Nedim Saban / Dikmen
Gürün tartışmasına maydanoz olmak gereğini duydum.
TARTIŞMA ADABININ İZAFİYETİ
Coşkun Büktel
11 Ağustos 2009
Nedim Saban, 2010 organizasyonunu ve
İKSV'yi ve Dikmen Gürün'ü (övmeyi de unutmaksızın) gayet
efendice bir dille eleştiriyor. Dikmen Gürün ise Saban'a cevap
verirken, aslında verilecek cevabı olmadığı için, daha başlıkta,
"Tartışma Böyle mi Olur!" diyerek, tartışmanın yönünü
derhal üslûba kaydırıyor. İşte bu en gıcık olduğum şey: Hem
zekice değil, hem dürüst değil, hem de nezaketle bağdaşması
olanaksız bir yöntem olduğu halde, nezaket adına yapılıyor.
Üslûp konusu, söyleyecek somut bir şeyi
olmayanların da tartışabiliyormuş gibi görünmesini sağlayan,
muğlak ve izafi bir konu olduğu için, vandalların çok hoşuna
gidiyor. Vandallar, suçlandıkları zaman, suçlamalara kanıtlı
belgeli cevap vermek yerine, hemen hemen daima, suçlayanların
üslûpları hakkında tartışmayı yeğliyorlar. Kitaplarıma da girmiş
ilk eleştiri yazılarımı yayınlamaya başladığımda, o zamanlar
kimseye "orospu çocuğu" demediğim halde; teşhir ettiğim
belgelere karşı söyleyecek şeyi olmayan vandallar, barların
gizli köşelerinde ve ender olarak yazabildikleri cevap
yazılarında, benim "agresif", "psişik bir olgu",
"sayrılı ruhsal yapı", "megaloman", "kuduz",
"şirret", vb. olduğumu söylüyorlardı. (Bakınız: Büktel,
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik
Yayınlar, 1998.) Dostlarımın çoğu ise (Feridun Çetinkaya dahil)
vandallara koz vermemek için üslûbumu yumuşatmamı tavsiye
ediyordu bana. Ben de onlara, "Saatimi vandallara göre
ayarlayamam. Onların beğeneceği bir üslupla konuşmak, onların
dümen suyuna girmedikçe mümkün olamaz. Onlara karşı çıktığım
sürece, ne kadar yumuşak konuşursam konuşayım, (aleyhimde somut
bir suçlama bulamayacakları için) beni yine de nezaketsiz veya
terbiyesiz olmakla suçlamanın bir bahanesini mutlaka
bulacaklardır." diyordum.
Nedim Saban'ın yazısı, vandallar hakkında
hiçbir zaman yanılmadığımı bir kez daha kanıtladı.
Ağzınızla kuş tutsanız bile yararı yok! Eleştiriyorsanız,
vandallara göre, önce terbiyesiz ya da nezaketsizsiniz, sonra
agresifsiniz ve son aşamada (örneğin bir profesörün
iftirasını
CD
kaydıyla iki kere iki dört gibi
belgelediğiniz aşamada) ise "küfürbazsınız".
Peki ne söylüyorsunuz? Önemi yok. Söylediğiniz şeyi tartışmaya,
insanlara duyurmaya gerek yok. İnsanlar sizi nezaketsiz, agresif
ya da küfürbaz bilsin yeterli.
Nedim Saban kadar efendice ve yumuşak bir
üslûpla konuşuyor olmanız bile fark etmiyor: Siz yine de,
nezaketsizlikle suçlanabiliyorsunuz. Çünkü birini
nezaketsizlikle suçlamanız kolaydır. Kimse size kanıtla diyemez.
Kanıt konusunu çözümlemek için, kendinizi daha yukarı bir
seviyede gördüğünüzü belirtmeniz ve kanıtlarla uğraşmaktan çok
daha önemli işleriniz bulunduğunu söylemeniz yeterli:
"Sayın Nedim Saban,
3 Ağustos tarihinde tüm tiyatro
sitelerine yolladığınız yazınızı hayretle okudum. Size aynı
üslupla cevap yazabilirdim ama bunu, genel duruşumla
bağdaştırmadığım için, elimden geldiğince nezaket kuralları
içinde kalmayı yeğliyorum. Tartışmanın belli ölçüleri olmalı.
(...)
"Son olarak, şunu bilmenizi isterim ki
bu cevabım bir 'arkası yarın' tefrikasına zemin
oluşturmayacaktır. Asla. Siz her nedense bu tür itişmelerden,
kakışmalardan besleniyorsunuz. Benim ise hiç tarzım değil.
Okumak gafletinde bulunduğum yazınıza maalesef cevap vermek
zorunda kaldım. Bugün itibariyle kepenklerimi kapatıyorum çünkü
değerli zamanımı size, sizin saldırılarınıza değil, önemli
işlere ayırmak durumundayım."
Hayatını İKSV Tiyatro Festivali gibi bir zırvalıklar
panayırına adamış olan Dikmen Gürün'ün önemli bir işi olduğuna
inanacak safdiller, demek ki, Gürün'ün bu zekâdan yoksun, utanç
verici, nezaketsiz ve maganda övünmeleri kaleme almasını
dayatacak kadar geniş bir kitle oluşturuyorlar. Gürün, halk diliyle dobra dobra konuşarak, derin anlamlı, samimi ve
önemli şeyler söylemek yerine; gerçekleri örtbas etmeye yarayan,
yapmacık ve steril klişelerden ibaret, zekâdan uzak bir dille
(şimdilerde çok daha muğlak ve kaypak bir versiyonunu "Mimemis
dili" diye adlandırmakta olduğumuz bir dille) yavan, bayat ve
yüzeysel şeyler söylemeyi tercih ettiği için (ve bir de
muhtemelen, Şakir Eczacıbaşı'yı tanıdığı için) kendini
fazlasıyla seçkin ve aristokrat hissediyor olmalı.
Yaratıcılıktan nasipsiz bu fani insanların, nezaket saydıkları o
yapmacık ve klişe "üsluba" can simidi gibi sarılarak,
kendilerini önemli hissettirmeye umutsuzca çabalamaları, bana
çok ama çok acıklı geliyor. İşin tuhaf tarafı, "Prof.
Gürün'ün, tiyatromuza katkılarını azımsamak için kara cahil
olmak gerek.Türk Tiyatrosu yeni Dikmen Gürün'leri kolay kolay
yaratamaz." diyen Nedim Saban bile, bu dolmayı yutmuş (ya da
yutmuş görünüyor).
Ben, Nedim Saban'ın sözünü ettiği "kara
cahil"lerin en karası olmalıyım ki, "Prof. Gürün'ün,
tiyatromuza katkılarını" değil "azımsamak",
hiçimsiyorum. Onun başkanlığını yaptığı İKSV tarafından
düzenlenmiş festivali, en iyi yıllarında bile beğenmediğim gibi;
Gürün'ün bir yazar ya da eleştirmen olarak yazdığı hiçbir yazıda
herhangi bir zekâ ya da yaratıcılık kıvılcımı görebilmiş
değilim. Bence, sayın Gürün, zekâ ve yaratıcılıktan nasipsiz
olanların her zaman mecburen yaptığı gibi, herkesle iyi
geçinmeye çalışan, uyumlu ve yumuşak bir kişilik sergilemekte,
hayatı boyunca dişe dokunur bir tek satır yazamamış olmasını,
nezaket kavramına aşırı sahip çıkarak dengelemeye (veya örtbas
etmeye) çalışmakta...
Saban'a gelince. O da az aristokrat
değildir, ama tartışmadan kaçmak için Gürün'ün o yavan ve
zekâdan uzak klişelerine başvurmayacak kadar da zekidir.
Tartışmadan kaçmanın daha esprili ve zekice yöntemlerini
bulmaktan aciz değildir: Bakınız Feridun Çetinkaya'ya yazdığı
bir cevap yazısında Saban, Gürün'ünkine benzer bir aristokrat
kaçış tepkisinin formatını nasıl değiştiriyor ve tartışmadan
kaçma yöntemini klişeden ve sığlıktan nasıl kurtarıyor:
(...) umarım bu son yazı olur. (Benim
için ilk ve sondur) Bu polemiği son derece yakışıksız ve çirkin
bulduğum için, kendi adıma son yazı olacak. Yani polemiğin içine
girmem! Niçin girmem? Vaktim yok, çok önemli bir adam olduğum
için mi? Yoo, insan iki saat erken uyanır ve vakit bulur
isterse.Çok önemli bir adamım, dedikodu sevmem diye mi? Aman
yapmayın, herkes dedikoduya bayılır.
Kaynak:
Feridun Çetinkaya,
Nedim Saban'ın "Temiz Tiyatro" Başlıklı Yazısına Katkı
Saban, yukarıda linkini verdiğimiz yazıda,
beni de, (hem de benim bu yazıda Gürün'ü suçladığım şeye benzer
bir şeyle) suçlamıştı:
Coşkun Büktel’i, herhalde(?) sevmem.
Herhalde diyorum çünkü tanımıyorum. Bir iki defa selam verdim,
almadı. Böyle zorla selam alan tipler vardır, gıcık ederler
beni. Acaip sevdiğim bir yazar da var aralarında. Dostum aynı
zamanda. Ama kendisine selam vermek için 450 kalori harcamak
gerek. (...) İşte ben
hiç sevmediğim, 450 kalori harcamamak için selam vermeyeceğim
Büktel’in yeni eserlerini beklediğim için polemiğe girmek
istemiyorum ve bu konudaki son yazıma bu nedenle imza atıyorum.
Bu vesileyle Saban'a burada kısaca cevap
verelim: Nedim Saban'ın beni sevmemesi anasının ak sütü gibi
hakkıdır. Ama benim hakkımda yanlış bir imaj yaratmasına izin
veremem. Çünkü ben, Saban ve Gürün gibiler gibi (öyle ya da
böyle) kendini seçkin ve aristokrat hisseden, önemli işleri olup
hiç vakti olmayan, selam verilemez, ulaşılmaz bir insan gibi
görünmeye tenezzül eden yapmacık bir insan değilim. Kolay
ulaşılırım. Sitemin banner'ı üstündeki "iletişim" düğmesine
bastığınızda ev telefonuma bile ulaşırsınız. İnsanlarla arama
sekreterler, telesekreterler, yalanlar, atlatmalar koyarak
kendimi ulaşılmaz kılmaya çalışmam. Yirmi yıldır değiştirmediğim
eski model telefon ahizemde arayanların numarası görünmez.
Telefon çaldığında kimin aradığını bilmem ama yine de,
telefona mutlaka kendim çıkarım. Nezaket anlayışım oldukça
marjinaldir; başkalarının nezaket saydığı şeyleri iki yüzlülük
olarak değerlendirdiğim gibi, en yaygın iletişim
alışkanlıklarımızı bile nezaketsizlik saymaktayım: Örneğin, reklamcılık yıllarımda, çalıştığım ajansların santral memurelerine,
daima şu direktifi vermişimdir: "Ben, kimseden kaçmaya
çalışmıyorum. O nedenle, lütfen, beni arayan insanları, isim
filan sormaksızın, bana direkt bağlayınız. Beni arayanları, 'kim arıyor?' diye
sorguya çekmeniz, bana çok çiğ bir davranış, çirkin bir
nezaketsizlik gibi geliyor. Bu nezaketsizliği beni arayanlara ve
benim adıma yapmanıza izin vermiyorum."
Kısacası, ben, Saban'ın "450 kalori"
laflarıyla anıştırdığı burnundan kıl aldırmaz, ulaşılmaz seçkinlerden
değilim; tam tersine, seçkinlerin (özellikle de seçkin
taslaklarının) burnunu sürtmeye yeminli biriyim.
Her neyse, Saban'ın haklı bulduğum
(yalnızca olayın vahametini örtbas edecek kadar "yumuşak" yazmış
olmakla suçladığım) eleştirilerini ve Gürün'ün cevap içermeyen
cevabını aşağıda alt alta sunarken; gerçek tartışma adabının ne
olduğu ve nezaket denen kavramın sınıfsal ve izafi karakteri
hakkında okurlarımızın bir kez daha düşünmesine katkı
sağlayacağıma inanıyor ve bu inançla son sözü Saban ve Gürün'e
bırakıyorum:
NEDİM
SABAN
2 Ağustos 2009 / 2010 rezaletleri
1.YAZI
IŞIĞIN OĞULLARI İLE KARANLIĞIN OĞULLARININ SAVAŞI
Bir oyuna gittiğinizde, seyirci ışıkları söndüğünde...Daha
beşinci dakikada içinize bir sıkıntı çöktüğünde...Çocukken
uyumak için anneniz size köydeki koyunları saymanızı
öğütlemişken, bu kez siz uyumamak için son girdiğiniz denizdeki
denizanalarını, evinizdeki yemek takımının bıçaklarını saymaya
başladığınızda...Yanınızdakine çaktırmadan saatinize
baktığınızda, cep telefonunuz kapalı mı gibi bakar gibi yapıp
aslında oyunun bitimine kaç dakika kaldığını
hesapladığınızda,IŞIĞIN OĞULLARI İLE KARANLIĞIN OĞULLARININ
SAVAŞI'nı veriyorsunuz demektir.....
Aslında bir oyunu alkışladığınız gibi, yuhalama hakkına sahip
olduğunuzu unutmamalısınız.Ama lokantada şarap tadarken şarabı
geri yollamayan kibar hanımlar ve beyler gibi, oyundan yarıda
çıkmayı bile garipser,karanlıkla savaşırsınız adeta.....Hele
karşınızda İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi, karanlığa karşı
ışıkla savaşan, kültür dostu bir vakıf varsa...Onlara bir şans
daha vereyim dersiniz!Ben onların ışığın oğulları ile karanlığın
oğullarının savaşındaki mücadelelerinde pekçok şans verdim.Ama
imza attıkları son rezaletten de yirmibeşinci dakikada
ayaklarımı vura vura çıktım.....
İKSV'nin son tiyatro festivallerinde de içe kapandığını
gözlemlemiştim. Özellikle yurtdışından getirttikleri oyunların
kalitesi gittikçe düşüyordu. Tiyatro dünyası tavırlıydı, hatta
birkaç dergide bu konuda yazılar, bazı sanatçıların görüşleri de
çıkmıştı. Ben dünyanın pekçok festivalinde oyunlar izlemiş
şanslı vatandaş olarak tiyatro festivalinin ruhunu yitirmesi,
alternatif olmaya çalışırken amatörleşmesi meselesinde sessiz
kaldım. Belki maddi koşullar el vermiyordur diye düşündüm. Kaldı
ki, her yıl yapılan festivalin iki yılda bir yapılıyor olması
bile koşulsuzlukların göstergesiydi.Ancak, biraz araştırıca
vakfın gittikçe içe kapandığını, danışmanlarına danışmaktan
vazgeçtiğini, ısrarla aynı kişilere adeta ısmarlama işler
yaptırtarak kendisini bir kısır döngüye sürüklediğini
gözlemledim.Kızamadım yine de. Sonuçta her festivalin bir
karakteri vardır. Gitmeyiz, görmeyiz, olur biter dedim kendi
kendime.Ya da, alternatif festivallerin oluşumuna destek
veririz. Sanat kısır döngüyü zaten mayasında barındırmayacağı ve
sisteminden kusacağı için, bu sinerji daha heyecan verici
oluşumları yaratacaktır. ....
Ancak işin içine 2010 gibi iddialı bir söylem girince, sabrım
taştı doğrusu!Rumelihisarı'ndaki Işığın Oğulları Sefaleti'nin
Avignon, Barcelona ve Atina'dan sonra İstanbul'da oynandığı
tamamen aldatmacadır.Amerikalılar wishful thinking diyorlar. Eee
biz de, aldatmaca demeyelim de, keşke olsaydı, diyelim bari!
Bu oyun sözkonusu festivallerde, hastalık (!!!) bahanesiyle
sergilenmemiştir.Zaten sahnelenseydi, şarabı geri göndermek
cesaretini bulan Avrupalılar, bu çalışmayı, daha doğrusu
çalışmamayı yuhalarlardı.İkinci aldatmaca, oyunun program
dergisinde yazdığı gibi 75 dakika olmasıdır. Sözkonusu müsamere
prova edilmediği için, 75 dakika olduğu sanılmıştır.Benim 25.
dakikada kurtulduğum işkence, ben kendi kendimi azad ettikten
sonra 80 dakika daha sürmüştür. Yani toplamda 105 dakikadır.İKSV
gibi ciddi bir kuruluş, 2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin halkına
daha zamanlamasını bile bilmediği bir oyun projesi sunuyor. Yahu
Avignon, Barcelona ve Atina'da saatler mi bozuktu? Hani orada
oynamıştınız? Bir zahmet saat tutup, Türkiye'deki program
dergisine de yazıverseydiniz........
Nuri Çolakoğlu/Dikmen Gürün gibi iki değerli kişinin bu projeye
niye imza attıklarını çok merak ediyorum doğrusu.Daha önce
İstanbul'a getirdikleri SEAS projesi de son derece tartışmalıdır
çünkü projenin uluslararası küratörü paraya para demeyen ve daha
çok ticari beklentileriyle öne çıkan bir figürdür. (Bu kişinin
portresini ve projenin ayrıntılarını ayrıca
yazacağım)Üniversitelerarası Tiyatro Şenliği deseniz, bunun için
2010'a gerek yoktu, zaten ODTÜ ve BOĞAZİÇİ, yıllarca en coşkulu
şenliklere imza atmıştı.
Prof. Gürün'ün, tiyatromuza katkılarını azımsamak için kara
cahil olmak gerek.Türk Tiyatrosu yeni Dikmen Gürün'leri kolay
kolay yaratamaz. Ancak şahsen ben, şu anda 2010 ajansının
kimlere teslim edildiğini de araştırmış bir kişi olarak, neden
Çolakoğlu'ndan sonra direndiğini ve hangi projeleri geçmediği
için istifa ettiğini çok merak ediyorum.
Bir de, geçmeyen projeler, "Işığın Oğulları ile Karanlığın
Oğullarının Savaşı gibi" idi ise, tiyatro eleştirmenlerinin
oyunlardan sonra birbirlerine söylediği sözü tekrarlamak
isterim: "Allah başka zeval vermesin", "En kötü günümüz böyle
olsun"!
Gelelim oyundan niçin çıktığıma?Siz bir okuma tiyatrosunu,
performans diye yıtturmaya çalışır, benim çocukluğumun "Jules ve
Jim" filminin yıldızı Jeanne Moreau'yu ihtiyar masalcı olarak
karşıma oturtarak, dramaturjisi "savaş kötüdür"den öteye
gitmeyen yüzeysel bir metni barkovizyondan yansıtmaktan
utanmazsanız, ben o oyundan çıkarım. Kaldı ki, Cüneyt Türel'e
ilk tiradı ezberletip, ikinci tiradı okutur, üstelik orada bile
Türkçe ustasının dilinin provasızlıktan sürçmesine neden
olursanız, "Kara Tavuk" oyununda devleşen oyuncunun gözümden
düşmemesi için ayaklarımı vura vura çıkarım. ( Keşke yanımda
birkaç tane yüksek topuklu hanım olsaydı da, topuklarını vura
vura birlikte çıksaydık. )Evrensel mesaj verme uğruna Türk ile
Fransızı, Filistinli ile İsrailliyi bir araya getir, şakacıktan
bir ağıt söylet, barkovizyonun durması gerektiği zaman
teknisyenin kocaman elini ışığın önüne getirecek kadar ilkel bir
teknik ham hum şorolop numarasıyla, bize performans sanatı
numaraları yap.Vallahi Amos Gitai'nin büyük bir film yönetmeni
olduğu zaten şehir efsanesidir. Tiyatrodan da , performanstan da
ömür boyu uzak durmalı, hele İstanbul'u halen terk etmediyse,
bir köşede şiş kebap filan yiyorsa, acilen terk etmelidir.
Bu yazı, 2010 için bir tartışma zemini başlatacaktır mutlaka.Ama
bu performans için harcanan para yerine, 2010 Kültür
Başkenti'nde hala Maslak'ta fuhuş yapmak zorunda kalan hayat
kadınlarının performanslarına bakılsa ve ödenekler oraya
aktarılsa çok daha iyi olur düşüncesindeyim.
Geçen hafta Urla'da Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin düzenlediği
3. Tiyatro Buluşması'na katıldım. 48 derece sıcaklıkta Turgay
Tanülkü'nün söylediği bir söz beni çok etkiledi. "Fahişeden
büyük oyuncu var mı? Zevk almadığı zaman bile karşısındakini
erkek gibi hisettirir. Onlar en büyük emekçilerdir!"2010 Avrupa
Kültür Başkenti'nin ödeneklerinden prova yapmak,program
dergisine oyun süresi yazmak, ezber yapmak gibi dertleri olmayan
emeksizlerin nemalanması yerine, şehrin gerçek sahibi olan en
büyük emekçilerin nasiplenmesi dileğiyle...
2 Ağustos 2009
Nedim Saban'a
Yanıt:
TARTIŞMA
BÖYLE Mİ OLUR!
Dikmen Gürün
(05.08.2009)
Sayın Nedim Saban,
3 Ağustos tarihinde tüm
tiyatro sitelerine yolladığınız yazınızı
hayretle okudum. Size aynı üslupla cevap
yazabilirdim ama bunu, genel duruşumla
bağdaştırmadığım için, elimden geldiğince
nezaket kuralları içinde kalmayı yeğliyorum.
Tartışmanın belli ölçüleri olmalı.
1) “Işığın Oğulları ile
Karanlığın Oğullarının Savaşı”ndan
çıktığınızı gördüm. 25 dakika filan
kalmadınız oyunda. Her neyse. Önemli değil.
Ama, izlemediğiniz bir oyunu alıp yerden
yere vuracaksanız ve bunu Jeanne Moreau gibi
efsane bir sanatçının yaşına hakaret edecek
kadar fütursuzca yapacaksanız benim size
söyleyecek bir sözüm olmamalı aslında.
Bir gösteriyi
beğenmeyebilirsiniz ama, bu konuda konuşmak
için 10-15, hadi diyelim 25 dakikalık bir
seyir yetmez! Sanıyorum sizin özel bir
takıntınız var bu projeye, İKSV’ye, Tiyatro
Festivali’ne, bana, 2010’a…. Benim 2010’dan
istifa etmemle ilgili kinayeniz de harika:
“2010’da reddedilen projeler de böyle
idiyse” (sözüm ona) alay ediyorsunuz!
Benimle mi? O iş biraz sizin boyunuzu aşar
Nedim Saban. Daha hangi projelerin
reddedildiğinden bile haberiniz yok. İstifa
ettim çünkü o projeleri destekliyordum.
İstifa ettim çünkü ilkelerim söz konusuydu.
Sizin ilkeler bağlamında duruşunuz eminim ki
benimkinden hayli farklıdır. O nedenle
konuşmaya değmez.
Amos Gitai’nin kebap
muhabbeti ne anlama geliyor anlamadım. O
soğuk Maslak ve fuhuş . cevherinizi de (!)
anlamış değilim. Gitai’nin bir entelektüel
olarak sinema dünyasındaki yeri her halde
yadsınamaz. Onun tiyatrodaki yöntemi,
çizgisi sizin tiyatro zevkinize hitap
etmemiş olabilir. Ne var ki, bir tiyatrocu
ve de, eğer yanılmıyorsam, Kadir Has
Üniversitesinde ders veren bir kişi olarak
üslubunuza özen göstermek zorundasınız diye
düşünüyorum. Öğrenci yetiştiriyorsunuz… Şu
bir gerçek ki, “Işığın Oğulları ile
Karanlığın Oğullarının Savaşı” sizin
yaptığınız oyunlardan çok farklı. Ayrıca,
anlatı odaklı ve oratoryo havasında bir eser
olduğu her yerde yazıldı-çizildi. Moreau ve
Cüneyt Türel’in elindeki kitapçıklar da
ezberlerinin yetersizliği ile ilgili
değildi. Yönetmen öyle istemişti.
2) Bu gösteriye
“yutturmaca” demek nereden esti aklınıza
bilinmez. Bu, dört festival arasında
imzalanan sözleşmeye ve ortaya çıkan projeye
saygısızlıktır. Kaldı ki, ürettiğiniz bu
senaryoyu çeşitli tiyatro sitelerine
serpiştirerek İstanbul 2010’u tartışmaya
açmak da yapılacak en büyük yanlıştır.
Yazık. Ben size baştan anlatayım: “Işığın
Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı”
dört önemli festivalin ortak çalışmasıdır.
Avignon Festivali’nin açılışı 7 Temmuz’da bu
oyunla yapılmıştır. 14 Temmuz’a kadar orada
oynamıştır. Jeanne Moreau Barselona’da
provalar sırasında aniden hastalandığı için
Paris’e dönmüş ve hem Barselona hem Atina
temsilleri son anda iptal edilmek zorunda
kalmıştır. Hastane raporlarını mı yollasak
acaba size, ya da bu festivallerin aylar
önce basılmış olan kataloglarını mı, veya
iade bilet dökümlerini mi? Bu yaşanan
talihsizliği gerek konuşmalarım gerekse
yazılarımda belirtmiştim… Kime, neyi, neden
yutturalım? Ne kadar sağlıksız bir bakış bu!
Bu arada, bir yan bilgi olarak vereyim; 2010
Ocak ayında Paris’te Odeon Tiyatrosu
–Theatre del’Europe’da oynayacak. O ki yurt
dışı etkinlikleri yakından izlediğinizi
söylüyorsunuz, bunları biliyor olmanız
gerekirdi.
3) Tiyatro Festivaline
gelince: Festival tabi ki eleştiriye açıktır
ama bu eleştiriler yapıcı olmalıdır.
Saldırgan bir üslubun İKSV’ye ve Festival’e
hiçbir zararı dokunmaz. Biz, bildiğimiz
yolda devam ederiz. Ayakları yere sağlam
basan kültür ve sanat insanlarının
eleştirilerini dinleriz. Görüşlerini alırız.
Eleştirilerini okuruz. Sizin gibi sansasyon
peşinde koşan insanların değil. Tiyatro
Festivali tüm maddi sorunlara karşın
yıllardır saygın işler yapan, uluslararası
arenada adından söz ettiren, çıtasını
sürekli yükselten ve de genç sanatçılara
elinden geldiğince alan açan, ortak
yapımlara destek veren bir etkinliktir. Siz
de daha bir hafta önce festivale katılmak
için bir öneride bulunmuştunuz eğer
yanılmıyorsam.
4) 2010’a gelince:
Elbette eleştirilir, tartışılır, sorgulanır.
Zaten bunlar yapılıyor da ama sizin
yaptığınız gibi değil. Üslubunuz ve bu
üslupla başlatmayı umduğunuz tartışma bence
tartışmadan başka her şeye benzeyecektir.
Tartışmak ciddiyet ister. Bu arada, “Işığın
Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı”
İKSV Tiyatro Festivali’nin bir özel proje
olarak gerçekleştirdiği ve İstanbul2010’un
da katıldığı bir projedir. Lütfen o ince
çizgiyi gözden kaçırmayın.
5) SEAS projesi ile
ilgili olarak da oturduğunuz yerden senaryo
yazmayınız. Ayıptır. Bu proje, ki
İstanbul’daki etkinlikleri takip
etmediğinizden adım gibi eminim, şimdi Kuzey
Denizi kentlerinde devam ediyor. Bir
sanatçımızın sanıyorum 2008 başlarında ve
Bulgaristan’da SEAS projesinin müellifi ile
yaşadığı sorunlar neden sizi 2009’da yapılan
SEAS/İstanbul’a karşı garip senaryolar
üretmeye itiyor anlamadım. Hangi sıfatla
neyi sorguluyorsunuz siz? SEAS İstanbul’u;
AB’den Intercult’a, Svenska İnstitutet’den
Stockholm Stad’a çeşitli yabancı kültür
kurumlarından Anadolu Kültür’e, Tütün
Deposu’ndan, Tiyatro Festivali’ne, Santral
İstanbul’a, Garaj İstanbul’a, Talimhane
Tiyatrosu’na kadar pek çok kurum ve
kuruluşun içinde olduğu bu projeyi burada
ben ve ekibim hayata geçirdik. Çok da
başarılı bir etkinlik oldu. Tuğçe Tuna/Rem
Dans, Mahir Günşiray/ Tiyatro Oyunevi, Şafak
Uysal-Bedirhan Dehmen gibi sanatçılar SEAS
İstanbul’da yer aldılar. Mahir Günşiray
şimdi Goteborg’a da gidiyor
Siz, SEAS/İstanbul’u
karalama hakkını nasıl buluyorsunuz
kendinizde bilmiyorum. Bunu neye dayanarak
yapıyorsunuz onu da bilmiyorum. Ama şunu çok
iyi biliyorum: Siz, İstanbul 2010’da
projenin nasıl gerçekleştiğini
bilmiyorsunuz. Bütçesini bilmiyorsunuz.
Koşulları bilmiyorsunuz. Yapılan sözleşmeyi
bilmiyorsunuz. Dolayısıyla, projenin
İstanbul 2010’a maliyetini bilmiyorsunuz.
Evet, hiçbir şey bilmiyorsunuz ve karalamaya
çalışıyorsunuz. Ben yaptığım her işte çok
titizimdir Nedim Saban. Lütfen insanın
sabrını ve sınırlarını zorlamayın.
6) 2010’un yaptığı
İstanbul Üniversiteleri Tiyatro
Şenliği-Türkiye Üniversiteleri Tiyatro
Şenliği ve 2010’da yapılacak olan Avrupa
Üniversiteleri Tiyatro Şenliği, siz amacını
pek anlamasanız da tüm üniversitelerimizden
destek gören bir şenlikler zinciridir.
Ayrıca, ODTÜ ve Boğaziçi Üniversiteleri de
bu Şenliğe katılarak bize destek vermiştir.
2009 yılında Anadolu’dan 25 ve İstanbul’dan
15 üniversite topluluğu Türkiye
Üniversiteleri Tiyatro Şenliği’nde yer
almıştır. Bu olaya bakışınızın da ne kadar
sağlıksız olduğu ortada.
Son olarak, şunu
bilmenizi isterim ki bu cevabım bir “arkası
yarın” tefrikasına zemin oluşturmayacaktır.
Asla. Siz her nedense bu tür itişmelerden,
kakışmalardan besleniyorsunuz. Benim ise hiç
tarzım değil. Okumak gafletinde bulunduğum
yazınıza maalesef cevap vermek zorunda
kaldım. Bugün itibariyle kepenklerimi
kapatıyorum çünkü değerli zamanımı size,
sizin saldırılarınıza değil, önemli işlere
ayırmak durumundayım.
(Kaynak:
iatp-g)
|