|

SAY'IN SANATÇI YALNIZDIR TARTIŞMASI VE
BÜKTEL'DEN KATKI
Özlem
Gürses:
Klasik müzik camiasının sizden yana
tavır takınmaması, aynı gemide gibi
gözüküyorsunuz...
Fazıl Say: Biz bireyiz. Hepimiz
bir bireyiz. Bir sanatçı bireydir. Benim
yalnızlığım 38 yıllık bir yalnızlıktır.
Piyano çalmak yalnızlıktır. Piyano
resitali vermek 2 bin kişinin önünde
yalnızlıktır. Onun adı yalnızlıktır.
Yalnızlıktan ne ürettiğini açığa çıkaran
mesleklerden birisi piyano çalmak.
2. mesele sürekli
bazı edebiyatçılarla yanyana konulma
durumu. Edebiyatçılar daha rasyonel
insanlardır. Onların sanat dalları daha
rasyoneldir. Müzisyenler hali itibariyle
daha hayalperest dünyanın insanlarıdır.
İlk bakışta derinliğine bakmak
istemezseniz yüzeye bakarsanız tuhaf
görünürler. Edebiyatçılarsa ilk bakışta
tuhaf görünmez. Edebiyatçıların siyaset
ve toplumla ilgili konuşma tarzları
müzisyenlerden çok farklıdır. Hayatım
boyunca yalnız olmak benim işim zaten.
Ne beklentim olabilir ki sadece birisi
benimle yandaş fikirde olursa
şaşırabilirim sadece. Oda müziği yapıyor
olurum o zaman.
Özlem Gürses: İşin bu tarafıyla
ne kadar hüzünlü bir meslek bu!
Fazıl Say: Yalnızlıktan ne
yarattığınıza bağlı. İşin güzelliği
orada. İnsanoğlu fidanının bir şeye
dönüşmesiyli ilgili bu. Ben inanıyorum
ki bilimadamları, yazarlar,
müzisyenlerin en güzel eserlerini
yalnızken oluşturduklarını düşünüyorum.
(Kaynak:
HaberTürk) |

Fazıl Say,
konsantre olabilmek için eserini tenha
bir yerde yaratmak ya da kalabalık
içinde dahi eserine konsantre olabilmek
gibi basit ve teknik bir problem
olarak yalnızlıktan söz ediyor.
Oysa
"sanatçı yalnızlığı" denince asıl
anlamamız gereken şey, sanatçının dik
durabilmesi, sanatından ve kişiliğinden
ödün vermemesi nedeniyle yaşadığı
yalnızlıktır. Fazıl Say, hayatı boyunca
istenen ödünleri daima vermeseydi,
örneğin, Genco Erkal'la birlikte
Nâzım'ın şiirinden Ermeni meselesine
değinen dizeleri çıkararak Nâzım'ı
sansür etmese veya sansür edilmesine
boyun eğmeseydi (Say'ın Nâzım'ı sansür
etmesiyle ilgili olarak, bakınız: Koray
Düzgören,
"'Sansüre uğradım'
demek için sansüre karşı olmak gerek")
Say haksız dayatmalara boyun eğmesine
izin vermeyen bir kişilikle dünyaya
gelseydi; sanatsal yeteneği toplum
ve devlet tarafından desteklenmiş ve
dünya çapında lanse edilmiş olmayacaktı.
Yeteneği bu toplumun ürünü olmasa bile,
Say'ın başarısı, (sessiz ve derinden
giderek "yol alırken" on yıllar boyunca
karşı çıkmayı aklından bile geçirmediği
ve desteğinden yararlanarak yokuşu çıkıp
düze vardıktan sonra bugün dönüp "sığır
toplum" diye aşağıladığı) bu toplumun ve
bu "devletin" ürünüdür. Bundan sonra ne
olur bilmem ama, bu toplum ve bu devlet
Say'ı hep arkalamış, onu yalnız
bırakmamıştır. Say, bu toplum ve bu
devlet sayesinde, (artık bu toplum ve bu
devlete ihtiyacı kalmamış) uluslararası
bir sanatçı haline gelmiştir. Yalnız
kalabilmeyi, ancak yalnız kalma ihtimali
ortadan kalktıktan sonra göze
alabilmiştir.
Sanatçı'nın "asıl" yalnızlığı konusunda,
2001 yılında yazdığım satırları aşağıya
alıntılayarak tekrar gündeme getirmeme
vesile olduğu için Say'a teşekkür
borçluyum:
Sanatçılar,
kimseden talep beklemezler. Satış
garantisi istemezler. Yarattıkları şeye
talep yok diye şikayet etmezler. Talep
yok diye, yaratmaktan vazgeçmezler.
Yaratmak için kimseden izin
istemedikleri gibi, yarattıkları şeyi
umursamaya da kimseyi mecbur bilmezler.
Umursanmak isterler, ama, umursanmak
için tedbir almayı, eserini varolan
talebe uygun biçimde tasarlamayı veya
talebe göre “revizyon” yapmayı,
reddederler. Bir sanatçı, kendi doğrusu
neyse, ne yapması gerektiğine
inanıyorsa, “onu” yapar. Yapması
gerektiği gibi yapar. Ödünsüz yapar.
Toplumcu bile olsa, (topluma ille karşı
çıkmayı marifet saymaz ama) toplumun
nabzına göre şerbet vermeyi utanç sayar.
Toplum tarafından onaylanmayı (hatta)
alkışlanmayı ister ama, gerekiyorsa
(gerektiğine inanıyorsa) toplum
tarafından lanetlenmeyi göze alır.
Topluma söylemeye gerçekten değer bir
sözü olan sanatçı, “politik davranmaya”
tenezzül etmeden, toplumun tepkisinin ne
olacağına kafa yormadan; söylemek
zorunda olduğu şeyi “dosdoğru” söyler.
Söylemekle yetinmeyerek, ortaya bir laf
atıp kenara çekilmeyerek, sözünü piç
gibi terk etmeyerek, sözünün eri olur.
Karşı çıkan, hesap soran herkese karşı,
göğsünü gere gere, sözünü savunur.
Sözünü sakınmaz; ortam uygun mu, toplum
buna hazır mı, birileri bana kızar mı?
diye sormaz. Kazanç ya da kayıp
hesaplaması yapmaz. Piyasayı kollamaz.
Kaynak:
Coşkun Büktel,
"Konuşan
Türkiye"(!)nin Susan Eleştirmenleri
|