MUSTAFA:
Lemi Bey, Ayşenil Hanım; Coşkun
Büktel aleyhine açtığımız "küfür
karşıtı kampanyaya" niçin imza
vermediniz, allasen?
AYŞENİL:
Yani şu linç kampanyasına mı?
MUSTAFA:
Rica ederim, Ayşenil Hanım.
Lütfen, Coşkun Büktel ağzıyla
konuşmayın!
LEMİ:
Saçmalama, Mustafa! Burda biz
bizeyiz. Aramızda yalana gerek
yok. Lütfen sen de Büktel
ağzıyla konuş! Trübünler önünde
değiliz: Harbi olalım! Dediğin
kampanya bir linç ve iftira
kampanyası değil miydi? Coşkun
Büktel bunu belgelerle
kanıtlamadı mı?
MUSTAFA:
İyi de kanıtlamasının bir anlamı
yok ki!...
AYŞENİL:
Nasıl yok, ya? Sen o kampanyanın
bildirisinde Büktel'i Özdemir
Nutku'ya iftira etmekle
suçlamadın mı?
MUSTAFA:
Suçladım. Ne var bunda? Fena mı
oldu? Büktel'in suçlanması sizi
niye rahatsız ediyor ki?
LEMİ: Bizi
rahatsız eden Büktel'in
suçlanması değil. Suçlamanın
somut bir kanıta
dayandırılmaması.
MUSTAFA:
N'olmuş? Büktel'i her
suçlayışımda somut kanıt
göstermek zorunda mıyım?
LEMİ: Valla
gösterebilsen iyi olur. Çünkü o
birilerini her suçlayışında
somut kanıt gösteriyor.
Kanıtlara link veriyor.
AYŞENİL:
Siz bildirinizde herifi kanıt
filan göstermeksizin Nutku'ya
iftira etmekle suçlarken; herif,
aslında Özdemir Nutku'nun
kendisine iftira ettiğini DT'nin
CD'siyle Nutku'nun kendi
ağzından belgeliyor, sizi kepaze
ediyor, yahu?
LEMİ: Bu
durumda biz adama karşı düpedüz
iftira içeren o linç bildirisini
nasıl imzalarız, Mustafa?!
MUSTAFA:
Niye imzalamayasanız? 1100 kişi
nasıl imzaladı? Özdemir, Tuncer,
Tamer, Kenan, Genco ve diğerleri
nasıl imzaladı? Coşkun onları
eleştirdiği gibi, sizi de
kıyasıya eleştirmiyor mu? Size
de zarar vermiyor mu?
LEMİ: Tamam
da, bu yüzden herife açıkça
iftira edecek kadar gözü kara
davranamayız ki!
MUSTAFA:
Bakın, madem harbi konuşuyoruz,
açık söyleyeyim: Bu benim ekmek
kavgam! Gerekirse yalan da
söylerim, iftira da atarım.
Bence siz de bu kavganın
içindesiniz. Siz de elinizi
taşın altına koymak
zorundasınız. Birlik olmalı ve
her çareye başvurmalıyız! Zaten
Büktel'e iftira edilmesi
kimsenin umurunda değil ki!...
AYŞENİL:
Bizim de umurumuzda değil,
Mustafa! Ama Büktel'e iftira
ederek imzamızı kirletme riskine
niye girelim ki?
LEMİ:
Büktel'e kendi imzamızla iftira
edecek olduktan sonra, seni niye
besleyelim ki?
COŞKUN
BÜKTEL / 4 Eylül 2010
MUSTAFA:
Lütfen, rica ederim, beni
beslemek ne demek?! Coşkun
Büktel’le Hilmi Bulunmaz’ın bu
çirkin iddialarını sizin
ağzınızdan duymak... beni çok...
inanın, çok şok etti!
LEMİ:
Bırak şimdi şoku boku Mustafa!
Ne yani beslemiyor muyuz seni?
MUSTAFA:
Teessüf ederim!
AYŞENİL:
Teessüf edermiş, sevsinler!
Hiçbir şey edemezsin, Mustafa!
Lütfen kendine gel! Sen eskiden
velinimetlerine çok daha
saygılıydın.
MUSTAFA:
Ama Ayşenil
hanım, asıl saygısızlığı siz
bana yapıyorsunuz.
AYŞENİL:
Konu biz değiliz, Mustafa! Bizim
sana saygılı olmak gibi bir
borcumuz yok! Biz sana
saygısızlık yapmıycaz diye bir
garanti mi verdik? Hayır! Ne
verdik? Para verdik. Biz sana
saygılı olmak zorunda değiliz.
Ama sen bize, biz velinimetlerine,
saygısızlık edemezsin.
MUSTAFA:
Ben size sadece teessüf ettim.
AYŞENİL:
Sen bize teessüf bile edemezsin,
Mustafa!!
LEMİ:
Ayrıca niye teessüf ediyormuşsun
ki? Biz sana ne saygısızlık
yapmışız? Gerçekleri söylemek
saygısızlık mı? Seni reklamla
beslemiyor muyuz?
MUSTAFA:
Rica ederim, Lemi Bey, beslemek
ne demek? Bizim aramızda
karşılıklı menfaate dayanan bir
iş münasebeti var. Ben dergimde
sizin reklamlarınızı,
haberlerinizi yayınlıyorum, siz
de ücretini ödüyorsunuz.
LEMİ:
Git, Allahını
seversen!... İş
münasebetiymiş!... Ne münasebet
ya?!... Senin 150 tane bile
satmayan dergine reklam vermek
iş mi yani?... Sana o reklamları
niye verdiğimizi artık cümle
alem biliyor. Bilmeyenlere de
Hilmi Bulunmaz günde kırk vakit
anlatarak bildiriyor zaten. Daha
doğrusu, kafalarına çivi çakar
gibi çakarak ezberletiyor.
AYŞENİL:
Evet, ya, o herif ne zaman
bıkacak her Allah’ın günü tekrar
tekrar ayni şeyleri anlatmaktan?
LEMİ:
Bıkacağını sanmam. Hatırlamıyor
musun, Büktel ne diyordu onun
için?
AYŞENİL:
Ne diyordu?
LEMİ:
Mustafa iyi hatırlar. Di mi,
Mustafa!
AYŞENİL:
Ay insanı çatlatmayın! Lütfen
söyler misin, Mustafa? Büktel,
Hilmi için ne diyordu?
MUSTAFA:
Hatırlamıyorum.
LEMİ:
Pitbul diyordu. Tuttuğunu
bırakmaz diyordu.
AYŞENİL:
Evet, evet, ben hatırladım!
LEMİ:
Hilmi, günde kırk vakit
insanlara ne anlatıyor?
Kapitalizmin ilelebed muhafaza
ve müdafa edilmesi için, bizim
devlet bütçesiyle Mustafa’yı
beslediğimizi anlatıyor.
MUSTAFA:
Siz Hilmi’nin bu palavralarına
katılıyor musunuz yani?
AYŞENİL:
Valla seni beslediğimiz doğru.
Devlet bütçesinden beslediğimiz
de doğru. Seni kendi cebimden
besleyecek değilim, herhalde.
LEMİ:
Hilmi’nin deyişiyle tüyü
bitmedik yetimlerden alınan
vergileri senin cebine
koyduğumuz da doğru.
AYŞENİL:
Sana yaptığımız bütün o
ödemeleri 150 bile satmayan
derginde görünmek
amacıyla yapmadığımız da doğru.
LEMİ:
Evet, her ay gecikmeli çıkan
derginde, reklam diye bir ay
önceki tiyatro programlarımızı
yayınlamanın herhangi bir
tanıtım değeri bulunmadığını
çocuklar bile anlıyordur. Ee?...
Bu durumda, Hilmi’nin
söyledikleri niye
palavra oluyormuş, bize
açıklayabilir misin, Mustafa?
MUSTAFA:
Yani siz bana gerçekten
kapitalizmi ilelebed muhafaza ve
müdafa etmek için mi reklam
veriyorsunuz?
AYŞENİL:
Valla ben Kapitalizm mapitalizm
anlamam! Ben seni niçin
besliyorum? Tiyatroda kurduğum
düzenin sorunsuzca devam etmesi,
çatlak seslerin caydırılması ve
başımın ağrımaması için
besliyorum.
LEMİ:
Al benden de o kadar! Yani biz
seni düzenin sürmesi için
besliyoruz. Hilmi de bu düzene
kapitalizm diyor. Bu durumda
Hilmi, seni besleme sebebimiz
hakkında pek de karavana atıyor
sayılmaz, di mi?
AYŞENİL:
Peki ama sen, Mustafa, seni
beslemek için yaptığımız aylık
ödemelerin hakkını verebiliyor
musun? Ne gezer?!! Çatlak sesler
susmuyor, başımızın ağrısı
dinmiyor.
LEMİ:
Hilmi Bulunmaz Pitbul
gibi yakamıza
yapışmış, öldür Allah,
bırakmıyor. Coşkun Büktel, senin
iftiralarına kızıyor, hesabını
bizden soruyor. Bu iftiracıyı
niye besliyorsunuz, diyor!
MUSTAFA:
Unutuyorsunuz
galiba, Lemi Bey, Büktel, benim
iftiralarımdan çok, Özdemir
bey’in iftiralarına kızıyor.
Büktel’e ilk iftirayı atan ben
değilim. Büktel'in kızdığı asıl
iftirayı Özdemir Nutku attı...
Fransa'da yazılmış ikinci bir
Theope var, dedi. Bilmiyor
olamazsınız, çünkü Nutku bu
iftirayı atarken onun yanında
oturuyordunuz.
LEMİ: Bana ne Nutku'nun
iftirasından?
MUSTAFA: Size ne olur mu?
Nutku sizin en fanatik
destekçiniz... Uykucu bakan sizi
antidemokratik bir kararla genel
müdürlükten alınca, sizi
savunmak için Özdemir bey
Tuncer'le birlikte bakanı
protesto eden birer yazı
yayınladılar. Bu yüzden bakan
onların da DT Repertuar Kurulu
üyeliklerine son verdi... Nutku,
sizin uğrunuza Repertuar Kurulu
üyeliğinden, hatta
başkanlığından oldu. Ben
Nutku'nun "Theope" iftirasını
örtbas etmek için Büktel'e karşı
boşuna mı kampanya başlattım?
Nutku'dan bana ne? Ben sırf
sizin dostunuz olduğu için
savundum Nutku'nun iftirasını.
Dergimin kapağına "Evet, İkinci
Bir Theope Var" diye başlık
attım.
AYŞENİL: Düpedüz yalandı!
MUSTAFA: Olabilir. Ama
ben bu yalanı sırf Lemi Bilgin'i
savunmuş olan Özdemir Nutku'yu
savunmak için yayınladım. Sırf
sizleri eleştiren Büktel ve
Hilmi Bulunmaz'ı yıpratmak için
"Temiz Tiyatro" kampanyasını
başlattım.
AYŞENİL: Siz linç
kampanyasına "Temiz Tiyatro"
kampanyası diyordunuz, di mi?
Ayol düpedüz iftira
kampanyasıydı o... Ondan daha
kirli bir kampanya ben ömrü
hayatımda görmedim. Kampanya
bildirisinde Özdemir Nutku'nun
Büktel'e iftira ettiğini
görmezden gelip saklamakla
yetinseydiniz, anlardım. Her
şeyi söylemek zorunda değiller
derdim. Ama siz kampanya
bildirinizde, Büktel'in Nutku'ya
iftira ettiğini yazmışsınız
yahu! E, çüş yani!... Bu kadar
da katmerli yalan olur mu,
kardeşim? İftirayı görmezden
gelmek neyinize yetmiyor. Yok,
bir de kalkıp, iftiraya uğrayan
Büktel'i iftiracı, iftira eden
Nutku'yu ise iftira mağduru
yapıyorsunuz. Gerçeği 180 derece
değiştiriyorsunuz. Bu kadarı
artık, ayıptır söylemesi,
eşeğin... eşeğin... eşeğin
şeyine...
LEMİ: Tamam Ayşenil,
yorma kendini, anladık!
AYŞENİL:
Lemi'ciğim, bunlar bir de kalkıp
ne yaptılar? "Temiz Tiyatro"
adını verdikleri o iftira dolu,
kirli kampanya bildirisini,
sadece internette yayınlamakla
kalmadılar; bizim
reklamlarımızla beslenen
dergilerinde de yayınladılar.
Yani bizim ödediğimiz paralarla
iftira yayarak okurları ve
tiyatro tarihini zehirlediler.
Utanmaz şey!... Bir de gelmiş "o
bildiriyi niye imzalamadınız?"
diye hiç yüzü kızarmadan, bizden
hesap soruyor. Bu kadarı da
artık arsızlık olmuyor mu,
Mustafa?
MUSTAFA: Eeeeee-eh! Yeter
be!!! Sabahtan beri vır vır
vır!...
AYŞENİL: Ne?!! Ne dedin
sen?!!
COŞKUN
BÜKTEL / 27 Eylül 2010
MUSTAFA:
Ne diycem, be?!... Yeter dedim!!
Daha fazla üstüme gelmeyin!
Velinimetim olabilirsiniz ama bu
kadar hakarete katlanamam!
LEMİ:
O zaman katlanma, Mustafa!...
Dergini bizsiz çıkar, reklamsız
çıkar!
AYŞENİL: Demek benim
sözlerime "vırvır" diyorsun?!!
MUSTAFA: Ama çok
üstüme geliyorsunuz, Ayşenil
hanım! Lemi Bey, lütfen siz
üstünüze alınmayın, size hiçbir
lafım yok, siz elbette ki
velinimetimsiniz; her sayıda beş
sayfa reklam vererek derginin
çıkmasını tek başınıza garanti
ediyorsunuz. Size sözüm yok! Ama
Ayşenil hanım, bir sayfa reklam
veriyor diye, sizin bile
etmediğiniz hakaretleri ediyor
bana!
AYŞENİL: Senin yüzüne
somut gerçekleri çarpmakla sana
hakaret mi etmiş oluyorum? Sen
kanıtlı belgeli gerçeklere
"vırvır" diyorsun diye,
gerçekler gerçek olmaktan
çıkıyor mu?! Söyler misin, sana
somut gerçekleri hatırlatmak
hakkına sahip olmam için dergine
kaç sayfa reklam vermem gerekir?
MUSTAFA: "Gerçek,
gerçek" deyip durmayın, Ayşenil
hanım! Matah bir laf ettiğinizi
sanıyorsunuz. Ama siz de, biz
de, neticede, gerçeğin peşinde
değil, "iş yapmanın" peşindeyiz.
İşimizde gücümüzdeyiz.
Gerçekmiş?! Nedir ki gerçek?!
Biz ne dersek, gerçek odur. Biz
insanları neye inandırırsak,
gerçek odur. Madem ki, biz
iftiracının Nutku değil de
Büktel olduğunu söylüyoruz ve
madem ki 1100 kişi bu
söylediğimiz şeyi imzasıyla
onaylıyor; gerçek, biz −yani
1100 kişi− ne diyorsa, odur.
LEMİ:
İyi ama 1100 kişinin imzaladığı
bildiride hiçbir belge
göstermeksizin, Büktel'in
Nutku'ya iftira ettiği
söyleniyor. Oysa DT'nin
toplantıda kaydettiği CD
görüntüleri, gerçek iftiracının
Büktel değil, Nutku olduğunu
apaçık belgeliyor, Mustafa! CD
görüntüleri, Nutku'nun Fransa'da
16. Yüzyıl'da yazılmış Theope
adlı bir oyundan söz ettiğini
açıkça belgeliyor. Peki var mı
böyle bir oyun? Siz 1100 kişi,
böyle bir oyunun, Theope adlı
ikinci bir oyunun, var olduğuna
ilişkin herhangi bir belge
gösterebiliyor musunuz?
MUSTAFA: Lütfen,
"belge" gibi, "gerçek" gibi
kavramları kutsallaştırmayın,
Lemi Bey!
AYŞENİL: Peki neyi
kutsallaştıralım? Yalanları mı?
İftirayı mı?
MUSTAFA: Toplum
iradesini!... Madem ki toplum,
iftiracı da olsa Nutku'yu baş
tacı ediyor; madem ki toplum
"Theope" yazarı da olsa
Büktel'den hoşlanmıyor, eleştiri
yazıları yüzünden Büktel'e sıcak
bakmıyor...
LEMİ:
Evet, çünkü herkes lafını
sakınmayan Büktel'in o belgeli
ve dobra dobra eleştirilerinden
rahatsız oluyor, sırasının
kendine gelmesinden korkuyor.
MUSTAFA: Nedeni her
ne olursa olsun, madem ki bu
toplum, Büktel'e sıcak bakmıyor;
o halde, toplumla ters düşmenin
gerçekçilikle bağdaşmayacağını
gayet iyi kavramış olgun
insanlar olarak,
bizim
ne yapmamız gerekiyor? Toplumun
iradesine saygı duymamız ve bu
iradeye karşı çıkmak yerine onun
paralelinde davranmamız
gerekiyor. Gerçek ne olursa
olsun, gerçekçilik budur.
AYŞENİL: Yani
gerçekçilik gerçeği inkâr
etmektir, öyle mi? Ne mantık
ama!... Senin toplum iradesi
dediğin 1100 imzalı bildiri,
kanıtlı belgeli düpedüz bir
iftira, yahu! Gerçekle şu kadar
bir ilgisi yok!
MUSTAFA: Ne fark eder
ki?!! İnsanlar, gerçeği
istemiyorsa, gerçeğin ne önemi
olabilir ki?!... İnsanlar,
Özdemir Nutku'nun değil, Coşkun
Büktel'in iftiracı olmasına
inanmak istiyor. Biz de o
kampanya bildirisinde insanlara
inanmak istedikleri şeyi sunduk
ve 1100 kişi altına imza atarak
bizim sunduğumuz şeyin
gerçekliğini tescil ettiler.
Gerçek artık biz ne diyorsak
odur. Gerçek, çoğunluk ne
diyorsa, ne istiyorsa, odur! Ve
çoğunluğun sesi biziz! Bizim
dergimiz!
LEMİ:
Saçmalama, Mustafa! Ne
çoğunluğu?... 150 tane satmayan
derginle hangi çoğunluktan
bahsediyorsun?...
MUSTAFA: Ben çoğunluk
değilim de, Coşkun Büktel mi
çoğunluk?! Aleyhinde 1100 kişi
imza veriyor ama lehinde konuşup
yazan üç kişi bile yok!
AYŞENİL: Evet,
insanlar Büktel'i desteklemeye
çekiniyorlar ama tüm aforoz
şartlarında bile "Theope" oyunu
ikinci baskıyı yaptı.
MUSTAFA: Lütfen, bana
"Theope" propagandası yapmayın!
21. Yüzyıl'a girmişiz, ne
Theope'si, allaşkına?! Burası
Yunanistan mı?! Bırakın bu boş
işleri!
LEMİ:
Asıl sen tiyatral konulara
burnunu sokmayı bırak, Mustafa!
Sen Theope eleştirisine kafa
yoracağına, dergini daha fazla
satmanın çarelerine kafa yor!
AYŞENİL: Kafa
yormasına gerek yok ki,
Lemi'ciğim! Herif
demin kendi
ağzıyla itiraf etti: Senin
verdiğin beş sayfa reklam, tek
başına derginin çıkmasını
garanti ediyor. Sağdan soldan
aldığı diğer reklamlarla zaten
tek dergi satmadan bile, daha
baştan kâra geçiyor. Bu durumda
dergi satmasına da,
daha çok satmak için çok sayıda
basmasına da,
satmak için kafa yormasına da,
gerek kalmıyor.
LEMİ:
Biz sana dergi satasın, bizi
çevreye duyurasın diye reklam
veriyoruz, Mustafa! Ama dergin
150 tane bile satmıyorsa...
MUSTAFA: Yeter artık,
lütfen, benimle bu tonda
konuşmayın, Lemi bey! Ve lütfen
dergimi daha fazla aşağılamayın!
Sustum, sustum ama burama
geldi!! Benim dergimin 150 tane
satmadığını nerden
çıkarıyorsunuz siz?!!
LEMİ:
Yarattığı etkiden!... Çevremde
değil dergini okuyana, kapağını
görenlere bile gayet ender
rastlıyorum.
MUSTAFA:
Benim dergim, 20 yıllık ulu bir
çınar!... 150 tane değil,
binlerce satıyor, binlerce!...
AYŞENİL: Binlerce mi?
Ay hiç güleceğim yoktu! Erbil
Göktaş'ın "Yeni Tiyatro" dergisi
bile 1000 tane satmıyor, ayol!
MUSTAFA: Benim
"Tiyatro Tiyatro"mu, Erbil
Göktaş'ın daha dün yayınlamaya
başladığı "Yeni Tiyatro"suyla mı
kıyaslıyorsunuz?! Ay, asıl benim
güleceğim yoktu! Teessüf ederim,
size!
AYŞENİL: Hiçbir şey
edemezsin, Mustafa! Dergini,
Erbil'in dergisiyle kıyaslaman
çok saçma! Adam hem fotoğrafa
boğulmamış, ciddi ve akademik
içerikli bir dergi çıkarıyor;
hem de her sayısında, bir oyun
kitabını bedava ek olarak
veriyor.
LEMİ:
Üstelik, sana
verdiğimiz kadar reklamı ona
asla vermediğimiz için, zavallı
Erbil, kıçını sıkıp her yere
koşturmak ve dergisini dağıtmak
için ter akıtmak zorunda
kalıyor. Çünkü dergisini
"satmak" zorunda!... Yalnızca
reklama güvenerek, "satsa da
olur, satmasa da" diyerek, yan
gelip yatma lüksü yok!
MUSTAFA: Benim
var o lüksüm. Çünkü benim dağıtım sorunum yok. Benim
dergimi D&R dağıtıyor!
AYŞENİL: Evet, ancak
dünden beri... Dergini D&R'da ne
zaman görsem, koca bir yığınla
karşılaşıyorum. O dergi
yığınının eridiğine hiç tanık
olamıyorum.
MUSTAFA: Size öyle
denk gelmiş! Çatır çatır
satıyoruz biz... Binlerce
satıyoruz, çok şükür! Binlerce,
binlerce...
LEMİ:
Kusura bakma ama hiç inandırıcı
değilsin, Mustafa! Eğer binlerce
satıyorsan, dergini binlerce
basmış olman gerek.
MUSTAFA: Binlerce
basıyoruz zaten.
LEMİ:
Dürüst ol, Mustafa! Binlerce
basmadığını biliyoruz. Nerden
biliyoruz? Hilmi Bulunmaz
açıkladı da ordan biliyoruz.
MUSTAFA: Hilmi
Bulunmaz mı? Pöh!... Tam adamını
bulmuşsunuz! Ben onun "Allah
bir" dediğine inanmam, be!...
LEMİ:
Konuyu saptırma, Mustafa! Hilmi
"Allah bir" filan demedi! Ne
dedi? "Tüm tiyatro yayıncıları
matbaa faturalarını yayınlasın"
dedi. Ve o zamanlar çıkarmakta
olduğu "Oyun" dergisinin matbaa
faturasını, kendiliğinden,
gönüllü olarak, yayınladı.
MUSTAFA: Yayınladı da
ne oldu? Üç sayı sonra topu
attı.
LEMİ:
Ama Hilmi'nin talebi üzerine
faturasını yayınlayan tek
tiyatro yayıncısı Erbil Göktaş
ne oldu? Erbil topu atmadı.
Fatura yayınlayabilen, sözüne
güvenilir, dürüst bir yayıncı
olarak, hem bizim, hem okurların
ve hem de tiyatro camiasının
gönlünü kazandı. Söylesene, sen
matbaa faturanı neden
yayınlamadın, Mustafa?
MUSTAFA: Ticari
sırlarımı kimseyle paylaşmak
zorunda değilim ki.
LEMİ:
Hilmi ve Erbil de paylaşmak
zorunda değildi. Ama paylaşmak,
Hilmi'ye değilse de Erbil'e çok
yararlı oldu.
AYŞENİL: Hilmi'ye de
zararlı olduğu söylenemez zaten.
Ben okudum, biliyorum, o
derginin batmasının farklı
nedenleri vardı.
LEMİ:
Her neyse, sonuçta, Hilmi
Bulunmaz, kendi dergisinin bin
tane basıldığını matbaa
faturasını yayınlayarak
kanıtladı ve tüm dürüst tiyatro
yayıncılarının matbaa
faturalarını yayınlamasını talep
etti. Bu talebi kabul ederek,
matbaa faturasını yayınlayan bir
tek dürüst yayıncı çıktı: Erbil
Göktaş... O da dergisini bin
tane bastığını ama ancak 700
kadar sattığını belirtti.
Yalnızca Neil Simon'un bir
oyununu bedava ek olarak verdiği
sayıda 900 satış rakamına
ulaşmışlar... Erbil'in bu
itiraflarını göz önüne
aldığımızda, senin derginin,
Mustafa'cığım, 150'den fazla
satmadığını, 300'den fazla
basmadığını düşünüyorum ve
Devletçe tüyü bitmemiş
yetimlerden toplanan vergilerin
parasını her ay reklam diye
senin cebine akıtmakla alçaklık
ediyor muyum diye vicdanımla
hesaplaşmaktan uyku
uyuyamıyorum. Bu uykusuzluğa
daha ne kadar dayanırım,
bilemiyorum!
MUSTAFA: Yeter
artık!! Bu üstü kapalı
tehditlere daha fazla katlanmak
zorunda değilim! Devlette birer
köşe kaptınız ve paranın
musluklarını açma kapama
imkanını yakaladınız diye, sizin
karşınızda, emir kulu gibi her
hakarete katlanacağımı ve
sonsuza dek aşağıdan alacağımı
sanmayın! Ben bu işi yirmi
yıldır yapıyorum. Sizin gibi pek
çok genel müdür gördüm ben!
Hepsi de, iz bırakmadan ve
başları ağrımadan, gelip
geçtiler. Bir tanesi hariç hepsi
de, kendilerini benimle iyi
geçinmek zorunda hissettiler.
Çünkü ben de güçlüyüm. Benim de
kozlarım var! Bu gerçeği fark
edemeyen bürokratlara neler
yaptığımı herkes gayet iyi
biliyor. Rahmi Dilligil de, DT
genel müdürüydü. O da kendini
sizin kadar güçlü hissediyor,
benimle iyi geçinmeye gerek
duymuyor, DT reklamlarını bana
vermiyordu! Ama sonunda ne oldu?
İkinizin de gayet iyi bildiği
üzere, genel müdür Rahmi
Dilligil, benimle zıtlaşmasının
sonunda, kendini kodeste buldu.
Ben, Rahmi Dilligil'i, sizin
beğenmediğiniz, "150 tane bile
satmıyor" diye aşağıladığınız bu
derginin gücüyle hapse attırdım.
Bunu sakın unutmayın ve kaç
satarsa satsın, dergimi bir daha
asla aşağılamaya kalkmayın!
(Uzun bir sessizlik...)
***
Belki devam eder, belki de
devamını bundan sonraki
tutumlarıyla Lemi ve Ayşenil'in
yazmasını okurlar açısından
yeterli buluruz.
COŞKUN
BÜKTEL / 27 Eylül 2010
NOT:
BU HAYALİ KONUŞMAYA FACEBOOK'TA
YORUM EKLEYEBİLİRSİNİZ. TABİİ
Kİ, ENGELLENME İHTİMALİ
OLMADAN... LÜTFEN,
TIKLAYINIZ!
Bu
yazımızın facebook sayfasına
eklenmiş yorumları, yorumcuların
silme ya da tahrif etme
alışkanlıklarına karşı, kendi
sitemizde de yayınlamak gereğini
duyduk. Lütfen, tıklayınız:
FACEBOOK YORUMLARI