
Kocatürk’e Üçüncü Cevap:
KİŞNEYEN KONSÜLÜN
“A, KUŞA BAK!” TAKTİĞİ
Coşkun Büktel
“Tanrılar suçluysa, suç bir ‘erdem’ sayılır, Menoikeus.
Tanrılar suçluysa, suçsuz olmak günahtır, ağır bir küstahlıktır.
Suçlu
tanrıların yönettiği bir evrende asıl suç, suçsuz olmaktır.”
(“Theope”.
Dramatik Yayınlar, 1993. Sayfa 52.)
Kemal
Kocatürk’ün,
“Asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olmasında”
(sineklimarket.com
16 Şubat 2006.) başlıklı yazısına
karşı bu cevap yazısını yazmasaydım bile; beni tanıyan ve yazılarımı
değerli bulan okurlar, hatta benim eleştiri tarzıma fazla sıcak
bakmadıkları halde, hakikati önemseyen okurlar;
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
(sineklimarket.com
15 Şubat 2006.) başlıklı bir önceki
yazımın
durumu yeterince netlediğine ve yeni bir cevap yazmamakla isabet
ettiğime karar verebilirdi.
—Son
dakika: Sinekli Market sitesinin sahibi Can Doğan, yukarıda
linklerini verdiğim her iki yazının linklerini ana sayfadan
kaldırmış ve bir başka link sayfasına da koymamış.
(1)—
Kocatürk’e kısa bir yazıyla cevap vermem halinde ise, benden
özellikle nefret etmeyen okurların tümünü ikna etmem
mümkün
olabilirdi.
Ama (kendileri
ya da kendilerini yakın hissettikleri birileri, benim eleştiri
yazılarıma maruz kaldığı için) benden nefret eden tiyatrocular var;
ve ben onları bile ikna edebilecek sağlamlıkta bir cevap yazısı
yazmak ve cevaplamadığım tek bir cümle bırakmamak tutkuma yine engel
olamadım. Çünkü, insanları cümle cümle, kelime kelime cevaplamayı
alışkanlık haline getirmiş olan Coşkun Büktel’i bile “cımbızcılıkla”
suçlayacak kadar gözü dönmüş, veya kararmış, iftiracılar çıkabiliyor.
(2)
Bir önceki
yazımı (“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”)
okumuş ve yeterli bulmuş olan okurların çoğu, Kocatürk’e karşı
yazdığım bu cevap yazımın gereksiz olduğunu düşünebileceğinden,
yazımı onlar açısından da okunmaya değer kılmak için; eğlenceli ve
yaratıcı bir metin üretmeye, bu kez özellikle özen gösterdim.
Kocatürk’ü, yine geçen yazımdaki (“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”)
yöntemle, yani tek kelime atlamadan cümle cümle
alıntılayarak, düzeltiyor ve cevaplıyorum.
Kocatürk,
“Asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor olmasında”
başlıklı cevap yazısına bir fıkrayla başlamıştı:
Stadyumda tirbünlerin
(tribünlerin)
arka sıralarından bir adam kalkıp ön tarafa doğru “Mehmet” diye
bağırmış. Ön sıralardan birinde oturan başka bir adam, sesin geldiği
yere doğru dönüp, kimin bağırdığını görmeye çalışmış ama görememiş.
Tam yerine oturduğu sırada, arkadaki adam tekrar “Mehmet” diye
bağırınca tekrar arkaya doğru dönüp, sesin geldiği yere bakmış ama
yine kimin bağırdığını görememiş. Yine yerine otururken, aynı kişi
“Mehmet” diye tekrar seslenince, bizimki ayağa kalkıp arkaya doğru
bağırmış: “Ne bağırıyorsun kardeşim, benim adım Mehmet değil ki”
Ne ki
şimdi bu? Ben stadyumda, “isim vererek” Mehmet diye bağıran adama
müdahale etmedim ki;
“Yalancılar,
korkaklar, iftiracılar…”
diye sarhoş naraları
atarak, birilerini isim vermeden suçlayan (ve korkak ve yalancı
olduğunu tecrübelerimle bildiğim) birine müdahale ettim. Bir ahlak
ve gürültü kirliliğine müdahale ettim. Benim müdahalemin püf
noktası, senin “isim vermeden” suçlama yapmandı. Anlattığın fıkranın
püf noktası ise, adamın isim vererek, “Mehmet” diye seslenmiş
olması. Sen adam gibi davranmadın ki... Adam gibi “Mehmet” diyerek
suçlamalarını belirli birine ya da birilerine yöneltmedin ki... Adam
senin gibi davransaydı, yani tribünlerin arka sıralarından kalkıp ön
tarafa doğru, isim vermeden,
“Korkaklar,
yalancılar, iftiracılar…”
diye
bağırarak gürültü kirliliği yaratsaydı, anlattığın fıkra anlattığın
gibi mi biterdi?
Bana
yönelttiğin bütün hakaretler, işte ancak fıkran kadar isabetli;
fıkran kadar münasebetli. Bana karşı yazdıkların, ancak fıkran kadar
inandırıcı. Ancak “kişneme” kadar anlamlı.
Ben,
1998’de yayımladığım
“Türk Tiyatrosundan
İnsan Manzaraları”
adlı kitabımın 8. sayfasında ne demiştim?
“İnsanları ismimi ve
isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim”
demiştim. Yani senin bugün isim vermeden insanları “Yalancılar,
Korkaklar, İftiracılar, Sanat Bezirganları…” diye suçlayan bir yazı
yazmanı, sekiz yıl önce “alçaklık” olarak tanımlamıştım. Bilindiği
üzere, benim yazılarımın amaçlarından biri de, Türk tiyatrosunda
daha ahlaki bir geleneğin yerleşmesine katkı sağlamaktır. Bu
nedenle, bir insan çıkıp, yazdıklarıma hiç aldırmadan, benim sekiz
yıl önce “alçaklık” olarak tanımladığım bir eylemde bulunursa, yani
isim vermeden sağa sola suçlamalar yağdırıp benim vurgu yaptığım
ahlaksal geleneği çiğnemeye kalkarsa, benim müdahalemi göze almış
olmalıdır.
Ben
aslında “Elsiz, Belsiz, Dilsiz” diye, “Adam gibi dolaşırız ortalık
yerde” diye yazdığın önceki saçmalıkları da görmeme rağmen, kendimi
frenlemiştim. Ama son aşamada, kendi tecrübemle tanıdığım bir korkak
ve yalancı, korkakları ve yalancıları suçlamaya başlayınca, sabrım
taştı. Bu memleket ölmüş müdür? diye sordum kendime. Korkakları ve
yalancıları suçlamak bile korkak ve yalancılara mı kaldı? O kadar mı
düştük? Aklıma Kemal Tahir’in (“Devlet Ana”nın hemen başında)
Nâzım Hikmet’in dedesi olan Nâzım Paşa’dan aktardığı söz geldi:
“Be biz osmanlılarız
bizde çok insan bulunur.”
Böylece, daha fazla susmayı kendime yediremedim ve tiyatro ortamında
yaratılan kirliliğe bir kez daha müdahale etmek gereğini hissettim.
Alçakların, benim ahlaki müdahalemi fıkralarla ya da “maydanozluk”
gibi tanımlamalarla ve hiçbir dayanağı bulunmayan bir sürü başka
hakaretler kişneyerek aşağılamaya çalışması; ancak ve yalnızca,
benim hedefi yine on ikiden vurduğumu kanıtlar. Bu her zaman böyle
olmuştur. Vandallar; ister estetik, ister ahlaksal konularda olsun;
yaptığım müdahalelerin belge ve kanıtlara dayanan sağlam ve isabetli
içeriklerine karşı çıkamadıklarından; benim yazılarıma, büyük bir
genellikle, okurların dikkatini içerik dışına çelmeye çalışarak
cevap vermişlerdir. Belgelerle kanıtladığım hakikatleri yazılarına
koymaya utandıkları için, dükkânının vitrinine bir pipo koyan
sünnetçi kadar absurd davranmak zorunda kalmışlardır. Eleştiri
kitaplarım bunun örnekleriyle dolu. Değil yalnız Kocatürk,
Kocatürk’ün feriştahları (Yücel Erten, Ahmet Levendoğlu, Kenan Işık)
bile, karşımda daima o fıkradaki sünnetçinin durumuna düşmüşlerdir.
Ben
belgelerle, kurumun dergisinde işlediğin suçları kanıtlıyorum, sen
ise gayet pişkin bir edayla okurlara fıkra anlatıyorsun. “A, kuşa
bak!” diyorsun.
Sen
asıl Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki somut maddi yanlışları, uyarılarıma
rağmen, niçin düzeltmeden bıraktığını; Nâzım’ı aşağılayan o
yanlışları kurumun dergisinde niçin kurumsallaştırdığını anlat! Sen
bırak fıkra anlatmayı da, Nâzım Dosyası’nı anlat.
Coşkun Büktel de “maydanozluğa” devam ediyor, ne olmuş ki.
Asıl
sen, Türk tiyatrosunda vandallardan “hesap soran” belgesel ve
yaratıcı eleştirilere “maydanozluk” demeye devam ediyorsun. Sırf
toplumsal yarar adına ve büyük bedeller ödemek pahasına o
eleştirileri yazmayı göze alan, o eleştirileri yazabilme yeteneğine,
birikimine, cesaretine ve özverisine sahip tek insana, yattığın
yerden maaş alarak, arsızca küfrediyorsun. Yüzünün derisinin
ayakkabındaki köseleden daha kalın olduğunu belli ediyorsun.
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında” diyerek bir hayli uzunca
bir yazı kaleme alarak “maydanozluğunu” pekiştirmek yanında yeni
sıfatlar elde etme konusunda da büyük bir başarı sağlıyor.
Bu mu
senin ironi düzeyin? Bu mu senin ironik zekân? Bu zekâyla mı oyunlar
yazıyorsun? Şehir Tiyatrosu’nda bu zekâyla mı oyun yönettin? Şehir
Tiyatrosu’nu ve tiyatronun dergisini bu zekâyla mı yönettin?
Yurtiçinde ve yurtdışında bu zekâyla mı ödüller aldın?
Yazdığın
yazılarda yansıyan zekâ seviyesi ortada. Kurumun dergisinde
yayınladığın zırvalar ortada. Şehir Tiyatrosu’nu Kazıklı Voyvoda
gibi yönetmeye kalkıştığın ortada.
“Elsiz, belsiz, dilsiziz amma
Adam gibi dolaşırız ortalıkta” (http://www.tiyatrom.com/kemal_kocaturk_001.htm
) başlıklı yazına karşı; seni içeriden tanıyan, senin ciğerini
bilen, Şehir Tiyatroları yönetim kurulu üyesi Hülya Karakaş’ın
“Ortalık Yerde Adam Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır” (http://www.tiyatrom.com/hulya_karakas_007.htm
) başlığıyla yazdığı cevap yazısı ve o yazıda
ortaya koyduğu (senin yöneticilik adına yaptığın rezaletlere
ilişkin) vahim iddialar ortada. Karakaş’ın o yazısını Temmuz
2004’ten beri cevaplayamadığın ortada. Mehmet Atak’ın kadrosunu
iptal edebilmek uğruna belgede sahtecilik yaptığınıza ilişkin
rakamlara dayanan iddialar ortada. Atak’ın Hürriyetim’de çıkan o
sahtecilik iddialarını cevaplayamadığınız ortada. Aynı sahtecilik
iddiasını Radikal’deki “Gene O Hikaye” başlıklı yazısında
tekrarlayan Sevin Okyay’ı cevaplayamadığınız ortada. (Bu
konuların ayrıntılarına daha aşağıda gireceğiz.)
Ortada
olmayan tek şey, sözünü ettiğin ödüllerin nasıl ödüller olduğu ve
sana hangi bağlantılar sonucu verildiği... Ama dert değil,
“ortadaki” verilere, yani bilinenlere bakarak, bilinmeyenleri
çıkarsamak zor değil.
Kuruma
senin de kapılanmanı sağlayan yönetmelikleri hiçe sayarak, kurumdan
atmaya kalkıştığınız insanlar var ya... onlardan hiçbir bakıma daha
iyi değilsin. Her nasılsa kapağı attığın o kuruma ve halka yararsız,
hatta zararlı bir unsursun. Halkın sırtında bir kambursun.
“…başkalarının
sırtından geçinen parazitler. Türk tiyatrosunun önünü tıkayan bu
kara böcekler”
diye suçladıklarından çok daha suçlusun! Benim ödediğim vergilerle
beslendiğin halde; sırf, kurum dergisinde yayınladığın Nâzım Hikmet
Dosyası’ndaki yanlışları sana gösterdiğim, Nâzım’ı aşağıladığınızı
ispat ettiğim ve düzeltme talep ettiğim için, bana arsızca
kişneyerek küfrediyorsun. Kurum dergisinde üç yıl önce düzeltmeden
bıraktığın yanlışlarla Nâzım’ı aşağıladığın gibi, bugün, beni de
kişnemelerinle aşağılamaya çalışıyorsun. Gösterdiğim hakikatleri,
hakaretlerin kuru gürültüsüyle boğmaya çalışıyorsun. Hakaret
sıfatlarını tren katarı gibi art arda dizerek, hakikatin önüne tahta
perde germeye, hakikati perdelemeye çalışıyorsun.
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında” diyor ve de tespiti
doğrudur. Ama asıl mesele, vandalların kendini yaratıcı sanıyor
olmasında.
Bu
ülkede vandallar kendilerini gerçekten de yaratıcı sanıyor da; buna
itiraz etmek “Theope”nin yaratıcısına düşer, sana değil.
Sen,
sırf senin yanlışlarını belgelediği için, “Theope”nin yazarına (yani
yaratıcılığa) düşmanlığını açıkça ilan etmiş bir vandalsın.
“Theope”nin yazarı, yalnızca yaratıcı değil, hakikatten ve halktan
yana bir sanatçıdır. O, sanat adına yaptığı her şeyi, kendi yararı
için değil, toplum yararı için yaptı. Ve toplum yararını, senin gibi
yalanda ve sansürde değil, her zaman “hakikatte” aradı. Sana
getirdiği ve senin reddettiğin, o emek ürünü eleştiri yazısından da
Coşkun Büktel değil, sadece toplum kazanacaktı.
(Söz
konusu yazı için bakınız:
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’
Tavrı”, Yom Sanat, sayı 14, Eylül-Ekim 2003. Bu yazıyı yakında
www.coskunbuktel.com
adresli siteme de koymaya çalışacağım. Aynı yazı, bir yayıncı bulur
bulmaz yayınlayacağım “Tarih Taksiratınızı Affetsin” başlıklı üçüncü
eleştiri kitabımda da yer alacak.)
(Güncelleme:
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’
Tavrı”
başlıklı yazımı
artık coskunbuktel.com'da okuyabilirsiniz.)
Ama sen,
toplum yararına karşı olduğun için, Nâzım’a yaptığınız yanlışlık ve
haksızlıkları teşhir eden
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’
Tavrı” başlıklı o düzeltme yazısını, yayınlamadın. Nâzım’a
yaptığınız yanlışlık ve haksızlıkların, kurum dergisinde
düzeltilmeden kalmasını, kurumsallaşmasını sağladın. Sana verdiğim
yazıyla somut maddi yanlışlar konusunda uyarılmış olmana rağmen,
bugünkü ve gelecekteki okurların, araştırmacıların o yanlışlarla
aldatılmasını tercih ettin. Yeter ki, Belediye’deki velinimetlerim,
kurumun dergisinde ne zırvalar bastığımı fark etmesinler, dedin.
Sırf bireysel menfaatlerin uğruna, yanlışlar kurumsallaşsa da olur;
Nâzım’a haksızlık edilse de olur, halk aldatılsa da olur, yeter ki,
fiyaskomuz açığa çıkmasın, dedin.
Sen,
toplum yararına karşı olduğu aritmetik kesinlikle kanıtlanmış halk
düşmanı bir vandalsın. Sırf Nâzım’la ilgili fiyaskonu gizlemek
uğruna, sırf bireysel menfaatin uğruna, halkın aldanmasını tercih
etmiş bir suçlusun. Bu suçtan asla aklanamayacaksın. Tekrarlıyorum:
Asıl savaş, senin gibilerin çoğunluğuyla, benim gibilerin azınlığı
arasında.
“Korkaklar, yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları
arasında tiyatro yapmak” başlığıyla bir yazı yazmışım, bakalım bu
yazıya hangi “korkaklar, yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat
bezirgânları” tepki gösterecek diye beklerken, kısacası ben
“Bürüksel(!) lahanası” tarlasından yanıt ve yanıtlar beklerken
“maydanoz tarlası”ndan ses kesilmediği gibi dayanılmaz bir
gürültüyle sürüyor.
Sanat
adına yaptığın her şey, toplumdan çok “sana” yarar sağladı. Bu
topluma verdiğinden çok daha fazlasını aldın ve almaktasın. Ve
toplum yararı adına kendi menfaatlerini feda eden erdemli bir
sanatçıyı o kıt zekânla, o kıt Türkçe’nle kişneyerek karalamaya
çalışmaktasın. Bunu niçin yaptığını herkes anlıyor. “…onların
karşısında üreten, yaratan ve de emeğini karşılık beklemeden
verebilenler olarak, ürettiklerimiz ve emeğimizle set
oluşturabileceğimizi biliyorum.”
gibi cümleler kurmaya ve kendini
“emeğini karşılık
beklemeden verebilenler”
kategorisine sokmaya
hakkın yok. Sen bir beslemesin. Belediye seni benim vergilerimle
beslemeye başlamadan önce Kemal Kocatürk diye biri yoktu.
Sıfırdı. Seni
belediye yarattı. İktidar yarattı. Senin gibi bir asalağın,
“…emeğini
karşılık beklemeden verebilenler”
gibi bir ifade kullanmaya hakkı yok. Senin, değil emeğin, sırt üstü
yatman bile, Makedonya’da gezinmen bile, asla karşılıksız kalmadı.
Bu halkın sana hiçbir borcu yok.
Tekrar ediyorum, “Bürüksel (!) lahanasının” “Brüksel” ya da “Büktel”
ile ilgisi yoktur. “Bürüksel (!) lahanası”, “Bürüksel (!)
lahanasıdır” zinhar karıştırılmaya ve de üzerinden
“mamacılıkçılık(!)” da yapılmaya.
Şu
yazdığın şeylerin, kişnemeden daha fazla anlamı, önemi ve ağırlığı
bulunduğuna acaba gerçekten inanıyor musun? Hiç sanmıyorum. Senin
zekân bile yazdığın o şeylerin çiğliğini fark etmeye yeterli. Ama
yine de onları yazmak zorundasın. Vitrine belgelenmiş hakikatleri
koyamadığından, vitrine pipo koyan sünnetçi gibi davranmak
zorundasın. Okurlara, “A, kuşa bak!” demek zorundasın.
Ayrıca, herkesin “Delikanlı tiyatrocu olmak”lığı kendine ama
“maydanozluk” yaparak, başkalarının yazıları üzerinden kendi
hesaplarını kesmeye çalışmak,
Hesaplarım, kirli ya da karanlık hesaplar olmadığı için, onları
canımın istediği yerden keserim. Benim hesaplarım, bireysel
menfaatlerime değil, toplum menfaatlerine yöneliktir. Meşru, ahlaki,
şeffaf ve aydınlıktır. Eğer karanlık hesaplarım varsa
aydınlatmalısın.
Neymiş benim hesabım? Belediyeye veya belediyenin makam verdiklerine
yalakalık ederek, Şehir Tiyatrosu’na kapağı atıp, maaş garantisi
içinde yan gelip yatmaya ve benden iyiler giremesin diye kapıyı
sımsıkı kapatmaya mı çalışıyorum? Tam tersine, tiyatro
kurumlarımızın makam koltuklarına kurulmuş bütün halk düşmanlarını
on beş yıldır teşhir ediyor, halkın yararı adına on beş yıldır
düşman kazanıyorum. Tiyatromuzun suçlu tanrılarına karşı çıktığım
için, tiyatromuzun en büyük günahkârı sayılıyorum. Halkın ve tiyatro
sanatının yararı adına lanetlenmeyi göze alıyorum.
Ben,
sadece karşımdaki herhangi bir vandalı cevaplamış (veya
cezalandırmış) olmak için yazı yazmam. Onu cevaplamamdaki toplum
yararı için yazı yazarım. Topluma Türk tiyatrosunun bir manzarasını,
ama (dedikodu, rivayet, propaganda ya da reklamlara değil)
“belgelere” dayanan ve görünenin altındaki derinliği yansıtan bir
manzarasını, sunmak için yazı yazarım. Her yazım, bu manzaranın
değişik bir cephesini görünür kılmayı amaçlar. Manzarayı eksiksiz
sunmak için, her yazımda, birbiriyle bağlantıları içinde, bir sürü
olaylara ve kişilere değinmem, bir sürü kişiyle (senin deyişinle)
hesap kesmem gerekir.
Örneğin, sen, Makedonya’ya Kenan Işık döneminde gittiğini
söyleyerek, iktidarın nimetlerinden yararlanmadığını kanıtlamaya
kalkarsan; ben senin (yani okurların) önüne Kenan Işık iktidarının
kirli çamaşırlarını döker, seni Makedonya’ya gönderen o iktidarın
senden iyilere nasıl davrandığını gösterir, bugün ve gelecekteki
okurların manzarayı bütünlüğü içinde kavramasını sağlarım. Bunu
Kenan Işık’la hesabımı kesmek için yapmam. Okurlara manzarayı daha
geniş ve daha derin bir perspektiften sunmak için yaparım. (Artık
bir yarışma sunucusu olarak gerçek “yerini” bulmuş ve tiyatro
sanatıyla ilişkisini keserek, “küpünü doldurma” gailesine düşmüş)
Kenan Işık’ın yazdıklarım yüzünden herhangi bir şey kaybetmesi söz
konusu değildir; ama bugünkü ve gelecekteki okurların manzarayı daha
eksiksiz kavramak imkânını kazanması söz konusudur.
Benim
aydınlatıcı ve uyarıcı eleştirilerime rağmen, Kenan Işık’ı iyi bir
yönetmen olarak lanse eden, onu iyi bir yönetmen diye yıllarca
destekleyen ve “ödüllendiren” çevrelerin “sonuçta neye hizmet
ettiğini”; bugünkü ve gelecekteki okurlar, Metin And ya da Özdemir
Nutku’nun tiyatro tarihi kitaplarından değil; ancak benim
yazılarımdan ve benim kitaplarımdan (“Türk Tiyatrosu’ndan İnsan
Manzaraları”, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” ve yakın
gelecekte “Tarih Taksiratınızı Affetsin”) öğrenecekler.
Ben
çet yazarı değilim. Anlık tepkilerimi yansıtmaya, kendi psikolojik
tatminim için geyik yapmaya kalkışmam. Gelecek kuşakları da hesaba
katarak, yazdıklarımın onlar için de anlamlı olmasına geceler boyu
uğraşarak, dürüst, yaratıcı, eğlenceli, inandırıcı yazılar üretmeye
çalışırım. Çabam, laf salatasıyla hakikati perdelemeye
(dezenformasyona) değil, hakikati aydınlatmaya (enformasyona)
yönelik olduğu için, dilime özenmemi, belge ve kanıtlar göstermemi
zorunlu kılar. O nedenle işim ve misyonum, zor ve yorucudur.
Evet,
işte bunlardır benim hesaplarım. Hesap kesmemi eleştirdiğine göre
cevaplamak zorundasın: Toplum ne kaybetmiş benim hesaplarımdan?
Benim ne menfaatim olmuş hesaplarımdan? Ne menfaatim olmuş eleştiri
yazılarımdan?
Ben
yazdığım her yazıda, bütün vandalları, vandalizmi hedef aldım. Bunu
hep böyle yaptım, hep böyle yaparım. Her vandaldan hesap sorar, (ya
da senin deyişinle) hesap keserim. Kelimenin o en pis anlamıyla
“politika” yapmam. İsim vermekten, karşımdaki vandal cepheyi
genişletmekten korkmam. Halkın ve tiyatro sanatının yararı!.. Budur
benim hesabım. Başka bir hesabım varsa, yazının düzeyini on iki yaş
zekâsının bir parça yukarısına çekip, halkın yararı adına, benim
kirli hesaplarımı, belgeler koyarak, ciddi ciddi teşhir edersin!
"Delikanlı Tiyatrocu olmak"sa,
ben "Delikanlı Tiyatrocu olmak"tan istifa ediyorum.
Cumhurbaşkanlığından
istifa etsen daha az komik olurdu.
“Devrimcilik, kuvvacılık” benim tekelimde olmadığı gibi “Delikanlı
tiyatroculuk” da Büktel’in tekelinde değil ama olsun. Belki
karıştırılırız.
Sana
cevap yazdığım için kendini o kadar önemseme! İkimizin
karıştırılması asla muhtemel değil. Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları
savunamadığına ve özür de dileyemeyeceğine göre, bu zırvalardan
başka söyleyecek hiçbir şeyin yok. “A, kuşa bak!” demekten başka
hiçbir çaren yok! Bunun da bir şey söylemek yerine anlamsızca
kişnemekten veya geğirmekten farkı yok. Karşımda ancak bunu
yapabiliyorsun. Arsızca geğiriyorsun. Gün, senin gibi kösele
suratlıların, “hazır yiyicilerin” günü! Ekmek elden su gölden. Bu
han-ı iştiha sizin! Yiyin!.. Yiyin ve geğirin! Ama Tarih kaydediyor.
Tarih’ten aklanamayacaksınız. Tarih ikimizi asla karıştırmayacak.
Tarih taksiratını bağışlamayacak.
Çünkü
ben o denli "delikanlı" değilim. Benim raconumda ve de lügatımda
küfre varan kara çalma hemi de aşağılama yer almaz.
Melaikeymişsin! Prens Charles’tan daha aristokrat çıktın! Ama ben
Prens Charles değilim: Halk düşmanlarını, teşhir ederim!
Sicillerindeki arızaları unutanlara, unutup da çevreye hamasi
naralar savuranlara, çevre sorunu yaratanlara, haddini hatırlatırım.
Buna rağmen arsızlık edip, hadlerini aşmayı sürdüren halk
düşmanlarını aşağılar, burunlarını sürterim. Kimse benim burnumu
sürtemesin diye, menfaat ilişkilerine girmem, açık vermem, kıt
kanaat yaşamayı, pejmürde dolaşmayı “tercih” ederim. Özel ve
toplumsal ilişkilerimde, verdiğimden fazlasını aldığım zaman değil;
ancak aldığımdan fazlasını verdiğim zaman kendimi iyi hissederim.
Kimsenin önünde eğilmediğim, makam ve mevki uğruna kimseye yalakalık
etmediğim için; kimsenin mazimi hatırlatarak beni aşağılamasından
korkmam. Kimseye diyet borcum bulunmadığı için tok sesle
konuşabilirim. Sırtımda yumurta küfesi bulunmadığı için, halk
düşmanlarını teşhir ederken, lafımı esirgemek gereğini hissetmem.
Özgürce konuşabilirim. İnsanlar ben konuştuğumda, sözlerimin ardında
kendi menfaatlerime yönelik örtülü bir maksadın bulunmadığını,
söylediklerimde yalnızca toplumsal yararın yansıdığına güvenirler.
Bu nedenle beni karalamaya, aşağılamaya kalkışan hiç kimsenin
inandırıcı olma şansı yoktur. Ödediğim tüm bedellerin bana sağladığı
biricik getiri budur. Kimse beni aşağılayıp da inandırıcı olamaz.
Sonuçta kendini aşağılamış olmadan kimse beni aşağılayamaz.
“Küfre varan kara çalma hemi de aşağılama”
asıl senin yazılarında yer alır. Ne ki senin aşağılamaların
inandırıcı olmaz. Karavana attığın için kimseyi yaralamaz. Ama ben
birini aşağılarsam, öyle karavana atmam. Kurduğum cümledeki her
kelime hedefi on ikiden vurur. İsabetli, münasebetli, inandırıcı
olur. Çünkü her kelimemin ardında somut belgeler durur. O yüzden de
benim tespitlerim, acıtır! Adamı, “maydanozlar, lahanalar, Yakuplar”
diye, bir yerine acı biber sürülmüş gibi, ciyak ciyak bağırtır.
Ben
ve benim gibilerin kendimizi sevme biçimimiz Büktel ve de Büktel
gibilerinkiyle hiç uyuşmaz. Çünkü zor değildir ona göre biz ve bizim
gibi olmak.
Tersine, çok zordur benim için senin gibi olmak: Sen bir tür
“ciğercinin kedisi” ya da “Caligula’nın atısın”.
Ama
harbiden de zordur hepimize göre Coşkun Büktel ve de Coşkun Büktel
gibi olmak. Zordur çünkü ayna karşısında günler geceler boyu uzun
polemik yazıları yazmak.
Karşıda bir ayna olursa yazmak daha zorlaşır mı bilemem. Ama toplum
yararı adına günler ve geceler boyu uzun polemik yazıları yazmanın,
gerçek “yazarlara” zor gelmediğini söyleyebilirim. Uzun polemik
yazıları yazmak; yazarlığı çet yapmak sanan, toplum yararını
umursamayan, topluma söyleyecek dişe dokunur hiçbir şeyi olmayan, on
iki yaş zekâlı, devlet beslemesi, hazır yiyicilere zor gelir.
Ne
yazık ki ben Kemal Kocatürk olarak bunca zırvayla uğraşmak yerine
üretmeyi seçtim her zaman.
Sen
üretmeyi seçmedin. Sen sadece iktidara yaranmayı, kapılanmayı
seçtin. Her zaman iktidar beslemesi oldun. Ve sadakatine karşılık,
iktidar tarafından, Şehir Tiyatrosu’na yönetici ve birtakım oyunlara
yönetmen seçildin. Roma imparatoru Caligula, iktidar gücüyle atını
senatoya nasıl konsül yaptıysa; birileri de seni iktidar gücüyle
Şehir Tiyatrosu yönetim kuruluna paraşütle indirip yönetici ve
yönetmen yaptı. O nedenle velinimetin olan iktidarlara karşı asla
yazı yazmadın. Tersine, iktidara karşı çıkanları bastırmaya,
durdurmaya, içeri sokmamaya, dışarı atmaya çalışmakla tanındın. Sen,
iktidar maşası bir Kazıklı Voyvoda müsveddesi olmakla marufsun. Şu
anda da, tüm iktidarlara karşı olmakla maruf olan Coşkun Büktel’e
karşısın. On iki yaş zekâna bakmadan, ahmakça hakaretler kişneyerek
onu aşağılama gayreti içinde, tüm iktidar sahiplerinin
şampiyonluğunu yapmaktasın. Sen üretmeyi filan seçmedin. Sen besleme
karakterin sayesinde, tıpkı Caligula’nın atı gibi; kurumun sahip
olduğu sanatsal üretim olanaklarının başına “getirildin”. Ve bizler,
yazılarından tanıdığımız şu malum zekânla ürettiğin “Hırçın Kız”da,
ne üretebildiğini gördük! Benim geceler boyu uzun polemik yazıları
yazmakla gerçekleştirdiğim sanatsal üretim, senin yararın için
olmasa da, halkın ve tiyatro sanatının yararı için; senin üretmeyi
şeçtim diyerek ürettiğin zırvalardan çok daha önemlidir.
Demek
zırvalarla uğraşmadığını iddia ediyorsun? Oysa senin zırvalarla
uğraşmayı meslek ve alışkanlık edindiğini, benim önceki yazımı (“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”) okumuş olan
herkes biliyor. Şehir Tiyatrosu’nun dergisinde, genel yayın
yönetmeni olarak hangi zırvaları yayınladığını, o yazımı okuyan
herkes öğrendi. Dergide yayınladığın Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki
zırvaları belgelerle teşhir eden o yazım; senin zırvaları baş tacı
eden bir genel yayın yönetmeni olduğunu, iki kere iki dört gibi,
itiraz edemediğin aritmetik bir kesinlikle, kanıtladı. Çünkü,
örneğin; O’Neill’in “Strange Interlude”u, Nâzım’ın “Ferhad
ile Şirin”inden önce yazdığı; bir başka deyişle, 1926’nın
1948’den önce geldiği; aritmetik bir kesinliktir.
Sen
bir genel yayın yönetmeni olarak, aritmetik kesinliklere karşı çıkan
zırvaları bile yayınlamış birisin. Nâzım’ı aritmetik kesinliklere
ters düşmek pahasına aşağılayan yanlışları, kurumun dergisinde
yayınlayıp kurumsallaştırmış birisin. Sen zırvaların hamisisin.
Zırvaları koruyup kollamak için, zırvaları teşhir eden Coşkun
Büktel’in yazısını “polemik” diye, “maydanoz” diye, “çağrılmayan
Yakup” diye reddettin. Ama zırvaları “zırva” diye reddetmedin.
Zırvaları alıp bağrına bastın. Kurumun dergisine bastın. Halkın
parasını harcayarak, halkı zırvalarla zehirledin! Coşkun Büktel’in
uyarılarına da rağmen, halkın parasıyla, halkın çok satışlı
dergisinde, zırvaları yaygın ve kalıcı hale getirdin. Bunu,
uyarılmana rağmen, bile bile, kasten yaptın! Senin zırvaları halkın
parasıyla baş tacı ettiğin, uyarıları göz ardı ederek koruyup
kolladığın ve halk düşmanı olduğun; iki kere ikinin dört ettiği
kadar kesindir. 1948’in 1926’dan büyük olduğu kadar kesindir.
Bile
bile, kasten işlediğin suçla, bir halk düşmanı olduğunu aritmetik
kesinlikle kanıtlamış olmana rağmen; şimdi, kalkmış, hiç utanmadan,
utanmayı aklına getirmeden, “bunca zırvayla uğraşmak yerine
üretmeyi seçtim her zaman” gibi bir cümle kurmaya kalkıyor;
zırvaları aritmetik kesinlikle gösterip teşhir eden ülkedeki tek
adamı, “maydanoz, fırsatçı, yalancı, iftiracı, vb.” sıfatları art
arda tren katarı gibi dizerek karalamaya; aritmetik gerçekleri laf
salatası içinde kamufle edip gözlerden kaçırmaya, çalışıyorsun. “A,
kuşa bak!” diye kurnazlık ederek, yalnızca bana değil, okurların
zekâsına da hakaret ediyorsun! “…bunca zırvayla uğraşmak yerine
üretmeyi” seçmişmiş. Benim yazımı okuduğu halde bu lafları
kişnemeden daha anlamlı bulacak okur kalmış mıdır bu ülkede?
Kalın
kalın eleştiri kitapları yazıp yayınlamak yerine eleştirilebilecek
kişi olmayı ve de eleştirilebilecek ürünler vermeyi onurla tercih
ettim, ediyorum ve de edeceğim de.
Ben
de,
halkı ve
Nâzım’ı aşağılamayı “onurla” tercih edenleri teşhir
etmeye devam edeceğim. Halk düşmanı tüm vandalları, kalın kalın
eleştiri kitaplarımla cezalandırmaya; örtülmeye çalışılan
hakikatleri belgelere dayanarak gün ışığına çıkarmaya; tiyatromuzun
karanlık manzarasını aydınlatmaya ve Türk tiyatrosunun “gerçekçi”,
alternatif tarihini yazmaya, devam edeceğim.
Çünkü
onurlu insanlar, halk düşmanı olduğu aritmetik kesinlikle
kanıtlanmış Caligula atlarının “onurlu” tercihlerinden halkı korumak
için, emek harcamaktan kaçınmamalıdır. Her türlü hakaret, iftira ve
çamurla kirlenme riski, onurlu insanları yıldırmamalı,
caydırmamalıdır. Tanrılar suçlu diye suçun erdem sayılmasına razı
olunmamalıdır.
Türk
tiyatrosu belki bir yüz yıl daha benim zekâmla değil, Kocatürk
zekâsıyla yapılacak. Oyunlar, Theope’nin budanması gerektiğini
düşünen vandal zekâlar tarafından sahnelere konacak. Ama suçlu
tanrıların otoritesine vurulmuş birer şamar olan o kalın kalın
Coşkun Büktel kitapları, bu kültür çölünde bir vaha gibi, onlara
ulaşabilen okurlara direnç ve umut aşılamaya devam edecek.
Bunun
içindir ki, (Büktel’in deyimiyle) "özürlü Türkçemle" de olsa
Ona
“Büktel’in deyimi” denmez, “Büktel’in deyişi” veya “Büktel’in
ifadesi” denir. Ve Büktel dediyse, doğrudur. Kanıtlıdır. Senin
Türkçe’nin özürlü olduğu, grameri ve sentaksı bozuk cümlelerinin
belgelediği üzere, iki kere ikinin dört ettiği kadar doğrudur.
Yazılarından aktardığım aşağıdaki cümlelerin özürlü Türkçe
olmadığını söyleyebilecek ―sekreterin dışında― bir tane tanık
gösterebilir misin:
Büyük
bir kara çalmanın ardından temize çıkmış bir insanın onur
mücadelesini, yeri gelmiş bir açıklama ve hesap sormayı, “kendi
dışında herkese bir eleştiri” diye açıklamak, hakkımda kendilerinin
de ortak olduğu yapılmış yayınları objektif gazetecilik anlayışının
neresine koyduklarını, “özgür, objektif” yayıncılık yapanların hangi
ilkelerine sığdırdığını da sormadan edemiyorum, bu da iki.
(Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez)
Buna
karşın, her ne hikmetse, yazımın onda, “Kocatürk’ün mide gazı kadar
hafif yazısı” başlığıyla bir yazı yazma gereği duyurtması kadar da
“maydanozlu” bir hassasiyet hissettirmesi, kendilerinin bu bağlamda,
bir yer, yeni bir sıfat arayışı hissetmesine katkıda bulunmamak da
benim için ayrı bir görgüsüzlük olur kanısındayım.
(Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez)
Bu
tür teklifler alıp, bunu gerçekleştirip başarılı olan insanlarımızı
övüp, kollayacağımız yerde, sövüp, “tacir, gözünü hırs bürümüş”,
rejisörlüğü, “ticari” bir iş olarak gören ve göstermeye çalışan,
yurtdışında rejisörlük yapmamı “ticari” olarak algılayan bu
zihniyete karşı, şimdi bile “Pes doğrusu” demekten başka bir söz
bulamıyorum.
(Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar, vb.)
“Özür
dilemekte bir erdemdir.”
(Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar, vb.)
Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere, Kocatürk, “Baba bal al”, “Ali
topu tut” gibi basit ifadelerde bile hata yapabiliyor; ama, “Ali
topu tut”tan biraz daha uzun ve karmaşık cümleler kurmaya
kalkıştığında, iyice çuvallıyor. Zekâsı, cümlenin öğelerine egemen
olmakta, cümlenin başı ile sonunu toparlamakta, yetersiz
kalabiliyor. Kocatürk’ün dili, hata yapmadığı zaman bile, ifade
gücünden ve en küçük yaratıcılık kıvılcımından yoksun.
Coşkun Büktel, “özürlü” diye nitelediği Kocatürk Türkçe’sine,
hakaret etmek amacıyla değil, bir durumu saptamak amacıyla vurgu
yapıyor. Büktel, Kocatürk sayesinde, Türkiye’de hangi zekâların oyun
yazmaya soyunduğunu ve yayıncı bulduğunu gösteriyor. Oyun
kitaplarının okunmadığından yakınan yayıncıların oyun yazarı diye
kimleri bastığı bilinsin istiyor.
Yayıncılar seçimlerinde özensiz davranır ve kalite kontrolüne
aldırmazlarsa, bastıkları iyi oyunlar, bastıkları niteliksiz
metinlerin kalabalığı içinde kaybolur gider. Ve okuduğu birkaç oyun
kitabıyla hayal kırıklığı yaşayan pek çok okur, ya oyun metni
okumanın sıkıcı olduğuna, ya da oyun okumayı sevmediğine karar
vererek; zaten kelaynak kuşundan bile daha ender bulunan iyi
oyunlara ve iyi çevirilere asla ulaşamaz/ulaşamamaktadır. Bu
ülkedeki çoğu yönetmenin seyirciyi tiyatrodan soğuttuğu gibi,
yayıncılar da okurları tiyatro metinlerinden soğutmaktadır.
Kocatürk’ün oyunlarının Mitos-Boyut Yayınları tarafından
yayınlandığını bu arada belirtelim. En çok sayıda oyun yayınlayan bu
yayınevinin çeviri oyunlar konusundaki özensizliği, “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımızda belgelenmiştir. O
kitabımızda, Mitos-Boyut’un yayınladığı bir Shakespeare
çevirisindeki (Zeynep Avcı, “Kısasa Kısas”) yanlışları ve
bazıları sayfalar tutan budamaları satır satır göstermiştik.
“Hırçın Kız”ı Zeynep Avcı çevirisiyle sahneleyen Kemal Kocatürk,
bir sürü oyun yazıp Mitos-Boyut’ta yayınlamış. Kocatürk’ün oyunları
için aynı yorgunluğa girmeyeceğim. Tiyatroyu görsellik olarak
tanımlayan moda görüşün sahiplerine ve oyun yayınlayacak yayınevi
sahiplerine, tiyatronun her şeyden önce “dil” olduğunu hatırlatmakla
yetineceğim.
Türk
tiyatrosunda çok büyük bir çoğunluğu temsil eden Kocatürk zekâsını
ve Kocatürk Türkçe’sini teşhir etmekle, tiyatromuzun yontma taş
devrine saplanıp kalmasındaki nedenleri aydınlatmak bakımından,
önemli bir işlev gerçekleştirdiğime inanıyorum.
oyunlar yazmayı sürdüreceğim
Özürlü Türkçe’ne aldırmadan mı?… Neyse canım, sürdür tabii.
Zırvalarını basacak birilerini bulduğun sürece, yazmayı sürdür; sana
sahne verecek bir tiyatroya kapılanmışsın, yönetmeyi de sürdür. Gün
vandalların günü. Caligula atlarının günü. Ben, 2000 yılında tükenen
“Theope”nin yeni baskısını yapacak yayınevi bulamıyorum. Sen yazmayı
ve yayınlamayı sürdür de, okurlar görüp anlasın, Türk tiyatrosunda
geçer akçenin neler olduğunu; Türk tiyatrosunun, yontma taş devrinin
kaçıncı çeyreğinde bulunduğunu.
Büktel ve de Büktel gibilerle "sidik yarıştırmayı" ise asla.
Yani
bu ülkede değerleri bu denli tersine çevirebildiğinizden eminsin,
öyle mi? Yazılarında kabak gibi sırıtan bu özürlü zekânla, bu özürlü
Türkçe’nle, bu özürlü karakterinle, “Theope” yazarının karşısında
burnunu havaya kaldırıp, “seninle sidik yarıştırmayı asla sürdürmem”
diyeceksin ve kimse buna ağzını bırakıp gerisiyle gülmeyecek. Emin
misin? Bu ülkeyi bu denli yozlaştırabildiğinizden,
moronlaştırabildiğinizden emin misin? Eğer haklıysan (bazı
belirtiler nedeniyle, haklı olabileceğinden korkmuyor değilim)
aferin size! “Theope”nin yazarıyla sidik yarıştırmayın! Ona
aldırmayın! Siz tezgâhınıza bakın! Tiyatro nasılsa sizin zekânızla
da yapılabiliyor. Tiyatronuza adım atmamış milyonlarca insanın
ödediği vergiler, iktidar tarafından cebinize maaş olarak, nasılsa
akıtılıyor. Bu sayede, sizin zekânızla bile, prodüksiyon yapmak
mümkün olabiliyor. Balkan ya da Kafkas ülkelerine karşılıklı turne
düzenleyerek, halkınızın parasıyla onları ağırlamak karşılığında
kendinizi onların halklarına ağırlatmak için, sizin zekânız bile
yeterli olabiliyor. Makedonya’da ödül almayı sağlayacak ilişkiler
sizin zekânızla da kurulabiliyor.
Öyleyse Büktel’e veya “Theope”ye ihtiyacınız yok. Küçük olsun, sizin
olsun. Siz Büktel’e aldırmayın! Dalganıza bakın! Dalganıza taş atan
Büktel’le sidik yarıştırmayın! Onun gösterdiği belgelere karşılık,
vitrine pipo koyan sünnetçi gibi, yazınıza bol bol “maydanoz” koyun!
Nâzım Dosyası’ndaki yanlışların hesabını sormakta diretirse, Nâzım
Nâzım diye tutturup ısrar ederse, burnunuzu havaya kaldırıp, omuz
silkelemekle yetinin. Vakur bir edayla susmayı deneyin! Okurlar
morondur. Büktel’le sidik yarıştırmak istemediğinizi, ona cevap
vermeye tenezzül etmediğinizi sanırlar. Okurların o kadar da moron
olamayacağını akıl ederek cevap vermek zorunda kalırsanız, yine
vitrine pipo (ya da maydanoz) koyarak cevap verebiliyormuş gibi
yapın. “A, kuşa bak!” taktiğini yeni fıkralar, yeni yakıştırmalar ve
yeni hakaretlerle tekrar kullanın! Okurlar bunu da yutmaz demeyin!
Çünkü başka çareniz yok.
Tabii, bu arada, tiyatronun kapılarını sımsıkı kapatıp, bütün
bürokratik bahaneleri önüne yığarak, Büktel’i dışarda bırakmaya
azami dikkat göstermeyi ihmal etmeyin! Aferin! Siz “üretmenize”
bakın! O da kalın kalın eleştiri kitapları yayınlamaya baksın! O
bundan gocunmuyor! O hayatından memnun!
Yeter
ki, o özürlü zekânıza, o özürlü Türkçe’nize, o özürlü karakterinize
bakmadan, elinizin çamuruyla ortalık yere “adam gibi” çıkıp,
“korkaklar, yalancılar, iftiracılar…” diye sarhoş naraları atarak,
gürültü kirliliği yaratmayın! Siz sırtüstü yatıp “yemenize” bakın!
“Korkaklar ve yalancılarla” mücadele etmeyi, bari o kadarcığını,
Coşkun Büktel’in kalın kalın kitaplarına bırakın!
Yani
ne olacak şimdi? “Sidik yarıştırmayı sürdüremem” numarasıyla, Nâzım
Hikmet Dosyası’ndaki somut, maddi yanlışları ve Nâzım’a yapılmış
haksızlıkları neden düzeltmediğini asla açıklamayacak mısın? Bir
genel yayın yönetmeni olarak Şehir Tiyatroları kurumunun dergisinde
yayınladığın somut, maddi yanlışları, Büktel’in yazısıyla uyarılmış
olmana rağmen, neden düzeltmeden bıraktığını, neden
kurumsallaştırdığını, halkın parasıyla yayınladığın dergide halkın
aldatılması doğrultusunda neden karar aldığını, asla anlatmayacak
mısın? Yayınladığın o yalan yanlış bilgilerle halkın bugün ve
gelecekte zehirlenmesini niçin “onurla tercih ettiğin”
konusunda halkı aydınlatmayacak mısın?
Kendinde bir hak olarak gördüğü her yere ve herkese "maydanoz" olma
durumunun, bir davranış biçimi olduğunu
Vandalları ve halk düşmanı Caligula atlarını teşhir ve rezil etmek,
yapabilme gücü olan her vatandaşın hakkı ve görevidir. Vatandaşlık
haklarını ve görevlerini ciddiye almak ise Büktel’in gerçekten de
“davranış biçimidir”. Büktel, vandalların ve halk düşmanlarının
“maydanozluk” dediği bu davranış biçiminden gurur duyar. Evet,
yazılarıma ulaşabilen herkes bunu çoktan anlamıştır.
Büktel'in uzun yazısını okuyabilen
(niye okuyamasınlar
ki?)
herkesin de hemen anladığını sanıyorum.
Uzun
yazılarımın okunamamış olmasını umuyorsun. Okurların Nâzım
Dosyası’nda yaptığın yanlışları ve haksızlıkları fark edememiş
olmasını umuyorsun. Bazı sitelerde aramızdaki polemiğin tek yanlı
olarak, yalnız “senin” yazılarınla okurlara yansıtılması sayesinde,
pek çok okurun konuyu yalnızca senin zırvalarından ibaret
zannetmesini umuyorsun. Hâlâ okurların dezenformasyonundan medet
umuyor, halkın hakikatleri “öğrenmemesi” ihtimaliyle avunuyorsun.
Yazılarımın uzunluğu konusunda, okuma keyfi arayan okurlar açısından
durumun ne olduğu sorgulanırsa; sanırım, şu gerçek ortaya çıkar:
Okuma keyfi arayan okurlar için, gerçek bir “yazarın” yetkin, akıcı
ve yaratıcı Türkçe’siyle yazılmış uzun bir yazıyı okumak, hiç zor
değildir. Okuma keyfi arayan okurlar için asıl zorluk, bir çet
yazarının kıt zekâsı ve kıt Türkçe’siyle yazılmış, ifade özürlü bir
yazıdan (o yazının tekrarlanmış sıfatlarla dolu laf salatası
arasından) anlam sökmeye uğraşmaktır.
Bu
durumu önceden beri biliyor ve kabullenmiş olmasından dolayı da ona
artık "maydanoz" diye hitap etmemizde sanırım bir sakınca yok,
Nâzım
konusunda yaptığınız somut yanlışları belgeliyorum, itiraz
edemiyorsun. O yanlışlarla Nâzım’ı aşağıladığınızı ve halkı
aldattığınızı söylüyorum, itiraz edemiyorsun. O yanlışları benden
başka hiç kimse gösterip düzeltmeye kalkışmadı diyorum, itiraz
edemiyorsun. İtiraz edemediğin bütün bu gerçekler ve Nâzım konusunda
yaptığınız yanlışlar ortada dururken, yanlışları düzelterek halkı
aydınlatmaya çalışan tek adamı (engellemiş olmakla yetinmeyerek)
sırf halkı aydınlattığı için “maydanoz” olmakla da suçluyorsun.
Senin bırak dürüst bir insan olduğuna inanmayı, bundan sonra iflah
olup düzelebileceğine inanmak bile hiç kolay değil. Senin hakkında,
seni tiyatro sanatının çöplüğüne atmaktan daha yararlı bir seçenek
düşünemiyorum.
Evet,
halk düşmanı vandalların bana maydanoz demesinde hiçbir sakınca
bulmam. Tıpkı beygirlerin bana kişnemesinde sakınca bulmadığım gibi…
Bir maden işçisi işini yaparken üstünün kirlenmesini, üstüne çamur
sıçramasını nasıl göze alıyorsa; ben de vandalizme karşı savaş
açtığımda üstüme çamur sıçramasını en baştan göze almış; yaptığım
işin doğası gereği üstümün kirleneceğini en baştan hesaba katmıştım.
(Bakınız “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, sayfa 33’te
özellikle son paragraf) Bir maden işçisi, işçi tulumundaki (doğaya
karşı verdiği mücadelenin ve harcadığı emeğin kanıtı olan)
lekelerden nasıl ki hiç gocunmazsa; ben de, üzerime sıçrayan (ve
vandallara karşı verdiğim mücadelenin, harcadığım emeğin kanıtı
olan) kirli hakaretlerden gocunmam.
Köşenize çekilip, “vandalizmden bana ne, başkaları uğraşsın!”
diyerek, yan gelip yatarsanız, üstünüze çamur sıçramaz ve “temiz”
kalabilirsiniz; ama benim tercihim, bu biçimde “temiz kalmak”
olamaz. Ben, mücadele etmeden, emek harcamadan, yan gelip yatarak
“temiz” kalan janti insanların “temizliğini” değil; mücadeleden
sonra, kir pas içinde evine dönen yorgun maden işçisinin
“temizliğini” tercih ederim. Bu nedenle halk düşmanlarının bana
yakıştırdığı sıfatlardan gocunmadığım gibi, onları göğsümde madalya
gibi taşırım.
Bunu
bugün söylemiyorum. Vandalların yakıştırmalarıyla bugün olduğu gibi
dün de övündüm. Belge isteyen varsa, 1998 tarihli “Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” adlı kitabımın arka kapağına
baksın. Bu fırsattan yararlanarak, bilmeyenler için, o arka kapak
yazısının tam metnini dipnotlar bölümüne koyuyorum.
(3)
Burada ise, o yazının, yalnızca, üzerime sıçratılan o kirli
sıfatlarla (ki bir tanesi Mehmet Atak’ın yakıştırmasıdır) nasıl
övündüğümü gösteren ilk cümlesini aktarıyorum:
Coşkun Büktel’in 1992’den bu yana, çoğunu Evrensel Kültür dergisinde
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” genel başlığıyla yayınladığı,
olağandışı yaratıcı ve tokat gibi çarpıcı bir üslupla yazılmış
eleştirileri, okurlar için ne denli hisseli ve eğlenceli olmuşsa;
daima “adları verilerek” eleştirilen tiyatrocular için o denli
acıtıcı ve utandırıcı olmuş; ve Coşkun Büktel’e, Türk tiyatro
çevresinde yalnızca pek çok düşman değil;
“narsist meczup”, “megaloman”, “psişik bir olgu”, “sayrılı ruhsal
yapı”, “kuduz”, “şirret” gibi, pek çok da sıfat kazandırmıştır.
(Coşkun Büktel “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”,
Dramatik Yayınlar, 1998. Yazarın kendisi tarafından yazılmış arka
kapak yazısı. Yazının tamamı,
(3). dipnotta.)
Görüldüğü üzere, ben vandalların tüm yakıştırmalarını kitabımın
içine almakla kalmadım. Onları kitabımın kapağına da koydum. Ben
vandalların hakkımda tüm yazdıklarını tüm okurlarıma sundum.
Vandalların hakkımdaki yazılarını, oğlumla, arkadaşlarımla birlikte,
gülerek okudum. Umarım, Kocatürk, bundan önceki uzun yazımı,
özellikle Nâzım Dosyası’yla ilgili belgesel bölümü, arkadaşlarına ve
yakınlarına gösterebilmiştir. Umarım bu yazıyı da gösterebilir. Onun
yerinde olsaydım, ben gösteremezdim. İyi ki onun yerinde değilim de,
Kocatürk’ün yazılarını oğlumla ve dostlarımla okuyup
eğlenebiliyorum.
Evet,
halk düşmanlarının bana “maydanoz” demesinde hiçbir sakınca yok.
Yeter ki halk düşmanı oldukları aritmetik kesinlikte belgelerle
tescil edilmiş olsun. Senin tescilin bulunduğuna göre, sen bana
istediğin yakıştırmayı yapabilirsin. Hela duvarlarından kopya bile
çekebilirsin. Burada benden sana izin! Sana asla gücenmem.
çünkü
bu sıfatı kendi de sevdiğini yazısında defalarca itiraf ediyor.
İtiraf değil, ilan ediyorum. Halk düşmanı vandalların hakaretlerini
madalya gibi taşıdığımı, 1998 tarihli kitabımın arka kapağından
nasıl ilan ettiysem; halk düşmanlarından gelen sıfatları da gururla
taşıyacağımı, bir kez daha, ilan ediyorum. Sen, bırak kuşu
göstermeyi de, Nâzım Dosyası’na gel!
“Çağrılmadan gelen Yakup” olarak -affedersiniz- "maydanoz" olarak
Ne
oldu? Çağrılmayan Yakup nitelemesinden vaz mı geçtin? Sana dönüp
seni kirlettiğini mi fark ettin? Bana yönelttiğin diğer nitelemeler
seni kirletmiyor mu zannettin? Çağrılmayan Yakup demişken, geçen
yazımda bu konuyla ilgili neler yazmışım bir daha hatırlayalım:
Kendini 3. Richard ile Kazıklı Voyvoda arasında bir şey olarak
gördüğün için, sen karşındaki sansürcülerden bile daha betersin.
Şehir Tiyatrosu’nu babanın çiftliği olarak gördüğün için, senden
iyileri içeri sokmamaya çalıştın. Onlara “Çağrılmayan Yakup” dedin.
Ben, İstanbul Şehir Tiyatrosu repertuarında iki oyunu bulunan ve bir
oyunu (şöyle veya böyle ama Şehir Tiyatrosu’nun en büyük sahnesinde)
oynanmış bir yazar olarak, tiyatronun protokolündeydim. Her galaya
çağrılıyordum. O protokole girme hakkını, ona buna ya da belediyeye
yalakalık ederek değil, yedi yılda yazdığım Theope adlı oyumum
sayesinde elde etmiştim. Senin iktidarda bulunduğun dönemde
(Nurullah Tuncer döneminde) (acaba hangi nedenle dersin?) protokolden
çıkarıldım ve çağrılmayan Yakup oldum.
(Coşkun Büktel,
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız,
www.coskunbuktel.com da arayın.)
Evet,
bir daha soruyorum: Acaba hangi nedenle çağrılmayan Yakup oldum ben?
Size karşı yazdığım eleştiri yazıları yüzünden mi? Protokoldeki
yerimi yalakalıkla değil de eserimle elde etmiş olmam yüzünden mi?
Bir oyunu Şehir Tiyatrosu’nun en büyük sahnesinde oynanmış, diğer
oyunu ise repertuarınıza alınmış olan Coşkun Büktel’i protokolden
atmak kimin aklına gelebilir ki?… Kimin hakkı olabilir ki?… Bu hakkı
bir vandaldan başka kim kendinde bulabilir ki? Bulunduğu makama
paraşütle indirilen, bulunduğu makamı hazmedemeyen vandallardan
başka; bir yazarın o protokole yalakalıkla değil de kaleminin
gücüyle girmiş olmasını, kim hazmedemez ki?… Kimsenin önünde ceket
iliklemeyen özgür ruhlu bir insana Caligula atlarından başka kim
haset duyabilir ki? Mademki sen konuşuyorsun, bu soruları sen
cevaplayacaksın. Bu soruları cevaplamak yerine, “A, kuşa bak!”
yapmayacaksın!
getirip bıraktığı yazının peşine hiç düşmediğini ve beni bu yazıyla
ilgili olarak da, hiç arayıp sormadığını söylüyor ve aradıysa da,
bunu benim kanıtlamamı, kanıtladığım taktirde de kendisi “yalancı”
sıfatını seve seve kabul edeceğini söylüyor.
Öyle
bir şey demedim ama, söylediklerimi öyle yorumlamana hiçbir itirazım
yok.
O
zaman önce bu sıfatı kendisine derhal giydirelim ki çıplak kalmasın.
Ben
çıplak değilim, kral çıplak. Kazıklı Voyvoda çıplak. Caligula’nın
atı çıplak. Sen çıplaksın. Rezil oldun! Nâzım Dosyası’yla ilgili
yazımdaki belgeler, hakikati çırılçıplak gözler önüne serdi.
Çırılçıplak yakalandın. Ne var ki, çıplaklığını reddediyor, “aslında
üstümde onur diye çok pahalı bir kumaş var ama sizler
göremiyorsunuz” diyerek, herkesin çırılçıplak görünen aritmetik
(veya geometrik) gerçeklere aldırmadan, üstündeki o pahalı kumaşı(!)
görmeye çalışmasını talep ediyorsun. Ama yok öyle yağma! Kalmadı o
masaldaki “inanan” moronlar. Günümüzde masalı herkes biliyor artık.
Sayın
"maydanoz", bir kez daha söylüyorum, sizinki ya hafıza bulanıklığı
ya da “yalan” söylüyorsunuz. Kanıtı ise o zaman ki sekreterim Nilay
Kulakçeken’dir.
Aferin, bravo, ne güzel kanıtladın. Topu taca atıp gooool! diye
havalara fırlamaya başladın.
Önce,
geçen yazımdan alıntı yaparak, bu konuda, Kocatürk ne demişti, ben
ne demiştim, görelim:
“Çağrılmadan gelen Yakup” misali bir gün çıkıp “benim böyle bir
yazım var ve
bunu yayınlar mısınız” demiş.
Bir
türlü anlamıyorum, bunda ne tuhaflık var?! Sizin babanızın
çiftliğine değil de, halkın Şehir Tiyatrosu’na ve üstelik o
tiyatronun repertuarında iki oyunu bulunan ve bir oyunu (şöyle ya da
böyle ama en büyük sahnenizde) “seyirciye sunulmuş” bir yazar
sıfatıyla geldiğime göre; bir türlü anlamıyorum, bunda ne tuhaflık
var? Benim oraya gelişimde “çağrılmadan gelen Yakup” diye
adlandırılmamı gerektiren tuhaflığın ne olduğunu ya sen
anlatamıyorsun ya ben anlayamıyorum. İkimizden biri kesinlikle geri
zekâlı olmalı!.. Gelmem o kadar tuhafsa, beni kabul etmezdin, olur
biterdi. Bana asıl tuhaf gelen şey, hem o gün beni kabul edip hem de
sonradan çağrılmayan Yakup diye adlandırman… Tamam çağrılmadığım
doğru da, Yakup neyin nesi oluyor? Ne anlamalıyız bundan? Senin şiir
okuyan biri olduğunu mu? Konuyla ne alakası var? Yanlışlarınızı
gösteren ve düzelten bir yazı önermek için, hatta herhangi bir
tiyatral konuda herhangi bir yazı önerebilmek için, Şehir
Tiyatrosu’nun dergisine ―sizin değil, halkın Şehir Tiyatrosu’nun
dergisine― çağrılmam mı gerekiyordu?
Aynen
onun
(Yani Büktel’in)
belirttiği şekilde gelişmiş bir ilişki şeklidir.
(E, öyleyse sorun ne?)
Ne
diyor bakınız
(Hadi bakalım):
“Her
zamanki gibi, yine isim vererek yazdığım eleştiri yazılarımdan
birini, (“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”) yönetici
olduğu dönemde Şehir Tiyatrosu dergisinde yayınlanması talebiyle
Kocatürk'e de götürmüştüm. Kocatürk yazıyı teslim aldı ve birkaç gün
içinde okuyacağını söyledi. Okuduktan sonra bana telefon edecekti ve
yazı üzerinde görüşecektik. Kocatürk sözünü asla tutmadı.”
diyor ama bu söylediği ya “yalan” ya da hafıza bulanıklığı.
O
görüşmenin tanığı bulunmadığına göre kimin yalan söylediğine, bütün
öbür verileri değerlendirerek, okurlar kendileri karar verecek.
Ben,
kendisinin de belirttiği gibi, yazıyı yayınlamakla ilgili kendisine bir söz vermiş değilim, veremem de.
Senin
de belirttiğin gibi ve yukarıda yaptığın alıntıdan da anlaşıldığı
gibi, ben zaten senden yazıyı yayınlaman konusunda söz istemiş
değilim ki… Ben senden yazıyı birkaç gün içinde okuman ve daha sonra
yazı üzerine benimle görüşmen konusunda söz almış, yazıyı sana o
yüzden bırakmıştım.
Çünkü, bu yazıyı ben ve yayın kurulunda ki diğer arkadaşlarım da
okumalı
ve öyle karar verilmeli.
İyi
ya işte. Ben de okuyun, sonra görüşelim, demişim. Sen de bunu kabul
ettiğin için yazıyı sana bırakmışım. Ama sen, öyle bir yazıyı yüzüme
karşı reddedemediğin için, yazıyı okuduktan sonra beni görüşmeye
çağırmamışsın. Ben de, her şey tam tahmin ettiğim gibi geliştiği
için, seni çok da fazla beklemeden, yazıyı götürüp Yom Sanat
dergisinde yayınlamışım. Bana verdiğin sözü tutmayışın, benimle
yüzleşmeyi göze alamayışın; (senin gibilerin mayasını iyi
bildiğimden) seninle ilgili beklentime tamamen uyduğu için, bana
gayet doğal gelmiş ve konuyu yazmaya kalkışmamışım. Ama sen yıllar
sonra kalkıp, yalancı ve korkakları eleştirme hakkını kendinde
bulunca, kısa bir yazıyla, hoop diyerek, o işlerin sana düşmediğini,
senin harcında o işlerin gerektirdiği niteliğin bulunmadığını, o işlerin sana kalmadığını hatırlatmışım. Hatırlayıp sussaydın,
başına
daha büyük dertler açmamış olacaktın. Ah, o kafa! Ah, o zekâ!
Ki
onlar da okudular. Bu yazının çıkacak olan sayımızda yerinin
olamayacağı görüşüne vardık.
Yani
yazıda gösterdiğim maddi yanlışların bile düzeltilmeden kalması, tüm
yanlışların o kurumsal dergide kurumsallaşması, bugün ve gelecekte
okurların o yalanlarla aldatılması gerektiği görüşüne vardınız.
Aferin hepinize! AKP sizden iyisini bulamaz!
Bu
görüşü de kendisinin sürekli bizi telefonla aradığı bir sırada
kendisine ilettik.
Sizi
telefonla sürekli niye arayayım? Daha önce yaptığım gibi,
Çağrılmayan Yakup gibi, çıkıp gelirdim. Evim Cihangir’deydi ve her
gün spor olarak Maçka’ya koşup geriye dönerken tiyatronun önünden
geçmekteydim. Yanlışlarınızı düzelten yazımla ilgili olarak yönetim
kurulunuzun vardığı o yüz kızartıcı “görüşü” bana ilettiğiniz de,
yalan. O kadarına bile cesaret edemediniz. Bana hiçbir şey
iletmediniz. Ben iletmediğinizi kanıtlayamam. Çünkü iletilmeyen
şeyler kanıtlanmaz. İlettiyseniz, siz ilettiğinizi kanıtlamak
zorundasınız.
(Coşkun Büktel,
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız,
www.coskunbuktel.com'da arayın.)
Evet,
geçen yazımda bunlar konuşulmuştu. Bu flash-back’ten sonra şimdi
tekrar gelelim, Kocatürk’ün yumurtladığı “ispata”. Kocatürk, bana
karşı yazdığı yeni cevap yazısında, yeni hiçbir şey söylemeden,
benim kendisini sürekli aradığımı ve ret cevabını bana ilettiklerini
belirtiyor ve bu kez, yenilik olarak, sekreterini şahit gösteriyor.
“İspatım şahidimdir” diyor.
Peki
neyi ispatlamış? Neyi kabul etmiyor ki, neyi ispatlamış?
Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışları düzelten bir yazıyı kendisine verdiğimi
kabul ediyor. Nâzım Dosyası’nda gösterdiğim yanlışlara itiraz
etmiyor. Bu yanlışları düzelten yazımı reddettiklerini kabulleniyor.
Yanlışları benim yazımla uyarılmasına rağmen düzeltmeden bırakarak
kurumun dergisinde kurumsallaştırdığını söylüyorum, itiraz etmiyor.
Kurumsallaştırdığı yanlışlarla Nâzım’ın aşağılandığını söylüyorum,
itiraz etmiyor. O yanlışları düzeltmeyi reddetmekle, Nâzım konusunda
bugünün ve geleceğin okurlarını bile bile, kasten aldattığını
söylüyorum, itiraz edemiyor. Bütün bu haysiyetsizlikleri susarak
onaylıyor.
Peki
onaylamadığı ne? Neyi ispat etmiş? Şunu: Ben onu sürekli aramışım.
Onlar da bana ret cevabını bildirmiş. Sekreteri şahitmiş.
İnsan
utanır. Ben, senin Nâzım konusunda halkı aldattığını iki kere iki
dört kesinliğiyle belgelemişim, sen bana diyorsun ki, ama sen beni
çok aradın, biz de senin düzeltme yazını reddettiğimizi sana
söyledik. İnsan utanır. Ama vandal utanmaz. Benim senin hakkında
yalan söylemeye ihtiyacım kalmış mı ki? Seni zaten belgelerle yere
sermiş, bok çukuruna sokmuşum.
Demek
sekreterin benim yalancı olduğumu söylüyor. Benim sekreterim de
senin travesti olduğunu söylüyor. Ne olucak şimdi? Sekreterime
inanmalı mıyım? Hayır, ben sekreterime inanmıyorum. Kocatürk vandal
olabilir, ciğercinin kedisi veya Caligula’nın atı olarak
tanımlanabilir, halk düşmanı olabilir, hayatını on iki yaş zekâsıyla
sürdürüyor olabilir ama travesti olamaz diyorum. Ortalık yerde “adam
gibi” dolaşmasından belli, diyorum. Sekreterimi bu iddiasından
caydırmak için, “Kocatürk bu iddianı duyarsa, alimallah, gözlüğünü
çıkarır” diyorum. Mustafa Demirkanlı’ya karşı yazdığın şu satırları
gösterip sekreterimi korkutmaya çalışıyorum:
Ben de
gayet sakin gözlüğümü çıkardım ve “gözlüğümü çıkardığımda ya kafa
atarım ya da görmem. Seni görmüyorum çünkü yoksun” dedim ve sırtımı
döndüm.
(Kemal Kocatürk,
“İade-i İtibar
İstemi”.
www.tiyatrodergisi.com 20 Şubat 2006.)
Sahi
üçüncü bir şık saymadığına göre, yani gözlüğünü çıkardığında üçüncü
şık olarak “ya da yatıp uyurum” demediğine göre, uyurken gözlük
çıkarmıyor musun? Herhalde çıkarıyorsun, di mi? Peki ama, diyelim
ki, yatmak için gözlüğünü çıkarmışsın, ama odada ne kafa atacağın
biri var, ne de “yoksun” der gibi bakacağın biri; bu durumda ne
yapıyorsun? Çünkü gözlük çıkmış ve kural belli: Ya birine kafa
atacaksın, ya da “yoksun” der gibi bakacaksın. Bu durumda duvara mı
kafa atıyorsun, yoksa “yoksun” der gibi boşluğa mı bakıyorsun?
Yazılarında yansıyan zekâ seviyesi, birinci ihtimali, yani duvarlara
sık sık kafa attığın ihtimalini, güçlendiriyor.
Eğer
senin sekreterin de “Coşkun Büktel sizi sürekli arayıp yazısının ne
olduğunu sordu. Sonunda yazısının reddedildiğini kendisine söyledim”
diyorsa, yalan söylüyor demektir. Öyle bir şey söylerse, sekreterine
de ki, ben ne kadar travestiysem, Coşkun Büktel ancak o kadar
yalancıdır. Çünkü bu, Büktel’in “meselesi” ve onun hatırlaması
doğal. Ama kendisine hiç enteresan gelmeyen konularda her gün yüz
tane telefon görüşmesi yapmak zorunda kalan bir sekreterin, 3 yıl
önce, hiç tanımadığı Büktel’e bir ret cevabı ilettiğini hatırlaması
hiç doğal değil. Her gözlüğünü çıkarışta kafa atmaktan ambale olmuş
kafanla bunları hatırlayabilirsen, sekreterine aynen hatırlat!
Sekreterinin ve tüm okurların şunları da bilmesi gerekiyor: Coşkun
Büktel, herkesin kabul ettiği yeteneklerine rağmen, Theope yazarı
olmasına rağmen; bugün bile hâlâ, açlığı, soğuğu ve sefaleti yaşayan
bir insan. Büktel, 1985’te, Theope’yi yazabilmek uğruna, oldukça
rahat ve özgür bir çalışma ortamında kendisine gayet iyi kazanç
sağlayan (asgari ücretin on katından fazlasını sağlayan) reklam
yazarlığını terk etti. O günden bu yana, tiyatro piyasamızda,
ilkelerini ve değerlerini savunmak adına her türlü maddi sefalete
katlandı. Buna karşılık, onun ilke ve değerlerine aldırmayan
vandalları yazılarıyla teşhir ederek, onları manevi sefalete
katlanmak zorunda bıraktı. Vandallarla uzlaşmaya asla yanaşmadı.
Yalan, rüşvet, kayırma gibi vandallara özgü ilkel ve iğrenç
yöntemleri, ağır bedeller ödemek pahasına, hayatı boyunca reddetti,
aşağıladı. Theope’nin yazarı, zaten belgelerle kıskıvrak,
çırılçıplak, suçüstü yakaladığı Kemal Kocatürk’ü eğer defalarca
aramış olsaydı, aradığını inkâr etmezdi. Böyle trıçkadan bir sebeple
yalana tenezzül edecek kadar değerlerini kolay satabilen biri
olsaydı, Büktel, şu anda, açlık, soğuk ve sefaletle pençeleşmezdi.
Yüzün
tutup cevap yazdın madem, “A, kuşa bak!” diyeceğine, benim ispat
istediğim asıl konuyu (Nâzım Dosyası’nda düzeltmeden bıraktığın,
esirgeyip “koruduğun” yanlışların yanlış olmadıklarını)
ispatlasaydın. Asıl neyi ispatlaman gerektiğini önceki yazımda şu
ifadelerle gayet net açıklamıştım:
Ama
sen, yüzün tutar da bir daha yazarsan, yazında bu “zalimce”
alayların yerine, Nâzım Dosyası’ndaki maddi yanlışların okurları
zehirlemesine bir genel yayın yönetmeni olarak neden göz yumduğunu
inandırıcı biçimde açıkla, olur mu? Bak bunu yapabilirsen, yani bana
karşı inandırıcı olabilirsen, beni en “zalim” biçimde alaya almış,
hatta kepaze etmiş olursun. Ben öyle yapıyorum. Belge ve kanıtlara
dayandığım için boş konuşmuş, ağzımdan osurmuş olmuyorum. Başarımın
bütün sırrı, bu: Samimi ve inandırıcı olmak... Ağzımdan çıkan her
sözün samimi ve inandırıcı olmasını koşul saymak...
(Coşkun Büktel,
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız,
www.coskunbuktel.com da arayın.)
Benim
ne senin hakkında ne de herhangi bir konuda yalan söylemeye
ihtiyacım var. Çünkü yalanlarla koruyacağım herhangi bir menfaatim
yok. Menfaatlerimi yazılarımın samimiyeti uğruna, yalan söylememek
uğruna, kendi elimle baltalamaktan kaçınmadığımı herkes görebiliyor.
Yalan söyleyerek Coşkun Büktel olunmaz, ama makam sahibi, dergi
sahibi olunabilir. “Yalana müthiş alerjisi olduğunu” söyleyen senin
gibi Kazıklı Voyvoda’lar için yalan, adeta oksijen gibidir.
Şimdi, benim ağzıma sürmek istediği o “biberi” bir "maydanoz"
neresine sürer bilemem.
Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışlarını sekreterimin şahitliğiyle değil, “somut
belgelerle”, aritmetik bir kesinlik olarak kanıtladığım için, kralın
(ya da Voyvoda’nın) çıplak olduğunu ve benim o “biberi” onun münasip
bir yerine sürdüğümü artık herkes görüyor. Biberi kralın neresine
sürdüğümü sorma artık! Kral (ya da Voyvoda, ya da Caligula’nın atı)
çıplak olduğu için, sürdüğüm yer “kabak gibi” ortada.
Nazım
Hikmet ile ilgili yazısına gelince,
(Hele
şükür!)
zaten
o yazıyı bir çok yerde yayınladığına göre, orada savlamış
olduklarının muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi polemiğe
davet ettikleridir. Gerekli yanıtı verirlerse onlar verirler. Çünkü
herkes kendi yazısının sahibidir. Ama "maydanoz-yalancı" Büktel, bu
gidişle hepsinin.
Gelelim Mehmet Atak meselesine,
Bi’,
dak’ka, bi’ dak’ka!... Benim geçen yazımda, 26 Word sayfasıyla
okurlar adına hesap sorduğum asıl konuda bütün açıklaman bu mu?
Sadece üç buçuk satırla topu taca atıp ―üstelik bu kez goooool diye
kendi kendine tezahürat bile yapmadan― hemen “kaçıcan” mı?
Benim
“Asıl Savaş Yaratıcılarla Vandallar Arasında” başlıklı yazım,
Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarınızı yıllar sonra bir kez daha
yüzünüze vurmak için yazılmıştı. O yazımın içinde Nâzım sözcüğü 98
kez kullanılmıştı. Senin cevap yazında ise Nâzım sözcüğü yalnızca 1
kez kullanılmış. Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarınızı belgeleyen
yazıma karşı, yalnızca 1 kez “Nâzım”, ama 29 kez “maydanoz”
demişsin. Yani belgelere karşı cevabın yok. Cevabın “maydanoz” diye
kişnemekten ibaret. Aferin!
Benim, Nâzım Dosyanızdaki somut maddi yanlışları ve Nâzım’a yapılan
haksızlıkları göstererek halkı aydınlatan ve sizi düzeltme yapmaya
çağıran yazım, cevap vermeye değecek kadar önemli değil; ama benden
başka hiç kimsenin üstlenmediği bu düzeltme ve aydınlatma görevini
senin “maydanozluk” olarak değerlendirmen, 29 kat daha önemli, öyle
mi?
Nâzım
Dosyası meselesinde sunduğum belge ve kanıtları bugün nasıl
reddedemiyorsan, üç buçuk yıl önce de reddedememiştin. Nâzım Dosyası
meselesinde, bugün nasıl üç buçuk satır karalayıp kaçıyorsan, üç
buçuk atıyorsan; üç yıl önce de aynen böyle kaçmış, karşıma
çıkamamış, bana ret cevabı bile verememiştin.
Sana
diyorum ki: “1926’nın 1948’den daha büyük olduğunu yazarak aritmetik
kesinlikte bir yanlış yapmışsınız, Nâzım’ı aritmetik kesinlikte
yanlışlara dayanarak aşağılamışsınız, halkı yanıltmışsınız.”
Sen
cevap veriyorsun: “Maydanoz! Çağrılmayan Yakup! Fırsatçı!”
Senden aldığım cevabın içinde 1 tane Nâzım ama 29 tane “maydanoz”
suçlaması var. En iyi savunmanın saldırı olduğunu bir yerlerden
öğrenmişsin, güzel! Ama Coşkun Büktel’e saldırmanın duvara
toslamaktan, şapa oturmaktan, küle osurmaktan başka sonuç
vermeyeceğini öğrenememişsin. Gerçi feriştahın Yücel Erten bile,
bunu ancak çok geç olduktan sonra öğrenebilmişti. Ama sen onun
deneyimlerinden yararlanabilir, daha fazla kepaze olmaktan
kurtulabilirdin. Zaten yeterince kepaze olduğunu ve nasılsa
kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığını düşünüyorsun herhalde.
Demek
sizin somut, maddi yanlışlarınızı düzeltenlere karşı tavrınız ve
cevabınız: 29 kere “Maydanoz”!… Peki düzeltme? Düzeltme yok! Halkın
yanıltılmaması adına düzeltme isteyene ise, hakaretin, kişnemenin
bini bir para: “Ulu tiyatro büyüğü, maydanoz, yalancı, iftiracı,
fırsatçı, Büktel!…”
Vandallardan teşekkür beklemiyorum ama, bu kadar ahmakçasına ilkel
ve iğrenç olmaları da şart değil diye düşünüyorum. Vandallarda bir
nebze onur bulunmasa bile, bir nebze zekâ olabilmeli diyorum.
Türkiye’nin en önemli tiyatro kurumlarında, iktidarı yeterince
yalarsan, böylesine “güdük” zekâlarla, böylesine özürlü
karakterlerle, yönetici, hatta yönetmen bile olunabiliyor. Bu
zekâlar (bu Caligula atları) kendisine beylik verilince, “ne oldum
delisi” haline gelen çingenin (Çingeneleri en az Türkler kadar
severim.) önce babasını kestiği gibi; yönetme yetkisini ele geçirir
geçirmez, “ne oldum delisi” haline gelip, kendinde Shakespeare’i
bile budamak hakkını bulabiliyor. Zekâlarının güdüklüğüne bakmadan
Shakespeare’e bile müdahale edebiliyor. Türkçe’nin imla ve gramerini
bile sökememiş bu güdük zekâlar, Shakespeare’e “yorum” getirdiğini
söyleyebiliyor. Yahu senin o güdük zekâyla, bırak Shakespeare’e
yorum getirmeyi, caddeden karşıya ölmeden geçebilmeyi bile başarman
mucize.
Tiyatromuz (en temelinde) bu nedenle güdük kalıyor. Bütün öbür
sorunlar teferruattan ibaret. Bütün öbür eleştiriler yalnızca
teferruatla meşguller. Türk tiyatrosu (ta 1992’de, Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları genel başlıklı eleştiri yazılarımın
ilkine yazdığım biyografik önsözde belirtildiği üzere) “insan
malzemesi ve bu anlamdaki malzeme kalitesizliği” nedeniyle güdük
kalıyor. Caligula atları tarafından yönetildiği için güdük kalıyor.
Hiç kimse, tiyatromuza musallat olmuş zekâ geriliğini, yani insan
malzemesindeki kalitesizliği somut örneklerle, açıkça, isim vererek
teşhir edip, “meselenin kalbine” dokunacak kadar, kendini zeki,
cesur, yeterli veya “görevli” hissedemiyor. O nedenle, meselenin
kalbine dokunmaktan yan çizerek, daima meselenin “etrafında” laf
üretiyorlar. Tepkileri göze alıp yazılarıyla meselenin kalbine
dokunan tek kişiden ise, “geri zekâlılar cennetinin” Caligula atları
nefret ediyor.
Kemal
Kocatürk! Ben, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlarla ilgili, 2003 tarihli
ilk yazımı
(“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı”)
baştan başa belgelerle doldurmuştum. Yanlışlarınızı belgeleyen ve
düzelten bu yazıyı tiyatronuzun dergisine önermiştim ve
reddetmiştiniz. Yanlışları derginizde düzeltmeden bırakmıştınız. Üç
yıl sonra aynı konuda yazdığım “Asıl Savaş Yaratıcılarla
Vandallar Arasında” başlıklı, 26 sayfalık ikinci yazımın ise,
yalnızca belgesel bölümüne 10 sayfa ayırmıştım. Senin on sayfa tutan
bu belgelere cevabın: “A, maydanoza bak!” şeklinde kişnemekten
ibaret oldu.
Bir
insan, okurların zekâsını nasıl bu denli hafife alabilir? Koca bir
ülkede internet kullanan ve tiyatroya ilgi duyan nüfusun topyekûn
moron olduğuna bir insan nasıl bu denli güven duyabilir? İnanılır
gibi değil.
O
maydanoz sözcüğünü her kişnediğinde, beni değil, aslında okurların
zekâsını aşağılıyorsun. Beni kandırmayı değil, okurları kandırmayı
amaçlıyorsun. Benim 26 sayfalık yazımda belgelere dayanarak
anlattığım esas konuyu, “bol maydanozlu bir laf salatası” içine
gömüp gözlerden kaçırmaya çalışırken; yaptığın şeyin ahlaksızlık
olduğunu bal gibi biliyorsun. Ama belgelere cevap veremediğinden,
sırf susmamış olmak için, ahlaksızlığa başvurmaktan kaçınmıyorsun.
Asıl konuyu, bir kösele pişkinliğiyle, hiç utanmadan, üç buçuk satır
karalayarak kapatıveriyor; bütün yazın boyunca, “A, kuşa bak!” der
gibi, maydanoz da maydanoz diye “tepiniyorsun”. O özürlü zekânla
hedef şaşırtmaya, asıl konuyu gözlerden kaçırmaya, okurları
(meselenin etrafından) “dolandırmaya” çalışıyorsun.
Ben o 26
sayfayı niye yazdım? İlk 10 sayfayı, niçin belgelere ayırdım? O
Nâzım Dosyası’nda yapılan yanlışları, senin bir genel yayın
yönetmeni olarak, benim uyarılarıma rağmen, düzeltmeden bırakmış
olman ne denli vahim bir vandallıktır, nasıl bir halk düşmanlığıdır,
herkes anlasın diye... Kimse unutamasın diye... Kimse unutmadı,
unutmayacak. Aramızdaki bu polemikte, “Maydanoz” diye, değil 29, 929
kere bile kişnesen, bana yapıştırdığın sıfatlar değil; yalnızca,
yayınladığın o Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlar, o yanlışları uyarılara
rağmen düzeltmeden bıraktığın, bireysel menfaatin uğruna halkı
kasten aldattığın ve Nâzım’a bile bile haksızlık yaptığın
hatırlanacak.
Bana
karşı cevap yazmaya tekrar yüzün tutarsa, asıl konuyu, asıl
iddialarımı cevaplamalısın. Asıl iddialarımı cevaplamadan, “ulu Türk
tiyatro büyüğü, maydanoz, yalancı, iftiracı, fırsatçı, vurguncu,
kundakçı, hayali ihracatçı, seri katil, kapkaççı, dinozor, matador,
yılan, çıyan, falan filan gibi sıfatları adımın önüne tekrar tekrar
koyarak, laf salatası yapmaya kalkarsan; okurlar, “bu herif, bunca
tantanayı neden yapıyor? ‘A, kuşa bak!’ diyerek dikkatimizi çelip
çelip hangi pisliği örtmeye çalışıyor?” diye sormazlar mı sence?
Tiyatroyla ilgilenen okurlar kendilerine bu soruyu sormayı akıl
edemeyecek denli moron mu sence? Sen okurların tümüyle moron
olduğuna güvenerek yazıyorsun. Ben okurların tümüyle moron olduğuna
inansam, yazı yazmaya gerek duymam.
Şimdi
Nâzım Dosyası’ndaki yanlışlara dair üç buçuk satırlık cevabını ince
ince tahlil ederek, ne kadar inandırıcı olduğunu görelim:
Nazım
Hikmet ile ilgili yazısına gelince, zaten o yazıyı bir çok yerde
yayınladığına göre
“Zaten”
birçok yerde yayınlandı, ha? Kimi kandırmaya çalışıyorsun? Neyi
amaçlıyorsun? Sana getirdiğimde
“Nâzım
Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı” adlı yazım hiçbir yerde yayınlanmış değildi. Şu
satırları yazdığım an’a (13 Mart 2006) kadar da, Yom Sanat’tan başka
hiçbir yerde yayınlanmış değildir. Eğer dediğin gibi “bir çok
yerde” veya Yom’dan başka herhangi bir yerde
yayınlandıysa, nerede yayınlandığını söyle! Şurada
yayınlandı, tarih şudur, linki ya da sayfa numarası budur, de!
Kaynak göster, ispat et! Ama yine çıkıp sekreterim öyle söylüyor,
ispatım şahidimdir, kurşunum imzamdır türünden maskaralıklar etme!
Kaynak göster! Okurlar baksın, inansın.
(Güncelleme:
“Nâzım
Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı”
başlıklı yazımı
artık coskunbuktel.com'da okuyabilirsiniz.)
Tabii
ki, gösteremeyeceksin. Çünkü o yazının birçok yerde yayınlandığını
iddia ederken, çoğu zaman olduğu gibi, yine yalan söylüyorsun.
Mustafa Demirkanlı’ya karşı yazdığın “Bugün dertleş…”
http://www.tiyatrom.com/kemal_kocaturk_01.htm
başlıklı
yazında hiç utanmadan,
“yalana karşı müthiş
bir alerjim var benim”
diyorsun. Herhalde yalnızca Demirkanlı’nın yalanlarına alerjin var.
Kendi yalanlarına alerji duymuyor, yalanlarınla barış içinde bir
arada yaşıyorsun.
Ama
neyse, yalan, sen söyleyince haber sayılmaz. O nedenle, yalanını
yakaladım diye zil takıp oynayacak değilim. Sana yalancı bile
diyecek değilim. Çünkü bir halk düşmanını yalancılıkla suçlamak,
Hitler’i erik çalmakla suçlamak kadar abuk bir şey olurdu.
Ancak, o “zaten” kelimesiyle ne demek istediğini sormak isterim.
“Zaten birçok yerde yayınlanmıştı, bizim yayınlamamıza gerek yoktu”
gibi bir hava yaratıp, yine okurları yanıltmaya mı çalışıyorsun?
“Hayır, yanıltmaya çalışmıyorum” diyorsan, hesap ver, ne yapmaya
çalışıyorsun? O yazının birçok yerde yayınlandığı doğru bile
olsaydı, bunu ne gibi bir maksatla söylediğin sorusu yine de cevap
gerektirirdi.
“Nâzım
Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’ Tavrı”
başlıklı yazım, senin dediğin gibi “bir çok yerde yayınlanmış” bile
olsaydı, sizin derginizde yine de yayınlanması gerekirdi. Hatta hâlâ
gerekir. Yanlışları düzeltmenin zaman aşımı olamaz. Yanlışlar günün
birinde mutlaka düzeltilir ve vandalların, halk düşmanlarının,
kurumlar üzerinde bıraktığı lekeler bir gün mutlaka temizlenir.
Günün birinde, Şehir Tiyatrosu’na bu aritmetik gerekliliği tanıyacak
sağduyuya sahip bir yönetim mutlaka gelir. Ben o günü
göremeyebilirim. Ama o günün geleceğine eminim. Çünkü hakikatin
gücüne inanıyorum. Yalan ve sansür, hakikati ancak sınırlı bir süre
için, bastırabilir. Ama baki kalan, ebedi olan, hakikattir. O
nedenle, Nurullah Tuncer’den sonra, yeni yeni Tuncer’ler gelse bile,
günün birinde, dürüst, birikimli (ve yaratıcı insanları “maydanoz”
veya “Çağrılmayan Yakup” saymayan) sağduyulu insanlar, Şehir
Tiyatroları’nın da, Devlet Tiyatroları’nın da başına mutlaka gelir,
bu satırlara mutlaka ulaşır ve bu satırların gereğini mutlaka yerine
getirir. O gün, hakikatin bir kez daha galip geldiği, vandalların ve
halk düşmanlarının bir kez daha lanetlendiği bir gün olur.
orada
savlamış olduklarının muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi
polemiğe davet ettikleridir.
Önce
kullandığın şu “savlamak” fiiline cevap verelim: 1948 tarihinin,
sizin derginizde yazıldığı gibi “1926 tarihinden önce” gelmediğini
söylemek, “savlamak” değildir. Aritmetik bir hakikati belirtmektir.
Bir insanın “iki kere ikinin dört ettiğini savladığı” nasıl
söylenemezse, 1926’nın 1948’den önce geldiğini “savladığı” da
söylenemez.
Benim
yazım, “savlamalara” değil, aritmetik kesinlikte belgelere dayanan
ve sizin Nâzım’a yaptığınız haksızlıkları aritmetik kesinlikte
belgelerle ve “Nâzım’ın kendi sözleriyle” kanıtlayan bir yazıydı. O
yazıda savlamalar değil, belgelenmiş hakikatler vardı. Zaten o
yüzden ne isim vererek eleştirdiğim yazarlar cevaplayabildi ne de
sen cevaplayabiliyorsun. Üç buçuk satır karalayıp suçun tümünü
yazarlara atarak, “kaçan kurtulur” deyip, suç mahallinden cızlamı
çekmeye çalışıyorsun.
Kurumun dergisinde Nâzım’la ilgili sizin bastığınız zırvaları okumuş
insanların çoğu, sizin tarafınızdan sansür edilerek çöpe atılan
yazımdaki o hakikatleri henüz okumadılar. İnsanlar sizin
yanlışlarınızı açıklayan hakikatleri sizin derginizde okumalıydılar.
Halktan yana, dürüst, nesnel ve ciddi dergicilik bunu gerektirirdi.
Ama koltuğa oturunca “ne oldum delisi” olup kendini Kazıklı Voyvoda
sanan sansürcü halk düşmanlarından, Caligula atlarından, bırakın
yaptıkları yanlışlara dair düzeltme yazıları yayınlamayı; hiç
değilse, en azından, somut, maddi yanlışları düzeltmelerini bile
beklemek, saflık olur, tabii.
Savlamak ha! 1948’in 1926’dan büyük olduğunu savlamak, senin Büktel
hakkındaki osuruktan savlarına benzemez. Büktel hakkında kullandığın
sıfatları yan yana dizerek tren gibi uzatsan bile, Nâzım
Dosyası’ndaki yalan yanlış bilgilerle halkı zehirlemeye,
uyarıldığınız halde, yani bile bile, yani kasten, devam ettiğinizi
insanlara unutturamazsın. Aritmetik hakikatleri “maydanozluk”, bu
hakikatleri suratına çarpan adamı “maydanoz” diye niteleyerek, halk
düşmanı olduğunu gözlerden kaçıramazsın. Laf kalabalığıyla paçayı
sıyıramazsın.
savlamış olduklarının muhatabı ve sahibi ben değil, her zamanki gibi
polemiğe davet ettikleridir.
Peki
sen kimsin? İskele babası mı? O derginin künyesine, genel yayın
yönetmeni diye, niçin adını yazdırdın? Genel yayın yönetmeni olmanın
yalnızca süksesi yoktur. Sorumluluğu da vardır. Adama sorarlar:
Mademki doğru yazılarla yanlış yazıları ayırmaya zekân ve birikimin
yetmiyor, kurumun dergisine ne hakla, ne yüzle genel yayın yönetmeni
oldun? Neden, “ben Caligula’nın atı değilim, bu görevi kabul
edemem, benden iyiler yapsın” diyerek, kenara çekilmedin? “Ötekiler
cevap versin” diyerek şimdi kenara çekildiğin gibi, o zaman niye
kenara çekilmedin?
Kurumun dergisini yalan yanlış yazılarla dolduran en üst yetkili sen
olduğuna göre, hesap senden sorulur: Neden, Nâzım konusunda koskoca
bir kitap yazmış olan Coşkun Büktel’e başvurmadın? Büktel’in Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışları teşhir eden yazısını, ayağına kadar
getirdiği halde neden yayınlamadın? Hadi Büktel’den nefret ettiğin
ya da nefret eden vandallardan ödün koptuğu için onun düzeltme
yazısını çöpe atıp yayınlamadın; peki en azından, halkın bilgi
yanlışlarıyla bugün ve gelecekte zehirlenmesini engelleyecek
düzeltmeleri neden yapmadın? Kurum dergisinde Nâzım’ın
aşağılanmasına ve halkın aldatılmasına, Büktel’in uyarısına rağmen,
kasten, bile bile, neden göz yumdun?
Bütün bu
sorulara cevabın ne: “Maydanoz”!…
Bir kere
Nâzım, 29 kere “maydanoz”.
İnsan bu
kadar “kaşar” olabilir mi?
Bütün bu
soruların “muhatabı ve sahibi” sensin, “her zamanki gibi
polemiğe davet ettikleri”m değil. Önceki yazımda söylediğim
gibi, ben kimseyi polemiğe davet etmedim. Ben “senin” olurunla
yayınlanan yazılardaki yanlışlarla ilgili aritmetik kesinlikte
belgeler sunarak, Nâzım’ın kendi sözleriyle de yalanlayarak, o
yazıları mahkûm ettim. O yazıların sahipleri, senin kadar enayi
olmadıkları için, somut hakikatlere karşı çıkmaya kalkışmadılar.
Bana cevap vermeden susup oturdular. Özür dileme yetenekleri
bulunmadığından, hiç değilse, susup oturdular.
Ama sen
ne yaptın? “Yalancılar, korkaklar, iftiracılar…” diye
naralanarak, isim vermeden etrafa suçlamalar savurup, kuvvacıyım,
devrimciyim, delikanlı tiyatrocuyum diye böbürlenmeye kalkıştığında;
seni küçük, kısa bir değini yazısıyla, (“Kocatürk’ün Mide Gazı
Kadar Hafif Yazısı”) uyardığım zaman ne yaptın? O kısa yazıda,
sana üç yıl önce reddettiğin
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ya da ‘Üç Maymun’
Tavrı” başlıklı o belgesel hakikatlerle dolu uzun yazımı
hatırlattığımda, hatanı anlayıp kenara çekildin mi?
Susup
oturdun mu? Hayır, ne gezer! Elinin çamuruyla bana saldırmaya
kalktın. En iyi savunmanın saldırı olacağını sanarak, beni
“maydanoz”, o belgesel yazımı ise “maydanozluk hali” diye
suçlayarak; aritmetik kesinlikle belgelenmiş hakikatleri, bastırmaya
kalkıştın. Hakikatlerin üzerine yürüdün! Hakikatin yerine
hakaretleri ikame etmeye çalıştın. Karakolda bağırıp çağırarak
suçunu örtmeye çalışan yankesici kadınlar gibi, çaçaronluğun,
çalçene gürültülerin, laf kalabalığının, belgelenmiş hakikatleri
örtebileceğine inandın.
Şimdi
niye kenara çekiliyorsun? Ben yapmadım onlar yaptı diyerek suç
mahallinden niye cızlamı çekmeye çalışıyorsun? Onlar hatalarını
kabullenip sustular. Sen madem konuşuyorsun, yukarıdaki sorulara
cevap vermek zorundasın. Hesapta cevap vermiş gibi yaparak, aslında,
hiçbir şeyi cevaplamadan, papağan kadar Türkçe’nle “maydanoz,
maydanoz” diye guruldayıp durmaktasın. Sen bana cevap veremedin. Sen
sadece susmayı reddettin. Verilecek hiçbir cevabın olmadığı halde,
kişnemeden daha anlamlı olmayan ifadelerle ve kendini kepaze etmek
pahasına da olsa, susmayı reddettin. Sen bana cevap filan
vermiyorsun; verilecek cevabın olmadığı için, susmayı reddeden
inatçı bir beygir gibi, sadece kişniyorsun.
Sen,
Coşkun Büktel’i sevmeyen tüm vandallar gibi, halkı da sevmiyorsun.
Topu Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışların yazarlarına atma!
Senin bir genel yayın yönetmeni olarak, günahın
onlarınkinden çok daha büyük. Onlar, yanlış yaptılar. Hata ettiler.
Doğru ve sağlam bir yazı yazabilmeyi beceremediler. Beceriksizlik,
kasten, bile bile işlenmiş bir suç değildir.
Ama
senin suçun yalnızca beceriksizlik değil. Yalnızca, senden iyisi
yokmuş gibi; kıt Türkçe’nle, kıt zekânla, bir Caligula atı gibi
kurumun dergisinin başına paraşütle indirilmeyi kabul etmen değil.
Bunlar, senin asıl suçunun yanında çok masum, çok insani kalıyor.
Senin asıl suçun, kurumun dergisinde yanlışların kurumsallaşmasına;
bugün ve gelecekte o derginin koleksiyonlarını okuyacak insanların
ve o koleksiyonlardaki yanlışları alıntılayarak daha da yayacak
araştırmacıların yanıltılmasına; halkın aldatılmasına; uyarıldığın
halde, bile bile, kasten, izin vermek. Senin asıl suçun, bu!
Belediyedeki velinimetlerin fiyaskonu fark etmesinler diye, bireysel
menfaatlerin haleldar olmasın diye, yanlışları esirgeyip korumak.
Nâzım’a yapılan haksızlığa, uyarıldığın halde, bile bile, kasten,
göz yummak. Nâzım’ı aşağılayan yanlışları kurumun dergisinde
düzeltmeden bırakıp, halkı, kasten, bile bile aldatmak. Halk düşmanı
olmak.
Bu
suçların muhatabı da sahibi de sensin. “muhatabı ve sahibi ben
değil, her zamanki gibi polemiğe davet ettikleridir”
diyerek, bu suçları, o yazıların yazarlarına
atamazsın. Onlar, senin gibi kasten, bile bile, suç işlemediler.
Topu taca atarak, bu suçlardan yakayı sıyıramazsın.
Çünkü
bana şu soruları soran, o yazarlar değildi:
Coşkun
Büktel! Şimdi soruyorum “yalancı” kim?
“korkak”
kim? Senden ve yazılarından neden ve ne için korkayım! Korkmam ve bu
konuda yalan söylemem için çıkarım ne olabilir?
(Kemal
Kocatürk, “Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez”. )
O
sorulara benden şu yanıtı alan, o yazarlar değildi:
Mesela,
yönettiğin derginin Nâzım Dosyası’nda neler zırvalandığını örtbas
etmek istemeni göstersem, yeterli olabilir mi? Belediyedeki
velinimetlerinin, o dosyadaki zırvalara uyanmasını engellemek
istemeni göstersem yeterli olabilir mi?
(Coşkun
Büktel,
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız,
www.coskunbuktel.com
da arayın.)
Cevap
isteyen sendin! Cevabı aldın! Anlaşılan yeterli olmuş ki, ikinci
cevap yazında bir daha o konulara girmiyor, o konuları üç buçuk
satırla geçiştirip, unutturmaya çalışıyorsun. Güya cevap yazdığın
halde, cevap namına hiçbir şey söyleyemiyorsun. Okurlar, dilin
nerene kaçtı diye adama sormazlar mı? İlk cevap yazında yakama
yapışıp o soruları bana sorduktan ve cevap talep ettikten sonra,
ikinci yazında o konuları üç buçuk satırla geçiştirerek suç
mahallinden cızlamı çekmeye çalışmanı okurlar hayra yorar mı?
Mademki,
susmayı reddediyorsun, Nâzım Dosyası’nın hesabını vermek zorundasın.
Bunun dışında söylediğin her şey, “A, kuşa bak!” demekten, yani
okurların zekâsına hakaret etmekten başka anlam taşımayacak.
Gelelim
Mehmet Atak meselesine,
Evet,
şimdi gelelim Mehmet Atak meselesine:
2002
yılının Mayıs sonu ya da Haziran başında, AKP’li İstanbul Büyük
Şehir Belediyesi, Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmeni Şükrü
Türen’i görevden alarak, yerine Nurullah Tuncer’i atadı. Tuncer ve
yanına aldığı iki yardımcısı (Kemal Kocatürk, Mustafa Arslan)
birlikte trio olarak, Şehir Tiyatroları’nı, babalarının çiftliğiymiş
gibi ve kendisine beylik verilince ne oldum delisi olup babasını
kesen lümpen vatandaş gibi astığı astık kestiği kestik biçimde
yönetmeye başladılar ve art arda yaptıkları uygulamalarla İŞTİSAN
(İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları) örgütünün tepkisini çekmeye
başladılar.
Bu
uygulamaların en çok ses getireni, AKP’nin emeli doğrultusunda, bir
Necip Fazıl oyununun (“Bir Adam Yaratmak”) sahnelenmesiydi.
Pek çok kişi, bu yönetimi sırf Necip Fazıl sahnelediği için, gayet
mantıksız ve dayanaksız biçimde, suçladı. Coşkun Büktel ise,
Evrensel Kültür dergisinin üç sayısında (Mart-Ağustos-Eylül 2003)
yayınladığı somut kanıtlara dayanan üç bölümlük bir inceleme ve
eleştiri yazısıyla, bu yönetimi, “Bir Adam Yaratmak”ı eline
yüzüne bulaştırdığı için suçladı. (Nurullah Tuncer, “Bir Adam
Yaratmak”a yalnızca genel sanat yönetmeni olarak değil, o saçma
sapan dekorun dekorcusu olarak da imza atmıştı. Yardımcısı Mustafa
Arslan ise, Necip Fazıl’ın mirasçısı Mehmet Kısakürek’e, oyunun
yönetmeni oyun yazarının gelinlik kızı olan oyun metniyle gerdek
odasına çekildi, babanın gerdek odasına girip onların işine
karışması yakışık almaz diyerek, oyunun ırzına geçilmesini
savunmuştu.) Gazete ve dergilerdeki dayanaksız suçlamaları keyifle
ve kolaylıkla cevaplayan yönetim, Büktel’in Evrensel Kültür’de
(Mart-Ağustos-Eylül 2003) yayınlanan eleştirel incelemesine karşı
sadece sustu.
Tuncer
yönetiminin gürültü koparan uygulamalarından biri de, stajyer
kadrodaki Mehmet Atak’ın kadrosunun feshedilmesiydi.
9 Eylül
2002 tarihli bir kararla kadrosu iptal edilen Mehmet Atak, idari
mahkemeye başvurdu ve aşağı yukarı bir yıl kadar sonra, 22 Ağustos
2003 tarihli mahkeme kararıyla kadrosuna iade edilerek, tiyatroya
geri döndü.
Sevin
Okyay, 16 Mart 2004’te, Radikal’de çıkan “Gene O Hikaye”
başlıklı yazısında, şunları söylüyordu:
Dekoratör Nurullah Tuncer sanat yönetmeni olunca, her iki girişimi
de ilerletti. Örneğin, Necip Fazıl Kısakürek'in oyununu, olumsuz
eleştiri yağmuru altında, sahneye koydurdu. Derken, Başar Sabuncu,
Orhan Alkaya, Macit Koper, ifade özgürlüklerini kullanıp demeç
verdikleri için disipline verildi. Hemen ardından da, verimsiz ve
başarısız olduğu gerekçesiyle,
Mehmet Atak'ın işine
son verildi.
Trajik olmasa, komik derdik. Atak, kurumda dört yılda yedi seçkin
işe imza atmıştı, ŞT iddialarında somut yanlışlar vardı (Cep
Tiyatrosu'nun 2 bin kişilik olduğu bile iddia edildi).
(…)
Atak'ın olayı, pek çok tiyatrocu ve aydının tepkisiyle basında öne
çıkınca, herhalde onu tek olmaktan kurtarma kaygısıyla, bir grup
yevmiyeli sanatçının işine son verildi. (…)
zaten yeni yönetimi Tuncer'in kendisinden çok
yardımcıları Kemal Kocatürk, Mustafa Aslan ve Nilgün Kasapbaşoğlu
temsil ediyor gibi.
(Sevin Okyay,
“Gene O Hikaye…” Radikal, internet baskısı, 16
Mart 2004.)
Kemal
Kocatürk, Şehir Tiyatrosu’nda başka yönetmenler ve onların
sahnelenmeyi bekleyen başka projeleri yokmuş gibi, bütün oyunları
kendisi yönetmek zorundaymış gibi, bir sezonda üç oyun sahnelemeye
kalkınca, İştisan (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları) tarafından
mahkemeye verildi ve yönettiği son oyun olan
“Yedi Kocalı Hürmüz” hakkında, mahkemeden
yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Kocatürk
“Elsiz, belsiz,
dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta”
başlıklı bir yazı yazarak,
“Yedi Kocalı Hürmüz”
oyununu durduran İştisan üyelerini tarihe havale
ettiğini bildirdi. O tarihte, kendisi de, insan olmanın birinci
şartı olan emeğe saygı duymak kuralını umursamadan Büktel’in
yazısını engellemiş ve Nâzım Dosyası’nda yapılan yanlışlarla ilgili
olarak, “Büktel’in halkı aydınlatma hakkını elinden almış olan”
Kocatürk, yazısında şöyle diyordu:
Aynı
tiyatronun içinde seksene yakın sanatçı arkadaşının, her şeyden önce
emeğine saygı duymak insan olmanın birinci gereği değil midir?
Sanatçının sanat yapma hakkını elinden almaya çalışan sizleri tarihe
havale ediyorum.
(Kemal Kocatürk,
“Elsiz, belsiz,
dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta”
Tiyatrom sitesinin makaleler sayfasında bulunabilir. Site, genelde
olduğu gibi bu yazıyı da yayın tarihi belirtmeden yayınlamış.)
Kocatürk, aynı yazısında, Sevin Okyay’ı da cevapladı ama, cevabında
Okyay’ın iddialarından hiç söz etmedi, Okyay’a karşı da yalnızca,
“en iyi savunma saldırıdır” taktiğini uyguladı. Mehmet Atak’ı
tiyatrodan atmalarının gerekçelerine ve onu tiyatrodan atabilmek
için, cep tiyatrosunu 2000 kişilik bir salonmuş gibi gösterdikleri
iddiasına hiç değinmeden, Sevin Okyay’ı, Şehir Tiyatrosu’ndan
“mamalanıyor” olmakla ve maması kesilince eleştirmeye kalkmakla
suçladı:
biz,
“elsiz, belsiz, dilsiziz” dedik diye, söyleyecek sözümüz yok
sandılar. Yok efendiler, o kadar da değil, artık bıçak kemiğe
dayandı.
Son
“tiyatro tiyatro” dergisinde ve radikal gazetesinde Sevin Okyay
imzasıyla çıkan yazıların tamamen maksatlı ve yıpratmaya yönelik
yazılar olduğunu anlamak için kâhin olmak gerekmiyor. “Şehir
Tiyatrolarında deprem” manşeti; eskiden olduğu gibi bir “gıdıklama”
eylemi değil, bir “çökertme” eyleminin başlangıcı niteliğini
taşımakla birlikte, haddini aşan cümleler ve artık “belden aşağı”
seviyededir. Bu seviye karşısında suskunluğumu bozma isteğim
yönetimde bulunan arkadaşlarıma verdiğim söze karşın artık
kaçınılmaz bir hal almış ve seviyenizden konuşmayı kendime zul bir
ödev saymaktayım.
Koparılan tüm bu yaygaranın ana nedeni aslında son derece basittir.
Bir takım eleştirmen, yazar, editör, dergici, sanatçı, saatçi
vs.’nin, kısacası, Şehir Tiyatrolarından mamalananların mamaları
kesilmiştir. Bu bezirgân tayfanın son mama hortumu da kesilince
“Şehir tiyatrolarındaki depremin” perde arkasını ve de şiddetini
gözler önüne sermeye yetmiştir.
(Kemal Kocatürk,
“Elsiz, belsiz,
dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta”)
Görüldüğü üzere Kocatürk, o zaman da, “en iyi savunma saldırıdır”
taktiğine başvurmuş; ustası ve piri Tayyip Erdoğan gibi,
eleştirileri cevaplamak yerine, eleştirenleri mamaları kesildiği
için yaygara yapmakla suçlamıştı. Tıpkı, bugün de, Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışların hesabını soran Coşkun Büktel’i,
yanlışların yanlış olmadığını kanıtlayarak cevaplamak yerine,
“maydanoz” suçlaması yaparak cevapladığı gibi.
Kocatürk’ün yazısında, cevap verebildiği suçlamalar da vardı. Meltem
Cumbul ve Mehmet Ali Alabora gibi meşhur tiyatroculara misafir
sanatçı olarak niçin rol verdiği, yurtdışında oyun yönetmeye niçin
izinsiz gittiği gibi soruları (sorular zaten mantıksız olduğu için)
Kocatürk kolayca cevaplamıştı. Kocatürk’ün, yazısında geniş yer
ayırdığı o saçma sorularla ve cevaplarıyla ilgilenmiyorum. Zaten
Kocatürk’ü cevaplayan Şehir Tiyatrosu yönetim kurulu ve İSTİŞAN
üyesi Hülya Karakaş da o soruları saçma buluyor ve Kocatürk’ün
yurtdışına izinli mi yoksa izinsiz mi gittiğiyle de
“ilgilenmediğini” belirtiyordu.
Hülya
Karakaş, Kocatürk’ün,
“Elsiz, belsiz,
dilsiziz amma Adam gibi dolaşırız ortalıkta” başlıklı yazısını, Tiyatrom sitesinde ve
Tiyatro Tiyatro dergisinin Temmuz 2004 sayısında yayımladığı
“Ortalık Yerde Adam
Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”
başlıklı yazısıyla cevaplamıştı. Karakaş, yazısında, belgelere
dayanmıyor olsa da, Kocatürk hakkında, onu “içeriden” bilen birinin
enteresan suçlamalarına yer veriyordu. Yazıyı, bazı bölümlerin
altını çizerek, "aynen" aktarmakta yarar görüyorum:
1.“Elsiz,belsiz, dilsiz” ha Sayın Kemal Kocatürk ? Sahi siz bu
niteliklere sahip misiniz? Sanmam. Benim gördüğüm eliniz dursa
diliniz durmuyor, beliniz dursa eliniz durmuyor. Bu tiyatroda hangi
taşı kaldırsak altından siz çıkıyorsunuz. Sizi kapıdan kovuyorlar
bacadan giriyorsunuz. Adeta sıradan bir oyuncu olmamak için and
içmişsiniz. Bastırılmış duygularınız ne yazık ki yönetici olmakla
iyileşmiyor Kemal Kocatürk. Hepimiz insan! olduğumuz için hayat
çizgimizde zaman zaman yaşadık bu çıkmazları. Biraz durun siz,
gerçekten; frene basın,buna ihtiyacınız var. Hala bağırıp çağırarak
ağzınızdan salyalar akıtarak ona buna saldırmanızda pek fayda
göremiyorum.
2. Maaşınızı elbette ki yönetim kurulu üyesi olarak değil, “sanatçı”
ünvanınız karşılığında alıyorsunuz. Bu da nereden çıktı? Siz bu erki
kendi lehinizde çok sarsıcı bir şekilde kullanmasaydınız eğer, kimse
bu kurumda ne oyun yönetmenize, ne de oynamanıza karşı çıkardı.
Kaldı ki siz bütün karşı çıkanları görmezden geldiniz, düdüğünüzü
öttürdünüz. Görüyorum ki çok yorgunsunuz, kaleminiz de artık
titremeye başlamış, biraz durun,durun biraz. (şarkı sözü gibi mi
oldu dersiniz?)
3. Başkalarını bilmem ama ben başarılı olmuş insanları severimi,
kaybedenleri sevdiğim kadar. Başarılı olmak için çıktığı yolda
gücünü insanları ezmek için kullanmasın yeter ki. Siz kimi
kandırıyorsunuz, bunu fazlasıyla yaptınız. Öyle ki; Zuhal Ergen sizi
terslediği için teşvik ikramiyesini kestirdiniz, yönettiğiniz
oyunlarda yevmiye karşılığı çalışan genç sanatçılara hakaret
ettiniz, bu tiyatroda sizden daha fazla olmayı hakeden kimi
oyuncuların kovulmasının altına imza attınız, Yedi Kocalı Hürmüz
adlı oyunun yönetmeniydiniz, provanızın en yoğun döneminde, sizinle
hiçbir organik bağı olmayan bir başka oyunun yurtdışı turnesine
katıldınız, (Bir Adam Yaratmak-Almanya) ve oyunun asistanlarınıza!
teslim ettiniz. Suç dosyanız bayağı kabarık değil mi? Benim
bilmediklerime! belki yeni eklemeler olabilir.
4. Sahi sizin bu yurtdışı ve turne merakınız nereden geliyor ben
de bunu merak ediyorum. Turne merakınızı özel tiyatrolarda
gidermenizi tavsiye ediyorum. Çünkü onlar ayakta kalabilmek için
bütün ülkeyi karış karış dolaşıyorlar. Yorulursanız belki
durursunuz. Yurtdışına gitmek için de dilerseniz sizi yönetmeliğin
nimetlerinden faydalandırabiliriz, uzun süre orada kalıp, aramıza
bilgi-görgü! arttırarak dönmüş olursunuz. Sizin yurtdışında
başarılı! bir yönetmen olmanıza neden karşı olalım? Ve hangi
yurtdışı allasen? Sizin, birlikte çıktığımız ilk Makedonya
turnesinde (Bir Ata Krallığım) ilişkiler kurmak adına ne
varyasyonlar yaptığınızın kimse farkında değil miydi sanıyorsunuz?
Sahi siz Makedonya dışında başka bir ülkede oyun mu sahnelediniz?
Ben bilmiyorum da! Elbette önünüz açık, AB’ne girmek için sizin
oyunlarınıza! bu ülkenin ihtiyacı var.
5. Bu kadar kötü yalan söylemeyi size kim öğrettiyse hata etmiş.
Bakın şarklı zekanıza! bunu hiç yakıştıramadım. Sallamanın da bir
yolu yöntemi vardır. Şakir Gürzumar’ı bu tiyatronun “muhalifleri”
değil bizzat sizin yöneticilik anlayışınız kaçırdı. Yönetmen,
taleplerinin yerine getirilmediği oyuncunun provada bulunmadığı
gerekçesiyle bıraktı. “Hırçın Kız provalarını.” İspat mı
istiyorsunuz. Şakir Gürzumar’la sizi karşılaştırayım isterseniz.
Bunu yaparım bilirsiniz.
6. Yönetmeliğin 33/c ve 35/b maddelerinin ihlal edildiğini ve suç
işlendiğini söylüyorsunuz. 34/b maddesi gereğince kimi asacaksınız?
Siz kimi korkutuyorsunuz, bu mesnetsiz sallamalarınızın bir sonu yok
mudur, aba altından sopa mı gösteriyorsunuz?
7. Madem bu tiyatronun yasalar ve yönetmelikle idare edildiğini
biliyordunuz da neden yöneticiliğiniz döneminde bizzat kendiniz
yasayı çiğnediniz? Yönetmeliğin 19, maddesi B bendinde rejisörlerle
ilgili maddeyi ihlal ettiniz. Hem de üç kez. Evet; sizden önceleri
de bu madde ihlal edilmiş, ama sabun bu denli köpürtülmemiş.
8. Bu maddeyi, tiyatro çalışanlarını yok sayarcasına ihlal
ettiğinizden hakkınızda açılan mahkeme kararı için bir suçlu
arıyorsunuz yazınızdan anladığım kadarıyla. O suçlunun da Macit
Koper olduğunu ilan etmişsiniz. O davayı açan insanlar bellidir bunu
çok iyi biliyorsunuz. Kaldı ki Macit Koper bu yönetmelik maddesini
“antidemokratik” bulduğunu söyleyerek davanın açılmasına karşı
çıkmıştır. İŞTİSAN üyeleri maddenin işletilmesine karar
verdiklerinden dernek de diğer meslekdaşlarına katılmıştır.
Tiyatronun neredeyse üçte ikisi sizin bu maddeyi ihlal ettiğinize,
iktidar erkinizi kendi lehinizde kullandığınıza karar vermiştir.
Demek ki hukuk da böyle düşünmüş olmalı ki oyunla ilgili “yürütmeyi
durdurma” kararını vermiştir.YAŞASIN ADALET! Kaldı ki bu
maddenin demokratik olmadığı konusunda herkes hemfikir, ben de.
Sizin kadar bizim de yaratma şansımızı ortadan kaldırdığı için.
Söylediğiniz gibi, “sanatçı sanatçıyı engellemeye” çalışmamıştır.
Bundan böyle bu kurumda iktidar olanaklarından arsızca faydalanmaya
çalışan yöneticilere dur demiştir sanatçılar. Üstelik ilk kez
kişisel değil, toplumsal bir nedenle hukuğun kapısını çalarak.
9. Eğer iktidar diye birşey varsa o gücü “antidemokratik” maddenin
kaldırılması için çabalamayan yöneticiler utanmalı, bu kurumun
sanatçıları değil.
10. Kişisel bir sorun daha var Sayın Kocatürk. Yoksa size ünlü
Türk büyüğü mü demem lazım? Sizin bir sanatçı üslubunuz yok
mudur? Hani sanatınıza, sanatçılığınıza söz ettirmiyorsunuz da! Aynı
sezon içinde birbirinden üslup olarak çok farklı üç oyunu sahneleme
cesareti göstermenizin karşılığında soruyorum: bu tiyatronun
sizden başka bir yönetmeni yok mudur? Bu kadar mı acizdir bu yüz
yıllık kurum?Bakın herkes kargalarla birlikte gülüyor. Daha fazla
eğlendirmeyin bizi, ciddi! işlerimiz var.
11. Kim karşı bilmem,bilmek de istemem, ama ben M.Ali Alabora’nın,
Meltem Cumbul’un bu tiyatroda oynamalarını çok da makul buluyorum.bu
durum karşısında icazete de ihtiyaç yoktur. Sadece bu arkadaşlar
üzerinden prim yapılmaya çalışılmasını anlayamıyorum. Eğer “Hırçın
Kız” adlı oyun için söylüyorsanız bu “%107” doluluk oranını, TV
kahramanları olan Tülin-Caner ikilisini çıkarsaydınız, işte
söylediğiniz o seyirci patlamasını cidden başarmış olurdunuz. Ve
şundan emin olun ki, o seyirci bir daha da tiyatroya adım atmazdı.
Tiyatro tarihi bu gerçeğin kanıtlarıyla doludur. Allahaşkına söyler
misiniz,bu doluluk oranı, seyirci patlaması da neyin nesidir, kimin
fesidir? Biz mi kör olduk? Her gelen yönetici bu patlamanın
arkasında kayboluyor. Kim doğru söylüyor? Seyirci patladı belki biz
duymadık. Lütfen kanıtlarıyla bize sununuz. Benim ve İstanbul
halkının seyirci sayısında gördüğü tek müthiş artış Gencay Gürün
döneminde olmuştur. Sizin vizyondan yoksun çabalarınızı! Gencay
Gürün layıkıyla başarmıştır. (Kurum dışından oyuncu transferleri,
popüler tiyatro anlayışı...vs.) Bir de Kenan Işık döneminin ilk
yılları seyirci anlamında parlak geçmiştir, o kadar.
12. Siz Y. Kurulundan izin aldınız mı almadınız mı gerçekten
bilmiyorum, bilenlere sormalı. İlgilenmiyorum da. Asıl
ilgilendiğim sizin Y. Kurulu toplantılarına birkaç kez üstüste
girmediğiniz. Ne adına? Yurtdışında tanınan, önemli! bir yönetmen
olduğunuz, vaktiniz kalmadığı için mi? Bu kadar masum nedenlerle mi
hakkınızda yönetmeliğin 13. maddesi işletildi ve yönetim kurulu
üyeliğinize son verildi?
Not: Elimizdeki taşlar, oklar,yaylar ve de bilumum kayalar sizin
durup şöyle bir nefes almanız, dinlenmeniz konusunda yeterli
olmamıştır. Bunu anladık. Şimdi de köprüye konuşlandınız. Bakın
İstanbul bütün görkemiyle geceleri ışıldıyor köprünün üstünde. Şöyle
bir yukarı bakın, yıldızları sayın, sanatçı kişiliğinizle! etkileyin
bu doğal güzelliği. İyi gelir bedeninize ve ruhunuza. Bir de size
tavsiyem odur ki; olur olmaz her yerde sesinizi duymak zorunda
bırakmayın bizleri. Yakamızdan düşün artık. Üslupsuzluğunuz burada
da karşımıza çıkıyor. Hem Nazım Hikmet şiirleri okuyup, hem de
tiyatroda perde anonsları yapan dünyada kaç tane aktör vardır Sayın
K.Kocatürk? Hani “dünyalı!” olduğunuzu yazmışsınız da sormadan
edemedim.
(Hülya
Karakaş,
“Ortalık Yerde Adam
Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)
4
Temmuz 2004’te Hürriyet muhabiri Ezgi Başaran, İSTİŞAN başkanı Macit
Koper’i, Kemal Kocatürk’ü ve Mehmet Atak’ı dinledikten sonra,
“Perdeler İndi Kavga
Bitmedi” başlıklı
bir yazı yazarak, ilgili kişilerin görüşlerini aktarıyordu.
Mehmet Atak, kadrosunun iptali konusunda Ezgi Başaran’ın sorularını
şöyle yanıtlıyordu:
Niye
görevinize son verildi?
Mehmet Atak: Ben 2002’de San Fransisco’da bir
workshop’a gidecektim. Nurullah Tuncer’den bunun için ücretsiz izin
almaya gittim. Bana Rusya’dan yönetmen Kaliagin geliyor, ya oyunu
için seni seçerse ne olacak dedi. Ben de ABD’ye gitmedim. 6-7 gün
sonra maaşımı çekmeye gittiğimde yoktu. Muhasebeyi aradım, kadromun
iptal edildiğini öğrendim. Uzun süre sonra gelen tebligatta, kararın
eski yönetim Şükrü Türen zamanında alındığını gösteren bir tarih
vardı. Fakat işler resmileşince onun yanıltmaca bir tarih olduğu,
kararın Nurullah Tuncer zamanında alındığı, hatta ben kendisiyle
konuşmaya gittiğimde zaten benim kadromu iptal etmiş oldukları
ortaya çıktı.
Resmi belgeye yanlış tarih mi koymuşlar?
Mehmet Atak: Evet.
Atılmanızın gerekçesi yazıyor muydu?
Mehmet Atak: Başarısız ve verimsiz bulunmuşum. Kadroya girmeme
sebep olan Kedi adlı oyunumun 2 bin kişilik salonda 45 kişiye
oynadığını söylemişler. Evet Kedi ortalama 45 kişiye oynamıştır ama
salon 55 kişilikti. Şehir Tiyatroları’nın 2 bin kişilik salonu yok
zaten.
(Ezgi
Başaran,
“Perdeler İndi Kavga
Bitmedi”. Hürriyetim / 4Temmuz
2004.)
Bence
Mehmet Atak’ın Hürriyet muhabiri Ezgi Başaran’a söyledikleri onun
daha sonra Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na sunduğu şikayet
dilekçesinde yer alan “yönetim kurulu üyesi olduğu halde oyun
yönetmiş”, “yurtdışına izinsiz gitmiş” gibi trıçka
suçlamalardan çok daha önemli suçlamalar içeriyordu. Atak,
Hürriyet muhabiri
Ezgi Başaran’a,
Kocatürk ve şürekasının belge sahteciliği yaptığını ve resmi belgeye
yalan beyan kattığını, somut rakam vererek (2000 kişilik salonda 45
seyirci) iddia ediyordu. Üstelik, Atak’ın bu iddiası, daha önce de
Radikal’in sitesinde Sevin Okyay tarafından şu ifadelerle kamuoyuna
yansıtılmıştı:
“Hemen
ardından da, verimsiz ve başarısız olduğu gerekçesiyle, Mehmet
Atak'ın işine son verildi. Trajik olmasa, komik derdik. Atak,
kurumda dört yılda yedi seçkin işe imza atmıştı, ŞT iddialarında
somut yanlışlar vardı (Cep Tiyatrosu'nun 2 bin kişilik olduğu
bile iddia edildi).”
(Sevin Okyay,
“Gene O Hikaye…” Radikal, internet baskısı, 16
Mart 2004.)
İnternette görebildiğim kadarıyla, bu iddialar ne genel sanat
yönetmeni Nurullah Tuncer ne de yardımcıları (Kemal Kocatürk ve
Mustafa Arslan) tarafından yalanlandı. Kemal Kocatürk, bana karşı
yazdığı yazılarında olsun, diğer yazılarında olsun, kendisinin de
dahil olduğu yönetime yöneltilen bu yüz kızartıcı sahtekârlık
suçlamasına, hiç değinmedi. Bir sürü yerde bir sürü laf ettikleri
halde, o konuda trio’nun ağzını bıçak açmadı.
“İBBŞT ve Dilekçe Hakkı”
başlıklı yazısında, daha sonraki gelişmeleri Mustafa Demirkanlı şu
satırlarla açıklıyordu:
Kurum
sanatçısı Mehmet Atak, Kurum’daki hukuk dışı uygulamalara yönelik on
soruluk bir dilekçe veriyor ve Kocatürk’ün izinsiz gidip gitmediğini
soruyor, aldığı yanıt ise, bu kurumun iç işleyişini ilgilendirir,
sen soramazsın mealinde oluyor. Yasaya göre, sadece devlet sırrı
niteliğindeki bilgiler açıklanamaz. Ancak, Atak aynı dilekçeyi
ilgili olabileceğini düşündüğü birçok yere de bilgi mahiyetinde
gönderiyor, Maliye Bakanlığı ve AKP Genel Merkezi inceleme
başlatıyor ve Atak’a, “4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu ve 3071
sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun” gereğince bilgi
de veriyor, AKP Genel Merkezi dilekçeyi İçişleri Bakanlığı’na
gönderiyor.
(Mustafa Demirkanlı,
“İBBŞT ve Dilekçe Hakkı”,
9 Ağustos 2004.)
Bir ay
sonra da, 10 Ekim 2004 tarihli bir “suç duyurusu” dilekçesiyle Şişli
Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran Mehmet Atak, Şehir Tiyatrosu
yöneticilerini, 15 maddelik bir suç listesiyle suçluyordu. 15
maddelik suç listesinin çoğu maddesi, yönetim kurulu üyelerinin
yönetmeliğin 19-b maddesince yasaklanmış olmasına rağmen oyun
sahnelemeleriyle ilgiliydi. 19-b daha önce de pek çok kurul üyesi
tarafından çiğnendiği ve çiğnenmesi teamül haline geldiği için, bu
maddeyi öne sürerek savcılığa başvurmak; ya ancak Kemal Kocatürk
gibi bütün oyunları kendisi yönetmeye kalkışan insanlara karşı adil
olabilirdi; ya da ancak Mehmet Atak gibi, haksız ve “yalan” bir
gerekçeyle tiyatrodan atılmış birinin aklına gelebilirdi. Atak,
dilekçesinde, yurtdışına izinsiz gittiği için Kemal Kocatürk
hakkında yapılan suçlamayı da tekrarlıyordu. Atak’ın dilekçesindeki
15 maddelik suç listesinde, beyandan öte somut ve kesin belgeye
dayandıkları ve haklılık taşıdıkları için, bana yalnızca şu üç madde
ilginç gelmişti:
8-
04.09.2002 tarih ve 2002/32 sayılı Yönetim Kurulu kararıyla sanatçı
Mehmet Atak’ın kadrosu iptal edilmiştir. İdari Mahkeme 22.08.2003
tarih ve 2003/375 no’lu kararıyla (EK: 1) Yönetim Kurulu kararını
esastan hukuka aykırı bulmuş ve yürütmeyi durdurarak Atak’ı
kadrosuna iade etmiştir. Atak’a mağdur edilip çalıştırılmadığı
döneme ait ödenecek birikmiş maaş + ikramiyelerle Devlet zarara
sokulmuştur.
12- İ.B.B.Ş.T. sanatçısı Mehmet Atak’ın daha önce provasına başlamış
olduğu “Bernarda Alba’nın Evi” adlı oyunun akıbetini öğrenmek için
23.07.2004 tarihli İ.B.B.Ş.T. Genel Sanat Yönetmenliğine verdiği
dilekçe, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu 15 (onbeş) gün içinde
cevap verilmesini gerektirmesine rağmen, 21 (yirmibir) gün sonra
İ.B.B.Ş.T Müdüriyeti tarafından cevap verilmiş. Ve aynı kanunun 29.
maddesi “Bu kanunun uygulamasında ihmali, kusuru veya kastı bulunan
memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında, ceza kovuşturması saklı
kalmak koşuluyla disiplin cezası uygulanır” demesine rağmen
gecikmeye neden olan kişiler hakkında hiçbir işlem yapılmamıştır.
13-
İ.B.B.Ş.T sanatçısı Mehmet Atak “Annem İlk Kez Ellisinde Denizi
Gördü” adlı oyun projesinin akıbetini öğrenmek için 4982 sayılı
Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında 17.08.2004 tarihinde İ.B.B.Ş.T
Genel Sanat Yönetmenliği’ne şahit huzurunda bir dilekçe vermiş ama
aynı kanun dilekçenin 15 (onbeş) gün içinde cevap verilmesini
gerektirdiği halde hala bir cevap verilmemiştir.
(Mehmet
Atak,
“TC. Şişli Cumhurıyet Savcılığına”. Tiyatrom sitesinin,
makaleler bölümünden.)
Mehmet
Atak’ın dilekçesi, anlaşıldığı kadarıyla birtakım soruşturmalara yol
açmış ve anlaşılan Kemal Kocatürk bu soruşturmalarda sorgulanmış.
Aradan
bir buçuk yıl kadar bir zaman geçtikten sonra, 30 Ocak 2006’da,
Kocatürk, “Korkaklar, Yalancılar, İftiracılar…” başlıklı bir
yazı yazarak, üç sitede (“Sineklimarket”, “Tiyatrodergisi”,
“Tiyatronline”) yayınladı. Kocatürk, açılan soruşturmalardan
aklandığını söylüyor ve kendisini haksız yere suçlayan İSTİŞAN
üyelerini, basını ve Tiyatro Tiyatro dergisini isim vermeden
aşağılıyor; onları yazısının başlığına koyduğu hakaret sıfatlarıyla
niteliyor; onları Brükselci yani AB’ci olmakla suçluyor; en
ucuzundan hamaset yaparak gündemdeki milliyetçi dalgadan yararlanma
hevesine kapılıyor; “devrim ülküsü” gibi melez kavramlarla hem sola
hem sağa kurnazca göz kırpmaya çalışıyor; sanki kirli sicilini
bildiğimiz Kocatürk değilmiş de, Atatürk’müş gibi, kitlelere
direktifler yağdırıyordu:
Yaşadığım iki
yıllık İ.B.Şehir Tiyatroları yöneticiliği döneminde de yılgınlığa
düşmeden doğru bildiğimi yapmak en büyük düsturum oldu. O doğrunun
da birileri için yanlış olduğunu bilerek ama yine de o doğrunun
birilerinin isterlerine göre hareket etmek değil, tiyatronun kendi
isterlerine göre hareket etmek olduğunu da bilerek. Ne ekersen onu
biçersin misali. Ben geleceğe fırtına ekmeye kalktım fakat bu,
birilerine fena halde dokundu ki üflemeyi bile beceremedikleri şu
dünya içinde haklı olarak bir korkuya kapılıp yakıp yıkarak tozu
dumana katar oldular.
(…)
Tüm bunların
yanında, elinizde yönetim kurulu kararıyla verilmiş izin belgeniz
olduğu halde, bir de izinsiz olduğunuzu savlayarak, kendilerini
yargıç sizi de bir anda sanık yerine koymazlar mı? Ve siz hepsiyle
tek tek boğuşmak zorunda kalır ve tüm enerjinizi böylesine ayıplar
ve yalanlar içine batırılmaya çalışılmış onurunuzu kurtarma peşine
düştüğünüzde, bir de bakarsınız ki ortada ne devrim kalmış, ne de
devrimciler.
(…)
Uzun bir süre
sustum. Çünkü hakkımdaki o abuk soruşturmaların bitmesini bekledim.
Şimdi yine burada, kaldığım yerdeyim. Hem de üzerime atılmış tüm
yalan, iftira çamurunu üzerimden sıyırarak. Aklandım. Ve her zamanki
gibi tertemizim. Ya bana bunca iftirayı, yalanı tertipleyenler?
(…)
Gerçekten de
bunlar yaratma ve yönetme cesaretinden yoksun, estetik tembeli,
başkalarının sırtından geçinen parazitler. Türk tiyatrosunun önünü
tıkayan bu kara böcekleri yine Türk tiyatrosunun içindeki
mücadeleci, genç ve yaratıcı “KUVVACI” kuvvetler temizleyecektir.
İşte tam da bu yüzden bu yazıyı yazma gereği duydum. Aksi halde
sürekli güçlenen bu kara böcek yığını önüne gelen her şeyi ve
herkesi öğütecek ve Türk Tiyatrosunun iki motor gücü olan D.T ve
Şehir Tiyatrolarını çalışmaz, çalışamaz ve hantal kılıp
kapatılmasını hatta hatta yok edilmesini sağlayarak muratlarına
ermiş olacaklardır. Bunu da ilericilik kisvesi altına bürünüp
yapıyor ve yapacaklardır. Bu Bürüksel lahanalarının öncelikli hedefi
sanatsal alanda üreten, üretme gücü olan herkes. Türk Tiyatrosunun
gelişimi noktasında çalışan, Türk Tiyatrosunun kendine has
estetiğini oluşturma çabası ve bu çabanın yanında duran her şeyi ve
herkesi kendine hedef seçen bu yığını durdurabilecek olan ortak güce
sesleniyorum.
Artık uyanın!
Bildiğinizi yeniden sorgulayın. Bilmediğinizi öğrenmenin peşine
düşün. Üzerinize serilmeye çalışılan cafcaflı ama o karanlık örtüyü
yırtın, ışığı içeriye alın. Yıllardır kopya bir estetik ve form
anlayışını dayatmaya çalışan bu zihniyetin şimdi içeride çok önemli
kazanımları var. Onlar ki yıllarca batı estetiğinin peşinden koşup,
adeta putlaştırdıkları ama asla öz kültürleriyle aşılamayı
düşünmedikleri, onun yerine birebir kopya etmeyi gerçek sanatçılık
vazifesi sayarak taçlandırdıkları yapıyı, üstelik AB’nin fonladığı
seslerini şimdi tüm olanakları ellerine geçirerek yükseltme çabası
içindeler.
(...)
Tekrar tekrar
söylüyorum; Bildiğinizi yeniden sorgulayın. Bilmediğinizi öğrenmenin
peşine düşün. Ölülere yazılmış mektuplardan değil, hayatta ve
dipdiri duranların ortak üretme gücüne, birlik olma potansiyeline
inanlara sesleniyorum; Ölülere değil, hayattaki kendi
mevcudiyetinize güvenin, içinizdeki temiz devrim ülküsüne,
değiştirebilme kabiliyetine. Üzerinize serilmeye çalışılan karanlık
örtüyü yırtın artık, ışığı içeriye alın.
(Kemal Kocatürk,
“Korkaklar, yalancılar, iftiracılar,
hainler ve sanat bezirganlar arasında tiyatro yapmak”)
Bir tek belge ya
da kanıt göstermeye gerek duyulmadan yapılan bütün bu hamaset;
isimleri verilmeyen şahıslara yöneltilmiş bütün o “kahramanca”
suçlamalar arasında; bazı okurların bazı gerçekleri gözden kaçırması
ve bu yüzden bazı soruları sormayı unutabilmesi mümkündü. Sorulması
gerekenler şunlardı:
İyi ama idari
mahkeme Kocatürk ve arkadaşlarının tiyatrodan attıkları Mehmet
Atak’ı 22 Ağustos 2003 tarihli kararıyla kadrosuna iade ettiğine
göre, Kocatürk nasıl aklanmış olabilirdi?
İyi ama mahkeme,
İSTİŞAN üyelerinin şikayetini haklı bularak, Kocatürk’ün yönettiği
“Yedi Kocalı Hürmüz” hakkında yürütmeyi durdurma kararı verip
oyunu iptal ettiğine göre, Kocatürk nasıl aklanmış olabilirdi?
İyi ama kendisinin
de dahil olduğu yönetim resmi belgede sahtecilik ve resmi belgeye
“2000 kişilik salonda 45 seyirci gibi” apaçık bir yalan katmakla
(hem de Hürriyet ve Radikal sitelerinde) suçlandığı halde; yazısında
bu yüz kızartıcı suçlamaya cevap veremeyen, hiç değinmeyen Kocatürk,
nasıl aklanmış olabilirdi?
İyi ama üç yıl
önce, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları saptayıp düzelten “Nâzım
Hikmet Tiyatrosu ve ‘üç Maymun’ Tavrı” (Yom Sanat, Eylül-Ekim
2003) başlıklı yazımı kurumun dergisinde basmayı reddetmiş ve
kurumun dergisinde yanlışları düzeltmeden bırakmayı “onurla” tercih
etmiş Kemal Kocatürk; adam gibi ortalık yere çıkıp aklandığını nasıl
söyleyebilirdi? Ne yüzle hamaset yapabilirdi?
Anlaşılan
Kocatürk, yurtdışına izinsiz gitme konusunu bir biçimde çözümlemişti
ve aklandım derken onu kastediyordu.
İzin konusunu
çözmüş olmanın sevinciyle cuşa gelen Kocatürk, suratına çarpılan
mahkeme kararlarını, Hürriyet ve Radikal’de çıkan sahtekârlık
suçlamasını ve Büktel’in Yom Sanat’taki yazısıyla kamuoyunun
dikkatine sunulmuş olan Nâzım Hikmet Dosyası fiyaskosunu unutmuş
görünerek; yazısında aklandım diye, tertemizim diye böbürleniyor;
kendisini eleştirenleri suçluyor, onlara karşı tüm kuvvacı güçleri
kendisinin yanında yer almaya çağırıyordu.
Evet,
işte Mehmet Atak meselesi budur. Kocatürk’ün suratına tokat gibi
çarpılan bir mahkeme kararıyla, Atak’ı kadrosuna iade eden kararla,
sonuçlanmıştır. Ve Atak’ın Kocatürk ve şürekası hakkında rakam
vererek (2000 ve 45) yaptığı resmi belgede sahtekârlık suçlaması,
Kocatürk tarafından hâlâ yalanlanmamıştır.
“Size
soru sordu diye Mehmet Atak’ı kurumdan attınız! Onu gerçekten işe
yaramaz olduğu için (ve tabii sana “iznin var mı?” diye soru
sormadan önce) atsaydınız, aferin bile diyebilirdim size!”
demiş maydanoz-yalancı Büktel.
Evet,
öyle demiştim. Ama yukarıdaki alıntıyı ben yapsaydım, başına ve
sonuna birer cümle daha ekleyerek, alıntılanan ifadenin maksadını
daha iyi ortaya çıkarırdım:
Sen
iktidardayken, o kadarcık bile demokrat olabildin mi? Size soru
sordu diye Mehmet Atak’ı kurumdan attınız! Onu gerçekten işe yaramaz
olduğu için (ve tabii sana “iznin var mı?” diye soru sormadan önce)
atsaydınız, aferin bile diyebilirdim size! Ama tabii, o zaman bile,
bir başka soru, senin ne kadar işe yaradığın sorusu, çıkardı
ortaya.
(Coşkun
Büktel,
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
Can Doğan’ın Sinekli Market sitesinde bulamazsanız,
www.coskunbuktel.com
da arayın.)
Peki,
Kocatürk ve şürekası, demokrat olabilmiş mi? Atak’ı gerçekten işe
yaramaz olduğu için attıklarını kanıtlayabilmiş mi? Atak’ı atabilmek
için yalana ve sahtekârlığa başvurmak zorunda kaldıklarına göre,
Kocatürk ve şürekasını Atak’tan daha işe yarar saymak mümkün
olabilir mi?
Mehmet
Atak, bazı sorular sorduğu ya da AKP genel merkezine şikayet
dilekçesi sunarak siyasilerin kucağına oturdu diye kadrosu fesh
edilmedi. Tam tersine kadrosu fesh edildi diye yakışıksız bir
şekilde, yakışıksız yerlerde yalan yanlış iftiralarda bulundu.
Evet,
Kocatürk haklı: Atak’ı bazı sorular sormasından “sonra” değil, bazı
sorular sormasından “önce” atmışlar. Yani Atak’ı, o dilekçenin
intikamını almak için değil, “durup dururken”, sırf kötülük olsun
diye, atmışlar. Bunun böyle olacağını tahmin edemediğim için, ben,
Kocatürk ve şürekasının Atak’ı intikam almak için attıklarını
sanmıştım. Çünkü önceki yazımı yazarken, Atak konusunu etraflıca
incelemiş değildim. Çünkü ilgimi Nâzım Dosyası’ndan saptırmak
istemiyordum. Ama Kocatürk’ü cümle cümle cevaplarken, beni
ilgilendirmediğini o yazıda da belirtmiş olmama rağmen, Atak
konusuna da bir cümleyle (yalnızca yukarıda aktarılan o cümleyle)
değinmekten kendimi alamamışım. Yanıldım. Okurlardan özür diliyor,
yeniden düzeltme yapıyorum: Kocatürk ve şürekası, Mehmet Atak’ı
birtakım sorular sormasından sonra değil, daha önce, tiyatrodan
atmışlardır. Ben onların Atak’ı, sadece “Atak’ın yönettiği ‘Kedi’
adlı oyun 2000 kişilik salonda 45 seyirciye oynadığı” gerekçesiyle
atmış olabileceklerine inanmadığımdan (zaten bu gerekçenin yalan
olduğu apaçık belliydi); Kocatürk ve şürekası, Atak’ı, herhalde,
bazı şeylerin hesabını sorduğu için atmışlardır, diye mantık
yürütmüştüm.
Önceki
yazımda yanlış yaptığım için, bu defa, Atak meselesiyle ilgilenmek
zorunda kaldım ve internette dağınık duran bilgi ve belgeler başka
insanları da yanıltmasın diye, bu yazımın yukarıdaki bölümünde,
onları kronolojik sırayla düzenleyerek anlaşılabilir bir kompozisyon
içinde okurlara sunmayı gerekli buldum.
Peki
ama, Kocatürk ve şürekası, Mehmet Atak’ın kadrosunu (benim sandığım
gibi) Atak dilekçesi yüzünden feshetmiş olmadığına göre, niçin
feshetti? Kocatürk, benim bu soruya verdiğim ilk cevabın
yanlışlığını ortaya koyduğuna göre, doğru cevabı da ortaya koymak
zorunda değil mi? Elbette zorunda. Ama Kocatürk, benim verdiğim
cevabın yanlışlığını belirtmekle yetiniyor ve doğru cevabın ne
olduğunu, aslında Atak’ın kadrosunu niçin feshettiklerini anlatmaya
yanaşmıyor. Çünkü verebileceği tek cevap var: “Onu yetersiz
bulduğumuz için Atak’ın kadrosunu feshettik.”
Kocatürk
artık bu cevabı gündeme getirmeye yanaşmıyor. Çünkü, bu cevap
mahkemenin reddettiği bir cevap. Çünkü, Kocatürk yönetimi bu cevabı
inandırıcı kılmak için; yani Atak’ın yetersizliğini kanıtlamak,
Atak’ı verimsiz göstermek için; Atak’ın “Kedi” adlı oyununu 2000
kişilik salonda 45 seyirciye sahnelediğini söylemiş. Oysa “Kedi” 55
kişilik Cep Sahnesi’nde oynamıştı ve Şehir Tiyatrosu’nun 2000
kişilik sahnesi zaten yoktu. Yani Kocatürk’ün de dahil olduğu
yönetim, Atak’ı yetersiz gösterebilmek ve onun kadrosunu
feshedebilmek için, bir kuyruklu yalana başvurmuştu. Bu yüz
kızartıcı iddiayı ben yapmıyorum, Hürriyet’e verdiği demeçte Mehmet
Atak, Radikal’deki yazısında Sevin Okyay yapıyor. Ve internette
kolayca ulaşabildiğiniz bu yüz kızartıcı suçlama, Kocatürk ve
şürekası tarafından, iki yıldır, benim görebildiğim hiçbir yerde
cevaplanmıyor/yalanlanmıyor. Ve bana karşı yazdığı yazıda da
görüldüğü üzere, Kocatürk, Mehmet Atak’ın kadrosunu niçin
feshettiklerini açıklamaya ve sahtekârlık suçlamasını yalanlamaya
yanaşmıyor.
Kocatürk, belki benim bu yazım sayesinde, iki yıl gecikmeyle de
olsa, yalanlama yapar ve hem aklanmış, hem de bir üyesi olduğu
yönetime bu yüz kızartıcı suçu isnat eden Mehmet Atak’a haddini
bildirmiş olur. Ama topu yönetimdeki diğer kişilere atıp yakayı
sıyırmaya veya yalanı yeni bir yalanla yalanlamaya kalkarsa, ya da
okurlara yine “A, kuşa bak!” yaparsa, daha beter batmış olur.
Kocatürk, kendilerinin Atak’ı niçin tiyatrodan attıkları konusunu es
geçiyor ama, Atak’ın Şişli savcılığına verdiği dilekçeyi kendi
meşrebine göre yorumlamayı ihmal etmiyor:
“…kadrosu fesh edildi diye yakışıksız bir şekilde, yakışıksız
yerlerde yalan yanlış iftiralarda bulundu.”
Ama
mahkeme, nedense, asıl sizin Atak’a yaptığınız kadro iptal işlemini
yakışıksız (hukuksuz) buldu. Asıl sizin kadro iptal gerekçenizi
“yalan yanlış iftira” olarak değerlendirdi. Yani asıl
“yakışıksızlığı” (asıl hukuksuzluğu) “sizin” yaptığınıza karar
vererek, kadro iptal işleminizi yürürlükten kaldırıp, Atak’ı
kadrosuna iade etti. Eğer mahkemeye inanacaksak, asıl iftiracının
siz olduğunu kabul etmek zorundayız.
Şimdi,
Mehmet Atak’ın kadrosu daha önce fesh edildiyse “aferin” diyecek
olan "maydanoz-yalancı" Büktel’in aferinine muhtaç değilim şükürler
olsun. Ama aynı aynalı delikanlılığını sürdürmesini Türk Tiyatrosu
adına isterim doğrusu.
Yani,
Kedi adlı oyunun 2000 kişilik salonda 45 seyirciye oynandığı
yalanına başvurarak, belgede sahtecilik yaparak, Atak’ın
yetersizliğini yüz kızartacak kadar yalan bir gerekçeyle güya
“kanıtlayarak”, Atak’ın kadrosunu feshettiğiniz için; bu alçaklığı
sırf Atak’ın dilekçesinden önce, yani “durup dururken”, yani sırf
kötülük olsun diye, yaptığınız için; ve Atak’ı kadrosuna iade eden
mahkeme kararı yüzünüze çarpıldığı halde; benden “aferin”
bekliyorsun, öyle mi? Aferin!
Atak’ın
yıllardır yalanlamadığınız iddialarını, benim uyarımdan sonra
yalanlamaya kalksanız bile, Atak’ı kadrosuna iade eden mahkeme
kararını nasıl yalanlayacaksınız?
Eğer
yıllar sonra, şimdi benim sayemde, Atak’ı yalanlamaya karar
verirseniz, onun savcılığa verdiği dilekçesinde benim dikkat
çektiğim ve yukarıda aktardığım üç maddeyi de (8. 12. ve 13.
maddeler) yalanlayın, lütfen. O maddelerde belgelerle anlatılan
kanunsuzluklarınıza nasıl bir kılıf bulacağınızı çok merak ediyorum.
Çünkü
yanılgı insana mahsus.
Şüphesiz.
Meğer
"maydanoz -yalancı" Büktel sandığı gibi Tanrı değilmiş.
Büktel,
Atak dilekçesinin zamanı konusunda yanıldı diye, Tanrı’yı yenmiş
kadar sevinmene gerek yok. Benim kendimi Tanrı sandığımı söylüyorsun
ama ne kadar sevindiğine bakılınca anlaşılıyor ki, asıl sen beni
Tanrı sanıyorsun. Ben ne Tanrı’yım ne de kendimi Tanrı sanıyorum.
Evet, fena bir herif sayılmam. Ülkemizin kültür hayatında benzerine
çok çok ender rastlanacak ölçüde yetenekli, kişilikli, vicdanlı,
donanımlı, sanatında titiz ve “yaratıcı” bir insanım. Ama Tanrı
olmadığım için, daha önce de, yanılgılarım oldu. Çok daha basit
olsalar da, bu yanılgılarım yüzünden bile, okurlardan ya da
karşıtlarımdan, geçmişte de, özür diledim. Kitaplarımda ve
dergilerde yayınlanmış toplamı 1200 sayfaya varan eleştiri
yazılarımda, yalnızca üç kişiden de olsa, özür dilemek zorunda
kaldım veya özür dilemek gereğini hissettim. “Açıkça, mertçe,
Türkçe” yazmayı ilke edindiğim için, aleyhimdeki gerçekleri de yeri
geldiğinde tekrarlamaktan kaçınmam. Şimdi bu ilkem gereğince ve bu
“tarihi” vesileyle, kimlerden ve hangi nedenlerle özür dilediğimi
bir kez daha hatırlayalım:
Birinci
özür, Hami Çağdaş’a:
Dergimizin
(Evrensel Kültür) Mayıs 1992 tarihli
sayısında yer alan "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları –2" başlıklı yazımda, Avni Dilligil ödülünün Theope’ye ödül vermeyen
geçen yılki jüri üyeleri sıralanırken, sayın Hami Çağdaş’ın adı,
düzeltide atlanmıştır. Okurlardan ve sayın Çağdaş’tan özür dilerim.
(“Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar,
1998. Sayfa 67.)
İkinci
özür, Gencay Gürün’e:
Evrensel Kültür’ün Mayıs ’92 tarihli 5. sayısındaki yazımda Şefik
Onat’ın Midhat Paşa hakkında yazdığı "Hüzünlü Bir Komedi"nin niçin
kötü bir oyun olduğunu ayrıntılı gerekçelerle açıkladıktan sonra bir
dipnot düşerek Mithad Paşa hakkında Orhan Asena’nın daha önce
yazılmış ve daha “makul” bir oyunu yıllardır Şehir Tiyatrosu’nda
beklerken, repertuara Şefik Onat’ın "Hüzünlü Bir Komedi" dediği ama
ne hüzünlü ne de komik olabilen ucubesini hangi akla uyarak
seçtiklerini sormuştum.
O dip
notun sonunda şöyle diyordum: "Seyirci adına sorduğum bu soruya
cevap almazsam, kendimi cevap üretmekte serbest bırakılmış sayacağım
ve Şefik Onat’ın, Gencay Gürün’ün sayın eşi Kâmuran Gürün gibi, bir
hariciyeci olmasından yola çıkarak akıl yürütmeye başlayacağım.
Gerçek cevabı bulana kadar, aklıma gelen tuhaf ihtimallere inanmak
istemediğimi bu arada içtenlikle belirtiyorum."
Bir
tiyatro kokteylinde rastlaştığımız Gencay Gürün, bana bir şey
söylemek istediğini belirterek konuyla ilgili açıklamada bulundu.
Sayın Gürün’ün "Hüzünlü Bir Komedi"ye yönelttiğim ağır eleştirilere
bir diyeceği yoktu. Söyledikleri yalnızca aklıma gelen o "tuhaf ihtimaller" üzerineydi. Sayın Gürün, öne sürdüğüm
"olgulara" değil,
"ihtimallere" itiraz ediyordu. Şöyle diyordu:
"Bize
Midhat Paşa ile ilgili üç oyun geldi. Şefik Onat, Orhan Asena ve
Yılmaz Karakoyunlu tarafından yazılmış üç ayrı oyun. Üçünü de
seçtik. Yönetmen Başar Sabuncu’ya üçünü de verip, hangisini isterse
onu yapmasını söyledik. Başar Sabuncu, Şefik Onat’ın oyununu seçti.
Yani Şefik Onat’ın oyununu ben seçmedim. Ben oyunları yazarlarının
mesleğine göre seçmiyorum.”
Konuyu
Başar Sabuncu’yla da konuştum. Sayın Gürün’ün söylediklerini,
isteksizce de olsa, doğruladı. İnanmak istemediğimi “içtenlikle”
belirtmiş olmama rağmen, aklıma gelen "ihtimaller" için sayın
Gürün’den yine de özür diliyorum. Ve günün birinde "eleştirilerimle
de" ilgili bir diyeceği olursa, yine aynen yayımlamaya söz
veriyorum.
(“Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar,
1998. Sayfa 116.)
Üçüncü
özür, Ahmet Mümtaz Taylan’a:
Yukarıda
aktardığım iki özür, benden talep edilmediği halde, benim
entelektüel vicdanım gereği dilediğim özürlerdi. Ahmet Mümtaz Taylan
ise özürü benden kendisi talep etmişti. Konuyu burada özetlemem çok
zor. Konunun tamamen anlaşılması için, “Bir Düzeltme ve Özür”
başlıklı yazımın (Bakınız: “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”
Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 467-473) okunması gerekir. Hatta,
Taylan’ın itirazına yol açan benim “Sanata Evet Diyen Vandallar”
adlı yazımı (Bakınız: Aynı kitap, sayfa, 246-357) ve
Taylan’ın itirazını içeren “Coşkun Büktel’e Zorunlu Yanıt”
adlı yazının (Aynı kitap, sayfa, 462-466) okunması da gerekir.
Ama
geçmiş yazılarımı okumak zorunda olmayan okurlar bile, bu yazımdan
şu kadarını anlamış olmalıdır: Coşkun Büktel özür dilemek yeteneğine
ve insanlara haksızlık etmemek konusunda kılı kırk yaran bir
hassasiyete sahip; olayları karşı taraf açısından da
değerlendirebilmekte hiç zorluk çekmeyen bir insandır. Dolayısıyla
Büktel’in kendini Tanrı sandığı, aslında onu tanrı sanan halk
düşmanı vandalların uydurmasıdır.
Ödevini
iyi çalışmamış kendini zeki zanneden bir çamur atıcıymış.
Kendimi
hâlâ zeki zannediyorum ama, hiç kimseye çamur atmadım. Çamur atmak,
Atak’ın kadrosunu feshetmek için onu yetersiz göstermek amacıyla,
2000 kişilik salonda 45 seyirci masalını uydurmaktır. Çamur atmak,
bu yalanı resmi belgeye koymaktır. Çamur atmak, bir insanı
tiyatrodan atabilmek için belgede sahtecilik yapmaktır. Belgede
sahtecilik gibi bir iddiaya karşı yayınlanmış tek somut itirazı
bulunmayan bir insan, Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları koruyarak
Nâzım’ı aşağılayan ve halkı aldatan bir insan, bana göre çamurdur.
Ben sana çamur atmadım. Çamura çamur atılamaz.
Ben
sadece, dilekçenin tarihi konusunda yanıldım. Yanıldığımı öğrenince,
yalancı, ahmak ve halk düşmanı olmadığım için, yukarıdaki
satırlarda, yanlışı “derhal” kabul ettim. Okurlardan “derhal” özür
diledim. Dezenformasyonun sona ermesi için, okurların benim yüzümden
yanıltılmaması için, “derhal” düzeltme yaptım. (Bu düzeltmeyi, söz
konusu hatamın yer aldığı
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında” başlıklı yazımda da, bir dipnot koyarak yaptım. Ama
Can Doğan’ın yayından kaldırdığı o yazımın düzeltme dipnotu içeren
yeni hali henüz yayınlanmış değil. Yakında
www.coskunbuktel.com
da okuyabileceğinizi umuyorum.)
Peki sen
ne yaptın? Hiç değilse, Atak’ın mahkeme kararıyla kadrosuna iade
edildiğini yazılarında bir kez olsun açıkladın mı? Hayır,
açıklamadın. Çünkü işine gelmeyen hakikatleri okurlardan saklamayı
kurnazlık zannediyorsun. Ben seni bu kurnazlıkların yüzünden zekâ
özürlü sayıyorum. Ben işime gelmeyen hakikatleri okurlardan
saklamıyorum; okurlara yanılgılarımı da açıklıyorum ve evet, buna
rağmen, kendimi zeki sanıyorum.
Sen,
zekânın, okurları moron yerine koymak olduğunu sanıyorsun. Okurların
aldatılmasına aldırmıyor, hatta bireysel menfaatlerin
gerektirdiğinde, okurları kasten, bile bile, bizzat aldatıyorsun.
Yayınladığın Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları o nedenle düzeltmedin.
Kurumun çok satışlı ve kurum güvenceli dergisinde binlerce okura
sunduğunuz Nâzım’la ilgili yanlışları, sırf fiyaskonuz ortaya
çıkmasın diye, düzeltmeden bırakıp kurumsallaştırdın. Sen Nâzım’ı
aşağılayan yanlışları düzeltmek ve o yanlışlar nedeniyle okurlardan
özür dilemek gereğini bile hissetmiyorsun, ben ise Mehmet Atak’ın
dilekçe verme tarihini bile düzeltmek ve yanılttığım okurlardan özür
dilemek gereğini hissediyorum. Hangisini düzeltmek daha önemli
sence? Nâzım o yanlışların düzeltilmesini hak etmiyor mu sence?
Sence
yanılarak yanlış yapana mı yalancı denmeli? Yoksa yanlış yapıp,
yanlışı uyarılara rağmen, bile bile, senelerce sürdürenlere mi?
Sence okurlar, bana defalarca yalancı dediğin halde, hangimizin
yalancı olduğuna inanacaklar? Sence okurlar hangimize daha çok
güvenmeliler? Hangimiz doğru modeliz? Bundan sonra sen hangi modeli
uygulayacaksın? Kendininkini mi, benimkini mi?
Ben
inanıyorum ki, Coşkun Büktel’in yeminli düşmanları bile, herhangi
bir bilgiyi senden duymak yerine benden duymayı tercih ederler.
Benden duyunca o bilgiye daha çok güvenirler.
Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışları düzeltmek için artık bir hayli geç kaldın.
Aradan umursamadığın seneler ve umursamadığın başka uyarı yazılarım
geçti. Büyük bir ihtimalle verdiğim dersi aldın! Doğru tavrın ne
olması gerektiğini anladın. Biliyorum, artık dönmen çok zor. Ama
fark etmen gerek: Coşkun Büktel’in yanlışını yakaladığın şu tarihi
anda bile, oldukça acıklı bir durumdasın. Sana bir ağbi nasihati:
İnsanlar moron değil. En azından hepsi değil. Moronların çoğunlukta
olduğuna bile inansan, saatini moronlara göre ayarlama!
Zararın
neresinden dönsen kârdır. Asla geç değil. Halktan yana olduğuna
artık ne yapsan kimseyi inandıramazsın; ama hiç değilse, on iki yaş
zekâsının kurnazlıklarından bir sonraki aşamaya sıçramalısın. Bana
duyduğun nefrete rağmen bunu yapabilmeli, bu testi geçebilmeli ve
rüştünü kanıtlamalısın.
Buraya
kadar ne oldu şimdi: Meğer Büktel "maydanoz" olmanın yanında hem
"yalancı" hem de "iftiracı"ymış. Daha önce giymiş olduğu "yalancı"
sıfatı üstüne iyice yapışarak pek de güzel yakıştığı gibi bir de
"iftiracı" diye apoleti olmuş.
Boğazına
kadar lağıma batmışsın ama inanılmaz bir pişkinlikle, “yüzmeyi çok
sevdiğini ve yüzerek aklandığını” söyleyerek, kendine sanki yüzme
havuzunda keyif çatıyormuş süsü vermeye çalışıyorsun.
"iktidarın nimetlerinden alabildiğince yararlanarak Makedonyalarda
gezinmek! Sakın bana yurtdışında tiyatro yapmanla gururlanmam
gerektiği mavallarını okumaya kalkışma! Biliyorum o mavalları!
Dışarıda tiyatro yapma olanağı varsa, bırak da senden iyiler gitsin!
Senden iyilere teklif ettin de, gitmediler mi? Yoksa senden iyi yönetmen mi yok?“ diye buyurmuş hazret.
Ne
güzel buyurmuşum.
Ben de
bu saçmalıklara oturmuş cevap veriyorum.
Ha
yaşa! Ben de onu diyorum: Oturup Nâzım Dosyası’na cevap vereceğine,
yalnızca, cevap verebileceğini sandığın şeylere cevap veriyorsun.
"Maydanoz-yalancı-iftiracı" belgeci Büktel,
Bu
anlamsız kişnemeler Caligula’nın atını inandırıcı kılıp Büktel’i
karalamaya yeter mi sanıyorsun?
ben
Makedonya’ya söylediğin gibi "iktidarın nimetlerinden" yararlanarak
değil,
Kendi cüzdanından
yararlanarak mı?
1999
yılının yazında
Ben de
2089 yılının güzünde demedim ki…
yönetmiş
olduğum Aristophanes'in "Barış" adlı oyunuyla
Ben de Alaattin Keliparlak’ın “Savaş” adlı oyunuyla demedim ki…
ki;
ülkemizde de bir çok ödülle ödüllendirilmişti,
Adlarını
vermeye senin bile gerek duymadığın o ödüllerden bahsetme bana.
Senin feriştahın olan Yücel Erten’in, iki ödül kazanmış, tüm
eleştirmenlerden yalnızca övgüler almış “Ferhad ile Şirin”
prodüksiyonunu, 135 sayfalık ayrıntılı ve eleştirel bir incelemeyle
nasıl kepaze ettiğimi “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı/Bir Shakespeare
ve Nâzım Hikmet Savunması” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı
kitabımda okuyabilirsin. Bana ödüllerden söz edecek insandan, önce o
kitabımdaki somut kanıtları çürütmesini beklerim. Feriştahın
yapamadı! Tarih karşısında yutkunmak ve susup oturmak zorunda kaldı.
Ha gayret, belki sen becerirsin.
Ohrid,
Bitola ve Skopje festivallerine davet edilmesi de oradan gelen bir
kurul tarafından bir çok oyun seyredildikten sonra seçilip davet
edildiğinde, Şehir Tiyatrolarının başında da Kenan Işık vardı.
Cümleye bak! Hay Türkçe’ni eşek arısı soksun!
Oradan
gelen kurula niye senin yönettiğin “Barış”tan daha iyi bir oyun
seyrettirmediniz? “Barış”tan daha iyi bir oyun yok muydu? Yoksa
“Barış”tan daha iyi oyunları da seyrettirmenize rağmen Makedonya’dan
gelen kurul yine de senin oyununu mu seçti? Bu durumda, Şehir
Tiyatrosu yönetim kurulu üyesi Hülya Karakaş’ın, sana karşı yazdığı
yazıdaki (asla cevaplayamadığın) şu ifadeler anlam kazanmış olmuyor
mu:
Sizin,
birlikte çıktığımız ilk Makedonya turnesinde (Bir Ata Krallığım)
ilişkiler kurmak adına ne varyasyonlar yaptığınızın kimse farkında
değil miydi sanıyorsunuz?
(Hülya
Karakaş,
“Ortalık Yerde Adam
Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)
Sanırım,
Makedonya’dan gelen kurul’un niye senin oyununu seçtiğini senden
sonra en iyi bilen kişi, Şehir Tiyatrosu yönetim kurulu üyesi Hülya
Karakaş’tır. Ben sadece, senin Caligula’nın atı olduğun için oyun
yönetebildiğini ve zekâ düzeyinin ne olduğunu biliyorum. Yani senin
Makedonya’ya nasıl gidebildiğini tahmin edebilmek için, Hülya
Karakaş’ın açıklamalarına aslında hiç ihtiyacım yok. Senin bir
iktidar beslemesi, bir Caligula atı olduğunu bilmek yeterli. Attan
çok az daha zeki olduğunu anlamak için ise, benim yazılarıma bile
ihtiyaç yok. Senin yazılarına bakmak yeterli. Yazılarındaki seviyeye
bakınca, Makedonya’ya nasıl gitmiş olabileceğin şıp diye
anlaşılabiliyor.
“Şehir
Tiyatroları’nın başında da Kenan Işık vardı”
diyerek, iktidar nimetlerinden yararlanmadığını kanıtlayamazsın.
Kenan Işık da iktidardı ve o iktidarın da nimetleri vardı. Ama Kenan
Işık iktidarının nimetleri, yaratıcı insanlara yasaklanırken,
yaratıcılıkları en azından “şaibeli” olan Mehmet Atak ile Kemal
Kocatürk’e cömertçe lütfedildi. (Mehmet Atak, tiyatronuzun kadrosuna
Kenan Işık iktidarının nimetlerinden yararlanarak girebilmişti.) Ama
aynı iktidar, yaratıcılığı asla tartışılamamış olan Theope’nin
yazarı Coşkun Büktel’e, bırakın cömert davranmayı; en vandal, en
ilkel, en sansürcü yüzünü gösterdi.
Ben,
Kenan Işık iktidarına, dünyanın en etkili savaş karşıtı oyunu olan
(İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Amerika’da yapılan savaş
karşıtı oyunlar yarışmasında birincilik kazanmış) “Ölüleri Gömün”
adlı oyunu önermiştim? “Ölüleri Gömün”, “Eleştiren Oyunlar”
(Dramatik Yayınlar, 1998) adıyla yayınladığım oyun antolojisinde yer
alıyordu. Irvin Shaw’dan kendi emeğimle ve her zamanki özenimle
çevirdiğim bu oyun, Devlet Tiyatrosu repertuar kurulunun (beni
günahları kadar bile sevmeyen) üyelerince dahi beğenilerek,
repertuara alınmıştı. (Ama “Theope” gibi, “Ölüleri Gömün” de,
DT’de hâlâ sahnelenmemiştir.) Şehir Tiyatrosu’ndaki Kenan Işık
yönetiminin repertuar kurulu ise, “Ölüleri Gömün”ü repertuara
bile almadı; hiçbir gerekçe göstermeksizin, (tekrar ediyorum,
gerekçe göstermek gereğini bile hissetmeksizin) “Ölüleri Gömün”ü
reddetti.
Bu ret
üzerine; Gürkan Gür, Cevat Çapan, Nâlan Örgüt, Cuma Boynukara, Şahin
Ergüney, Altan Erkekli, İlhan Kantarcı, Özlem Ersönmez, Hamdi Alkan,
Metin Coşkun, Toros Öztürk, Memet Baydur, Selçuk Erez ve (kendisini
“Sanata Evet Diyen Vandallar” adlı o uzun yazımda kıyasıya
eleştirmiş olduğum halde) Mehmet Ege; verdikleri demeçlerle, Büktel
tarafından yapılan “Ölüleri Gömün” çevirisinin mükemmelliğini
onaylayıp, “Ölüleri Gömün”ün Kenan Işık ya da FP
iktidarınca reddedilmesini, Şehir Tiyatrosu repertuarından
dışlanmasını, protesto etmişlerdi.
Kenan
Işık yönetiminin “Ölüleri Gömün”ü reddetmesinden sonra, ben,
adlarını verdiğim 15 tiyatrocu ve yazarın destek demeçlerini de
içeren, zehir zemberek bir yazı yazmış ve Papirüs dergisinde
yayınlamıştım. (Bakınız: Coşkun Büktel, “Türkiye Cumhuriyeti’nin
Devlet Tiyatrosu ‘Evet’ Dedi; Fazilet Partisinin Şehir Tiyatrosu,
‘Hayır’ Diyor”. Papirüs, Mart 2000. Bu yazı, “Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı” Kaknüs Yayınları, 2001. başlıklı kitabımda da
okunabilir: Sayfa 315-325.)
Daha
sonra o sert yazımın çıktığı Papirüs dergisini resmi bir dilekçeye
ekleyerek, Kenan Işık yönetimine sunmuştum. “Yönetmen Tiyatrosuna
Karşı” başlıklı kitabımda da, hem sözünü ettiğim o sert yazıya,
hem de söz konusu resmi dilekçeme yer vermiştim. Şimdi o dilekçemin
tam metnini burada Kocatürk’ün gözüne sokayım da, iktidar nimetleri
için değil, halkın yararı için “sanat yapmayı” talep eden gerçek
sanatçılar, halk düşmanı iktidarlara nasıl davranırmış, öğrensin:
DİLEKÇE
1
Haziran 2000
İstanbul
Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne
Sayın ilgili;
Mart 2000 tarihli
Papirüs dergisinde yayınlanmış olan yazımı size bu dilekçenin eki
olarak sunuyorum.
Ekteki o yazıda
göreceğiniz üzere, benim Irvin Shaw’dan çevirdiğim “Ölüleri Gömün”
adlı oyun, gerek ele aldığı tema, gerek konu, gerek işleniş ve gerek
çeviri olarak, çok önemli ve mükemmel bir metindir.
“Ölüleri Gömün”ün
mükemmelliği; yalnızca DT edebi kurulu tarfından kabul edilmiş
olmasıyla değil; yalnızca (bu metni okuyup bu konuda demeç veren)
saygın ve bağımsız 15 tiyatro insanının destek imzalarıyla da değil;
ama aynı zamanda (bu dilekçenin eki olarak okuyacağınız) Mart 2000
tarihli yazıma bugüne dek en küçük bir itirazın yapılamamış
olmasıyla da; onanmıştır.
Kısacası, “Ölüleri
Gömün”, yalnızca, mükemmelliği pek çok değerli imzayla tescil
edildiği için değil; mükemmelliğine hiç kimse toz konduramadığı için
de, mükemmel bir oyun ve mükemmel bir çeviridir.
Öyleyse,
kurumunuza önerdiğim “Ölüleri Gömün” adlı bu mükemmel çeviriyi, “hiç
bir gerekçe göstermeden” reddetmiş olmanız; (kurumunuza ve şahsınıza
yönelik eleştiri yazılarım yüzünden) bana karşı beslediğiniz
bireysel husumetten başka hiçbir nedenle açıklanamaz.
Bu durum,
eleştireni eleştiriyle pişman etmek ustalığına ya da eleştiriye
tahammül etmek olgunluğuna henüz kavuşamadığınızı ve (daha da
kötüsü) bireysel husumetlerinizi, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun
menfaatlerinden daha önde tuttuğunuzu, açıkça kanıtlamaktadır.
“Ölüleri Gömün”
gibi mükemmel fırsatları, bireysel husumetleriniz yüzünden geri
tepmekle sizler; İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun önünü tıkamakta,
geleceğini karartmakta; Türk tiyatrosunun, Türk seyircisinin,
kısacası (kendisine mükemmel hizmet vermeye mecbur ve memur
olduğunuz) Türk halkının, manfaatlerini baltalamaktasınız.
Ve bence, Türk
tiyatro tarihine “halk düşmanı” olarak yazılmak istemiyorsanız, bir
an önce kendinizi aşmalı ve (benden nefret etmek hakkınızı
kullanmaya devam etseniz bile) nefretinizin sizi yönetmesine imkân
tanımamalısınız.
Bu dilekçenin
ekindeki yazının ve bu dilekçede belirttiğim hususların, bana karşı
husumetinizi körüklemek yerine, sizde bir aydınlanma yaratmasını (en
safiyane biçimde) ummaya çalışarak; bugün makamınıza yeni bir
dilekçeyle yeniden başvuruyorum.
Sizden iki dileğim
var:
Kurumunuza
önerdiğim çeviri oyunların, yeniden ve daha sağlıklı bir
haletiruhiye içinde incelenmesi;
Kurumunuzun
yönetmen kadrosuna dahil edilmem için gerekli işlemlerin yapılması.
Bu iki dileğimi,
bireysel husumetlerinizi aşarak, tiyatronun ve halkın menfaatleri
doğrultusunda değerlendireceğinizi, bütün samimiyetimle ummaya
çalışıyor; ama cevabınız ne olursa olsun, bu dilekçenin nafile bir
çaba olarak değil, tarihsel bir belge olarak, yarına kalacağına
kesinlikle inanıyorum.
Türk tiyatrosunun
esenliği adına makamınıza saygılarımı ve başarı dileklerimi sunarım.
(Coşkun Büktel,
“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı”Dramatik Yayınlar, 2001. Sayfa
327-328.)
Bu dilekçemin
akıbetini,
“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı”
adlı kitabımın dilekçe bölümünden hemen sonra, şu notla
açıklamıştım:
Not:
İstanbul Şehir
Tiyatrosu’nun resmi yetkilileri (Genel Sanat Yönetmeni Kenan Işık
veya Repertuar Kurulu Başkanı Şenol Demiröz)
Coşkun Büktel’in yukarıdaki resmi dilekçesini cevaplamamışlardır.
Coşkun Büktel söz konusu olduğunda, resmi yetkililer, resmi
görevlerini bile yerine getirmiyor.
Resmi görevlerini
yerine getirmeyen yetkililer, Fazilet Partili Belediye Başkanından
aldıkları destekle, resmi makam koltuklarını görev yapmadan işgal
etmeye devam ediyor. Fazilet Partisi’ne oy veren insanların çoğu, bu
ahlâksızlığı, hiç farkına varmadan, bilinçsizce, bilmeden,
desteklemiş oluyor.
Tabii, Coşkun
Büktel’in yazılarını (hatta dilekçelerini) aforoz eden yönetim ve
repertuar kurulu üyeleri, gazete ve dergi editörleri, insanların
tiyatromuza ilişkin bilinçsizliğinden hiç şikayeteçi değiller; çünkü
insanların bilinçsizliğini, bilinçle, “bile bile” kullanıyor; o
bilinçsizlikten yararlanıyor, menfaat sağlıyorlar.
Hepsini tarihin
takdirine emanet ediyor, tarih taksiratlarını affetsin diyorum.
(Coşkun Büktel,
“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” Dramatik Yayınlar, 2001. Sayfa
329.)
Gördüğün üzere,
Kemal Kocatürk, iktidarın nimetlerinden yararlanmadığını söyleyecek
insanların, bazı nitelikleri olmalıdır. Ben dilekçemde bile Kenan
Işık iktidarını “halk düşmanı” olmakla suçlamışım. Seni de halk
düşmanı olmakla suçluyorum. Halk düşmanı bir iktidar, benim
iktidarım olamaz, ancak senin iktidarın olabilir. Halk düşmanı bir
iktidar Makedonya’dan gelen kurula Coşkun Büktel’in yöneteceği bir
“Ölüleri Gömün” ya da “Theope” göstermez; Makedonya’ya
Büktel’i göndermez, “seni” gönderir. Halk düşmanı iktidarların
nimetlerinden yararlanmak, ancak senin ayrıcalığındır. Benim
ayrıcalığım ise, temiz kalmak ve halk düşmanlarına karşı olmaktır.
Sen o dönemde genel sanat yönetmeni yardımcısı değildin ama, o
iktidar, senin gibi halk düşmanı bir iktidardı. Senin gibi halk
düşmanlarının iktidarıydı.
Evet, ben Tanrı
değilim. En büyük değilim. Çok büyük bile değilim. Ama siz iktidar
beslemeleri, öyle küçüksünüz ki; bu ülkenin sanat piyasasında, hele
tiyatroda, bu amatör kümede, ortalama dürüst bir insanın bile,
sizlerle kıyasladığında, kendini Tanrı sanması işten değil.
Ben büyük değilim,
siz küçüksünüz. (4)
İktidar
nimetleriyle beslendiğiniz için, biberonla beslenmiş bebekler gibi
zekâca az gelişmişsiniz. Makedonya yollarını eskitmiş olabilirsiniz
ama ahlak yolunda henüz tay tay bile yapabilmiş değilsiniz.
Oradaki üç
festivalde de oynayan "Barış" oyunu büyük bir ilgi görüp, Skopje
Summer Festival programının en iyi oyunu seçildi ve bana da en iyi
yönetmen ödülü verildi.
Bu neyi ispat
eder? Skopje Summer Festival programında en iyi yönetmen seçilmenin,
senin zekânla bile mümkün olduğunu. Yani o festival programının o
yıl ne kadar “umutsuz” bir durumda olduğunu. Asla cevaplayamadığın
Hülya Karakaş’ın sana yönelttiği şu suçlamaları dikkate almak
zorunda olduğumuzu:
Sizin yurtdışında
başarılı! bir yönetmen olmanıza neden karşı olalım? Ve hangi
yurtdışı allasen? Sizin, birlikte çıktığımız ilk Makedonya
turnesinde (Bir Ata Krallığım) ilişkiler kurmak adına ne
varyasyonlar yaptığınızın kimse farkında değil miydi sanıyorsunuz?
Sahi siz Makedonya dışında başka bir ülkede oyun mu sahnelediniz?
Ben bilmiyorum da!
(Hülya
Karakaş,
“Ortalık Yerde Adam
Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)
İktidarın
nimetleriyle değil
(yani kendi cüzdanının
nimetleriyle mi?)
en iyi oyun ve en
iyi yönetmen ödülünün karşılığında daha hemen oracıkta Bitola
National Teatre ve Üsküp Halklar Tiyatrosundan oyun yönetmek üzere
davet aldım.
Bu ödüller ve
davetler senin zekânla ve senin karakterinle alınabiliyorlarsa,
hiçbir kıymet-i harbiyeleri yok demektir. Makedonyalı tiyatrocular
Türkiye’nin “ödenekli” tiyatro kurumlarıyla ilişki kurmaya “can
atıyorlar” demektir. Benimle ilişki kurup, halklarına “Theope”yi
götürecek değiller ya (o zaman Türkiye’de ağırlanmak fırsatını
bulamazlardı) tabii ki seninle ilişki kuruyorlar. Tabii ki, sana
ödül veriyorlar. Siz onları ağırlıyorsunuz, onlar sizi. Al gülüm ver
gülüm. Bu işten yalnızca sizler (senin deyiminle)
“mamalanıyorsunuz”. Halkların sırtından birbirinizi ağırlıyorsunuz.
Halkların bu işte hiçbir çıkarı olmuyor. Yapılan işleri, değil
halklar, birkaç yıl sonra, tiyatrocular bile hatırlamıyor.
Makedonya
tiyatrosuyla ciddi olarak ilgilenecekseniz, önerimi yapayım: önce
Makedon tiyatrosu tarihi üzerine kapsamlı, anlamlı, nesnel, bilimsel
ve tarafsız bir kitap bulup çevirtin. Böylece Türk tiyatrosunun
ilgisini bu tiyatroya yöneltin. Bu tiyatronun belli başlı oyun
metinlerini Türkçe yayınlayıp tanıtın. Sonra da, (yalnızca değerine
inandığınız için, karşı taraftan hiçbir karşılık beklemeksizin) bir
ya da birkaç Makedon yazarın eserini sahneleyin. Makedon
tiyatrosunun tarihini birtakım yayınlarla tanıttığınız için,
seçtiğiniz oyunların değeri hakkında kamuoyu fikir sahibi olacak ve
sahnelenen oyunların, birtakım menfaat ilişkileri sayesinde değil
yalnızca değeri sayesinde seçilip seçilmediğine karar
verebilecektir. Bu işler böyle yapılırsa, dürüst, sanatsal ve
anlamlı olur. Al gülüm ver gülüm şeklinde yapılırsa, bunun halklara
değil, yalnızca sizlerin halklar sırtından “mamalanmanıza” yararı
olur.
Bana ödüllerden
söz etme! Türk tiyatrosunda kıyamet kadar ödüllü oyun var, ama şu
ödülsüz “Theope”nin düzeyinde ikinci bir oyun yok.
Sakın burada bu
açıklamayı tekrarladım diye, Theope konusunda benimle tartışmaya
girerek asıl sorularımı ve Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları
unutturabileceğini sanma! Okurlar artık o yemi yemez. Önce, sorduğum
soruları cevaplayacaksın. Nâzım Dosyası’ndaki yanlışları, bile bile,
kasten koruduğun için, nedamet getirecek, günah çıkaracaksın. Ancak
bütün bunları yaptıktan sonra, eğer Theope konusundaki
değerlendirmeme itirazın varsa, itirazını yapacaksın.
Ama öyle Can
Doğan’ın yaptığı gibi, afaki laflarla, çet düzeyinde geyik
muhabbetiyle ve dayanaksız hakaretlerle yetinmeyeceksin.
Gerekçelerini Theope metni üzerinde somut olarak kanıtlayacaksın. Ve
benim “Theope Savunması” başlıklı yazımı (Bakınız: “Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa
172-202) okumuş, anlamış, çürütmüş olacaksın. Ben Theope’yi Türk
dilinde yazılmış en iyi oyun ilan ederken afaki konuşmuyorum. Theope
metnine ve Theope’nin ardındaki kuramsal metinlerime dayanıyorum. O
metinlerle yıllar önce perişan ettiğim itirazları sakın tekrar
ısıtıp önüme sürmeye kalkma!
Ve sakın
bana bir daha ödüllerinden söz açma!
Ben, ne
kör ne sağırım. Ama körlerle sağırların birbirini ağırlamasına sağır
kalırım. Ödüllerin bana vız gelir. Sana ancak, yazında zekâ,
samimiyet ve yaratıcılık görürsem saygı duyabilirim ve bu saatten
sonra bile, saygımı ifade edebilirim.
Bu
tekliflerden ilkine icabet ediş tarihim 2001-2002 sezonu. Yani yine
benim iktidarımın değil, Şükrü Türen iktidarının hüküm sürdüğü
dönem.
Fark
etmez, bütün iktidarlar “senin” iktidarındı. İktidar nimetleri benim
gibilere yasak, senin gibilere ikramdı. Tabii, aslında senin,
Nurullah Tuncer’in, Kenan Işık’ın ya da Şükrü Türen’in iktidarı diye
bir şey yoktu. Konuşma kolaylığı gereğince “sizin iktidarınız” diye
tanımladığımız şey, aslında size iktidarı lütfedenlerin iktidarıydı.
Ben ne
buyurmuşum, yaptığın alıntıdan tekrar okuyalım:
"iktidarın
nimetlerinden alabildiğince yararlanarak Makedonyalarda
gezinmek! Sakın bana yurtdışında tiyatro yapmanla gururlanmam
gerektiği mavallarını okumaya kalkışma! Biliyorum o mavalları!
Dışarıda tiyatro yapma olanağı varsa, bırak da senden iyiler gitsin!
Senden iyilere teklif ettin de, gitmediler mi? Yoksa
senden iyi yönetmen mi yok?“
Gördünüz
mü yine "Yalan" yine "iftira".
Neymiş
yalan? Neymiş iftira? Makedonya masraflarını kendi cebinden mi
ödedin? Yoksa iktidar nimetlerinden yararlanarak mı ödedin? Eğer
sırf tiyatro aşkına bütün masraflarını kendi cebinden ödeyerek ve
ücretsiz izinle gittiysen Makedonya’ya ve belgelersen bunu, bizzat
şahsından özür dilemeye, hatta seni alnından öptüğümü ilan etmeye
hazırım.
"Yalan ve iftira"lar sayenizde yıldızlanıyor.
Aslında yıldız filan yok. Bir önceki yazımla yediğin şamar yüzünden
görüyorsun o yıldızları.
Ve de
başka ne buyurmuşsunuz bakın, “Sanırım,
tiyatroyu da ancak bu kadar anladığın, bu zekâyla yaptığın için,
yurtdışında oyun yönetmen ancak iktidardayken mümkün olabiliyor."
Ne
güzel buyurmuşum. Nurullah Tuncer iktidarıyla yollarını ayırdığından
beri, Makedonya’ya gidebiliyor musun? Şehir Tiyatrosu’na
kapılanmadan önce Makedonya’ya gidebiliyor muydun? Şehir
Tiyatrosu’ndan önce de tiyatro yapmışsın. O zamanlar Makedonya’dan
niye davet almadın? “Sivil” bir tiyatrocuyken, esamini okuyan yoktu.
Sıfırdın. Şimdi sıfır değilsin anlamında söylemiyorum bunu. Şimdi
bir isimsin. Şehir Tiyatrosu’na kapılanınca, iktidarlara “müsait”
davranınca, oyunlar yönettin, Makedonyalara gittin; Meltem Cumbul,
Mehmet Ali Alabora, Oya Başar’ın isimleri sayesinde (ismini onların
yanına yazarak, onlarla birlikte anılarak) kendini isim haline
getirdin. (Genel sanat yönetmeninin diğer yardımcısı, trionuzun
diğer üyesi Mustafa Arslan da aynı yöntemi kullanarak, “Sultan
Gelin” oyununda Şükriye Tutkun’u oynattı. Şükrüye Tutkun’un
oynatılmasına karşı değilim, hatta alkışlayabilirim ama, yine de
sormak isterim: Sizin trio, ünlülerden yararlanmak dışında —herkesin
ilk aklına gelen bu kadim yöntem dışında— tiyatroya seyirci
getirecek bir yöntem bilmiyorduysa, yönetime gelmeyi niye kabul
etti? Niye daha iyiler yapsın demedi?)
Evet,
ünlü isimlerin isimlerinden yararlanarak, kendini bir isim haline
getirmeyi becerdin. Ama Tuncer iktidarıyla (senin deyiminle)
“yollarınızı ayırınca” ne oldu? Gerçek değerine, sıfıra indirgendin.
Gördüğün gibi: İktidarla ters düşersen, isim misim dinlemezler!
Adamı kızağa çeker, evine kapatırlar. Değil Makedonya’ya gitmek,
tiyatroya bile uğrayamazsın. Uğrasan bile kukumav kuşu gibi
yapayalnız kalırsın. Ve senin gibi isimden ibaret özsüz varlıklar,
yanlızlığa dayanamazlar. Mazlum Beyhan iktidarı sona erdi. Nurullah
Tuncer yönetime yeniden geldi. Bu bir fırsat. Bence Tuncer’le
ayırdığınızı söylediğin yollarınızı bir an önce tekrar birleştirmeye
bak. Yoksa, orada yıllardır kökleştirmiş olduğun ilişkilerine
rağmen, Makedonya’yı bir daha rüyanda bile göremeyebilirsin.
(Yine
"YALAN" ve de yine "İFTİRA")
Neymiş
yalan? Neymiş iftira?
“Yurtdışında oyun
yönetmen ancak iktidardayken mümkün” demiştim. Tuncer’le yollarını
ayırdığından beri, bırak yurtdışında oyun yönetmeyi, Şehir
Tiyatrosu’nda bile oyun yönetmediğin, yalan mı? O zamandan beri
kızağa çekildiğin, sırtüstü yatıp maaş aldığın yalan mı? Oyun
yönetebilmek için iktidarın teveccühüne mazhar olmak gerektiği yalan
mı? Makedonya’dan
davet almak için, “ödenekli” bir kurumun iktidar teveccühüne mazhar
bir üyesi olmak gerektiği yalan mı? Davet alsan bile gidebilmek için
iktidarla can ciğer olmak gerektiği yalan mı? Büktel karakterinde
bir adama yönetim kurulundan izin çıkar mı?
"Yakında yine Bosna mı olur, Makedonya mı olur, Romanya mı olur,
(ama kesinlikle Comedie-Francaise olmaz) karşılıklı değiş tokuş
ayarlayarak, bir yerlere gidip oyun yönetir ve Türk zekâsını
dışarıda temsil edersin!)”
Evet,
böyle diyorum. Tuncer’le yollarını yeniden birleştirirsen,
Comedie-Francaise’de değil ama Makedonya’da tekrar oyun
yönetebilirsin. Ama Comedie-Francaise’i al gülüm ver gülüm usulüne
razı edemezsiniz. Oraya ancak “Theope” kalitesinde bir yerli metinle
ve metnin kalitesinde bir sahnelemeyle ve metnin Fransızca’da
tanınmasını sağladıktan sonra, ulaşabilirsiniz. Tabii bunu
yapabilmek için önce “Theope” yazarıyla anlaşmanız gerekir. Ve
“Theope” yazarıyla anlaşmak, kapıkulu yazarlarla anlaşmak kadar
kolay değildir. Açlıktan nefesi de koksa, “Theope” yazarını,
dangalaklıklarınıza ve şımarıklıklarınıza razı edemezsiniz.
Sen,
bence Tuncer’e gidip “ben ettim, sen etme!” demelisin. Etek öpmek
senin gibilerin dudağını aşındırmaz. Tuncer’le yeniden uzlaşmanız
zor olmaz. Senden iyisini mi bulacak? İktidarlar benim gibileri
değil, senin gibileri arar. Küçük olsun, itaatli olsun, “onun”
olsun.
Ulu
Türk tiyatro büyüğü
Hiç
yaratıcı değilsin! Basit bir hakaret için bile Hülya Karakaş’tan
kopya çekiyorsun:
Kişisel bir sorun daha var Sayın Kocatürk. Yoksa size ünlü Türk
büyüğü mü demem lazım?
(Hülya
Karakaş,
“Ortalık Yerde Adam
Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)
"Maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel,
At,
sahibine göre kişner demişler. Bu kural Caligula’nın atı için daha
da geçerli… Bu kişnemeler, velinimetinle yollarını yeniden
birleştirmeni kolaylaştırabilir. Ha gayret! Nefesine kuvvet!
yukarıda saydığın ülkeleri aşağılayacağına
O
ülkeleri ben değil, oralara senin “Barış”ından daha iyi bir
oyun göndermeyenler; onlara “Barış”tan daha iyi bir oyun
göstermeyenler aşağılıyor.
onlarla tanış ol, omuz ver. Bırak senin ışığından bir parça nuru
onlara çok görme.
Benim
ışığımdan bir parça nuru onlara ve Türk halkına çok gören sizsiniz.
İktidar beslemesi olmadığım için, benim ışığımdan bir parça nuru
görebilmeleri çok zor. İnsanlar benim nurumdan istifade etmek için,
ne yazık ki, benim kalın kalın kitaplarımı keşfetmek zorundalar.
İnternet denen dünyanın en özgür, en demokratik alanında bile, Türk
tiyatro sitelerinin büyük çoğunluğu sansürcü vandalların etkisi
altında olduğu için; seninle aramızdaki bu polemik dahi, okurlara
sadece senin yazılarınla aktarılıyor. Hiç utanmadan, ahmakça bir
kurnazlıkla, okurların “tek yanlı polemik olur mu?” kadar basit bir
soruyu bile kendilerine soramayacağını varsayarak, okurların
zekâsına açıkça hakaret ediyorlar. Ve Mustafa Demirkanlı’yı “Özgür,
objektif” yayıncılık yapmadığı için suçlayan sen, senin lehine
sansür yapıldığında hiçbir rahatsızlık belirtmiyorsun. Oysa Hilmi
Bulunmaz, bu yazılarımı
www.hilmibulunmaz.com da yayınlamak istediğini söylediği zaman,
ben ona ancak senin yazılarınla birlikte yayınlarsa teşekkür
edebileceğimi söyledim. Ve o da, dediğim gibi yaptı.
Bundan bir kaybın olmaz, aksine kazancın bile olabilir. Belki biraz
olsun o insanların görgü ve becerileri senin sayende artar da senin
işaret ettiğin "Comedie-Francaise"
düzeyine ulaşırlar. Orada da yaşayan insanlar var, onlarında sanat
yapma ve izleme hakları olduğunu unutmadan, onları senin bu üstün
devrimci, delikanlı, kuvvacı, şaibesiz, lekesiz, ve daha senin
sıkılmadan sayıp da benim sayamayacağım dünya dolusu meziyetinden
mahrum bırakmamalısın. Benden ve de bilumum Türk Tiyatrosunun
emekçilerinden
(Yönetimdeyken
kovduğun, hakaret ettiğin emekçileri kendine malzeme yapma! Emekçi
sözcüğü milliyetçi talkınlarla salyalanmış ağzına hiç yakışmıyor.)
daha iyi olan sen, belki de açacağın o ışıklı yoldan "Comedie-Francaise"
gibi bir tiyatroyu bile kapılarımızda yalvartır duruma
getirebiliriz.
Yalvarmaları gerekmez. Kimseye de yalvarmıyorlar zaten. Ama “Theope”
ayarında bir oyuna hayır demeleri için hiçbir neden yok. Kapıkulu
yazarları destekleyeceğinize, halkın vergileriyle “Theope”yi
destekleseniz, “Theope”yi lanse etseniz, senin zekâna hayal görünen
şeylerin gerçek olması aslında kolayca mümkün. "Comedie-Francaise"de
kabul gören yazarların iki burnu dört kulağı yok. Üstelik çok azının
“Theope” ayarında bir oyunu var.
Biliyorum tabii,"Coşkun Büktel olmak çok zor" ama sen istesen
yaparsın. "Comedie-Francaise" senin yazdığın metinlerden haberdar
değil. Onları haberdar etmiş olsan, değil "Comedie-Francaise" tüm
Fransa dar gelir. Hatta tüm dünya halkları yerlerde sürünerek
kapılarımıza gelir ve ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel'in eşi benzeri olmayan tiyatro
metinlerinin derinliğini sahne üzerinde yansıtabilecek yönetmenleri
de senin sayende kapışır. Biz de sayende "Comedie-Francaise" yüzü
görmüş oluruz. Fena mı? Bunu bizden esirgeme ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel. Yok ama sen şimdi ona da itiraz
eder, “bu ülkede benim metinlerimi sahneleyebilecek kimse yok” der,
bizi bir kenara savuruverirsin.
Sen de
haklısın yani. Bizden ne köy olur ne kasaba.
Şu
yazdığın şeylerde yansıyan zekâ seviyesi durumu yeterince netliyor.
Ama
"Comedie-Francaise" yönetmenleri senin metinlerini emin ol iyi
değerlendirirler. Oyuncuları da öyle. Senin oyunların da zaten oraya
yakışır. Aslında sen de bal gibi yakışırsın oraya yani. Ey ulu
Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel, birileriyle
itişip, tepişme isteğini bana yazdığın yanıt yazısı üzerinden
yapıyor olman sana bir yeni sıfatı daha ekliyor. N’aber? Gerçi bunu
daha önceki yazımda sana vermiştim ama bir kez daha bunu da
yıldızladığını söylemem gerek. "Fırsatçı". Yanıtın bana mı, benim
üzerimden dövüştüğün, sövüştüğün herkese mi? Eğer öyleyse onlarla
kendi kabından hesaplaş. Benim kabımdan çık artık. Senin
meziyetlerin ve de sıfatların benim kabıma sığmanı engelliyor. Sen
ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı"
Büktel'sin, unuttun mu? Git ait olduğun yerde dur. Meselâ
“Comedie-Francaise”. Dediğin gibi, ben kimim ki?
Halk
düşmanı kişneyen konsül (devrik).
Elbette
bu kap sana küçük geliyor. Ne diyordu ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel benim için, “senden
iyileri içeri sokmamaya çalıştın.” “Senden iyiler”den kastı kendiyse
buna bir diyeceğim yok. Çünkü, yıllarca konservatuar okumuş,
tiyatroyu bir meslek olarak seçmiş, onun uğruna yıllarını harcamış
onca genç tiyatrocularsa olmaz.
Diğer
kişnemelerine aldırmıyorum, onlarla kimseyi kandıramazsın. Ama genç
tiyatrocuları kendine malzeme yapmaya kalkma! Onlara yalakalanma!
Yönetime gelince, ne oldum delisi olup, babasını kesen çingene gibi,
genç tiyatrocuları kovan, onlara hakaret eden ben değilim, sensin.
Hayır diyorsan, şu satırları yazdığı zaman (Temmuz 2004) Hülya
Karakaş’a hayır deseydin:
yönettiğiniz oyunlarda yevmiye karşılığı çalışan genç sanatçılara
hakaret ettiniz, bu tiyatroda sizden daha fazla olmayı hakeden kimi
oyuncuların kovulmasının altına imza
attınız,
(Hülya
Karakaş,
“Ortalık Yerde Adam
Gibi Dolaşan Kemal Kocatürk’e Cevaptır”.)
Yok
onlar değil de, ulu Türk tiyatro büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı"
Büktel ise boynumuz kıldan incedir. Çünkü en iyi o oynar, en iyi o
yönetir, en iyi o yazar, en iyi o demagoji yapar, en iyi o
eleştirir. O en ender endir. Onun dışında kim var ki?
Son
olarak, "Merak etme, artık yeniden iktidardasınız.
Karşındakilerle (Demirkanlı’yla bile) çabucak uzlaşırsınız. Aynı
hamurdansınız." demiş ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel. Ama ey ulu Türk tiyatro
büyüğü "maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel, şu an ben
iktidarda değilim. Eğer ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel, Nurullah Tuncer'in
yeniden Genel Sanat Yönetmeni olmasını kastediyorsa, bu doğrudur ama
bunun benimle ilgisi ne? Biz yollarımızı ayıralı iki yıl oldu.
Müthiş bir belgeci olan ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı-fırsatçı" Büktel bunu nasıl atlamış
olabilir ben de şaştım doğrusu.
Belgeciyim diye sizin otuz altı kısım tekmili birden bütün saray
entrikalarınızı izlemek zorunda mıyım? Yollarınızı ayırmışsınız
ayırmamışsınız umurumda bile değil. Sizler hakkında inandırıcı bir
yargıya varabilmek için elimdeki veriler yeter de artar bile.
Yollarınızın ayrılması aynı hamurdan olmadığınızı göstermez. Siz
trio idiniz ve ben de sizden trio olduğunuz günlerdeki uygulamaların
hesabını soruyorum. Mehmet Atak’ı tiyatrodan attığınızda trio değil
miydiniz? Trioydunuz. Öyleyse Mehmet Atak’ın atılması için Cep
tiyatrosunun 2000 kişilikmiş gibi gösterilmesinden trio olarak
sorumlusunuz. Mehmet Atak’ın yönetime yönelttiği “belgede
sahtecilik” suçlamasından tüm yönetim olarak sorumlusunuz. Mehmet
Atak’ı kadrosuna iade eden mahkeme kararını suratınıza atılmış bir
şamar saymaya tümünüz zorunlusunuz.
A,
yoksa sen, Mehmet Atak’a yapılan haksızlığı içine sindiremediğin
için mi Tuncer’le yollarını ayırdın? Hayır, olamaz! Sen, Nâzım
Dosyası’ndaki yanlışları bile korumuş, Nâzım’a ve halka haksızlık
yapılmasına bile, kasten, bile bile göz yummuş bir yaratıksın.
Senin haksızlıklardan rahatsızlık duyacağını hiç sanmam.
Tuncer’le yollarını ayırmandaki kirli sebepleri açıklayabileceğini
de sanmam.
Nurullah Tuncer'e soracağı soruları direk ona sormalı, bana değil.
Topu
taca atma! Sen, Mustafa Arslan ve Nurullah Tuncer trio değil
miydiniz?
Sana
sorduğum her soru zaten otomatikman onlara da sorulmuş oluyor. Ben
Tuncer ve Arslan’ı Evrensel Kültür’de (Mart-Ağustos-Eylül 2003)
“Bir Adam Yaratmak”la ilgili olarak zaten hırpalamıştım. Ama
onlar senin gibi enayi değil. Susmanın, Büktel karşısında en güvenli
çare olduğunu biliyorlar. Tuncer, en geveze döneminde bile, Büktel’e
karşı susup oturdu. Topu onlara atma! Onların tavrı belli:
Susuyorlar. Ama sen konuşuyorsun. Madem konuşuyorsun, trionun tüm
suçları sana sorulur. Hesabı sen verirsin. Öyle sadece gürültü
kirliliği olsun diye konuşmak olmaz.
Ayrıca
kimin kimle uzlaştığı ve uzlaşacağı meselesi onlarındır, benim
değil. Çünkü uzlaşı politikanın işidir gerçek anlamda sanatın,
sanatçının hiç değil.
Anlaşılan vandallar kendini gerçek anlamda sanatçı da sanıyor.
Düşünüyorum da, bu konuda Caligula’nın atını, senden daha gerçekçi
buluyorum. O konsül yapılmasına rağmen kendini konsül sanmamıştı.
Hülâsa
onca ayna karşısında yazı yazmış ulu Türk tiyatro büyüğü
"maydanoz-yalancı-iftiracı" Büktel’e son bir söz; aynana iyi bak.
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında” diyorsun, doğrudur.
Ama ondan da önemlisi, asıl acı olan, vandalların kendini yaratıcı
sanıyor olması.
Pöh!
Coşkun Büktel / Mayıs 2006
Kemal Kocatürk bu yazıya cevap
vermemiştir.
Kocatürk'ün bir önceki yazısı:
ASIL
MESELE, VANDALLARIN
KENDİNİ YARATICI
SANIYOR OLMASINDA
KEMAL KOCATÜRK
NOTLAR
(1)
Can Doğan, yayınladığı tüm yazıların linklerini, bir ay tuttuktan
sonra, ana sayfadan kaldırdığını zaten söylemişti. Bunda sorun yok.
Ama Can Doğan, ana sayfadan kaldırdığı yazıların linklerini, sitenin
diğer yazılarının bulunduğu link sayfasına, yani “Kan Damlayan
Yazılar” başlıklı link sayfasına koyacağını da söylemişti. Ama Can
Doğan, Kemal Kocatürk’ün,
“Asıl mesele, vandalların kendini
yaratıcı sanıyor olmasında” (www.sineklimarket.com
16 Şubat 2006.) başlıklı yazısı ile Coşkun Büktel’in
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”
(www.sineklimarket.com
15 Şubat 2006.) başlıklı yazısını ana sayfadan
kaldırdıktan sonra, onlara “Kan Damlayan Yazılar” sayfasında link
vermemiş.
Can
Doğan, “Kan damlayan yazılar” sayfasında yukarıda anılan yazılar
dışında, Theope’yle ilgili başka bazı yazılara da link vermemiş
—örneğin, Hilmi Bulunmaz’ın
“Theope Tartışmaları ve Sanat
Özgürlüğü” başlıklı yazısı. Can Doğan, böylece, o yazıları
siteden kaldırmasa bile, varlığından haberli olmayanların o yazıları
fark etmesini engellemiş. (Güncelleme: Can, aslında yazıları
kaldırıp yok etmiş.)
Şehir
Tiyatrosu’nun kurumsal dergisi “Türk Tiyatrosu”nda, bildiğimiz
kadarıyla, bugüne dek bir tek Nâzım Hikmet Dosyası yapıldı —sayı
449, Sonbahar 2002. O biricik dosyadaki ibret verici yanlışları
belgelerle saptayarak halkın yararı adına düzeltme yapmayı, bugüne
dek, bir tek kişi kendine vazife saydı ve bu vazifenin gereğini
yaptı. Nâzım Hikmet Dosyası’ndaki yanlışların ana sorumlusu Kemal
Kocatürk, o yanlışları saptayıp düzelterek vatandaşlık vazifesini
yerine getiren o “tek” kişiden nefret ediyor ve onu, hâlâ daha,
“maydanozluk” etmiş olmakla suçluyor. Kocatürk’ün bu vandalca
öfkesine hak vermek mümkün değilse de, o öfkenin nedenini anlamak
kolayca mümkün. Peki ama Can Doğan, Nâzım Dosyası’nın içerdiği
yanlışları saptayıp düzelten yeryüzündeki tek kişinin 26 sayfalık o
belgesel yazısını, hangi akla uyarak, linksiz bırakıyor, bir başka
deyişle, sineklimarket okurlarından gizlemeye çalışıyor? Bunu
anlamak nasıl mümkün olacak?
Bunu
anlamak için Can Doğan’ı telefonla evinden aradım.
Eşi, Can’ın evde olmadığını ve onu cep numarasından
arayabileceğimi söyledi. Can’ın cep numarasını yarım dakikadan fazla
çaldırdığım halde telefonu açan olmadı. Can’ı bir daha arayacak
değilim. Kendi arar açıklama yaparsa, okurlara aktarırım. O zamana
dek, yalnızca kendi yorumumu aktaracağim: Bana göre, Nurullah Tuncer
yönetimi veya yazılarımda adı geçen bazı rahatsız kişiler, Can
Doğan’a açık ya da örtülü baskı uygulamış olabilirler. Tabii, baskı
gerekmemiş de olabilir. Çünkü Can’ın da yazılarımdan hoşlanmadığı
Kocatürk’le olan polemiğimizde açıkça taraf tutmasından belli.
Okurlara bu polemiği okumamalarını açıkça tavsiye eden, “ben olsam
okumam” diyen bir sunuş yazısı da yazmıştı. Ama bu Polemikte asıl
kimin yazılarından rahatsız olduğunu, benim yazılarıma koyduğu ve
Kocatürk’ün yazılarına koymadığı sunuş yorumlarında açıkça belli
ediyordu:
Kocatürk’ün bana karşı defalarca tekrarlanmış
hakaretlerle dolu yazılarını sitesine koyarken, herhangi özel bir
yorum veya uyarı yapmaya gerek duymayan Can Doğan; benim yazımı
koyduğu sayfanın başında, yazımı “maksadı aşmış” şeklinde yorumlarla
takdim edebiliyordu. “Maksat benim maksadım olduğuna göre onu aşıp
aşmadığımı ancak ben bilebilirim. Sunuş yorumu yapacaksan başka
yorum yap!” diye kendisini uyardığımda ise, Can Doğan bana, uyarımı
dikkate almayacağını, kendisinin editor olarak bazı hakları
bulunduğu mesajını göndermişti.
Can
Doğan, Sinekli Market adlı sitesine “Theope Polemiği” ile ilgili iki
yazının metnini daha önce
www.tiyatrodergisi.com
da yayınlandıkları gerekçesiyle, koymamıştı:
1. Mustafa Demirkanlı,
”Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
2.
Feridun Çetinkaya
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor!”)
Ama metinlerini koymasa da, hatta link bile vermese
de, Can Doğan, o iki başlıktan birinin, (yalnızca bir tanesinin)
“Theope Polemiği”yle ilgili link sayfasında görünmesini istemişti.
Can Doğan’ın, link vermediği halde link sayfasına
koyarak “görünür kıldığı”, reklamını yaptığı, başlık:
”Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
idi. Ama o başlığın cevabı olan
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam Ediyor!”
başlığını Can Doğan, link sayfasına koymak, o başlığı
görünür kılmak, tanıtmak gereğini duymamıştı.
Anlaşılan, Coşkun Büktel’in “yalancı” olduğunu
söyleyen yalancı başlığı okurlarına duyurmayı gerekli bulan Can
Doğan, o başlığın cevabı olan ve Mustafa Demirkanlı’nın ‘ilkel ve
iğrenç’ olmaya devam ettiğini açıklayan başlığı okurlar görmese de
olur, diye düşünmüştü.
E, can Doğan’ın demokratlığının da —ne zaman ve hangi
bahaneyle sona ereceği önceden kestirilemeyen— sınırları vardı
elbette.
Can Doğan, “Yazarlarımızın Dikkatine” başlıklı bir
duyuruyla, başka sitelerde yayınlanmış yazıları yayınlamayacağını
sitesinde ilan ettiği halde, Kocatürk’ün
www.tiyatrodergisi.com
da çıkmış
“Bir de benden Demirkanlı’ya küçük bir not” ve hem
www.tiyatrodergisi.com
da hem de
www.tiyatronline.com
da çıkmış
“Mide Gazına Maydanoz İyi Gelmez”
başlıklı
yazılarını; ayrıca, Tuncer Cücenoğlu’nun
www.tiyatrom.com
da çıkmış
“Saygılı Yosma ya da Hüseyin Köroğlu…” başlıklı
yazısını sitesinde yayınladı. Yani kendi koyduğu “yayınlanmış yazı
yayınlamam” kuralını kendisi bozdu. Can’ın canı istediğinde
bozulabilen söz konusu kural, Can’ın hoşuna gitmeyen yazıları
reddetmesi ya da yayından kaldırabilmesi için bahane olarak
kullanılmak üzere; “Damokles’in kılıcı” gibi yedekte bekletiliyor.
Kuralın ne zaman devreye gireceği, Damokles’in kılıcının, hangi
yazıyı siteden sileceği, önceden kestirilemiyor. İki numaralı
dipnotumda da dediğim gibi: İnternet çok kaygan bir zemin. Kötü
niyetli kurnaz sansürcülere, sonsuz ve muhteşem “cambazlık”
imkânları sunduğu gibi, o cambazlıkları sureti haktan göstermek
için, çok zengin bir kılıflar ve bahaneler portföyü yaratıyor.
Okurların çok uyanık olması, okuduğu bir yazının kimin tarafından ve
nasıl sunulduğunu çok iyi kavraması gerekiyor.
(2)
Bakınız: Mustafa Demirkanlı,
”Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
Bir önceki yazımın —
“Asıl Savaş
Yaratıcılarla Vandallar Arasında”—
dipnotunda, dikkat edin “dipnotunda”, yaptığım
eksiksiz tam bir paragraflık alıntıyı “cımbızcılık” olarak suçlayan,
ama o paragrafı cımbızlamakla okurlarımdan neyi gizlediğimi
açıklamayan Demirkanlı’yı; bu yazının ardından yazacağım bir
yazıyla, tek kelime atlamadan, cümle cümle de, yanıtlayacağım. Tıpkı
bu yazıda ve önceki yazımda Kocatürk’ü de yanıtladığım biçimde…
Demirkanlı, yazacağım cevap yazısını —örneğin, “hakaret içerikli”
bahanesiyle— sitesinde yayınlamayabilir veya sitesinin en
“alakasız”, en kuş uçmaz kervan geçmez bir yerine kaldırabilir.
Kayıp link uygulayabilir. İnternet çok kaygan bir zemin ve bu kaygan
zemin, iftiracılara, sansürcülere ve kötü niyetlilere sonsuz ve
muhteşem olanaklar sunuyor.
Bu olanaklara bir örnek verelim: Tiyatro Keyfi adlı
sitenin editörü Kemal Başar, sitesinde,
“Theope’nin Makus Talihi”
adlı bir yazı yayınlanmıştı. Diyelim ki, siz bir kitap yazmaktasınız
ve Başar’ın o yazısını belge sayarak, o yazıdan alıntı yaptınız ve
kitabınızda o yazıyı kaynak gösterdiniz. Ama bir sure sonra, sitenin
sahibi Kemal Başar (Theope’nin yazarı kendisine yüz vermediği için)
o yazıda açıkladığı görüşlerini tamamen değiştirebiliyor ve sırf
canı öyle çektiği için, yazıyı internet sitesinden silip yok
edebiliyor. Yazı hiç yazılmamış gibi olabiliyor. Yani yazıyı kaynak
gösteren herhangi bir yazar yalancı durumuna düşebiliyor. Bu tür
cambazlıklar yüzünden internet denilen kaygan zeminde belgesellik
diye bir şey mümkün olmuyor. Belgeler değiştirilebiliyor, yok
edilebiliyor.
Demirkanlı’ya cevabımı Demirkanlı’nın sitesinde
bulamazsanız,
www.coskunbuktel.com
da aramalısınız. Ve Coşkun Büktel’in sitesinde bu tür
“cambazlıkların” asla olmayacağına güven duymalısınız.
Demirkanlı,
”Coşkun
Büktel’in doğruları ve yanılmaları/yalanları…”
başlıklı
yazısında yalnızca bana değil, Feridun Çetinkaya’ya da iftira
etmişti. Çetinkaya,
“Mustafa Demirkanlı ‘İlkel ve İğrenç’ Olmaya Devam
Ediyor!”
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/default.aspx?nid=2102
başlıklı cevap yazısını, Demirkanlı’nın sitesinde şimdilik
yayınlayabilmiş görünüyor. Umarım açık renkli harflerle linkini verdiğim
tiyatrodergisi.com adresinde
her
zaman okunması mümkün olabilir (adres linkinde bulamazsanız, koyu
harfli başlık linkine tıklayarak, yazının tiyatrofanzini.com
sitesindeki daha rahat mizanpajlı versiyonuna ulaşabilirsiniz.)
(3)
Coşkun Büktel’in 1992’den bu yana, çoğunu
Evrensel Kültür dergisinde “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”
genel başlığıyla yayınladığı, olağandışı yaratıcı ve tokat gibi
çarpıcı bir üslupla yazılmış eleştirileri, okurlar için ne denli
hisseli ve eğlenceli olmuşsa;
daima
“adları verilerek” eleştirilen tiyatrocular için o denli acıtıcı ve
utandırıcı olmuş; ve Coşkun Büktel’e, Türk tiyatro çevresinde
yalnızca pek çok düşman değil; “narsist meczup”, “megaloman”,
“psişik bir olgu”, “sayrılı ruhsal yapı”, “kuduz”, “şirret” gibi,
pek çok da sıfat kazandırmıştır.
Bu
kitapta Coşkun Büktel, yazılarının tümünü (küçük boyutlu bold
harflerle dizilmiş) ayrıntılı notlar ekleyerek
güncelleştirdi. Bu yazılarda adı geçenlerin, örneğin; Yücel Erten,
Ahmet Levendoğlu, Kenan Işık, Tamer Levent... ve diğerlerinin, bu
yazılara cevap olarak yayınladığı tüm yaziları da, “tek kelime
kısaltmadan” kitaba dahil etti.
Türk
Tiyatro esnafının yaratıcı yeteneği nasıl aforoz ettiğini, çoğunluğu
oluşturan ve iktidara yaranarak yetki sahibi olan vasat beyinlerin,
azınlıkta kalan yaratıcı yetenekten nasıl intikam aldığını; daima
“isim vererek”, kanıtlarla belgeleyerek, ortaya koyan bu çarpıcı
yazılar;
tek
tek yayınlandıkları zaman bile, vandalları ayağa kaldırmış, sonu
gelmeyen tartışmalara yol açmıştı. Şimdi o yazıların hepsi bir
arada... Hakikati bir el bombasının yoğunluk, gerilim ve şiddetiyle
taşıyan bu kitabın sayfaları arasında... Pimi çekin! Sayfaları
çevirin! Ve zihninizde çakan hakikat, tiyatroda tanıdığınız tüm
vandalların imaj ve prestijini berhava etsin!
(Coşkun Büktel “Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”
Dramatik Yayınlar, 1998. Büktel tarafından yazılmış arka kapak
yazısı.)
(4)
Mayıs 2005’te, DT’nin 30 kişilik resmi koordinasyon toplantısında,
anlı şanlı ve yaşlı profesör Özdemir Nutku, “Fransa’da 16.
yüzyılda yazılmış Theope adlı bir oyun var. Fransızca bilenler bu
oyuna bakmalılar, aradaki benzerliği görmek için.” diyerek, yani
açıkça yalan söyleyerek, Büktel’in
“Theope” adlı oyunu hakkında
“çalıntı” imasında bulundu. Nutku’nun açıkça yalan söyleyerek
“Theope”ye yönelik çalıntı imasında bulunmasını; ve bu yalana
dayanarak, koordinasyon toplantısında
“Theope”nin sahnelenmesini
talep eden DT sanatçısı Şahin Ergüney’i susturmasını; Tiyatro Keyfi
sitesinin sahibi Kemal Başar, “skandal” saymadığını açıkladı ve
olayı skandal olarak değerlendiren Coşkun Büktel’i “Haydi oradan!”
diye “azarladı”. Olayın ayrıntılarını, aşağıda kronolojik sırayla
linklerini verdiğimiz yazılardan izleyebilirsiniz:
Coşkun Büktel,
“Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir”.
Berfin/Bahar, sayı sayı 91, Eylül 2005. Ayrıca: http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/buktel.html
Özdemir Nutku,
“Coşkun Büktel’e Yanıt”
http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/nutku.html
Cengiz Gündoğdu,
“Yıldız Güncesi” İnsancıl, Ekim 2005. Sayfa 43.
Cengiz Gündoğdu,
“Yıldız Güncesi” İnsancıl, Aralık 2005. Sayfa 48.
Şahin
Ergüney,
“Theope Üstüne Özdemir Nutku’ya Yanıt”
İnsancıl, Şubat 2006. Sayfa 26. Ayrıca
http://www.tiyatrokeyfi.com/gorusler/theope.html
Kemal
Başar,
“Theope’nin Makus Talihi” (Tiyatro Keyfi sitesinden çıkarılıp
yok edildi) ve
“Kapalı Ayağa! Hep Beraber! En Büyük Coşkun Bültel
Başka Büyük Yok!” (Sinekli Market sitesinden
çıkarılıp yok edildi.)
Kemal Başar, söz konusu iki yazının birincisinde Büktel’i ve
Theope’yi yüceltiyor; ama bu yüceltme çabasına rağmen, Büktel’in,
“İki Yönetmene Açık Mektup” adlı yazısında kendisine yüz
vermediğini görünce, görüşlerinden çark ediyordu. Kemal Başar,
Theope üzerine yazdığı ikinci yazıda birinci yazıyı hiç yazmamış
gibi davranmakta ve çelişkiye düşmekte hiç sakınca görmüyor; Büktel
ve Theope’yle alay etmeye yelteniyordu. Başar, birinci yazısındaki
düşüncelerden 180 derece çark ettiği için, Tiyatro Keyfi sitesinden
o yazıyı çıkarıp yok etti. İkinci yazıyı ise, her ne hikmetse, Can
Doğan, sitesinden çıkarıp yok etti. Sansürcü Başar ile sansürcü Can
Doğan’ın demokratlığına asla güvenmediğimiz için, böyle bir şey
yapabileceklerini öngörmüş ve Başar’ın söz konusu iki yazısını
bilgisayarımıza kaydetmiştik. Kemal Başar’ın Theope konusunda
yazılmış her iki yazısını da, en kısa zamanda, tam metin olarak
eksiksiz alıntılayıp, cümle cümle cevaplayacağız;
“Demek ki Kemal
Başar’a ‘Omurgasız’ Derken Pek Haksızlık Etmemişim” başlığını
taşıyacak olan cevap yazımızı, yakında
www.coskunbuktel.com da okuyabilmenizi umarız.
Can
Doğan,
“Bitmez Tükenmez ve Vandalca Bir Geyik Muhabbeti: Theope”
http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm
Coşkun Büktel,
“İki Yönetmene Açık Mektup” http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm
Can
Doğan,
“Coşkun Büktel’e Açık Mektup”
http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm
Acar
Burak Bengi,
“Türk Dilinde Yazılmış En İyi Oyun Theope”
http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm
Can
Doğan,
“Vandalca Budandı İyi Hoş da Hiç mi Bir Şey Kalmadı Geriye?”
http://www.sineklimarket.com/anasayfa.htm
Kemal Başar,
KAPALI
AYAĞA! HEP BERABER! EN BÜYÜK COŞKUN BÜKTEL BAŞKA BÜYÜK YOK
Kemal BAŞAR / 20 Şubat 2006
Hilmi
Bulunmaz,
“Theope Tartışmaları ve Sanat Özgürlüğü”
http://hilmibulunmaz.com/content/view/214/66/
(Can Doğan’ın
sinekli market sitesinde linksiz bıraktığı yazılardan bir diğeri de
bu yazıydı.)
Coşkun Büktel,
“Demek ki Kemal Başar’a ‘Omurgasız’ Derken Pek Haksızlık
Etmemişim”
Kemal Başar,
"Coşkun
Büktel'e Kendimi Zorlaya Zorlaya Yazabildiğim En Uzun Yanıt"
Coşkun Büktel,
ÖZDEMİR NUTKU İNSANLARIN YÜZÜNE NASIL
BAKABİLİYOR?
5 Temmuz 2006
Coşkun Büktel,
İNSANLAR
ÖZDEMİR NUTKU'NUN YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYOR?
19 Temmuz 2006
Salih Coşkun,
İNSANLAR BİRBİRLERİNİN (VE ÇOCUKLARININ) YÜZÜNE NASIL
BAKABİLİYORLAR?
3 Ağustos 2006
Büktel/Kocatürk
Polemiği
(2006)
(Eskiden yeniye doğru
tarih sırasıyla)
KORKAKLAR, YALANCILAR, İFTİRACILAR, HAİNLER VE
SANAT
BEZİRGANLARI
ARASINDA
TİYATRO YAPMAK
KEMAL KOCATÜRK
KOCATÜRK’ÜN MİDE GAZI KADAR “HAFİF”
YAZISI
COŞKUN BÜKTEL
MİDE GAZINA MAYDANOZ İYİ GELMEZ
KEMAL KOCATÜRK
KOCATÜRK'E İKİNCİ CEVAP:
ASIL SAVAŞ, YARATICILARLA VANDALLAR ARASINDA!
COŞKUN BÜKTEL
ASIL MESELE, VANDALLARIN
KENDİNİ YARATICI SANIYOR OLMASINDA
KEMAL KOCATÜRK
KOCATÜRK'E ÜÇÜNCÜ CEVAP:
KİŞNEYEN KONSÜLÜN “A, KUŞA BAK!” TAKTİĞİ
COŞKUN BÜKTEL
|