Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
BÜKTEL / KOCATÜRK POLEMİĞİ : 6
 
 
 
 
 
Kocatürk’e Üçüncü Cevap:

KİŞNEYEN KONSÜLÜN

“A, KUŞA BAK!” TAKTİĞİ

Coşkun Büktel

 

 

 

 

 

 

“Tanrılar suçluysa, suç bir ‘erdem’ sayılır, Menoikeus.

Tanrılar suçluysa, suçsuz olmak günahtır, ağır bir küstahlıktır.

Suçlu tanrıların yönettiği bir evrende asıl suç, suçsuz olmaktır.”

(“Theope”. Dramatik Yayınlar, 1993. Sayfa 52.)

 

 

 

 

 

Kemal Kocatürk’ün, “Asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olmasında” (sineklimarket.com 16 Şubat 2006.) başlıklı yazısına karşı bu cevap yazısını yazmasaydım bile; beni tanıyan ve yazılarımı değerli bulan okurlar, hatta benim eleştiri tarzıma fazla sıcak bakmadıkları halde, hakikati önemseyen okurlar; “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” (sineklimarket.com 15 Şubat 2006.) başlıklı bir önceki yazımın durumu yeterince netlediğine ve yeni bir cevap yazmamakla isabet ettiğime karar verebilirdi.

 

—Son dakika: Sinekli Market sitesinin sahibi Can Doğan, yukarıda linklerini verdiğim her iki yazının linklerini ana sayfadan kaldırmış ve bir başka link sayfasına da koymamış. (1)—

 

Kocatürk’e kısa bir yazıyla cevap vermem halinde ise, benden özellikle nefret etmeyen okurların tümünü ikna etmem mümkün olabilirdi.

 

Ama (kendileri ya da kendilerini yakın hissettikleri birileri, benim eleştiri yazılarıma maruz kaldığı için) benden nefret eden tiyatrocular var; ve ben onları bile ikna edebilecek sağlamlıkta bir cevap yazısı yazmak ve cevaplamadığım tek bir cümle bırakmamak tutkuma yine engel olamadım. Çünkü, insanları cümle cümle, kelime kelime cevaplamayı alışkanlık haline getirmiş olan Coşkun Büktel’i bile “cımbızcılıkla” suçlayacak kadar gözü dönmüş, veya kararmış, iftiracılar çıkabiliyor. (2)

 

Bir önceki yazımı (“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”) okumuş ve yeterli bulmuş olan okurların çoğu, Kocatürk’e karşı yazdığım bu cevap yazımın gereksiz olduğunu düşünebileceğinden, yazımı onlar açısından da okunmaya değer kılmak için; eğlenceli ve yaratıcı bir metin üretmeye, bu kez özellikle özen gösterdim.

Kocatürk’ü, yine geçen yazımdaki (“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”) yöntemle, yani tek kelime atlamadan cümle cümle alıntılayarak, düzeltiyor ve cevaplıyorum.

 

Kocatürk, “Asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olmasında” başlıklı cevap yazısına bir fıkrayla başlamıştı:   

 

Stadyumda tirbünlerin (tribünlerin) arka sıralarından bir adam kalkıp ön tarafa doğru “Mehmet” diye bağırmış. Ön sıralardan birinde oturan başka bir adam, sesin geldiği yere doğru dönüp, kimin bağırdığını görmeye çalışmış ama görememiş. Tam yerine oturduğu sırada, arkadaki adam tekrar “Mehmet” diye bağırınca tekrar arkaya doğru dönüp, sesin geldiği yere bakmış ama yine kimin bağırdığını görememiş. Yine yerine otururken, aynı kişi “Mehmet” diye tekrar seslenince, bizimki ayağa kalkıp arkaya doğru bağırmış: “Ne bağırıyorsun kardeşim, benim adım Mehmet değil ki”

 

Ne ki şimdi bu? Ben stadyumda, “isim vererek” Mehmet diye bağıran adama müdahale etmedim ki; “Yalancılar, korkaklar, iftiracılar…” diye sarhoş naraları atarak, birilerini isim vermeden suçlayan (ve korkak ve yalancı olduğunu tecrübelerimle bildiğim) birine müdahale ettim. Bir ahlak ve gürültü kirliliğine müdahale ettim. Benim müdahalemin püf noktası, senin “isim vermeden” suçlama yapmandı. Anlattığın fıkranın püf noktası ise, adamın isim vererek, “Mehmet” diye seslenmiş olması. Sen adam gibi davranmadın ki... Adam gibi “Mehmet” diyerek suçlamalarını belirli birine ya da birilerine yöneltmedin ki... Adam senin gibi davransaydı, yani tribünlerin arka sıralarından kalkıp ön tarafa doğru, isim vermeden, “Korkaklar, yalancılar, iftiracılar…” diye bağırarak gürültü kirliliği yaratsaydı, anlattığın fıkra anlattığın gibi mi biterdi?

 

Bana yönelttiğin bütün hakaretler, işte ancak fıkran kadar isabetli; fıkran kadar münasebetli. Bana karşı yazdıkların, ancak fıkran kadar inandırıcı. Ancak “kişneme” kadar anlamlı.

Ben, 1998’de yayımladığım “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” adlı kitabımın 8. sayfasında ne demiştim? “İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim” demiştim. Yani senin bugün isim vermeden insanları “Yalancılar, Korkaklar, İftiracılar, Sanat Bezirganları…” diye suçlayan bir yazı yazmanı, sekiz yıl önce “alçaklık” olarak tanımlamıştım. Bilindiği üzere, benim yazılarımın amaçlarından biri de, Türk tiyatrosunda daha ahlaki bir geleneğin yerleşmesine katkı sağlamaktır. Bu nedenle, bir insan çıkıp, yazdıklarıma hiç aldırmadan, benim sekiz yıl önce “alçaklık” olarak tanımladığım bir eylemde bulunursa, yani isim vermeden sağa sola suçlamalar yağdırıp benim vurgu yaptığım ahlaksal geleneği çiğnemeye kalkarsa, benim müdahalemi göze almış olmalıdır.

 

Ben aslında “Elsiz, Belsiz, Dilsiz” diye, “Adam gibi dolaşırız ortalık yerde” diye yazdığın önceki saçmalıkları da görmeme rağmen, kendimi frenlemiştim. Ama son aşamada, kendi tecrübemle tanıdığım bir korkak ve yalancı, korkakları ve yalancıları suçlamaya başlayınca, sabrım taştı. Bu memleket ölmüş müdür? diye sordum kendime. Korkakları ve yalancıları suçlamak bile korkak ve yalancılara mı kaldı? O kadar mı düştük? Aklıma Kemal Tahir’in (“Devlet Ana”nın hemen başında) Nâzım Hikmet’in dedesi olan Nâzım Paşa’dan aktardığı söz geldi: “Be biz osmanlılarız bizde çok insan bulunur.”

 

Böylece, daha fazla susmayı kendime yediremedim ve tiyatro ortamında yaratılan kirliliğe bir kez daha müdahale etmek gereğini hissettim.

 

Alçakların, benim ahlaki müdahalemi fıkralarla ya da “maydanozluk” gibi tanımlamalarla ve hiçbir dayanağı bulunmayan bir sürü başka hakaretler kişneyerek aşağılamaya çalışması; ancak ve yalnızca, benim hedefi yine on ikiden vurduğumu kanıtlar. Bu her zaman böyle olmuştur. Vandallar; ister estetik, ister ahlaksal konularda olsun; yaptığım müdahalelerin belge ve kanıtlara dayanan sağlam ve isabetli içeriklerine karşı çıkamadıklarından; benim yazılarıma, büyük bir genellikle, okurların dikkatini içerik dışına çelmeye çalışarak cevap vermişlerdir. Belgelerle kanıtladığım hakikatleri yazılarına koymaya utandıkları için, dükkânının vitrinine bir pipo koyan sünnetçi kadar absurd davranmak zorunda kalmışlardır. Eleştiri kitaplarım bunun örnekleriyle dolu. Değil yalnız Kocatürk, Kocatürk’ün feriştahları (Yücel Erten, Ahmet Levendoğlu, Kenan Işık) bile, karşımda daima o fıkradaki sünnetçinin durumuna düşmüşlerdir.

 

Ben belgelerle, kurumun dergisinde işlediğin suçları kanıtlıyorum, sen ise gayet pişkin bir edayla okurlara fıkra anlatıyorsun. “A, kuşa bak!” diyorsun.

 

Sen asıl Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki somut maddi yanlışları, uyarılarıma rağmen, niçin düzeltmeden bıraktığını; Nâzım’ı aşağılayan o yanlışları kurumun dergisinde niçin kurumsallaştırdığını anlat! Sen bırak fıkra anlatmayı da, Nâzım Dosyası’nı anlat.

 

Coşkun Büktel de “maydanozluğa” devam ediyor, ne olmuş ki. 

 

Asıl sen, Türk tiyatrosunda vandallardan “hesap soran” belgesel ve yaratıcı eleştirilere “maydanozluk” demeye devam ediyorsun. Sırf toplumsal yarar adına ve büyük bedeller ödemek pahasına o eleştirileri yazmayı göze alan, o eleştirileri yazabilme yeteneğine, birikimine, cesaretine ve özverisine sahip tek insana, yattığın yerden maaş alarak, arsızca küfrediyorsun. Yüzünün derisinin ayakkabındaki köseleden daha kalın olduğunu belli ediyorsun.

           

“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” diyerek bir hayli uzunca bir yazı kaleme alarak “maydanozluğunu” pekiştirmek yanında yeni sıfatlar elde etme konusunda da büyük bir başarı sağlıyor.

 

Bu mu senin ironi düzeyin? Bu mu senin ironik zekân? Bu zekâyla mı oyunlar yazıyorsun? Şehir Tiyatrosu’nda bu zekâyla mı oyun yönettin? Şehir Tiyatrosu’nu ve tiyatronun dergisini bu zekâyla mı yönettin? Yurtiçinde ve yurtdışında bu zekâyla mı ödüller aldın?

 

Yazdığın yazılarda yansıyan zekâ seviyesi ortada. Kurumun dergisinde yayınladığın zırvalar ortada. Şehir Tiyatrosu’nu Kazıklı Voyvoda gibi yönetmeye kalkıştığın ortada. “Elsiz, belsiz, dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta” (http://www.tiyatrom.com/kemal_kocaturk_001.htm ) başlıklı  yazına karşı; seni içeriden tanıyan, senin ciğerini bilen, Şehir Tiyatroları yönetim kurulu üyesi Hülya Karakaş’ın “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır” (http://www.tiyatrom.com/hulya_karakas_007.htm ) başlığıyla  yazdığı cevap yazısı ve o yazıda ortaya koyduğu (senin yöneticilik adına yaptığın rezaletlere ilişkin) vahim iddialar ortada. Karakaş’ın o yazısını Temmuz 2004’ten beri cevaplayamadığın ortada. Mehmet Atak’ın kadrosunu iptal edebilmek uğruna belgede sahtecilik yaptığınıza ilişkin rakamlara dayanan iddialar ortada. Atak’ın Hürriyetim’de çıkan o sahtecilik iddialarını cevaplayamadığınız ortada. Aynı sahtecilik iddiasını Radikal’deki “Gene O Hikaye” başlıklı yazısında tekrarlayan Sevin Okyay’ı cevaplayamadığınız ortada. (Bu konuların ayrıntılarına daha aşağıda gireceğiz.)

 

Ortada olmayan tek şey, sözünü ettiğin ödüllerin nasıl ödüller olduğu ve sana hangi bağlantılar sonucu verildiği... Ama dert değil, “ortadaki” verilere, yani bilinenlere bakarak, bilinmeyenleri çıkarsamak zor değil.

 

Kuruma senin de kapılanmanı sağlayan yönetmelikleri hiçe sayarak, kurumdan atmaya kalkıştığınız insanlar var ya... onlardan hiçbir bakıma daha iyi değilsin. Her nasılsa kapağı attığın o kuruma ve halka yararsız, hatta zararlı bir unsursun. Halkın sırtında bir kambursun. “…başkalarının sırtından geçinen parazitler. Türk tiyatrosunun önünü tıkayan bu kara böcekler” diye suçladıklarından çok daha suçlusun! Benim ödediğim vergilerle beslendiğin halde; sırf, kurum dergisinde yayınladığın Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki yanlışları sana gösterdiğim, Nâzım’ı aşağıladığınızı ispat ettiğim ve düzeltme talep ettiğim için, bana arsızca kişneyerek küfrediyorsun. Kurum dergisinde üç yıl önce düzeltmeden bıraktığın yanlışlarla Nâzım’ı aşağıladığın gibi, bugün, beni de kişnemelerinle aşağılamaya çalışıyorsun. Gösterdiğim hakikatleri, hakaretlerin kuru gürültüsüyle boğmaya çalışıyorsun. Hakaret sıfatlarını tren katarı gibi art arda dizerek, hakikatin önüne tahta perde germeye, hakikati perdelemeye çalışıyorsun.

 

“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” diyor ve de tespiti doğrudur. Ama asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olmasında. 

 

Bu ülkede vandallar kendilerini gerçekten de yaratıcı sanıyor da; buna itiraz etmek “Theope”nin yaratıcısına düşer, sana değil.

 

Sen, sırf senin yanlışlarını belgelediği için, “Theope”nin yazarına (yani yaratıcılığa) düşmanlığını açıkça ilan etmiş bir vandalsın. “Theope”nin yazarı, yalnızca yaratıcı değil, hakikatten ve halktan yana bir sanatçıdır. O, sanat adına yaptığı her şeyi, kendi yararı için değil, toplum yararı için yaptı. Ve toplum yararını, senin gibi yalanda ve sansürde değil, her zaman “hakikatte” aradı. Sana getirdiği ve senin reddettiğin, o emek ürünü eleştiri yazısından da Coşkun Büktel değil, sadece toplum kazanacaktı.

 

(Söz konusu yazı için bakınız: “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”, Yom Sanat, sayı 14, Eylül-Ekim 2003. Bu yazıyı yakında www.coskunbuktel.com adresli siteme de koymaya çalışacağım. Aynı yazı, bir yayıncı bulur bulmaz yayınlayacağım “Tarih Taksiratınızı Affetsin” başlıklı üçüncü eleştiri kitabımda da yer alacak.)

 

(Güncelleme: “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımı artık coskunbuktel.com'da okuyabilirsiniz.)

 

Ama sen, toplum yararına karşı olduğun için, Nâzım’a yaptığınız yanlışlık ve haksızlıkları teşhir eden “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı o düzeltme yazısını, yayınlamadın. Nâzım’a yaptığınız yanlışlık ve haksızlıkların, kurum dergisinde düzeltilmeden kalmasını, kurumsallaşmasını sağladın. Sana verdiğim yazıyla somut maddi yanlışlar konusunda uyarılmış olmana rağmen, bugünkü ve gelecekteki okurların, araştırmacıların o yanlışlarla aldatılmasını tercih ettin. Yeter ki, Belediye’deki velinimetlerim, kurumun dergisinde ne zırvalar bastığımı fark etmesinler, dedin. Sırf bireysel menfaatlerin uğruna, yanlışlar kurumsallaşsa da olur; Nâzım’a haksızlık edilse de olur, halk aldatılsa da olur, yeter ki, fiyaskomuz açığa çıkmasın, dedin. 

 

Sen, toplum yararına karşı olduğu aritmetik kesinlikle kanıtlanmış halk düşmanı bir vandalsın. Sırf Nâzım’la ilgili fiyaskonu gizlemek uğruna, sırf bireysel menfaatin uğruna, halkın aldanmasını tercih etmiş bir suçlusun. Bu suçtan asla aklanamayacaksın. Tekrarlıyorum: Asıl savaş, senin gibilerin çoğunluğuyla, benim gibilerin azınlığı arasında.

 

“Korkaklar, yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları arasında tiyatro yapmak” başlığıyla bir yazı yazmışım, bakalım bu yazıya hangi “korkaklar, yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları” tepki gösterecek diye beklerken, kısacası ben “Bürüksel(!) lahanası” tarlasından yanıt ve yanıtlar beklerken “maydanoz tarlası”ndan ses kesilmediği gibi dayanılmaz bir gürültüyle sürüyor.  

 

Sanat adına yaptığın her şey, toplumdan çok “sana” yarar sağladı. Bu topluma verdiğinden çok daha fazlasını aldın ve almaktasın. Ve toplum yararı adına kendi menfaatlerini feda eden erdemli bir sanatçıyı o kıt zekânla, o kıt Türkçe’nle kişneyerek karalamaya çalışmaktasın. Bunu niçin yaptığını herkes anlıyor. “…onların karşısında üreten, yaratan ve de emeğini karşılık beklemeden verebilenler olarak, ürettiklerimiz ve emeğimizle set oluşturabileceğimizi biliyorum.” gibi cümleler kurmaya ve kendini “emeğini karşılık beklemeden verebilenler” kategorisine sokmaya hakkın yok. Sen bir beslemesin. Belediye seni benim vergilerimle beslemeye başlamadan önce Kemal Kocatürk diye biri yoktu. Sıfırdı. Seni belediye yarattı. İktidar yarattı. Senin gibi bir asalağın, “…emeğini karşılık beklemeden verebilenler” gibi bir ifade kullanmaya hakkı yok. Senin, değil emeğin, sırt üstü yatman bile, Makedonya’da gezinmen bile, asla karşılıksız kalmadı. Bu halkın sana hiçbir borcu yok.   

 

Tekrar ediyorum, “Bürüksel (!) lahanasının” “Brüksel” ya da “Büktel” ile ilgisi yoktur. “Bürüksel (!) lahanası”, “Bürüksel (!) lahanasıdır” zinhar karıştırılmaya ve de üzerinden “mamacılıkçılık(!)” da yapılmaya.  

 

Şu yazdığın şeylerin, kişnemeden daha fazla anlamı, önemi ve ağırlığı bulunduğuna acaba gerçekten inanıyor musun? Hiç sanmıyorum. Senin zekân bile yazdığın o şeylerin çiğliğini fark etmeye yeterli. Ama yine de onları yazmak zorundasın. Vitrine belgelenmiş hakikatleri koyamadığından, vitrine pipo koyan sünnetçi gibi davranmak zorundasın. Okurlara, “A, kuşa bak!” demek zorundasın.

 

Ayrıca, herkesin “Delikanlı tiyatrocu olmak”lığı kendine ama “maydanozluk” yaparak, başkalarının yazıları üzerinden kendi hesaplarını kesmeye çalışmak,

 

Hesaplarım, kirli ya da karanlık hesaplar olmadığı için, onları canımın istediği yerden keserim. Benim hesaplarım, bireysel menfaatlerime değil, toplum menfaatlerine yöneliktir. Meşru, ahlaki, şeffaf ve aydınlıktır. Eğer karanlık hesaplarım varsa aydınlatmalısın.

 

Neymiş benim hesabım? Belediyeye veya belediyenin makam verdiklerine yalakalık ederek, Şehir Tiyatrosu’na kapağı atıp, maaş garantisi içinde yan gelip yatmaya ve benden iyiler giremesin diye kapıyı sımsıkı kapatmaya mı çalışıyorum? Tam tersine, tiyatro kurumlarımızın makam koltuklarına kurulmuş bütün halk düşmanlarını on beş yıldır teşhir ediyor, halkın yararı adına on beş yıldır düşman kazanıyorum. Tiyatromuzun suçlu tanrılarına karşı çıktığım için, tiyatromuzun en büyük günahkârı sayılıyorum. Halkın ve tiyatro sanatının yararı adına lanetlenmeyi göze alıyorum.

 

Ben, sadece karşımdaki herhangi bir vandalı cevaplamış (veya cezalandırmış) olmak için yazı yazmam. Onu cevaplamamdaki toplum yararı için yazı yazarım. Topluma Türk tiyatrosunun bir manzarasını, ama (dedikodu, rivayet, propaganda ya da reklamlara değil) “belgelere” dayanan ve görünenin altındaki derinliği yansıtan bir manzarasını, sunmak için yazı yazarım. Her yazım, bu manzaranın değişik bir cephesini görünür kılmayı amaçlar. Manzarayı eksiksiz sunmak için, her yazımda, birbiriyle bağlantıları içinde, bir sürü olaylara ve kişilere değinmem, bir sürü kişiyle (senin deyişinle) hesap kesmem gerekir.

 

Örneğin, sen, Makedonya’ya Kenan Işık döneminde gittiğini söyleyerek, iktidarın nimetlerinden yararlanmadığını kanıtlamaya kalkarsan; ben senin (yani okurların) önüne Kenan Işık iktidarının kirli çamaşırlarını döker, seni Makedonya’ya gönderen o iktidarın senden iyilere nasıl davrandığını gösterir, bugün ve gelecekteki okurların manzarayı bütünlüğü içinde kavramasını sağlarım. Bunu Kenan Işık’la hesabımı kesmek için yapmam. Okurlara manzarayı daha geniş ve daha derin bir perspektiften sunmak için yaparım. (Artık bir yarışma sunucusu olarak gerçek “yerini” bulmuş ve tiyatro sanatıyla ilişkisini keserek, “küpünü doldurma” gailesine düşmüş) Kenan Işık’ın yazdıklarım yüzünden herhangi bir şey kaybetmesi söz konusu değildir; ama bugünkü ve gelecekteki okurların manzarayı daha eksiksiz kavramak imkânını kazanması söz konusudur.

 

Benim aydınlatıcı ve uyarıcı eleştirilerime rağmen, Kenan Işık’ı iyi bir yönetmen olarak lanse eden, onu iyi bir yönetmen diye yıllarca destekleyen ve “ödüllendiren” çevrelerin “sonuçta neye hizmet ettiğini”; bugünkü ve gelecekteki okurlar, Metin And ya da Özdemir Nutku’nun tiyatro tarihi kitaplarından değil; ancak benim yazılarımdan ve benim kitaplarımdan (“Türk Tiyatrosu’ndan İnsan Manzaraları”, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” ve yakın gelecekte “Tarih Taksiratınızı Affetsin”) öğrenecekler.

 

Ben çet yazarı değilim. Anlık tepkilerimi yansıtmaya, kendi psikolojik tatminim için geyik yapmaya kalkışmam. Gelecek kuşakları da hesaba katarak, yazdıklarımın onlar için de anlamlı olmasına geceler boyu uğraşarak, dürüst, yaratıcı, eğlenceli, inandırıcı yazılar üretmeye çalışırım. Çabam, laf salatasıyla hakikati perdelemeye (dezenformasyona) değil, hakikati aydınlatmaya (enformasyona) yönelik olduğu için, dilime özenmemi, belge ve kanıtlar göstermemi zorunlu kılar. O nedenle işim ve misyonum, zor ve yorucudur.

 

Evet, işte bunlardır benim hesaplarım. Hesap kesmemi eleştirdiğine göre cevaplamak zorundasın: Toplum ne kaybetmiş benim hesaplarımdan? Benim ne menfaatim olmuş hesaplarımdan? Ne menfaatim olmuş eleştiri yazılarımdan?

 

Ben yazdığım her yazıda, bütün vandalları, vandalizmi hedef aldım. Bunu hep böyle yaptım, hep böyle yaparım. Her vandaldan hesap sorar, (ya da senin deyişinle) hesap keserim. Kelimenin o en pis anlamıyla “politika” yapmam. İsim vermekten, karşımdaki vandal cepheyi genişletmekten korkmam. Halkın ve tiyatro sanatının yararı!.. Budur benim hesabım. Başka bir hesabım varsa, yazının düzeyini on iki yaş zekâsının bir parça yukarısına çekip, halkın yararı adına, benim kirli hesaplarımı, belgeler koyarak, ciddi ciddi teşhir edersin!

 

"Delikanlı Tiyatrocu olmak"sa, ben "Delikanlı Tiyatrocu olmak"tan istifa ediyorum.

Cumhurbaşkanlığından istifa etsen daha az komik olurdu.

 

“Devrimcilik, kuvvacılık” benim tekelimde olmadığı gibi “Delikanlı tiyatroculuk” da Büktel’in tekelinde değil ama olsun. Belki karıştırılırız.

 

Sana cevap yazdığım için kendini o kadar önemseme! İkimizin karıştırılması asla muhtemel değil. Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları savunamadığına ve özür de dileyemeyeceğine göre, bu zırvalardan başka söyleyecek hiçbir şeyin yok. “A, kuşa bak!” demekten başka hiçbir çaren yok! Bunun da bir şey söylemek yerine anlamsızca kişnemekten veya geğirmekten farkı yok. Karşımda ancak bunu yapabiliyorsun. Arsızca geğiriyorsun. Gün, senin gibi kösele suratlıların,  “hazır yiyicilerin” günü! Ekmek elden su gölden. Bu han-ı iştiha sizin! Yiyin!.. Yiyin ve geğirin! Ama Tarih kaydediyor. Tarih’ten aklanamayacaksınız. Tarih ikimizi asla karıştırmayacak. Tarih taksiratını bağışlamayacak.

 

Çünkü ben o denli "delikanlı" değilim. Benim raconumda ve de lügatımda küfre varan kara çalma hemi de aşağılama yer almaz.

 

Melaikeymişsin!  Prens Charles’tan daha aristokrat çıktın! Ama ben Prens Charles değilim: Halk düşmanlarını, teşhir ederim! Sicillerindeki arızaları unutanlara, unutup da çevreye hamasi naralar savuranlara, çevre sorunu yaratanlara, haddini hatırlatırım. Buna rağmen arsızlık edip, hadlerini aşmayı sürdüren halk düşmanlarını aşağılar, burunlarını sürterim. Kimse benim burnumu sürtemesin diye, menfaat ilişkilerine girmem, açık vermem, kıt kanaat yaşamayı, pejmürde dolaşmayı “tercih” ederim. Özel ve toplumsal ilişkilerimde, verdiğimden fazlasını aldığım zaman değil; ancak aldığımdan fazlasını verdiğim zaman kendimi iyi hissederim. Kimsenin önünde eğilmediğim, makam ve mevki uğruna kimseye yalakalık etmediğim için; kimsenin mazimi hatırlatarak beni aşağılamasından korkmam. Kimseye diyet borcum bulunmadığı için tok sesle konuşabilirim. Sırtımda yumurta küfesi bulunmadığı için, halk düşmanlarını teşhir ederken, lafımı esirgemek gereğini hissetmem. Özgürce konuşabilirim. İnsanlar ben konuştuğumda, sözlerimin ardında kendi menfaatlerime yönelik örtülü bir maksadın bulunmadığını, söylediklerimde yalnızca toplumsal yararın yansıdığına güvenirler. Bu nedenle beni karalamaya, aşağılamaya kalkışan hiç kimsenin inandırıcı olma şansı yoktur. Ödediğim tüm bedellerin bana sağladığı biricik getiri budur. Kimse beni aşağılayıp da inandırıcı olamaz. Sonuçta kendini aşağılamış olmadan kimse beni aşağılayamaz.

 

“Küfre varan kara çalma hemi de aşağılama” asıl senin yazılarında yer alır. Ne ki senin aşağılamaların inandırıcı olmaz. Karavana attığın için kimseyi yaralamaz. Ama ben birini aşağılarsam, öyle karavana atmam. Kurduğum cümledeki her kelime hedefi on ikiden vurur. İsabetli, münasebetli, inandırıcı olur. Çünkü her kelimemin ardında somut belgeler durur. O yüzden de benim tespitlerim, acıtır! Adamı, “maydanozlar, lahanalar, Yakuplar” diye, bir yerine acı biber sürülmüş gibi, ciyak ciyak bağırtır.

 

Ben ve benim gibilerin kendimizi sevme biçimimiz Büktel ve de Büktel gibilerinkiyle hiç uyuşmaz. Çünkü zor değildir ona göre biz ve bizim gibi olmak. 

Tersine, çok zordur benim için senin gibi olmak: Sen bir tür “ciğercinin kedisi” ya da “Caligula’nın atısın”.

 

Ama harbiden de zordur hepimize göre Coşkun Büktel ve de Coşkun Büktel gibi olmak. Zordur çünkü ayna karşısında günler geceler boyu uzun polemik yazıları yazmak.

 

Karşıda bir ayna olursa yazmak daha zorlaşır mı bilemem. Ama toplum yararı adına günler ve geceler boyu uzun polemik yazıları yazmanın, gerçek “yazarlara” zor gelmediğini söyleyebilirim. Uzun polemik yazıları yazmak; yazarlığı çet yapmak sanan, toplum yararını umursamayan, topluma söyleyecek dişe dokunur hiçbir şeyi olmayan, on iki yaş zekâlı, devlet beslemesi, hazır yiyicilere zor gelir.

 

Ne yazık ki ben Kemal Kocatürk olarak bunca zırvayla uğraşmak yerine üretmeyi seçtim her zaman.

 

Sen üretmeyi seçmedin. Sen sadece iktidara yaranmayı, kapılanmayı seçtin. Her zaman iktidar beslemesi oldun. Ve sadakatine karşılık, iktidar tarafından, Şehir Tiyatrosu’na yönetici ve birtakım oyunlara yönetmen seçildin. Roma imparatoru Caligula, iktidar gücüyle atını senatoya nasıl konsül yaptıysa; birileri de seni iktidar gücüyle Şehir Tiyatrosu yönetim kuruluna paraşütle indirip yönetici ve yönetmen yaptı. O nedenle velinimetin olan iktidarlara karşı asla yazı yazmadın. Tersine, iktidara karşı çıkanları bastırmaya, durdurmaya, içeri sokmamaya, dışarı atmaya çalışmakla tanındın. Sen, iktidar maşası bir Kazıklı Voyvoda müsveddesi olmakla marufsun. Şu anda da, tüm iktidarlara karşı olmakla maruf olan Coşkun Büktel’e karşısın. On iki yaş zekâna bakmadan, ahmakça hakaretler kişneyerek onu aşağılama gayreti içinde, tüm iktidar sahiplerinin şampiyonluğunu yapmaktasın. Sen üretmeyi filan seçmedin. Sen besleme karakterin sayesinde, tıpkı Caligula’nın atı gibi; kurumun sahip olduğu sanatsal üretim olanaklarının başına “getirildin”. Ve bizler, yazılarından tanıdığımız şu malum zekânla ürettiğin “Hırçın Kız”da, ne üretebildiğini gördük! Benim geceler boyu uzun polemik yazıları yazmakla gerçekleştirdiğim sanatsal üretim, senin yararın için olmasa da, halkın ve tiyatro sanatının yararı için; senin üretmeyi şeçtim diyerek ürettiğin zırvalardan çok daha önemlidir. 

 

Demek zırvalarla uğraşmadığını iddia ediyorsun? Oysa senin zırvalarla uğraşmayı meslek ve alışkanlık edindiğini, benim önceki yazımı (“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”) okumuş olan herkes biliyor. Şehir Tiyatrosu’nun dergisinde, genel yayın yönetmeni olarak hangi zırvaları yayınladığını, o yazımı okuyan herkes öğrendi. Dergide yayınladığın Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki zırvaları belgelerle teşhir eden o yazım; senin zırvaları baş tacı eden bir genel yayın yönetmeni olduğunu, iki kere iki dört gibi, itiraz edemediğin aritmetik bir kesinlikle, kanıtladı. Çünkü, örneğin; O’Neill’in “Strange Interlude”u, Nâzım’ın “Ferhad ile Şirin”inden önce yazdığı; bir başka deyişle, 1926’nın 1948’den önce geldiği; aritmetik bir kesinliktir.

 

Sen bir genel yayın yönetmeni olarak, aritmetik kesinliklere karşı çıkan zırvaları bile yayınlamış birisin. Nâzım’ı aritmetik kesinliklere ters düşmek pahasına aşağılayan yanlışları, kurumun dergisinde yayınlayıp kurumsallaştırmış birisin. Sen zırvaların hamisisin. Zırvaları koruyup kollamak için, zırvaları teşhir eden Coşkun Büktel’in yazısını “polemik” diye, “maydanoz” diye, “çağrılmayan Yakup” diye reddettin. Ama zırvaları “zırva” diye reddetmedin. Zırvaları alıp bağrına bastın. Kurumun dergisine bastın. Halkın parasını harcayarak, halkı zırvalarla zehirledin! Coşkun Büktel’in uyarılarına da rağmen, halkın parasıyla, halkın çok satışlı dergisinde, zırvaları yaygın ve kalıcı hale getirdin. Bunu, uyarılmana rağmen, bile bile, kasten yaptın! Senin zırvaları halkın parasıyla baş tacı ettiğin, uyarıları göz ardı ederek koruyup kolladığın ve halk düşmanı olduğun; iki kere ikinin dört ettiği kadar kesindir. 1948’in 1926’dan büyük olduğu kadar kesindir.

 

Bile bile, kasten işlediğin suçla, bir halk düşmanı olduğunu aritmetik kesinlikle kanıtlamış olmana rağmen; şimdi, kalkmış, hiç utanmadan, utanmayı aklına getirmeden, “bunca zırvayla uğraşmak yerine üretmeyi seçtim her zaman” gibi bir cümle kurmaya kalkıyor; zırvaları aritmetik kesinlikle gösterip teşhir eden ülkedeki tek adamı, “maydanoz, fırsatçı, yalancı, iftiracı, vb.” sıfatları art arda tren katarı gibi dizerek karalamaya; aritmetik gerçekleri laf salatası içinde kamufle edip gözlerden kaçırmaya, çalışıyorsun. “A, kuşa bak!” diye kurnazlık ederek, yalnızca bana değil, okurların zekâsına da hakaret ediyorsun! “…bunca zırvayla uğraşmak yerine üretmeyi” seçmişmiş. Benim yazımı okuduğu halde bu lafları kişnemeden daha anlamlı bulacak okur kalmış mıdır bu ülkede?

 

Kalın kalın eleştiri kitapları yazıp yayınlamak yerine eleştirilebilecek kişi olmayı ve de eleştirilebilecek ürünler vermeyi onurla tercih ettim, ediyorum ve de edeceğim de.

 

Ben de, halkı ve Nâzım’ı aşağılamayı “onurla” tercih edenleri teşhir etmeye devam edeceğim. Halk düşmanı tüm vandalları, kalın kalın eleştiri kitaplarımla cezalandırmaya; örtülmeye çalışılan hakikatleri belgelere dayanarak gün ışığına çıkarmaya; tiyatromuzun karanlık manzarasını aydınlatmaya ve Türk tiyatrosunun “gerçekçi”, alternatif tarihini yazmaya, devam edeceğim.

 

Çünkü onurlu insanlar, halk düşmanı olduğu aritmetik kesinlikle kanıtlanmış Caligula atlarının “onurlu” tercihlerinden halkı korumak için, emek harcamaktan kaçınmamalıdır. Her türlü hakaret, iftira ve çamurla kirlenme riski, onurlu insanları yıldırmamalı, caydırmamalıdır. Tanrılar suçlu diye suçun erdem sayılmasına razı olunmamalıdır.

 

Türk tiyatrosu belki bir yüz yıl daha benim zekâmla değil, Kocatürk zekâsıyla yapılacak. Oyunlar, Theope’nin budanması gerektiğini düşünen vandal zekâlar tarafından sahnelere konacak. Ama suçlu tanrıların otoritesine vurulmuş birer şamar olan o kalın kalın Coşkun Büktel kitapları, bu kültür çölünde bir vaha gibi, onlara ulaşabilen okurlara direnç ve umut aşılamaya devam edecek.

 

Bunun içindir ki, (Büktel’in deyimiyle) "özürlü Türkçemle" de olsa  

 

Ona “Büktel’in deyimi” denmez, “Büktel’in deyişi” veya “Büktel’in ifadesi” denir. Ve Büktel dediyse, doğrudur. Kanıtlıdır. Senin Türkçe’nin özürlü olduğu, grameri ve sentaksı bozuk cümlelerinin belgelediği üzere, iki kere ikinin dört ettiği kadar doğrudur. Yazılarından aktardığım aşağıdaki cümlelerin özürlü Türkçe olmadığını söyleyebilecek ―sekreterin dışında― bir tane tanık gösterebilir misin:

 

Büyük bir kara çalmanın ardından temize çıkmış bir insanın onur mücadelesini, yeri gelmiş bir açıklama ve hesap sormayı, “kendi dışında herkese bir eleştiri” diye açıklamak, hakkımda kendilerinin de ortak olduğu yapılmış yayınları objektif gazetecilik anlayışının neresine koyduklarını, “özgür, objektif” yayıncılık yapanların hangi ilkelerine sığdırdığını da sormadan edemiyorum, bu da iki.

(Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez)

 

Buna karşın, her ne hikmetse, yazımın onda, “Kocatürk’ün mide gazı kadar hafif yazısı” başlığıyla bir yazı yazma gereği duyurtması kadar da “maydanozlu” bir hassasiyet hissettirmesi, kendilerinin bu bağlamda, bir yer, yeni bir sıfat arayışı hissetmesine katkıda bulunmamak da benim için ayrı bir görgüsüzlük olur kanısındayım.

(Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez)

 

Bu tür teklifler alıp, bunu gerçekleştirip başarılı olan insanlarımızı övüp, kollayacağımız yerde, sövüp, “tacir, gözünü hırs bürümüş”, rejisörlüğü, “ticari” bir iş olarak gören ve göstermeye çalışan, yurtdışında rejisörlük yapmamı “ticari” olarak algılayan bu zihniyete karşı, şimdi bile “Pes doğrusu” demekten başka bir söz bulamıyorum. (Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar, vb.)

 

“Özür dilemekte bir erdemdir.”

(Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar, vb.)

 

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere, Kocatürk, “Baba bal al”, “Ali topu tut” gibi basit ifadelerde bile hata yapabiliyor; ama, “Ali topu tut”tan biraz daha uzun ve karmaşık cümleler kurmaya kalkıştığında, iyice çuvallıyor. Zekâsı, cümlenin öğelerine egemen olmakta, cümlenin başı ile sonunu toparlamakta, yetersiz kalabiliyor. Kocatürk’ün dili, hata yapmadığı zaman bile, ifade gücünden ve en küçük yaratıcılık kıvılcımından yoksun.

 

Coşkun Büktel, “özürlü” diye nitelediği Kocatürk Türkçe’sine, hakaret etmek amacıyla değil, bir durumu saptamak amacıyla vurgu yapıyor. Büktel, Kocatürk sayesinde, Türkiye’de hangi zekâların oyun yazmaya soyunduğunu ve yayıncı bulduğunu gösteriyor. Oyun kitaplarının okunmadığından yakınan yayıncıların oyun yazarı diye kimleri bastığı bilinsin istiyor.

 

Yayıncılar seçimlerinde özensiz davranır ve kalite kontrolüne aldırmazlarsa, bastıkları iyi oyunlar, bastıkları niteliksiz metinlerin kalabalığı içinde kaybolur gider. Ve okuduğu birkaç oyun kitabıyla hayal kırıklığı yaşayan pek çok okur, ya oyun metni okumanın sıkıcı olduğuna, ya da oyun okumayı sevmediğine karar vererek; zaten kelaynak kuşundan bile daha ender bulunan iyi oyunlara ve iyi çevirilere asla ulaşamaz/ulaşamamaktadır. Bu ülkedeki çoğu yönetmenin seyirciyi tiyatrodan soğuttuğu gibi, yayıncılar da okurları tiyatro metinlerinden soğutmaktadır.

 

Kocatürk’ün oyunlarının Mitos-Boyut Yayınları tarafından yayınlandığını bu arada belirtelim. En çok sayıda oyun yayınlayan bu yayınevinin çeviri oyunlar konusundaki özensizliği, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımızda belgelenmiştir. O kitabımızda, Mitos-Boyut’un yayınladığı bir Shakespeare çevirisindeki (Zeynep Avcı, “Kısasa Kısas”) yanlışları ve bazıları sayfalar tutan budamaları satır satır göstermiştik. “Hırçın Kız”ı Zeynep Avcı çevirisiyle sahneleyen Kemal Kocatürk, bir sürü oyun yazıp Mitos-Boyut’ta yayınlamış. Kocatürk’ün oyunları için aynı yorgunluğa girmeyeceğim. Tiyatroyu görsellik olarak tanımlayan moda görüşün sahiplerine ve oyun yayınlayacak yayınevi sahiplerine, tiyatronun her şeyden önce “dil” olduğunu hatırlatmakla yetineceğim. 

 

Türk tiyatrosunda çok büyük bir çoğunluğu temsil eden Kocatürk zekâsını ve Kocatürk Türkçe’sini teşhir etmekle, tiyatromuzun yontma taş devrine saplanıp kalmasındaki nedenleri aydınlatmak bakımından, önemli bir işlev gerçekleştirdiğime inanıyorum.

 

oyunlar yazmayı sürdüreceğim

 

Özürlü Türkçe’ne aldırmadan mı?… Neyse canım, sürdür tabii. Zırvalarını basacak birilerini bulduğun sürece, yazmayı sürdür; sana sahne verecek bir tiyatroya kapılanmışsın, yönetmeyi de sürdür. Gün vandalların günü. Caligula atlarının günü. Ben, 2000 yılında tükenen “Theope”nin yeni baskısını yapacak yayınevi bulamıyorum. Sen yazmayı ve yayınlamayı sürdür de, okurlar görüp anlasın, Türk tiyatrosunda geçer akçenin neler olduğunu; Türk tiyatrosunun, yontma taş devrinin kaçıncı çeyreğinde bulunduğunu.

 

Büktel ve de Büktel gibilerle "sidik yarıştırmayı" ise asla.

 

Yani bu ülkede değerleri bu denli tersine çevirebildiğinizden eminsin, öyle mi? Yazılarında kabak gibi sırıtan bu özürlü zekânla, bu özürlü Türkçe’nle, bu özürlü karakterinle, “Theope” yazarının karşısında burnunu havaya kaldırıp, “seninle sidik yarıştırmayı asla sürdürmem” diyeceksin ve kimse buna ağzını bırakıp gerisiyle gülmeyecek. Emin misin? Bu ülkeyi bu denli yozlaştırabildiğinizden, moronlaştırabildiğinizden emin misin? Eğer haklıysan (bazı belirtiler nedeniyle, haklı olabileceğinden korkmuyor değilim) aferin size! “Theope”nin yazarıyla sidik yarıştırmayın! Ona aldırmayın! Siz tezgâhınıza bakın! Tiyatro nasılsa sizin zekânızla da yapılabiliyor. Tiyatronuza adım atmamış milyonlarca insanın ödediği vergiler, iktidar tarafından cebinize maaş olarak, nasılsa akıtılıyor. Bu sayede, sizin zekânızla bile, prodüksiyon yapmak mümkün olabiliyor. Balkan ya da Kafkas ülkelerine karşılıklı turne düzenleyerek, halkınızın parasıyla onları ağırlamak karşılığında kendinizi onların halklarına ağırlatmak için, sizin zekânız bile yeterli olabiliyor. Makedonya’da ödül almayı sağlayacak ilişkiler sizin zekânızla da kurulabiliyor.

 

Öyleyse Büktel’e veya “Theope”ye ihtiyacınız yok. Küçük olsun, sizin olsun. Siz Büktel’e aldırmayın! Dalganıza bakın! Dalganıza taş atan Büktel’le sidik yarıştırmayın! Onun gösterdiği belgelere karşılık, vitrine pipo koyan sünnetçi gibi, yazınıza bol bol “maydanoz” koyun! Nâzım Dosyası’ndaki yanlışların hesabını sormakta diretirse, Nâzım Nâzım diye tutturup ısrar ederse, burnunuzu havaya kaldırıp, omuz silkelemekle yetinin. Vakur bir edayla susmayı deneyin! Okurlar morondur. Büktel’le sidik yarıştırmak istemediğinizi, ona cevap vermeye tenezzül etmediğinizi sanırlar. Okurların o kadar da moron olamayacağını akıl ederek cevap vermek zorunda kalırsanız, yine vitrine pipo (ya da maydanoz) koyarak cevap verebiliyormuş gibi yapın. “A, kuşa bak!” taktiğini yeni fıkralar, yeni yakıştırmalar ve yeni hakaretlerle tekrar kullanın! Okurlar bunu da yutmaz demeyin! Çünkü başka çareniz yok.

 

Tabii, bu arada, tiyatronun kapılarını sımsıkı kapatıp, bütün bürokratik bahaneleri önüne yığarak, Büktel’i dışarda bırakmaya azami dikkat göstermeyi ihmal etmeyin! Aferin! Siz “üretmenize” bakın! O da kalın kalın eleştiri kitapları yayınlamaya baksın! O bundan gocunmuyor! O hayatından memnun!

 

Yeter ki, o özürlü zekânıza, o özürlü Türkçe’nize, o özürlü karakterinize bakmadan, elinizin çamuruyla ortalık yere “adam gibi” çıkıp, “korkaklar, yalancılar, iftiracılar…” diye sarhoş naraları atarak, gürültü kirliliği yaratmayın! Siz sırtüstü yatıp “yemenize” bakın! “Korkaklar ve yalancılarla” mücadele etmeyi, bari o kadarcığını, Coşkun Büktel’in kalın kalın kitaplarına bırakın!

 

Yani ne olacak şimdi? “Sidik yarıştırmayı sürdüremem” numarasıyla, Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki somut, maddi yanlışları ve Nâzım’a yapılmış haksızlıkları neden düzeltmediğini asla açıklamayacak mısın? Bir genel yayın yönetmeni olarak Şehir Tiyatroları kurumunun dergisinde yayınladığın somut, maddi yanlışları, Büktel’in yazısıyla uyarılmış olmana rağmen, neden düzeltmeden bıraktığını, neden kurumsallaştırdığını, halkın parasıyla yayınladığın dergide halkın aldatılması doğrultusunda neden karar aldığını, asla anlatmayacak mısın? Yayınladığın o yalan yanlış bilgilerle halkın bugün ve gelecekte zehirlenmesini niçin “onurla tercih ettiğin” konusunda halkı aydınlatmayacak mısın?

 

Kendinde bir hak olarak gördüğü her yere ve herkese "maydanoz" olma durumunun, bir davranış biçimi olduğunu

 

Vandalları ve halk düşmanı Caligula atlarını teşhir ve rezil etmek, yapabilme gücü olan her vatandaşın hakkı ve görevidir. Vatandaşlık haklarını ve görevlerini ciddiye almak ise Büktel’in gerçekten de “davranış biçimidir”. Büktel, vandalların ve halk düşmanlarının “maydanozluk” dediği bu davranış biçiminden gurur duyar. Evet, yazılarıma ulaşabilen herkes bunu çoktan anlamıştır.

 

Büktel'in uzun yazısını okuyabilen (niye okuyamasınlar ki?) herkesin de hemen anladığını sanıyorum.

 

Uzun yazılarımın okunamamış olmasını umuyorsun. Okurların Nâzım Dosyası’nda yaptığın yanlışları ve haksızlıkları fark edememiş olmasını umuyorsun. Bazı sitelerde aramızdaki polemiğin tek yanlı olarak, yalnız “senin” yazılarınla okurlara yansıtılması sayesinde, pek çok okurun konuyu yalnızca senin zırvalarından ibaret zannetmesini umuyorsun. Hâlâ okurların dezenformasyonundan medet umuyor, halkın hakikatleri “öğrenmemesi” ihtimaliyle avunuyorsun.

 

Yazılarımın uzunluğu konusunda, okuma keyfi arayan okurlar açısından durumun ne olduğu sorgulanırsa; sanırım, şu gerçek ortaya çıkar: Okuma keyfi arayan okurlar için, gerçek bir “yazarın” yetkin, akıcı ve yaratıcı Türkçe’siyle yazılmış uzun bir yazıyı okumak, hiç zor değildir. Okuma keyfi arayan okurlar için asıl zorluk, bir çet yazarının kıt zekâsı ve kıt Türkçe’siyle yazılmış, ifade özürlü bir yazıdan (o yazının tekrarlanmış sıfatlarla dolu laf salatası arasından) anlam sökmeye uğraşmaktır.

 

Bu durumu önceden beri biliyor ve kabullenmiş olmasından dolayı da ona artık "maydanoz" diye hitap etmemizde sanırım bir sakınca yok,

 

Nâzım konusunda yaptığınız somut yanlışları belgeliyorum, itiraz edemiyorsun. O yanlışlarla Nâzım’ı aşağıladığınızı ve halkı aldattığınızı söylüyorum, itiraz edemiyorsun. O yanlışları benden başka hiç kimse gösterip düzeltmeye kalkışmadı diyorum, itiraz edemiyorsun. İtiraz edemediğin bütün bu gerçekler ve Nâzım konusunda yaptığınız yanlışlar ortada dururken, yanlışları düzelterek halkı aydınlatmaya çalışan tek adamı (engellemiş olmakla yetinmeyerek) sırf halkı aydınlattığı için “maydanoz” olmakla da suçluyorsun. Senin bırak dürüst bir insan olduğuna inanmayı, bundan sonra iflah olup düzelebileceğine inanmak bile hiç kolay değil. Senin hakkında, seni tiyatro sanatının çöplüğüne atmaktan daha yararlı bir seçenek düşünemiyorum. 

 

Evet, halk düşmanı vandalların bana maydanoz demesinde hiçbir sakınca bulmam. Tıpkı beygirlerin bana kişnemesinde sakınca bulmadığım gibi… Bir maden işçisi işini yaparken üstünün kirlenmesini, üstüne çamur sıçramasını nasıl göze alıyorsa; ben de vandalizme karşı savaş açtığımda üstüme çamur sıçramasını en baştan göze almış; yaptığım işin doğası gereği üstümün kirleneceğini en baştan hesaba katmıştım. (Bakınız “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, sayfa 33’te özellikle son paragraf) Bir maden işçisi, işçi tulumundaki (doğaya karşı verdiği mücadelenin ve harcadığı emeğin kanıtı olan) lekelerden nasıl ki hiç gocunmazsa; ben de, üzerime sıçrayan (ve vandallara karşı verdiğim mücadelenin, harcadığım emeğin kanıtı olan) kirli hakaretlerden gocunmam.

 

Köşenize çekilip, “vandalizmden bana ne, başkaları uğraşsın!” diyerek, yan gelip yatarsanız, üstünüze çamur sıçramaz ve “temiz” kalabilirsiniz; ama benim tercihim, bu biçimde “temiz kalmak” olamaz. Ben, mücadele etmeden, emek harcamadan, yan gelip yatarak “temiz” kalan janti insanların “temizliğini” değil; mücadeleden sonra, kir pas içinde evine dönen yorgun maden işçisinin “temizliğini” tercih ederim. Bu nedenle halk düşmanlarının bana yakıştırdığı sıfatlardan gocunmadığım gibi, onları göğsümde madalya gibi taşırım.

 

Bunu bugün söylemiyorum. Vandalların yakıştırmalarıyla bugün olduğu gibi dün de övündüm. Belge isteyen varsa, 1998 tarihli “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” adlı kitabımın arka kapağına baksın. Bu fırsattan yararlanarak, bilmeyenler için, o arka kapak yazısının tam metnini dipnotlar bölümüne koyuyorum. (3) Burada ise, o yazının, yalnızca, üzerime sıçratılan o kirli sıfatlarla (ki bir tanesi Mehmet Atak’ın yakıştırmasıdır) nasıl övündüğümü gösteren ilk cümlesini aktarıyorum:

 

Coşkun Büktel’in 1992’den bu yana, çoğunu Evrensel Kültür dergisinde “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” genel başlığıyla yayınladığı, olağandışı yaratıcı ve tokat gibi çarpıcı bir üslupla yazılmış eleştirileri, okurlar için ne denli hisseli ve eğlenceli olmuşsa; daima “adları verilerek” eleştirilen tiyatrocular için o denli acıtıcı ve utandırıcı olmuş; ve Coşkun Büktel’e, Türk tiyatro çevresinde yalnızca pek çok düşman değil; “narsist meczup”, “megaloman”, “psişik bir olgu”, “sayrılı ruhsal yapı”, “kuduz”, “şirret” gibi,  pek çok da sıfat kazandırmıştır.

 

(Coşkun Büktel “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar, 1998. Yazarın kendisi tarafından yazılmış arka kapak yazısı.  Yazının tamamı, (3). dipnotta.) 

 

Görüldüğü üzere, ben vandalların tüm yakıştırmalarını kitabımın içine almakla kalmadım. Onları kitabımın kapağına da koydum. Ben vandalların hakkımda tüm yazdıklarını tüm okurlarıma sundum. Vandalların hakkımdaki yazılarını, oğlumla, arkadaşlarımla birlikte, gülerek okudum. Umarım, Kocatürk, bundan önceki uzun yazımı, özellikle Nâzım Dosyası’yla ilgili belgesel bölümü, arkadaşlarına ve yakınlarına gösterebilmiştir. Umarım bu yazıyı da gösterebilir. Onun yerinde olsaydım, ben gösteremezdim. İyi ki onun yerinde değilim de, Kocatürk’ün yazılarını oğlumla ve dostlarımla okuyup eğlenebiliyorum.

 

Evet, halk düşmanlarının bana “maydanoz” demesinde hiçbir sakınca yok. Yeter ki halk düşmanı oldukları aritmetik kesinlikte belgelerle tescil edilmiş olsun. Senin tescilin bulunduğuna göre, sen bana istediğin yakıştırmayı yapabilirsin. Hela duvarlarından kopya bile çekebilirsin. Burada benden sana izin! Sana asla gücenmem.

 

çünkü bu sıfatı kendi de sevdiğini yazısında defalarca itiraf ediyor.

 

İtiraf değil, ilan ediyorum. Halk düşmanı vandalların hakaretlerini madalya gibi taşıdığımı, 1998 tarihli kitabımın arka kapağından nasıl ilan ettiysem; halk düşmanlarından gelen sıfatları da gururla taşıyacağımı, bir kez daha, ilan ediyorum. Sen, bırak kuşu göstermeyi de, Nâzım Dosyası’na gel!

 

“Çağrılmadan gelen Yakup” olarak -affedersiniz- "maydanoz" olarak  

 

Ne oldu? Çağrılmayan Yakup nitelemesinden vaz mı geçtin? Sana dönüp seni kirlettiğini mi fark ettin? Bana yönelttiğin diğer nitelemeler seni kirletmiyor mu zannettin? Çağrılmayan Yakup demişken, geçen yazımda bu konuyla ilgili neler yazmışım bir daha hatırlayalım:

 

Kendini 3. Richard ile Kazıklı Voyvoda arasında bir şey olarak gördüğün için, sen karşındaki sansürcülerden bile daha betersin. Şehir Tiyatrosu’nu babanın çiftliği olarak gördüğün için, senden iyileri içeri sokmamaya çalıştın. Onlara “Çağrılmayan Yakup” dedin. Ben, İstanbul Şehir Tiyatrosu repertuarında iki oyunu bulunan ve bir oyunu (şöyle veya böyle ama Şehir Tiyatrosu’nun en büyük sahnesinde) oynanmış bir yazar olarak, tiyatronun protokolündeydim. Her galaya çağrılıyordum. O protokole girme hakkını, ona buna ya da belediyeye yalakalık ederek değil, yedi yılda yazdığım Theope adlı oyumum sayesinde elde etmiştim. Senin iktidarda bulunduğun dönemde (Nurullah Tuncer döneminde) (acaba hangi nedenle dersin?) protokolden çıkarıldım ve çağrılmayan Yakup oldum.

 

(Coşkun Büktel, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız, www.coskunbuktel.com da arayın.)

 

Evet, bir daha soruyorum: Acaba hangi nedenle çağrılmayan Yakup oldum ben? Size karşı yazdığım eleştiri yazıları yüzünden mi? Protokoldeki yerimi yalakalıkla değil de eserimle elde etmiş olmam yüzünden mi? Bir oyunu Şehir Tiyatrosu’nun en büyük sahnesinde oynanmış, diğer oyunu ise repertuarınıza alınmış olan Coşkun Büktel’i protokolden atmak kimin aklına gelebilir ki?… Kimin hakkı olabilir ki?… Bu hakkı bir vandaldan başka kim kendinde bulabilir ki? Bulunduğu makama paraşütle indirilen, bulunduğu makamı hazmedemeyen vandallardan başka; bir yazarın o protokole yalakalıkla değil de kaleminin gücüyle girmiş olmasını, kim hazmedemez ki?… Kimsenin önünde ceket iliklemeyen özgür ruhlu bir insana Caligula atlarından başka kim haset duyabilir ki? Mademki sen konuşuyorsun, bu soruları sen cevaplayacaksın. Bu soruları cevaplamak yerine, “A, kuşa bak!” yapmayacaksın!

 

getirip bıraktığı yazının peşine hiç düşmediğini ve beni bu yazıyla ilgili olarak da, hiç arayıp sormadığını söylüyor ve aradıysa da, bunu benim kanıtlamamı, kanıtladığım taktirde de kendisi “yalancı” sıfatını seve seve kabul edeceğini söylüyor.

 

Öyle bir şey demedim ama, söylediklerimi öyle yorumlamana hiçbir itirazım yok.

 

O zaman önce bu sıfatı kendisine derhal giydirelim ki çıplak kalmasın.

 

Ben çıplak değilim, kral çıplak. Kazıklı Voyvoda çıplak. Caligula’nın atı çıplak. Sen çıplaksın. Rezil oldun! Nâzım Dosyası’yla ilgili yazımdaki belgeler, hakikati çırılçıplak gözler önüne serdi. Çırılçıplak yakalandın. Ne var ki, çıplaklığını reddediyor, “aslında üstümde onur diye çok pahalı bir kumaş var ama sizler göremiyorsunuz” diyerek, herkesin çırılçıplak görünen aritmetik (veya geometrik) gerçeklere aldırmadan, üstündeki o pahalı kumaşı(!) görmeye çalışmasını talep ediyorsun. Ama yok öyle yağma! Kalmadı o masaldaki “inanan” moronlar. Günümüzde masalı herkes biliyor artık. 

 

Sayın "maydanoz", bir kez daha söylüyorum, sizinki ya hafıza bulanıklığı ya da “yalan” söylüyorsunuz. Kanıtı ise o zaman ki sekreterim Nilay Kulakçeken’dir.

 

Aferin, bravo, ne güzel kanıtladın. Topu taca atıp gooool! diye havalara fırlamaya başladın.

 

Önce, geçen yazımdan alıntı yaparak, bu konuda, Kocatürk ne demişti, ben ne demiştim, görelim:

 

 

“Çağrılmadan gelen Yakup” misali bir gün çıkıp “benim böyle bir yazım var ve 

bunu yayınlar mısınız” demiş.

 

Bir türlü anlamıyorum, bunda ne tuhaflık var?! Sizin babanızın çiftliğine değil de, halkın Şehir Tiyatrosu’na ve üstelik o tiyatronun repertuarında iki oyunu bulunan ve bir oyunu (şöyle ya da böyle ama en büyük sahnenizde) “seyirciye sunulmuş” bir yazar sıfatıyla geldiğime göre; bir türlü anlamıyorum, bunda ne tuhaflık var? Benim oraya gelişimde “çağrılmadan gelen Yakup” diye adlandırılmamı gerektiren tuhaflığın ne olduğunu ya sen anlatamıyorsun ya ben anlayamıyorum. İkimizden biri kesinlikle geri zekâlı olmalı!.. Gelmem o kadar tuhafsa, beni kabul etmezdin, olur biterdi. Bana asıl tuhaf gelen şey, hem o gün beni kabul edip hem de sonradan çağrılmayan Yakup diye adlandırman… Tamam çağrılmadığım doğru da, Yakup neyin nesi oluyor? Ne anlamalıyız bundan? Senin şiir okuyan biri olduğunu mu? Konuyla ne alakası var? Yanlışlarınızı gösteren ve düzelten bir yazı önermek için, hatta herhangi bir tiyatral konuda herhangi bir yazı önerebilmek için, Şehir Tiyatrosu’nun dergisine ―sizin değil, halkın Şehir Tiyatrosu’nun dergisine― çağrılmam mı gerekiyordu?

 

Aynen onun (Yani Büktel’in) belirttiği şekilde gelişmiş bir ilişki şeklidir.

 

(E, öyleyse sorun ne?)

 

Ne diyor bakınız

 

(Hadi bakalım):

 

“Her zamanki gibi, yine isim vererek yazdığım eleştiri yazılarımdan birini, (“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”) yönetici olduğu dönemde Şehir Tiyatrosu dergisinde yayınlanması talebiyle Kocatürk'e de götürmüştüm. Kocatürk yazıyı teslim aldı ve birkaç gün içinde okuyacağını söyledi. Okuduktan sonra bana telefon edecekti ve yazı üzerinde görüşecektik. Kocatürk sözünü asla tutmadı.” diyor ama bu söylediği ya “yalan” ya da hafıza bulanıklığı. 

 

O görüşmenin tanığı bulunmadığına göre kimin yalan söylediğine, bütün öbür verileri değerlendirerek, okurlar kendileri karar verecek.

 

Ben, kendisinin de belirttiği gibi, yazıyı yayınlamakla ilgili kendisine bir söz vermiş değilim, veremem de.

 

Senin de belirttiğin gibi ve yukarıda yaptığın alıntıdan da anlaşıldığı gibi, ben zaten senden yazıyı yayınlaman konusunda söz istemiş değilim ki… Ben senden yazıyı birkaç gün içinde okuman ve daha sonra yazı üzerine benimle görüşmen konusunda söz almış, yazıyı sana o yüzden bırakmıştım.

 

Çünkü, bu yazıyı ben ve yayın kurulunda ki diğer arkadaşlarım da okumalı ve öyle karar verilmeli.

 

İyi ya işte. Ben de okuyun, sonra görüşelim, demişim. Sen de bunu kabul ettiğin için yazıyı sana bırakmışım. Ama sen, öyle bir yazıyı yüzüme karşı reddedemediğin için, yazıyı okuduktan sonra beni görüşmeye çağırmamışsın. Ben de, her şey tam tahmin ettiğim gibi geliştiği için, seni çok da fazla beklemeden, yazıyı götürüp Yom Sanat dergisinde yayınlamışım. Bana verdiğin sözü tutmayışın, benimle yüzleşmeyi göze alamayışın; (senin gibilerin mayasını iyi bildiğimden) seninle ilgili beklentime tamamen uyduğu için, bana gayet doğal gelmiş ve konuyu yazmaya kalkışmamışım. Ama sen yıllar sonra kalkıp, yalancı ve korkakları eleştirme hakkını kendinde bulunca, kısa bir yazıyla, hoop diyerek, o işlerin sana düşmediğini, senin harcında o işlerin gerektirdiği niteliğin bulunmadığını, o işlerin sana kalmadığını hatırlatmışım. Hatırlayıp sussaydın,

başına daha büyük dertler açmamış olacaktın. Ah, o kafa! Ah, o zekâ!

 

Ki onlar da okudular. Bu yazının çıkacak olan sayımızda yerinin olamayacağı görüşüne vardık. 

 

Yani yazıda gösterdiğim maddi yanlışların bile düzeltilmeden kalması, tüm yanlışların o kurumsal dergide kurumsallaşması, bugün ve gelecekte okurların o yalanlarla aldatılması gerektiği görüşüne vardınız. Aferin hepinize! AKP sizden iyisini bulamaz!

 

Bu görüşü de kendisinin sürekli bizi telefonla aradığı bir sırada kendisine ilettik. 

 

Sizi telefonla sürekli niye arayayım? Daha önce yaptığım gibi, Çağrılmayan Yakup gibi, çıkıp gelirdim. Evim Cihangir’deydi ve her gün spor olarak Maçka’ya koşup geriye dönerken tiyatronun önünden geçmekteydim. Yanlışlarınızı düzelten yazımla ilgili olarak yönetim kurulunuzun vardığı o yüz kızartıcı “görüşü” bana ilettiğiniz de, yalan. O kadarına bile cesaret edemediniz. Bana hiçbir şey iletmediniz. Ben iletmediğinizi kanıtlayamam. Çünkü iletilmeyen şeyler kanıtlanmaz. İlettiyseniz, siz ilettiğinizi kanıtlamak zorundasınız.                                                       

 

(Coşkun Büktel, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız, www.coskunbuktel.com'da arayın.)

 

 

Evet, geçen yazımda bunlar konuşulmuştu. Bu flash-back’ten sonra şimdi tekrar gelelim, Kocatürk’ün yumurtladığı “ispata”. Kocatürk, bana karşı yazdığı yeni cevap yazısında, yeni hiçbir şey söylemeden, benim kendisini sürekli aradığımı ve ret cevabını bana ilettiklerini belirtiyor ve bu kez, yenilik olarak, sekreterini şahit gösteriyor. “İspatım şahidimdir” diyor.

 

Peki neyi ispatlamış? Neyi kabul etmiyor ki, neyi ispatlamış?

 

Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları düzelten bir yazıyı kendisine verdiğimi kabul ediyor. Nâzım Dosyası’nda gösterdiğim yanlışlara itiraz etmiyor. Bu yanlışları düzelten yazımı reddettiklerini kabulleniyor. Yanlışları benim yazımla uyarılmasına rağmen düzeltmeden bırakarak kurumun dergisinde kurumsallaştırdığını söylüyorum, itiraz etmiyor. Kurumsallaştırdığı yanlışlarla Nâzım’ın aşağılandığını söylüyorum, itiraz etmiyor. O yanlışları düzeltmeyi reddetmekle, Nâzım konusunda bugünün ve geleceğin okurlarını bile bile, kasten aldattığını söylüyorum, itiraz edemiyor. Bütün bu haysiyetsizlikleri susarak onaylıyor.

 

Peki onaylamadığı ne? Neyi ispat etmiş? Şunu: Ben onu sürekli aramışım. Onlar da bana ret cevabını bildirmiş. Sekreteri şahitmiş.

 

İnsan utanır. Ben, senin Nâzım konusunda halkı aldattığını iki kere iki dört kesinliğiyle belgelemişim, sen bana diyorsun ki, ama sen beni çok aradın, biz de senin düzeltme yazını reddettiğimizi sana söyledik. İnsan utanır. Ama vandal utanmaz. Benim senin hakkında yalan söylemeye ihtiyacım kalmış mı ki? Seni zaten belgelerle yere sermiş, bok çukuruna sokmuşum.

 

Demek sekreterin benim yalancı olduğumu söylüyor. Benim sekreterim de senin travesti olduğunu söylüyor. Ne olucak şimdi? Sekreterime inanmalı mıyım? Hayır, ben sekreterime inanmıyorum. Kocatürk vandal olabilir, ciğercinin kedisi veya Caligula’nın atı olarak tanımlanabilir, halk düşmanı olabilir, hayatını on iki yaş zekâsıyla sürdürüyor olabilir ama travesti olamaz diyorum. Ortalık yerde “adam gibi” dolaşmasından belli, diyorum. Sekreterimi bu iddiasından caydırmak için, “Kocatürk bu iddianı duyarsa, alimallah, gözlüğünü çıkarır” diyorum. Mustafa Demirkanlı’ya karşı yazdığın şu satırları gösterip sekreterimi korkutmaya çalışıyorum:

 

Ben de gayet sakin gözlüğümü çıkardım ve “gözlüğümü çıkardığımda ya kafa atarım ya da görmem. Seni görmüyorum çünkü yoksun” dedim ve sırtımı döndüm.

 

(Kemal Kocatürk, “İade-i İtibar İstemi”. www.tiyatrodergisi.com 20 Şubat 2006.)

 

Sahi üçüncü bir şık saymadığına göre, yani gözlüğünü çıkardığında üçüncü şık olarak “ya da yatıp uyurum” demediğine göre, uyurken gözlük çıkarmıyor musun? Herhalde çıkarıyorsun, di mi? Peki ama, diyelim ki, yatmak için gözlüğünü çıkarmışsın, ama odada ne kafa atacağın biri var, ne de “yoksun” der gibi bakacağın biri; bu durumda ne yapıyorsun? Çünkü gözlük çıkmış ve kural belli: Ya birine kafa atacaksın, ya da “yoksun” der gibi bakacaksın. Bu durumda duvara mı kafa atıyorsun, yoksa “yoksun” der gibi boşluğa mı bakıyorsun? Yazılarında yansıyan zekâ seviyesi, birinci ihtimali, yani duvarlara sık sık kafa attığın ihtimalini, güçlendiriyor.

 

Eğer senin sekreterin de “Coşkun Büktel sizi sürekli arayıp yazısının ne olduğunu sordu. Sonunda yazısının reddedildiğini kendisine söyledim” diyorsa, yalan söylüyor demektir. Öyle bir şey söylerse, sekreterine de ki, ben ne kadar travestiysem, Coşkun Büktel ancak o kadar yalancıdır. Çünkü bu, Büktel’in “meselesi” ve onun hatırlaması doğal. Ama kendisine hiç enteresan gelmeyen konularda her gün yüz tane telefon görüşmesi yapmak zorunda kalan bir sekreterin, 3 yıl önce, hiç tanımadığı Büktel’e bir ret cevabı ilettiğini hatırlaması hiç doğal değil. Her gözlüğünü çıkarışta kafa atmaktan ambale olmuş kafanla bunları hatırlayabilirsen, sekreterine aynen hatırlat!

 

Sekreterinin ve tüm okurların şunları da bilmesi gerekiyor: Coşkun Büktel, herkesin kabul ettiği yeteneklerine rağmen, Theope yazarı olmasına rağmen; bugün bile hâlâ, açlığı, soğuğu ve sefaleti yaşayan bir insan. Büktel, 1985’te, Theope’yi yazabilmek uğruna, oldukça rahat ve özgür bir çalışma ortamında kendisine gayet iyi kazanç sağlayan (asgari ücretin on katından fazlasını sağlayan) reklam yazarlığını terk etti. O günden bu yana, tiyatro piyasamızda, ilkelerini ve değerlerini savunmak adına her türlü maddi sefalete katlandı. Buna karşılık, onun ilke ve değerlerine aldırmayan vandalları yazılarıyla teşhir ederek, onları manevi sefalete katlanmak zorunda bıraktı. Vandallarla uzlaşmaya asla yanaşmadı. Yalan, rüşvet, kayırma gibi vandallara özgü ilkel ve iğrenç yöntemleri, ağır bedeller ödemek pahasına, hayatı boyunca reddetti, aşağıladı. Theope’nin yazarı, zaten belgelerle kıskıvrak, çırılçıplak, suçüstü yakaladığı Kemal Kocatürk’ü eğer defalarca aramış olsaydı, aradığını inkâr etmezdi. Böyle trıçkadan bir sebeple yalana tenezzül edecek kadar değerlerini kolay satabilen biri olsaydı, Büktel, şu anda, açlık, soğuk ve sefaletle pençeleşmezdi.

 

Yüzün tutup cevap yazdın madem, “A, kuşa bak!” diyeceğine, benim ispat istediğim asıl konuyu (Nâzım Dosyası’nda düzeltmeden bıraktığın, esirgeyip “koruduğun” yanlışların yanlış olmadıklarını) ispatlasaydın. Asıl neyi ispatlaman gerektiğini önceki yazımda şu ifadelerle gayet net açıklamıştım:

 

Ama sen, yüzün tutar da bir daha yazarsan, yazında bu “zalimce” alayların yerine, Nâzım Dosyası’ndaki maddi yanlışların okurları zehirlemesine bir genel yayın yönetmeni olarak neden göz yumduğunu inandırıcı biçimde açıkla, olur mu? Bak bunu yapabilirsen, yani bana karşı inandırıcı olabilirsen, beni en “zalim” biçimde alaya almış, hatta kepaze etmiş olursun. Ben öyle yapıyorum. Belge ve kanıtlara dayandığım için boş konuşmuş, ağzımdan osurmuş olmuyorum. Başarımın bütün sırrı, bu: Samimi ve inandırıcı olmak... Ağzımdan çıkan her sözün samimi ve inandırıcı olmasını koşul saymak...

 

(Coşkun Büktel, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız, www.coskunbuktel.com da arayın.)

 

Benim ne senin hakkında ne de herhangi bir konuda yalan söylemeye ihtiyacım var. Çünkü yalanlarla koruyacağım herhangi bir menfaatim yok. Menfaatlerimi yazılarımın samimiyeti uğruna, yalan söylememek uğruna, kendi elimle baltalamaktan kaçınmadığımı herkes görebiliyor. Yalan söyleyerek Coşkun Büktel olunmaz, ama makam sahibi, dergi sahibi olunabilir. “Yalana müthiş alerjisi olduğunu” söyleyen senin gibi Kazıklı Voyvoda’lar için yalan, adeta oksijen gibidir.

 

Şimdi, benim ağzıma sürmek istediği o “biberi” bir "maydanoz" neresine sürer bilemem.

 

Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarını sekreterimin şahitliğiyle değil, “somut belgelerle”, aritmetik bir kesinlik olarak kanıtladığım için, kralın (ya da Voyvoda’nın) çıplak olduğunu ve benim o “biberi” onun münasip bir yerine sürdüğümü artık herkes görüyor. Biberi kralın neresine sürdüğümü sorma artık! Kral (ya da Voyvoda, ya da Caligula’nın atı) çıplak olduğu için, sürdüğüm yer “kabak gibi” ortada.

 

Nazım Hikmet ile ilgili yazısına gelince, (Hele şükür!) zaten o yazıyı bir çok yerde yayınladığına göre, orada savlamış olduklarının muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi polemiğe davet ettikleridir. Gerekli yanıtı verirlerse onlar verirler. Çünkü herkes kendi yazısının sahibidir. Ama "maydanoz-yalancı" Büktel, bu gidişle hepsinin.

 

Gelelim Mehmet Atak meselesine,

 

Bi’, dak’ka, bi’ dak’ka!... Benim geçen yazımda, 26 Word sayfasıyla okurlar adına hesap sorduğum asıl konuda bütün açıklaman bu mu? Sadece üç buçuk satırla topu taca atıp ―üstelik bu kez goooool diye kendi kendine tezahürat bile yapmadan― hemen “kaçıcan” mı?

 

Benim “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” başlıklı yazım, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarınızı yıllar sonra bir kez daha yüzünüze vurmak için yazılmıştı. O yazımın içinde Nâzım sözcüğü 98 kez kullanılmıştı. Senin cevap yazında ise Nâzım sözcüğü yalnızca 1 kez kullanılmış. Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarınızı belgeleyen yazıma karşı, yalnızca 1 kez “Nâzım”, ama 29 kez “maydanoz” demişsin. Yani belgelere karşı cevabın yok. Cevabın “maydanoz” diye kişnemekten ibaret. Aferin!

 

Benim, Nâzım Dosyanızdaki somut maddi yanlışları ve Nâzım’a yapılan haksızlıkları göstererek halkı aydınlatan ve sizi düzeltme yapmaya çağıran yazım, cevap vermeye değecek kadar önemli değil; ama benden başka hiç kimsenin üstlenmediği bu  düzeltme ve aydınlatma görevini senin “maydanozluk” olarak değerlendirmen, 29 kat daha önemli, öyle mi?

 

Nâzım Dosyası meselesinde sunduğum belge ve kanıtları bugün nasıl reddedemiyorsan, üç buçuk yıl önce de reddedememiştin. Nâzım Dosyası meselesinde, bugün nasıl üç buçuk satır karalayıp kaçıyorsan, üç buçuk atıyorsan; üç yıl önce de aynen böyle kaçmış, karşıma çıkamamış, bana ret cevabı bile verememiştin. 

 

Sana diyorum ki: “1926’nın 1948’den daha büyük olduğunu yazarak aritmetik kesinlikte bir yanlış yapmışsınız, Nâzım’ı aritmetik kesinlikte yanlışlara dayanarak aşağılamışsınız, halkı yanıltmışsınız.”

 

Sen cevap veriyorsun: “Maydanoz! Çağrılmayan Yakup! Fırsatçı!”

 

Senden aldığım cevabın içinde 1 tane Nâzım ama 29 tane “maydanoz” suçlaması var. En iyi savunmanın saldırı olduğunu bir yerlerden öğrenmişsin, güzel! Ama Coşkun Büktel’e saldırmanın duvara toslamaktan, şapa oturmaktan, küle osurmaktan başka sonuç vermeyeceğini öğrenememişsin. Gerçi feriştahın Yücel Erten bile, bunu ancak çok geç olduktan sonra öğrenebilmişti. Ama sen onun deneyimlerinden yararlanabilir, daha fazla kepaze olmaktan kurtulabilirdin. Zaten yeterince kepaze olduğunu ve nasılsa kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığını düşünüyorsun herhalde.

 

Demek sizin somut, maddi yanlışlarınızı düzeltenlere karşı tavrınız ve cevabınız: 29 kere “Maydanoz”!… Peki düzeltme? Düzeltme yok! Halkın yanıltılmaması adına düzeltme isteyene ise, hakaretin, kişnemenin bini bir para: “Ulu tiyatro büyüğü, maydanoz, yalancı, iftiracı, fırsatçı, Büktel!…”

 

Vandallardan teşekkür beklemiyorum ama, bu kadar ahmakçasına ilkel ve iğrenç olmaları da şart değil diye düşünüyorum. Vandallarda bir nebze onur bulunmasa bile, bir nebze zekâ olabilmeli diyorum.  

 

Türkiye’nin en önemli tiyatro kurumlarında, iktidarı yeterince yalarsan, böylesine “güdük” zekâlarla, böylesine özürlü karakterlerle, yönetici, hatta yönetmen bile olunabiliyor. Bu zekâlar (bu Caligula atları) kendisine beylik verilince, “ne oldum delisi” haline gelen çingenin (Çingeneleri en az Türkler kadar severim.) önce babasını kestiği gibi; yönetme yetkisini ele geçirir geçirmez, “ne oldum delisi” haline gelip, kendinde Shakespeare’i bile budamak hakkını bulabiliyor. Zekâlarının güdüklüğüne bakmadan Shakespeare’e bile müdahale edebiliyor. Türkçe’nin imla ve gramerini bile sökememiş bu güdük zekâlar, Shakespeare’e “yorum” getirdiğini söyleyebiliyor. Yahu senin o güdük zekâyla, bırak Shakespeare’e yorum getirmeyi, caddeden karşıya ölmeden geçebilmeyi bile başarman mucize.  

 

Tiyatromuz (en temelinde) bu nedenle güdük kalıyor. Bütün öbür sorunlar teferruattan ibaret. Bütün öbür eleştiriler yalnızca teferruatla meşguller. Türk tiyatrosu (ta 1992’de, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları genel başlıklı eleştiri yazılarımın ilkine yazdığım biyografik önsözde belirtildiği üzere) “insan malzemesi ve bu anlamdaki malzeme kalitesizliği” nedeniyle güdük kalıyor. Caligula atları tarafından yönetildiği için güdük kalıyor. Hiç kimse, tiyatromuza musallat olmuş zekâ geriliğini, yani insan malzemesindeki kalitesizliği somut örneklerle, açıkça, isim vererek teşhir edip, “meselenin kalbine” dokunacak kadar, kendini zeki, cesur, yeterli veya “görevli” hissedemiyor. O nedenle, meselenin kalbine dokunmaktan yan çizerek, daima meselenin “etrafında” laf üretiyorlar. Tepkileri göze alıp yazılarıyla meselenin kalbine dokunan tek kişiden ise, “geri zekâlılar cennetinin” Caligula atları nefret ediyor.

 

Kemal Kocatürk! Ben, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarla ilgili, 2003 tarihli ilk yazımı

(“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”) baştan başa belgelerle doldurmuştum. Yanlışlarınızı belgeleyen ve düzelten bu yazıyı tiyatronuzun dergisine önermiştim ve reddetmiştiniz. Yanlışları derginizde düzeltmeden bırakmıştınız. Üç yıl sonra aynı konuda yazdığım “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” başlıklı, 26  sayfalık ikinci yazımın ise, yalnızca belgesel bölümüne 10 sayfa ayırmıştım. Senin on sayfa tutan bu belgelere cevabın: “A, maydanoza bak!” şeklinde kişnemekten ibaret oldu.

 

Bir insan, okurların zekâsını nasıl bu denli hafife alabilir? Koca bir ülkede internet kullanan ve tiyatroya ilgi duyan nüfusun topyekûn moron olduğuna bir insan nasıl bu denli güven duyabilir? İnanılır gibi değil.

 

O maydanoz sözcüğünü her kişnediğinde, beni değil, aslında okurların zekâsını aşağılıyorsun. Beni kandırmayı değil, okurları kandırmayı amaçlıyorsun. Benim 26 sayfalık yazımda belgelere dayanarak anlattığım esas konuyu, “bol maydanozlu bir laf salatası” içine gömüp gözlerden kaçırmaya çalışırken; yaptığın şeyin ahlaksızlık olduğunu bal gibi biliyorsun. Ama belgelere cevap veremediğinden, sırf susmamış olmak için, ahlaksızlığa başvurmaktan kaçınmıyorsun. Asıl konuyu, bir kösele pişkinliğiyle, hiç utanmadan, üç buçuk satır karalayarak kapatıveriyor; bütün yazın boyunca, “A, kuşa bak!” der gibi, maydanoz da maydanoz diye “tepiniyorsun”. O özürlü zekânla hedef şaşırtmaya, asıl konuyu gözlerden kaçırmaya, okurları (meselenin etrafından) “dolandırmaya” çalışıyorsun. 

 

Ben o 26 sayfayı niye yazdım? İlk 10 sayfayı, niçin belgelere ayırdım? O Nâzım Dosyası’nda yapılan yanlışları, senin bir genel yayın yönetmeni olarak, benim uyarılarıma rağmen, düzeltmeden bırakmış olman ne denli vahim bir vandallıktır, nasıl bir halk düşmanlığıdır, herkes anlasın diye... Kimse unutamasın diye... Kimse unutmadı, unutmayacak. Aramızdaki bu polemikte, “Maydanoz” diye, değil 29, 929 kere bile kişnesen, bana yapıştırdığın sıfatlar değil; yalnızca, yayınladığın o Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlar, o yanlışları uyarılara rağmen düzeltmeden bıraktığın, bireysel menfaatin uğruna halkı kasten aldattığın ve Nâzım’a bile bile haksızlık yaptığın hatırlanacak.

 

Bana karşı cevap yazmaya tekrar yüzün tutarsa, asıl konuyu, asıl iddialarımı cevaplamalısın. Asıl iddialarımı cevaplamadan, “ulu Türk tiyatro büyüğü, maydanoz, yalancı, iftiracı, fırsatçı, vurguncu, kundakçı, hayali ihracatçı, seri katil, kapkaççı, dinozor, matador, yılan, çıyan, falan filan gibi sıfatları adımın önüne tekrar tekrar koyarak, laf salatası yapmaya kalkarsan; okurlar, “bu herif, bunca tantanayı neden yapıyor? ‘A, kuşa bak!’ diyerek dikkatimizi çelip çelip hangi pisliği örtmeye çalışıyor?” diye sormazlar mı sence? Tiyatroyla ilgilenen okurlar kendilerine bu soruyu sormayı akıl edemeyecek denli moron mu sence? Sen okurların tümüyle moron olduğuna güvenerek yazıyorsun. Ben okurların tümüyle moron olduğuna inansam, yazı yazmaya gerek duymam.

 

Şimdi Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlara dair üç buçuk satırlık cevabını ince ince tahlil ederek, ne kadar inandırıcı olduğunu görelim:

 

Nazım Hikmet ile ilgili yazısına gelince, zaten o yazıyı bir çok yerde yayınladığına göre

 

“Zaten” birçok yerde yayınlandı, ha? Kimi kandırmaya çalışıyorsun? Neyi amaçlıyorsun? Sana getirdiğimde “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı” adlı yazım hiçbir yerde yayınlanmış değildi. Şu satırları yazdığım an’a (13 Mart 2006) kadar da, Yom Sanat’tan başka hiçbir yerde yayınlanmış değildir. Eğer dediğin gibi “bir çok yerde” veya Yom’dan başka herhangi bir yerde yayınlandıysa, nerede yayınlandığını söyle! Şurada yayınlandı, tarih şudur, linki ya da sayfa numarası budur, de! Kaynak göster, ispat et! Ama yine çıkıp sekreterim öyle söylüyor, ispatım şahidimdir, kurşunum imzamdır türünden maskaralıklar etme! Kaynak göster! Okurlar baksın, inansın.

 

(Güncelleme: “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımı artık coskunbuktel.com'da okuyabilirsiniz.)

 

Tabii ki, gösteremeyeceksin. Çünkü o yazının birçok yerde yayınlandığını iddia ederken, çoğu zaman olduğu gibi, yine yalan söylüyorsun. Mustafa Demirkanlı’ya karşı yazdığın “Bugün dertleş…” http://www.tiyatrom.com/kemal_kocaturk_01.htm  başlıklı yazında hiç utanmadan, “yalana karşı müthiş bir alerjim var benim” diyorsun. Herhalde yalnızca Demirkanlı’nın yalanlarına alerjin var. Kendi yalanlarına alerji duymuyor, yalanlarınla barış içinde bir arada yaşıyorsun.

 

Ama neyse, yalan, sen söyleyince haber sayılmaz. O nedenle, yalanını yakaladım diye zil takıp oynayacak değilim. Sana yalancı bile diyecek değilim. Çünkü bir halk düşmanını yalancılıkla suçlamak, Hitler’i erik çalmakla suçlamak kadar abuk bir şey olurdu.

 

Ancak, o “zaten” kelimesiyle ne demek istediğini sormak isterim. “Zaten birçok yerde yayınlanmıştı, bizim yayınlamamıza gerek yoktu” gibi bir hava yaratıp, yine okurları yanıltmaya mı çalışıyorsun? “Hayır, yanıltmaya çalışmıyorum” diyorsan, hesap ver, ne yapmaya çalışıyorsun? O yazının birçok yerde yayınlandığı doğru bile olsaydı, bunu ne gibi bir maksatla söylediğin sorusu yine de cevap gerektirirdi.

 

“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı”  başlıklı yazım, senin dediğin gibi “bir çok yerde yayınlanmış” bile olsaydı, sizin derginizde yine de yayınlanması gerekirdi. Hatta hâlâ gerekir. Yanlışları düzeltmenin zaman aşımı olamaz. Yanlışlar günün birinde mutlaka düzeltilir ve vandalların, halk düşmanlarının, kurumlar üzerinde bıraktığı lekeler bir gün mutlaka temizlenir. Günün birinde, Şehir Tiyatrosu’na bu aritmetik gerekliliği tanıyacak sağduyuya sahip bir yönetim mutlaka gelir. Ben o günü göremeyebilirim. Ama o günün geleceğine eminim. Çünkü hakikatin gücüne inanıyorum. Yalan ve sansür, hakikati ancak sınırlı bir süre için, bastırabilir. Ama baki kalan, ebedi olan, hakikattir. O nedenle, Nurullah Tuncer’den sonra, yeni yeni Tuncer’ler gelse bile, günün birinde, dürüst, birikimli (ve yaratıcı insanları “maydanoz” veya “Çağrılmayan Yakup” saymayan) sağduyulu insanlar, Şehir Tiyatroları’nın da, Devlet Tiyatroları’nın da başına mutlaka gelir, bu satırlara mutlaka ulaşır ve bu satırların gereğini mutlaka yerine getirir. O gün, hakikatin bir kez daha galip geldiği, vandalların ve halk düşmanlarının bir kez daha lanetlendiği bir gün olur.

 

orada savlamış olduklarının muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi polemiğe davet ettikleridir.

 

Önce kullandığın şu “savlamak” fiiline cevap verelim: 1948 tarihinin, sizin derginizde yazıldığı gibi “1926 tarihinden önce” gelmediğini söylemek, “savlamak” değildir. Aritmetik bir hakikati belirtmektir. Bir insanın “iki kere ikinin dört ettiğini savladığı” nasıl söylenemezse, 1926’nın 1948’den önce geldiğini “savladığı” da söylenemez.

 

Benim yazım, “savlamalara” değil, aritmetik kesinlikte belgelere dayanan ve sizin Nâzım’a yaptığınız haksızlıkları aritmetik kesinlikte belgelerle ve “Nâzım’ın kendi sözleriyle” kanıtlayan bir yazıydı. O yazıda savlamalar değil, belgelenmiş hakikatler vardı. Zaten o yüzden ne isim vererek eleştirdiğim yazarlar cevaplayabildi ne de sen cevaplayabiliyorsun. Üç buçuk satır karalayıp suçun tümünü yazarlara atarak, “kaçan kurtulur” deyip, suç mahallinden cızlamı çekmeye çalışıyorsun. 

 

Kurumun dergisinde Nâzım’la ilgili sizin bastığınız zırvaları okumuş insanların çoğu, sizin tarafınızdan sansür edilerek çöpe atılan yazımdaki o hakikatleri henüz okumadılar. İnsanlar sizin yanlışlarınızı açıklayan hakikatleri sizin derginizde okumalıydılar. Halktan yana, dürüst, nesnel ve ciddi dergicilik bunu gerektirirdi. Ama koltuğa oturunca “ne oldum delisi” olup kendini Kazıklı Voyvoda sanan sansürcü halk düşmanlarından, Caligula atlarından, bırakın yaptıkları yanlışlara dair düzeltme yazıları yayınlamayı; hiç değilse, en azından, somut, maddi yanlışları düzeltmelerini bile beklemek, saflık olur, tabii.

 

Savlamak ha! 1948’in 1926’dan büyük olduğunu savlamak, senin Büktel hakkındaki osuruktan savlarına benzemez. Büktel hakkında kullandığın sıfatları yan yana dizerek tren gibi uzatsan bile, Nâzım Dosyası’ndaki yalan yanlış bilgilerle halkı zehirlemeye, uyarıldığınız halde, yani bile bile, yani kasten, devam ettiğinizi insanlara unutturamazsın. Aritmetik hakikatleri “maydanozluk”, bu hakikatleri suratına çarpan adamı “maydanoz” diye niteleyerek, halk düşmanı olduğunu gözlerden kaçıramazsın. Laf kalabalığıyla paçayı sıyıramazsın.

 

savlamış olduklarının muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi polemiğe davet ettikleridir.   

 

Peki sen kimsin? İskele babası mı? O derginin künyesine, genel yayın yönetmeni diye, niçin adını yazdırdın? Genel yayın yönetmeni olmanın yalnızca süksesi yoktur. Sorumluluğu da vardır. Adama sorarlar: Mademki doğru yazılarla yanlış yazıları ayırmaya zekân ve birikimin yetmiyor, kurumun dergisine ne hakla, ne yüzle genel yayın yönetmeni oldun?  Neden, “ben Caligula’nın atı değilim, bu görevi kabul edemem, benden iyiler yapsın” diyerek, kenara çekilmedin? “Ötekiler cevap versin” diyerek şimdi kenara çekildiğin gibi, o zaman niye kenara çekilmedin?

 

Kurumun dergisini yalan yanlış yazılarla dolduran en üst yetkili sen olduğuna göre, hesap senden sorulur: Neden, Nâzım konusunda koskoca bir kitap yazmış olan Coşkun Büktel’e başvurmadın? Büktel’in Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları teşhir eden yazısını, ayağına kadar getirdiği halde neden yayınlamadın? Hadi Büktel’den nefret ettiğin ya da nefret eden vandallardan ödün koptuğu için onun düzeltme yazısını çöpe atıp yayınlamadın; peki en azından, halkın bilgi yanlışlarıyla bugün ve gelecekte zehirlenmesini engelleyecek düzeltmeleri neden yapmadın? Kurum dergisinde Nâzım’ın aşağılanmasına ve halkın aldatılmasına, Büktel’in uyarısına rağmen, kasten, bile bile, neden göz yumdun?

 

Bütün bu sorulara cevabın ne: “Maydanoz”!… Bir kere Nâzım, 29 kere “maydanoz”.

 

İnsan bu kadar “kaşar” olabilir mi?   

 

Bütün bu soruların “muhatabı ve sahibi” sensin, “her zamanki gibi polemiğe davet ettikleri”m değil. Önceki yazımda söylediğim gibi, ben kimseyi polemiğe davet etmedim. Ben “senin” olurunla yayınlanan yazılardaki yanlışlarla ilgili aritmetik kesinlikte belgeler sunarak, Nâzım’ın kendi sözleriyle de yalanlayarak, o yazıları mahkûm ettim. O yazıların sahipleri, senin kadar enayi olmadıkları için, somut hakikatlere karşı çıkmaya kalkışmadılar. Bana cevap vermeden susup oturdular. Özür dileme yetenekleri bulunmadığından, hiç değilse, susup oturdular.

 

Ama sen ne yaptın? “Yalancılar, korkaklar, iftiracılar…” diye naralanarak, isim vermeden etrafa suçlamalar savurup, kuvvacıyım, devrimciyim, delikanlı tiyatrocuyum diye böbürlenmeye kalkıştığında; seni küçük, kısa bir değini yazısıyla, (“Kocatürk’ün Mide Gazı Kadar Hafif Yazısı”) uyardığım zaman ne yaptın? O kısa yazıda, sana üç yıl önce reddettiğin “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı o belgesel hakikatlerle dolu uzun yazımı hatırlattığımda, hatanı anlayıp kenara çekildin mi? Susup oturdun mu? Hayır, ne gezer! Elinin çamuruyla bana saldırmaya kalktın. En iyi savunmanın saldırı olacağını sanarak, beni “maydanoz”, o belgesel yazımı ise “maydanozluk hali” diye suçlayarak; aritmetik kesinlikle belgelenmiş hakikatleri, bastırmaya kalkıştın. Hakikatlerin üzerine yürüdün! Hakikatin yerine hakaretleri ikame etmeye çalıştın. Karakolda bağırıp çağırarak suçunu örtmeye çalışan yankesici kadınlar gibi, çaçaronluğun, çalçene gürültülerin, laf kalabalığının, belgelenmiş hakikatleri örtebileceğine inandın.

 

Şimdi niye kenara çekiliyorsun? Ben yapmadım onlar yaptı diyerek suç mahallinden niye cızlamı çekmeye çalışıyorsun? Onlar hatalarını kabullenip sustular. Sen madem konuşuyorsun, yukarıdaki sorulara cevap vermek zorundasın. Hesapta cevap vermiş gibi yaparak, aslında, hiçbir şeyi cevaplamadan, papağan kadar Türkçe’nle “maydanoz, maydanoz” diye guruldayıp durmaktasın. Sen bana cevap veremedin. Sen sadece susmayı reddettin. Verilecek hiçbir cevabın olmadığı halde, kişnemeden daha anlamlı olmayan ifadelerle ve kendini kepaze etmek pahasına da olsa, susmayı reddettin. Sen bana cevap filan vermiyorsun; verilecek cevabın olmadığı için, susmayı reddeden inatçı bir beygir gibi, sadece kişniyorsun.           

 

Sen, Coşkun Büktel’i sevmeyen tüm vandallar gibi, halkı da sevmiyorsun. Topu Nâzım Dosyası’ndaki yanlışların yazarlarına atma! Senin bir genel yayın yönetmeni olarak, günahın onlarınkinden çok daha büyük. Onlar, yanlış yaptılar. Hata ettiler. Doğru ve sağlam bir yazı yazabilmeyi beceremediler. Beceriksizlik, kasten, bile bile işlenmiş bir suç değildir.

 

Ama senin suçun yalnızca beceriksizlik değil. Yalnızca, senden iyisi yokmuş gibi; kıt Türkçe’nle, kıt zekânla, bir Caligula atı gibi kurumun dergisinin başına paraşütle indirilmeyi kabul etmen değil. Bunlar, senin asıl suçunun yanında çok masum, çok insani kalıyor. Senin asıl suçun, kurumun dergisinde yanlışların kurumsallaşmasına; bugün ve gelecekte o derginin koleksiyonlarını okuyacak insanların ve o koleksiyonlardaki yanlışları alıntılayarak daha da yayacak araştırmacıların yanıltılmasına; halkın aldatılmasına; uyarıldığın halde, bile bile, kasten, izin vermek. Senin asıl suçun, bu! Belediyedeki velinimetlerin fiyaskonu fark etmesinler diye, bireysel menfaatlerin haleldar olmasın diye, yanlışları esirgeyip korumak. Nâzım’a yapılan haksızlığa, uyarıldığın halde, bile bile, kasten, göz yummak. Nâzım’ı aşağılayan yanlışları kurumun dergisinde düzeltmeden bırakıp, halkı, kasten, bile bile aldatmak. Halk düşmanı olmak.

 

Bu suçların muhatabı da sahibi de sensin. “muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi polemiğe davet ettikleridir”  diyerek, bu suçları, o yazıların yazarlarına atamazsın. Onlar, senin gibi kasten, bile bile, suç işlemediler. Topu taca atarak, bu suçlardan yakayı sıyıramazsın.

 

Çünkü bana şu soruları soran, o yazarlar değildi:

 

Coşkun Büktel! Şimdi soruyorum “yalancı” kim? “korkak” kim? Senden ve yazılarından neden ve ne için korkayım! Korkmam ve bu konuda yalan söylemem için çıkarım ne olabilir?

 

(Kemal Kocatürk, “Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez”. )

 

O sorulara benden şu yanıtı alan, o yazarlar değildi:

 

Mesela, yönettiğin derginin Nâzım Dosyası’nda neler zırvalandığını örtbas etmek istemeni göstersem, yeterli olabilir mi? Belediyedeki velinimetlerinin, o dosyadaki zırvalara uyanmasını engellemek istemeni göstersem yeterli olabilir mi?

 

(Coşkun Büktel, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız, www.coskunbuktel.com da arayın.)

 

Cevap isteyen sendin! Cevabı aldın! Anlaşılan yeterli olmuş ki, ikinci cevap yazında bir daha o konulara girmiyor, o konuları üç buçuk satırla geçiştirip, unutturmaya çalışıyorsun. Güya cevap yazdığın halde, cevap namına hiçbir şey söyleyemiyorsun. Okurlar, dilin nerene kaçtı diye adama sormazlar mı? İlk cevap yazında yakama yapışıp o soruları bana sorduktan ve cevap talep ettikten sonra, ikinci yazında o  konuları üç buçuk satırla geçiştirerek suç mahallinden cızlamı çekmeye çalışmanı okurlar hayra yorar mı?

 

Mademki, susmayı reddediyorsun, Nâzım Dosyası’nın hesabını vermek zorundasın. Bunun dışında söylediğin her şey, “A, kuşa bak!” demekten, yani okurların zekâsına hakaret etmekten başka anlam taşımayacak.

 

Gelelim Mehmet Atak meselesine,

 

Evet, şimdi gelelim Mehmet Atak meselesine:

 

2002 yılının Mayıs sonu ya da Haziran başında, AKP’li İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmeni Şükrü Türen’i görevden alarak, yerine Nurullah Tuncer’i atadı. Tuncer ve yanına aldığı iki yardımcısı (Kemal Kocatürk, Mustafa Arslan) birlikte trio olarak, Şehir Tiyatroları’nı, babalarının çiftliğiymiş gibi ve kendisine beylik verilince ne oldum delisi olup babasını kesen lümpen vatandaş gibi astığı astık kestiği kestik biçimde yönetmeye başladılar ve art arda yaptıkları uygulamalarla İŞTİSAN (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları) örgütünün tepkisini çekmeye başladılar.

 

Bu uygulamaların en çok ses getireni, AKP’nin emeli doğrultusunda, bir Necip Fazıl oyununun (“Bir Adam Yaratmak”) sahnelenmesiydi. Pek çok kişi, bu yönetimi sırf Necip Fazıl sahnelediği için, gayet mantıksız ve dayanaksız biçimde, suçladı. Coşkun Büktel ise, Evrensel Kültür dergisinin üç sayısında (Mart-Ağustos-Eylül 2003) yayınladığı somut kanıtlara dayanan üç bölümlük bir inceleme ve eleştiri yazısıyla, bu yönetimi, “Bir Adam Yaratmak”ı eline yüzüne bulaştırdığı için suçladı. (Nurullah Tuncer, “Bir Adam Yaratmak”a yalnızca genel sanat yönetmeni olarak değil, o saçma sapan dekorun dekorcusu olarak da imza atmıştı. Yardımcısı Mustafa Arslan ise, Necip Fazıl’ın mirasçısı Mehmet Kısakürek’e, oyunun yönetmeni oyun yazarının gelinlik kızı olan oyun metniyle gerdek odasına çekildi, babanın gerdek odasına girip onların işine karışması yakışık almaz diyerek, oyunun ırzına geçilmesini savunmuştu.) Gazete ve dergilerdeki dayanaksız suçlamaları keyifle ve kolaylıkla cevaplayan yönetim, Büktel’in Evrensel Kültür’de (Mart-Ağustos-Eylül 2003) yayınlanan eleştirel incelemesine karşı sadece sustu.

 

Tuncer yönetiminin gürültü koparan uygulamalarından biri de, stajyer kadrodaki Mehmet Atak’ın kadrosunun feshedilmesiydi.

 

9 Eylül 2002 tarihli bir kararla kadrosu iptal edilen Mehmet Atak, idari mahkemeye başvurdu ve aşağı yukarı bir yıl kadar sonra, 22 Ağustos 2003 tarihli mahkeme kararıyla kadrosuna iade edilerek, tiyatroya geri döndü.

 

Sevin Okyay, 16 Mart 2004’te, Radikal’de çıkan “Gene O Hikaye” başlıklı yazısında, şunları söylüyordu:

 

Dekoratör Nurullah Tuncer sanat yönetmeni olunca, her iki girişimi de ilerletti. Örneğin, Necip Fazıl Kısakürek'in oyununu, olumsuz eleştiri yağmuru altında, sahneye koydurdu. Derken, Başar Sabuncu, Orhan Alkaya, Macit Koper, ifade özgürlüklerini kullanıp demeç verdikleri için disipline verildi. Hemen ardından da, verimsiz ve başarısız olduğu gerekçesiyle, Mehmet Atak'ın işine son verildi. Trajik olmasa, komik derdik. Atak, kurumda dört yılda yedi seçkin işe imza atmıştı, ŞT iddialarında somut yanlışlar vardı (Cep Tiyatrosu'nun 2 bin kişilik olduğu bile iddia edildi).

(…)
Atak'ın olayı, pek çok tiyatrocu ve aydının tepkisiyle basında öne çıkınca, herhalde onu tek olmaktan kurtarma kaygısıyla, bir grup yevmiyeli sanatçının işine son verildi.  (…)
zaten yeni yönetimi Tuncer'in kendisinden çok yardımcıları Kemal Kocatürk, Mustafa Aslan ve Nilgün Kasapbaşoğlu temsil ediyor gibi.

 

(Sevin Okyay, “Gene O Hikaye…” Radikal, internet baskısı, 16 Mart 2004.)

 

Kemal Kocatürk, Şehir Tiyatrosu’nda başka yönetmenler ve onların sahnelenmeyi bekleyen başka projeleri yokmuş gibi, bütün oyunları kendisi yönetmek zorundaymış gibi, bir sezonda üç oyun sahnelemeye kalkınca, İştisan (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları) tarafından mahkemeye verildi ve yönettiği son oyun olan “Yedi Kocalı Hürmüz” hakkında, mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Kocatürk “Elsiz, belsiz, dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta” başlıklı bir yazı yazarak, “Yedi Kocalı Hürmüz” oyununu durduran İştisan üyelerini tarihe havale ettiğini bildirdi. O tarihte, kendisi de, insan olmanın birinci şartı olan emeğe saygı duymak kuralını umursamadan Büktel’in yazısını engellemiş ve Nâzım Dosyası’nda yapılan yanlışlarla ilgili olarak, “Büktel’in halkı aydınlatma hakkını elinden almış olan” Kocatürk, yazısında şöyle diyordu:

 

Aynı tiyatronun içinde seksene yakın sanatçı arkadaşının, her şeyden önce emeğine saygı duymak insan olmanın birinci gereği değil midir? Sanatçının sanat yapma hakkını elinden almaya çalışan sizleri tarihe havale ediyorum.

 

(Kemal Kocatürk, “Elsiz, belsiz, dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta” Tiyatrom sitesinin makaleler sayfasında bulunabilir. Site, genelde olduğu gibi bu yazıyı da yayın tarihi belirtmeden yayınlamış.)

 

Kocatürk, aynı yazısında, Sevin Okyay’ı da cevapladı ama, cevabında Okyay’ın iddialarından hiç söz etmedi, Okyay’a karşı da yalnızca, “en iyi savunma saldırıdır” taktiğini uyguladı. Mehmet Atak’ı tiyatrodan atmalarının gerekçelerine ve onu tiyatrodan atabilmek için, cep tiyatrosunu 2000 kişilik bir salonmuş gibi gösterdikleri iddiasına hiç değinmeden, Sevin Okyay’ı, Şehir Tiyatrosu’ndan “mamalanıyor” olmakla ve maması kesilince eleştirmeye kalkmakla suçladı:

 

biz, “elsiz, belsiz, dilsiziz” dedik diye, söyleyecek sözümüz yok sandılar. Yok efendiler, o kadar da değil, artık bıçak kemiğe dayandı.

Son “tiyatro tiyatro” dergisinde ve radikal gazetesinde Sevin Okyay imzasıyla çıkan yazıların tamamen maksatlı ve yıpratmaya yönelik yazılar olduğunu anlamak için kâhin olmak gerekmiyor. “Şehir Tiyatrolarında deprem” manşeti; eskiden olduğu gibi bir “gıdıklama” eylemi değil, bir “çökertme” eyleminin başlangıcı niteliğini taşımakla birlikte, haddini aşan cümleler ve artık “belden aşağı” seviyededir. Bu seviye karşısında suskunluğumu bozma isteğim yönetimde bulunan arkadaşlarıma verdiğim söze karşın artık kaçınılmaz bir hal almış ve seviyenizden konuşmayı kendime zul bir ödev saymaktayım.

Koparılan tüm bu yaygaranın ana nedeni aslında son derece basittir. Bir takım eleştirmen, yazar, editör, dergici, sanatçı, saatçi vs.’nin, kısacası, Şehir Tiyatrolarından mamalananların mamaları kesilmiştir. Bu bezirgân tayfanın son mama hortumu da kesilince “Şehir tiyatrolarındaki depremin” perde arkasını ve de şiddetini gözler önüne sermeye yetmiştir.

 

(Kemal Kocatürk, “Elsiz, belsiz, dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta”)

 

Görüldüğü üzere Kocatürk, o zaman da, “en iyi savunma saldırıdır” taktiğine başvurmuş; ustası ve piri Tayyip Erdoğan gibi, eleştirileri cevaplamak yerine, eleştirenleri mamaları kesildiği için yaygara yapmakla suçlamıştı. Tıpkı, bugün de, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışların hesabını soran Coşkun Büktel’i, yanlışların yanlış olmadığını kanıtlayarak cevaplamak yerine, “maydanoz” suçlaması yaparak cevapladığı gibi.

 

Kocatürk’ün yazısında, cevap verebildiği suçlamalar da vardı. Meltem Cumbul ve Mehmet Ali Alabora gibi meşhur tiyatroculara misafir sanatçı olarak niçin rol verdiği, yurtdışında oyun yönetmeye niçin izinsiz gittiği gibi soruları (sorular zaten mantıksız olduğu için) Kocatürk kolayca cevaplamıştı. Kocatürk’ün, yazısında geniş yer ayırdığı o saçma sorularla ve cevaplarıyla ilgilenmiyorum. Zaten Kocatürk’ü cevaplayan Şehir Tiyatrosu yönetim kurulu ve İSTİŞAN üyesi Hülya Karakaş da o soruları saçma buluyor ve Kocatürk’ün yurtdışına izinli mi yoksa izinsiz mi gittiğiyle de “ilgilenmediğini” belirtiyordu.

 

Hülya Karakaş, Kocatürk’ün, “Elsiz, belsiz, dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta” başlıklı yazısını, Tiyatrom sitesinde ve Tiyatro Tiyatro dergisinin Temmuz 2004 sayısında yayımladığı “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır” başlıklı yazısıyla cevaplamıştı. Karakaş, yazısında, belgelere dayanmıyor olsa da, Kocatürk hakkında, onu “içeriden” bilen birinin enteresan suçlamalarına yer veriyordu. Yazıyı, bazı bölümlerin altını çizerek, "aynen" aktarmakta yarar görüyorum:

 

 

1.“Elsiz,belsiz, dilsiz” ha Sayın Kemal Kocatürk ? Sahi siz bu niteliklere sahip misiniz? Sanmam. Benim gördüğüm eliniz dursa diliniz durmuyor, beliniz dursa eliniz durmuyor. Bu tiyatroda hangi taşı kaldırsak altından siz çıkıyorsunuz. Sizi kapıdan kovuyorlar bacadan giriyorsunuz. Adeta sıradan bir oyuncu olmamak için and içmişsiniz. Bastırılmış duygularınız ne yazık ki yönetici olmakla iyileşmiyor Kemal Kocatürk. Hepimiz insan! olduğumuz  için hayat çizgimizde zaman zaman yaşadık bu çıkmazları. Biraz durun siz, gerçekten; frene basın,buna ihtiyacınız var. Hala bağırıp çağırarak ağzınızdan salyalar akıtarak ona buna saldırmanızda pek fayda göremiyorum.

2. Maaşınızı elbette ki yönetim kurulu üyesi olarak değil, “sanatçı” ünvanınız karşılığında alıyorsunuz. Bu da nereden çıktı? Siz bu erki kendi lehinizde çok sarsıcı bir şekilde kullanmasaydınız eğer, kimse bu kurumda ne oyun yönetmenize, ne de oynamanıza karşı çıkardı. Kaldı ki siz bütün karşı çıkanları görmezden geldiniz, düdüğünüzü öttürdünüz. Görüyorum ki çok yorgunsunuz, kaleminiz de artık titremeye başlamış, biraz durun,durun biraz. (şarkı sözü gibi mi oldu dersiniz?)

3. Başkalarını bilmem ama ben başarılı olmuş insanları severimi, kaybedenleri sevdiğim kadar. Başarılı olmak için çıktığı yolda gücünü insanları ezmek için kullanmasın yeter ki. Siz kimi kandırıyorsunuz, bunu fazlasıyla yaptınız. Öyle ki; Zuhal Ergen sizi terslediği için teşvik ikramiyesini kestirdiniz, yönettiğiniz oyunlarda yevmiye karşılığı çalışan genç sanatçılara hakaret ettiniz, bu tiyatroda sizden daha fazla olmayı hakeden kimi oyuncuların kovulmasının altına imza attınız, Yedi Kocalı Hürmüz adlı oyunun yönetmeniydiniz, provanızın en yoğun döneminde, sizinle hiçbir organik bağı olmayan bir başka oyunun yurtdışı turnesine katıldınız, (Bir Adam Yaratmak-Almanya) ve oyunun asistanlarınıza! teslim ettiniz. Suç dosyanız bayağı kabarık değil mi? Benim bilmediklerime! belki yeni eklemeler olabilir.

4. Sahi sizin bu yurtdışı ve turne merakınız nereden geliyor ben de bunu merak ediyorum. Turne merakınızı özel tiyatrolarda gidermenizi tavsiye ediyorum. Çünkü onlar ayakta kalabilmek için bütün ülkeyi karış karış dolaşıyorlar. Yorulursanız belki durursunuz. Yurtdışına gitmek için de dilerseniz sizi yönetmeliğin nimetlerinden faydalandırabiliriz, uzun süre orada kalıp, aramıza bilgi-görgü! arttırarak dönmüş olursunuz. Sizin yurtdışında başarılı! bir yönetmen olmanıza neden karşı olalım? Ve hangi yurtdışı allasen? Sizin, birlikte çıktığımız ilk Makedonya turnesinde (Bir Ata Krallığım) ilişkiler kurmak adına ne varyasyonlar yaptığınızın kimse farkında değil miydi sanıyorsunuz? Sahi siz Makedonya dışında başka bir ülkede oyun mu sahnelediniz? Ben bilmiyorum da! Elbette önünüz açık, AB’ne girmek için sizin oyunlarınıza! bu ülkenin ihtiyacı var.

5. Bu kadar kötü yalan söylemeyi size kim öğrettiyse hata etmiş. Bakın şarklı zekanıza! bunu hiç yakıştıramadım. Sallamanın da bir yolu yöntemi vardır. Şakir Gürzumar’ı bu tiyatronun “muhalifleri” değil bizzat sizin yöneticilik anlayışınız kaçırdı. Yönetmen, taleplerinin yerine getirilmediği oyuncunun provada bulunmadığı gerekçesiyle bıraktı. “Hırçın Kız provalarını.” İspat mı istiyorsunuz. Şakir Gürzumar’la sizi karşılaştırayım isterseniz. Bunu yaparım bilirsiniz.

6. Yönetmeliğin 33/c ve 35/b maddelerinin ihlal edildiğini ve suç işlendiğini söylüyorsunuz. 34/b maddesi gereğince kimi asacaksınız? Siz kimi korkutuyorsunuz, bu mesnetsiz sallamalarınızın bir sonu yok mudur, aba altından sopa mı gösteriyorsunuz?

7. Madem bu tiyatronun yasalar ve yönetmelikle idare edildiğini biliyordunuz da neden yöneticiliğiniz döneminde bizzat kendiniz yasayı çiğnediniz? Yönetmeliğin 19, maddesi B bendinde rejisörlerle ilgili maddeyi ihlal ettiniz. Hem de üç kez. Evet; sizden önceleri de bu madde ihlal edilmiş, ama sabun bu denli köpürtülmemiş.

8. Bu maddeyi, tiyatro çalışanlarını yok sayarcasına ihlal ettiğinizden hakkınızda açılan mahkeme kararı için bir suçlu arıyorsunuz yazınızdan anladığım kadarıyla. O suçlunun da Macit Koper olduğunu ilan etmişsiniz. O davayı açan insanlar bellidir bunu çok iyi biliyorsunuz. Kaldı ki Macit Koper bu yönetmelik maddesini “antidemokratik” bulduğunu söyleyerek davanın açılmasına karşı çıkmıştır. İŞTİSAN üyeleri maddenin işletilmesine karar verdiklerinden dernek de diğer meslekdaşlarına katılmıştır. Tiyatronun neredeyse üçte ikisi sizin bu maddeyi ihlal ettiğinize, iktidar erkinizi kendi lehinizde kullandığınıza karar vermiştir. Demek ki hukuk da böyle düşünmüş olmalı ki oyunla ilgili “yürütmeyi durdurma” kararını vermiştir.YAŞASIN ADALET! Kaldı ki bu maddenin demokratik olmadığı konusunda herkes hemfikir, ben de. Sizin kadar bizim de yaratma şansımızı ortadan kaldırdığı için. Söylediğiniz gibi, “sanatçı sanatçıyı engellemeye” çalışmamıştır. Bundan böyle bu kurumda iktidar olanaklarından arsızca faydalanmaya çalışan yöneticilere dur demiştir sanatçılar. Üstelik ilk kez kişisel değil, toplumsal bir nedenle hukuğun kapısını çalarak.

9. Eğer iktidar diye birşey varsa o gücü “antidemokratik” maddenin kaldırılması için çabalamayan yöneticiler utanmalı, bu kurumun sanatçıları değil.

10. Kişisel bir sorun daha var Sayın Kocatürk. Yoksa size ünlü Türk büyüğü mü demem lazım? Sizin bir sanatçı üslubunuz yok mudur? Hani sanatınıza, sanatçılığınıza söz ettirmiyorsunuz da! Aynı sezon içinde birbirinden üslup olarak çok farklı üç oyunu sahneleme cesareti göstermenizin karşılığında soruyorum: bu tiyatronun sizden başka bir yönetmeni yok mudur? Bu kadar mı acizdir bu yüz yıllık kurum?Bakın herkes kargalarla birlikte gülüyor. Daha fazla eğlendirmeyin bizi, ciddi! işlerimiz var.

11. Kim karşı bilmem,bilmek de istemem, ama ben M.Ali Alabora’nın, Meltem Cumbul’un bu tiyatroda oynamalarını çok da makul buluyorum.bu durum karşısında icazete de ihtiyaç yoktur. Sadece bu arkadaşlar üzerinden prim yapılmaya çalışılmasını anlayamıyorum. Eğer “Hırçın Kız” adlı oyun için söylüyorsanız bu “%107” doluluk oranını, TV kahramanları olan Tülin-Caner ikilisini çıkarsaydınız, işte söylediğiniz o seyirci patlamasını cidden başarmış olurdunuz. Ve şundan emin olun ki, o seyirci bir daha da tiyatroya adım atmazdı. Tiyatro tarihi bu gerçeğin kanıtlarıyla doludur. Allahaşkına söyler misiniz,bu doluluk oranı, seyirci patlaması da neyin nesidir, kimin fesidir? Biz mi kör olduk? Her gelen yönetici bu patlamanın arkasında kayboluyor. Kim doğru söylüyor? Seyirci patladı belki biz duymadık. Lütfen kanıtlarıyla bize sununuz. Benim ve İstanbul halkının seyirci sayısında gördüğü tek müthiş artış Gencay Gürün döneminde olmuştur. Sizin vizyondan yoksun çabalarınızı! Gencay Gürün layıkıyla başarmıştır. (Kurum dışından oyuncu transferleri, popüler tiyatro anlayışı...vs.) Bir de Kenan Işık döneminin ilk yılları seyirci anlamında parlak geçmiştir, o kadar.

12. Siz Y. Kurulundan izin aldınız mı almadınız mı gerçekten bilmiyorum, bilenlere sormalı. İlgilenmiyorum da. Asıl ilgilendiğim sizin Y. Kurulu toplantılarına birkaç kez üstüste girmediğiniz. Ne adına? Yurtdışında tanınan, önemli! bir yönetmen olduğunuz, vaktiniz kalmadığı için mi? Bu kadar masum nedenlerle mi hakkınızda yönetmeliğin 13. maddesi işletildi ve yönetim kurulu üyeliğinize son verildi?

Not: Elimizdeki taşlar, oklar,yaylar ve de bilumum kayalar sizin durup şöyle bir nefes almanız, dinlenmeniz konusunda yeterli olmamıştır. Bunu anladık. Şimdi de köprüye konuşlandınız. Bakın İstanbul bütün görkemiyle geceleri ışıldıyor köprünün üstünde. Şöyle bir yukarı bakın, yıldızları sayın, sanatçı kişiliğinizle! etkileyin bu doğal güzelliği. İyi gelir bedeninize ve ruhunuza. Bir de size tavsiyem odur ki; olur olmaz her yerde sesinizi duymak zorunda bırakmayın bizleri. Yakamızdan düşün artık. Üslupsuzluğunuz burada da karşımıza çıkıyor. Hem Nazım Hikmet şiirleri okuyup, hem de tiyatroda perde anonsları yapan dünyada kaç tane aktör vardır Sayın K.Kocatürk? Hani “dünyalı!” olduğunuzu yazmışsınız da sormadan edemedim.

 

(Hülya Karakaş, “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)

 

 

4 Temmuz 2004’te Hürriyet muhabiri Ezgi Başaran, İSTİŞAN başkanı Macit Koper’i, Kemal Kocatürk’ü ve Mehmet Atak’ı dinledikten sonra, “Perdeler İndi Kavga Bitmedi” başlıklı bir yazı yazarak, ilgili kişilerin görüşlerini aktarıyordu. Mehmet Atak, kadrosunun iptali konusunda Ezgi Başaran’ın sorularını şöyle yanıtlıyordu:

 

 

Niye görevinize son verildi?
 

Mehmet Atak: Ben 2002’de San Fransisco’da bir workshop’a gidecektim. Nurullah Tuncer’den bunun için ücretsiz izin almaya gittim. Bana Rusya’dan yönetmen Kaliagin geliyor, ya oyunu için seni seçerse ne olacak dedi. Ben de ABD’ye gitmedim. 6-7 gün sonra maaşımı çekmeye gittiğimde yoktu. Muhasebeyi aradım, kadromun iptal edildiğini öğrendim. Uzun süre sonra gelen tebligatta, kararın eski yönetim Şükrü Türen zamanında alındığını gösteren bir tarih vardı. Fakat işler resmileşince onun yanıltmaca bir tarih olduğu, kararın Nurullah Tuncer zamanında alındığı, hatta ben kendisiyle konuşmaya gittiğimde zaten benim kadromu iptal etmiş oldukları ortaya çıktı.
 

Resmi belgeye yanlış tarih mi koymuşlar?
 

Mehmet Atak: Evet.
 

Atılmanızın gerekçesi yazıyor muydu?
 

Mehmet Atak: Başarısız ve verimsiz bulunmuşum. Kadroya girmeme sebep olan Kedi adlı oyunumun 2 bin kişilik salonda 45 kişiye oynadığını söylemişler. Evet Kedi ortalama 45 kişiye oynamıştır ama salon 55 kişilikti. Şehir Tiyatroları’nın 2 bin kişilik salonu yok zaten.

 

(Ezgi Başaran, “Perdeler İndi Kavga Bitmedi”. Hürriyetim / 4Temmuz 2004.)

 

 

Bence Mehmet Atak’ın Hürriyet muhabiri Ezgi Başaran’a söyledikleri onun daha sonra Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na sunduğu şikayet dilekçesinde yer alan “yönetim kurulu üyesi olduğu halde oyun yönetmiş”, “yurtdışına izinsiz gitmiş” gibi trıçka suçlamalardan çok daha önemli suçlamalar içeriyordu. Atak, Hürriyet muhabiri Ezgi Başaran’a, Kocatürk ve şürekasının belge sahteciliği yaptığını ve resmi belgeye yalan beyan kattığını, somut rakam vererek (2000 kişilik salonda 45 seyirci) iddia ediyordu. Üstelik, Atak’ın bu iddiası, daha önce de Radikal’in sitesinde Sevin Okyay tarafından şu ifadelerle kamuoyuna yansıtılmıştı:

 

“Hemen ardından da, verimsiz ve başarısız olduğu gerekçesiyle, Mehmet Atak'ın işine son verildi. Trajik olmasa, komik derdik. Atak, kurumda dört yılda yedi seçkin işe imza atmıştı, ŞT iddialarında somut yanlışlar vardı (Cep Tiyatrosu'nun 2 bin kişilik olduğu bile iddia edildi).”

 

(Sevin Okyay, “Gene O Hikaye…” Radikal, internet baskısı, 16 Mart 2004.)

 

 

İnternette görebildiğim kadarıyla, bu iddialar ne genel sanat yönetmeni Nurullah Tuncer ne de yardımcıları (Kemal Kocatürk ve Mustafa Arslan) tarafından yalanlandı. Kemal Kocatürk, bana karşı yazdığı yazılarında olsun, diğer yazılarında olsun, kendisinin de dahil olduğu yönetime yöneltilen bu yüz kızartıcı sahtekârlık suçlamasına, hiç değinmedi. Bir sürü yerde bir sürü laf ettikleri halde, o konuda trio’nun ağzını bıçak açmadı. 

 

“İBBŞT ve Dilekçe Hakkı” başlıklı yazısında, daha sonraki gelişmeleri Mustafa Demirkanlı şu satırlarla açıklıyordu:

 

Kurum sanatçısı Mehmet Atak, Kurum’daki hukuk dışı uygulamalara yönelik on soruluk bir dilekçe veriyor ve Kocatürk’ün izinsiz gidip gitmediğini soruyor, aldığı yanıt ise, bu kurumun iç işleyişini ilgilendirir, sen soramazsın mealinde oluyor. Yasaya göre, sadece devlet sırrı niteliğindeki bilgiler açıklanamaz. Ancak, Atak aynı dilekçeyi ilgili olabileceğini düşündüğü birçok yere de bilgi mahiyetinde gönderiyor, Maliye Bakanlığı ve AKP Genel Merkezi inceleme başlatıyor ve Atak’a, “4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu ve 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun” gereğince bilgi de veriyor, AKP Genel Merkezi dilekçeyi İçişleri Bakanlığı’na gönderiyor.

 

(Mustafa Demirkanlı, “İBBŞT ve Dilekçe Hakkı”, 9 Ağustos 2004.)

 

Bir ay sonra da, 10 Ekim 2004 tarihli bir “suç duyurusu” dilekçesiyle Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran Mehmet Atak, Şehir Tiyatrosu yöneticilerini, 15 maddelik bir suç listesiyle suçluyordu. 15 maddelik suç listesinin çoğu maddesi, yönetim kurulu üyelerinin yönetmeliğin 19-b maddesince yasaklanmış olmasına rağmen oyun sahnelemeleriyle ilgiliydi. 19-b daha önce de pek çok kurul üyesi tarafından çiğnendiği ve çiğnenmesi teamül haline geldiği için, bu maddeyi öne sürerek savcılığa başvurmak; ya ancak Kemal Kocatürk gibi bütün oyunları kendisi yönetmeye kalkışan insanlara karşı adil olabilirdi; ya da ancak Mehmet Atak gibi, haksız ve “yalan” bir gerekçeyle tiyatrodan atılmış birinin aklına gelebilirdi. Atak, dilekçesinde, yurtdışına izinsiz gittiği için Kemal Kocatürk hakkında yapılan suçlamayı da tekrarlıyordu. Atak’ın dilekçesindeki 15 maddelik suç listesinde, beyandan öte somut ve kesin belgeye dayandıkları ve haklılık taşıdıkları için, bana yalnızca şu üç madde ilginç gelmişti:

 

8- 04.09.2002 tarih ve 2002/32 sayılı Yönetim Kurulu kararıyla sanatçı Mehmet Atak’ın kadrosu iptal edilmiştir. İdari Mahkeme 22.08.2003 tarih ve 2003/375 no’lu kararıyla (EK: 1) Yönetim Kurulu kararını esastan hukuka aykırı bulmuş ve yürütmeyi durdurarak Atak’ı kadrosuna iade etmiştir. Atak’a mağdur edilip çalıştırılmadığı döneme ait ödenecek birikmiş maaş + ikramiyelerle Devlet zarara sokulmuştur.

12- İ.B.B.Ş.T. sanatçısı Mehmet Atak’ın daha önce provasına başlamış olduğu “Bernarda Alba’nın Evi” adlı oyunun akıbetini öğrenmek için 23.07.2004 tarihli İ.B.B.Ş.T. Genel Sanat Yönetmenliğine verdiği dilekçe, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu 15 (onbeş) gün içinde cevap verilmesini gerektirmesine rağmen, 21 (yirmibir) gün sonra İ.B.B.Ş.T Müdüriyeti tarafından cevap verilmiş. Ve aynı kanunun 29. maddesi “Bu kanunun uygulamasında ihmali, kusuru veya kastı bulunan memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında, ceza kovuşturması saklı kalmak koşuluyla disiplin cezası uygulanır” demesine rağmen gecikmeye neden olan kişiler hakkında hiçbir işlem yapılmamıştır.
 

13- İ.B.B.Ş.T sanatçısı Mehmet Atak “Annem İlk Kez Ellisinde Denizi Gördü” adlı oyun projesinin akıbetini öğrenmek için 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında 17.08.2004 tarihinde İ.B.B.Ş.T Genel Sanat Yönetmenliği’ne şahit huzurunda bir dilekçe vermiş ama aynı kanun dilekçenin 15 (onbeş) gün içinde cevap verilmesini gerektirdiği halde hala bir cevap verilmemiştir.

 

(Mehmet Atak, “TC. Şişli Cumhurıyet Savcılığına”. Tiyatrom sitesinin, makaleler bölümünden.)

 

Mehmet Atak’ın dilekçesi, anlaşıldığı kadarıyla birtakım soruşturmalara yol açmış ve anlaşılan Kemal Kocatürk bu soruşturmalarda sorgulanmış.

 

Aradan bir buçuk yıl kadar bir zaman geçtikten sonra, 30 Ocak 2006’da, Kocatürk, “Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar…” başlıklı bir yazı yazarak, üç sitede  (“Sineklimarket”, “Tiyatrodergisi”, “Tiyatronline”) yayınladı. Kocatürk, açılan soruşturmalardan aklandığını söylüyor ve kendisini haksız yere suçlayan İSTİŞAN üyelerini, basını ve Tiyatro Tiyatro dergisini isim vermeden aşağılıyor; onları yazısının başlığına koyduğu hakaret sıfatlarıyla niteliyor; onları Brükselci yani AB’ci olmakla suçluyor; en ucuzundan hamaset yaparak gündemdeki milliyetçi dalgadan yararlanma hevesine kapılıyor; “devrim ülküsü” gibi melez kavramlarla hem sola hem sağa kurnazca göz kırpmaya çalışıyor; sanki kirli sicilini bildiğimiz Kocatürk değilmiş de, Atatürk’müş gibi, kitlelere direktifler yağdırıyordu:

 

 

Yaşadığım iki yıllık İ.B.Şehir Tiyatroları yöneticiliği döneminde de yılgınlığa düşmeden doğru bildiğimi yapmak en büyük düsturum oldu. O doğrunun da birileri için yanlış olduğunu bilerek ama yine de o doğrunun birilerinin isterlerine göre hareket etmek değil, tiyatronun kendi isterlerine göre hareket etmek olduğunu da bilerek. Ne ekersen onu biçersin misali. Ben geleceğe fırtına ekmeye kalktım fakat bu, birilerine fena halde dokundu ki üflemeyi bile beceremedikleri şu dünya içinde haklı olarak bir korkuya kapılıp yakıp yıkarak tozu dumana katar oldular.

(…)

Tüm bunların yanında, elinizde yönetim kurulu kararıyla verilmiş izin belgeniz olduğu halde, bir de izinsiz olduğunuzu savlayarak, kendilerini yargıç sizi de bir anda sanık yerine koymazlar mı? Ve siz hepsiyle tek tek boğuşmak zorunda kalır ve tüm enerjinizi böylesine ayıplar ve yalanlar içine batırılmaya çalışılmış onurunuzu kurtarma peşine düştüğünüzde, bir de bakarsınız ki ortada ne devrim kalmış, ne de devrimciler.

(…)

Uzun bir süre sustum. Çünkü hakkımdaki o abuk soruşturmaların bitmesini bekledim. Şimdi yine burada, kaldığım yerdeyim. Hem de üzerime atılmış tüm yalan, iftira çamurunu üzerimden sıyırarak. Aklandım. Ve her zamanki gibi tertemizim. Ya bana bunca iftirayı, yalanı tertipleyenler?

(…) 

Gerçekten de bunlar yaratma ve yönetme cesaretinden yoksun, estetik tembeli, başkalarının sırtından geçinen parazitler. Türk tiyatrosunun önünü tıkayan bu kara böcekleri yine Türk tiyatrosunun içindeki mücadeleci, genç ve yaratıcı “KUVVACI”  kuvvetler temizleyecektir. İşte tam da bu yüzden bu yazıyı yazma gereği duydum. Aksi halde sürekli güçlenen bu kara böcek yığını önüne gelen her şeyi ve herkesi öğütecek ve Türk Tiyatrosunun iki motor gücü olan D.T ve Şehir Tiyatrolarını çalışmaz, çalışamaz ve hantal kılıp kapatılmasını hatta hatta yok edilmesini sağlayarak muratlarına ermiş olacaklardır. Bunu da ilericilik kisvesi altına bürünüp yapıyor ve yapacaklardır. Bu Bürüksel lahanalarının öncelikli hedefi sanatsal alanda üreten, üretme gücü olan herkes. Türk Tiyatrosunun gelişimi noktasında çalışan, Türk Tiyatrosunun kendine has estetiğini oluşturma çabası ve bu çabanın yanında duran her şeyi ve herkesi kendine hedef seçen bu yığını durdurabilecek olan ortak güce sesleniyorum.

 

Artık uyanın! Bildiğinizi yeniden sorgulayın. Bilmediğinizi öğrenmenin peşine düşün. Üzerinize serilmeye çalışılan cafcaflı ama o karanlık örtüyü yırtın, ışığı içeriye alın. Yıllardır kopya bir estetik ve form anlayışını dayatmaya çalışan bu zihniyetin şimdi içeride çok önemli kazanımları var. Onlar ki yıllarca batı estetiğinin peşinden koşup, adeta putlaştırdıkları ama asla öz kültürleriyle aşılamayı düşünmedikleri, onun yerine birebir kopya etmeyi gerçek sanatçılık vazifesi sayarak taçlandırdıkları yapıyı, üstelik AB’nin fonladığı seslerini şimdi tüm olanakları ellerine geçirerek yükseltme çabası içindeler.

(...)

Tekrar tekrar söylüyorum; Bildiğinizi yeniden sorgulayın. Bilmediğinizi öğrenmenin peşine düşün. Ölülere yazılmış mektuplardan değil, hayatta ve dipdiri duranların ortak üretme gücüne, birlik olma potansiyeline inanlara  sesleniyorum; Ölülere değil, hayattaki kendi mevcudiyetinize güvenin, içinizdeki temiz devrim ülküsüne, değiştirebilme kabiliyetine. Üzerinize serilmeye çalışılan karanlık örtüyü yırtın artık, ışığı içeriye alın.

 

(Kemal Kocatürk, “Korkaklar, yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirganlar arasında tiyatro yapmak”)

 

 

Bir tek belge ya da kanıt göstermeye gerek duyulmadan yapılan bütün bu hamaset; isimleri verilmeyen şahıslara yöneltilmiş bütün o “kahramanca” suçlamalar arasında; bazı okurların bazı gerçekleri gözden kaçırması ve bu yüzden bazı soruları sormayı unutabilmesi mümkündü. Sorulması gerekenler şunlardı:  

 

İyi ama idari mahkeme Kocatürk ve arkadaşlarının tiyatrodan attıkları Mehmet Atak’ı 22 Ağustos 2003 tarihli kararıyla kadrosuna iade ettiğine göre, Kocatürk nasıl aklanmış olabilirdi?

 

İyi ama mahkeme, İSTİŞAN üyelerinin şikayetini haklı bularak, Kocatürk’ün yönettiği “Yedi Kocalı Hürmüz” hakkında yürütmeyi durdurma kararı verip oyunu iptal ettiğine göre, Kocatürk nasıl aklanmış olabilirdi?

 

İyi ama kendisinin de dahil olduğu yönetim resmi belgede sahtecilik ve resmi belgeye “2000 kişilik salonda 45 seyirci gibi” apaçık bir yalan katmakla (hem de Hürriyet ve Radikal sitelerinde) suçlandığı halde; yazısında bu yüz kızartıcı suçlamaya cevap veremeyen, hiç değinmeyen Kocatürk, nasıl aklanmış olabilirdi?

 

İyi ama üç yıl önce, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları saptayıp düzelten “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘üç Maymun’ Tavrı” (Yom Sanat, Eylül-Ekim 2003) başlıklı yazımı kurumun dergisinde basmayı reddetmiş ve kurumun dergisinde yanlışları düzeltmeden bırakmayı “onurla” tercih etmiş Kemal Kocatürk; adam gibi ortalık yere çıkıp aklandığını nasıl söyleyebilirdi? Ne yüzle hamaset yapabilirdi?

 

Anlaşılan Kocatürk, yurtdışına izinsiz gitme konusunu bir biçimde çözümlemişti ve aklandım derken onu kastediyordu.

 

İzin konusunu çözmüş olmanın sevinciyle cuşa gelen Kocatürk, suratına çarpılan mahkeme kararlarını, Hürriyet ve Radikal’de çıkan sahtekârlık suçlamasını ve Büktel’in Yom Sanat’taki yazısıyla kamuoyunun dikkatine sunulmuş olan Nâzım Hikmet Dosyası fiyaskosunu unutmuş görünerek; yazısında aklandım diye, tertemizim diye böbürleniyor; kendisini eleştirenleri suçluyor, onlara karşı tüm kuvvacı güçleri kendisinin yanında yer almaya çağırıyordu.

 

Evet, işte Mehmet Atak meselesi budur. Kocatürk’ün suratına tokat gibi çarpılan bir mahkeme kararıyla, Atak’ı kadrosuna iade eden kararla, sonuçlanmıştır. Ve Atak’ın Kocatürk ve şürekası hakkında rakam vererek (2000 ve 45) yaptığı resmi belgede sahtekârlık suçlaması, Kocatürk tarafından hâlâ yalanlanmamıştır.

 

“Size soru sordu diye Mehmet Atak’ı kurumdan attınız! Onu gerçekten işe yaramaz olduğu için (ve tabii sana “iznin var mı?” diye soru sormadan önce) atsaydınız, aferin bile diyebilirdim size!” demiş maydanoz-yalancı Büktel.

 

Evet, öyle demiştim. Ama yukarıdaki alıntıyı ben yapsaydım, başına ve sonuna birer  cümle daha ekleyerek, alıntılanan ifadenin maksadını daha iyi ortaya çıkarırdım:

 

Sen iktidardayken, o kadarcık bile demokrat olabildin mi? Size soru sordu diye Mehmet Atak’ı kurumdan attınız! Onu gerçekten işe yaramaz olduğu için (ve tabii sana “iznin var mı?” diye soru sormadan önce) atsaydınız, aferin bile diyebilirdim size! Ama tabii, o zaman bile, bir başka soru, senin ne kadar işe yaradığın sorusu, çıkardı ortaya.

 

(Coşkun Büktel, “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız, www.coskunbuktel.com da arayın.)

 

Peki, Kocatürk ve şürekası, demokrat olabilmiş mi? Atak’ı gerçekten işe yaramaz olduğu için attıklarını kanıtlayabilmiş mi? Atak’ı atabilmek için yalana ve sahtekârlığa başvurmak zorunda kaldıklarına göre, Kocatürk ve şürekasını Atak’tan daha işe yarar saymak mümkün olabilir mi?

 

Mehmet Atak, bazı sorular sorduğu ya da AKP genel merkezine şikayet dilekçesi sunarak siyasilerin kucağına oturdu diye kadrosu fesh edilmedi. Tam tersine kadrosu fesh edildi diye yakışıksız bir şekilde, yakışıksız yerlerde yalan yanlış iftiralarda bulundu.

 

Evet, Kocatürk haklı: Atak’ı bazı sorular sormasından “sonra” değil, bazı sorular sormasından “önce” atmışlar. Yani Atak’ı, o dilekçenin intikamını almak için değil, “durup dururken”, sırf kötülük olsun diye, atmışlar. Bunun böyle olacağını tahmin edemediğim için, ben, Kocatürk ve şürekasının Atak’ı intikam almak için attıklarını sanmıştım. Çünkü önceki yazımı yazarken, Atak konusunu etraflıca incelemiş değildim. Çünkü ilgimi Nâzım Dosyası’ndan saptırmak istemiyordum. Ama Kocatürk’ü cümle cümle cevaplarken, beni ilgilendirmediğini o yazıda da belirtmiş olmama rağmen, Atak konusuna da bir cümleyle (yalnızca yukarıda aktarılan o cümleyle) değinmekten kendimi alamamışım. Yanıldım. Okurlardan özür diliyor, yeniden düzeltme yapıyorum: Kocatürk ve şürekası, Mehmet Atak’ı birtakım sorular sormasından sonra değil, daha önce, tiyatrodan atmışlardır. Ben onların Atak’ı, sadece “Atak’ın yönettiği ‘Kedi’ adlı oyun 2000 kişilik salonda 45 seyirciye oynadığı” gerekçesiyle atmış olabileceklerine inanmadığımdan (zaten bu gerekçenin yalan olduğu apaçık belliydi); Kocatürk ve şürekası, Atak’ı, herhalde, bazı şeylerin hesabını sorduğu için atmışlardır, diye mantık yürütmüştüm.   

 

Önceki yazımda yanlış yaptığım için, bu defa, Atak meselesiyle ilgilenmek zorunda kaldım ve internette dağınık duran bilgi ve belgeler başka insanları da yanıltmasın diye, bu yazımın yukarıdaki bölümünde, onları kronolojik sırayla düzenleyerek anlaşılabilir bir kompozisyon içinde okurlara sunmayı gerekli buldum.

 

Peki ama, Kocatürk ve şürekası, Mehmet Atak’ın kadrosunu (benim sandığım gibi) Atak dilekçesi yüzünden feshetmiş olmadığına göre, niçin feshetti? Kocatürk, benim bu soruya verdiğim ilk cevabın yanlışlığını ortaya koyduğuna göre, doğru cevabı da ortaya koymak zorunda değil mi? Elbette zorunda. Ama Kocatürk, benim verdiğim cevabın yanlışlığını belirtmekle yetiniyor ve doğru cevabın ne olduğunu, aslında Atak’ın kadrosunu niçin feshettiklerini anlatmaya yanaşmıyor. Çünkü verebileceği tek cevap var: “Onu yetersiz bulduğumuz için Atak’ın kadrosunu feshettik.”

 

Kocatürk artık bu cevabı gündeme getirmeye yanaşmıyor. Çünkü, bu cevap mahkemenin reddettiği bir cevap. Çünkü, Kocatürk yönetimi bu cevabı inandırıcı kılmak için; yani Atak’ın yetersizliğini kanıtlamak, Atak’ı verimsiz göstermek için; Atak’ın “Kedi” adlı oyununu 2000 kişilik salonda 45 seyirciye sahnelediğini söylemiş. Oysa “Kedi” 55 kişilik Cep Sahnesi’nde oynamıştı ve Şehir Tiyatrosu’nun 2000 kişilik sahnesi zaten yoktu. Yani Kocatürk’ün de dahil olduğu yönetim, Atak’ı yetersiz gösterebilmek ve onun kadrosunu feshedebilmek için, bir kuyruklu yalana başvurmuştu. Bu yüz kızartıcı iddiayı ben yapmıyorum, Hürriyet’e verdiği demeçte Mehmet Atak, Radikal’deki yazısında Sevin Okyay yapıyor. Ve internette kolayca ulaşabildiğiniz bu yüz kızartıcı suçlama, Kocatürk ve şürekası tarafından, iki yıldır, benim görebildiğim hiçbir yerde cevaplanmıyor/yalanlanmıyor. Ve bana karşı yazdığı yazıda da görüldüğü üzere, Kocatürk, Mehmet Atak’ın kadrosunu niçin feshettiklerini açıklamaya ve sahtekârlık suçlamasını yalanlamaya yanaşmıyor. 

 

Kocatürk, belki benim bu yazım sayesinde, iki yıl gecikmeyle de olsa, yalanlama yapar ve hem aklanmış, hem de bir üyesi olduğu yönetime bu yüz kızartıcı suçu isnat eden Mehmet Atak’a haddini bildirmiş olur. Ama topu yönetimdeki diğer kişilere atıp yakayı sıyırmaya veya yalanı yeni bir yalanla yalanlamaya kalkarsa, ya da okurlara yine “A, kuşa bak!” yaparsa, daha beter batmış olur.

 

Kocatürk, kendilerinin Atak’ı niçin tiyatrodan attıkları konusunu es geçiyor ama, Atak’ın Şişli savcılığına verdiği dilekçeyi kendi meşrebine göre yorumlamayı ihmal etmiyor: “…kadrosu fesh edildi diye yakışıksız bir şekilde, yakışıksız yerlerde yalan yanlış iftiralarda bulundu.”

 

Ama mahkeme, nedense, asıl sizin Atak’a yaptığınız kadro iptal işlemini yakışıksız (hukuksuz) buldu. Asıl sizin kadro iptal gerekçenizi “yalan yanlış iftira” olarak değerlendirdi. Yani  asıl “yakışıksızlığı” (asıl hukuksuzluğu) “sizin” yaptığınıza karar vererek, kadro iptal işleminizi yürürlükten kaldırıp, Atak’ı kadrosuna iade etti. Eğer mahkemeye inanacaksak, asıl iftiracının siz olduğunu kabul etmek zorundayız.

 

Şimdi, Mehmet Atak’ın kadrosu daha önce fesh edildiyse “aferin” diyecek olan "maydanoz-yalancı" Büktel’in aferinine muhtaç değilim şükürler olsun. Ama aynı aynalı delikanlılığını sürdürmesini Türk Tiyatrosu adına isterim doğrusu.

 

Yani, Kedi adlı oyunun 2000 kişilik salonda 45 seyirciye oynandığı yalanına başvurarak, belgede sahtecilik yaparak, Atak’ın yetersizliğini yüz kızartacak kadar yalan bir gerekçeyle güya “kanıtlayarak”, Atak’ın kadrosunu feshettiğiniz için; bu alçaklığı sırf Atak’ın dilekçesinden önce, yani “durup dururken”, yani sırf kötülük olsun diye, yaptığınız için; ve Atak’ı kadrosuna iade eden mahkeme kararı yüzünüze çarpıldığı halde; benden “aferin” bekliyorsun, öyle mi? Aferin!

 

Atak’ın yıllardır yalanlamadığınız iddialarını, benim uyarımdan sonra yalanlamaya kalksanız bile, Atak’ı kadrosuna iade eden mahkeme kararını nasıl yalanlayacaksınız?

 

Eğer yıllar sonra, şimdi benim sayemde, Atak’ı yalanlamaya karar verirseniz, onun savcılığa verdiği dilekçesinde benim dikkat çektiğim ve yukarıda aktardığım üç maddeyi de (8. 12. ve 13. maddeler) yalanlayın, lütfen. O maddelerde belgelerle anlatılan kanunsuzluklarınıza nasıl bir kılıf bulacağınızı çok merak ediyorum.

 

Çünkü yanılgı insana mahsus. 

 

Şüphesiz.

 

Meğer "maydanoz -yalancı" Büktel sandığı gibi Tanrı değilmiş.

 

Büktel, Atak dilekçesinin zamanı konusunda yanıldı diye, Tanrı’yı yenmiş kadar sevinmene gerek yok. Benim kendimi Tanrı sandığımı söylüyorsun ama ne kadar sevindiğine bakılınca anlaşılıyor ki, asıl sen beni Tanrı sanıyorsun. Ben ne Tanrı’yım ne de kendimi Tanrı sanıyorum. Evet, fena bir herif sayılmam. Ülkemizin kültür hayatında benzerine çok çok ender rastlanacak ölçüde yetenekli, kişilikli, vicdanlı, donanımlı, sanatında titiz ve “yaratıcı” bir insanım. Ama Tanrı olmadığım için, daha önce de, yanılgılarım oldu. Çok daha basit olsalar da, bu yanılgılarım yüzünden bile, okurlardan ya da karşıtlarımdan, geçmişte de, özür diledim. Kitaplarımda ve dergilerde yayınlanmış toplamı 1200 sayfaya varan eleştiri yazılarımda, yalnızca üç kişiden de olsa, özür dilemek zorunda kaldım veya özür dilemek gereğini hissettim. “Açıkça, mertçe, Türkçe” yazmayı ilke edindiğim için, aleyhimdeki gerçekleri de yeri geldiğinde tekrarlamaktan kaçınmam. Şimdi bu ilkem gereğince ve bu “tarihi” vesileyle, kimlerden ve hangi nedenlerle özür dilediğimi bir kez daha hatırlayalım:

 

Birinci özür, Hami Çağdaş’a:

 

Dergimizin (Evrensel Kültür) Mayıs 1992 tarihli sayısında yer alan "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları –2" başlıklı yazımda, Avni Dilligil ödülünün Theope’ye ödül vermeyen geçen yılki jüri üyeleri sıralanırken, sayın Hami Çağdaş’ın adı, düzeltide atlanmıştır. Okurlardan ve sayın Çağdaş’tan özür dilerim.

 

(“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 67.)

 

İkinci özür, Gencay Gürün’e:

 

Evrensel Kültür’ün Mayıs ’92 tarihli 5. sayısındaki yazımda Şefik Onat’ın Midhat Paşa hakkında yazdığı "Hüzünlü Bir Komedi"nin niçin kötü bir oyun olduğunu ayrıntılı gerekçelerle açıkladıktan sonra bir dipnot düşerek Mithad Paşa hakkında Orhan Asena’nın daha önce yazılmış ve daha “makul” bir oyunu yıllardır Şehir Tiyatrosu’nda beklerken, repertuara Şefik Onat’ın "Hüzünlü Bir Komedi" dediği ama ne hüzünlü ne de komik olabilen ucubesini hangi akla uyarak seçtiklerini sormuştum.

 

O dip notun sonunda şöyle diyordum: "Seyirci adına sorduğum bu soruya cevap almazsam, kendimi cevap üretmekte serbest bırakılmış sayacağım ve Şefik Onat’ın, Gencay Gürün’ün sayın eşi Kâmuran Gürün gibi, bir hariciyeci olmasından yola çıkarak akıl yürütmeye başlayacağım. Gerçek cevabı bulana kadar, aklıma gelen tuhaf ihtimallere inanmak istemediğimi bu arada içtenlikle belirtiyorum."

 

Bir tiyatro kokteylinde rastlaştığımız Gencay Gürün, bana bir şey söylemek istediğini belirterek konuyla ilgili açıklamada bulundu. Sayın Gürün’ün "Hüzünlü Bir Komedi"ye yönelttiğim ağır eleştirilere bir diyeceği yoktu. Söyledikleri yalnızca aklıma gelen o "tuhaf ihtimaller" üzerineydi. Sayın Gürün, öne sürdüğüm "olgulara" değil, "ihtimallere" itiraz ediyordu. Şöyle diyordu:

 

"Bize Midhat Paşa ile ilgili üç oyun geldi. Şefik Onat, Orhan Asena ve Yılmaz Karakoyunlu tarafından yazılmış üç ayrı oyun. Üçünü de seçtik. Yönetmen Başar Sabuncu’ya üçünü de verip, hangisini isterse onu yapmasını söyledik. Başar Sabuncu, Şefik Onat’ın oyununu seçti. Yani Şefik Onat’ın oyununu ben seçmedim. Ben oyunları yazarlarının mesleğine göre seçmiyorum.”

 

Konuyu Başar Sabuncu’yla da konuştum. Sayın Gürün’ün söylediklerini, isteksizce de olsa, doğruladı. İnanmak istemediğimi “içtenlikle” belirtmiş olmama rağmen, aklıma gelen "ihtimaller" için sayın Gürün’den yine de özür diliyorum. Ve günün birinde "eleştirilerimle de" ilgili bir diyeceği olursa, yine aynen yayımlamaya söz veriyorum.

 

(“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 116.)

 

Üçüncü özür, Ahmet Mümtaz Taylan’a:

 

Yukarıda aktardığım iki özür, benden talep edilmediği halde, benim entelektüel vicdanım gereği dilediğim özürlerdi. Ahmet Mümtaz Taylan ise özürü benden kendisi talep etmişti. Konuyu burada özetlemem çok zor. Konunun tamamen anlaşılması için, “Bir Düzeltme ve Özür” başlıklı yazımın (Bakınız: “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 467-473) okunması gerekir. Hatta, Taylan’ın itirazına yol açan benim “Sanata Evet Diyen Vandallar” adlı yazımı (Bakınız: Aynı kitap, sayfa, 246-357) ve Taylan’ın itirazını içeren “Coşkun Büktel’e Zorunlu Yanıt” adlı yazının (Aynı kitap, sayfa, 462-466) okunması da gerekir.

 

Ama geçmiş yazılarımı okumak zorunda olmayan okurlar bile, bu yazımdan şu kadarını anlamış olmalıdır: Coşkun Büktel özür dilemek yeteneğine ve insanlara haksızlık etmemek konusunda kılı kırk yaran bir hassasiyete sahip; olayları karşı taraf açısından da değerlendirebilmekte hiç zorluk çekmeyen bir insandır. Dolayısıyla Büktel’in kendini Tanrı sandığı, aslında onu tanrı sanan halk düşmanı vandalların uydurmasıdır. 

 

Ödevini iyi çalışmamış kendini zeki zanneden bir çamur atıcıymış.

 

Kendimi hâlâ zeki zannediyorum ama, hiç kimseye çamur atmadım. Çamur atmak, Atak’ın kadrosunu feshetmek için onu yetersiz göstermek amacıyla, 2000 kişilik salonda 45 seyirci masalını uydurmaktır. Çamur atmak, bu yalanı resmi belgeye koymaktır. Çamur atmak, bir insanı tiyatrodan atabilmek için belgede sahtecilik yapmaktır. Belgede sahtecilik gibi bir iddiaya karşı yayınlanmış tek somut itirazı bulunmayan bir insan, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları koruyarak Nâzım’ı aşağılayan ve halkı aldatan bir insan, bana göre çamurdur. Ben sana çamur atmadım. Çamura çamur atılamaz. 

 

Ben sadece, dilekçenin tarihi konusunda yanıldım. Yanıldığımı öğrenince, yalancı, ahmak ve halk düşmanı olmadığım için, yukarıdaki satırlarda, yanlışı “derhal” kabul ettim. Okurlardan “derhal” özür diledim. Dezenformasyonun sona ermesi için, okurların benim yüzümden yanıltılmaması için, “derhal” düzeltme yaptım. (Bu düzeltmeyi, söz konusu hatamın yer aldığı “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” başlıklı yazımda da, bir dipnot koyarak yaptım. Ama Can Doğan’ın yayından kaldırdığı o yazımın düzeltme dipnotu içeren yeni hali henüz yayınlanmış değil. Yakında www.coskunbuktel.com da okuyabileceğinizi umuyorum.)

 

Peki sen ne yaptın? Hiç değilse, Atak’ın mahkeme kararıyla kadrosuna iade edildiğini yazılarında bir kez olsun açıkladın mı? Hayır, açıklamadın. Çünkü işine gelmeyen hakikatleri okurlardan saklamayı kurnazlık zannediyorsun. Ben seni bu kurnazlıkların yüzünden zekâ özürlü sayıyorum. Ben işime gelmeyen hakikatleri okurlardan saklamıyorum; okurlara yanılgılarımı da açıklıyorum ve evet, buna rağmen, kendimi zeki sanıyorum. 

 

Sen, zekânın, okurları moron yerine koymak olduğunu sanıyorsun. Okurların aldatılmasına aldırmıyor, hatta bireysel menfaatlerin gerektirdiğinde, okurları kasten, bile bile, bizzat aldatıyorsun. Yayınladığın Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları o nedenle düzeltmedin. Kurumun çok satışlı ve kurum güvenceli dergisinde binlerce okura sunduğunuz Nâzım’la ilgili yanlışları, sırf fiyaskonuz ortaya çıkmasın diye, düzeltmeden bırakıp kurumsallaştırdın. Sen Nâzım’ı aşağılayan yanlışları düzeltmek ve o yanlışlar nedeniyle okurlardan özür dilemek  gereğini bile hissetmiyorsun, ben ise Mehmet Atak’ın dilekçe verme tarihini bile düzeltmek ve yanılttığım okurlardan özür dilemek gereğini hissediyorum. Hangisini düzeltmek daha önemli sence? Nâzım o yanlışların düzeltilmesini hak etmiyor mu sence?

 

Sence yanılarak yanlış yapana mı yalancı denmeli? Yoksa yanlış yapıp, yanlışı uyarılara rağmen, bile bile, senelerce sürdürenlere mi? Sence okurlar, bana defalarca yalancı dediğin halde, hangimizin yalancı olduğuna inanacaklar? Sence okurlar hangimize daha çok güvenmeliler? Hangimiz doğru modeliz? Bundan sonra sen hangi modeli uygulayacaksın? Kendininkini mi, benimkini mi?

 

Ben inanıyorum ki, Coşkun Büktel’in yeminli düşmanları bile, herhangi bir bilgiyi senden duymak yerine benden duymayı tercih ederler. Benden duyunca o bilgiye daha çok güvenirler.

 

Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları düzeltmek için artık bir hayli geç kaldın. Aradan umursamadığın seneler ve umursamadığın başka uyarı yazılarım geçti. Büyük bir ihtimalle verdiğim dersi aldın! Doğru tavrın ne olması gerektiğini anladın. Biliyorum, artık dönmen çok zor. Ama fark etmen gerek: Coşkun Büktel’in yanlışını yakaladığın şu tarihi anda bile, oldukça acıklı bir durumdasın. Sana bir ağbi nasihati: İnsanlar moron değil. En azından hepsi değil. Moronların çoğunlukta olduğuna bile inansan, saatini moronlara göre ayarlama!

 

Zararın neresinden dönsen kârdır. Asla geç değil. Halktan yana olduğuna artık ne yapsan kimseyi inandıramazsın; ama hiç değilse, on iki yaş zekâsının kurnazlıklarından bir sonraki aşamaya sıçramalısın. Bana duyduğun nefrete rağmen bunu yapabilmeli, bu testi geçebilmeli ve rüştünü kanıtlamalısın.

 

Buraya kadar ne oldu şimdi: Meğer Büktel "maydanoz" olmanın yanında hem "yalancı" hem de "iftiracı"ymış. Daha önce giymiş olduğu "yalancı" sıfatı üstüne iyice yapışarak pek de güzel yakıştığı gibi bir de "iftiracı" diye apoleti olmuş.

 

Boğazına kadar lağıma batmışsın ama inanılmaz bir pişkinlikle, “yüzmeyi çok sevdiğini ve yüzerek aklandığını” söyleyerek, kendine sanki yüzme havuzunda keyif çatıyormuş süsü vermeye çalışıyorsun.

 

"iktidarın nimetlerinden alabildiğince yararlanarak Makedonyalarda gezinmek! Sakın bana yurtdışında tiyatro yapmanla gururlanmam gerektiği mavallarını okumaya kalkışma! Biliyorum o mavalları! Dışarıda tiyatro yapma olanağı varsa, bırak da senden iyiler gitsin! Senden iyilere teklif ettin de, gitmediler mi? Yoksa senden iyi yönetmen mi yok?“ diye buyurmuş hazret.

 

Ne güzel buyurmuşum.

 

Ben de bu saçmalıklara oturmuş cevap veriyorum.

 

Ha yaşa! Ben de onu diyorum: Oturup Nâzım Dosyası’na cevap vereceğine, yalnızca, cevap verebileceğini sandığın şeylere cevap veriyorsun.

 

"Maydanoz-yalancı-iftiracı" belgeci Büktel,

 

Bu anlamsız kişnemeler Caligula’nın atını inandırıcı kılıp Büktel’i karalamaya yeter mi sanıyorsun?

 

ben Makedonya’ya söylediğin gibi "iktidarın nimetlerinden" yararlanarak değil,

 

Kendi cüzdanından yararlanarak mı?

 

1999 yılının yazında

 

Ben de 2089 yılının güzünde demedim ki…

 

 yönetmiş olduğum Aristophanes'in "Barış" adlı oyunuyla

 

Ben de Alaattin Keliparlak’ın “Savaş” adlı oyunuyla demedim ki…

 

ki; ülkemizde de bir çok ödülle ödüllendirilmişti,  

 

Adlarını vermeye senin bile gerek duymadığın o ödüllerden bahsetme bana. Senin feriştahın olan Yücel Erten’in, iki ödül kazanmış, tüm eleştirmenlerden yalnızca övgüler almış “Ferhad ile Şirin” prodüksiyonunu, 135 sayfalık ayrıntılı ve eleştirel bir incelemeyle nasıl kepaze ettiğimi “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı/Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı kitabımda okuyabilirsin. Bana ödüllerden söz edecek insandan, önce o kitabımdaki somut kanıtları çürütmesini beklerim. Feriştahın yapamadı! Tarih karşısında yutkunmak ve susup oturmak zorunda kaldı. Ha gayret, belki sen becerirsin.

 

Ohrid, Bitola ve Skopje festivallerine davet edilmesi de oradan gelen bir kurul tarafından bir çok oyun seyredildikten sonra seçilip davet edildiğinde, Şehir Tiyatrolarının başında da Kenan Işık vardı.

 

Cümleye bak! Hay Türkçe’ni eşek arısı soksun!

 

Oradan gelen kurula niye senin yönettiğin “Barış”tan daha iyi bir oyun seyrettirmediniz? “Barış”tan daha iyi bir oyun yok muydu? Yoksa “Barış”tan daha iyi oyunları da seyrettirmenize rağmen Makedonya’dan gelen kurul yine de senin oyununu mu seçti? Bu durumda, Şehir Tiyatrosu yönetim kurulu üyesi Hülya Karakaş’ın, sana karşı yazdığı yazıdaki (asla cevaplayamadığın) şu ifadeler anlam kazanmış olmuyor mu:

 

Sizin, birlikte çıktığımız ilk Makedonya turnesinde (Bir Ata Krallığım) ilişkiler kurmak adına ne varyasyonlar yaptığınızın kimse farkında değil miydi sanıyorsunuz?

 

(Hülya Karakaş, “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)

 

Sanırım, Makedonya’dan gelen kurul’un niye senin oyununu seçtiğini senden sonra en iyi bilen kişi, Şehir Tiyatrosu yönetim kurulu üyesi Hülya Karakaş’tır. Ben sadece, senin Caligula’nın atı olduğun için oyun yönetebildiğini ve zekâ düzeyinin ne olduğunu biliyorum. Yani senin Makedonya’ya nasıl gidebildiğini tahmin edebilmek için, Hülya Karakaş’ın açıklamalarına aslında hiç ihtiyacım yok. Senin bir iktidar beslemesi, bir Caligula atı olduğunu bilmek yeterli. Attan çok az daha zeki olduğunu anlamak için ise, benim yazılarıma bile ihtiyaç yok. Senin yazılarına bakmak yeterli. Yazılarındaki seviyeye bakınca, Makedonya’ya nasıl gitmiş olabileceğin şıp diye anlaşılabiliyor. 

 

“Şehir Tiyatroları’nın başında da Kenan Işık vardı” diyerek, iktidar nimetlerinden yararlanmadığını kanıtlayamazsın. Kenan Işık da iktidardı ve o iktidarın da nimetleri vardı. Ama Kenan Işık iktidarının nimetleri, yaratıcı insanlara yasaklanırken, yaratıcılıkları en azından “şaibeli” olan Mehmet Atak ile Kemal Kocatürk’e cömertçe lütfedildi. (Mehmet Atak, tiyatronuzun kadrosuna Kenan Işık iktidarının nimetlerinden yararlanarak girebilmişti.) Ama aynı iktidar, yaratıcılığı asla tartışılamamış olan Theope’nin yazarı Coşkun Büktel’e, bırakın cömert davranmayı; en vandal, en ilkel, en sansürcü yüzünü gösterdi.

 

Ben, Kenan Işık iktidarına, dünyanın en etkili savaş karşıtı oyunu olan (İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Amerika’da yapılan savaş karşıtı oyunlar yarışmasında birincilik kazanmış) “Ölüleri Gömün” adlı oyunu önermiştim? “Ölüleri Gömün”, “Eleştiren Oyunlar” (Dramatik Yayınlar, 1998) adıyla yayınladığım oyun antolojisinde yer alıyordu. Irvin Shaw’dan kendi emeğimle ve her zamanki özenimle çevirdiğim bu oyun, Devlet Tiyatrosu repertuar kurulunun (beni günahları kadar bile sevmeyen) üyelerince dahi beğenilerek, repertuara alınmıştı. (Ama “Theope” gibi, “Ölüleri Gömün” de, DT’de hâlâ sahnelenmemiştir.) Şehir Tiyatrosu’ndaki Kenan Işık yönetiminin repertuar kurulu ise, “Ölüleri Gömün”ü repertuara bile almadı; hiçbir gerekçe göstermeksizin, (tekrar ediyorum, gerekçe göstermek gereğini bile hissetmeksizin) “Ölüleri Gömün”ü reddetti.   

 

Bu ret üzerine; Gürkan Gür, Cevat Çapan, Nâlan Örgüt, Cuma Boynukara, Şahin Ergüney, Altan Erkekli, İlhan Kantarcı, Özlem Ersönmez, Hamdi Alkan, Metin Coşkun, Toros Öztürk, Memet Baydur, Selçuk Erez ve (kendisini “Sanata Evet Diyen Vandallar” adlı o uzun yazımda kıyasıya eleştirmiş olduğum halde) Mehmet Ege; verdikleri demeçlerle, Büktel tarafından yapılan “Ölüleri Gömün” çevirisinin mükemmelliğini onaylayıp, “Ölüleri Gömün”ün Kenan Işık ya da FP iktidarınca reddedilmesini, Şehir Tiyatrosu repertuarından dışlanmasını, protesto etmişlerdi.

 

Kenan Işık yönetiminin “Ölüleri Gömün”ü reddetmesinden sonra, ben, adlarını verdiğim 15 tiyatrocu ve yazarın destek demeçlerini de içeren, zehir zemberek bir yazı yazmış ve Papirüs dergisinde yayınlamıştım.  (Bakınız: Coşkun Büktel, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Tiyatrosu ‘Evet’ Dedi; Fazilet Partisinin Şehir Tiyatrosu, ‘Hayır’ Diyor”. Papirüs, Mart 2000. Bu yazı, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” Kaknüs Yayınları, 2001. başlıklı kitabımda da okunabilir: Sayfa 315-325.)

 

Daha sonra o sert yazımın çıktığı Papirüs dergisini resmi bir dilekçeye ekleyerek, Kenan Işık yönetimine sunmuştum. “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” başlıklı kitabımda da, hem sözünü ettiğim o sert yazıya, hem de söz konusu resmi dilekçeme yer vermiştim. Şimdi o dilekçemin tam metnini burada Kocatürk’ün gözüne sokayım da, iktidar nimetleri için değil, halkın yararı için “sanat yapmayı” talep eden gerçek sanatçılar, halk düşmanı iktidarlara nasıl davranırmış, öğrensin:

 

 

DİLEKÇE

1 Haziran 2000

 

İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne

 

Sayın ilgili;

 

Mart 2000 tarihli Papirüs dergisinde yayınlanmış olan yazımı size bu dilekçenin eki olarak sunuyorum.

 

Ekteki o yazıda göreceğiniz üzere, benim Irvin Shaw’dan çevirdiğim “Ölüleri Gömün” adlı oyun, gerek ele aldığı tema, gerek konu, gerek işleniş ve gerek çeviri olarak, çok önemli ve mükemmel bir metindir.

 

“Ölüleri Gömün”ün mükemmelliği; yalnızca DT edebi kurulu tarfından kabul edilmiş olmasıyla değil; yalnızca (bu metni okuyup bu konuda demeç veren) saygın ve bağımsız 15 tiyatro insanının destek imzalarıyla da değil; ama aynı zamanda (bu dilekçenin eki olarak okuyacağınız) Mart 2000  tarihli yazıma bugüne dek  en küçük bir itirazın yapılamamış olmasıyla da; onanmıştır.

 

Kısacası, “Ölüleri Gömün”, yalnızca, mükemmelliği pek çok değerli imzayla tescil edildiği için değil; mükemmelliğine hiç kimse toz konduramadığı için de, mükemmel bir oyun ve mükemmel bir çeviridir.

 

Öyleyse, kurumunuza önerdiğim “Ölüleri Gömün” adlı bu mükemmel çeviriyi, “hiç bir gerekçe göstermeden” reddetmiş olmanız; (kurumunuza ve şahsınıza yönelik eleştiri yazılarım yüzünden) bana karşı beslediğiniz bireysel husumetten başka hiçbir nedenle  açıklanamaz.

 

Bu durum, eleştireni eleştiriyle pişman etmek ustalığına ya da eleştiriye tahammül etmek olgunluğuna henüz kavuşamadığınızı ve (daha da kötüsü) bireysel husumetlerinizi, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun menfaatlerinden  daha önde tuttuğunuzu, açıkça kanıtlamaktadır.

 

“Ölüleri Gömün” gibi mükemmel fırsatları, bireysel husumetleriniz  yüzünden  geri tepmekle sizler; İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun  önünü tıkamakta,  geleceğini karartmakta; Türk tiyatrosunun, Türk seyircisinin, kısacası  (kendisine mükemmel hizmet vermeye mecbur ve memur olduğunuz) Türk halkının, manfaatlerini baltalamaktasınız.

 

Ve bence, Türk tiyatro tarihine “halk düşmanı” olarak yazılmak istemiyorsanız, bir an önce kendinizi aşmalı ve (benden nefret etmek hakkınızı kullanmaya devam etseniz bile) nefretinizin sizi yönetmesine imkân tanımamalısınız.

 

Bu dilekçenin  ekindeki yazının ve bu dilekçede belirttiğim hususların, bana karşı husumetinizi körüklemek yerine, sizde bir aydınlanma yaratmasını (en safiyane biçimde) ummaya çalışarak; bugün makamınıza yeni bir dilekçeyle yeniden başvuruyorum.

 

Sizden iki dileğim var:

 

Kurumunuza önerdiğim çeviri oyunların, yeniden ve daha sağlıklı bir haletiruhiye içinde incelenmesi;

 

Kurumunuzun yönetmen kadrosuna dahil edilmem için gerekli işlemlerin yapılması.

  

Bu iki dileğimi, bireysel husumetlerinizi aşarak, tiyatronun ve halkın menfaatleri doğrultusunda değerlendireceğinizi, bütün samimiyetimle ummaya çalışıyor; ama cevabınız ne olursa olsun, bu dilekçenin nafile bir çaba olarak değil, tarihsel bir belge olarak, yarına kalacağına kesinlikle inanıyorum.

 

Türk tiyatrosunun esenliği adına makamınıza saygılarımı ve başarı dileklerimi sunarım.

 

(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı”Dramatik Yayınlar, 2001. Sayfa 327-328.)               

 

Bu dilekçemin akıbetini, “Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” adlı kitabımın dilekçe bölümünden hemen sonra, şu notla açıklamıştım:

 

Not:

 

İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun resmi yetkilileri (Genel Sanat Yönetmeni Kenan Işık veya  Repertuar Kurulu Başkanı Şenol Demiröz) Coşkun Büktel’in yukarıdaki resmi dilekçesini  cevaplamamışlardır. Coşkun Büktel söz konusu olduğunda, resmi yetkililer, resmi görevlerini  bile yerine getirmiyor.

 

Resmi görevlerini yerine getirmeyen yetkililer, Fazilet Partili Belediye Başkanından aldıkları destekle, resmi makam koltuklarını görev yapmadan işgal etmeye devam ediyor. Fazilet Partisi’ne oy veren insanların çoğu, bu ahlâksızlığı, hiç farkına varmadan, bilinçsizce, bilmeden, desteklemiş oluyor.

 

Tabii, Coşkun Büktel’in yazılarını (hatta dilekçelerini) aforoz eden yönetim ve repertuar kurulu üyeleri, gazete ve dergi editörleri, insanların tiyatromuza ilişkin bilinçsizliğinden hiç şikayeteçi değiller; çünkü insanların bilinçsizliğini, bilinçle, “bile bile” kullanıyor; o bilinçsizlikten yararlanıyor, menfaat sağlıyorlar.

 

Hepsini tarihin takdirine emanet ediyor, tarih taksiratlarını affetsin diyorum.

 

(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” Dramatik Yayınlar, 2001. Sayfa 329.)

 

 

Gördüğün üzere, Kemal Kocatürk, iktidarın nimetlerinden yararlanmadığını söyleyecek insanların, bazı nitelikleri olmalıdır. Ben dilekçemde bile Kenan Işık iktidarını “halk düşmanı” olmakla suçlamışım. Seni de halk düşmanı olmakla suçluyorum. Halk düşmanı bir iktidar, benim iktidarım olamaz, ancak senin iktidarın olabilir. Halk düşmanı bir iktidar Makedonya’dan gelen kurula Coşkun Büktel’in yöneteceği bir “Ölüleri Gömün” ya da “Theope” göstermez; Makedonya’ya Büktel’i göndermez, “seni” gönderir. Halk düşmanı iktidarların nimetlerinden yararlanmak, ancak senin ayrıcalığındır. Benim ayrıcalığım ise, temiz kalmak ve halk düşmanlarına karşı olmaktır. Sen o dönemde genel sanat yönetmeni yardımcısı değildin ama, o iktidar, senin gibi halk düşmanı bir iktidardı. Senin gibi halk düşmanlarının iktidarıydı.                

 

Evet, ben Tanrı değilim. En büyük değilim. Çok büyük bile değilim. Ama siz iktidar beslemeleri, öyle küçüksünüz ki; bu ülkenin sanat piyasasında, hele tiyatroda, bu amatör kümede, ortalama dürüst bir insanın bile, sizlerle kıyasladığında, kendini Tanrı sanması işten değil.

 

Ben büyük değilim, siz küçüksünüz. (4)

 

İktidar nimetleriyle beslendiğiniz için, biberonla beslenmiş bebekler gibi zekâca az gelişmişsiniz. Makedonya yollarını eskitmiş olabilirsiniz ama ahlak yolunda henüz tay tay bile yapabilmiş değilsiniz. 

 

Oradaki üç festivalde de oynayan "Barış" oyunu büyük bir ilgi görüp,  Skopje Summer Festival programının en iyi oyunu seçildi ve bana da en iyi yönetmen ödülü verildi.

 

Bu neyi ispat eder? Skopje Summer Festival programında en iyi yönetmen seçilmenin, senin zekânla bile mümkün olduğunu. Yani o festival programının o yıl ne kadar “umutsuz” bir durumda olduğunu. Asla cevaplayamadığın Hülya Karakaş’ın sana yönelttiği şu suçlamaları dikkate almak zorunda olduğumuzu:

 

Sizin yurtdışında başarılı! bir yönetmen olmanıza neden karşı olalım? Ve hangi yurtdışı allasen? Sizin, birlikte çıktığımız ilk Makedonya turnesinde (Bir Ata Krallığım) ilişkiler kurmak adına ne varyasyonlar yaptığınızın kimse farkında değil miydi sanıyorsunuz? Sahi siz Makedonya dışında başka bir ülkede oyun mu sahnelediniz? Ben bilmiyorum da!

 

(Hülya Karakaş, “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)

 

İktidarın nimetleriyle değil

(yani kendi cüzdanının nimetleriyle mi?)

 

en iyi oyun ve en iyi yönetmen ödülünün karşılığında daha hemen oracıkta Bitola National Teatre ve Üsküp Halklar Tiyatrosundan oyun yönetmek üzere davet aldım.

 

Bu ödüller ve davetler senin zekânla ve senin karakterinle alınabiliyorlarsa, hiçbir kıymet-i harbiyeleri yok demektir. Makedonyalı tiyatrocular Türkiye’nin “ödenekli” tiyatro kurumlarıyla ilişki kurmaya “can atıyorlar” demektir. Benimle ilişki kurup, halklarına “Theope”yi götürecek değiller ya (o zaman Türkiye’de ağırlanmak fırsatını bulamazlardı) tabii ki seninle ilişki kuruyorlar. Tabii ki, sana ödül veriyorlar. Siz onları ağırlıyorsunuz, onlar sizi. Al gülüm ver gülüm. Bu işten yalnızca sizler (senin deyiminle) “mamalanıyorsunuz”. Halkların sırtından birbirinizi ağırlıyorsunuz. Halkların bu işte hiçbir çıkarı olmuyor. Yapılan işleri, değil halklar, birkaç yıl sonra, tiyatrocular bile hatırlamıyor.

 

Makedonya tiyatrosuyla ciddi olarak ilgilenecekseniz, önerimi yapayım: önce Makedon tiyatrosu tarihi üzerine kapsamlı, anlamlı, nesnel, bilimsel ve tarafsız bir kitap bulup çevirtin. Böylece Türk tiyatrosunun ilgisini bu tiyatroya yöneltin. Bu tiyatronun belli başlı oyun metinlerini Türkçe yayınlayıp tanıtın. Sonra da, (yalnızca değerine inandığınız için, karşı taraftan hiçbir karşılık beklemeksizin) bir ya da birkaç Makedon yazarın eserini sahneleyin. Makedon tiyatrosunun tarihini birtakım yayınlarla tanıttığınız için, seçtiğiniz oyunların değeri hakkında kamuoyu fikir sahibi olacak ve sahnelenen oyunların, birtakım menfaat ilişkileri sayesinde değil yalnızca değeri sayesinde seçilip seçilmediğine karar verebilecektir.  Bu işler böyle yapılırsa, dürüst, sanatsal ve anlamlı olur. Al gülüm ver gülüm şeklinde yapılırsa, bunun halklara değil, yalnızca sizlerin halklar  sırtından “mamalanmanıza” yararı olur.   

 

Bana ödüllerden söz etme! Türk tiyatrosunda kıyamet kadar ödüllü oyun var, ama şu ödülsüz “Theope”nin düzeyinde ikinci bir oyun yok.

 

Sakın burada bu açıklamayı tekrarladım diye, Theope konusunda benimle tartışmaya girerek asıl sorularımı ve Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları unutturabileceğini sanma! Okurlar artık o yemi yemez. Önce, sorduğum soruları cevaplayacaksın. Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları, bile bile, kasten koruduğun için, nedamet getirecek, günah çıkaracaksın. Ancak bütün bunları yaptıktan sonra, eğer Theope konusundaki değerlendirmeme itirazın varsa, itirazını yapacaksın.

 

Ama öyle Can Doğan’ın yaptığı gibi, afaki laflarla, çet düzeyinde geyik muhabbetiyle ve dayanaksız hakaretlerle yetinmeyeceksin. Gerekçelerini Theope metni üzerinde somut olarak kanıtlayacaksın. Ve benim “Theope Savunması” başlıklı yazımı (Bakınız: “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 172-202) okumuş, anlamış, çürütmüş olacaksın. Ben Theope’yi Türk dilinde yazılmış en iyi oyun ilan ederken afaki konuşmuyorum. Theope metnine ve Theope’nin ardındaki kuramsal metinlerime dayanıyorum. O metinlerle yıllar önce perişan ettiğim itirazları sakın tekrar ısıtıp önüme sürmeye kalkma!

 

Ve sakın bana bir daha ödüllerinden söz açma! Ben, ne kör ne sağırım. Ama körlerle sağırların birbirini ağırlamasına sağır kalırım. Ödüllerin bana vız gelir. Sana ancak, yazında zekâ, samimiyet ve yaratıcılık görürsem saygı duyabilirim ve bu saatten sonra bile, saygımı ifade edebilirim.

 

Bu tekliflerden ilkine icabet ediş tarihim 2001-2002 sezonu. Yani yine benim iktidarımın değil, Şükrü Türen iktidarının hüküm sürdüğü dönem.

 

Fark etmez, bütün iktidarlar “senin” iktidarındı. İktidar nimetleri benim gibilere yasak, senin gibilere ikramdı. Tabii, aslında senin, Nurullah Tuncer’in, Kenan Işık’ın ya da Şükrü Türen’in iktidarı diye bir şey yoktu. Konuşma kolaylığı gereğince “sizin iktidarınız” diye tanımladığımız şey, aslında size iktidarı lütfedenlerin iktidarıydı.

 

Ben ne buyurmuşum, yaptığın alıntıdan tekrar okuyalım:

 

"iktidarın nimetlerinden alabildiğince yararlanarak Makedonyalarda gezinmek! Sakın bana yurtdışında tiyatro yapmanla gururlanmam gerektiği mavallarını okumaya kalkışma! Biliyorum o mavalları! Dışarıda tiyatro yapma olanağı varsa, bırak da senden iyiler gitsin! Senden iyilere teklif ettin de, gitmediler mi? Yoksa senden iyi yönetmen mi yok?“

 

Gördünüz mü yine "Yalan" yine "iftira". 

 

Neymiş yalan? Neymiş iftira? Makedonya masraflarını kendi cebinden mi ödedin? Yoksa iktidar nimetlerinden yararlanarak mı ödedin? Eğer sırf tiyatro aşkına bütün masraflarını kendi cebinden ödeyerek ve ücretsiz izinle gittiysen Makedonya’ya ve belgelersen bunu, bizzat şahsından özür dilemeye, hatta seni alnından öptüğümü ilan etmeye hazırım.

 

"Yalan ve iftira"lar sayenizde yıldızlanıyor. 

Aslında yıldız filan yok. Bir önceki yazımla yediğin şamar yüzünden görüyorsun o yıldızları.

 

Ve de başka ne buyurmuşsunuz bakın, “Sanırım, tiyatroyu da ancak bu kadar anladığın, bu zekâyla yaptığın için, yurtdışında oyun yönetmen ancak iktidardayken mümkün olabiliyor."

 

Ne güzel buyurmuşum. Nurullah Tuncer iktidarıyla yollarını ayırdığından beri, Makedonya’ya gidebiliyor musun? Şehir Tiyatrosu’na kapılanmadan önce Makedonya’ya gidebiliyor muydun? Şehir Tiyatrosu’ndan önce de tiyatro yapmışsın. O zamanlar Makedonya’dan niye davet almadın? “Sivil” bir tiyatrocuyken, esamini okuyan yoktu. Sıfırdın. Şimdi sıfır değilsin anlamında söylemiyorum bunu. Şimdi bir isimsin. Şehir Tiyatrosu’na kapılanınca, iktidarlara “müsait” davranınca, oyunlar yönettin, Makedonyalara gittin; Meltem Cumbul, Mehmet Ali Alabora, Oya Başar’ın isimleri sayesinde (ismini onların yanına yazarak, onlarla birlikte anılarak) kendini isim haline getirdin. (Genel sanat yönetmeninin diğer yardımcısı, trionuzun diğer üyesi Mustafa Arslan da aynı yöntemi kullanarak, “Sultan Gelin” oyununda Şükriye Tutkun’u oynattı. Şükrüye Tutkun’un oynatılmasına karşı değilim, hatta alkışlayabilirim ama, yine de sormak isterim: Sizin trio, ünlülerden yararlanmak dışında —herkesin ilk aklına gelen bu kadim yöntem dışında— tiyatroya seyirci getirecek bir yöntem  bilmiyorduysa, yönetime gelmeyi niye kabul etti? Niye daha iyiler yapsın demedi?) 

 

Evet, ünlü isimlerin isimlerinden yararlanarak, kendini bir isim haline getirmeyi becerdin. Ama Tuncer iktidarıyla (senin deyiminle) “yollarınızı ayırınca” ne oldu? Gerçek değerine, sıfıra indirgendin. Gördüğün gibi: İktidarla ters düşersen, isim misim dinlemezler! Adamı kızağa çeker, evine kapatırlar. Değil Makedonya’ya gitmek, tiyatroya bile uğrayamazsın. Uğrasan bile kukumav kuşu gibi yapayalnız kalırsın. Ve senin gibi isimden ibaret özsüz varlıklar, yanlızlığa dayanamazlar. Mazlum Beyhan iktidarı sona erdi. Nurullah Tuncer yönetime yeniden geldi. Bu bir fırsat. Bence Tuncer’le ayırdığınızı söylediğin yollarınızı bir an önce tekrar birleştirmeye bak. Yoksa, orada yıllardır kökleştirmiş olduğun ilişkilerine rağmen, Makedonya’yı bir daha rüyanda bile göremeyebilirsin. 

 

(Yine "YALAN" ve de yine "İFTİRA")

 

Neymiş yalan? Neymiş iftira? “Yurtdışında oyun yönetmen ancak iktidardayken mümkün” demiştim. Tuncer’le yollarını ayırdığından beri, bırak yurtdışında oyun yönetmeyi, Şehir Tiyatrosu’nda bile oyun yönetmediğin, yalan mı? O zamandan beri kızağa çekildiğin, sırtüstü yatıp maaş aldığın yalan mı? Oyun yönetebilmek için iktidarın teveccühüne mazhar olmak gerektiği yalan mı?  Makedonya’dan davet almak için, “ödenekli” bir kurumun iktidar teveccühüne mazhar bir üyesi olmak gerektiği yalan mı? Davet alsan bile gidebilmek için iktidarla can ciğer olmak gerektiği yalan mı? Büktel karakterinde bir adama yönetim kurulundan izin çıkar mı? 

 

"Yakında yine Bosna mı olur, Makedonya mı olur, Romanya mı olur, (ama kesinlikle Comedie-Francaise olmaz) karşılıklı değiş tokuş ayarlayarak, bir yerlere gidip oyun yönetir ve Türk zekâsını dışarıda temsil edersin!)”

 

Evet, böyle diyorum. Tuncer’le yollarını yeniden birleştirirsen, Comedie-Francaise’de değil ama Makedonya’da tekrar oyun yönetebilirsin. Ama Comedie-Francaise’i al gülüm ver gülüm usulüne razı edemezsiniz. Oraya ancak “Theope” kalitesinde bir yerli metinle ve metnin kalitesinde bir sahnelemeyle ve metnin Fransızca’da tanınmasını sağladıktan sonra, ulaşabilirsiniz. Tabii bunu yapabilmek için önce “Theope” yazarıyla anlaşmanız gerekir. Ve “Theope” yazarıyla anlaşmak, kapıkulu yazarlarla anlaşmak kadar kolay değildir. Açlıktan nefesi de koksa, “Theope” yazarını, dangalaklıklarınıza ve şımarıklıklarınıza razı edemezsiniz.

 

Sen, bence Tuncer’e gidip “ben ettim, sen etme!” demelisin. Etek öpmek senin gibilerin dudağını aşındırmaz. Tuncer’le yeniden uzlaşmanız zor olmaz. Senden iyisini mi bulacak? İktidarlar benim gibileri değil, senin gibileri arar. Küçük olsun, itaatli olsun, “onun” olsun.

 

Ulu Türk tiyatro büyüğü

 

Hiç yaratıcı değilsin! Basit bir hakaret için bile Hülya Karakaş’tan kopya çekiyorsun:

 

Kişisel bir sorun daha var Sayın Kocatürk. Yoksa size ünlü Türk büyüğü mü demem lazım?  

 

(Hülya Karakaş, “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)

 

"Maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel,

 

At, sahibine göre kişner demişler. Bu kural Caligula’nın atı için daha da geçerli… Bu kişnemeler, velinimetinle yollarını yeniden birleştirmeni kolaylaştırabilir. Ha gayret! Nefesine kuvvet!   

 

yukarıda saydığın ülkeleri aşağılayacağına

 

O ülkeleri ben değil, oralara senin “Barış”ından daha iyi bir oyun göndermeyenler; onlara “Barış”tan daha iyi bir oyun göstermeyenler aşağılıyor.

 

onlarla tanış ol, omuz ver. Bırak senin ışığından bir parça nuru onlara çok görme. 

 

Benim ışığımdan bir parça nuru onlara ve Türk halkına çok gören sizsiniz. İktidar beslemesi olmadığım için, benim ışığımdan bir parça nuru görebilmeleri çok zor. İnsanlar benim nurumdan istifade etmek için, ne yazık ki, benim kalın kalın kitaplarımı keşfetmek zorundalar. İnternet denen dünyanın en özgür, en demokratik alanında bile, Türk tiyatro sitelerinin büyük çoğunluğu sansürcü vandalların etkisi altında olduğu için; seninle aramızdaki bu polemik dahi, okurlara sadece senin yazılarınla aktarılıyor. Hiç utanmadan, ahmakça bir kurnazlıkla, okurların “tek yanlı polemik olur mu?” kadar basit bir soruyu bile kendilerine soramayacağını varsayarak, okurların zekâsına açıkça hakaret ediyorlar. Ve Mustafa Demirkanlı’yı “Özgür, objektif” yayıncılık yapmadığı için  suçlayan sen, senin lehine sansür yapıldığında hiçbir  rahatsızlık belirtmiyorsun. Oysa Hilmi Bulunmaz, bu yazılarımı www.hilmibulunmaz.com da yayınlamak istediğini söylediği zaman, ben ona ancak senin yazılarınla birlikte yayınlarsa teşekkür edebileceğimi söyledim. Ve o da, dediğim gibi yaptı.    

 

Bundan bir kaybın olmaz, aksine kazancın bile olabilir. Belki biraz olsun o insanların görgü ve becerileri senin sayende artar da senin işaret ettiğin "Comedie-Francaise" düzeyine ulaşırlar. Orada da yaşayan insanlar var, onlarında sanat yapma ve izleme hakları olduğunu unutmadan, onları senin bu üstün devrimci, delikanlı, kuvvacı, şaibesiz, lekesiz, ve daha senin sıkılmadan sayıp da benim sayamayacağım dünya dolusu meziyetinden mahrum bırakmamalısın. Benden ve de bilumum Türk Tiyatrosunun emekçilerinden (Yönetimdeyken kovduğun, hakaret ettiğin emekçileri kendine malzeme yapma! Emekçi sözcüğü milliyetçi talkınlarla salyalanmış ağzına hiç yakışmıyor.) daha iyi olan sen, belki de açacağın o ışıklı yoldan  "Comedie-Francaise" gibi bir tiyatroyu bile kapılarımızda yalvartır duruma getirebiliriz.

 

Yalvarmaları gerekmez. Kimseye de yalvarmıyorlar zaten. Ama “Theope” ayarında bir oyuna hayır demeleri için hiçbir neden yok. Kapıkulu yazarları destekleyeceğinize, halkın vergileriyle “Theope”yi destekleseniz, “Theope”yi lanse etseniz, senin zekâna hayal görünen şeylerin gerçek olması aslında kolayca mümkün. "Comedie-Francaise"de kabul gören yazarların iki burnu dört kulağı yok. Üstelik çok azının “Theope” ayarında bir oyunu var. 

 

Biliyorum tabii,"Coşkun Büktel olmak çok zor" ama sen istesen yaparsın. "Comedie-Francaise" senin yazdığın metinlerden haberdar değil. Onları haberdar etmiş olsan, değil "Comedie-Francaise" tüm Fransa dar gelir. Hatta tüm dünya halkları yerlerde sürünerek kapılarımıza gelir ve ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel'in eşi benzeri olmayan tiyatro metinlerinin derinliğini sahne üzerinde yansıtabilecek yönetmenleri de senin sayende kapışır. Biz de sayende "Comedie-Francaise" yüzü görmüş oluruz. Fena mı? Bunu bizden esirgeme ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel. Yok ama sen şimdi ona da itiraz eder, “bu ülkede benim metinlerimi sahneleyebilecek kimse yok” der, bizi bir kenara savuruverirsin. Sen de haklısın yani. Bizden ne köy olur ne kasaba.

 

Şu yazdığın şeylerde yansıyan zekâ seviyesi durumu yeterince netliyor.

 

Ama "Comedie-Francaise" yönetmenleri senin metinlerini emin ol iyi değerlendirirler. Oyuncuları da öyle. Senin oyunların da zaten oraya yakışır. Aslında sen de bal gibi yakışırsın oraya yani.  Ey  ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel, birileriyle itişip, tepişme isteğini bana yazdığın yanıt yazısı üzerinden yapıyor olman sana bir yeni sıfatı daha ekliyor. N’aber? Gerçi bunu daha önceki yazımda sana vermiştim ama bir kez daha bunu da yıldızladığını söylemem gerek. "Fırsatçı". Yanıtın bana mı, benim üzerimden dövüştüğün, sövüştüğün herkese mi? Eğer öyleyse onlarla kendi kabından hesaplaş. Benim kabımdan çık artık. Senin meziyetlerin ve de sıfatların benim kabıma sığmanı engelliyor. Sen ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel'sin, unuttun mu? Git ait olduğun yerde dur. Mesel⠓Comedie-Francaise”. Dediğin gibi, ben kimim ki?

 

Halk düşmanı kişneyen konsül (devrik).

 

Elbette bu kap sana küçük geliyor. Ne diyordu ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel benim için, “senden iyileri içeri sokmamaya çalıştın.” “Senden iyiler”den kastı kendiyse buna bir diyeceğim yok. Çünkü,  yıllarca konservatuar okumuş, tiyatroyu bir meslek olarak seçmiş, onun uğruna yıllarını harcamış onca genç tiyatrocularsa olmaz.

 

Diğer kişnemelerine aldırmıyorum, onlarla kimseyi kandıramazsın. Ama genç tiyatrocuları kendine malzeme yapmaya kalkma! Onlara yalakalanma! Yönetime gelince, ne oldum delisi olup, babasını kesen çingene gibi, genç tiyatrocuları kovan, onlara hakaret eden ben değilim, sensin. Hayır diyorsan, şu satırları yazdığı zaman (Temmuz 2004) Hülya Karakaş’a hayır deseydin:

 

yönettiğiniz oyunlarda yevmiye karşılığı çalışan genç sanatçılara hakaret ettiniz, bu tiyatroda sizden daha fazla olmayı hakeden kimi oyuncuların kovulmasının altına imza attınız,

 

(Hülya Karakaş, “Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)

 

Yok onlar değil de, ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel ise boynumuz kıldan incedir. Çünkü en iyi o oynar, en iyi o yönetir, en iyi o yazar, en iyi o demagoji yapar, en iyi o eleştirir. O en ender endir. Onun dışında kim var ki? 

 

Son olarak, "Merak etme, artık yeniden iktidardasınız. Karşındakilerle (Demirkanlı’yla bile) çabucak uzlaşırsınız. Aynı hamurdansınız." demiş ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel. Ama ey ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel, şu an ben iktidarda değilim. Eğer ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel, Nurullah Tuncer'in yeniden Genel Sanat Yönetmeni olmasını kastediyorsa, bu doğrudur ama bunun benimle ilgisi ne? Biz yollarımızı ayıralı iki yıl oldu. Müthiş bir belgeci olan ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel bunu nasıl atlamış olabilir ben de şaştım doğrusu.

 

Belgeciyim diye sizin otuz altı kısım tekmili birden bütün saray entrikalarınızı izlemek zorunda mıyım? Yollarınızı ayırmışsınız ayırmamışsınız umurumda bile değil. Sizler hakkında inandırıcı bir yargıya varabilmek için elimdeki veriler yeter de artar bile. Yollarınızın ayrılması aynı hamurdan olmadığınızı göstermez. Siz trio idiniz ve ben de sizden trio olduğunuz günlerdeki uygulamaların hesabını soruyorum. Mehmet Atak’ı tiyatrodan attığınızda trio değil miydiniz? Trioydunuz. Öyleyse Mehmet Atak’ın atılması için Cep tiyatrosunun 2000 kişilikmiş gibi gösterilmesinden trio olarak sorumlusunuz. Mehmet Atak’ın yönetime yönelttiği “belgede sahtecilik” suçlamasından tüm yönetim olarak sorumlusunuz. Mehmet Atak’ı kadrosuna iade eden mahkeme kararını suratınıza atılmış bir şamar saymaya tümünüz zorunlusunuz.

 

A, yoksa sen, Mehmet Atak’a yapılan haksızlığı içine sindiremediğin için mi Tuncer’le yollarını ayırdın? Hayır, olamaz! Sen, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları bile korumuş, Nâzım’a ve halka haksızlık yapılmasına bile, kasten, bile bile  göz yummuş bir yaratıksın. Senin haksızlıklardan rahatsızlık duyacağını hiç sanmam.

 

Tuncer’le yollarını ayırmandaki kirli sebepleri açıklayabileceğini de sanmam.

 

Nurullah Tuncer'e soracağı soruları direk ona sormalı, bana değil.

 

Topu taca atma! Sen, Mustafa Arslan ve Nurullah Tuncer trio değil miydiniz? Sana sorduğum her soru zaten otomatikman onlara da sorulmuş oluyor. Ben Tuncer ve Arslan’ı Evrensel Kültür’de (Mart-Ağustos-Eylül 2003) “Bir Adam Yaratmak”la ilgili olarak zaten hırpalamıştım.  Ama onlar senin gibi enayi değil. Susmanın, Büktel karşısında en güvenli çare olduğunu biliyorlar. Tuncer, en geveze döneminde bile, Büktel’e karşı susup oturdu. Topu onlara atma! Onların tavrı belli: Susuyorlar. Ama sen konuşuyorsun. Madem konuşuyorsun, trionun  tüm suçları sana sorulur. Hesabı sen verirsin. Öyle sadece gürültü kirliliği olsun diye konuşmak olmaz. 

 

Ayrıca kimin kimle uzlaştığı ve uzlaşacağı meselesi onlarındır, benim değil. Çünkü uzlaşı politikanın işidir gerçek anlamda sanatın, sanatçının hiç değil. 

 

Anlaşılan vandallar kendini gerçek anlamda sanatçı da sanıyor. Düşünüyorum da, bu konuda Caligula’nın atını, senden daha gerçekçi buluyorum. O konsül yapılmasına rağmen kendini konsül sanmamıştı.

 

Hülâsa onca ayna karşısında yazı yazmış ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel’e son bir söz; aynana iyi bak. “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” diyorsun, doğrudur. Ama ondan da önemlisi, asıl acı olan, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olması.

 

Pöh!

 

 

Coşkun Büktel / Mayıs 2006

 

 

 Kemal Kocatürk bu yazıya cevap vermemiştir.

 

 

Kocatürk'ün bir önceki yazısı:

 

ASIL MESELE, VANDALLARIN KENDİNİ YARATICI SANIYOR OLMASINDA

KEMAL KOCATÜRK

 

 

 

 

 

NOTLAR

 

(1) Can Doğan, yayınladığı tüm yazıların linklerini, bir ay tuttuktan sonra, ana sayfadan kaldırdığını zaten söylemişti. Bunda sorun yok. Ama Can Doğan, ana sayfadan kaldırdığı yazıların linklerini, sitenin diğer yazılarının bulunduğu link sayfasına, yani “Kan Damlayan Yazılar” başlıklı link sayfasına koyacağını da söylemişti. Ama Can Doğan, Kemal Kocatürk’ün, “Asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olmasında” (www.sineklimarket.com 16 Şubat 2006.) başlıklı yazısı ile Coşkun Büktel’in “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” (www.sineklimarket.com 15 Şubat 2006.) başlıklı yazısını ana sayfadan kaldırdıktan sonra, onlara “Kan Damlayan Yazılar” sayfasında link vermemiş.

 

Can Doğan, “Kan damlayan yazılar” sayfasında yukarıda anılan yazılar dışında, Theope’yle ilgili başka bazı yazılara da link vermemiş      —örneğin, Hilmi Bulunmaz’ın “Theope Tartışmaları ve Sanat Özgürlüğü” başlıklı yazısı. Can Doğan, böylece, o yazıları siteden kaldırmasa bile, varlığından haberli olmayanların o yazıları fark etmesini engellemiş. (Güncelleme: Can, aslında yazıları kaldırıp yok etmiş.)

 

Şehir Tiyatrosu’nun kurumsal dergisi “Türk Tiyatrosu”nda, bildiğimiz kadarıyla, bugüne dek bir tek Nâzım Hikmet Dosyası yapıldı —sayı 449, Sonbahar 2002. O biricik dosyadaki ibret verici yanlışları belgelerle saptayarak halkın yararı adına düzeltme yapmayı, bugüne dek, bir tek kişi kendine vazife saydı ve bu vazifenin gereğini yaptı. Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki yanlışların ana sorumlusu Kemal Kocatürk, o yanlışları saptayıp düzelterek vatandaşlık vazifesini yerine getiren o “tek” kişiden nefret ediyor ve onu, hâlâ daha, “maydanozluk” etmiş olmakla suçluyor. Kocatürk’ün bu vandalca öfkesine hak vermek mümkün değilse de, o öfkenin nedenini anlamak kolayca mümkün. Peki ama Can Doğan, Nâzım Dosyası’nın içerdiği yanlışları saptayıp düzelten yeryüzündeki tek kişinin 26 sayfalık o belgesel yazısını, hangi akla uyarak, linksiz bırakıyor, bir başka deyişle, sineklimarket okurlarından gizlemeye çalışıyor? Bunu anlamak nasıl mümkün olacak?

 

Bunu anlamak için Can Doğan’ı telefonla evinden aradım. Eşi, Can’ın evde olmadığını ve onu cep numarasından arayabileceğimi söyledi. Can’ın cep numarasını yarım dakikadan fazla çaldırdığım halde telefonu açan olmadı. Can’ı bir daha arayacak değilim. Kendi arar açıklama yaparsa, okurlara aktarırım. O zamana dek, yalnızca kendi yorumumu aktaracağim: Bana göre, Nurullah Tuncer yönetimi veya yazılarımda adı geçen bazı rahatsız kişiler, Can Doğan’a açık ya da örtülü baskı uygulamış olabilirler. Tabii, baskı gerekmemiş de olabilir. Çünkü Can’ın da yazılarımdan hoşlanmadığı Kocatürk’le olan polemiğimizde açıkça taraf tutmasından belli. Okurlara bu polemiği okumamalarını açıkça tavsiye eden, “ben olsam okumam” diyen bir sunuş yazısı da yazmıştı. Ama bu Polemikte asıl kimin yazılarından rahatsız olduğunu, benim yazılarıma koyduğu ve Kocatürk’ün yazılarına koymadığı sunuş yorumlarında açıkça belli ediyordu:

 

Kocatürk’ün bana karşı defalarca tekrarlanmış hakaretlerle dolu yazılarını sitesine koyarken, herhangi özel bir yorum veya uyarı yapmaya gerek duymayan Can Doğan; benim yazımı koyduğu sayfanın başında, yazımı “maksadı aşmış” şeklinde yorumlarla takdim edebiliyordu. “Maksat benim maksadım olduğuna göre onu aşıp aşmadığımı ancak ben bilebilirim. Sunuş yorumu yapacaksan başka yorum yap!” diye kendisini uyardığımda ise, Can Doğan bana, uyarımı dikkate almayacağını, kendisinin editor olarak bazı hakları bulunduğu mesajını göndermişti.

 

Can Doğan, Sinekli Market adlı sitesine “Theope Polemiği” ile ilgili iki yazının metnini daha önce www.tiyatrodergisi.com da yayınlandıkları gerekçesiyle, koymamıştı: 1. Mustafa Demirkanlı, ”Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”  2. Feridun Çetinkaya “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor!”)

 

Ama metinlerini koymasa da, hatta link bile vermese de, Can Doğan, o iki başlıktan birinin, (yalnızca bir tanesinin) “Theope Polemiği”yle ilgili link sayfasında görünmesini istemişti. Can Doğan’ın, link vermediği halde link sayfasına koyarak “görünür kıldığı”, reklamını yaptığı, başlık: ”Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”  idi. Ama o başlığın cevabı olan “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor!” başlığını Can Doğan, link sayfasına koymak, o başlığı görünür kılmak, tanıtmak gereğini duymamıştı.  

 

Anlaşılan, Coşkun Büktel’in “yalancı” olduğunu söyleyen yalancı başlığı okurlarına duyurmayı gerekli bulan Can Doğan, o başlığın cevabı olan ve Mustafa Demirkanlı’nın ‘ilkel ve iğrenç’ olmaya devam ettiğini açıklayan başlığı okurlar görmese de olur, diye düşünmüştü. E, can Doğan’ın demokratlığının da —ne zaman ve hangi bahaneyle sona ereceği önceden kestirilemeyen— sınırları vardı elbette.

 

Can Doğan, “Yazarlarımızın Dikkatine” başlıklı bir duyuruyla, başka sitelerde yayınlanmış yazıları yayınlamayacağını sitesinde ilan ettiği halde, Kocatürk’ün www.tiyatrodergisi.com da çıkmış “Bir de benden Demirkanlı’ya küçük bir not” ve hem www.tiyatrodergisi.com da hem de www.tiyatronline.com da çıkmış “Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez” başlıklı yazılarını; ayrıca, Tuncer Cücenoğlu’nun www.tiyatrom.com da çıkmış “Saygılı Yosma ya da Hüseyin Köroğlu…” başlıklı yazısını sitesinde yayınladı. Yani kendi koyduğu “yayınlanmış yazı yayınlamam” kuralını kendisi bozdu. Can’ın canı istediğinde bozulabilen söz konusu kural, Can’ın hoşuna gitmeyen yazıları reddetmesi ya da yayından kaldırabilmesi için bahane olarak kullanılmak üzere; “Damokles’in kılıcı” gibi yedekte bekletiliyor. Kuralın ne zaman devreye gireceği, Damokles’in kılıcının, hangi yazıyı siteden sileceği, önceden kestirilemiyor. İki numaralı dipnotumda da dediğim gibi: İnternet çok kaygan bir zemin. Kötü niyetli kurnaz sansürcülere, sonsuz ve muhteşem “cambazlık” imkânları sunduğu gibi, o cambazlıkları sureti haktan göstermek için, çok zengin bir  kılıflar ve bahaneler portföyü yaratıyor. Okurların çok uyanık olması, okuduğu bir yazının kimin tarafından ve nasıl sunulduğunu çok iyi kavraması gerekiyor.

 

 

(2) Bakınız: Mustafa Demirkanlı, ”Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”   Bir önceki yazımın — “Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında”— dipnotunda, dikkat edin “dipnotunda”, yaptığım eksiksiz tam bir paragraflık alıntıyı “cımbızcılık” olarak suçlayan, ama o paragrafı cımbızlamakla okurlarımdan neyi gizlediğimi açıklamayan Demirkanlı’yı; bu yazının ardından yazacağım bir yazıyla, tek kelime atlamadan, cümle cümle de, yanıtlayacağım. Tıpkı bu yazıda ve önceki yazımda Kocatürk’ü de yanıtladığım biçimde… Demirkanlı, yazacağım cevap yazısını —örneğin, “hakaret içerikli” bahanesiyle— sitesinde yayınlamayabilir veya sitesinin en “alakasız”, en kuş uçmaz kervan geçmez bir yerine kaldırabilir. Kayıp link uygulayabilir. İnternet çok kaygan bir zemin ve bu kaygan zemin, iftiracılara, sansürcülere ve kötü niyetlilere sonsuz ve muhteşem olanaklar sunuyor.

 

Bu olanaklara bir örnek verelim: Tiyatro Keyfi adlı sitenin editörü Kemal Başar, sitesinde, “Theope’nin Makus Talihi” adlı bir yazı yayınlanmıştı. Diyelim ki, siz bir kitap yazmaktasınız ve Başar’ın o yazısını belge sayarak, o yazıdan alıntı yaptınız ve kitabınızda o yazıyı kaynak gösterdiniz. Ama bir sure sonra, sitenin sahibi Kemal Başar (Theope’nin yazarı kendisine yüz vermediği için) o yazıda açıkladığı görüşlerini tamamen değiştirebiliyor ve sırf canı öyle çektiği için, yazıyı internet sitesinden silip yok edebiliyor. Yazı hiç yazılmamış gibi olabiliyor. Yani yazıyı kaynak gösteren herhangi bir yazar yalancı durumuna düşebiliyor. Bu tür cambazlıklar yüzünden internet denilen kaygan zeminde belgesellik diye bir şey mümkün olmuyor. Belgeler değiştirilebiliyor, yok edilebiliyor.

 

Demirkanlı’ya cevabımı Demirkanlı’nın sitesinde bulamazsanız, www.coskunbuktel.com da aramalısınız. Ve Coşkun Büktel’in sitesinde bu tür “cambazlıkların” asla olmayacağına güven duymalısınız.

 

Demirkanlı, ”Coşkun Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”  başlıklı yazısında yalnızca bana değil, Feridun Çetinkaya’ya da iftira etmişti. Çetinkaya, “Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor!” http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2102 başlıklı cevap yazısını, Demirkanlı’nın sitesinde şimdilik yayınlayabilmiş görünüyor. Umarım açık renkli harflerle linkini verdiğim tiyatrodergisi.com adresinde her zaman okunması mümkün olabilir (adres linkinde bulamazsanız, koyu harfli başlık linkine tıklayarak, yazının tiyatrofanzini.com sitesindeki daha rahat mizanpajlı versiyonuna ulaşabilirsiniz.) 

 

 

(3) Coşkun Büktel’in 1992’den bu yana, çoğunu Evrensel Kültür dergisinde “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” genel başlığıyla yayınladığı, olağandışı yaratıcı ve tokat gibi çarpıcı bir üslupla yazılmış eleştirileri, okurlar için ne denli hisseli ve eğlenceli olmuşsa;

 

daima “adları verilerek” eleştirilen tiyatrocular için o denli acıtıcı ve utandırıcı olmuş; ve Coşkun Büktel’e, Türk tiyatro çevresinde yalnızca pek çok düşman değil; “narsist meczup”, “megaloman”, “psişik bir olgu”, “sayrılı ruhsal yapı”, “kuduz”, “şirret” gibi, pek çok da sıfat kazandırmıştır.

 

Bu kitapta Coşkun Büktel, yazılarının tümünü (küçük boyutlu bold harflerle dizilmiş) ayrıntılı notlar ekleyerek güncelleştirdi. Bu yazılarda adı geçenlerin, örneğin; Yücel Erten, Ahmet Levendoğlu, Kenan Işık, Tamer Levent... ve diğerlerinin, bu yazılara cevap olarak yayınladığı tüm yaziları da, “tek kelime kısaltmadan” kitaba dahil etti.

 

Türk Tiyatro esnafının yaratıcı yeteneği nasıl aforoz ettiğini, çoğunluğu oluşturan ve iktidara yaranarak yetki sahibi olan vasat beyinlerin, azınlıkta kalan yaratıcı yetenekten nasıl intikam aldığını; daima “isim vererek”, kanıtlarla belgeleyerek, ortaya koyan bu çarpıcı yazılar;

 

tek tek yayınlandıkları zaman bile, vandalları ayağa kaldırmış, sonu gelmeyen tartışmalara yol açmıştı. Şimdi o yazıların hepsi bir arada... Hakikati bir el bombasının yoğunluk, gerilim ve şiddetiyle taşıyan bu kitabın sayfaları arasında... Pimi çekin! Sayfaları çevirin! Ve zihninizde çakan hakikat, tiyatroda tanıdığınız tüm vandalların imaj ve prestijini berhava etsin!

 

(Coşkun Büktel “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Büktel tarafından yazılmış arka kapak yazısı.)

 

 

(4) Mayıs 2005’te, DT’nin 30 kişilik resmi koordinasyon toplantısında, anlı şanlı ve yaşlı profesör Özdemir Nutku, “Fransa’da 16. yüzyılda yazılmış Theope adlı bir oyun var. Fransızca bilenler bu oyuna bakmalılar, aradaki benzerliği görmek için.” diyerek, yani açıkça yalan söyleyerek, Büktel’in “Theope” adlı oyunu hakkında “çalıntı” imasında bulundu. Nutku’nun açıkça yalan söyleyerek  “Theope”ye yönelik çalıntı imasında bulunmasını; ve bu yalana dayanarak, koordinasyon  toplantısında “Theope”nin  sahnelenmesini talep eden DT sanatçısı Şahin Ergüney’i susturmasını; Tiyatro Keyfi sitesinin sahibi Kemal Başar, “skandal” saymadığını açıkladı ve olayı skandal olarak değerlendiren Coşkun Büktel’i “Haydi oradan!” diye “azarladı”. Olayın ayrıntılarını, aşağıda kronolojik sırayla linklerini verdiğimiz yazılardan izleyebilirsiniz:

 

Coşkun Büktel, “Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir”. Berfin/Bahar, sayı sayı 91, Eylül 2005. Ayrıca:  http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/buktel.html

 

Özdemir Nutku, “Coşkun Büktel’e Yanıt” http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/nutku.html

 

Cengiz Gündoğdu, “Yıldız Güncesi” İnsancıl, Ekim 2005. Sayfa 43.

 

Cengiz Gündoğdu, “Yıldız Güncesi” İnsancıl, Aralık 2005. Sayfa 48.

 

Şahin Ergüney, “Theope Üstüne Özdemir Nutku’ya Yanıt” İnsancıl, Şubat 2006. Sayfa 26. Ayrıca http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/theope.html 

 

Kemal Başar, “Theope’nin Makus Talihi” (Tiyatro Keyfi sitesinden çıkarılıp yok edildi) ve “Kapalı Ayağa! Hep Beraber! En Büyük Coşkun Bültel Başka Büyük Yok!” (Sinekli Market sitesinden çıkarılıp yok edildi.)  Kemal Başar, söz konusu iki yazının birincisinde Büktel’i ve Theope’yi yüceltiyor; ama bu yüceltme çabasına rağmen, Büktel’in, “İki Yönetmene Açık Mektup” adlı yazısında kendisine yüz vermediğini görünce, görüşlerinden çark ediyordu. Kemal Başar, Theope üzerine yazdığı ikinci yazıda birinci yazıyı hiç yazmamış gibi davranmakta ve çelişkiye düşmekte hiç sakınca görmüyor; Büktel ve Theope’yle alay etmeye yelteniyordu. Başar, birinci yazısındaki düşüncelerden 180 derece çark ettiği için, Tiyatro Keyfi sitesinden o yazıyı çıkarıp yok etti. İkinci yazıyı ise, her ne hikmetse, Can Doğan, sitesinden çıkarıp yok etti. Sansürcü Başar ile sansürcü Can Doğan’ın demokratlığına asla güvenmediğimiz için, böyle bir şey yapabileceklerini öngörmüş ve  Başar’ın söz konusu iki yazısını bilgisayarımıza kaydetmiştik. Kemal Başar’ın Theope konusunda yazılmış her iki yazısını da, en kısa zamanda, tam metin olarak eksiksiz alıntılayıp, cümle cümle cevaplayacağız; “Demek ki Kemal Başar’a ‘Omurgasız’ Derken Pek Haksızlık Etmemişim” başlığını taşıyacak olan cevap yazımızı, yakında  www.coskunbuktel.com da okuyabilmenizi umarız. 

 

Can Doğan, “Bitmez Tükenmez ve Vandalca Bir Geyik Muhabbeti: Theope” http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm

 

 

Coşkun Büktel, “İki Yönetmene Açık Mektup” http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm

 

 

Can Doğan, “Coşkun Büktel’e Açık Mektup” http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm

 

 

Acar Burak Bengi, “Türk Dilinde Yazılmış En İyi Oyun Theope”

 

http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm

 

 

Can Doğan, “Vandalca Budandı İyi Hoş da Hiç mi Bir Şey Kalmadı Geriye?” 

 

http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm

 

 

Kemal Başar, KAPALI AYAĞA! HEP BERABER! EN BÜYÜK COŞKUN BÜKTEL BAŞKA BÜYÜK YOK 

Kemal BAŞAR / 20 Şubat 2006

 

 

Hilmi Bulunmaz, “Theope Tartışmaları ve Sanat Özgürlüğü”

 

http://hilmibulunmaz.com/content/view/214/66/ 

 

(Can Doğan’ın sinekli market sitesinde linksiz bıraktığı yazılardan bir diğeri de bu yazıydı.)

 

 

Coşkun Büktel, “Demek ki Kemal Başar’a ‘Omurgasız’ Derken Pek Haksızlık Etmemişim”

 

 

Kemal Başar, "Coşkun Büktel'e Kendimi Zorlaya Zorlaya Yazabildiğim En Uzun Yanıt"

 

 

Coşkun Büktel, ÖZDEMİR NUTKU İNSANLARIN YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYOR?

5 Temmuz 2006

 

Coşkun Büktel, İNSANLAR ÖZDEMİR NUTKU'NUN YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYOR? 

19 Temmuz 2006

 

Salih Coşkun, İNSANLAR BİRBİRLERİNİN (VE ÇOCUKLARININ)  YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYORLAR?

3 Ağustos 2006 

 

 

 

 

 Büktel/Kocatürk Polemiği (2006)

 

(Eskiden yeniye doğru tarih sırasıyla)

 

 

KORKAKLAR, YALANCILAR, İFTİRACILAR, HAİNLER VE SANAT BEZİRGANLARI ARASINDA

TİYATRO YAPMAK

KEMAL KOCATÜRK

 

 

KOCATÜRK’ÜN MİDE GAZI KADAR “HAFİF” YAZISI  

COŞKUN BÜKTEL

 

 

MİDE GAZINA MAYDANOZ İYİ GELMEZ

KEMAL KOCATÜRK

 

 

KOCATÜRK'E İKİNCİ CEVAP: ASIL SAVAŞ, YARATICILARLA VANDALLAR ARASINDA!

COŞKUN BÜKTEL

 

 

ASIL MESELE, VANDALLARIN KENDİNİ YARATICI SANIYOR OLMASINDA

KEMAL KOCATÜRK

 

 

KOCATÜRK'E ÜÇÜNCÜ CEVAP: KİŞNEYEN KONSÜLÜN “A, KUŞA BAK!” TAKTİĞİ

COŞKUN BÜKTEL