Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
BÜKTEL / DEMİRKANLI POLEMİĞİ 1
 

 

 

Mustafa Demirkanlı'ya Yanıt:
 
Coşkun Büktel'e Sanatseverler Değil,
 
Ancak "Sanatsavarlar" Yalancı Diyebilir

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

 

Bölüm I:

Sanatsavarlar (Vandallar) Büktel’in pazılarından değil

ama “yazılarından” korkuyor.

 

Feridun Çetinkaya, dört yıl önce, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” (www.tiyatrofanzini.com) başlıklı bir yazı yazmış ve Coşkun Büktel’in tiyatral mücadelesini destekleyen bu yazıyı, nasıl olmuşsa olmuş, Mustafa Demirkanlı’yı ikna ederek, Demirkanlı’nın dergisinde yayınlatmayı başarmıştı. (Bakınız: Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002.)

 

Ama Çetinkaya’nın yazısı, belli ki, tiyatro oligarşisinin hiç hoşuna gitmemişti. Mustafa Demirkanlı, aldığı tepkiler üzerine, dergisinin bir sonraki sayısında “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” (Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran, 2002.) başlığıyla bir karşı yazı yayınlamış, Çetinkaya’nın yazısını yayınlaması yüzünden aldığı tepkileri anlatıp o tepkileri yatıştırmaya yönelik mazeretler sıralayarak, oligarşinin güvenini yeniden kazanmaya çalışmıştı. Demirkanlı, linkini verdiğimiz karşı yazısında, Coşkun Büktel’in mücadelesini destekleyen o yazıyı basmakla işlediği “suça” mazeretler sıraladıktan sonra, yazısının finalinde ise, Çetinkaya ve Büktel’e artık dergisinde yer vermeyeceğini belirten sansürcü bir açıklama yaparak, tiyatro oligarşisine sadakatini, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde kanıtlamıştı:

 

Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda  yer alır. Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz.

 

(Mustafa Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)

 

Demirkanlı’nın yukarıda aktardığımız sözleri şu anlama geliyor: Ben bu derginin sahibiyim. Mahkemeye filan gitmeden, bu dergide size dair canım ne isterse söyleyebilirim. Siz cevap vermek isterseniz, mahkemeye gidin.

 

Bu ne demek? Bu, bir dergi sahibi olmanın avantajını, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde kullanmak demek. Bu, yüzyılların birikimi olan demokrasi kültürünü ve demokratik gelenekleri, bir Nazi subayı gibi ayağının altında çiğnemek demek. 

 

Sansürcü Demirkanlı’nın bu açıklaması yüzünden (ve mahkeme kapılarında yıllarca beklemeyi düşünmediklerinden) Çetinkaya ve Büktel, cevap haklarını kullanamadılar. İkisi de, Demirkanlı’yla merhabayı kesip, bir daha dergisine adım bile atmadılar. Çetinkaya, tiyatro piyasasına küstü ve reklamcılığa başlayarak, bir süredir yayınlamakta olduğu tiyatro yazılarına son verdi. Kent Oyuncuları’nda seyrettiği “Inishmore’lu Yüzbaşı” hakkında Cumhuriyet Dergi’de yayınlanmış bir oyun eleştirisi dışında ("Tiyatronun Tarantino'sundan Film Gibi Oyun", Cumhuriyet Pazar Dergi, sayı: 934, 15 Şubat 2004), dört yıl boyunca, bir daha hiçbir tiyatro yazısı yazmadı. 

 

Coşkun Büktel ise, başka bir dergide yayınlatmayı anlamlı bulmadığından, Demirkanlı’ya karşı özel bir cevap yazısı yazmak külfetine girmedi. Ama Büktel, yine de, kendisine ve Çetinkaya’ya “mahkemeye gidin” diyen Demirkanlı’yı o sansürcü satırları yazdığına yazacağına bin pişman etmek konusunda kararlıydı. Demirkanlı’nın ilkel ve iğrenç sansürcü tavrını Demirkanlı’nın kendi sözcükleriyle belgeleyen o “mahkemeye gidin” laflarını, Büktel, dört yıl boyunca, bulabildiği her platformda, yazdığı yazılarda, (bu yazıda yaptığı gibi, aynen alıntılayarak) tekrarladı. (Örneğin, bakınız:

 

“Haklılar değil, suçlular güçlü” Dergi röportajı. PostExpress, 19 Mayıs/15 Haziran 2003, sayı 25. Sayfa 47.

 

“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”, Yom Sanat Eylül-Ekim, 2003. Sayfa 26. Yakında www.coskunbuktel.com’da.

 

“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” 15 Şubat 2006. Kemal Kocatürk’e karşı yazılmış bir internet yazısı.)

 

Yukarıda sıraladığım yazıların hiçbiri, doğrudan doğruya Mustafa Demirkanlı’ya ilişkin değildi. Ama hepsinde de, bize “mahkemeye gidin” diyen Demirkanlı’nın sansürcü tavrına ilişkin değiniler ve alıntılar vardı. Demirkanlı, yıllarca sustuktan sonra, yukarıda sıraladığım yazıların sonuncusuna (“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”) cevap vermek gereğini hissetti. Aslında İBŞT’nin eski yöneticilerinden Kemal Kocatürk’ün sansürcülüğünü belgeleyen o uzun soluklu polemik yazımda ben, Demirkanlı’nın sansürcülüğüne de değiniyor, somut örnekler sunarak, geniş alıntılar yaparak, dört yıl önce bize “mahkemeye git” diyen Demirkanlı’yı bir kez daha mahkum ediyordum. Dediğim gibi, Demirkanlı, sonunda daha fazla suskun kalamadı ve dört yıl önce cevap haklarını gasp ettiği Coşkun Büktel ile Feridun Çetinkaya’ya karşı, dört yıl sonra ikinci kez atağa kalkıp, ikinci bir yazı yayınladı. (Bakınız: Mustafa Demirkanlı, Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” 18 Şubat 2006)

 

Okumakta olduğunuz bu yazım, Demirkanlı’nın Çetinkaya ve Büktel’e karşı dört yıl arayla yazdığı her iki yazıya da cevap verecek. Hem, “mahkemeye gidin” dediği için dört yıl önce cevap veremediğimiz ilk yazısını (“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”) hem de, dört yıl sonra yazdığı Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” başlıklı yazısını, burada tek kelime kısaltmadan, satır satır alıntılayarak, satır satır cevaplayacağım. Ve satır satır alıntılayarak, satır satır cevaplamaya, dört yıl önceki ilk yazısından başlayacağım.

 

Ama önce, Demirkanlı’nın dört yıl sonraki ikinci yazısının başlığına bir “acil müdahalede” bulunmam gerek. Demirkanlı, bu ikinci yazısının daha başlığında bile (Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”) Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ediyor. İlan ediyor ama, acaba ispat da ediyor mu? Önce bu sorunun cevabını acilen vermemiz gerek:

  

 

Bölüm 2:

Demirkanlı Büktel’in “yalancı” olduğunu nasıl kanıtlıyor?

 

Karşımdaki insanlar, çoğu zaman, Mustafa Demirkanlı gibi, eleştiri yazılarımdan olumsuz etkilenmiş, maddi ya da manevi menfaatleri zedelenmiş, suçlarının teşhiri yüzünden canı sıkılmış ve sağduyusu yara almış kişiler oldukları için; onların bana karşı oturup da kafa yorarak, sorumlu, belgeli, kanıtlı yazılar yazmasını elbette beklemiyordum. Onlar hem haksız, hem suçlu, hem nefret dolu oldukları için, sağduyu ve sorumluluk çerçevesinde kalmak istemiyorlar. Belgeler, kanıtlar, hakikatler için zaman harcamaya hiç gerek yokmuş gibi (çok daha önemli işleri varmış gibi) bir hava yaratmaya çalışıyorlar. (Kemal Başar’ın kısa bir süre önce, beni aşağılamak için internette yayınladığı “Kapalı Ayağa Hep Beraber En Büyük Coşkun Büktel Başka Büyük yok” başlıklı bir yazısı vardı. Şu anda internetten kaldırılmış olduğu için linkini veremediğim (Güncelleme: Yazıyı coskunbuktel.com'da yayınladık ve başlığına link verdik.) bu yazının bir yerinde, Kemal Başar aynen şöyle diyordu: “Her yazdığım için bilgi belge mi toplayacağım, hazret tatmin olsun diye? Her cümlemin doğruluğunu mu kanıtlayacağım yani kendisine? Bu ne saçmalık!”)

 

Bu çok işi olan meşgul adam imajına yaslanarak, dayanaksız, yalan/yanlış konuşma ve iftira etme özgürlüğünü kendilerine tanıyabiliyorlar. Zaten hakikati ortaya çıkarmak (enformasyon) gibi bir amaç taşımadıkları için; maksatları yalnızca kendileriyle ilgili açıkladığım hakikatleri örtbas etmeye çalışmaktan (dezenformasyondan) ibaret olduğu için; kolayca ve kısacık yazabiliyorlar. Hain bir şoför gibi hakikatin beyaz takım elbisesine birkaç saniye (ya da birkaç sayfa) içinde çamur sıçratıp kaçabiliyorlar. Ama takım elbiseyi temizlemek, ne yazık ki, birkaç saniye veya birkaç sayfada mümkün olmuyor. Belgelerle, tarihlerle, somut kanıtlarla konuşmanız gerekiyor. Uzun yazmanız gerekiyor. (Kemal Başar’a cevabımı, “Demek Ki Kemal Başar’a ‘Omurgasız’ Demekle Pek Haksızlık Etmemişim” başlığıyla yakında www.coskunbuktel.com da okuyabilirsiniz.)

 

Yazılarımı okuyanlar, sanat piyasamızdaki sansürcü tavra karşı nasıl bir mücadele verdiğimi iyi bilirler. Tanıdığım sansürcülerin en uç örneklerinden biri de, dergi sahibi olmanın avantajlarını en ilkel ve en iğrenç biçimde kullanmış olan Mustafa Demirkanlı’dır. Demirkanlı, kendisinin sansürcü tutumuna karşı yaptığım mücadele yüzünden, bana ve arkadaşım Feridun Çetinkaya’ya karşı yazdığı ikinci yazısının (Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”) başlığında, Coşkun Büktel ile yalan kavramını yan yana getirdi. Yani Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu “başlıktan” (bir başka deyişle “manşetten”) duyurdu. Böylelikle, yazısının yalnızca başlığını okumuş olan pek çok okurda bile, kendisinin sansürcü olmadığı ama Coşkun Büktel’in yalancı olduğu izlenimini yaratmayı amaçlıyordu. Bu yaptığı, apaçık bir adli suçtu. Çünkü benim yalancı olduğuma dair bırakın somut bir kanıtı, bir tanığı bile yoktu. Demirkanlı, aleyhimdeki tek tanıklığı, arkadaşım Feridun Çetinkaya’dan talep ediyor, o tanıklığı yapmazsa Çetinkaya’nın namussuz olacağını söylüyordu:

 

Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…

 

(Mustafa Demirkanlı,Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”

 

Ahize de tanıklık yapamayacağına göre, yazınızın başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan etmeniz, şeref düşmanlığından yani şerefsizlikten başka bir şey değildir.

 

Demirkanlı’nın, Büktel’i yalancı ilan eden yazısına karşı, Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” başlıklı bir cevap yazısı yazarak, Mustafa Demirkanlı’nın internet sitesinde yayınladı. (Demirkanlı, internet sitesine gönderilen cevap yazılarını,  “mahkemeye gidin” demeden yayınlayacağını açıklamıştı.) Çetinkaya, kanıt ve belgelerle ve hayli sert ifadelerle yüklü bu on sayfalık yazısında, kendisine ve Büktel’e yönelik Demirkanlı yalanlarına karşı, dört yıl önce “mahkemeye git” dendiği için açıklayamadığı hakikatleri açıklayarak, Demirkanlı’nın ipliğini pazara çıkarıyor, Demirkanlı’yı kepaze ediyordu. İşte Çetinkaya’nın (Demirkanlı tarafından “cevap vermeyeceğim” denerek cevaplanan) yazısından bazı bölümler:

 

…Bu süreçte, tiyatromuzla ilgili önemli görüşler ortaya koyan, emek ürünü yazılar, kitaplar yayımlayan tiyatro yazarı ve eleştirmeni Coşkun Büktel her türlü “ilkel ve iğrenç” yöntem meşru sayılarak sansürlenip susturulmaya çalışılmış; Mustafa Demirkanlı gibi tiyatro ile hiçbir ilgisi olmayan ve menfaatleri söz konusu olduğunda yalan söylemekten, kara çalmaktan ve sansür uygulamaktan çekinmeyen insanlar da Türk tiyatrosunda söz sahibi olmuştur.

(…)

İş iddialarına ve suçlamalarına kanıt göstermeye gelince, Demirkanlı topu yine, suçladığı, hakaret ve iftira ettiği insana yani bana atmakta, iddialarının haklılığı konusunda benim “namusumu” tanık göstermekte de sakınca görmemişti.

 

Yaptığı onca haksızlıktan sonra Demirkanlı’nın bir de küstahça “namusumu” tanık göstermesi, beni bu yazıyı yazmaya bir anlamda mecbur kıldı.

 

Demirkanlı, benim tanıklığıma başvurmuş. İşte tanıklığım:

 

Evet, ben, Mustafa Demirkanlı’nın yaptığı haksızlıkların tanığıyım.

 

Demirkanlı’nın yaptığı sansür ve haksızlıklarla ilgili Coşkun Büktel’in yazdığı her şey doğrudur.

 

Demirkanlı, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, tıpkı dört yıl önceki gibi, bugün de arsızca gerçekleri çarpıtmaya ve iftira atmaya devam ediyor.

(…)

Peki, Demirkanlı ne yapmaya çalışıyor?

 

Kimsenin bu güne dek tersini iddia etmediği bir gerçeği ortaya koyarak, bu gerçeğin onaylanmasının, ipe sapa gelmez iftiralarının kanıtı olacağını iddia ediyor.

 

Demirkanlı, okurları aldatmak için kurnaz satıcıların ucuz bir hilesine başvuruyor!

 

Akıl çelmek için tezgâhına kıpkırmızı bir elma koyuyor; bu kırmızı elma, zaten kimsenin inkar etmediği, doğruluğunu tartışmadığı, benim Demirkanlı’ya “Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” demiş olmam.

 

Demirkanlı, aklı sıra, önce bu kırmızı elmayı gösterip, sonra da kesekâğıdına kokuşmuş, çürük, kurtlanmış iftiralarını dolduracak ve bunu okurlara kanıt diye yutturacak.

 

“Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu” dediğimi teyit etmem, Demirkanlı’ya bu sözü söylemiş olduğumu kanıtlar o kadar. Ancak bu sözü söylediğimi ispat eder, başka hiçbir şeyin kanıtı olamaz.

 

(Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor”)

 

Türkiye’nin “tek” tiyatro dergisinin sahibi olan Mustafa Demirkanlı’nın gerçek kimliğini bilmek ve on beş yıldır tiyatromuz hakkında insanlara bu biricik dergiden verilen enformasyonu nasıl bir karakterin belirlediğini öğrenmek bakımından; Feridun Çetinkaya’nın yukarıda linkini verdiğim cevap yazısı, mutlaka okunmayı ve satır satır incelenmeyi hak eden tarihi bir belgedir.

 

Ben Mustafa Demirkanlı’nın sansürcü tavrını, Demirkanlı’nın kendi sözleriyle kanıtlamıştım. Demirkanlı ise benim yalancı olduğumu sadece arkadaşım Çetinkaya’nın tanıklığıyla kanıtlamaya çalışıyor. Oysa Çetinkaya yazdığı cevap yazısında onu yalnızca yalanlamakla kalmıyor, asıl yalancının Mustafa Demirkanlı olduğunu iki kere iki dört gibi somut delillerle kabak gibi ortaya koyuyor. Peki bunun üzerine Demirkanlı özür diliyor mu? Başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ettiği yazısının başlığını değiştiriyor mu? O yazıya bir not ekleyip Büktel’in yalancı olduğuna dair hiçbir kanıt ya da tanık bulunmadığını açıklıyor mu? Ne gezer!… Bunlar, ancak hakikate önem veren, hakikat dışı bir bilgiyi okurlara iletmek gibi bir sorumluluktan dehşetle ürken, insanları yanıltmayı kendine asla yediremeyeceği bir adilik olarak değerlendiren kişilerin tercihi olabilir. Demirkanlı o tür “hastalıklı” titizlikleri olan kişilerden değil.

 

Peki Demirkanlı nasıl bir kişilik? Demirkanlı, bir dergi sahibi olmanın olanaklarını en ilkel ve iğrenç biçimde kullanarak insanları suçladıktan sonra; yalanları şamar gibi suratına çarpıldığında, özür dilemek yerine, pişkin bir tavırla kenara çekilen, (soyluluğu cevap vermeye tenezzül etmesini önlüyormuş gibi bir havaya girerek) suçunu örtbas etmeye yeltenen bir kişilik.

 

Çetinkaya’nın, Demirkanlı’yı rezil eden cevap yazısını Demirkanlı, sitesinde yayınladı demiştik. Evet, Demirkanlı yazıyı yayınladı, ama kendi kaleminden çıkma kısa bir sunuş yazısıyla yayınladı. Sunuş yazısında, Demirkanlı, sunduğu yazının kendisini rezil eden kanıtlarından hiç söz açmadı. Çetinkaya’nın kanıtlarını görmezse, sanki okurların da göremeyeceğini umuyormuş gibi davrandı. Düştüğü rezil durum için özür dileyerek onurunu bir nebze kurtarmaya çalışacağına; durumun rezilliğini çaktırmamaya, rezaleti görmezden gelerek, konuyu kapatmaya çalıştı. Demirkanlı’nın ne kadar “pişkin” bir kişilik olduğunu göstermek için, o sunuş yazısını kısaltmadan aktarıyorum:

 

Feridun Çetinkaya, 10 sayfalık bir yanıt göndermiş, Kocatürk polemiğinin içinde gözden kaçmaması için 1 hafta süreyle ana sayfada tutup, sonrasında ilgili yazıların altında kendi sırasında yer alacaktır. Ben yeni bir yanıt vermeyeceğim. Yazının bütününü okuyan okurlar kendi kararlarını kendileri versinler.

 

Büktel ve Çetinyaka’ya buradan tekrar söylüyorum, yazıları hiçbir zaman Tiyatro…. Tiyatro… Dergisi’nde yayımlanamaz, en azından yazılarının uzunluğu buna izin vermez. Ancak, tiyatrodergisi.com.tr her ikisine de açıktır, ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece… /

 

Mustafa Demirkanlı http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?sid=29

 

Demirkanlı, özür dilemek yerine, sanki rezil olmamış gibi (sanki Çetinkaya, Demirkanlı’yı yalancı çıkaran somut kanıtları ortaya koymamış da, sadece “kafasına göre” bir şeyler karalamış gibi); sakin ve pişkin bir tavırla (ve sanki kendisini aklayabilecek bir cevap verilebilirmiş gibi) cevap vermeyeceğini söylüyor.

 

Pişkinliği bu kadarla da bırakmayarak, dört yıl önce zaten mahkemeye gitmelerini söyleyip cevap haklarını gaspettiği Coşkun Büktel ve Feridun Çetinkaya’ya; bugün de kalkmış dergisinde asla yer vermeyeceğini söyleyerek, eski ilkel ve iğrenç tavrında utanacak bir şey görmediğini ve o ilkel ve iğrenç tavrında kararlı olduğunu ima ediyor. Peki Büktel ile Çetinkaya, dört yıl önce cevap hakları için mahkemeye gitmeleri söylendiğinden beri, yani o ilkel ve iğrenç sansürcü tavırla karşılaştıkları günden beri, Mustafa Demirkanlı’nın dergisine veya sitesine herhangi bir yazı göndermişler mi? Demirkanlı’ya bir daha merhaba demişler mi? Hayır, yazı göndermedikleri gibi, Demirkanlı’yla merhabayı bile kesmişler. O zamandan beri bir daha o dergiye adım bile atmamışlar. Demirkanlı’dan hiçbir talepte, hiçbir ricada bulunmamışlar.

 

Peki Demirkanlı onlardan ricada bulunmuş mu? Evet bulunmuş. Büktel, sansürcü Kemal Kocatürk’e karşı yazdığı üç polemik yazısının ilkini Sineklimarket isimli internet sitesinde yayınladığı zaman; kendisi de Kocatürk’e karşı olan Mustafa Demirkanlı, Büktel’i evinden aratarak, Büktel’in Kocatürk’e karşı yazdığı o ilk yazıyı, kendi sitesinde de yayınlamak için izin istemiş. Büktel, yazının tahrif edilmemesi konusunda bir takım koşullar öne sürüp bu koşulların kabul edilmesi üzerine, yazının Demirkanlı sitesinde de yayınlanmasına izin vermiş. (Bakınız: Kemal Kocatürk’ün Mide Gazı Kadar Hafif Yazısı

 

(Güncelleme: Yazıların  linklerini, eğer mevcutsa, coskunbuktel.com'daki adreslerinden vermeyi tercih ediyoruz. Çünkü öbür siteler, keyiflerine ya da menfaatlerine göre yazıları kaldırıp yok edebiliyorlar. Yukarıda linkini verdiğimiz son yazı,  Can Doğan'ın sineklimarket sitesinde hâlâ duruyor, Demirkanlı'nın tiyatrodergisi sitesinden ise kaldırılmış. Daha önce de yazmıştım: İnternet çok kaygan bir zemin. Kötü niyetli kurnaz sansürcülere, sonsuz ve muhteşem “cambazlık” imkânları sunduğu gibi, o cambazlıkları sureti haktan göstermek için, çok zengin bir kılıflar ve bahaneler portföyü yaratıyor. Okurların çok uyanık olması, okuduğu bir yazının kimin tarafından ve nasıl sunulduğunu çok iyi kavraması gerekiyor. 11 Ekim 2006)

 

Öyleyse Demirkanlı, Büktel ve Çetinkaya’dan herhangi bir talep almadığı, tam tersine, Büktel’in bir yazısını kendi sitesinde yayınlamayı talep etmek üzere Büktel’e telefon açtırıp Büktel’den ricacı olduğu halde, Büktel ve Çetinkaya için,  “yazıları hiçbir zaman Tiyatro…. Tiyatro… Dergisi’nde yayımlanamaz” gibi bir ifade kullanmak gereğini niçin duyuyor? Düştüğü durumdan utanmak ve özür dilemek yerine, bizi tekrar aforoz ederek ne yapmaya çalışıyor? Cevap o kadar açık ki, okurların kendi değerlendirmesi yeterli olabilir.

 

Demirkanlı, Çetinkaya’nın cevabı için yazdığı sunuş yazısında “tiyatrodergisi.com.tr her ikisine de açıktır, ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …” diyerek sansür tehdidini Damokles’in kılıcı gibi yeniden sallandırmaya karar vererek; Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” adlı yazısında söyledikleriyle bir kez daha çelişmiş oluyor. O yazısında, Demirkanlı, hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece” gibi kayıtlar koymaya hiç gerek duymamış, aynen şöyle demişti: 

 

... tiyatrodergisi.com.tr’ de yayımlanması için ise istediği uzunlukta yazılar yazıp, yayımlamamız için gönderebilir, yayımlarız. Şahsıma veya dergiye doğru olmayan bir durumu çarpıtıp küfretse bile…

 

Mustafa Demirkanlı, Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…” 18 Şubat 2006.)

 

Anlaşılan Çetinkaya’nın cevap yazısı Demirkanlı’yı (haklı olarak) oldukça acıtmış ve Büktel’in cevap yazısı gelmeden önce, sansür kalkanını yeniden kaldırarak, önceki demokrat açıklamasından bir kez daha çark etmesine yol açmış. Büktel’in yalancı olduğu yalanını manşetten vermekte sakınca görmeyen Demirkanlı, Büktel’in cevabının ise ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …” yayınlanacağını söylüyor. Demirkanlı’nın yalancı olduğunu iki kere iki dört gibi kanıtladığımıza göre, Demirkanlı’nın, hakaret ve karalamalardan değil, aslında “hakikatlerden” rahatsız olacağını tahmin etmek zor değil. Demirkanlı, ancak hakaret ve karalamaları bir düzeyi aşmadığı sürece …” diyerek, aslında Büktel’in açıklayacağı “hakikatleri” engellemenin bahanesini önceden hazırlamaya çalışıyor.

 

Demirkanlı, sansürcü tavrını savunmak için, dört yıl önceki yazısında aklına gelmeyen, yeni bir bahane de icat ediyor: Yazılarımız uzunmuş. Meğerse Demirkanlı, Büktel ve Çetinkaya’nın yazılarını uzun oldukları için de yayınlayamıyormuş.

 

Evet, Feridun Çetinkaya’nın ancak dört yıl sonra yazabildiği cevap yazısı on sayfaydı ama Demirkanlı’nın “dergisinde” yayınladığı bir yazısına karşı değil, “sitesinde” yayınladığı bir yazısına karşı yazılmıştı. Yani Çetinkaya, yazısını, Demirkanlı’nın dergisi için değil, “sitesi” için yazmıştı. Ve internet sitelerinde sayfa sınırlaması diye bir sorun olamazdı. Bana gelince: Evet, ben dergilerde de, zaman zaman oldukça uzun yazılar yayınladım ama, bunları Demirkanlı’ya göndermedim. Demirkanlı, bugüne dek, benim hiçbir cevap yazımı uzunluk gerekçesiyle reddetmiş değildi. Bize karşı yazdığı dört yıl önceki sansürcü yazısında da zaten yazılarımızın uzunluğuna dair herhangi bir cümle yoktu. Uzunluk, Demirkanlı’nın aklına dört yıl sonra gelen bir bahane.

 

Demirkanlı benim yalancı olduğumu dört yıl sonra manşetten duyuruyor. Ben Demirkanlı’ya demişim ki: Çetinkaya’nın hakkımda yazdığı yazıyı önceden okumadım. Bu yalanmış. Böyle bir şey söyleseydim, elbette yalan olurdu. Ama, bırakın herhangi bir yalanı, böyle aptalca bir yalanı neden söylemiş olayım ki? Böyle bir yalana neden gerek duyayım? Demirkanlı bu sorularla ilgilenmiyor. O, yalnızca, benim, Feridun’un yazısını yayından önce okuduğumu kanıtlamakla ilgileniyor. İyi de, bunu kanıtlamaya gerek yok ki… Bunu inkâr eden eden yok ki… Bunu ne ben, ne de Feridun hiçbir zaman inkâr etmedik ki… Demirkanlı buna aldırmıyor. Kimsenin inkâr etmediği bir gerçeği Feridun Çetinkaya’nın tanıklığına başvurarak ve benim kanıtla diyeceğimi varsayarak, ille de kanıtlamaya çalışıyor.

 

Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: “Ben Büktel’in kitapları ile ilgili bir kitap Tanıtım yazısı yazayım mı?” diye sormadım”, “Ben, Coşkun Büktel, yazıyı gördü, okudu demedim” der veya doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…

 

(Mustafa Demirkanlı,Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”

 

Ahizenin tanıklığına gerek yok. Çetinkaya benim yazıyı önceden okuduğumu sana elbette söylemiştir. Bunu niye saklasın ki? Bunu niye inkâr etsin ki? Ne zaman inkâr etmiş ki? Ben ne zaman inkâr etmişim ki? Ben o yazıyı önceden okuduğumu ne zaman inkâr etmişim ki? Niye inkâr edeyim ki? Sen kimsenin inkâr etmediği bir gerçeği, Çetinkaya’nın tanıklığıyla kanıtlamaya çalışıyorsun.

 

Peki kanıtladın: Ben o yazıyı yayınlanmadan önce okumuştum. Peki bu beni niye yalancı yapsın? Ben bu gerçeği ne zaman inkâr etmişim? Mademki, benim o yazıyı önceden okuduğumu inkâr ettiğimi ve bu yüzden yalancı olduğumu söylüyorsun, senin, asıl “bu” iddianı kanıtlaman gerekir. O yazıyı önceden okuduğumu değil, önceden okuduğumu inkâr ettiğimi kanıtlaman gerekir. Ben, o yazıyı önceden okuduğumu nerede, ne zaman inkâr etmişim? Bana yalancı diyebilmen için, bu sorunun cevabını belgeli olarak verebilmelisin. Çünkü beni yalancı yapan şey, o yazıyı önceden okumuş olmam değil, önceden okuduğumu inkâr etmiş olmam olabilir ancak.

 

Demirkanlı’nın burada yaptığı kurnazlığı tüm okurların anladığını sanmıyorum ve konuyu somut bir benzetmeyle sadeleştirerek, Demirkanlı’nın başvurduğu aldatmacayı tüm okurların anlayabileceği kadar açık hale getirmeyi önemli sayıyorum.

 

Demirkanlı diyor ki: “Coşkun Büktel, telefon görüşmemizde bana, Feridun Çetinkaya’nın namuslu bir insan olmadığını söyledi. Büktel yalan söylüyor. Çünkü Çetinkaya ile yaptığım görüşmede Çetinkaya bana kendisinin namuslu olduğunu söylemişti. Şimdi, kanıtla diyecektir Büktel. Feridun Çetinkaya ile konuşmamız kayıtlı olmadığı için, sadece Çetinkaya’nın namusuna kalmıştır. İsterse, beni yalanlar: ‘Ben Demirkanlı’ya namusluyum demedim’ der veya beni doğrular, bu Çetinkaya’nın namusunda saklıdır. Ne der, nasıl açıklama yapar veya açıklama yapar mı bilemem… Kanıt sadece Çetinkaya ve benim aramda geçen telefon konuşması, ahize de tanıklık yapamayacağına göre…”

 

Örneği böyle verince, Demirkanlı’nın yaptığı kurnazlık daha kolay görünüyor sanırım. Feridun Çetinkaya, “namusluyum” derse, Coşkun Büktel’in yalancı olduğu kanıtlanmış olacakmış. Oysa Feridun Çetinkaya’nın “namusluyum” demesi, yalnızca Çetinkaya’nın “namuslu olduğunu” kanıtlayabilir. Benim Çetinkaya hakkında “Çetinkaya namuslu değildir” diyerek  Demirkanlı’ya yalan söylediğimi kanıtlamaz. Demirkanlı, benim kendisine yalan söylediğimi, Çetinkaya’nın değil ancak “benim” tanıklığımla kanıtlayabilir. Yani asla kanıtlayamaz.

 

Kısacası, durum, şu: Demirkanlı, bana karşı bir cevap yazısı yazıyor. Yazının başlığında Coşkun Büktel’in yalancı olduğunu ilan ediyor. Ama elinde ne kanıt var, ne de tanık. Tanık diye Çetinkaya’yı gösteriyor. Çetinkaya’nın gerçek bir ifadesini ortaya koyuyor. Ve Çetinkaya’dan o ifadesini doğrulamasını veya yalanlamasını bekliyor. “İsterse yalanlayabilir, onun namusuna kalmıştır” gibi dramatik lafların kalabalığı arasında, Çetinkaya’nın o ifadeyi doğrulamasının benim yalancı olduğumu nasıl kanıtlayacağı meselesini okurlara unutturuyor. İlk bakışta karışık görünüyor ama aslında çok da zekice bir taktik değil. Yine de, ilk bakışta göründüğü kadar alçakça bir taktik olduğunu kabul etmek zorundayız. Çünkü Demirkanlı, bu taktikle, beni ya da Çetinkaya’yı değil, okurları aldatmayı amaçlıyor.

 

Büktel’in yalancı olduğunu “manşetten” ilan eden Demirkanlı’nın bu iddiasını hangi “kanıta”(!) dayandırdığını öncelikle gösterdikten sonra; şimdi Demirkanlı’nın Büktel ve Çetinkaya hakkında dört yıl arayla yazdığı iki yazıyı, tek kelime kısaltmadan art arda alıntılayıp, cümle cümle cevaplayalım.

 

Önce, dört yıl önceki Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” (Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2016) başlıklı ilk yazıdan başlayacağım. Demirkanlı’nın cümlelerini farklı, ve koyu harflerle, kendi cevaplarımı ise normal harflerle diziyorum:

 

 

Bölüm 3:

“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”

 

Demirkanlı dört yıl önceki bu ilk yazısına şöyle başlıyordu:

 

“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazı neden yayımlandı Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’nde? Bu soruyu birçok okur sordu. Dergi’nin kendisine ve yazarlarına olduğu kadar, Türk tiyatrosunun önde gelen, saygın kimi isimlerine saldırganca hakarete yeltenen bu yazı neden yayımlandı?

 

Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine” başlıklı dört yıl önceki bu yazısını, bugün internet sitesinde nasıl tekrar yayınladıysa; Feridun Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı dört yıl önceki o yazısını da hemen kendi yazısının yanında tekrar yayınlamalıydı. O zaman okurlar, Çetinkaya’nın yazısında Demirkanlı’nın iddia ettiği gibi, gerçekten saldırganca hakaret var mıydı, varsa kime ve hangi nedenle yapılmıştı soruları karşısında meraka kapılmaz; cevabı kendi gözleriyle görürlerdi. Acaba sansürcü Demirkanlı kendi eski yazısının internet sitesinde tekrar okunmasını istediği halde, bu yazıda suçladığı eski Çetinkaya yazısının tekrar okunmasını niçin istemiyor? Yaptığı “saldırganca hakaret” suçlamasının delili olan o eski yazıyı niçin okurlardan saklıyor? Demirkanlı’nın okurlardan sakladığı “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazıyı www.tiyatrofanzini.com internet sitesinde okuyabilirsiniz.

 

Yaklaşık iki yıldır yazılarıyla Dergi’ye katkıda bulunan Feridun Çetinkaya, telefon edip, Coşkun Büktel’in kitabı ile ilgili tanıtım yazısı  yazmayı önerdiğinde, hemen kabul ettim. Yazı geldiğinde ise kitap tanıtımı değil, Coşkun Büktel portresi ardında, başta kurumsal olarak Dergi olmak üzere, hemen hemen yazar kadrosunun tamamı değişik biçim ve sözcüklerle aşağılanıyor, suçlanıyordu.

 

Bu suçlamaların cevabı, Çetinkaya’nın dört yıl sonra yazabildiği cevap yazısında tek tek veriliyor ve durumun Demirkanlı tarafından anlatıldığı gibi olmadığı açıklanıyor. (Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor”)

 

Örneğin, “Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur.”

 

Demirkanlı’nın yukarıda yaptığı tek cümlelik alıntıdan herhangi bir anlam çıkarabildiniz mi? “Muhatap olmuştur” dediği muhatabın kimliği bile belli değil. Muhatap olduğu davranışların neler olduğu belli değil. O davranışların ilkel ve iğrenç tanımlamasını hak edip etmediği belli değil. Demirkanlı da, karşıma çıkan tüm vandallar (sanatsavarlar) gibi belirsizlikten medet umuyor. Sisleme yapıyor. Çünkü sisler içinde yalanların tanınması daha zor olur diye düşünüyor.

 

Bundan sonraki ikinci yazısının başında beni (yani insanları pek çok zaman cümle cümle alıntılayarak cevaplayan Coşkun Büktel’i) “cımbızcılıkla” suçladığını okuyacağınız Mustafa Demirkanlı; Feridun Çetinkaya’nın yazısından cımbızladığı “Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur.” gibi tek cümlelik bir alıntıdan okurların ne anlamasını bekliyor?

 

Biz, Çetinkaya’nın yazısından, Demirkanlı’nın seçtiği cümlenin hangi bağlamda söylendiğinin anlaşılmasını önemli saydığımız için, çok daha geniş bir alıntı yapmayı gerekli görüyoruz. Aşağıdaki alıntıyı okuyunca bu gerekliliği okurların da kabul edeceğinizden eminiz:

 

Coşkun Büktel’in yaşadıkları ve yazdıkları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “özgürlük”, “bilgi”, “demokrasi”, “eleştiri”, “yaratıcılık”, “bilimsel olmak”, “akademik olmak” kavramlarının yaşadığımız bu günlerde içlerinin nasıl boşaltıldığı, bu kavramların “alttan alta” nasıl insana, doğruya, iyiye, güzele karşı kullanıldığı açıkça görülüyor. Kültür ve sanat alanında bile sıradanlığın, bayağılığın ve ikiyüzlülüğün temsilcilerinin nasıl kollandığı, yüceltildiği; kaliteliden, değerliden, doğrudan ve gerçekten yana tavır koyanların nasıl cezalandırıldığı, engellendiği, aforoz edildiği gerçeği gözler önüne seriliyor.

 

Bu sayede, biraz dikkatli gözler sadece televolelerdeki yozlaşmaya takılıp kalarak bütün suçu sadece “devlet politikaları”na, vitrindeki yozlaşmaya yükleyerek asıl felaketi gözden kaçırma yanlışına düşmekten kurtuluyorlar.

 

“Devlet”in tarihte ve günümüzde, özgür ve yaratıcı düşünceye karşı olan sansürcü, baskıcı, cezalandırıcı tavrını herkes biliyor. Ama bundan daha önemlisi, sanatçı, akademisyen, eleştirmen unvanına sahip, çağdaş, uygar, bilimsellikten yana gibi görünen pek çok kişinin aslında yozlaşmanın devam etmesine nasıl hizmet ettikleri çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Bu kişilerin vaziyetten görev çıkarmak anlayışıyla, kendi düşünme ve yaratıcılık kabiliyetleri ölçüsünde, “birey devlet” ya da “sivil devlet” diye adlandırabileceğimiz bir anlayışla, “düzen”i ya da kendi yetkinliklerini tartışmaya dönük en ufak eleştiri karşısında dahi nezaketi, demokratlığı ve medeniliği bir yana bırakarak, bu sansür ve kısıtlamayı hem kendilerine hem de kendi iktidar alanlarındaki insanlara nasıl acımasızca uyguladıkları gerçeği çoğu zaman en dikkatli gözlerden bile kaçırılıyor.

 

Bu durumun en açık göstergesi, Coşkun Büktel’in görmezden gelinmesi, yazılarını yayınlatma aşamasında yaşadığı engellemeler, çirkinlikler, sansürlerdir. Coşkun Büktel’in kitaplarında bu konuyla ilgili okuduklarımız, sadece “yozlaşmış düzen yanlıları”nın değil, özgürlükçü olmadığı için “yozlaşmış düzene muhalefet eden özgür düşünce savunucuları”nın da,  yeri geldiğinde en az “yozlaşmış düzen yanlıları” kadar sansürcü, tekelci ve samimiyetten uzak olduklarını açıkça göstermektedir.

 

Coşkun Büktel çoğu zaman, bin bir emekle hazırladığı bilgilendirici, uyarıcı nitelikli yazılarını yayınlatamamış ya da sansür edilmiştir . Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve iğrenç davranışlara muhatap olmuştur. Üstelik bunu, kendilerine “demokrat” ya da “aydın” denilebilecek pek çok kişi, yayınevi, dergi, gazete yapmıştır. Coşkun Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç, Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ, Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan Yılmaz Öğüt vb. (En son olarak Evrensel Gazetesi’nde Yılmaz Onay’ın imzasıyla yayınlanan ve Büktel’i polemiğe davet eden yazıya karşı Büktel’in cevap olarak kaleme aldığı yazı Evrensel Gazetesi tarafından bile mantıklı bir gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir.)

 

Bildiğim kadarıyla şu ana kadar, bu ismi verilenlerden hiçbiri Coşkun Büktel’in bu konuda yazdıklarını yalanlamamışlar, inkâr etmemişlerdir. Ortada bir yanlış anlaşılma var falan da dememişlerdir. İşte bu anlamda Coşkun Büktel, sadece tiyatro ile ilgili önemli yazılar yazan biri değil, genelde kültür ve sanat hayatımızla ilgili çok önemli veriler sunan bir “olgu” haline gelmiştir.

 

(Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002.)

 

Evet, Çetinkaya, yazısında böyle suçluyordu Demirkanlı’nın savunmaya çalıştığı sansürcü yayınevi ve dergi sahiplerini. Demirkanlı’dan başka hiç kimse onları savunmaya kalkışamadı. Onlar da kendilerini savunmaya kalkışamadılar. Peki ne yaptılar? Ne yaptıklarını görmüş değiliz. Ama çıkan sonuçtan şöyle bir yoruma ulaşıyoruz: Bize göre, Çetinkaya’nın yazısında adı geçenlerden bazıları (ya da bazılarının borazanları) dergi sahibine (Demirkanlı’ya) baskı yapıp, ona menfaatlerinin kimlerden yana olduğunu hatırlatıp, Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel’in aforoz edilmesini sağladılar. Demirkanlı’dan, Çetinkaya ve Büktel’in dergide bir daha asla yazamayacağını açıklamasını istediler. Demirkanlı, cümle cümle alıntılayıp cevapladığımız bu yazısının son iki paragrafında onların istediği bu ilkel ve iğrenç sansürcü açıklamayı yaptı. Burada bir daha alıntılamamızda yarar var:

 

Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.

 

Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz.

 

(Mustafa Demirkanlı, “Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)

 

Peki ama, bu açıklama, Büktel ve Çetinkaya’nın teşhir ettiği suçları aklamaya yetti mi? Büktel gibi Çetinkaya’nın da aforoz edilmesi, ikisinin (ve yalnızca “ikisinin”) eleştirdiği  tiyatral yaklaşımların seyirciyle buluşmasına, yalnızca ikisinin dikkat çektiği tiyatral sorunların ortadan kalkmasına, seyircilerin tiyatroyla barışmasına, ülkemizde tiyatro sanatına karşı canlı ve heyecanlı bir ilginin oluşmasına yetti mi? Hayır, yetmedi. Büktel ve Çetinkaya’yı aforoz eden tek tiyatro dergimiz “çığlıklar” attığına göre, hayır, yetmedi. Herkesten farklı şeyler söyleyen ve farklı bir tiyatral yaklaşım öneren Büktel ve Çetinkaya’nın aforoz edilmesi, hiçbir sorunu çözümlemedi.

 

Bugüne kadar Coşkun Büktel’in herhangi bir yazısını yayımlamamış olduğumuz için ilkel ve iğrenç tanımlamasına biz de giriyorduk.

 

İlkel ve iğrenç tanımlamasına siz elbette giriyordunuz ama, Coşkun Büktel’in “herhangi” bir yazısını yayımlamamış olduğunuz için değil. Coşkun Büktel’e “cevap hakkı tanımamış” olduğunuz için... Ahmet Levendoğlu’nun sizin derginizde çıkan bir yazısında benim fikirlerimi nasıl yürüttüğünü açıkladığım “Fikir Yürütmek” başlıklı yazımı yayınlamaktan yan çizmek çabasıyla bin dereden su getirmiş olduğunuz için... Bir yazıyı reddederken bile “açıkça mertçe Türkçe” konuşamadığınız için... Coşkun Büktel’in istediği ilk cevap hakkını “Çünkü biz bir özel sayı yapmaya karar verdik… biraz gecikeceğiz. Eylül-Ekim sayısını bir arada çıkarmayı düşünüyoruz.” gibi acemice  bahanelerle, daha 1999 yılında reddetmiş olduğunuz için. (Bakınız: Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 312. Ayrıca, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” 15 Şubat 2006.)

 

Siz benim “herhangi” bir yazımı yayınlamadığınız için değil, benim cevap hakkımı tanımadığınız için, Çetinkaya’nın ilkel ve iğrenç tanımlamasına girdiğinizi hissetmiştiniz. Hislerinizde yanılmıyordunuz. Büktel’den “herhangi” bir yazı yayınlamamak (bir tiyatro dergisi için kalite belirtisi sayılamayacağı kuşkusuz olmakla birlikte) hakkınızdı. Kendi derginizde ne yayınlayacağınıza kimse karışamazdı. Ama bir insana cevap hakkı doğuran bir yazıyı yayınladıktan sonra, o insana cevap hakkı tanımamak, şu ya da bu bahaneyle cevap hakkını gaspetmek, hakkınız değildi. Büktel’in (ya da herhangi bir insanın) cevap hakkını, türlü bahanelerle engellemeye çalışmak, kuşkusuz, ilkel ve iğrenç bir davranıştı. Yani Çetinkaya’nın “ilkel ve iğrenç” tanımlaması, size de, size Çetinkaya’nın yazısı nedeniyle rahatsızlığını belirten ahbap çavuşlarınıza da, cuk oturmuştu. Zaten, bu yazınızın finalinde Çetinkaya’ya verdiğiniz “mahkemeye gidin” cevabıyla, o tanıma cuk oturduğunuzu kendi sözlerinizle kanıtlamış oldunuz. Hatta, yazınızı inanılmaz bir pişkinlikle, “Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz.” diye bitirdiniz. 

  

Biraz daha aşağıda yayın organlarının isimleri sıralanırken birinci sırada Tiyatro... Tiyatro... zikredilip, editör isimlerinde Yılmaz Öğüt bile -bile çünkü, Yılmaz Bey sadece kitap yayıncılığı yapıyor- anılırken, bana bir ayrıcalık yapılıp ismim eklenmemiş listeye, sağ olsunlar.

 

Görüldüğü üzere, Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” başlıklı dört yıl önceki o yazısını okumadıkça, okurların Türkçe özürlü Demirkanlı’yı anlama şansları yok. Yukarıda değinilen konularda asıl cevaplar Çetinkaya’nın dört yıl önceki o yazısında. Ama biz burada yalnızca şu kadarını belirtelim ki, Çetinkaya, dört yıl önceki yazısında “ilkel ve iğrenç” bulduğu davranışların örneklerini sıralarken, (Demirkanlı’nın adını vermemiş olsa da) yazdığı yazıyı Demirkanlı’nın dergisinde yayınlayacak olduğu halde, o derginin adını, hem de en başta, vermekten kaçınmamıştı:

 

Coşkun Büktel, bu duruma hem Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları hem de “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Cogito, Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver Ercan, Turgay Fişekçi, Handan Şenköken, Dinç Tayanç, Enis Batur, Güven Turan, Şerif Erol, Papirüs dergisi yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den Metin Üstündağ, Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut Yayınları’ndan Yılmaz Öğüt vb.

 

(Feridun Çetinkaya, “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002. www.tiyatrofanzini.com )

 

Feridun Çetinkaya’nın kitap tanıtımı önerisinin ardından, söylediğinin dışında bir yazı göndermesi bile

 

Demirkanlı’nın dört yıl önceki bu iddialarını ancak dört yıl sonra ve internette cevaplayabilen Çetinkaya, Demirkanlı’ya nasıl bir yazı yazacağı konusunda kendini bağlayacak hiçbir taahhütte bulunmamış olduğunu söylüyor. Bakınız: “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” )

 

tek başına reddetmeyi haklı kılacakken, yayımlanmasının tercih edilmesinin iki nedeninden biri, yazı yayımlandıktan sonra üslubunu bir kere de yayımlanmış olarak görüp, kendini tekrar değerlendirme şansının olması,

 

O yazıyı yayınlama “suçunu” oligarşiye bağışlatmak için, Kemal Sunal’ın Şaban’ı bile, “üslubunu yayınlanmış görüp hatasını anlasın istedim”den daha zekice bir bahane bulabilirdi.

 

ikinci neden ise -haklı olmasa bile- sansürlenmiş gibi hissetmemesi kendini.

 

Aman yarabbi! Sansüre ne kadar karşısınız?! Ne kadar demokratsınız?!

 

Coşkun Büktel fenomeninden ne çekinen ne de onu ciddiye alan var bu dergi çevresinde.

 

Büktel’den çekinmiyoruz. Yalnızca ona cevap hakkı tanımıyoruz. Biz Büktel’den asla çekinmiyoruz; biz Büktel’in pazılarından değil, yalnızca yazılarından çekiniyoruz. Ama Büktel de zaten vandalları (sanatsavarları) pazılarıyla değil, yalnızca  yazılarıyla cezalandırıyor. Büktel’den çekinmek demek, onun pazılarından değil, yazılarından çekinmek demektir. Onun yazılarını yayınlamamak demektir. Siz, bırakın herhangi bir yazısını, cevap yazısını bile yayınlamadığınıza göre, ona karşı ne kadar efelenirseniz efelenin, Büktel’den ödünüzün koptuğu saklanamıyor.

 

Coşkun Büktel’i değerlendirmek ise sizlere aittir, istediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz, amma değerlendirme adı altında hakaretlerinize yer verilmiyor diye insanları “sansürcü”, “iğrenç”, “ilkel” olarak tanımladıktan sonra,

 

İnsanların cevap hakkını gasp etmenizden önce sizi “sansürcü”, “iğrenç”, “ilkel” olarak tanımlayan yoktu. E insanların cevap hakkını gasp etmenizden sonra, o kadarcığı da hakkınız artık. Egemenler cevap hakkı tanımamanın bahanesini bin yıl önce bulmuşlar: “Hakaret içeriyor.”

 

Bir düşünün: Olayımızda cevap hakkı tanımamak için hakaret bahanesine sığınan insan kim? Mustafa Demirkanlı. Demirkanlı kim? Yazıyla hakaret suçu işlediği için mahkemeye verilmiş ve hakaret ettiği sabit görüldüğünden tazminata mahkûm olmuş bir şahıs. Yani Demirkanlı, hakarete mutlak biçimde karşı olan birisi değil. Hakarete ancak insanların cevap hakkını gasp etmek istediğinde karşı oluyor. Yoksa, mesela, Mehmet Atak’ın Tiyatro Tiyatro sayfalarında Coşkun Büktel’e “narsist meczup” diye hakaret eden satırlarına, Demirkanlı karşı olmuyor.

 

aynı insanlarla aynı dergi sayfasını paylaşıp, hakaret ve küfretme hakkınızın olmasını düşünmeniz ise yadırgatıcı olmaktan çok, hayret verici bir oportünizm olsa gerek.

 

Yani Demirkanlı’ya göre, insanın aynı dergi sayfasını paylaştığı kimseleri eleştirmesi ayıptır. Bu nitelikteki bir yazıyı aynı dergide yayınlamaya hakkı olduğunu düşünmesi, oportünizmdir.

 

Yani, siz Feridun Çetinkaya’nın “Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisine’ Karşı” başlıklı yazısını, türlü bahanelerle geri çevirmeye veya kısalttırmaya çalışacaksınız. Çetinkaya, bahanelerinizin geçersizliğini göstererek sizde gelip geçici, dönemsel bir vicdan uyanışı, bir “samimiyet buhranı” yaratacak ve yazıyı basacaksınız. Ama daha sonra, Coşkun Büktel’in tiyatro oligarşisine karşı mücadelesini anlatan bir yazıyı yayınlamanız nedeniyle oligarşiden aldığınız tepkiler yüzünden, birdenbire kendinize gelecek ve “hay allah, ben ne yaptım?” diyerek “hatanızı” anlayacaksınız. Kapılmış olduğunuz “samimiyet buhranının” size unutturduğu gerçekleri kendinize yeniden hatırlatacaksınız:

 

“Ben bu dergiyi sanata katkı için, sanatsal mücadele için çıkarmıyorum ki!… Tiyatroyu sevmem bile!… Ben görev yapmıyorum, ticaret yapıyorum. Ben vicdan sahibi değil, dükkan sahibiyim. Öyleyse, kimin haklı ya da haksız olduğu beni ilgilendirmez. Dergimin satılmasında ve reklam almasında kimin yararı olur? Benim için asıl soru bu! Sırf haklılar diye, Büktel ve Çetinkaya gibi meczupları destekleyip, su başlarını tutmuş olan yüksek zevatı küstürmek, akıllıca bir tercih olmadı. Bu tercihten bir an önce çark etmem gerek. Bu tür demokratlık heveslerimden, bir daha nüksetmemek üzere, vazgeçmem ve vazgeçtiğimi oligarşiye ispat etmem gerek. Mademki adamlar demokrat yayıncılıktan hoşlanmıyorlar, Büktel gibi, Çetinkaya gibi meczuplara artık dergimin sayfalarında yer vermeyeceğimi kesinlikle göstermem gerek. Bir ticaret erbabı olarak, ben, Büktel gibilerle değil, oligarşiyle iyi geçinmeliyim. Gerekirse Büktel’e ve Çetinkaya’ya çamur atarak bile, oligarşiye servis vermeliyim. Devrimi çok sevmiş eski bir solcu olarak buna mecbur kalmak istemezdim ama, erdemli kalacağım diye, bu yaştan sonra Coşkun Büktel gibi aç gezecek değilim herhalde!… Günümüzün reel politikasında bu tür Don Kişotluklara yer yok. Benim bir ailem var. Sorumluluklarım var. Dergimi satabilmek için oligarşinin desteğine muhtaç olduğumu unutmak gibi bir lüksüm olamaz benim.”

 

Bu gerçekleri hatırladığınız için; kendi iradenizle yayınladığınız o yazıyı Şabanca bahanelerle “tü kaka” ilan ettiğiniz halde; sizin davranışınız “yadırgatıcı olmaktan çok, hayret verici bir oportünizm” olmuyor ama Feridun Çetinkaya’nın oligarşiyi eleştiren yazısını sizin derginizde yayınlamak istemesi, “hayret verici bir oportünizm” oluyor, öyle mi? Siz oportünist değilsiniz ama (erdeminden başka mal varlığı bulunmayan Coşkun Büktel’in tiyatro oligarşisine karşı verdiği mücadeleyi destekliyor ve o mücadeleye katılıyor diye) Feridun Çetinkaya oportünist, öyle mi? Hakikaten, hayret verici!

 

Gelelim Yılmaz Öğüt’ün “ilkel ve iğrenç” davranışlarına.

 

Feridun Çetinkaya, (yukarıdaki bölümde yazısından yaptığımız uzun alıntıda görüldüğü üzere) benim, yazılarımı ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımı yayınlamakta çektiğim zorlukları ve karşılaştığım sansürcü davranışları genel olarak, “ilkel ve iğrenç” biçiminde değerlendirmiş; sonra da bu davranışlarda bulunanların isimlerini (benim kitaplarımdan alıntılayarak) sıralamıştı. Sıraladığı isimler arasında, Yılmaz Öğüt de vardı. Yılmaz Öğüt’ün davranışları için, Çetinkaya’nın kullandığı “ilkel” sıfatına katılsam da, “iğrenç” sıfatının biraz aşırı kaçtığını düşünüyorum. Ama sayın Öğüt’ün, 1999 Kocaeli depreminde ölen “Metro Canavarı” adlı oyunun yazarı Gürkan Gür’e oldukça çirkin davrandığı asla unutulmamalı. İBŞT’da sahnelendiği dönemde “Metro Canavarı”nı basmaya söz veren Yılmaz Öğüt, Gürkan Gür’ü oyun sahneden kaldırılıncaya kadar bekletmiş, sonra da oyunu basmaktan vazgeçmişti. Rahmetli Gür’ün oyunu bugün hâlâ basılmamıştır. Bu olayı, Gürkan henüz sağken yazmıştım. Bakınız: Coşkun Büktel “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”. Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 510.

 

“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı, ancak bir buçuk yılda yayıncı bulabildiğim kitabımın finalinde ise, kitabımın basılıncaya kadar geçirdiği bir buçuk yıllık macerayı anlatıyor, hangi yayınevlerinden hangi nezaketsizliklerle gerekçeli veya gerekçesiz olarak reddedildiğimi aktarıyordum. Yılmaz Öğüt’ün ret gerekçesi ilkeldi ama bana gayet nazik davranmış, randevusuna sadık kalmış, söz verdiği süre içinde beni cevaplamıştı. Kitabımda, Yılmaz Öğüt’e ilişkin paragraf şöyleydi:  

 

Yalnızca tiyatro kitapları basan Mitos/Boyut Yayınları sahibi Yılmaz Öğüt ise, “biz tiyatro kitapları basmıyoruz” gibi bir bahaneye sahip olmadığından: kitapta yer alan onca somut kanıtın ortaya koyduğu apaçık gerçeklere gözünü kapayarak ve benimle tartışmaya hiç yanaşmayarak, bana yalnızca “yönetmen tiyatrosuna karşı olmadıkları için” kitabı basmayacaklarını söylemekle yetindi.

 

(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 303.)

 

“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” adlı kitabımı okumuş ve Türk tiyatrosunda bilimsellik ve yaratıcılık bakımından bir benzeri bile bulunmayan bu kitabın okurlara ulaşmasındaki yararı kavramış dürüst bir insan; bu kitabın ilkel gerekçelerle reddedilmesine elbette tepki duyabilir ve hatta bu tepkiyi “ilkel ve iğrenç” diye tanımlayabilir. Ama ben, Yılmaz Öğüt’ü şahsen tanıdığım için, onun ne denli nazik ve efendi bir insan olduğunu biliyor; kitap seçerken yaptığı ilkel tercihlerin iğrenç olduğunu düşünmüyorum. O tercihleri bir devlet memuru olarak yapsaydı, hiç sakınmadan iğrenç bulduğumu ben de söylerdim. Ama Yılmaz Öğüt’ün tercihlerinden parasal olarak kâr ya da zarar eden, devlet değil, Öğüt’ün kendisi. Bir de okurlar faktörü var, tabii; sayın Öğüt’ün tercihlerinden okurlar da zarar görüyorlar. Ama okurların da seçme şansı var. Seçmeyi öğrenmeliler.

 

Coşkun Büktel Theope’nin yazımını bitirip, yayımlanmak üzere Boyut Yayınevi’ne geldiği sırada, benim Yılmaz Öğüt ile ticari ortaklığım devam ediyordu, yani Yayınevi’nin bir sorumlusu olarak birinci dereceden olayın içindeydim. (Doğrudur.) Tiyatro kitapları dizisinin editörlüğünü Yılmaz Bey yürütüyordu, o güne kadar sadece Toplu Eserler ve Bütün Eserler adıyla bir yazarın birden fazla oyununu yayımlamayı tercih etmiş ve ilk kez Theope’de bu formattan sapmaya karar vermiş ve kitabı yayımlamayı kabul ettiğini bildirmişti Büktel’e. (Doğrudur.) Konu tiraja geldiğinde, Büktel ilk basım olarak 5.000 basılmasını talep etmiş, kitabının çok satacağını savunmuştu. (Doğrudur.) Buna karşın Yılmaz Öğüt, bugüne kadar 2.000’in üzerinde hiçbir oyun kitabı basılmadığını ve basılmasının da mümkün olmadığını, bittiği takdirde hiç beklemeden ikinci, üçüncü vs. baskıların yapılacağını söylediğinde, (Yılmaz Öğüt’ün bunları “söylediği” de doğrudur.) şu suçlama (yani açıklama) ile karşı karşıya kaldık: “Yayıncılar genellikle 2.000 basılacağını söyleyip daha fazla basar, kendimi korumak için 5.000’de ısrarcıyım.”

 

Benim bunu söylediğim de doğru; ama elbette Demirkanlı’nın vülgerize ederek aktardığı biçimde söylemiş değilim. Korsan kitabın cirit attığı ülkemizde, korsan basımı yalnızca korsanların değil, yayınevlerinin de yaptığına dair haber ya da duyumlarla hepimiz karşılaşmışızdır. Böyle bir yayın piyasasında, hiçbir yayınevini yakından tanımadığım için, doğal olarak, yayınevlerine karşı genel bir güvensizlik duygusu içindeydim. Ama yayınevlerine güvenmiyorum diye kitaplarımın basılmasından vazgeçmek gibi bir lüksüm olamazdı. Tiyatro kitapları bastığı için Mitos Boyut Yayınları’na gidip Theope’yi basmalarını önerdim. O dönemde bandrol uygulaması henüz başlamadığı için, yayınevine kuzu kuzu boyun eğip teslim olmak dışında, yazarların güvenli bir sözleşme için başlıca seçeneği, muhtemel satış miktarına yakın bir baskı miktarını yayınevinden talep etmekti. 5000 baskı yapılmasını talep ettim. 2000 önerdiler, reddettim. Ret nedenimi sorduklarında, her zaman yaptığım gibi, ne düşünüyorsam, “açıkça, mertçe, Türkçe” söyledim.   

 

Türkçesi siz hırsızsınız diyordu Coşkun Büktel,

 

Ne alakası var? Sizi ilk kez tanıdığım için, size ancak 5000 basarsanız güvenebileceğimi söylüyordum. Sizi tanımadığım için size güvenmeye mecbur değildim. Ama güvenmediğim yayınevlerinden biriyle güvenli bir sözleşme yaparak kitabımı bastırmaya mecburdum. Güvenli bir sözleşme talep etmemin size hırsız demekle ne alakası var?

 

Gümrükten geçerken, görevli memur sizi tanımadığı için size güvenmediğinde, çantanızın içini görmek istediğinde, size hırsızsınız demiş oluyor mu? Ben de sizi, gümrük memurunun tanıdığından fazla tanımadığım için, kitabımın muhtemel satış rakamıyla basılmasını talep ediyordum. Size hırsız diye bir suçlama yönelttiğim yoktu.

 

Çitlembik Yayınları’yla “Fiyasko” adlı romanımın yayınlanması konusunda yaptığım sözleşmede şöyle bir madde var:

 

“YAZAR bu anlaşmaya taraf olarak, bu eserin kendisi tarafından yaratıldığını ve herhangi bir telif hakkını ihlal etmediğini taahhüt eder.”

 

Bu madde şu anlama geliyor: “Coşkun Büktel, eseri kimseden çalmadığını beyan eder.” Ama ben, başka sözleşmelerimde de farklı ifadelerle yer alan bu madde yüzünden sözleşme yaptığım kişilerin beni hırsızlıkla suçladıklarını bir an bile aklımdan geçirmedim. Çünkü onların beni hırsızlıkla suçladıkları filan yoktu. Yalnızca, babalarının oğlu olmadığım için, haklı olarak, kendilerini garantiye alıyorlardı. Yaptığı sözleşmelere eğer böyle bir madde koyuyorsa/koyarsa, Yılmaz Öğüt, sözleşme yaptığı yazarlara “hırsız” demiş olur mu? Hayır, yalnızca kendini garantiye almış olur.

 

Ben de, 5000 baskı talep ederek kendimi garantiye almak istiyordum. Bunun sizi hırsızlıkla suçlamak diye yorumlanması nasıl mümkün oluyor, anlamıyorum. Beni suçlayabilecek dişe dokunur bir şey bulamadıklarından, vandallar (sanatsavarlar) hep böyle yapıyor. Bu saçma yöntemlerle, bu salakça yorumlarla suç imal etmeye çalışıyorlar.

 

Yılmaz Bey benim önerdiğim 5000 baskıyı kabul etmedi, ben de onun önerdiği 2000 baskıyı kabul etmedim ve anlaşamadan ayrıldık. Ben “Theope” Mitos Boyut Yayınları’nda basılmadığı için Yılmaz Bey’e kızmayı bir an bile aklımdan geçirmedim. Yılmaz Öğüt’ü, yazılarımda, bugüne dek, birkaç kez eleştirdiğim halde “Theope”nin basılmaması yüzünden bir kez olsun eleştirmedim. Feridun Çetinkaya da zaten, genel olarak “ilkel ve iğrenç” diye nitelediği davranışlar kategorisine Yılmaz Öğüt’ün davranışını dahil ederken, Yılmaz Öğüt’ün “Theope’yi basmamasını değil, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”yı ilkel bir gerekçeyle basmamasını eleştirdiğini söylüyor.

 

tabii Theope basılmadı.

 

Okurlara eksik bilgi veriyorsunuz. Eksik bilgi vermek, yalanın türlerinden biridir. O nedenle Amerikan mahkemelerinde tanıklar, yalnızca gerçeği söyleyeceklerine değil, “tüm gerçeği” söyleyeceklerine ve gerçekten başka hiçbir şey söylemeyeceklerine yemin ederler. “Theope basılmadı” dediğinizde, bilmeyen okurlar, Theope’nin hiç basılmadığını sanırlar. Yanılırlar. Siz, tüm gerçeği anlatmasanız bile, en azından, “Theope’yi basmadık” ya da “Theope o zaman basılmadı” demek zorundaydınız. Böylelikle okurlara tüm gerçeği anlatmamış olsanız bile, en azından onları yanıltmamış da  olurdunuz. Okurları yanıltmaktan yarar uman bir insan, okunmaya layık değildir.

 

Theope, “basıldı”. Ama Yılmaz Bey’in önerdiği üzere 2000 adet değil; 400 tanesi birinci hamur olmak ve satış dışı tutulmak kaydıyla, 5400 adet basıldı. Yılmaz Öğüt’ten daha güvenilir bir yayıncı bulamadığım ve Öğüt’e de (o zamanlar tanımadığımdan) yeterince güvenemediğim için, “Theope”yi, dostlarımın (Derya Şendil, Mustafa Dağıstanlı, Acar Burak Bengi) finanse etmesiyle kendim bastırdım. Amatör bir basım olduğu halde, %40 payı aşırı bulduğumuz için kitabı dağıtımcılara vermediğimiz halde, kitapçılara %25 kârla ve konsinye olarak elden dağıttığımız halde, dağıtımı yalnızca üç büyük şehirle ve tiyatrocu dostların yardımlarıyla sınırlı tuttuğumuz halde; “Theope”nin ilk 5400’lük basımı sekiz yılda (yani 2001 yılında) tükendi. Profesyonel bir yayınevinin tanıtım ve dağıtım olanaklarıyla çok daha erken tükeneceği kesindi. Yani, bence, ben, 5000 baskı talebimde haklı çıktım. Ama talebimi kabul etmediği için Yılmaz Öğüt’e gücenmek asla aklımdan geçmedi. Onun da bana gücendiğini sanmıyorum.

 

Yıllar geçip, ben yayınevinden ayrıldıktan sonra Coşkun Büktel birkaç kez daha gelecekti Yılmaz Bey’e, yeni kitaplarının basılması için.

 

Doğrudur. “Theope”den sonraki kitaplarımın 2000 basılmasını uygun bulduğum için, Yılmaz Öğüt’e öneriler götürdüm. Peki ama bunda ne tuhaflık var? Ben Yılmaz Öğüt’e (eleştirilerime rağmen) hiçbir düşmanlık beslemediğimden ve Yılmaz Öğüt’ün bana “eleştirilerim yüzünden” hiçbir düşmanlık beslemeyeceğini farz ettiğimden; ona bugün de yarın da gidebilirim. Yılmaz Öğüt, benim “Theope”den sonraki kitaplarımın hiçbirini beğenmediği için hiçbir kitabımı basmadı. Tiyatro sanatı bakımından tercihlerini ilkel buluyor olabilirim ama bu Yılmaz Öğüt’ün nazik ve iyi bir insan olduğunu görmemi engellemiyor. O da eminim, kendi standartları içinde beni çok agresif ve sekter buluyordur ama benim dürüst bir insan olduğumun da farkındadır. Yılmaz Öğüt önerdiğim kitapları inceleyerek bana yanıt vermeyi kabul ettiği sürece, kendisine, kendimce uygun bulduğum kitaplarımı önermeye devam edeceğim. Demirkanlı’nın benim Yılmaz Bey’e gitmemi niçin tuhaf bulduğunu, anlamış değilim. 

 

Hırsıza(!) neden kitap yayımlatmaya niyetleniyor tekrar

 

Yılmaz Öğüt hırsız olmadığı için. Benim ona hırsız dediğim, sizin kendi uydurmanız olduğu için. Önce benim Yılmaz Öğüt’ü hırsız diye suçladığıma dair bir teori uyduruyorsunuz. Sonra kendi kendinize uydurduğunuz o teoriden yola çıkarak, birtakım sonuçlara varıyor, vardığınız sonuçlara yine kendi kendinize şaşırıyorsunuz. Hep bunu yapıyorsunuz. Hiç zekice değil. Attığınız çamuru zihinlerden temizlemek belki zahmet gerektiriyor ama yine de hiç zekice değil. Kurnazca bile değil. Sadece alçakça.

 

ve yayımlanmadığı için, yayımlamayanlar neden “ilkel ve iğrenç” oluyor, bilmiyorum.

 

“Hırsız”(!) dediğiniz Yılmaz Öğüt’e tekrar kitap yayınlatmaya giden, size göre, kim? Coşkun Büktel. Büktel, Öğüt’e asla hırsız demediğine göre; Büktel de, Öğüt de, görüşmemek için herhangi bir neden göremiyorlar ve Büktel gerekli gördükçe, gayet ender olarak da olsa, önceden randevu alıp Öğüt’ü ziyarete gidiyor. Ona yöneltmiş olduğu eleştirilere rağmen ona gitmesinde hiçbir sakınca görmüyor.

 

“Hırsız”(!) dediğiniz Yılmaz Öğüt için “ilkel ve iğrenç” diyen, size göre, kim? Feridun Çetinkaya. Peki, size göre, Feridun Çetinkaya, “ilkel ve iğrenç” davranışlarda bulunanlar kategorisine dahil ettiği Yılmaz Öğüt’e kitap yayınlatmaya hiç gitmiş mi? Hayır.

 

Öyleyse elmalarla armutları aynı cümle içinde karıştırıp ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benim ve Feridun’un mu yoksa okurların mı kafasını karıştırmaya çalışıyorsunuz?

 

Feridun Çetinkaya’nın şu tespiti çok yerinde:

 

Demirkanlı, köylü kurnazlığı yaparak şansını deniyor, el çabukluğuyla bize elmaları armut diye yutturmaya kalkışıyor.

 

(Bakınız: Feridun Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor” www.tiyatrofanzini.com)

 

 Bir başka örnek ise, Nesrin Kazankaya'nın İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü sırasında Coşkun Büktel'in dramaturg olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu'na girmek istemesi,

 

Dramaturg olarak girmek istesem, çok daha önce girerdim. Genel müdürken Rahmi Dilligil, eski eşim DT oyuncusu Nalan Örgüt ve DT yönetmeni Şakir Gürzumar aracılığıyla bana dramaturg kadrosunu teklif etmişti. Reddetmiştim. Eski DT müdürü Osman Vöber de dramaturg olarak DT’de çalışmamı istiyordu. A kadrosundan maaş almak üzere üst düzeyde bir tür dramatik danışmanlık yapmam mümkün olsaydı, bunu kabul edecektim ama öyle bir kadronun mümkün olmadığı söylendi. Bu durumda, ben, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” kitabımda da yazdığım gibi, (sayfa 14) B kadrosundan dramaturg olmayı istemiyor, A kadrosundan sanatçı olmayı istiyordum. Kameralar önünde rol yapabildiğim halde, sahneye çıkıp oyunculuk yapmak konusunda kendimi asla yeterli bulmadığımdan, sanatçı kadrosuna girmem, bence ancak yönetmenlik yapmamla mümkündü. Ama Kazankaya, benim DT’de yönetmenlik yapma talebime, nedensiz bir sinirlilikle ve (kitabımdan alıntılayarak aşağıya aktardığım) zekâdan çok uzak birtakım kibirli ifadelerle cevap verdi. Böylelikle, nefret ettiğim o kibri kırma konusunda beni fazlasıyla motive ederek, Türk tiyatrosunda, bilimsel tutarlılık, nesnellik ve yaratıcılık bağlamında, en sağlam metnin yazılmasını, en yararlı kitaplardan birinin yaratılmasını sağlamış oldu.   

 

bu talep doğal, ancak doğal olmayan Kazankaya'nın kadro alımlarının Genel Müdürlükçe yapıldığını söylemesine rağmen,

 

Kazankaya, bana böyle bir şey söylemedi. Çünkü söylemesine gerek yoktu. Kazankaya’nın beni kendi kafasına göre yönetmen (ya da sanatçı) kadrosuna alamayacağını ikimiz de zaten biliyorduk. Ben Kazankaya’dan yalnızca, elden verdiğim dilekçe metnini Ankara’ya ulaştırmasını istemiştim. Kazankaya dilekçemi gönderdi ve bir süre sonra Ankara’dan oyunculuk yapmayacağıma göre sanatçı kadrosuna giremeyeceğim yolunda bir cevap geldiğini bana telefonda bildirdi. “Öyleyse ben de onlardan yönetmen kadrosu isterim!” dediğimde, sanırım kendisi bile yönetmen kadrosunda olmayan Kazankaya çok sinirlendi ve zorlama bir nezaketle tonladığı şu zekâdan uzak kibirli ifadelerle, benim yönetmenlik talebime tepkisini belirtti:

 

“Böyle bir şeyi nasıl düşünebilirsiniz? Bu herhalde sizin kendi dünyanızda mümkün olabilen bir şey. Biz, oyun yönetebilmek için konservatuar bitirdik, canımızı dişimize takarak Almanya’ya gidip oralarda yıllarca eğitim gördük. Şimdi siz kalkıp Devlet Tiyatrosu’nda oyun yönetmeyi bizden nasıl talep edebiliyorsunuz? Sizinle hangi geçmişimiz var ki, bizden böyle bir şey istiyorsunuz? Biz böyle bir sorumluluğu nasıl üstümüze alırız? Bizim insanlara ilk rejilerini yaptırmak gibi bir görevimiz yok. Sizin DT’de oyun yönetmeniz konusunda yönetim kurulumuzda ufuk görmüyorum.”

 

(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, Kaknüs Yayınları, 2001. Sayfa 15.)

 

Büktel'in isteğinin ol