ÇEHOV OYUNLARI ÜSTÜNE
Coşkun Büktel
25 Şubat 1986 / Sultanahmet
Geçen Perşembe Adana'dan döndük.
"Martı"yı İngilizce çevirisinden okudum. (Stark
Young). Daha önce "Vişne Bahçesi"ni de İngilizce'den okumuştum.
(Avrahm Yarmolinsky). Yine aynı şey oldu: Çehov büyüledi beni. Oysa
yıllar önce "Üç kızkardeş"i Türkçe çevirisinden (Bilgi Yayınları)
okuduğumda, Çehov'u sevemeyeceğimi sanmış üzülmüştüm. Gerek
"Martı"yı gerek "Vişne Bahçesi"ni, Türkçe ve İngilizce çevirileriyle
karşılaştırdığımda, bir sürü inceliğin, Türkçe'de buhar gibi yok
olup gittiğini gördüm. Nihal Yalaza Taluy çevirisi umduğumun
tersine, Behçet Necatigil çevirisinden daha iyi yansıtıyor
"Martı"yı. Taluy Rusça'dan, Necatigil Almanca'dan çevirmiş; bunun
önemli olması gerektiğini biliyordum ama, Necatigil'in şairliğine
daha çok güveniyordum. Ataol Behramoğlu'nun "Vişne Bahçesi" de
oldukça kötü. Metni Türkçeleştireyim derken, farkında olmadan
Türkleştiriyorlar. Örneğin, birinci perdenin sonlarına doğru, bir
sessizliğin ardından Dorn, "The angel of silence is flying over us"
(Sessizlik meleği üstümüzde uçuyor)
dediğinde, dile getirdiği imgenin şiirselliği oyunun atmosferine hem
uygundur hem de katkıda bulunur. Ama Türkçe metinlerdeki gibi
"Şeytan geçti" demekle yetinirsek, evet, oyunun yalnızca
Türkleşmesine katkıda bulunmuş oluruz.
Treplev'in ünlü tiradındaki şu ifadeler,
"When in a thousand different dishes they serve me the same thing
over and over, over and over, over and over —Well, it's then I run
and run like Maupassant from the Eiffel Tower and all that vulgarity
about to bury him." (Binlerce farklı kapta
hep aynı şeyi tekrar tekrar, tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar
koymuyorlar mı önüme, işte o zaman, Eyfel Kulesi'nden ve onu boğmak
üzere olan bütün o adiliklerden kaçan Maupassant gibi, ben de can
havliyle koşarak kaçıyorum.) Necatigil tarafından,
"İstediği kadar değişik biçimlerde olsun önüme hep aynı, hep aynı,
hep aynı yemeği sürmüyorlar mı, kaçıyorum. Maupassant'ın zevksizliği
beynini ezen Eyfel Kulesi'nden kaçışı gibi, kaçıyorum."
biçiminde renksizleştirilerek ya da Taluy tarafından, "Günlük
hayatımızla ilgili basit ahlâk derslerini büyük cümlelerle, binlerce
defa, kafaya çekiç indirir gibi tekrarlıyorlar. Bunlara bakarken
'yangın var!' diye bağırmak geliyor içimden. Basitliği beynine
ezginlik verdiği için Eyfel Kulesi'nden kaçan Maupassant gibi, ben
de tiyatrolarımızdan arkama bakmadan kaçıyorum." biçiminde hem
eklemeler hem çıkarmalar yapılarak —alaturkalaştırılıp yorumlanarak—
çevrildiğinde, sorunun yalnızca Türkleştirme olmayıp, bazen de
Türkleştirememe olduğunu düşünüyorum. (Aynı bayat yemeğin, aynı
aşın, ısıtılıp ısıtılıp önünüze konduğunu söylemeniz mümkün
Türkçe'de. Ama ben yine de, isabetli bir Türkleştirme yerine bile,
yemek ve binlerce kap kavramlarının korunduğu bir çeviriyi
yeğliyorum burada. Çünkü yemek —aynı yemek— Treplev'in eleştirdiği
sanatın özünü, binlerce kap ise, o sanatın biçimlerini simgeliyor.
Kanımca, bu ifade zenginliği, yerlileştirme-yerelleştirme uğruna
feda edilmemeli.)
Çehov'un oyunları, aynı tema üzerine yaratılmış
yüzlerce ince buluşun sımsıkı bir dramatik örgüyle bir araya
getirilmesinden vücut bulan karakterlerin aynı inceliklerle
yaratılmış Çehov atmosferinde soluk almalarından ya da soluksuz
kalmalarından ibarettir.
Çehov öylesine ince işçidir ki, "Martı"nın
dördüncü perdesinde, aradan geçen iki yılı Medvedenko ile Maşa'nın,
bebekleri üstüne tartışmalarıyla açıkladıktan sonra —o bebek salt bu
yüzden doğmuştur— sıra Nina'nın başına gelenlerin açıklanmasına
geldiğinde, Dorn'un Avrupa seyahatine çıkmış olmasının tek ve asıl
nedeninin, (bu açıklamanın doğrudan seyirciye yapılmak yerine)
seyirci gibi olayların dışında —yurt dışında— kalmış birine
yapılmasının yeğlenmesi olduğunu anlarız. Çehov, "kızım sana
söylüyorum seyircim sen anla"yı öylesine incelikle ve dolaylı yapar
ki, asla rahatsız olmazsınız.
26 Şubat 1986 Çarşamba /
Sultanahmet
Dışarıda kar yağıyor. İçeride soba yanmıyor.
Üçümüz de kat kat hırkalar giyinmişiz. Nâlân
(Nâlân Örgüt) İlyada'nın önsözünü okuyor. Metin
(en küçük kardeşim 1968 doğumlu Metin Büktel.)
"Bir Adam Yaratmak"ı (Necip Fazıl Kısakürek).
Ben, "The Family Reunion"ı (T. S Eliot).
Battaniyeler altında oturuyoruz. Kış mevsiminde bir ay sonu tablosu.
28 Şubat 1986 Cuma / Sultanahmet
Ayın son günü. Evin içinde konuşurken
ağzımızdan buhar çıkıyor. Menoikeus'u (Daha
sonra "Theope" adını alacak olan oyunumun baş kahramanı.)
yazamıyorum tabii. Yazmak yerine hep okuyorum. Hep güneşli günlerin
yakın olduğunu söylüyorum kendime. Bugün bile güneş var ama
bahçedeki karları henüz eritemedi.
BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN BAŞKA
SAYFALAR OKUMAK İÇİN
TIKLAYINIZ!