Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN
1990

 

 

THEOPE'Yİ YÖNETMEK İSTEYEN IŞIL KASAPOĞLU'YLA VE THEOPE'Yİ YÖNETMİŞ OLAN ALİ TAYGUN'LA, PROVA ÖNCESİ DÖNEMDE NELER YAŞADIM

Coşkun Büktel

 

14 Şubat 1990 Çarşamba / Cihangir

1950 yılında doğdum. 1970'de "Umut"u (Yılmaz Güney) seyrettim. 1990'da bir daha seyrettim. Gerçekte eskiz halinde kalmış bir çalışma. Bütün vuruculuğu da bu eskize benzeyişinden, önceden tasarlanmışa benzemeyen doğal görünümünden kaynaklanıyor.

Bugün Gencay Gürün'le de görüştüm. Çok nazik davranıyor ama seni hiç dinlemiyor bile. Türk seyircisini iyi tanıdığından emin. Hiçbir oyunun iki saatten fazla süremeyeceğini, on altı yıldır sürüp giden seansların değişemeyeceğini söylüyor. Oysa Berlin duvarı daha uzun zamandan beri sürüp gidiyordu ve herhalde Şehir Tiyatrosu'nun seanslarından daha sağlam olduğu sanılıyordu.

Gencay Gürün beni Ali Taygun'a teslim etti.

Ali Taygun, hem metnin üstünde canının çektiği tasarrufu yapmak istiyor, hem de bütün yaptıklarını benim onaylamamı istiyor. Onaylamazsam, "hayır" deyip oyunu oynatmamak hakkım varmış. Yani bana tanıdığı tek şans, oyunumu "gömme" şansı. Ya oyunumu oynatmayacağım —gerçekte o oynatmayacak— ya da onun her yaptığını onaylayacağım. Yani sonradan prodüksiyonu eleştirme hakkım da olmayacak. Ona şunu önerdim:

"Alın oyunu ne istersiniz yapın. Hiçbir provaya gelmeyeyim. Ancak prömiyerde gelip oyunu seyredeyim. Beğenirsem alkışlarım. Beğenmezsem küfrederim. Nasılsa kendinize güveniyorsunuz."

Kabul etmedi. Oyunu birlikte kotaracakmışız. Benim onaylamadığım bir şey yapmak istemiyormuş. Yani onaylamazsam yapmamakla tehdit ediyor beni. Ve sanki ben, reddetme hakkımı kullanıyor da yaptırmıyormuş gibi görünüyorum. Birlikte kotarmak dediği de şu: O kotaracak ben onaylayacağım. Yani sonradan eleştirmemek üzere onun suç ortağı olacağım. İki ucu boklu değnek derler ya: Ondan da beter bir durumdayım. Değneğin iki boklu ucundan birini tutuyorum: Yani alın oyunumu ne yaparsanız yapın diyorum. Ama bununla da yetinmiyor, İnsan Hakları davasından yıllarca hapis yatmış olan Ali Taygun bana diyor ki: Oyununa yaptığım her şeyi beğenmek zorundasın. Sonradan "oyunumu katlettiler filan demek yok!"

Yani ırzıma geçilmesini kabul ediyorum, ama hayır yetmiyor, ırzıma geçilirken gülümsememi de şart koşuyor.

İnsan Hakları, ha?!!

 

3 Mart 1990 Cumartesi / Cihangir

Dün Ali Tyagun'la, Şişli'deki işyerinde (Taygun'un reklam şirketi) oturup, yaptığı kısaltmaları tartıştık. Sahnedeki kahramanların yorum yaptığı bütün replikleri atmaya çalışmış. Yorumu seyircinin yapacağını düşünüyor. Beni seyirciye güvenmemekle suçluyor. Himera ile Aura'yı oyundan atmış. Teiresias'ın en çok Teiresias olduğu yeri, Oudipus'la annesinin yatmasını anlattığı tiradı da atmış. (1) Cydon'un sarhoşluk belirtileri gösterdiği yerleri budamış. Dördüncü sahnenin başında Menoikeus'un Theope'ye ilk sözlerini saf şiir sanıyordum. Tek kelime çıkarılamazdı. İki koca cümle çıkarmış:

"Bir sanat eseri olarak artık sana yalnızca hayatımı ve acımı adayacaktım." (...) "Dağlar, tepeler, kentler, kaleler, o granit kütleden yonttuğum kırıntılarmış gibi yanımdan savrularak geçip gittiler." (2)

Altmışyedinci sayfada kaldık. Pazartesi 17.00—19.00 arasında devam edeceğiz. 

(1) Teiresias'ın Taygun tarafından çıkarılan tiradı şöyle:

TEIRESIAS: Oidipus annesiyle yatağa girdiğinde, gecenin karanlığı kan gibi koyulaştı. İçeride anayla oğlunun kıvranan gövdeleri, çarşafları buruşturup şehvetle ıslatırken; dışarda karanlığın yıvış yıvış koyuluğu ekinlere, çiçeklere, ağaçlara bulaştı. Duyduğu tiksintiden toprak çatladı. Yıllar sonra başlayacak kıtlığın tohumları o çatlağın içine ve o gece atılmıştı. Toprak ana kıtlığa o gece gebe kalmış, kıtlığı yirmi beş yıl rahminde saklamıştı. Yirmi beş yıl sonraydı: Bir gece sabaha dek yağmur yukarı yağdı. Derelerde, çaylarda, pınarlarda sular yatağından kurtulup göğe boşaldı. O sabah, güneş epey geç kalktı. Ve gün doğarken Thebai halkı, apansız bastıran gecikmiş kuraklığa şaşkınlıkla uyandı. Kıtlık ve korku, Thebai'nin tozlu sokaklarında, serin gölgeli avlularında kara bir hayalet gibi gezindi durdu. Yatak odalarına, sandıklara, dolaplara sokuldu. Çamaşırlara sindi. Thebai'nin göğüs boşluğuna oturdu.

(Bir sessizlik.)

Oidipus, yirmi beş yıl annesiyle zina etmiş, tanrıların seçtiği gün gelip çatana değin, ekmek yiyen hiçbir canlı, hakikati bilmemişti. Kraliçe Iokaste −Oidipus'un hem karısı hem annesi olan kadın− hakikati öğrenince kendini astı. Ve Kral Oidipus, o gün kendi elleriyle gözlerini oyarken, hakikatin acısından başka acı duymadı.

(Sessizlik. Teiresias, Menoikeus'a döner.)

Söyle bana, Menoikeus: Oidipus nasıl suçsuz olabilir?! Ve sen?!  Sen?!!... Yirmi bin kişiyi kurtarabilecekken kurtarmayı reddedersen nasıl suçsuz olabilirsin?!!

(THEOPE, Çitlembik Yayınları, 2007, ikinci basım. Sayfa: 86-87.)

 

(2) Menoikeus tiradının çıkarılan bölümlerle birlikte bütünü şöyle:

MENOIKEUS: Seni çaldırdığım günü hatırlıyorum: O gün, kendimi sonsuza dek yollara mahkum etmiştim. Theope heykeli yarım kalmıştı. Bir sanat eseri olarak artık sana yalnızca hayatımı ve acımı adayacaktım. Artık seni o mermer kütlenin içinden değil, dünya adı verilen kocaman bir granit kütlenin içinden çıkaracaktım. Yeryüzünün yarısını dolaştım. Dağlar, tepeler, kentler, kaleler, o granit kütleden yonttuğum kırıntılarmış gibi yanımdan savrularak geçip gittiler. Ve seksen gün önce, yine orada, Atina'nın o eski pazaryerinde, seni yeniden buldum. Tanrılar aynı mucizeyi ikinci kez hak ettiğime karar verdi sanmıştım. Yanılmışım. Hayatımı istiyorlar. Onların şerefine yere çarpılan bir şarap testisi gibi, gövdemi o surlardan aşağı atıp parçalayayım istiyorlar!

(THEOPE, Çitlembik Yayınları, 2007, ikinci basım. Sayfa: 93.)

 

1 Nisan 1990 Pazar / Cihangir

Az önce Ömer'in (Ömer Uğur) evinden döndüm ve telefon edip olanları Ahmet'e (Ahmet Türkoğlu) aktardım: "Theope" galiba yönetmenini buldu.

Dün, Taksim'deki sergide kitap satarken yanıma sakallı, tombulca bir genç adam yaklaştı:

"Afedersiniz, kitap satıcısı Coşkun Büktel'i arıyorum."

"Buyrun, benim."

Elini uzattı:

"Ben, Işıl Kasapoğlu."

Ve heyecanını belli etmekten hiç çekinmeden anlattı:

Esen Çamurdan ona "Theope"yi vermiş. (Kasapoğlu) Mordoğan'a (İzmir) gidip okumuş. Okur okumaz Ankara'ya gitmiş, Bozkurt Kuruç'u bulmuş. "Theope"yi sahnelemek istediğini söylemiş. AKM Büyük Salon'u istemiş. Bozkurt kabul etmiş.

On dakikada senli benli olduk. Kitapları toplayıp Cihangir'e geldik. Ali Taygun'u (herhalde telefonla) aradık bulamadık. Hacı Abdullah'a gidip yemek yedik. Oradan da Ömer'lere (Ömer Uğur ve Hülya Tufan ya da evlendiklerinden sonraki adıyla Hülya Tanrıöver Uğur) gittik: İki şişe şarapla... Işıl ve benim (reklamcılık dönemimden) tanıdığım, o akşam buluşmaları önceden kararlaştırılmış bir arkadaşı —Ali Platin— Galatasaraylıydılar ve ikisi de (Galatasaraylı) Hülya'yı tanıyorlardı. Onları habersiz götürdüğüm için Hülya'ya nefis bir sürpriz oldu.

Geceyarısı Işıl ve Ali ayrıldılar. Ben Ömer'lerde kaldım.

Işıl, Devlet Tiyatrosu'na, gerçekte, "Sezuan'ın İyi İnsanı"nı yapacakmış. İşık Yenersu'nun başrolde oynaması da kararlaştırılmış. Ama "Theope" yüzünden o proje yatmış.

"Ömer, oğlum" dedim, "Brecht'e karşı ilk zaferimizi kazandık."

 

5 Mayıs 1990 Cumartesi / Cihangir

Ankara ve Adana gezisinden dün döndüm. (Adana'ya, Ahmet Türkoğlu'nu görmek için gitmiş olmalıyım. Türkoğlu o dönemde DT'nin Adana kadrosundaydı.)

Kayda değer bir şey yok. Beş parasızım yine. Ev kirasını ödemek üzere az sonra kitapları aşağıya indirip işe çıkacağım —televizyon havanın yağacağını söylediği halde.

 

Kitap satmaya çıkamadım. Param olmadığından Barış'ı almaya gidemiyorum.(Barış Büktel, o dönemde dört yaşında. Annesiyle ayrıldığımız için, bazen annesinde ya da anneannesinde, bazen bende kalıyor.) Hava yağıyor. Taksim'de dolaştım. Polis Taksim alanında yine kitap sattırmıyormuş. Ayın beşi. Daha ev kiramı ödeyemedim. Borç da bulamadım. Bazı eski dergi takımlarını ("Radyo" ve "Yarım Ay") Pehlivan Lokantası'nda (Taksim) çalışan birine götürdüm.  350.000 TL istedim. Ama beş kuruş alamadım. Düşünecekler. Yarına kadar "evet" ya da "hayır" diyecekler.

Bütün gün yalnızca peksimet yedim. Dün Düzce'de yediğim öğle yemeğinden beri aç sayılırım. Barış'ı çok özledim ama onu alırsam, beni görürse, benimle kalmak ister.

Neyse ki, ev kirasından başka tek Kuruş borcum yok.

Barış'ı da götürmeliydim. Özellikle Ankara'yı (Ulus Atatürk ve Mehmetçik heykelini, Anıt Kabir'i) görmeyi çok istiyordu. Ama son anda annesiyle kalmayı tercih etti. Annesini o kadar az görüyor ki... Nâlan (Nâlân Örgüt, bir ara Nâlân Büktel, bir ara Nâlân Sayar, bir ara Nâlân Sünger, şimdilerde yeniden Nâlân Örgüt) gündüzleri okula (konservatuara) gidiyor, geceleri barda çalışıyor. Yeni kocası, barmen.

 

Barış'ı yine de aldım. Börekçiye gittik. İki börek yedi. (500 TL) ve ilk kez olarak, "arkadaşı" Fanta'yı (900 TL) içemedi. Peynirli yumurta yapmak için bulaşık yıkarken, onu koltuğa kıvrılmış uyuyor buldum. Peynirli yumurtayı sabaha yapacağım.

 

6 Mayıs 1990 Pazar / Cihangir

Ali Taygun, bir hafta sonra, bugün, tekrar telefon etti. Gencay hanımın görüşmek istediğini söyledi. Yarın 15.30.

Gencay hanımın bana ne söyleyeceğini biliyorum. Devlet Tiyatrosu ("Theope"yi) İstanbul'da oynamasın diyecek. Kendileri, yalnızca kendileri oynasın isteyecek: Oyunu kuşa çevirip iki saate indirerek, sıradanlaştırarak...

Ona "hayır" dersem Devlet Tiyatrosu'nda oynanmasını da engelleyebilir. "Evet" dersem, "Theope" sıradan bir oyun olarak hiçbir iz bırakmadan kayıp gidecek. İki ucu boklu değnek. "Theope"yi ancak oynanmamasına sebep olarak savunabilirim. Lânet olsun, cebimde beş para yok. Ev kiram ödenmedi. Polisler Taksim'de kitap sattırmıyorlar. Yarınki görüşmede haysiyet krizim bir tutarsa yandım demektir.

 

8 Mayıs 1990 Salı / Cihangir

Dün gittim. Gencay hanım, hiçbir şey söylemeden "sözleşme yapalım" dedi. Sözleşmeyi (mecburen) imzaladım. (Çünkü Gencay hanım, "Theope"yle o kadar heyecanlanmış olan Işıl Kasapoğlu'nu DT'de "Theope" yapmak fikrinden "caydırmıştı". Kasapoğlu'nun cayma konusunda bana bildirdiği gerekçe, "Gencay hanım istemiyor"dan ibaretti. ) Ve "Theope"yi İstanbul'da oynama hakkı Şehir Tiyatrosu'nun oldu. Kısaltarak oynayacaklar.

Polis bugün kitap sattırmadı. Dolayısıyla ev kirası hâlâ duruyor.

 

BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN BAŞKA SAYFALAR OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!