Anasayfa

Polemik

İnceleme

Büktel Hakkında

Linkler

İletişim

 

 
KORKARIM,
TARİH TAKSİRATINIZI AFFETMEYECEK,
SAYIN ONAY!

 

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

 

NOT: Bilindiği üzere, Eylül 2001’de “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” başlıklı ve “Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması” alt başlıklı, 368 sayfalık bir inceleme/eleştiri kitabım Kaknüs Yayınları’nda çıktı.

Yılmaz Onay, bu kitaba karşı Evrensel gazetesinde, 13 ve 20 Ocak 2002 tarihlerinde, “Tiyatro yazarı Nâzım Hikmet” ve “Ciddi Polemik Yararlıdır” başlıklarıyla, bir hafta arayla basılan iki tam sayfalık bir eleştiri yazısı yayımladı.

Ben, sayın Onay’ın o Evrensel yazısındaki neredeyse her cümleyi alıntılayıp, tek tek cevaplayarak, “Tarih Taksiratınızı Affetsin, Sayın Onay!” başlıklı 29 sayfalık bir cevap yazısı yazdım. Gazetede tefrika edilmesini talep ettiğim bu cevap, uzunluğu nedeniyle reddedildiği için, 9 sayfalık bir özet yaptım. Ama Onay’ın yazısını basmış olan Evrensel yöneticileri de, kısaltırsam yazıyı basacağını belirtmiş olan Evrensel Kültür yöneticisi Aydın Çubukçu da, yine “fazla uzun” bularak, o dokuz sayfalık özeti de yayınlamadılar. Sonunda, o dokuz sayfalık özet, İnsancıl’da yayınlandı (Kasım 2002). Aydın Çubukçu’nun (80 “büyük sayfalık” Evrensel Kültür için) “fazla uzun” bulduğu özet yazıyı, Cengiz Gündoğdu, (48 “küçük sayfalık” İnsancıl için) “uygun” bulmuştu. Üstelik o dokuz sayfalık özete, yayınlanış öyküsünü anlattığım bir sayfalık bir “önsöz” eklememe de izin vermişti.

İki ay sonraki İnsancıl’da (Ocak 2003) Yılmaz Onay, “Kısa Açıklamalar” başlıklı bir buçuk sayfalık bir yazıyla, benim o cevap özetime cevap verdi. (Bu kadar kısa yazmasını Onay’a tembih edip etmediğini Cengiz Gündoğdu’ya sorduğumda; Gündoğdu, Onay’ın cevap hakkına hiçbir kısıtlama getirmediğini söyledi. Onay, benim 10 sayfalık cevap yazıma, hiç değilse 10 sayfayla cevap verme hakkına sahipken, bu hakkını “kendi isteğiyle” kullanmamıştı.)

Şimdi, Onay’ın, İnsancıl’daki o bir buçuk sayfalık cevabına da cevap verelim:.

 

 

Yazınızda ilk gözüme çarpan şey, benim sizi zaten suçlamadığım bir takım konularda suçsuz olduğunuzu ispatlamak için, beyhude bir çaba içine girip, bir sürü gereksiz açıklama yapmanız oldu, sayın Onay. Yazınıza ayırdığınız 1,5 sayfayı, suçlanmadığınız konularda kendinizi savunmak için cömertçe(!) harcarken, sizi “suçladığım” asal konulara hiç değinmemişsiniz. O konularda tıs yok.

Üç madde halinde numaralayarak yazdığınız yazının birinci maddesinde diyorsunuz ki: “Coşkun Büktel’in yazısının yayınlanma ya da yayınlanamama öyküsünde, ‘Evrensel Kültür’ yazıyı yayınlamazken aynı dergide benimle ilgili başka şeylerin yayınlanmış olduğu belirtilince sanki yazının yayınlanmasını ben engellemişim gibi bir izlenim doğabiliyor.”

Niye doğsun, sayın Onay? Ben sizi, benim yazımı engellemekle ne suçladım, ne de suçladığımı ima ettim. Bu konuda yazılmış tek cümlemi gösteremezsiniz. Zaten yazınızda bir tek cümlemi gösteremiyorsunuz. Benden tek cümle alıntı yapamıyorsunuz. Evrensel yazınızda 368 sayfalık kitabımı eleştirdiğinizde de, kitabımdan yaptığınız alıntıların toplamı 10 satırı bulmuyordu.

(Benimle polemiğe girenler, nedense benden alıntı yapmazlar. Örneğin, benimle üç kez polemiğe girmiş olan, DT’den emekli yönetmen Yücel Erten de, bana karşı yazdığı cevap yazılarının hiçbirinde, benden bir tek cümle olsun alıntı yapmamıştır.)

Ben “açıkça, mertçe, Türkçe” netçe yazan bir adamım. Birini suçlayacaksam, açıkça suçlarım. Kasım 2002 tarihli İnsancıl’da yayınlanan, “Tarih Taksiratınızı Affetsin, Sayın Onay!” başlıklı yazımın önsözünde ben, yazımın 10 ay boyunca yayınlanmamasının öyküsünü anlattığımda, yalnızca Evrensel Kültür dergisinin genel yayın yönetmeni Aydın Çubukçu’yu suçladım. Suçlanan kişi, anlattığım öyküyü yalanlamaya kalkışmadığına göre, suçlanmayan kişinin (yani sizin, sayın Onay) o konuda savunma yapmaya kalkışması; bu gereksiz savunmaya kısa cevap yazısının üçte ikisini ayırması; suçlandığı konuları örtbas etmeye ve hedef saptırmaya yönelik bir davranış bozukluğundan (kimileri buna “kurnazlık” da diyebilir) başka bir şey olamaz.

Ben sizi, yada herhangi bir kimseyi, Nâzım’ın oyunlarını sevmekle de suçlamadım, sayın Onay! Ne kitabımda, ne de size karşı yazımda, böyle bir şey yazmadım. O nedenle, şu cümleniz, berbat Türkçe’nin klasik bir örneği olmaktan başka, tamamen de gerçek dışı: “Nazım’ın oyunlarının ‘iyi’ olduğunu savunanları ve onlar arasında beni de, evet hâlâ bile çok geniş bir ‘elit’in burun kıvırmalarını göğüslemek pahasına bunu yıllardır savunan beni de sahtekârlıkla suçlamaya getirerek, Nâzım’ın oyunlarını kötü bulan kendisini, bana karşı Nâzım’ı savunuyor olarak koyuyordu.” (Türkçenizi eşek arısı soksun, sayın Onay!)

Mürekkep balığı gibi lafı bulandırarak sisleme yapıyor, sanki ben sizi Nâzım’ın oyunlarını sevdiğiniz için (ya da sizin deyiminizle, “iyi” bulduğunuz için) suçluyormuşum gibi bir hava yaratıyorsunuz. Hayır, sayın Onay, ben sizi Nâzım’ın oyunlarını sevmekle değil; Nâzım’ın oyunlarını sevdiğini söylemekle birlikte, o oyunların, (yine Nâzım’ın oyunlarını sevdiğini söyleyen) Yücel Erten gibi “uçuk” yönetmenler eliyle, sahnede katledilmesine karşı çıkmadığınız için suçladım. Dahası, Nâzım’ı katleden “uçuk” yönetmenlere (yayımlanmış sözlerinizle) destek verdiğiniz için, (evet, “destek verdiğiniz için”) suçladım. Verdiğiniz desteğin yazılı belgelerini yayınladım. Sizi kendi sözlerinizle mahkum ettim. Ama siz, cevap yazınızda, sizi suçlayan o yazılı belgeleri cevaplamak yerine; belgelere hiç değinmeden, suçlamaları es geçerek, yine suçlanmadığınız konuda savunma yapmaya, Nâzım’ın oyunlarını ne kadar sevdiğinizi anlatmaya, çalışıyor; kısacık yazınızı beyhude açıklamalarla dolduruyorsunuz. Yani o konuda da, asıl meseleyi örtbas edip, hedef saptırıyorsunuz.

Sizi öbür yazımda da uyardığım halde, kendinizi Nâzım dostu, beni ise Nâzım düşmanı gibi göstermek taktiğinden, (sol bir dergide mutlaka prim yapacağını umduğunuz bu ilkel taktikten) yine vazgeçmiyorsunuz. Kitabımın şu satırlarını okumamış gibi yapıyorsunuz: (Kitabımı okumayanların da artık bu satırlardan haberdar olması ve işin aslını anlaması şart oldu.)

Şimdi yeniden, Nâzım’ı beğendiklerini söyleyenlere dönelim:

Yazdıkları ortak metinde, "Nâzım Hikmet’in tiyatrosu, şiirinin gölgesinde kalınmaksızın, bu tür ön yargıların etkisinden sıyrılınarak, tiyatro sanatının özgül duyarlığıyla kavranmalıdır." diyen yuvarlak masacı Nâzımseverler (Yılmaz Onay, Ayşegül Yüksel, Zühtü Bayar, Refik Erduran, Özdemir Nutku, Kenan Işık, Zehra İpşiroğlu, Ergin Orbey, Ali Taygun) Nâzım’ın iyi bir oyun yazarı olduğunu iddia ederlerken, bence, asıl kendileri, "onun şiirinin gölgesinde" kalıyorlar; ve Nâzım’ın hatalarını ya göremiyor ya da görüyor ama kamuoyundan saklamaya çalışıyorlar. Akılları sıra, Nâzım’ın şöhretini korumaya çalışıyorlar. "Yeniden okumak" teranesiyle Nâzım oyunlarının katledilmesine ses çıkarmıyor, izin veriyor, hatta çanak tutuyorlar. Yani Nâzım’ın eserini korumazken, Nâzım’ın şöhretini korumaya çalışıyorlar. Nâzım’ın eserine değil, yalnızca şöhretine saygı duyuyorlar. Nâzım’ın eserinden değil, yalnızca şöhretinden yararlanıyorlar.

Ben Nâzım’ın oyunlarını, onların beğendiği kadar (yani onların beğendiklerini beyan ettikleri ölçüde) beğenmediğim halde; o oyunları onların sevdiğinden daha çok seviyorum. Nâzım’ın oyunlarına onların duyduğundan daha çok saygı duyuyorum. Bu oyunların bir takım mütevazı zekalar tarafından, sırf Nâzım’ın şöhretinden yararlanmak için ‘kullanılması’, Nâzımseverleri rahatsız etmese de, beni rahatsız "ediyor". Çünkü Nâzım’ın mirasını "sahipleniyorum". Bu mirası tiyatro seyircisine "yozlaştırmadan" aktarmamız gerektiğine inanıyorum.

(“Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”. Kaknüs yayınları, 2001. Sayfa 275.)

Umarım Nâzım Hikmet’i ve oyunlarını kimin daha fazla sevdiği konusunda, artık o ilkel taktiğinizi terk eder, kendinizi daha fazla yıpranmaktan kurtarırsınız, sayın Onay.

3 maddelik yazınızın 2. maddesinde diyorsunuz ki:

Bundan sonra inisiyatif artık sayın Büktel’de. Gerçekten tartışmamızı istiyorsa, illa kişisel ayrıntılarda bana saldırmayı, illa bazı "yönetmen tiyatrosu" uygulamalarının sakatlıklarıyla Nâzım’ın yazarlığını birbirine karıştırmayı lütfen bir an için bırakıp, net olarak Nâzım Hikmet’in oyun yazarlığını ve oyunlarını niçin kötü bulduğunu yazar, ben de niçin iyi bulduğumu yazarım, örneğin hemen "Ferhat ile Şirin"de Şirin’le Ferhat’ın kaçış (bence Nâzım’ın koyduğu temelde "kaçmak zorunda oluş") gerekçesini enine boyuna tartışırız,

Benim daha ne yazmamı bekliyorsunuz, sayın Onay? Ben, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı 368 sayfalık o kitabı, boşuna mı yazdım? Ben, o kitapta, Şirin’le Ferhad’ın kaçışının niçin mantıksız olduğunu da, Nâzım’ın oyunlarını niçin kötü bulduğumu da, sizin niçin iyi bulduğunuzu da (hem de “sizin sözcüklerinizle” aktararak), “net olarak”, belgeli ve kanıtlı olarak, anlattım. (“Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, sayfa 274.) Evet, ben, kitabımda da söylediğim gibi, “Nâzım’ın oyunlarını, oyun yazarlarımızın pek çoğunun oyunlarından (örneğin sizinkilerden) çok daha iyi bulduğum halde; Nâzım’ın iyi bir oyun yazarı olduğuna inanmıyorum.” (“Yönetmen Tiyatrosuna Karşı”, sayfa 273.) Ama yine de, Nâzım’ın oyunlarını yozlaştıran yönetmenlere (ve sizin gibi, onların paralelinde “fantezi” üretenlere; onlara çanak tutup lojistik destek verenlere) karşı, “aktif” biçimde, yani tarihe “yazılı belge bırakarak”, vandallar tarafından aforoz edilmeyi göze alarak, mücadele ediyorum.

Ben bu konularda söyleyeceğimi söylemişken, koca bir kitap yazmışken; tartışmanın başlaması için “inisiyatif” niçin hâlâ bende oluyormuş? Tartışmak istiyorsanız, benim bu konularda daha ne yazmamı bekliyorsunuz? Kitabımı okumamış insanları yanıltmaya çalışıyor, sanki ben bu konularda hiçbir şey yazmamışım gibi davranıyorsunuz. Yaşça büyüğüm olduğunuz için, bu tavrınıza isim koymak istemiyorum. Ama benimle tartışırken bu yöntemleri kullanmaya devam ederseniz, hürmetimi ebediyen koruyamayacağımı bilmelisiniz.

Kitabım ortada! Beğenmediğiniz bir yeri varsa, anlamlı biçimde “alıntı yaparak” okurlarınıza gösterir ve beğenmeyiş gerekçelerinizi açıklarsanız. Sonra benden, tavrınızın ve niyetinizin mahiyetine paralel olarak, hak ettiğiniz cevabı alırsınız.

Yazınızın 3. maddesinde, “’doğru’nun genel geçer ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum ben. Bir kere kimsenin silinmesini ve yok sayılmasını kabul edemem” gibi kahramanca(!) “laflar” edebiliyorsunuz.

Sorumlusu olduğunuz ve en küçük bir duyuru yapılmadığı için ancak 20-25 kişinin katılabildiği Ortaköy panelinde, benim söz hakkımı çiğnememiş olmanızı (sizden yine de beklemediğim bir tavır olduğu için) teşekkürle karşıladığım doğrudur. Ama yazınızda “Coşkun Büktel’i tümüyle defterden silmiş olanlar” diye tanımladığınız, benim ise basitçe “vandallar” diye tanımladığım bir güruh var ya... o güruhun yaptığı gibi beni aforoz etmediğiniz için, size teşekkür etmemi beklemeyin! Beni aforoz eden vandallarla, isim vererek, yüz yüze çatışmayı göze alamadığınız halde; “‘doğru’nun genel geçer ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum ben.” gibi kahramanca laflar da etmeyin! Çünkü benim silinmemi ve yok sayılmamı kabul edemeyeceğinizi söylerken bile, vandallara göz kırpıyor, benim “illa onları haklı çıkarmak istiyormuşçasına” davrandığımı, (hiçbir kanıt yada belge göstermeye gerek duymadan) iddia ederek, vandallara servis vermekten, geri durmuyorsunuz.

“’Doğru’nun genel geçer ilkeleri” vandallarla “açık” mücadeleyi gerektiriyor, sayın Onay! Siz bu mücadelenin dışındasınız. Benim silinmem ve yok sayılmam konusunda telaş etmenize hiç gerek yok: Biz vandallarla anlaştık. İş bölümü yaptık: Onlar benim maddi hayatımı zorlaştırıyor, ben de onların manevi hayatını... Çünkü, önceki cevabımda da belirttiğim üzere: “Ben yalnızca maddi sefalete dayanıklıyım ve bununla övünüyorum. Onlar ise yalnızca manevi sefalete dayanıklılar ama bununla övünemezler.”

Silinen ben değilim, sayın Onay! Silinen onlardır, övünemeyecek durumda olanlardır. Onlar gibi siz de, kimin silindiği konusunda feci bir yanılgı içindesiniz.

Siz benim yok sayılmama, silinmeme üzülmeyi bırakıp; cevabını veremediğiniz, es geçtiğiniz, hatırlamak istemediğiniz suçlarınıza üzülmeliydiniz. O suçların geçen yazımdaki belgelerini okumuş olan İnsancıl okurları önünde düştüğünüz duruma üzülmeliydiniz

Örneğin, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımda, konumla ilgili bir yazıya (Seçkin Selvi’nin 1 Şubat 1999 tarihli Milliyet Sanat’taki yazısına) işime geldiği için kitabımda yer verdiğimi; ama Zehra İpşiroğlu’nun “iki sayfa berideki” yazısını, işime gelmediği için görmezden geldiğimi, yazmıştınız (Evrensel, 20 Ocak 2002). Ben de, bu iddianızın yalan olduğunu, İnsancıl’daki yazımda (Kasım 2002) açıklamıştim. Çünkü Zehra İpşiroğlu’nun yazısı, sizin dediğinizin aksine, gördüğüm yazının “iki sayfa berisinde” (yani “benim görmememin imkânsız olduğu bir yerde”) değil, Milliyet Sanat dergisinin 5 sayı sonraki nüshasındaydı (15 Nisan 1999). Yani benim, işime gelmeyen belgeleri görmezden geldiğim, sizin yalanınızdan, belgeleri çarpıtmanızdan, başka bir şey değildi. Siz, İnsancıl’daki cevabınızda, hiç değilse, (somut olarak, “kıskıvrak yakalandığınız”) bu konuda özür dilemeli yada belgelerle beni yalanlayarak, haddimi bildirmeliydiniz. Ama o konuyu da es geçtiniz. Hatırlamak ve okurlara hatırlatmak istemediniz. Siz, benim silinmemi dert edeceğinize, İnsancıl okurları önünde düştüğünüz durumu dert etmelisiniz..

Ben sizi, belge göstererek, belge çarpıtmakla suçladım. Bu suçlama hakkında ne açıklama yapıyor ne de kamuoyundan özür dilemeye yanaşıyorsunuz. Asıl savunma yapmanız gereken bu konuya hiç değinmiyorsunuz. Yazınızda beni “fazla ayrıntıya boğulmuş” olmakla suçluyorsunuz. Beni mi, okurları mı, yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz, sayın Onay? Bir yazarın yalana tenezzül ederek, okurlara belgeler hakkında yanlış bilgi vererek, yani belgeleri tahrif ederek, bir başka yazara çamur atması; sizin için sözünü etmeye değer bulmadığınız önemsiz bir “ayrıntı” olabilir. Ama benim için, bağışlanır bir hata değildir.

Sizin yalanınızı Evrensel gazetesinde okuyan okurların çoğu, İnsancıl’daki cevabımı okumadıkları için, bugün bile hâlâ, benim, belgeleri görmezden gelen, okurlardan belge gizleyen, yani okurları eşşek yerine koymayı marifet zanneden bir alçak olduğumu sanıyor. Bu durum, bugün bile hâlâ, benim canımı sıkıyor. Siz, “’doğru’nun genel geçer ilkeleri”ni gerçekten umursuyor olsaydınız, benim silinmeme boşu boşuna üzüleceğinize, Evrensel okurlarını yanılttığınıza üzülürdünüz. Eğer dediğiniz gibi, “’doğru’nun genel geçer ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyor” olsaydınız, açığa çıkan yalanınız yüzünden nedamet getirmiş ve yanılttığınız Evrensel okurlarını Coşkun Büktel’in suçsuzluğu hakkında çoktan aydınlatmış olurdunuz. (Güncelleme: Bildiğim kadarıyla Yılmaz Onay, bu konuda, Evrensel okurlarını bugün bile hâlâ bir düzeltme yaparak aydınlatmış değildir. Eylül 2006.)

Siz okurlarınızın karanlıkta kalmasından güç alıyorsunuz, sayın Onay! Siz, “’doğru’nun genel geçer ilkeleri”ni, Çizmeli Kedi masalından daha fazla ciddiye almıyorsunuz.

Korkarım, tarih taksiratınızı affetmeyecek!

 

Coşkun Büktel / Şubat 2003

 

 

BÜKTEL/ONAY POLEMİĞİ'NİN TÜM YAZILARI

 

Tarih sırasıyla: 

 

 

TİYATRO YAZARI NÂZIM HİKMET

 

 

Yılmaz Onay  13 Ocak 2002

 

 

 

 

 

 

 

CİDDİ POLEMİK YARARLIDIR

 

 

 

Yılmaz Onay  20 Ocak 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"TARİH TAKSİRATINIZI AFFETSİN!"

 

 

 (ÖNSÖZ)

 

 

 

Coşkun Büktel  Kasım 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"TARİH TAKSİRATINIZI AFFETSİN!"

 

 

"YILMAZ ONAY'IN

 

 

SÖYLEDİKLERİ VE GİZLEDİKLERİ"

 

 

 

 Coşkun Büktel  Kasım 2002

 

 

 

 

 

 

KISA AÇIKLAMALAR

 

 

 

Yılmaz Onay  Ocak 2003

 

 

 

 

 

 

 

KORKARIM TARİH TAKSİRATINIZI

 

 

AFFETMEYECEK, SAYIN ONAY!

 

 

 

Coşkun Büktel  Şubat 2003