
NERON İLE AGRİPİNA
Coşkun Büktel
(Nisan 2006'da yazılmış olan bu yazı,
daha önce,
www.tiyatronline.com ve
www.tiyatrofanzini.com
sitelerinde yayınlanmıştır.)
Tarık Günersel’in yazdığı “Neron ile
Agripina”yı Cihangir’deki Arama Tiyatrosu’nda seyrettim. Günersel,
oyunu, Neron ile annesi Agripina arasında geçen politik egemenlik
mücadelesi ve onun kanlı biten sonu üzerine kurmuş. Tarık Günersel,
bu kanlı ve canhıraş konudan, kendi tiyatral kimliğinin ve
üslûbunun yansıması olan yalın, ekonomik, kolay anlaşılır ve yer yer
esprili bir “piyes” üretmiş. (“Piyes”, Günersel’in tercih ettiği
tanım.) Anlatıldığına göre, Günersel’in 30 sayfalık metni, prova
sürecinde 90 sayfaya çıkmış. Günersel, provalar sırasında ekipten
aldığı önerileri değerlendirerek piyesi “geliştirmiş”. Özkan Schulze,
zaten büyük bölümünü prova sürecinde birlikte ürettikleri bu rafine
metni, kuş kondurmaya kalkmadan, severek, sadakatle ve aynı
yalınlıkla, metne hizmet ederek, yönetmiş.
Günersel’i tiyatroya çok uygun, trajik bir konu
keşfettiği için tebrik ediyorum. Ama bu trajik konuya, kahkahayı
değil tebessümü yeğleyen bir mizah ve kısa kısa sahnelerden oluşmuş
epizodik/belgesel bir yöntemle yaklaşmış olmasını, pek de isabetli
bir tercih saymadım. Kanımca, bu tercih, konunun trajik
potansiyelinin tümüyle sömürülmesini engellemiş. Gerçi aynı zamanda
duygu sömürüsüne dayanan canhıraş bir melodramın ortaya çıkmasını da
engellemiş. Olayların grafik denebilecek soğukkanlı bir mizahla ve
mesafeli, nesnel bir tavırla (adeta) “rapor edilmesi”, seyircinin
yalnızca zihnine hitap eden ama yüreğine işlemeyen, bir Günersel
metni ortaya çıkarmış. Bu tarzı özellikle tercih edebilecek okurlar
ve seyirciler de bulunabilir. Ama ben, kendi payıma, melodram
tehlikesi taşıyan zor yöntemin tercih edilerek, (konunun daha
sürekli, daha derin, daha etkileyici sahnelerle dışa vurulduğu)
okurların ve seyircilerin yüreğini titretecek, daha dramatik, daha
tutkulu bir oyun yaratılmasını tercih ederdim.
Bu arada, ekipten Günersel’e gelen önerilerin,
oyunu sayfa sayısı bakımından geliştirirken, inandırıcılık
bakımından geliştirmediği kanısında olduğumu da belirtmeliyim.
Günersel, örneğin, Seneca’nın rolünü, Özkan Schulze’nin önerisiyle,
artırdığını söylüyor. Bunun, oyunun ekseninde nasıl bir sakatlığa
yol açtığını aşağıda anlatacağım.
Günersel’in metni, akla doğal olarak, 1938’de
Albert Camus tarafından yazılmış ve bir başka Roma imparatorunun
canlandırıldığı, “Caligula” adlı oyunu getiriyor. Camus’nün bu
oyununda, varoluşçu felsefenin bireyci yaklaşımına uygun olarak,
(kız kardeşi ve sevgilisi) Drusilla’yı kaybetmesinden sonra çektiği
acıdan kurtulmak ve özgür olmak çabası içindeki Caligula’nın
nihilizme saplanması anlatılmaktaydı. Caligula, tanrı rolüne
soyunuyor, kendini tüm insani değer ve kabullerden bağımsız kılarak,
bir tanrı gibi imkânsızı arıyor ve arayışını, elindeki iktidar gücü
sayesinde, mantıksal son noktasına kadar götürebiliyor ve o noktada
en kanlı absürdden ve hiçlikten başka şey bulamıyordu.
Günersel’in oyununda ise, iktidarı istemeyen
sanatçı yaradılışlı Neron’un (annesi Agripina’nın çabası ve
dayatmasıyla) iktidara gelmesi ve önce annesi tarafından yönetilerek
sanatçı yaratılışına ters düşen kitlesel ölüm kararlarına imza
atması ve daha sonra iktidar virüsüyle (veya iktidarda işlemek
zorunda kaldığı günahların etkisiyle veya eski kölesi yeni danışmanı
Anicetus’un telkinleriyle) dönüşüm geçirmesi ve iktidarını (veya
canını) annesinden korumak amacıyla annesini öldürtmesi ve (absürdün
o eşiğini bir kez aştıktan sonra) tüm insani değerlerini kaybederek
bir canavar haline gelmesi anlatılıyor.
Arama Tiyatrosu’nun
özel tiyatrolarımız arasındaki konumu
Günersel’in oyununu iki ayrı kritere göre
değerlendirmek mümkün. Günümüz Türk tiyatrosunun ortalama düzeyine
göre veya Camus’nün oyunu “Caligula”nın düzeyine göre... İlk kritere
göre değerlendirdiğimizde, “Neron ile Agripina”yı günümüzün
çölleşmiş tiyatro ortamında bir vaha sayabiliriz.
Çünkü günümüz Türk tiyatrosu denen kültür
çölünde (özellikle, her türde oyun sahneleme olanağına sahip
ödenekli tiyatroları hariç tutarsak) üç eğilimin egemen olduğunu
görüyoruz:
Birincisi: Ne yapıp yapıp seyirciyi getirmeyi
ve bilet satmayı amaçlayan ticari eğilim. Bu eğilimin sahipleri,
genellikle (dans adı altında dans bilmeyen insanların yaptığı basit
el kol hareketlerinden oluşan ilkel bir koreografi ve müzik katkılı)
en sulu komedileri tercih ediyorlar. Ama bu da yetmiyor.
Seyircilerin televizyondan “bir şekilde” tanıdığı meşhur insanları
sahneye çıkarmaları da gerekiyor. O meşhur insanların oyuncu
olmaları şart olmadığı gibi, oyunculuk yeteneğine sahip olmaları da
şart olmuyor. Önemli olan, onların adlarını, oltanın ucuna yem koyar
gibi, afişe koyabilmek. Anlaşılacağı üzere, tiyatral olma iddiası
taşımayan bu eğilimi “konumuz dışı” sayabiliriz. Tıpkı tek kişilik,
ticari, stand up gösterilerini de konu dışı saydığımız gibi.
İkincisi: Ne yapıp yapıp tiyatro yapmayı
amaçlayan amatör eğilim. Çoğu zaman iyi niyetlerinden başka
gösterecek hiçbir şeyleri bulunmuyor.
Üçüncüsü: Yenilikçilik iddiası taşıyan ama çoğu
zaman, ne yaptığını, ne anlattığını kendileri de bilmeyen yeteneksiz
ve muhteris insanların “sözde entelektüel”, aslında asparagas
eğilimi. Bu eğilimin sahipleri, tiyatro adına yaptıkları asparagas
“işlerle” çoğu zaman, kendilerinden başka kimseyi
kandıramadıklarından üç beş kişiye oynuyorlar. Bu seyircisizlik
haline katlanmaları iki türlü destekle mümkün olabiliyor: Halkın
kendilerini “anlamayışından” duydukları gurur sayesinde kendilerini
seçkin hissetmenin “manevi” desteği ve aynı gururu paylaşan bazı
ahbap çavuşlarca ayarlanan sponsorların veya bakanlığın “maddi”
desteği... Açıkça itiraf etmeseler bile, derhal anlaşılacağı üzere,
bu üçüncü eğilimin sahipleri, halka (yani seyirciye) dayanarak
tiyatro yapmak yerine, sponsorlara veya bakanlığa dayanarak tiyatro
yapıyor.
Arama Tiyatrosu’nun, Tarık Günersel metninden
çıkardığı “Neron ile Agripina” prodüksiyonu, insanların dışarıdan
bakınca, derhal o üçüncü kategoriye dahil ettiği bir oyun. Çünkü
Arama Tiyatrosu da, o üçüncü kategorideki tiyatrolar gibi dar
kadrolu, onlar gibi dar salonlu, onlar gibi alaturkadan uzak ve (en
azından Günersel’in ağzından) seçkinci olduğunu açıkça ilan eden bir
topluluk. Bu nedenle, asparagasçıların günahlarına katılmadıkları
halde (yani ne yaptığını bilen ve anlatabilen bir tiyatro oldukları
halde) ne yazık ki, ilk bakışta veya kaba bir bakışla, onlara
benzemeleri yüzünden; o asparagas kategorinin günahlarının bedelini
ödemekten kurtulamıyorlar. Seyirci, o üçüncü kategori hakkında
kararını çoktan verdiği ve o kategoriye soktuğu tiyatrolara
güvenmediği için, kurunun yanında yaş da yanıyor ve Arama
Tiyatrosu’nun “Neron ile Agripina”sı, ne yazık ki, o kategorideki
asparagas tiyatroların kaderini paylaşarak, seyirci ilgisinden
yoksun kalıyor.
Oysa “Neron ile Agripina”nın yönetmeni Özkan
Schulze, oluşumuna katkıda bulunduğu metnin, kadronun ve sahnenin
imkânlarını (ya da imkânsızlıklarını) en uygun biçimde kullanmanın
bugünlerde çok ender rastlanır bir örneğini sunuyor. Çabasını ve
zekâsını, kendi yönetmenliğini “gösterecek” farklı ve çarpıcı,
asparagas mizansenler bulmaya yoğunlaştırmak yerine, metnin
gerektirdiği mizansenleri elindeki imkânlarla gerçekleştirmenin
çaresini bulmaya yoğunlaştırıyor. Bu tavır, bugünlerde, moda olan
yönetmen tavrı değildir. Bugünün egemen (asparagas) tiyatro
anlayışında, bir yönetmenin oyunu göstermesi değil, “kendini”
göstermesi modadır. Tüm ekibin, (seyircinin sahnede görmeyi umduğu)
metne hizmet etmesi değil; metnin ve tüm ekibin yönetmen egosuna
hizmet etmesi modadır. Ülkemizde tiyatro bu nedenle moda değildir.
Benim “kendini göstermek” diye tanımladığım bu
yönetmen tavrı, aslında Stanislavski’nin yüz yıl kadar önce,
“tiyatroda kendini sevmek” diye suçladığı tavırdır. Bu egoist tavır,
günümüzde, yalnızca tiyatro alanında değil, örneğin, politika ve
yerel yönetimler alanında da modadır. Bugünlerde, örneğin, pek çok
beldenin belediye başkanı, belediye olanaklarını, beldenin refahını
artırmak için kullanmak yerine, genellikle, “kendileri” için
(kendilerini “gösterecek”, halka yaramaktan çok, kendi reklamlarına
yarayacak etkinlikler için) kullanıyorlar. Beldeye (çıplak gözle
görünmese bile) halkın hayatını kolaylaştıracak yaygın altyapı
hizmetleri sunmak yerine, beldenin herkesçe gezilen, belirli bazı
popüler noktalarına aşırı ilgi göstermeyi tercih ediyorlar. O
noktalarda, en fazla birkaç yıl önce döşenen kaldırım taşlarını
söküp yenilemek, bazı sokakları trafiğe kapatarak boyayıp süslemek
ve özel biçimde ışıklandırmak gibi, kolay görünen, çabuk fark
edilen, çarpıcı (ama bir o kadar da halkın acil ihtiyaçlarına cevap
vermekten uzak) suni uygulamalarla, halkın gözünü boyayarak, halkın
gözünde adlarını marka haline getirmeye ve gelecek seçimleri garanti
etmeye çalışıyorlar. Günümüzde moda (ya da salgın) olan asparagas
yönetmen tiyatrosu da, bu tavrın tiyatrodaki olumsuz yansımasından
başka bir şey değildir.
“Neron ile Agripina”nın yönetmeni Özkan Schulze,
metnin oluşumuna katkıda bulunduğu için olsa gerek, bu asparagas
salgınından uzak kalabilmeyi ve metne hizmet etmeyi içine
sindirebilmiş. Sırf bu nedenle bile, yaptığı prodüksiyonu daha çok
beğenmeyi, hakkında daha heyecanlı bir yazı yazabilmeyi çok
isterdim. Ama ne yazık ki, kendim oyundan sıkılmadığım ve oyunda
zamanımı iyi değerlendirdiğimi düşündüğüm halde, okurların tümü için
aynı sonucu garanti edebileceğimi düşünmüyorum. Yine de, okurların,
kendi takdirleriyle bu oyunu yakalayabilmesini (oyun çok yakında
kalkıyor ve bir daha ne zaman sahnelenir ya da sahnelenir mi belli
değil) ve beğenmesini çok isterdim. (Güncelleme: Oyun ne
yazık ki kalktı.)
“Ne yaptığını bilmeyen” sözde entelektüel
tiyatrocuların oluşturduğu asparagas kategoride birçok tiyatronun
son on yılda ortaya çıkıp çok kısa (veya kısa) sürede battıklarını
ve kimse tarafından hatırlanmadıklarını hatırlarsak, Arama
Tiyatrosu’nun ne kadar zor bir işe soyunduğunu daha iyi fark ederiz.
Umarım, Arama Tiyatrosu’nun sanatçıları, hak ederek “batanların”
(asparagasçıların) seyirci üzerinde yarattığı olumsuz izlenimin ve
batmalarıyla yarattıkları dibe çekme etkisinin bedelini, haksız
biçimde “batmak” kadar ağır bir sonuçla ödemek zorunda kalmazlar.
“Batıklar” (ne de olsa birer transatlantik kadar büyük olmadıkları
için) çok büyük bir dibe çekme gücü yaratamadılar. Ama batmalarından
önceki faaliyet dönemleri boyunca edebiyat ve tiyatro dergileri
tarafından büyük ölçüde desteklendikleri için, seyirciyi salonlara
çekmeyi başaramasalar da, batmalarından sonra, geride radyasyon
kalıntısına benzer zararlı bir gelenek (asparagas gelenek) bırakmayı
başarabildiler. Bu zararlı gelenek onların batmasından sonra da,
“henüz” batmamış olan asparagas tiyatrolar tarafından hâlâ devam
ettiriliyor ve Arama Tiyatrosu’nun seyirciye ulaşma çabası, ne yazık
ki, bu zararlı gelenekten çok olumsuz etkileniyor.
“Neron ile Agripina”nın
“Caligula” karşısındaki konumu
Arama Tiyatrosu’nca sahnelenen Günersel
oyununu, tiyatro piyasamız baz alındığında niçin vaha saymamız
gerektiğini açıkladıktan sonra, Camus’nün “Caligula”sı baz
alındığında niçin yetersiz saymak zorunda kaldığımızı da
açıklayalım:
Camus’nün oyunu derin ve felsefi bir oyundur.
Oyundaki tüm öğeler (karakterler, konuşmalar, olaylar, mizansenler)
tarihe uygun olmaktan çok, ilk bölümde özetlediğimiz felsefi amaca
uygun olarak düzenlenmiştir. O nedenle, oyunun dramatik yapısı
sağlam, bütüncül, tutarlıdır.
Günersel’in oyunu, parçalı ve dağınık bir
yapıya sahip. 30 sayfalık ilk versiyon belki bu denli dağınık
değildi. O ilk versiyonda, belki de, yalnızca, Neron’un ince ve
sanatsever kişiliği anlatılıyor, bu sanatsever kişiliğin, iktidara
geldikten sonra, önce annesinin ve daha sonra eski kölesi (yeni
danışmanı) Anicetus’un etkisi altına girmesi ve annesini öldürme
noktasına gelmesi anlatılıyordu. Çünkü, oyunu izlenmeye değer kılan
asal konu, bizim seyrettiğimiz son versiyonda bile, hâlâ, budur.
Ama eğer konu buysa, bu konuda Seneca’nın fazla
rolü olamaz. Seneca, bilgelik ve sağduyunun temsilcisi olarak,
Neron’un sanatsever ve insancıl gençlik döneminde etkili olmuş
olabilir ancak. Ama konuyu asıl belirleyen, finale ulaştıran şey,
Seneca’nın varlığı ve etkisi değil, eski köle ve yeni danışman
Anicetus’un varlığı ve etkisi... (Günersel’in sevdiği sözcükle)
“piyes” bir yazar tarafından, yalnızca konunun ve inandırıcılığın
gerekleri göz önünde tutularak yazılsaydı, sanırız, Anicetus’un
rolü, Seneca’nın rolünden çok daha ağırlıklı olacaktı. Anicetus,
“Othello”daki Iago’nun ağırlığını taşıyacaktı. Ama, piyes, tek
başına bir yazar tarafından değil de, tiyatrocu bir ekibin de
katkısıyla yazıldığında, ekibin yapısı ve ihtiyaçları, piyesin
inandırıcılığının bile önüne geçebiliyor. Yani kolektif çalışmanın
olumlu etkisi olabileceği gibi, olumsuz etkileri de olabiliyor.
Tarık Günersel, kendisinin oynamakta olduğu
Seneca rolünü, Schulze’nin önerisine uyarak, artırmakta sakınca
görmeyince, oyun daldan dala sıçrayıp asıl doğrultusunu sıklıkla
yitirebiliyor. Evet, Günersel, şairlik tecrübesinden ve dil
işçiliğinden gelen rahatlıkla, bir tek “fazla” hecenin bile
bulunmadığı rafine bir tiyatro dili yaratabilme iddiasında başarılı
olmuş. Ama birçok “fazla” konuşma ve “fazla” sahne yazmaktan
kaçınamamış. Bu (Günersel’in deyimiyle) “fazlalıklar” daha çok,
Seneca’nın bulunduğu sahnelerde yer alıyor ve toplam olarak
bakıldığında epey yekûn tutuyor. Bazı örnekler verelim:
AGRIPINA Diş mi taktırdınız?
SENECA Fildişi.
AGRIPINA Yeni moda.
SENECA Olumlu ama.
AGRIPINA Filler açısından değil.
Ama herkesi birden memnun
etmek zor.
***
NERON Elsiz biri daha iyi alkışlar.
Sahi, kaç elim var?
SENECA İki.
NERON Biri kesilse kaç elim kalır?
SENECA Bir.
NERON Peki o da kesilse? O zaman
kaç elim kalır?
SENECA Eliniz kalmaz ki.
NERON İşte o olmayan eller!..
Bir sayı gerekmez mi
onu ifade için?
SENECA Sayılar saymakla
ilgilidir.
Olan şeyler sayılabilir.
Olmayan bir şey için
neden sayı olsun ki?
Bizde öyle bir sayı yok.
NERON Peki ya dünyada?
SENECA Yok. Olsa bizde de
olurdu.
NERON Tuhaf bir eksiklik. Saçma.
***
AGRIPINA (...) Diş temizliği için ne
kullanıyorsun?
OCTAVIA Ponza taşı.
AGRIPINA Boynuz tozu kullan.
***
OCTAVIA Ay ne hoş! Ben böbrek falına
baktırsam?
AGRIPINA Gerçekçi ol! Böbrek falı
hurafe.
Hayvan boşuna kurban
ediliyor.
Sen yıldız falına baktır.
***
HERKES Yaşasın yeni sezar! Yaşasın yeni
İmparator!
Yaşasın Neron!
KÂHİNE Ve yaşasın yeni İmparatoriçe
Octavia!
Balayına Küçük Asya’ya
gitsinler.
Efes, Kapadokya… Side’de
denize girerler.
OCTAVIA Ay ne güzel olur!
AGRIPINA Siz işinizin başına dönseniz,
Kâhine?
KÂHİNE Ben de bankaya uğrayıp
alışverişe çıkmak
istiyordum zaten.
NERON Ey aziz senatörleri Roma’nın!
Başşehrimize kardeş bir
şehir istiyorum!
AGRIPINA Bu da nereden çıktı şimdi?!
SENECA Bilmem.
NERON Marmara Denizi ile Karadeniz
arasındaki boğazın
her iki yakasında!
***
Günersel, Seneca’yı asıl konunun içine çekmek
için, bir ara, ona Agripina’yı öldürmek rolünü yüklüyor. Neron,
Seneca’ya bir hançer veriyor ve ondan sadakatini ispat etmesini
istiyor. Ya beni, ya annemi, ya da kendini öldür deyip çıkıyor.
Sahnede tek başına kalan, drama düşmüş Seneca’nın tepkisi
“Hassiktir” oluyor. Ama Seneca’nın düştüğü bu dramatik durum
hiçbir sonuca ulaşmıyor. Yani Seneca, kılıcı geri veriyor ve görevi
başkası (Anicetus) üstleniyor ve Seneca’nın dramatik ikilemi (ya
da üçlemi) sanki hiç var olmamış gibi oluyor:
SENECA Hançeri geri alın.
Bu düğümü ben çözemem.
NERON Kim becerebilir peki?
ANICETUS Kılıcım.
NERON Yeni bir ünvan sana:
Kurbanlar Kralı. Rex
Sacrorum.
ANICETUS Derhal gidiyorum.
Oysa Çehov, sahnede görünen tüfeğin patlamadan
kalamayacağını söylemekte haklıydı ve yalnızca tüfekleri
kastetmiyordu.
Camus’nün metni, her repliğiyle, aynı amaca
hizmet ettiği için, konuşmalar ve karakterler derinleşmekle
kalmayıp, özgün ve felsefi bir nitelik kazanıyorlar. Oysa
Günersel’in metni ikişer üçer dakikalık kısa kısa epizotlardan
oluştuğu için, karakterler ve konuşmalar derinleşemediği gibi, özgün
de olamıyorlar:
AGRIPINA Bu erkekler dünyasında
yer yok, değil mi, akıllı
bir kadına?
Neymiş suçum? Tutku mu?
Yaşayan herkes bundan
“suçlu”!
Hangi ana istemez oğlunun
yıldız olmasını?
Kadınsan kolaydır düşmek
dile.
İktidar uğruna, ben
yapmadım
bir erkeğin yaptığının
yarısını bile!
***
NERON ruhunu
okumaktı tek umudum
akdenizi
altıma almak istiyordum
kıpırtıları
sır vermiyordu
yan
gözle baktım ufuklarına
rüzgârı
usulca gezindi
engin
bir haz beliriyor gibiydi
ılık
bir çekingenlikle dokundu bana
birden
çekildi
sanki
benden vazgeçebilmek için
kendisinden
vazgeçebilirdi
birden
avuçladı sonsuzluğumu
dili
doruklarımda dolaşıyordu
tutup
açtım iki yana kollarını
hapsettim evrenin bütün volkanlarına
açıverdi
varlığını
ve kilitledim dişlerimi
boynuna
***
SENECA Ne var taht denen şu koltukta?
Özgürlük adına başa geçen
nasıl da despot olur birden!
Yerini sağlam sanınca insan
o mevkie bir güzel kurulur;
terbiye, edep, adap gider,
arsız bir küstah kendine yer
bulur.
Her şeyi bilir artık,
danışmaz kimseye.
Daha dün saygılıyken bugün
it gibi ulur.
Meçhuldür kendini
beğenmişliğin dibi,
sonsuzca başta kalacakmış
gibi.
Neron’dan yapılan alıntı, diğer iki alıntı
kadar basmakalıp görünmüyor ama, diğer ikisi kadar açık ve anlamlı
da görünmüyor. Çünkü bu alıntı, sağlıklı bir ruh haline sahip
olmayan Neron’un yazdığı bir şiiri temsil ediyor. Günersel, anlamlı
olduğunda basmakalıp, özgün olduğunda ise anlamsız oluyor. Camus
gibi özgün ve anlamlı olmayı aynı anda başaramıyor.
Eserin bir şair tarafından yazıldığını
kanıtlayan şu türde dizelerin
KAHİNE Toprağa uzanıyor bir cenin.
Rahminde gecenin
...ya da hınzır bir zekâ tarafından yazıldığını
kanıtlayan şu türde dizelerin
NERON Olmaz. Quo vadis?
OCTAVIA Ne dedin?
NERON Nereye?
OCTAVIA Çişim var.
NERON Sende sanatçı disiplini yok!
OCTAVIA Sende de çiş yok!
...çok daha fazla olmasını dilerdim.
Oyun şu ekiple oynandı:
Agripina ………...Alev Oraloğlu
Neron …………... Güvenç Selekman
Seneca…………….Tarık Günersel
Kâhine…………... Özkan Schulze
Anicetus ………. Hakan Aydın
Octavia …………. Beril Senvarol
Pompeia ………. İrem Dilaver
Dekor-Kostüm: Remin Günak
Işık: Murat Selçuk – Mustafa Türkoğlu
Oyundaki genç oyuncuların (özellikle Neron
rolündeki Güvenç Selekman’ın) inandırıcı olmayan kostümler ve
yetersiz ya da “yanlış” dekor içinde, verdiği inandırıcı
performanslar için, yalnızca oyuncuları değil, yönetmen Özkan
Schulze’yi de kutlamamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle
Anicetus’un deri (ya da deri görünümlü) kostümü (gladyatör desem
değil, demirci desem değil) hiçbir şeye benzemiyordu. Tavandan
sarkan tüllerin ve yere serili kumaşların (o işlevi meşkuk rüya
sahnesi dışında) hiçbir işlevi yoktu. İçgüdüyle
değil de
teknikle oynayan Schulze, konuşmalarına kattığı nüanslarla, belirgin
biçimde, sahnedeki en profesyonel oyuncuydu. Oraloğlu inandırıcı ve
şık kostümüyle ve sahne tecrübesiyle varlığını öne çıkarıyordu.
Günersel, her zaman olduğu gibi, sakin ve rahattı. Işıkların hiç
farkına varmayışımı, herhangi bir çiğliğin bulunmadığına yoruyor ve
olumsuyorum. Ama sonuç olarak, bu yoksul prodüksiyonun en büyük
zenginliği, metin ve oyunculuklardı, diyorum.
Coşkun
Büktel / Nisan 2006
|