THEOPE'Yİ YÖNETMEK İSTEYEN DT
YÖNETMENİ CAN GÜRZAP'LA DT DRAMATURGU ESEN ÇAMURDAN'IN ODASINDA
NELER KONUŞTUK
Coşkun Büktel
10 Ocak 1990 Çarşamba / 19.00
Ve az önce Esen Çamurdan aradı. Can Gürzap
benimle görüşmek istiyormuş.
14 Ocak 1990 Pazar
Cuma günü Can Gürzap'la Esen'in odasında
görüştük. Esen'in düşüncelerini (düşünce denebilirse) sıraladı bana;
özetle şu yani: oyun harika, dil çok güzel, fakat süre çok uzun.
Aynı cevabı verdim: büyük bir oyun yazmak istedim ve istediğim süre
daha ilk günden beri buydu. O zaman yine aynı terane: Ama tekrarlar
var. Tepemin tası attı:
"Bakın, Can Bey" dedim, "bu oyunda tekrarlar
olduğunu söyleyenler daha önce de çıktı. Esen Hanım da dahil olmak
üzere şu anda adını hemen verebileceğim dört kişi, bana bu oyundaki
tekrarları göstermeye söz verdiler. Tekrar okuyup tekrarları
saptayacaklardı. Hepsi benden mühlet istediler. 'Bana bu hafta
dokunma öbür hafta konuşuruz' gibi laflar ettiler. Esen Hanım bir ay
sonraya attı. Aradan aylar geçti. Esen Hanım'la anlaşmamızın
üstünden sekiz ay geçti. Ama hâlâ kimse bana bu oyundaki tekrarları
göstermeye yanaşmadı."
Esen mırın kırın etti. Bana öyle bir söz
vermediğini söyledi.
"Söz vermediniz. Öyle konuştuk. Öyle dediniz"
dedim.
"Yani senden kaçıyoruz filan sanma" dedi.
"Ben hiçbir şey sanmıyorum, yalnızca ne
olduğunu anlatıyorum" dedim.
Bu kez de Can Gürzap, tekrarları göstermeye söz
verdi. Bu arada "Üç sayfalık tirad var kardeşim" filan da
dedi. "Teknoloji çağında her şey iki buçuk saatte anlatılabilmeli"
dedi.
"Bakın" dedim, "Racine'in oyunlarında uzun
tiradlar bulunduğu için bugün o oyunların oynanmadığını ben daha
ortaokuldayken öğrenmiştim. Ama ortaokul formülleriyle 'Theope' gibi
bir oyun yazamazdım. Albee'nin 'Hayvanat Bahçesi' oyununda altı
sayfalık tirad vardır ve kimse o oyunun modern bir oyun olmadığını
söyleyemez." İki buçuk saat meselesine gelince, teknoloji çağına
ayak uydurmaya kalkarsak, (oyunları birer hap haline getirip
seyirciye öyle yutturmamız da gerekebilir) demeyi akıl edemedim.
Yalnızca "neden bir buçuk saat değil" diye sordum, ya da neden
kırkbeş dakika değil, hatta yirmi beş dakika değil —çünkü televizyon
dizileri yirmi beş dakikaya kadar düşebiliyor— (burada, "Ama o
televizyon" diye bir karşı çıkışta bulunuldu.)— Peki tiyatrodan söz
edelim. Bugün bütün oyunlar bir buçuk saat civarında ve istisnasız
hepsi iki perde. Ben bu standarda uymak zorunda mıyım? Bence iki
perde kadar saçma bir şey olamaz. Ama bütün oyunlar iki perde.
Kısacası, bence, her oyunun kendi gerektirdiği bir süresi vardır.
Bence şu anda oynayan bir buçuk saatlik bütün oyunlar uzundur. Çünkü
bir buçuk saatlik malzemeleri yok. Ama 'Theope', rahatlıkla, altı
saatlik bir oyun da olabilirdi. Ben onu üç-üç buçuk saatlik bir oyun
yaptım. Elbette her şeyi iki buçuk saatte, ya da bir buçuk saatte,
ya da iyi bir vecizeyle de anlatabilirdim. Ama siz iki buçuk saatlik
bir oyun yönetmek istiyorsunuz diye Theope'yi iki buçuk saate
indiremem. Bana tekrarları gösterin."
Sözleştik. Bakalım.
22 Ocak 1990 P.tesi / Cihangir
Ali Taygun'la görüştüm. Oyunu ikinci kez
okumuş. Yönetmeyi kabul etmek için oyunu iki buçuk saate indirmemi
şart koşuyor. Buna gerekçe olarak hiçbir dramatik neden göstermiyor.
Metnin yapısıyla ilgili hiçbir eleştiri getiremiyor. (Metnin
yapısıyla ilgili olarak beni ikna ederse oyunun dörtte üçünü
kısaltabileceğimi söylemiştim.) Bütün söylediği şu:
"Seyirci üç buçuk saatlik bir oyuna gelmez.
Ayrıca bizim Cumartesi-Pazar günleri 15.00 ve 18.00 seanslarımız
var, oyuncular için çok yorucu olur."
Bugün bir arkadaşına da üç buçuk saatlik bir
oyun yönetmekten söz edince arkadaşı da zaten, "Aman, ha!" demiş.
Evet, işte bu mülahazalarla, dramatik yapısına
itiraz edemediği bir oyunu, bir saat kısaltmayı önerebiliyor.
Kan beynime sıçradı ama terbiyemi bozmadım.
Hapishaneleri tanımış bu büyük devrimciye, çok
muhafazakar olduğunu söyledim. Bu büyük yönetmeni hayal gücünden
yoksun olmakla suçladım. Hiç tınmadı. Ben de tınmadım. Sesimizi hiç
yükseltmedik. Bütün bunları söyleyebildiğine göre 'Theope'yi
yeterince sevmediği anlaşılıyordu. Bunu belirttim ve bu yüzden
oyunumu yönetmesini zaten istemediğimi bildirdim.
"Ben Hamlet'i de iki buçuk saatte koyarım"
dedi. Yani "Theope" "Hamlet"ten de mi iyiydi?
"Evet" dedim, "'Theope' 'Hamlet'ten daha
iyidir. Çünkü Hamlet Türkçe oynandığında suyunun suyu kalır.
'Theope' ise Türkçe bir oyun." Dilinin güzelliğini herkes gibi o da
kabul etmişti. "'Theope'nin 'Hamlet'ten ne kadar daha güzel
olacağını hayal edemiyorsunuz" dedim.
2 Şubat 1990 Cuma/ Cihangir
Taksim Sahnesi'nde Can Gürzap, Mehmet Baydur'u
benimle tanıştırdı. Sonra da "Yangın Yerinde Orkideler"i ikinci kez
seyrettim. Kötü bir oyun ama sıkıcı değil. Bu da onu bugünlerde
bayağı ender rastlanır bir oyun haline getiriyor. Tabii, bence...
Yoksa olay haline filan geldiği yok. Seyirci sıkılabiliyor da. Olay
haline gelen "Cumhuriyet Kızı". Ama o daha da kötü bir oyun. Ve
ancak "Yalnızlığın Oyuncakları"ndan daha az sıkıcı.
Baydur'un "Theope"yi okuduğunu ve benim için
"herif benden bile iyi yazıyor" dediğini duymuştum. Aynını bana da
tekrarladı:
"Theope'yi kendi oyunlarımdan bile daha çok
seviyorum" dedi.
"Sağol" dedim, "keşke ben de senin için benzer
şeyler söyleyebilseydim. Ama oyunların beni kızdırıyor."
Yine de bravo herife.
Can Gürzap'la da işimiz zor olacak gibi
görünüyor. Bir takım şartlardan söz ediyor. Biri onu benim hakkımda
fena halde doldurmuş, belli. "Her şeyi konuşmaya hazırım" dedim.
Böylelikle hiçbir şeyi şimdilik kabul etmemiş oldum. Yarın AKM
kafeteryasında konuşacağız.
GÜNCELLEME 17 Temmuz
2008: Araya
özel hayatımla ilgili bazı dramatik olaylar girdiği için Gürzap'la
son görüşmemizi kaydedememişim. Hatırladığım kadarıyla AKM
kafeteryada değil, yine Esen Çamurdan'ın odasında konuştuk.
Özdemir Nutku iftirasının CD'sinde,
iftiranın yapıldığı koordinasyon toplantısına dramaturg olarak
katılmış olan Esen Çamurdan, bir ara, karşı
masaların birinden seslenerek Şahin Ergüney'e cevap veriyor ve "Biz İstanbul DT'de
'Theope'yi yapacaktık ama o zamanlar Coşkun Büktel bize çok
zorluklar çıkardı, vazgeçtik" diyor. (Yukarıda verdiğim linke
tıklayarak CD'yi izleyip Çamurdan'ın kelimesi kelimesine ne dediğini
öğrenebilirsiniz.)
Sayın Çamurdan yanlış
hatırlıyor. Can Gürzap'la Çamurdan'ın odasında yaptığımız görüşmede,
beş on dakika konuşmamızdan sonra, Can Gürzap beni şoke eden bir
cümle kurdu ve ben "Öyleyse vazgeçin, Theope'yi yönetmeyin!" diyerek
Can Gürzap'ı susturup görüşmeye derhal son verdim. Yani vazgeçen
onlar değil, bendim.
Can Gürzap'ın, (beni, bir an
duraksamadan görüşmeyi derhal sona erdirmeye mecbur eden) sözü şundan
ibaretti:
"Yalnız, yazarı provaya almam!"
Yazarlık kurumunun onurunu
savunduğum, kişilikli davrandığım için, 15 yıl sonraki bir
koordinasyon toplantısının kapalı kapıları ardında, önce Esen
Çamurdan tarafından, "zorluk çıkaran" bir yazar olarak tanıtılıyor
ve Özdemir Nutku tarafından ise, eserimin çalıntı olduğu iftirasına
maruz bırakılıyorum. (Bakınız:
Özdemir Nutku
iftirasının CD'si)
Pişman değilim.
"Zorluk çıkarmayan" yazarların
(örneğin, "Çığ"la
Rusya'yı sarsan Tuncer Cücenoğlu'nun ya da
OYÇED
üyelerinin) hayrını görsünler! Her tiyatro, kendine layık olan
yazarları destekler.
Not: Bugüne dek bana
"Theope"deki tekrarları, ne Can Gürzap, ne Esen Çamurdan, ne de
başka herhangi bir babayiğit gösterebilmiştir.
BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN BAŞKA
SAYFALAR OKUMAK İÇİN
TIKLAYINIZ!