TOPLUMSAL BELLEK:
Onlar sildi biz kaydettik, kardeşim!
"KENDİ KENDİNİN
SANSÜRCÜSÜ BİR KAMBUR"
Coşkun BÜKTEL
YOK ÖYLE "İSTEDİĞİMİZ ZAMAN,
İSTEDİĞİMİZ ŞAHSA, İSTEDİĞİMİZ ÇAMURU ATARAK TOPLUMSAL BELLEĞİ
İSTEDİĞİMİZ GİBİ ŞEKİLLENDİRİR; İŞLER SARPA SARINCA VE YANLIŞ
YAPTIĞIMIZI ANLAYINCA DA, YANILTTIĞIMIZ TOPLUMDAN
ÖZÜR MÖZÜR DİLEMEKSİZİN, KIŞ ORTASINDA YAPTIĞIMIZ
BAHAR TEMİZLİĞİYLE,
TÜM YAZDIKLARIMIZI SİLİP, TOPLUMSAL BELLEĞİ SIFIRLAYIVERİRİZ, OLUR
BİTER" KURNAZLIĞI...
BİTMEZ... SİZ BAŞLATABİLİRSİNİZ AMA SİZ
BİTİREMEZSİNİZ. SİZ SİLDİKÇE, BİZ KAYDEDERİZ! TÜKÜRDÜĞÜNÜ YALAMAYAN
NAMUSLU İNSANLAR OLARAK, BİZ HER SÖZÜMÜZÜN ARKASINDA DURUR; TEK
KELİMEMİZİ BİLE SİLMEYİZ!
On yıl boyunca "tacizci"
diye suçladıkları, aleyhinde "taciz kampanyası" açarak binlerce imza
topladıkları Mehmet Esatoğlu'yla, (tacize uğradığını
söyleyenlere ve taciz karşıtı binlerce imzanın sahibine ve imza
atmadıkları için taciz yandaşıymış gibi suçladıkları insanlara karşı
net ve anlaşılır hiçbir açıklama getirmeye gerek görmeksizin) bugün
öpüşüp barıştıkları için;
Boğaziçi Üniversitesi''nin
yüz karası İATP-G (ya da yeni adıyla Mimesis) çevresi
"zararlılarının", bir zamanlar "tacizci" dedikleri Esatoğlu'na
yönelik, artık hatırlamak istemedikleri ve internetten silip yok
ettikleri, taciz suçlaması yazıları:
"KENDİ KENDİNİN
SANSÜRCÜSÜ BİR KAMBUR"
Dünün İATP-G'lisi ve bugünün
Mimesis'çisi Bülent Sezgin, kendisi de azılı bir linççi ve
sansürcü olduğu halde; aşağıda aktardığımız yazısını yayınlamadığı
için bir zamanlar
Can Törtop'u sansürcü olmakla suçlamıştı.
Oysa aşağıda okuyacağınız o Bülent Sezgin yazısı, bugün Bülent
Sezgin'in kendi kişisel sitesinde de yok. (Sezgin, "tacizci" dediği
Esatoğlu'na ilişkin yazılarını
artık kişisel sitesinde bile barındırmamakta, Mustafa Demirkanlı ve
Ertuğrul Timur gibi, artık Sezgin de kendi yazılarını kendisi bile sansür
etmektedir.) İnsanlar zamanla yanlış yaptıklarını anlayabilir ve
hatalı yazılarını elbette ki not düşerek düzeltebilirler. Yeter ki,
bu hatadan dönmeyi, ("kedi pisliğini örtbas eder gibi") suç
belgesini gizlice ve sinsice silip yok ederek yapmak yerine,
yanılttıkları okurlardan özür dileyerek yapmak gibi bir entelektüel
sorumluluğuna ve olgunluğuna sahip olabilsinler. NOT: Sezgin'in (bugün yalnızca
Hilmi Bulunmaz'ın
sitesinde ve
sahnetozu forum sitesinin
yorumları arasında bulunabilen) yazısını aşağıya aktarırken, "tacizci
yönetmen" dediği Mehmet Esatoğlu'na yönelik suçlama cümlelerini
kırmızı harflerle belirttim.
Bertolt Brecht Gecesinden İzlenimler
Bülent Sezgin
25 Aralık 2008
24 Aralık Çarşamba akşamı saat 20.00’da izleyici olarak katıldığım
Bertolt Brecht’i anma gecesine dair izlenimlerimi kısaca yazma
gereği hissediyorum. Geceye yaklaşık 350 seyirci katıldı. Seyirciler
Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi salonuna sığmadığı için, salona
giremeyenlerin koridordaki projeksiyon cihazından etkinliği
izlediğini belirtmek istiyorum. Etkinliğe oluşan bu ilginin ana
nedeninin Brecht’in isminden kaynaklandığını ve ücretsiz bir
belediye etkinliğine dönük talep olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle organizasyonu yapan kişi olan
tacizci yönetmen M. Esatoğlu, gecenin yapılma amacını
Brecht’i anmak olarak tanımladı. Yani etkinlik Brecht’in doğum günü
veya ölüm yıldönümü gibi özel bir tarihe denk düştüğü için organize
edilmemişti. Amaç sadece Brecht’i anmaktı. 1996 yılında ATÇ (Amatör
Tiyatrolar Çevresi) döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nde Brecht 100
yaşında adlı bir etkinliğe de katılmış biri olarak, dünkü etkinlikte
neredeyse aynı konuşmacıları 12 yaş yaşlanmış görmek benim açımdan
oldukça enteresan, aynı zamanda oldukça sıkıcı bir deneyim oldu.
Konuşmacıların birçoğunun yıllar önce Brecht’e dair söylediklerini
neredeyse aynı cümlelerle tekrar dinliyor olmak bireysel açıdan pek
tatmin edici değildi. Seyircinin, özelikle genç seyircinin de
sunumlara dönük canlı bir ilgisinin olmadığını, daha çok şarkı, film
ve canlı performanslara dönük bir odaklanma içinde olduğunu
gözlemledim. Bunun nedeni ise, yaşı ortalama 50’nin üzerinde olan
konuşmacı grubunun ‘nostaljik Brecht tasvirleri ve betimlemelerinin’
genç seyirci için çok fazla bir şey ifade etmemesiydi. Seyircilerin
bir kesimi ise, hayatının bir döneminde amatör tiyatroya hasbelkader
bulaşmış ve Brecht’e aşina olan bir grup olmasıydı. Onlar için
Brecht ise, amatör tiyatro yaparken ki “muhalif nostaljiyi”
anımsatıyordu.
Gecenin kurgusu ve mantığı tamamen Brecht nostaljisi yaratmak
üzerine kuruluydu. Bu yüzden de, Brecht’in artık müzelik hale
getirilmiş oyunlarından video gösterileri ve Brecht müzikleri
sürekli olarak seyirciye sunuldu. Brecht’in kuramı ve sanat yapma
pratiğine dair değerlendirme yapan kişiler sırasıyla Mutlu Parkan,
Yılmaz Onay, Zafer Diper, Sarper Özsan, Kemal Özer ve Metin Balay
oldu. Mutlu Parkan, yıllar önce yazdığı kitabındaki verilerden
hareketle oldukça ansiklopedik bir Brecht sunumu yaptı. Brecht’in
temel olarak Aristo mantığını yıktığını ve yabancılaştırma
estetiğini kurduğunu söyledi. Ayrıca Brecht’in birden fazla
sevgilisi olduğu için eleştirildiğini, ancak onun da bir insan
olduğunu, hatta Doğu Almanya Başbakanı ile karşı karşıya geçip şarap
içerek oyun metinlerine dair sansürü tartışabilecek büyüklükte bir
insan olduğunu vurguladı. Brecht araştırmaları konusunda titiz
çalışan bir aydın olan Yılmaz Onay ise, Brecht’in duyguyu reddetme
ve yabancılaştırma (Marksist ve Brechtyen) kavramlarının yanlış
anlaşılması üzerine teorik bir sunum yaptı. Brecht’in öz olarak
sosyalist gerçekçi olduğunu, salt yabancılaştırma ile
açıklanamayacağını, özdeşleşmeyi de kullandığını söyledi. İstanbul
2010 Bienal etkinliğinde Brecht’in seçildiğine sevindiğini, ancak
Bienal sanatçılarının Brecht’i nasıl yansıtacağına kuşku ile
baktığını söyledi. Yılmaz Onay’ın konuşma, diksiyon ve sunum
anlamında ciddi bir anlaşılma problemi olduğunu gözlemdim. Örneğin
birçok seyirci konuşmayı anlamadığı için gülmeye başladı. Kadıköy
Belediyesi ile olan ilişkilerini gecenin organizasyonu için aktif
olarak kullanan Zafer Diper ise, Brecht’ten bir monologu M.Esatoğlu
ile birlikte sahnede canlandırdı. Müzisyen Sarper Özsan, Brecht’in
müzik anlayışının kitlelerle halkı bütünleştirecek yabancılaştırmaya
dayalı olduğunu belirtti. Piyanonun başına geçerek sahnede oyuncu
Arzu Akın’ın nostaljik Brecht şarkıları söylemesine ve diğer
sanatçılara eşlik etti. Şair Kemal Özer ise, Brecht’in şiir
anlayışının imgeler ve gerçekçi bir anlatı arasında denge oluşturan
bir tarzda olduğunu, Türkiye’deki ilk çevirileri kendisinin
yaptığını ve Brecht’in ülkemizdeki şiir dünyasında önemli bir etki
yarattığını belirtti ve sanatçının şiirlerini seslendirdi. Prof.
Metin Balay ise, Küçük Organon kitabından referanslar vererek
Brecht’in tiyatronun temel fonksiyonunu eğlence olarak tanımladığını
ve sanatçının çağının eleştirel bir gözlemcisi olarak sürekli olarak
kendini yenilediğini ve geliştirdiğini belirtti. Konuşmacılar içinde
günümüze dair Brecht’in ne ifade ettiğine nadir de olsa bir şeyler
söyleyen kişi Prof. Metin Balay oldu. Yabancılaştırma kavramını
Ankara’nın varoş semti olan Altındağ’daki bir kasapta gördüğü “Etli
Kemik 50 kuruş” yazısını gördükten sonra çok iyi anladığını
belirtti. Alman sanatçı Catharina Weithaler Cesaret Ana ve Çocukları
oyunundan fahişe Yvette’in şarkısını Almanca seslendirdi. Dilruba
Saatçi ve Murat Aygen ise Üç Kuruşluk Opera’daki Pezevengin Şarkısı
baladını oldukça “tutkulu” bir şekilde seslendirdiler. Tiyatro
Simurg ise, Üç Kuruşluk Opera’dan Bay Peachum ve Bayan Peachum
bölümünü canlandırdılar. M. Esatoğlu ve Tiyatro Simurg’un oyunculuk
ve yönetmenlik bağlamında 11 yıl öncesinden hiç farklı olmadığını
söylemek istiyorum. Son olarak ise 1978 yılında Deneme Sahnesi’nde
Cesaret Ana’yı oynamış olan deneyimli tiyatrocu Ani İpekkaya’ya
plaket verildi.
Etkinliği izledikten sonra temel olarak şunu düşündüm. Politik
tiyatronun krizde olduğu bir dönemde, Brecht’i müzelik ve
sol-nostaljik bir imge olarak araçsallaştırmanın bir çıkış noktası
olamayacağını düşünüyorum. Bu tutumun devrimci sanatçı Bertolt
Brecht’i “bir dönem yaşamış” ve “artık modası geçmiş” şeklinde
algılayan sistemik bakış açısına katkı sunduğunu düşünüyorum.
Brecht’in materyalist ve politik tiyatro anlayışına dair gerçekçi ve
incelikli gözlemler yapmaktan kaçınan, Epik Tiyatro anlayışını salt
Brecht oyunları çerçevesinde yorumlayan ve sığ Brecht analizlerini
geliştirmek istemeyen M.Esatoğlu’nun vizyonunun günümüz genç
seyircisi adına büyük bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum.
Etkinliği de tacizci yönetmen M.Esatoğlu’nun
muhalif kesimlerin duyarsızlığı ve dejenerasyonundan yararlanarak
kendisine ‘taban” aradığı bir etkinlik olarak yorumluyorum. Bizler
için üzücü olan ise, Yılmaz Onay, Metin Balay, Kemal Özer gibi
aydınların “kendilerine bilgilendirme yapılmasına” rağmen” tacizci
yönetmen M.Esatoğlu konusunda kayıtsız kalmaları. Bana kalırsa da bu
kayıtsızlığın temelinde, M.Esatoğlu’nun kamusal alanda onlara
prestij kazandırma çabası yatıyor. Yani pragmatik ve ilkesiz bir
birliktelik söz konusu. Sanırım bu konuda İATP-G ve feministlerin
bellek yitirmemesi ve konuyu gündemde tutması gerekiyor. Örneğin bir
ay sonra da Nazım Hikmet konulu benzer bir etkinliğin yapılacağı
söylendi.
Ben etkinliği izledikten sonra yabancılaştırma kavramına dair ironik
de olsa şunu düşündüm: Acaba Bertolt Brecht kendisi için düzenlenen
bir geceyi sahnede çocuksu gülücükler ve kırmızı karanfiller dağıtan
sunucunun tiyatro sanatını tacizleri için araçsallaştırdığını
bilseydi, acaba kemikleri sızlamaz mıydı?
BÜLENT SEZGİN / 25 Aralık 2008
***
BÜLENT SEZGİN'İN "BERTOLT
BRECHT GECESİ" ELEŞTİRİSİ
COŞKUN BÜKTEL
/ 27 Aralık 2008
Hilmi
Bulunmaz, Bülent Sezgin'in yazısını
"Bertolt Brecht her niyete yenen bir muz değildir"
başlıklı bir sunuş yazısıyla
yayınlamış. Bulunmaz'ın görüşlerine katılıyor, anlattığı anekdotları
önemli buluyoruz.
Sezgin'in, bize de gönderdiği,
"Bertolt Brecht Gecesinden İzlenimler"
başlıklı yazısı hakkında
bizim ne dediğimize gelince; söz konusu yazı hakkındaki
izlenimlerimizi sayın Sezgin'e, iki gün önce, şöyle bir mail'le
iletmiştik:
İlginç bir rastlantı:
Ben de, az önce sitenize girmiş ve yazınızı okumuştum. Yazınızı
sitesinde yayınlaması için Hilmi Bulunmaz'ı aramış, Bulunmaz o
sırada diğer telefonla görüştüğü için konuyu kısaca Cemal
Bulunmaz'a anlatmıştım.
Yazınızdaki görüşler
okurların ilgisini çekebilir ama sonunda özneldirler. Aynı
geceye katılmış başka biri, sizin söylediklerinizin tam tersi
değerlendirmeler yapabilir. Tıpkı, birtakım insanların sizin
görüşlerinizin tam tersine, Mehmet Esatoğlu'nun tacizci olmadığı
yolunda yaptıkları değerlendirmeler gibi...
Esatoğlu'nun tacizci
olduğuna dair benim de bir vicdani kanaatim var. Ama somut
tanıklıklarla ne denli güçlü biçimde besleniyor olsa da,
Esatoğlu'nun tacizci olduğuna dair vicdani kanaatim sonuçta yine
de "öznel"dir ve ben öznel kanaatime dayanarak Esatoğlu
aleyhindeki kanıtları sergilesem bile, onu "tacizci yönetmen"
gibi kesin bir tanımlamayla mahkum etmem. Siz yazınızda bu
hataya düştüğünüz için, Brecht gecesine ilişkin
değerlendirmelerinizin sağlığı hakkında kuşku yaratmış
oluyorsunuz.
Yazınızı bu bakımdan
hatalı bulsam ve yazınıza hakim olan (ve bugünlerde özel bir
yazıyla eleştirmeyi düşündüğüm) o gayrıtabii "Mimesis dili"nden
rahatsız olsam bile, okurların yazınızdan haberdar
edilmesi gerektiğini elbette düşünüyorum. Sanırım Hilmi yazınızı
yayınlar ve ben de link vererek okurlarımızı yazınızdan haberdar
ederim.
Yazılarınızı
yayınlamamız için bize göndermeniz gibi bir şartımız yok. Bize
göndermeniz yalnızca bazı durumlarda yazınızı erken fark
etmemizi sağlar. Yayınlamaya değer bulduğumuz her yazıyı zaten
ya yayınlıyor ya da o yazıya link vererek dikkat çekiyoruz.
Not:
Tacizci olduğuna inandığımız halde Esatoğlu'na "tacizci"
diyemeyişimiz ile Özdemir Nutku'ya hiç sakınmadan "iftiracı"
diyebilmemiz arasında bir çelişki
bulunduğunu umarım düşünmezsiniz. Çünkü
Nutku'nun iftirası,
CD
kaydıyla yüzde yüz olarak somut biçimde saptanmıştır.
CD
ortaya çıkmadan önce Nutku'ya da
"iftiracı"
diyemiyorduk.
CB / 27 Aralık 2008
Sezgin'in yazısını ve Bulunmaz'ın sunuş yazısını okumak için,
lütfen
TIKLAYINIZ!
Ayrıca, aynı Brecht gecesi
hakkında Kemal Oruç'un değerlendirmesi için, bakınız:
"Aristo'sal sunum"la Bertolt Brecht
gecesi
BONUS
"İATP-G" SORUMLULARI,
BİZ "İATP-G" KEPENGİNİ KAPATTIK, "İATP-G"Yİ
LAĞVETTİK VE "MİMESİS" OLARAK YENİDEN VE "TERTEMİZ"
DOĞDUK, DİYEREK
BUGÜN "TACİZCİSİYLE" SARMAŞ
DOLAŞ OLDUKLARI "TACİZ KAMPANYASININ" SORUMLULUĞUNDAN
KURTULAMAYACAKLAR
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ'NİN YÜZ KARASI İATP-G'NİN (YA DA BUGÜNKÜ ADIYLA MİMESİS'İN) MEHMET ESATOĞLU'YA KARŞI, BİNLERCE İMZA TOPLAYARAK, ON YIL BOYUNCA KAN DAVASI GİBİ SÜRDÜRDÜĞÜ VE SONRADAN HANGİ GEREKÇEYLE BİTİRDİĞİ BİR TÜRLÜ ANLAŞILMAYAN
"TACİZ KAMPANYASI" HAKKINDA, MEHMET ESATOĞLU'YLA FACEBOOK'DA YAZIŞMAMIZ
Coşkun Büktel
Behruz, merhaba!
Seni "tacizci" olarak yaftalayıp sana karşı "tacize son" kampanyası başlatan İATP-G takımının kampanyadan vaz geçtiğini ve uzlaştığınızı görüyoruz. Ama uzlaşmanın koşullarını kamuoyu ve kampanyaya imza veren binlerce insan bilmiyor. Acaba İATP-G üyeleri mi sana taciz iftirası attıklarını itiraf ederek senden özür dilediler yoksa sen mi tacizci olduğunu itiraf edip tövbe ederek onlardan özür diledin? İATP-G'nin tezgahına gelerek onlara piyon olup sana karşı imza veren binlerce insanın ve sana karşı imza vermedikleri için İATP-G iftiracıları tarafından suçlanmış olan Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'in, "bu uzlaşma hangi koşullarda sağlandı?" sorusunun cevabını bilmeye hakları yok mu sence? İATP-G, etinden, sütünden, yününden ve imzasından yararlandığı binlerce piyonunu önemsemeyebilir (bu onlara yakışır) ama sana yakışmaz. Hatırlatıyorum. COŞKUN BÜKTEL
Dün, 23:04 ·
Mehmet Esatoglu
Sevgili Coşkun!
Ben 2007 Ağustos'unda kamuoyuna aşağıdaki açıklamayı yaptım ve dedim ki "Ben 38 yıldır hiçbir maddi karşılık beklemeden bu ülkenin çocuklarına, gençlerine, yetişkinlerine sanat konusunda bazı bilgilerimi ve gözlemlerimi aktardım. Bundan ötürü beni seven de var. Bana söven de var. Bu konuda açık ve net söylediğim bir tek cümle var. Ben her türlü tacizin karşısındayım. 38 yıl boyunca tiyatro konusunda bildiklerimi, gördüklerimi aktarmaya çalıştım. Doğrular, güzellikler yaptığım gibi bilmeden yanlışlar da yapmış olabilirim. Kimi incittiysem özür dilerim. Bundan başka da söyleyeceğim bir şey yoktur"
Bugün de aynı şeyi söylüyorum. ...
Benim de çatısı altında bulunduğum Türkiye Tiyatrolar Birliği sorunun karşılıklı konuşarak çözülmesini önerdi. Biz de oturup konuştuk. Sorunun çözümü için bir komisyon çağrısı yaptık. İçinde bulunulan süreç budur.
Ortada uzlaşılan bir şey yoktur. Bu tarafların on yıldır süren ama çözülemeyen bir gerginliğe buldukları bir çözüm yoludur. Bu konuda kamuoyuna ve imza veren kişilere de durum bildirilmiştir.
22 saat önce
Coşkun Büktel
Bu anlattıklarını ben de biliyorum, Behruz! Ama sen diyorsun ki: "Ortada uzlaşılan bir şey yoktur. Bu tarafların on yıldır süren ama çözülemeyen bir gerginliğe buldukları bir çözüm yoludur. Bu konuda kamuoyuna ve imza veren kişilere de durum bildirilmiştir." Peki ama "çözüm yolu" diye bulunan "komisyon çağrısı" saçmalığının üstünden bir yıl geçmesine rağmen, "ortada uzlaşılan bir şey yok" ise, kamuoyuna ve imza veren kişilere "bir şey" bildirmiş olamazsınız ki... Ortada hâlâ "uzlaşılan bir şey yok" ise, bulunan şeye "çözüm" diyemezsiniz ki...
Ortada İATP-G'nin on yıldır tiyatro kamuoyunu bir kan davası gibi meşgul ettiği, uğrunda Barış'a Rock'u bile sabote ettiği, senin Moda Kültür Merkezi'nde program sunuculuğu yapmanı bile katlanılamaz bir alçaklık gibi gösteren (Bakınız: Bülent Sezgin, "Bertolt Brecht Gecesinden İzlenimler") bir taciz kampanyası var. Bu taciz kampanyasını on yıldır sürdürerek, imza toplayarak, tiyatro kamuoyunu on yıldır meşgul edenler ve senin sunuculuk yapmana bile tahammül edemeyenler; sen özür dilemediğin halde, şimdi hangi yüzle seni bağırlarına basıyor, seninle ittifak kurabiliyor ve taciz kampanyası için senden ve meşgul ettikleri ve aldattıkları insanlardan özür dilemek yerine, hangi yüzle topu taca atarak işin içinden sıyrılabildiklerini varsayıyorlar?
On yıllık bu boku yedikten, onca ağır ve dramatik suçlamalarla bizim zihnimizi ve vicdanımızı meşgul ettikten sonra, şimdi bu bokun sorumluları bu boku görmezden geliyorlar diye, özür dilemek ya da faturayı ödemek istemiyorlar diye, bu bok hiç sıçılmamış gibi davranıyorlar diye, kamuoyu ve bu boku yemediği için "bok yiyenler" tarafından suçlanan Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz, tiyatromuzu on yıl boyunca pislemiş bu bokun sorumlularını teşhir edemeyecekler mi? ...
Ortada bir sürü taciz suçlaması varsa varılacak çözüm, ya tacizcinin itiraf etmesi ve af dilemesidir ya da suçlayıcıların iftira ettiklerini itiraf etmesi ve af dilemesidir. Biz aramızda anlaştık ve bu taciz konusunu kapatmaya karar verdik diyemezsiniz. On yıl boyunca zihnini ve vicdanını meşgul ettiğiniz insanlar, kimin af dilediğini bilmek isterler. Anlaşma ve uzlaşma ancak taraflardan birinin af dilemesiyle mümkün olabilir. Oysa siz anlaştınız ve on yıllık taciz suçlamasının ve kampanyasının hiç olmamış olmasına karar verdiniz. Ne oldu bütün o yazılanlar, çizilenler, suçlamalar, kesilen raconlar, saldırılar, koparılan kıyametler?... Kamuoyu seni suçlayanların ve sana karşı kampanya açanların, senin sunuculuk yapmana ve Barış'a Rock'a katılmana bile katlanamayanların, şimdi hangi yüzle bütün bunlar olmamış gibi davranabildiklerini, bu arsızlığı hangi çıkarlar uğruna yapabildiğini bilmek istiyor. En azından ben ve Bulunmaz istiyoruz. Onlar açıklayamaz. Keşke sen açıklayabilseydin. Ama onlara düşen görevi üstlenmeye yanaşmıyorsun. Ve onlar da, doğal olarak, biz kamuoyunun dikkatini çekmek için, bütün o fırtınayı bir bardak suda koparmıştık, aldattığımız ve aldatarak imzalarını aldığımız insanlar, yaptığımız alçaklığın farkına varmadan önce olayı kapatmayı uygun bulduk diye bir açıklama yapamıyorlar, tabii.
Ama biz, onların başlattığı linç kampanyasını onların (özür dilemeksizin) bitirmesine ve unutturmasına razı olmadığımız gibi; onların başlattığı taciz kampanyasını da onların (yine özür dilemeksizin) bitirmesine ve unutturmasına razı olmayacağız.
COŞKUN BÜKTEL / 9 Ocak 2010
2 saniye önce ·