Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında  İlkemiz Büktel'in Gör Dediği Arşiv İletişim

 


NOT: BU HAYALİ KONUŞMAYA FACEBOOK'TA YORUM EKLEYEBİLİRSİNİZ. TABİİ Kİ, ENGELLENME İHTİMALİ OLMADAN... LÜTFEN, TIKLAYINIZ!

 

LEMİ, AYŞENİL VE MUSTAFA ARASINDA (TİYATROMUZUN SOMUT GERÇEKLERİNE DAYANAN) HAYALİ BİR KONUŞMA

 

 

MUSTAFA: Lemi Bey, Ayşenil Hanım; Coşkun Büktel aleyhine açtığımız "küfür karşıtı kampanyaya" niçin imza vermediniz, allasen?

AYŞENİL: Yani şu linç kampanyasına mı?

MUSTAFA: Rica ederim, Ayşenil Hanım. Lütfen, Coşkun Büktel ağzıyla konuşmayın!

LEMİ: Saçmalama, Mustafa! Burda biz bizeyiz. Aramızda yalana gerek yok. Lütfen sen de Büktel ağzıyla konuş! Trübünler önünde değiliz: Harbi olalım! Dediğin kampanya bir linç ve iftira kampanyası değil miydi? Coşkun Büktel bunu belgelerle kanıtlamadı mı?

MUSTAFA: İyi de kanıtlamasının bir anlamı yok ki!...

AYŞENİL: Nasıl yok, ya? Sen o kampanyanın bildirisinde Büktel'i Özdemir Nutku'ya iftira etmekle suçlamadın mı?

MUSTAFA: Suçladım. Ne var bunda? Fena mı oldu? Büktel'in suçlanması sizi niye rahatsız ediyor ki?

LEMİ: Bizi rahatsız eden Büktel'in suçlanması değil. Suçlamanın somut bir kanıta dayandırılmaması.

MUSTAFA: N'olmuş? Büktel'i her suçlayışımda somut kanıt göstermek zorunda mıyım?

LEMİ: Valla gösterebilsen iyi olur. Çünkü o birilerini her suçlayışında somut kanıt gösteriyor. Kanıtlara link veriyor.

AYŞENİL: Siz bildirinizde herifi kanıt filan göstermeksizin Nutku'ya iftira etmekle suçlarken; herif, aslında Özdemir Nutku'nun kendisine iftira ettiğini DT'nin CD'siyle Nutku'nun kendi ağzından belgeliyor, sizi kepaze ediyor, yahu?

LEMİ: Bu durumda biz adama karşı düpedüz iftira içeren o linç bildirisini nasıl imzalarız, Mustafa?!

MUSTAFA: Niye imzalamayasanız? 1100 kişi nasıl imzaladı? Özdemir, Tuncer, Tamer, Kenan, Genco ve diğerleri nasıl imzaladı? Coşkun onları eleştirdiği gibi, sizi de kıyasıya eleştirmiyor mu? Size de zarar vermiyor mu?

LEMİ: Tamam da, bu yüzden herife açıkça iftira edecek kadar gözü kara davranamayız ki!

MUSTAFA: Bakın, madem harbi konuşuyoruz, açık söyleyeyim: Bu benim ekmek kavgam! Gerekirse yalan da söylerim, iftira da atarım. Bence siz de bu kavganın içindesiniz. Siz de elinizi taşın altına koymak zorundasınız. Birlik olmalı ve her çareye başvurmalıyız! Zaten Büktel'e iftira edilmesi kimsenin umurunda değil ki!...

AYŞENİL: Bizim de umurumuzda değil, Mustafa! Ama Büktel'e iftira ederek imzamızı kirletme riskine niye girelim ki?

LEMİ: Büktel'e kendi imzamızla iftira edecek olduktan sonra, seni niye besleyelim ki?

 

COŞKUN BÜKTEL / 4 Eylül 2010

 

MUSTAFA: Lütfen, rica ederim, beni beslemek ne demek?! Coşkun Büktel’le Hilmi Bulunmaz’ın bu çirkin iddialarını sizin ağzınızdan duymak... beni çok... inanın, çok şok etti!

LEMİ: Bırak şimdi şoku boku Mustafa! Ne yani beslemiyor muyuz seni?

MUSTAFA: Teessüf ederim!

AYŞENİL: Teessüf edermiş, sevsinler! Hiçbir şey edemezsin, Mustafa! Lütfen kendine gel! Sen eskiden velinimetlerine çok daha saygılıydın.

MUSTAFA: Ama Ayşenil hanım, asıl saygısızlığı siz bana yapıyorsunuz.

AYŞENİL: Konu biz değiliz, Mustafa! Bizim sana saygılı olmak gibi bir borcumuz yok! Biz sana saygısızlık yapmıycaz diye bir garanti mi verdik? Hayır! Ne verdik? Para verdik. Biz sana saygılı olmak zorunda değiliz. Ama sen bize, biz velinimetlerine, saygısızlık edemezsin.

MUSTAFA: Ben size sadece teessüf ettim.

AYŞENİL: Sen bize teessüf bile edemezsin, Mustafa!!

LEMİ: Ayrıca niye teessüf ediyormuşsun ki? Biz sana ne saygısızlık yapmışız? Gerçekleri söylemek saygısızlık mı? Seni reklamla beslemiyor muyuz?

MUSTAFA: Rica ederim, Lemi Bey, beslemek ne demek? Bizim aramızda karşılıklı menfaate dayanan bir iş münasebeti var. Ben dergimde sizin reklamlarınızı, haberlerinizi yayınlıyorum, siz de ücretini ödüyorsunuz.

LEMİ: Git, Allahını seversen!... İş münasebetiymiş!... Ne münasebet ya?!... Senin 150 tane bile satmayan dergine reklam vermek iş mi yani?... Sana o reklamları niye verdiğimizi artık cümle alem biliyor. Bilmeyenlere de Hilmi Bulunmaz günde kırk vakit anlatarak bildiriyor zaten. Daha doğrusu, kafalarına çivi çakar gibi çakarak ezberletiyor.

AYŞENİL: Evet, ya, o herif ne zaman bıkacak her Allah’ın günü tekrar tekrar ayni şeyleri anlatmaktan?

LEMİ: Bıkacağını sanmam. Hatırlamıyor musun, Büktel ne diyordu onun için?

AYŞENİL: Ne diyordu?

LEMİ: Mustafa iyi hatırlar. Di mi, Mustafa!

AYŞENİL: Ay insanı çatlatmayın! Lütfen söyler misin, Mustafa? Büktel, Hilmi için ne diyordu?

MUSTAFA: Hatırlamıyorum.

LEMİ: Pitbul diyordu. Tuttuğunu bırakmaz diyordu.

AYŞENİL: Evet, evet, ben hatırladım!

LEMİ: Hilmi, günde kırk vakit insanlara ne anlatıyor? Kapitalizmin ilelebed muhafaza ve müdafa edilmesi için, bizim devlet bütçesiyle Mustafa’yı beslediğimizi anlatıyor.

MUSTAFA: Siz Hilmi’nin bu palavralarına katılıyor musunuz yani?

AYŞENİL: Valla seni beslediğimiz doğru. Devlet bütçesinden beslediğimiz de doğru. Seni kendi cebimden besleyecek değilim, herhalde.

LEMİ: Hilmi’nin deyişiyle tüyü bitmedik yetimlerden alınan vergileri senin cebine koyduğumuz da doğru.

AYŞENİL: Sana yaptığımız bütün o ödemeleri 150 bile satmayan derginde görünmek amacıyla yapmadığımız da doğru.

LEMİ: Evet, her ay gecikmeli çıkan derginde, reklam diye bir ay önceki tiyatro programlarımızı yayınlamanın herhangi bir tanıtım değeri bulunmadığını çocuklar bile anlıyordur. Ee?... Bu durumda, Hilmi’nin söyledikleri niye palavra oluyormuş, bize açıklayabilir misin, Mustafa?

MUSTAFA: Yani siz bana gerçekten kapitalizmi ilelebed muhafaza ve müdafa etmek için mi reklam veriyorsunuz? 

AYŞENİL: Valla ben Kapitalizm mapitalizm anlamam! Ben seni niçin besliyorum? Tiyatroda kurduğum düzenin sorunsuzca devam etmesi, çatlak seslerin caydırılması ve başımın ağrımaması için besliyorum.

LEMİ: Al benden de o kadar! Yani biz seni düzenin sürmesi için besliyoruz. Hilmi de bu düzene kapitalizm diyor. Bu durumda Hilmi, seni besleme sebebimiz hakkında pek de karavana atıyor sayılmaz, di mi?

AYŞENİL: Peki ama sen, Mustafa, seni beslemek için yaptığımız aylık ödemelerin hakkını verebiliyor musun? Ne gezer?!! Çatlak sesler susmuyor, başımızın ağrısı dinmiyor.

LEMİ: Hilmi Bulunmaz Pitbul gibi yakamıza yapışmış, öldür Allah, bırakmıyor. Coşkun Büktel, senin iftiralarına kızıyor, hesabını bizden soruyor. Bu iftiracıyı niye besliyorsunuz, diyor!

MUSTAFA: Unutuyorsunuz galiba, Lemi Bey, Büktel, benim iftiralarımdan çok, Özdemir bey’in iftiralarına kızıyor. Büktel’e ilk iftirayı atan ben değilim. Büktel'in kızdığı asıl iftirayı Özdemir Nutku attı... Fransa'da yazılmış ikinci bir Theope var, dedi. Bilmiyor olamazsınız, çünkü Nutku bu iftirayı atarken onun yanında oturuyordunuz.

LEMİ: Bana ne Nutku'nun iftirasından?

MUSTAFA: Size ne olur mu? Nutku sizin en fanatik destekçiniz... Uykucu bakan sizi antidemokratik bir kararla genel müdürlükten alınca, sizi savunmak için Özdemir bey Tuncer'le birlikte bakanı protesto eden birer yazı yayınladılar. Bu yüzden bakan onların da DT Repertuar Kurulu üyeliklerine son verdi... Nutku, sizin uğrunuza Repertuar Kurulu üyeliğinden, hatta başkanlığından oldu. Ben Nutku'nun "Theope" iftirasını örtbas etmek için Büktel'e karşı boşuna mı kampanya başlattım? Nutku'dan bana ne? Ben sırf sizin dostunuz olduğu için savundum Nutku'nun iftirasını. Dergimin kapağına "Evet, İkinci Bir Theope Var" diye başlık attım.

AYŞENİL: Düpedüz yalandı!

MUSTAFA: Olabilir. Ama ben bu yalanı sırf Lemi Bilgin'i savunmuş olan Özdemir Nutku'yu savunmak için yayınladım. Sırf sizleri eleştiren Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ı yıpratmak için "Temiz Tiyatro" kampanyasını başlattım.

AYŞENİL: Siz linç kampanyasına "Temiz Tiyatro" kampanyası diyordunuz, di mi? Ayol düpedüz iftira kampanyasıydı o... Ondan daha kirli bir kampanya ben ömrü hayatımda görmedim. Kampanya bildirisinde Özdemir Nutku'nun Büktel'e iftira ettiğini görmezden gelip saklamakla yetinseydiniz, anlardım. Her şeyi söylemek zorunda değiller derdim. Ama siz kampanya bildirinizde, Büktel'in Nutku'ya iftira ettiğini yazmışsınız yahu! E, çüş yani!... Bu kadar da katmerli yalan olur mu, kardeşim? İftirayı görmezden gelmek neyinize yetmiyor. Yok, bir de kalkıp, iftiraya uğrayan Büktel'i iftiracı, iftira eden Nutku'yu ise iftira mağduru yapıyorsunuz. Gerçeği 180 derece değiştiriyorsunuz. Bu kadarı artık, ayıptır söylemesi, eşeğin... eşeğin... eşeğin şeyine...

LEMİ: Tamam Ayşenil, yorma kendini, anladık!

AYŞENİL: Lemi'ciğim, bunlar bir de kalkıp ne yaptılar? "Temiz Tiyatro" adını verdikleri o iftira dolu, kirli kampanya bildirisini, sadece internette yayınlamakla kalmadılar; bizim reklamlarımızla beslenen dergilerinde de yayınladılar. Yani bizim ödediğimiz paralarla iftira yayarak okurları ve tiyatro tarihini zehirlediler. Utanmaz şey!... Bir de gelmiş "o bildiriyi niye imzalamadınız?" diye hiç yüzü kızarmadan, bizden hesap soruyor. Bu kadarı da artık arsızlık olmuyor mu, Mustafa?

MUSTAFA: Eeeeee-eh! Yeter be!!! Sabahtan beri vır vır vır!...

AYŞENİL: Ne?!! Ne dedin sen?!!

 

COŞKUN BÜKTEL / 27 Eylül 2010

 

 

MUSTAFA: Ne diycem, be?!... Yeter dedim!! Daha fazla üstüme gelmeyin! Velinimetim olabilirsiniz ama bu kadar hakarete katlanamam!

LEMİ: O zaman katlanma, Mustafa!... Dergini bizsiz çıkar, reklamsız çıkar!

AYŞENİL: Demek benim sözlerime "vırvır" diyorsun?!!

MUSTAFA: Ama çok üstüme geliyorsunuz, Ayşenil hanım! Lemi Bey, lütfen siz üstünüze alınmayın, size hiçbir lafım yok, siz elbette ki velinimetimsiniz; her sayıda beş sayfa reklam vererek derginin çıkmasını tek başınıza garanti ediyorsunuz. Size sözüm yok! Ama Ayşenil hanım, bir sayfa reklam veriyor diye, sizin bile etmediğiniz hakaretleri ediyor bana!

AYŞENİL: Senin yüzüne somut gerçekleri çarpmakla sana hakaret mi etmiş oluyorum? Sen kanıtlı belgeli gerçeklere "vırvır" diyorsun diye, gerçekler gerçek olmaktan çıkıyor mu?! Söyler misin, sana somut gerçekleri hatırlatmak hakkına sahip olmam için dergine kaç sayfa reklam vermem gerekir? 

MUSTAFA: "Gerçek, gerçek" deyip durmayın, Ayşenil hanım! Matah bir laf ettiğinizi sanıyorsunuz. Ama siz de, biz de, neticede, gerçeğin peşinde değil, "iş yapmanın" peşindeyiz. İşimizde gücümüzdeyiz. Gerçekmiş?! Nedir ki gerçek?! Biz ne dersek, gerçek odur. Biz insanları neye inandırırsak, gerçek odur. Madem ki, biz iftiracının Nutku değil de Büktel olduğunu söylüyoruz ve madem ki 1100 kişi bu söylediğimiz şeyi imzasıyla onaylıyor; gerçek, biz −yani 1100 kişi− ne diyorsa, odur.

LEMİ: İyi ama 1100 kişinin imzaladığı bildiride hiçbir belge göstermeksizin, Büktel'in Nutku'ya iftira ettiği söyleniyor. Oysa DT'nin toplantıda kaydettiği CD görüntüleri, gerçek iftiracının Büktel değil, Nutku olduğunu apaçık belgeliyor, Mustafa! CD görüntüleri, Nutku'nun Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope adlı bir oyundan söz ettiğini açıkça belgeliyor. Peki var mı böyle bir oyun? Siz 1100 kişi, böyle bir oyunun, Theope adlı ikinci bir oyunun, var olduğuna ilişkin herhangi bir belge gösterebiliyor musunuz?

MUSTAFA: Lütfen, "belge" gibi, "gerçek" gibi kavramları kutsallaştırmayın, Lemi Bey!

AYŞENİL: Peki neyi kutsallaştıralım? Yalanları mı? İftirayı mı?

MUSTAFA: Toplum iradesini!... Madem ki toplum, iftiracı da olsa Nutku'yu baş tacı ediyor; madem ki toplum "Theope" yazarı da olsa Büktel'den hoşlanmıyor, eleştiri yazıları yüzünden Büktel'e sıcak bakmıyor...

LEMİ: Evet, çünkü herkes lafını sakınmayan Büktel'in o belgeli ve dobra dobra eleştirilerinden rahatsız oluyor, sırasının kendine gelmesinden korkuyor.

MUSTAFA: Nedeni her ne olursa olsun, madem ki bu toplum, Büktel'e sıcak bakmıyor; o halde, toplumla ters düşmenin gerçekçilikle bağdaşmayacağını gayet iyi kavramış olgun insanlar olarak, bizim ne yapmamız gerekiyor? Toplumun iradesine saygı duymamız ve bu iradeye karşı çıkmak yerine onun paralelinde davranmamız gerekiyor. Gerçek ne olursa olsun, gerçekçilik budur.

AYŞENİL: Yani gerçekçilik gerçeği inkâr etmektir, öyle mi? Ne mantık ama!... Senin toplum iradesi dediğin 1100 imzalı bildiri, kanıtlı belgeli düpedüz bir iftira, yahu! Gerçekle şu kadar bir ilgisi yok! 

MUSTAFA: Ne fark eder ki?!! İnsanlar, gerçeği istemiyorsa, gerçeğin ne önemi olabilir ki?!... İnsanlar, Özdemir Nutku'nun değil, Coşkun Büktel'in iftiracı olmasına inanmak istiyor. Biz de o kampanya bildirisinde insanlara inanmak istedikleri şeyi sunduk ve 1100 kişi altına imza atarak bizim sunduğumuz şeyin gerçekliğini tescil ettiler. Gerçek artık biz ne diyorsak odur. Gerçek, çoğunluk ne diyorsa, ne istiyorsa, odur! Ve çoğunluğun sesi biziz! Bizim dergimiz!

LEMİ: Saçmalama, Mustafa! Ne çoğunluğu?... 150 tane satmayan derginle hangi çoğunluktan bahsediyorsun?...

MUSTAFA: Ben çoğunluk değilim de, Coşkun Büktel mi çoğunluk?! Aleyhinde 1100 kişi imza veriyor ama lehinde konuşup yazan üç kişi bile yok!

AYŞENİL: Evet, insanlar Büktel'i desteklemeye çekiniyorlar ama tüm aforoz şartlarında bile "Theope" oyunu ikinci baskıyı yaptı.

MUSTAFA: Lütfen, bana "Theope" propagandası yapmayın! 21. Yüzyıl'a girmişiz, ne Theope'si, allaşkına?! Burası Yunanistan mı?! Bırakın bu boş işleri!

LEMİ: Asıl sen tiyatral konulara burnunu sokmayı bırak, Mustafa! Sen Theope eleştirisine kafa yoracağına, dergini daha fazla satmanın çarelerine kafa yor!

AYŞENİL: Kafa yormasına gerek yok ki, Lemi'ciğim! Herif demin kendi ağzıyla itiraf etti: Senin verdiğin beş sayfa reklam, tek başına derginin çıkmasını garanti ediyor. Sağdan soldan aldığı diğer reklamlarla zaten tek dergi satmadan bile, daha baştan kâra geçiyor. Bu durumda dergi satmasına da, daha çok satmak için çok sayıda basmasına da, satmak için kafa yormasına da, gerek kalmıyor.

LEMİ: Biz sana dergi satasın, bizi çevreye duyurasın diye reklam veriyoruz, Mustafa! Ama dergin 150 tane bile satmıyorsa...

MUSTAFA: Yeter artık, lütfen, benimle bu tonda konuşmayın, Lemi bey! Ve lütfen dergimi daha fazla aşağılamayın! Sustum, sustum ama burama geldi!! Benim dergimin 150 tane satmadığını nerden çıkarıyorsunuz siz?!!

LEMİ: Yarattığı etkiden!... Çevremde değil dergini okuyana, kapağını görenlere bile gayet ender rastlıyorum.

MUSTAFA: Benim dergim, 20 yıllık ulu bir çınar!... 150 tane değil, binlerce satıyor, binlerce!...

AYŞENİL: Binlerce mi? Ay hiç güleceğim yoktu! Erbil Göktaş'ın "Yeni Tiyatro" dergisi bile 1000 tane satmıyor, ayol!

MUSTAFA: Benim "Tiyatro Tiyatro"mu, Erbil Göktaş'ın daha dün yayınlamaya başladığı "Yeni Tiyatro"suyla mı kıyaslıyorsunuz?! Ay, asıl benim güleceğim yoktu! Teessüf ederim, size!

AYŞENİL: Hiçbir şey edemezsin, Mustafa! Dergini, Erbil'in dergisiyle kıyaslaman çok saçma! Adam hem fotoğrafa boğulmamış, ciddi ve akademik içerikli bir dergi çıkarıyor; hem de her sayısında, bir oyun kitabını bedava ek olarak veriyor.

LEMİ: Üstelik, sana verdiğimiz kadar reklamı ona asla vermediğimiz için, zavallı Erbil, kıçını sıkıp her yere koşturmak ve dergisini dağıtmak için ter akıtmak zorunda kalıyor. Çünkü dergisini "satmak" zorunda!... Yalnızca reklama güvenerek, "satsa da olur, satmasa da" diyerek, yan gelip yatma lüksü yok!

MUSTAFA: Benim var o lüksüm. Çünkü benim dağıtım sorunum yok. Benim dergimi D&R dağıtıyor!

AYŞENİL: Evet, ancak dünden beri... Dergini D&R'da ne zaman görsem, koca bir yığınla karşılaşıyorum. O dergi yığınının eridiğine hiç tanık olamıyorum.

MUSTAFA: Size öyle denk gelmiş! Çatır çatır satıyoruz biz... Binlerce satıyoruz, çok şükür! Binlerce, binlerce...

LEMİ: Kusura bakma ama hiç inandırıcı değilsin, Mustafa! Eğer binlerce satıyorsan, dergini binlerce basmış olman gerek.

MUSTAFA: Binlerce basıyoruz zaten.

LEMİ: Dürüst ol, Mustafa! Binlerce basmadığını biliyoruz. Nerden biliyoruz? Hilmi Bulunmaz açıkladı da ordan biliyoruz.

MUSTAFA: Hilmi Bulunmaz mı? Pöh!... Tam adamını bulmuşsunuz! Ben onun "Allah bir" dediğine inanmam, be!...

LEMİ: Konuyu saptırma, Mustafa! Hilmi "Allah bir" filan demedi! Ne dedi? "Tüm tiyatro yayıncıları matbaa faturalarını yayınlasın" dedi. Ve o zamanlar çıkarmakta olduğu "Oyun" dergisinin matbaa faturasını, kendiliğinden, gönüllü olarak, yayınladı.

MUSTAFA: Yayınladı da ne oldu? Üç sayı sonra topu attı.

LEMİ: Ama Hilmi'nin talebi üzerine faturasını yayınlayan tek tiyatro yayıncısı Erbil Göktaş ne oldu? Erbil topu atmadı. Fatura yayınlayabilen, sözüne güvenilir, dürüst bir yayıncı olarak, hem bizim, hem okurların ve hem de tiyatro camiasının gönlünü kazandı. Söylesene, sen matbaa faturanı neden yayınlamadın, Mustafa?

MUSTAFA: Ticari sırlarımı kimseyle paylaşmak zorunda değilim ki.

LEMİ: Hilmi ve Erbil de paylaşmak zorunda değildi. Ama paylaşmak, Hilmi'ye değilse de Erbil'e çok yararlı oldu.

AYŞENİL: Hilmi'ye de zararlı olduğu söylenemez zaten. Ben okudum, biliyorum, o derginin batmasının farklı nedenleri vardı.

LEMİ: Her neyse, sonuçta, Hilmi Bulunmaz, kendi dergisinin bin tane basıldığını matbaa faturasını yayınlayarak kanıtladı ve tüm dürüst tiyatro yayıncılarının matbaa faturalarını yayınlamasını talep etti. Bu talebi kabul ederek, matbaa faturasını yayınlayan bir tek dürüst yayıncı çıktı: Erbil Göktaş... O da dergisini bin tane bastığını ama ancak 700 kadar sattığını belirtti. Yalnızca Neil Simon'un bir oyununu bedava ek olarak verdiği sayıda 900 satış rakamına ulaşmışlar... Erbil'in bu itiraflarını göz önüne aldığımızda, senin derginin, Mustafa'cığım, 150'den fazla satmadığını, 300'den fazla basmadığını düşünüyorum ve Devletçe tüyü bitmemiş yetimlerden toplanan vergilerin parasını her ay reklam diye senin cebine akıtmakla alçaklık ediyor muyum diye vicdanımla hesaplaşmaktan uyku uyuyamıyorum. Bu uykusuzluğa daha ne kadar dayanırım, bilemiyorum!

MUSTAFA: Yeter artık!! Bu üstü kapalı tehditlere daha fazla katlanmak zorunda değilim! Devlette birer köşe kaptınız ve paranın musluklarını açma kapama imkanını yakaladınız diye, sizin karşınızda, emir kulu gibi her hakarete katlanacağımı ve sonsuza dek aşağıdan alacağımı sanmayın! Ben bu işi yirmi yıldır yapıyorum. Sizin gibi pek çok genel müdür gördüm ben! Hepsi de, iz bırakmadan ve başları ağrımadan, gelip geçtiler. Bir tanesi hariç hepsi de, kendilerini benimle iyi geçinmek zorunda hissettiler. Çünkü ben de güçlüyüm. Benim de kozlarım var! Bu gerçeği fark edemeyen bürokratlara neler yaptığımı herkes gayet iyi biliyor. Rahmi Dilligil de, DT genel müdürüydü. O da kendini sizin kadar güçlü hissediyor, benimle iyi geçinmeye gerek duymuyor, DT reklamlarını bana vermiyordu! Ama sonunda ne oldu? İkinizin de gayet iyi bildiği üzere, genel müdür Rahmi Dilligil, benimle zıtlaşmasının sonunda, kendini kodeste buldu. Ben, Rahmi Dilligil'i, sizin beğenmediğiniz, "150 tane bile satmıyor" diye aşağıladığınız bu derginin gücüyle hapse attırdım. Bunu sakın unutmayın ve kaç satarsa satsın, dergimi bir daha asla aşağılamaya kalkmayın!

(Uzun bir sessizlik...)

 

***

 

Belki devam eder, belki de devamını bundan sonraki tutumlarıyla Lemi ve Ayşenil'in yazmasını okurlar açısından yeterli buluruz.

 

COŞKUN BÜKTEL / 27 Eylül 2010

 

NOT: BU HAYALİ KONUŞMAYA FACEBOOK'TA YORUM EKLEYEBİLİRSİNİZ. TABİİ Kİ, ENGELLENME İHTİMALİ OLMADAN... LÜTFEN, TIKLAYINIZ!

Bu yazımızın facebook sayfasına eklenmiş yorumları, yorumcuların silme ya da tahrif etme alışkanlıklarına karşı, kendi sitemizde de yayınlamak gereğini duyduk. Lütfen, tıklayınız:

FACEBOOK YORUMLARI

 

 

 

© coskunbuktel.com