı ise,
“Büktel, her şeyin merkezine kendini oturtmaktan
vazgeçmeli”
diyerek, bu skandalı okurlardan gizlemeyi tercih ediyor.
Olayın
özetini, en nesnel biçimde, belgelere dayanarak ve
kaynak göstererek, aşağıya aktarıyorum:
Yaşlı
başlı koskoca bir profesör (Özdemir Nutku) DT’nin otuz
kişilik resmi toplantısında, Theope’nin sahnelenmesi
talebini bastırmak için, “on altıncı yüzyılda
Fransa’da yazılmış Theope adlı bir oyun var, Fransızca
bilenler bu oyuna bakmalılar aradaki benzerliği görmek
için” diyerek, apaçık ve somut bir yalan söylüyor.
Bu yalanla Theope’nin çalıntı olduğunu ima ederek,
Theope’nin DT’de sahnelenmesi talebini gündemden
çıkarıyor. Bu apaçık yalanı ben bir yazıyla yüzüne
vurduğumda (Bakınız: Coşkun Büktel,
“Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir”
Berfin Bahar, Eylül 2005. Sayfa 42.) Özdemir Nutku, bana karşı yazdığı cevap yazısında,
(Bakınız: Özdemir Nutku,
“Coşkun Büktel’e Yanıt”
)
aynı yalanı ısrarla tekrarlıyor ama sözünü ettiği ikinci Theope hakkında kanıt (ya da kaynak) göstermeye
yanaşmıyor. Bunun yerine, Theope’yi ne kadar sevdiğini
anlatarak, benim tepkimi yumuşatmaya çalışıyor. Ayrıca,
olayın bana yanlış nakledildiğini, bana nakledilen
şeyleri söylemediğini iddia ediyor. Bunun üzerine,
toplantıya katılmış olup olayı bana nakleden DT
sanatçısı Şahin Ergüney, toplantının video kasetini
bulup, bana naklettiği her şeyin naklettiği gibi
olduğunu kanıtlıyor ve Nutku’ya karşı bir yazı
yayınlayarak (Bakınız: Şahin Ergüney,
“Theope Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt”
İnsancıl, Şubat 2006.) Özdemir Nutku’dan hesap soruyor. Şahin Ergüney’in somut
kanıtı (toplantının CD’si) karşısında, bir kez daha
yalancı çıkan Özdemir Nutku, özür dilemek yerine,
sessizliği seçiyor.
Yani,
Coşkun Büktel tarafından yedi yıllık bir emekle
yaratılmış ve (doğru dürüst sahnelenmediği, hatta
eleştirileri yüzünden yazarına duyulan nefret nedeniyle
sahnelenmesi engellendiği halde) birkaç yıl içinde, sırf
metninin gücüyle, Türk tiyatrosunun klasiği haline
gelmiş olan Theope; Türkiye’nin en ünlü, en anlı şanlı
tiyatro profesörü Özdemir Nutku tarafından, otuz kişilik
resmi DT toplantısında, apaçık, somut ve CD kaydı
bulunan bir yalanla (bir benzeri bulunduğu söylenerek)
özgün olmadığı imasına maruz kalıyor; sahnelenmesi
talebi ciddiye alınmıyor; DT repertuarına on beş yıl
önce kabul edilmiş olmasına karşın (Türk tiyatro
yazarlığını desteklemek ve geliştirmekle de görevli) DT
tarafından hâlâ sahnelenmiyor.
Böylesi iğrenç bir skandal karşısında, namuslu bir
eleştirmenin, namuslu bir tiyatro profesörünün, namuslu
bir tiyatro yöneticisinin ve, ve, ve (hele) bir tiyatro
dergisi ve sitesine sahip namuslu bir insanın ne yapması
gerek?
Mesela, “İğrenç
skandalmış... Haydi oradan...”
diyen Tiyatro Keyfi sitesi editörü Kemal Başar’ın
tepkisi, namuslu insanların tepkisine örnek olarak
gösterilebilir mi?
Ya da
hâlâ üç maymunu oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin
tepkisi, namuslu bir tepkidir denebilir mi?
(Bu
zevatın benden ve Theope’den niçin nefret ettiklerini
anlıyor musunuz? Ben var olmasam, dürüst entelektüeller
olarak kendilerini ve herkesi kandırmaları ve rahat
uykular uyumaları, ne kadar kolay olacaktı. Ben onların
vicdan azabıyım. Çünkü benim gibi haklılığı ve yeteneği
reddedilemeyecek kadar açıkça görünen bir yazarı, bu
apaçık belgelenmiş haksızlık ve iftira karşısında
desteklemeleri gerekiyor ama bu desteğin su başlarını
tutmuş olan sanatsavarlar —vandallar— tarafından
kendilerine ne kadar pahalıya ödetileceğini iyi
biliyorlar. O nedenle, beni desteklemenin maliyetini
göze alamıyor ve haklıdan yana değil, güçlüden yana
olmayı uygun buluyorlar. Güçlüyü, en azından pasif
biçimde, yani susarak —haksızlığı görmezden, duymazdan,
bilmezden gelerek— desteklemeyi tercih ediyorlar. Bu
durumda, benim gibi birinin varolması, üç maymunu
oynayan eleştirmen ve akademisyenlerin korkaklığını ve
ikiyüzlülüğünü gayet somut biçimde kanıtlıyor. Varlığım
onları ayıplı kılıyor. O nedenle benden haklı olarak
nefret ediyorlar. Ve tiyatro camiasında benden nefret
etmeyenlerin sayısı o kadar az ki!...)
Bence,
yukarıda kısaca özetlediğim (kanıtlı belgeli) iğrenç
skandal karşısında, (müdahale olanağı bulunan) namuslu
bir insanın ne yapması gerekir? sorusuna verilecek
cevap, yedi yaşında bir çocuğun bile akıl edebileceği
kadar açık:
Kıyameti koparması gerekir.
Peki
namussuzların ne yapması gerekir?
Cevap
yine çok açık: Haksız olandan yana çıkması gerekir.
Haksız
olandan yana çıkmak, açıkça yapılması mümkün olan bir
davranış değildir. Ancak “dolaylı” yöntemlerle
yapılabilir. Örneğin, haksız olanı açıkça desteklemek
yerine, haksızlığı görmezden gelirsiniz. Ya da, örneğin,
haklı olana (haklılığı CD ile kayıtlı ve sabit olana)
karşı, kanıtlanmamış, saçma sapan suçlamalar
yöneltirsiniz. Örneğin, “Büktel,
her şeyin merkezine kendini oturtmaktan vazgeçmeli
diyeceğim ama umutsuz bir dilek olacak,”
(Mustafa Demirkanlı) gibi,
“Ne
egoymuş be!”
(Kemal Başar) gibi boş lakırdılarla (trıçkadan
nağmelerle) haklı olanı yıpratmaya çalışırsınız.
(GÜNCELLEME: Ya da,
eski tiyatro yazarları derneği yöneticilerini
antidemokratik davranmakla suçlayarak dernekten ayrılıp
kendi yeni derneklerini -ÖYÇED- kuran 60'tan fazla
tiyatro yazarı ve çevirmenin yaptığını yaparsınız: Bir
oyunun sahnelenmesini engellemek uğruna resmi bir
toplantıda yalan söylediği CD kaydıyla belgelenmiş
Özdemir Nutku'yu, skandalın somut kanıtlarını hiç
umursamadan, yeni derneğinize -ÖYÇED- başkan seçersiniz.
Büktel'in bu konuyla ilgili yorumunu okumak için
"İnsanlar Özdemir Nutku'nun Yüzüne Nasıl Bakabiliyor?"
başlıklı yazısına bakmalısınız.)
Demirkanlı, bir dergi ve site sahibi olarak, namuslu bir
insan gibi mi davranıyor? Ya da asıl soru belki şu
olmalı: Namus, doğruluk, tutarlılık, inandırıcılık artık
sanat camiasında bile, kaç kişi tarafından önemseniyor?
Bana kalırsa, doğru cevap çok acı: Bu tür erdemler artık
popüler değil. Reytingleri yok. Azınlıkta kaldılar.
Sanat piyasasında bile, belgelerle, kanıtlarla konuşmak
artık önemsenmiyor. Hakikatin modası geçti. Yalan ve
ahlaksızlık yükselen ve yükselten değerler haline geldi.
Ülkemizde sanat, sanatseverler tarafından değil,
sanatsavarlar (vandallar) tarafından yönlendiriliyor.
Bu
koşullarda hâlâ, dürüst ve namuslu tavrı koruyan ve
savunan üç beş tane sanatsever insan, yel
değirmenleriyle savaşan inatçı manyaklar olarak
algılanır ve aşağılanır oldular. Bu durum, şüphesiz ki,
aslında o namuslu insanların çöküşünün bir göstergesi
değil. Ülke sanatının çöküşünün bir göstergesi. Ülkenin
çöküşünün bir göstergesi.
iyisi mi Büktel kara çalmadan önce birazcık bakınsın
sağa sola. Öncelikle, Ebru Seyhan benim sekreterim
değil, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nin Yazı İşleri
Müdürü’dür. Portal’daki güncellemeleri de büyük
çoğunlukla Ebru Seyhan yapar. Büktel’in ne zaman ne
diyeceğini kestirememişliğimizden olsa gerek, Sinekli
Market’teki yazı, biz de yayımlanan yazıya yanıt
niteliğinde olduğu için, “porta’la koysak mı?” diye
sorduğunda, ben de “en iyisi telefon açıp bir soruver,
sonra neden izinsiz kullandınız.” demesin, dediğimden
dolayı Büktel arandı. Büktel’in söylediği şu cümle
doğru, internet ortamında yer sorunu olmadığından
istenilen uzunlukta yazılar değerlendirilebilinir,
gerisi okura kalmıştır… ama bu lüks, bir dergi için
geçerli değil, Büktel bunu da anlamamakta ısrar etti
hep.
Artık
bunlara daha fazla cevap vermek, okurların zekâsına
hakaret olacak.
Bu
yazıyı sonuna kadar okumuş olan okurlar için aşağıdaki
haberi bile yorumlamama gerek yok: Haber 1 Mayıs 2006’da
Zaman gazetesinde ve sitesinde çıkmış. Bir süredir
“çığlıklar“ atarak dergisine abone bulmaya çalışan
Mustafa Demirkanlı, Zaman’dan alıntı yaparak, haberi
kendi sitesine aktarmış. Haberin yalnızca başlangıcını
sunuyor ama tümünü okumak isteyenler için linkini de
veriyoruz.
Tiyatrocu Dergisine Sahip Çıkmıyor
Tiyatrocular, tiyatro dergisi “Tiyatro... Tiyatro...”ya
sahip çıkmıyor. Türkiye genelinde sadece 33 meslek
insanının abone olduğu derginin yayın yönetmeni Mustafa
Demirkanlı,
“Onlar bizi önemsemese de biz onların ürettiklerini
önemsemeye devam edeceğiz.”
diyor.
15
yıldır kesintisiz yayınlanan tiyatronun tek dergisi
“Tiyatro… Tiyatro...”ya kendi sektörü sahip çıkmıyor.
Derginin 325 abonesinin sadece 33’ü tiyatrocu. Ayda 3000
baskı yapan derginin Üstün Akmen, Orhan Alkaya, Mustafa
Demirkanlı, Nihal Kuyumcu, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun
ve A. Ertuğrul Timur’dan oluşan yayın kurulu “Her sektör
kendi alanının yayınını destekler ama biz tiyatrocuların
desteğini alamıyoruz. Mesleğin insanları bizi önemsemese
de biz onların ürettiklerini önemsemeye devam edeceğiz.”
diyor.
(Haberin tamamı için tıklayın:
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/?nid=2286 )
NOT: Demirkanlı bu yazımı
sitesinde, okunmasını engelleyecek bir sunuş yazısı ve
bazı internet cambazlıklarıyla yayınladı. Bunun üzerine
derhal kısa bir yazı daha yazıp Demirkanlı'nın kirli
taktikleri hakkında okurları uyardım:
MUSTAFA DEMİRKANLI SİNSİ YALANLAR VE TAHRİFLERLE
OKURLARI CAYDIRMAYA
ÇALIŞIYOR
COŞKUN BÜKTEL
Bonus:
ARŞİV / 27 MART 2001
Reklam
alamadığı
dönemlerde
o da herkesi
eleştirirdi:
Demirkanlı'dan,
Tuncer Cücenoğlu,
Refik Erduran ve Recep Bilginer'e
Dedikodu Formatında, Asılsız
İspatsız (veya İspatı
Demirkanlı'dan
Menkul) Hakaretler!
"Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu
görüyorum. Son 3-4 yıla kadar
Refik Erduran,
Tuncer Cücenoğlu,
Recep Bilginer
gibi
resmi
yazarlar, iktidarla ilişkilerini kurmuş,
Ankara koridorlarının yollarını
ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ 'Koskoca
Bakan' dediği siyasileri tanımış,
deyim yerindeyse el ense olmuş
bu zatlar ortalıkta dolaşırken,
gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili
dostum’ demekten çekinmeyen, çekinmenin
ötesinde bir sakınca görmeyen bu zatlar
karşısında, göreve gelen siyasiler de
ortalıkta sürekli
bunları
gördüğü için, Türk tiyatrosunu
bunların
temsil ettiğini sandılar hep. Onların
bir suçu yok.
"Kimsede
bunlara
dokunamadı, dokunmak istemedi, var
olduğu sanılan sanal güçleri hep
korkuttu insanları. Korkuttu çünkü,
bunlar
konuşmaya başlarken;
'Yarın bakanla sabah kahvaltısı
yapacağım,
senin sorunları anlatırım, çözeriz',
'Ben Ankara’ya gidiyorum Bakan’a
söylerim sizin tiyatroya özel önem
verir.',
'Bakan yarın İstanbul’da olacak zamanı
varsa mutlaka sizin oyuna getireceğim.'
gibi cümlelerle durdurdular insanları,
insanlar durmaya eğilimliydi çünkü. Ve
korktular. Yıllarca."
(KAYNAK:
Demirkanlı,
"Dünyanın
Bütün Sahnelerinde Tiyatronun Evrensel
Dostluk Ve Barış Çağrıları")
NOT:
Demirkanlı, Coşkun Büktel'i (ve Feridun
Çetinkaya'yı) daha 2001 yılında
"cevap hakkı
istiyorsanız mahkemeye gidin!"
diyerek sansür ettiği için; belli ki,
Cücenoğlu, Erduran ve Bilginer gibi
yazarları Büktel'in de (hem de
Demirkanlı'dan çok önce)
korkusuzca ama "belgelere dayanır
biçimde" eleştiren kitaplarını ("Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"
1998,
"Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı" 2001)
görmezden gelmeyi tercih ediyor ve
"Kimsede
bunlara
dokunamadı, dokunmak istemedi, var
olduğu sanılan sanal güçleri hep
korkuttu insanları"
diye,
hiçbir araştırma yapmaksızın, asılsız
ispatsız "sallayarak", okurlarını,
"bunlardan"
korkmayan tek kişinin
kendisi olduğuna inandırmaya çalışıyor.
NOT 2:
Bilindiği üzere, Demirkanlı, 2001
yılında,
siyasilerle
"deyim
yerindeyse el ense olmuş"
olmakla suçladığı Tuncer Cücenoğlu'yla,
bugün kendisi
"deyim
yerindeyse el ense olmuş",
2001 yılında
"gammaz"
olmakla suçladığı Cücenoğlu'yu bugün
dergisinin "editörler kurulu"na dahil
etmiş ve
Cücenoğlu'yla birlikte ikisi, Büktel ve
Bulunmaz'a karşı
linç kampanyasının
suç ortakları ve en azılı kışkırtıcıları
olmuşlardır.
Demirkanlı ve dergisini reklam adı
altında
devlet sadakasıyla besleyen DT genel
müdürü Lemi Bilgin ile DT İstanbul
müdürü Osman Wöber arasındaki,
"deyim
yerindeyse el ense olmuş"
ilişkilere dair bir enstantane...
Hemen her sayısı gecikmeli olarak
basılıp dağıtılan dergisinde, reklam
olarak verilen DT programlarını,
genellikle programların sona erdiği
tarihten sonra, bir başka deyişle "iş
işten geçtikten sonra" yayınlaması
yüzünden, sık sık Hilmi Bulunmaz'ın
eleştirilerine hedef olan Mustafa
Demirkanlı, her şeye rağmen,
"deyim
yerindeyse el ense olmuş"
ilişkileri sayesinde,(Bulunmaz'ın
deyişiyle söylersek)
"arka kapağını Lemi
Bilgin'e vermeye devam ediyor."
|
BÜKTEL/DEMİRKANLI /BULUNMAZ POLEMİĞİ
(Eskiden yeniye
doğru tarih sırasıyla)
MUSTAFA DEMİRKANLI'YA YANIT: COŞKUN BÜKTEL'E
SANATSEVERLER DEĞİL, ANCAK SANATSAVARLAR YALANCI DİYEBİLİR
COŞKUN BÜKTEL
MUSTAFA DEMİRKANLI SİNSİ YALANLAR VE
TAHRİFLERLE OKURLARI CAYDIRMAYA ÇALIŞIYOR
önemli
COŞKUN BÜKTEL
ARTIK
SIKINTI VERMEYE BAŞLADIN COŞKUN BÜKTEL
MUSTAFA DEMİRKANLI
DEMİRKANLI'YA SON (OLMASINI UMDUĞUM) CEVAP
COŞKUN
BÜKTEL
COŞKUN
BÜKTEL'İ ANLAMAK...
MUSTAFA DEMİRKANLI
KİM DEĞİŞTİ?
COŞKUN BÜKTEL
H. HİLMİ
BULUNMAZ VE COŞKUN BÜKTEL(1)
MUSTAFA DEMİRKANLI
H. HİLMİ BULUNMAZ VE
COŞKUN
BÜKTEL(2 VE SON)
MUSTAFA DEMİRKANLI
DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI
UMDUĞUM CEVAP
COŞKUN BÜKTEL
HAY ALLAH
MUSTAFA DEMİRKANLI
DEMİRKANLI, YALANLARINI SÜRDÜRÜYOR
HİLMİ BULUNMAZ
VEKALET DÖNEMİ
MUSTAFA DEMİRKANLI
YALANI YALANLA
ÖRTMEK
HİLMİ BULUNMAZ
(Yukarıdaki başlığı taşıyan yazı,
tiyatrom.com'da yayınlanması için, 2 Ağustos 2007'nin ilk
dakikalarında ―tam olarak, saat
00.29'da― A. Ertuğrul Timur'a
gönderilmiş, henüz/hâlâ yayınlanmamıştır. Büyük ihtimalle,
Bulunmaz'ın önceki yazısı gibi, cevabıyla aynı anda yayınlanacaktır.
GÜNCELLEME: tiyatrom.com'un sahibi A.
Ertuğrul Timur, Bulunmaz'ın "Yalanı Yalanla Örtmek" yazısını sansür
etmiş, asla yayınlamamıştır.)
YALANI YALANLA ÖRTMEK
HİLMİ BULUNMAZ
KIVIRTMA COŞKUN
MUSTAFA DEMİRKANLI
SKANDAL KONUSUNDA MUSTAFA DEMİRKANLI'NIN
İFTİRALARINI HİLMİ BULUNMAZ NASIL YANITLADI?
BULUNMAZ / DEMİRKANLI
COŞKUN BÜKTEL BULAŞMA, İŞİNE BAK!
MUSTAFA DEMİRKANLI
İŞ YAPAN, BULAŞIR!
HİLMİ BULUNMAZ
MERAK KONUSU:
Arşiv:
SANSÜRCÜ LİNÇÇİ MUSTAFA
DEMİRKANLI, FERİDUN ÇETİNKAYA'YA "IRKÇILIĞIN
AVUKATI" DİYE İFTİRA ATAN BİR YAZIYI SİTESİNDE
YAYINLADIĞI HALDE, ÇETİNKAYA'NIN GÖNDERDİĞİ CEVAP
YAZISINI NEDEN YAYINLAMADIĞI; ÇETİNKAYA'NIN (ENGİZİSYON'DA
BİLE TANINAN) CEVAP HAKKINI NİÇİN TANIMADIĞI, ÇETİNKAYA'YI
NİÇİN EN AŞAĞILIK (EN SAVUNULAMAZ, EN AÇIKLANAMAZ) BİÇİMDE
AÇIKÇA SANSÜR ETTİĞİ KONUSUNDA HESAP VERMEYE DE ÖLDÜR ALLAH
YANAŞMIYOR.
BONUS:
Öylesine seviyesizsin ki, tek başına, "tüm
insanlığın" seviye ortalamasını düşürüyorsun.
VANDALLARIN SANAT ZANNEDİP SANAT EDİNDİĞİ
"GERÇEKLERİ SAPTIRMA KURNAZLIĞI"
MUSTAFA DEMİRKANLI, "kimse ikinci bir Theope
oyunu var demedi ki" ŞEKLİNDEKİ APAÇIK YALANININ HESABINI VERMEYE
ÖLDÜR ALLAH YANAŞMADI -1
MUSTAFA DEMİRKANLI,
"kimse ikinci bir Theope oyunu var demedi ki" ŞEKLİNDEKİ APAÇIK
YALANININ HESABINI VERMEYE ÖLDÜR ALLAH YANAŞMADI -2
MUSTAFA DEMİRKANLI,
"kimse ikinci bir Theope oyunu var demedi ki" ŞEKLİNDEKİ APAÇIK
YALANININ HESABINI VERMEYE ÖLDÜR ALLAH YANAŞMADI -3
MUSTAFA DEMİRKANLI,
"kimse ikinci bir Theope oyunu var demedi ki" ŞEKLİNDEKİ APAÇIK
YALANININ HESABINI VERMEYE ÖLDÜR ALLAH YANAŞMADI -4
MUSTAFA'NIN "SÖZ DÜELLOSU" TEKLİFİNE SONUNDA
EVET DEDİM
MUSTAFA'NIN HALUK
BİLGİNER'CE AÇILMIŞ "YAVŞAK DAVASI"NDA ÇIKAN KARAR HAKKINDA
FACEBOOK'TA BAŞLATTIĞI TARTIŞMA
HİLMİ BULUNMAZ'IN KIRIM KONGO KENESİNE
BENZETTİĞİ
MUSTAFA DEMİRKANLI, "SIFIR SANSÜR" İLKEMDEN ÖZGÜRCE
YARARLANARAK İYİCE MUSALLAT OLUP, KIŞKIRTMAYI VE KAFA SIKMAYI DÜN DE
SÜRDÜRDÜ!
TÜRK
TİYATROSUNDA ASRIN
(zincirleme)
YALANI:
ÖZDEMİR NUTKU 2005:
"Fransızca'da
16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var."
KAYNAK:
DT'nin CD kaydı
MUSTAFA DEMİRKANLI'NIN
DERGİSİNDE KAPAK DUYURUSU
(Haziran 2009):
"Evet, ikinci
bir Theope var."
KAYNAK: Derginin Haziran 2009
kapağı / Kapağı büyük görmek ve "Evet, İkinci Bir
Theope var" başlığını okumak için, lütfen aşağıdaki
fotoğrafın üstüne tıklayınız!

MUSTAFA DEMİRKANLI 2011:
"kimse ikinci
bir Theope oyunu var demedi ki"
KAYNAK:
http://coskunbuktel.com/bukteldemirkanliikincitheopegercegi%20saptirmak.htm
|
DEMİRKANLI
YALANLARI GENEL SAYFAMIZ:
http://www.coskunbuktel.com/linkdemirkanliyalanlari.htm |