Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
4 Kasım Karanlığa Karşı Işık eylemini
"büyümsemenin hafifliği"
 

 

 

 

 

 

ORHAN AYDIN'A

(TARTIŞMAYA YANAŞTIĞI

VE YANAŞMADIĞI KONULARDA)

CEVAPLAR

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

30 Kasım 2007

 

 

 

Bilindiği üzere, Orhan Aydın, 19 Kasım 2007 tarihli "Vıdı Vıdı" başlıklı link yazıma karşı, aynı gün kısa bir mail cevabı göndermiş ve bu mail, yine aynı gün "Büktel'e Cevap" başlığıyla (başlığı biz koymuştuk) sitemizde yayınlanmıştı.

 

Biz bu yazımızda, Orhan Aydın'ın "Büktel'e Cevap" başlığıyla yayınladığımız kısa cevabını kısaca yanıtlamak yerine; kapsamlı biçimde (Aydın'ın daha önce ve daha sonra yazdıklarını ve bizim, yani Hilmi Bulunmaz ile benim, Aydın'a karşı yazdıklarımızı da kapsayacak biçimde) cevaplayarak, Orhan Aydın'ın tutumu  özelinde tüm Türk tiyatrosunun tutumunu bir kez daha tartışacak ve Türk tiyatro camiasını bir kez daha mahkum edeceğiz.

 

Orhan Aydın, Eylül 2007'de, "Arınma" başlıklı bir yazı yazdı. Yazısında yine isim vermeden birtakım insanları suçlayan ve herkesin bildiği klişe laflarla örgütlülüğü savunan Aydın, şu hamasi üslupla konuşuyordu:

 

Hak, örgütlü birliktelikle istendiğinde haktır.

İşte o zaman vay haline tiyatro baronlarının, lafazanlarının, emek hırsızlarının, iş bitiricilerinin ve hepsinin beslendiği bu kirli sistemin.

İşte o zaman vay haline, böyle aymaz kültür bakanlarının ve onun kapısında el pençe divan duranların, salonlarımızı yıkmak isteyen siyasi geriliğin.

İşte o zaman vay haline, AB fonlarından yada soros fonlarından kan parası ile sanat yapmayı marifet sayan işbirlikçilerin.

Vay haline, oyuncularının ve çalışanlarının sırtından geçinen asalak patronların, yazarlarının parasını ödemeyen tiyatro sahiplerinin.

Vay haline, sendikasız oyuncu yada tiyatro yaratıcısı çalıştıranların. Sigortalı yaratıcı çalıştırmaktan kaçınanların.

Vay haline, sendikadan habersiz uygulamalar yapan bakanların, komisyonların.

Vay haline, salonlar açmayan, tiyatroyu ders kitaplarına koymayan sistemin.

Vay haline yasakçılığın, sansürlü kafaların.

Vay haline, kültürel varlıklarımızı peşkeş çekmeye hazırlanan düzenbazlığın.

Vay haline, mesleğimize saldıran faşist, gerici odakların ve onların beslendiği emperyalist merkezlerin.

Arınmalıyız.

Yaşamı tiyatro ile kuşatmak gibi emeli olanlar, bunu birlikte kotarmalıyız.

21.yüzyıldayız ve çağın sorumluluklarını yerine getirmeli emperyalist kültür saldırıları ile her gün daha da çok kirlenen alanımızı gün ışığına çıkarmalıyız. Önümüzdeki süreç, yaşamlarımızı örgütlü davranmaya evirdiğimiz bir süreç olmalıdır. Alan temsilcileri, zaman yitirmeden bir araya gelerek ilkeli birlikteliğin yolunu açmalıyız. Mesleğimizin içinde toparlanmış, dernek, vakıf, birlik gibi oluşumlar ve bunların dışında duran yapılaşmalar, çalışan yada işsiz oyuncular, Tiyatro yazarları, Eleştirmenler, Sahne, Işık, Dekor, Kostüm tasarımcıları bu çağrıya güç vermelidirler. Kasım ayında, İstanbul merkezli uluslararası tiyatro sendikacılığı konferansı düzenleyerek işe başlayabiliriz.

Arınmalıyız.

Paslı çiviyi, ancak keseri doğru kullanarak yerinden çıkarabiliriz.

 

(Kaynak: Orhan Aydın, "Arınma".)

 

Ben, olgular görmezden gelinerek; kanıtlara, belgelere dayanılmaksızın; kaynak gösterilmeksizin; bilimsel yöntemler umursanmaksızın, sadece bu tür klişe "lafların" papağan gibi tekrarlanmasından ibaret yazıları, "düşünce yazısı" diye niteleyemem. Ben bu tür ucuz propaganda "laflarını", kocakarı "vıdı vıdılarından" ya da amigo sloganlarından daha önemli sayamam. Çünkü vıdı vıdı yapan kocakarılar ve amigolar, olgularla ilgilenmezler! Oğlu çirkin ve ayyaş serserinin teki olsa da, vıdı vıdı yapan bir kocakarı, olgularla ilgilenmeksizin, size ancak, gelininin ne kadar kötü, oğlunun ise ne kadar iyi olduğunu anlatır. Takım dökülüyor olsa da, sahada beş sıfır yenik durumda olsa da, amigolar size, "en büyük takım, bizim takım" diye özetlenebilecek klişeleri, ancak onları, tekrarlayacaktır.

 

Çünkü kocakarılar ve amigolar, hakikatin hizmetinde değil, bireysel heveslerinin ve tuttukları "takımın" hizmetindedir. O nedenle, karşılarında gerçek olgularla ilgilenen, düşünen, şüphelenen, kanıt ve belge isteyen insanlar istemezler; olgularla ilgilenmeyen, klişe sloganlarla okşanmayı özleyen, kanıt ve belge görmeksizin körü körüne inanmayı yeğleyen  "taraftarlar" isterler. Orhan Aydın da, düşünen insanlar (bilinçli okurlar) için değil, bilinçsiz kitleler için yazıyor. Onları "okşuyor". Onları aydınlatmaya değil, tersine, onların olgularla ilgisini kesmeye çalışıyor. Onları kendi tarafına çekmeye, kendi tarafındaki kelle sayısını arttırmaya çalışıyor. "Taraftar" kazanmaya çalışıyor.

 

Örneğin, 26 Kasım 2007 tarihli son yazısı "Küçümsemenin hafifliği..."nde de yaptığı gibi, düzenleyicilerinden biri olduğu 4 Kasım eylemi hakkındaki karşı görüşleri, eylemdeki yanlışları belirterek eleştirenleri "kavganın dışında kalıp 'maval okuyan' lacivertlerle kaybedecek hiç vaktimiz olmadığını biliyoruz" (Kaynak: "Küçümsemenin hafifliği...") cümlesiyle aşağılayıp "küçümseyerek" görmezden geliyor; okurlarına "maval" diye nitelediği o eleştirileri anlamlı biçimde aktarmayı, o görüşlere link vermeyi, o eleştirilerle okurlarını tanıştırmayı ve o eleştiri sahiplerinin (Ulvi Alacakaptan, Ezgi Besen, Murat Karasu, Mustafa Demirkanlı) adlarını vermeyi, yani bilimsel yöntemlerle yazmayı, yazılarını somut belge ve kanıtlara dayandırmayı, kanıtların kaynaklarına link yapmayı, her zamanki gibi, yine inatla reddediyor.

 

Bilimselliğin tüm kriterlerinden yan çizdiği halde, kocakarılar gibi "vıdı vıdı" yapmaktan, ya da amigolar gibi gerçeği saptıran "sloganlar" atmaktan öte hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeyi kanıtlamaya tenezzül etmeden, inandırıcı bir tek cümle kurmadan, 4 Kasım eylemi yüzünden AKP'nin geri adım attığını, "öyle kaya filan değil, düpedüz koskoca bir dağa tosladığını" söylüyor. (Kaynak: "Küçümsemenin hafifliği...".) 

 

4 Kasım eylemi yüzünden AKP'nin geri adım attığını, "öyle kaya filan değil, düpedüz koskoca bir dağa tosladığını" söylerken, Orhan Aydın, hedeflediği kitlenin dikkatinden, örneğin, şu olguyu, kaçırmaya çalışıyor: 4 Kasım eylemine katılan kalabalığın niceliği ve niteliği, (milyonlarca kişinin katıldığı laiklik mitinglerine rağmen seçimden zaferle çıkmış) AKP'yi pire ısırığı kadar bile rahatsız etmez. AKP'nin 4 Kasım eylemi nedeniyle "öyle kaya filan değil, düpedüz koskoca bir dağa tosladığını" söylemek, 4 Kasım eylemi nedeniyle AKP'nin tiyatro binası yıkmaktan vazgeçtiğini ya da vazgeçeceğini iddia etmek; "taraftarları" okşamak (okşaya okşaya uyutmak ve onların uykuda yürüyerek hiç farkına varmadan Orhan Aydın'ın tarafına geçmelerini sağlamak, onları kendi kâr hanesine katmak) için kurnazca kullanılan bir amigo taktiği değilse, düpedüz aymazlıktır. Orhan Aydın, eğer taraftarları uyutmuyorsa, kendisi uyuyor. Rüyada geziyor. Ayakları yere basmıyor. Havada yürüyor. Vıdı vıdı ediyor. Bu vıdı vıdılara ancak Aydın'ın hedef kitlesi olan "taraftarlar" prim verebilir. Ama o "taraftarların" ne niceliği ne de niteliği AKP'yi korkutabilir veya pire ısırığı kadar rahatsız edebilir. Aydın ya kendini, ya taraftarlarını kandırıyor.

 

4 Kasım eylemini küçümsemek ne kadar hafiflikse, pireyi deve (ya da "koskoca dağ") yapmak da o kadar hafifliktir. 4 Kasım eylemini desteklemek, evet, hiçbir şey yapmamaktan daha ahlaklı bir davranıştır. Ama bir katılımcının "Baksana insanlar eylemin ne için olduğunu bile anlamamışlar, demek ki bir yerde yanlış yapılıyor!" (Ezgi Besen) diye eleştirdiği; bir diğer katılımcının "'Karanlığa Karşı Işık' eylemi de tiyatro insanlarından gerekli desteği görmedi, bir anlamda TKP'nin gövde gösterisiyle sonuçlandı." (Mustafa Demirkanlı) başarısız bulduğunu açıkladığı; bir diğer katılımcının ise "iflas" (Murat Karasu) diye tanımladığı bu eylem hakkında öne sürülmüş karşı görüşleri "küçümsemenin hafifliğiyle" görmezden gelip, AKP'yi pire ısırığı kadar bile rahatsız etmeyecek nicelikte (ve nitelikte) bir kalabalığın gerçekleştirdiği 4 Kasım yürüyüşü için "koskoca bir dağ" benzetmesi yapmak, bilimsel bir tavır olamaz. Bu tavır, takım rezalet olsa da, beş sıfır mağlup olsa da, o takımın "en büyük" olduğunu söyleyen amigoların tavrıdır.

 

Bizim anlayışımız, Orhan Aydın'ın anlayışına taban tabana zıt. Biz, herhangi bir "takımın" hizmetinde değil, yalnızca hakikatin hizmetindeyiz. Örgütlülüğün önemine biz de inanıyor, örgütsüzlüğün zararlarını biz de biliyoruz. Günün birinde, kendi camiasının çıkarlarını bile umursamadan her koşulda hakikati savunan, hakikatten yana tavır alan, "önce hakikat" diyen bir örgütle karşılaşırsak, biz de mutlaka örgütlü olacağız. Ama şu aşamada, Orhan Aydın'ın yazısıyla davet ettiği örgütlülük dahil, hiçbir örgütün "önce hakikat" dediğine; hakikatin örgütlenebildiğine tanık olmuş değiliz. O nedenle, şimdilik, şu aşamada, Acar Burak Bengi'ye (bir kez daha) hak veriyoruz:

 

(...) "ama hakikat örgütlenemiyor. Belki de doğası müsait değil; örgütlenince hakikat olmaktan çıkıyor, din oluyor."

(Kaynak: Acar Burak Bengi, "Sansürlenen Tolstoy", Yokuş Yayınları, 2007. Sayfa 111.)

 

Şimdi, vıdı vıdıyı bırakıp, olgulara bakalım:

 

Orhan Aydın TKP destekli bir kuruluş olan Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin yöneticisidir. (Bu cümleyi yazabilmek için, Orhan Aydın'ı telefonla Ankara'da bulup, onay istedim. "TKP'nin yan kuruluşudur" dememe itiraz eden Aydın, "TKP destekli bir kuruluştur" ifadesini onayladı.) Benim bu kuruluşa (Nâzım Hikmet Kültür Merkezi) sıcak bakmam hiç kolay değil. Çünkü bu kuruluş tarafından bir zamanlar çıkarılan Yeni Sinema dergisine, ("Jigolo" adlı senaryomdaki on-on beş dakikalık bir dövme sahnesinin Uğur Yücel tarafından oynanan ve yönetilen "Alacakaranlık" adlı dizide intihal edilmiş olmasıyla ilgili) belgelere dayanan bir yazı önermiş, çeşitli bahanelerle haftalarca oyalama taktiğine maruz bırakıldıktan sonra, ilgililere bir daha ulaşamaz olmuştum ve (sonradan Cumhuriyet, Evrensel ve Zaman gazetelerinde özeti ve Antrakt dergisinde "tamamı" yayınlanmış olan) yazım, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin Yeni Sinema dergisinde, nedense, yayınlanmamıştı. (Söz konusu yazımı ve yazımla ilgili kaynakları okumak için, lütfen şu başlığı tıklayınız: "Alacakaranlık'a İntihal (Çalıntı) Suçlaması")

 

Başıma gelen "emek hırsızlığının" haberini (tamamen nesnel ve belgelere dayanarak yazılmış ve sonradan Antrakt'ta aynen çıkmış bu haberi) Orhan Aydın'ın yönetici olduğu kuruluşun sinema dergisinde yayınlatamamış biri olarak, ben Coşkun Büktel; Orhan Aydın'ın "İşte o zaman vay haline tiyatro baronlarının, lafazanlarının, emek hırsızlarının, iş bitiricilerinin ve hepsinin beslendiği bu kirli sistemin." gibi laflarını kocakarı vıdı vıdısından daha fazla ciddiye alamam. (Alıntının kaynağı: Orhan Aydın, "Arınma".)

 

Olgulardan haberli olmayan ya da olgulara aldırmadan "takımını tutmaya" devam eden taraftarlar, Orhan Aydın'ı ciddiye alabilir ama ben alamam. Ben Aydın'ın laflarını ciddiye almadığım gibi, başkaları da yanılıp ciddiye almasın diye, bildiklerimi (olguları) açıklamayı da, kamuoyuna karşı ve hakikat adına, entelektüel bir borç sayarım. Çünkü bilirim: Orhan Aydın iktidara geldiğinde, benim "emek hırsızlarına" karşı gerçekleri kamuoyuna duyurmam olanaksız olacaktır. Orhan Aydın iktidara gelirse, emek hırsızları değil, asıl ben ve benim gibi hakikat severler "vay halimize" diyeceğiz. Orhan Aydın "emek hırsızlarının vay haline" dese de, olgular, Orhan Aydın tayfasının, en azından bazı hallerde ve en azından "pasif" olarak, "emek hırsızlarına" destek verdiğini kesinlikle kanıtlamaktadır.

 

Nedir o olgular?

 

Bugün artık yayını durmuş olan Yeni Sinema'nın hiçbir sayısında, Büktel'in eseriyle ilgili "emek hırsızlığı" haberini göremeyeceğiniz, bir "olgudur"; Büktel tarafından nesnel bir titizlikle hazırlanan o belgesel habere Yeni Sinema'nın yer vermediği; test edilebilir, somut bir "olgudur". Haber, Cumhuriyet (28 Nisan 2004), Zaman (Pazar Eki, 2 Mayıs 2004) ve Evrensel (12 Mayıs 2004) gazetelerinde ve Mart-Nisan-Mayıs 2004 tarihli Antrakt sinema dergisinde yayınlanmış olduğuna göre, haberin "yayınlanabilir" bir sinema haberi olduğu, bir "olgudur". (Haber metni için, tıklayınız!)

 

Orhan Aydın ve Yeni Sinema tayfası, ne denli nesnel biçimde yazılmış olursa olsun, haberin, "emek hırsızlarına" yine de zarar vereceğini düşünmüş ve "emek hırsızları" ile Büktel arasında tercih yaparken kimden yana olmanın kendileri için daha yararlı olacağını hesaplamış ve Büktel'den yana olmanın kendilerine hiçbir avantaj sağlamayacağına karar vermiş olmalılar. Hesaplarını hakikatten yana değil de, "emek hırsızı" da olsalar güçlülerden yana yaptıklarını bizzat deneyerek öğrendiğim için, ben, bir hakikat sever olarak, Orhan Aydın tayfasının iktidara gelmesini istemem. Çünkü gelirlerse, vay halime!... Vay hakikat severlerin haline!...

 

Orhan Aydın, işte böyle, kanıtlarla, belgelerle ve "olgular üstüne" tartışmayı sevmiyor. Kocakarılar ya da amigolar gibi, kerameti kendinden menkul, gerçek dışı yargılarla propaganda yapmayı "düşünce" üretmek sanıyor. Oysa kocakarılar ve amigolar düşünce üretmezler. Düşünce bilimsel yöntemlerle üretilir. Kocakarı ya da amigo yöntemleriyle yazan Orhan Aydın "düşünce" filan üretmiyor. Kanıtlamaya tenezzül etmediği ve karşı kanıtlarını görmezden geldiği "klişeleri" tekrarlayarak, yalnızca vıdı vıdı yapıyor.

 

***

 

Orhan Aydın'ın "Arınma" başlıklı yazısına karşı, yazıda ismi verilmeden sataşılan Hilmi Bulunmaz "Arınmak için kirlenmek gerekir..." başlığıyla bir cevap yazısı yayınladı.

 

Hatırlayalım: Devrimci geleneğin tarihi mekanlarından biri olan TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) salonu, uzun yıllar atıl bekledikten sonra, Mask-Kara Oyuncuları tarafından kiralanmış; Mask-Kara Oyuncuları, kiraladıkları bu salona "Münir Özkul Sahnesi" adını vermişlerdi. 12 Mart döneminde benim de bir biçimde yolumun düştüğü bu salona, ben, TÖS'ün ilk genel başkanı öğretmen yazar Fakir Baykurt adı verilmesinin daha uygun olacağını yazmıştım. (Bakınız: Büktel, "Aksaray TÖS Salonu 35 Yıl Sonra Yeniden...")

 

Hilmi Bulunmaz, benim Fakir Baykurt önerime sahip çıkmış, bu öneriyi bir kampanya haline getirmiş ve açtığı (halen de yılmadan sürdürdüğü) kampanyaya, (TÖS sahnesini Fakir Baykurt Sahnesi olarak adlandırmayı daha uygun bulan) pek çok destekçi kazandırmıştı. (Bulunmaz'ın Fakir Baykurt Sahnesi kampanyasına destek verenlerin listesi için, bakınız: Hilmi Bulunmaz, "TÖS salonunun adı Fakir Baykurt olmalı!")

 

Ama Fakir Baykurt Sahnesi fikrinin sol gelenekten gelen onca insan tarafından benimsenmesine rağmen; Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin, dolayısıyla Orhan Aydın'ın, (hasılatı Mask-Kara'ya bağışlanan temsillerle) desteklediği Mask-Kara Oyuncuları; (herhalde, sırf,  kendilerinin akıl ettiği bir fikir olmadığı ve başkalarından akıl almayı ar saydıkları için) Fakir Baykurt Sahnesi fikrini benimsemediler. Orhan Aydın "Arınma" başlıklı yazısında, Bulunmaz'ın Fakir Baykurt Sahnesi kampanyasını, isim vermeksizin, "anlamsız kampanya" olarak niteledi. "Arınma" başlıklı yazısında, Orhan Aydın'ın, Bulunmaz'a isim vermeden yönelttiği bu tür suçlamalara; Hilmi Bulunmaz "Arınmak için kirlenmek gerekir..."  başlıklı yazısında şu cevapları veriyordu (Kırmızı harflerle dizilmiş ifadeler Orhan Aydın'ın, siyah ve italik cümleler Hilmi Bulunmaz'ın):

 

(...)

"Tiyatro, birbirlerini yiyip bitirmek isteyen insanların at oynattığı bir alan oldu." Bizden öncekiler, bizim dönemimizdekiler, bizden sonrakiler; çanak yalarsa, sadaka alırsa, fareli köyün kavalcısı gibi, deneyimsizleri reformculuğa, revizyonculuğa, parlamentarizmciliğe… sürüklerse, tartışmayı sürdürürüz… Hiç kimse korkmasın. Hiç kimseyi yiyecek denli yarasa haline gelmedik…

"ne oluyor arkadaşlar, neler oluyor, neden?" sorularını sorabilmek için, öncelikle, öznesiz tümce kurmayı bırakmak gerekir. Öncelikle; "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim" (Coşkun Büktel, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, s.58, Dramatik Yayınlar, 1998) sözüne önem vermek gerekir…

"26 Mart AKM eylemi ile ortaya çıkan Karanlığa Karşı Sanat Cephesi'ne saldırmayı marifet sayarak güç toplamaya çalışan bu karşıtlığın, taraf bulmak için anlamsız kampanyalar düzenleyerek yol almak istediklerini birlikte yaşıyoruz. Tiyatro ustalarına, yaratıcılarına, emekçilerine saldırmayı görev edinmiş nasyonal sosyalistler türediler."

Orhan Aydın, yukarıdaki paragrafta, isim vermeden bizi suçluyor. “Anlamsız kampanya” dediği şey de, TÖS sahnesine “Münir Özkul Sahnesi” yerine, “Fakir Baykurt Sahnesi” adını uygun görmemiz. Aydın, bu “anlamsız kampanyamızı” neden anlamsız bulduğunu açıklayabiliyor mu? Hayır açıklayamıyor. Kampanyamızın ve bizim adımızı bile açıklayamıyor. Tüm suçlamalarını, ismini veremediği birilerine yöneltiyor. Yazdıklarını, “ortaya karışık” diye tabir edilen salata gibi, kim yerse yesin diye, ortaya atıp kaçıyor. Cevap almaktan ödü koptuğu için, suçladığı insanların ismini veremiyor. Suçladığı insanların yakasına yapışamıyor. Hem korkak davranıyor, hem de kuru gürültü yapıp kahramanlık taslıyor.

Orhan Aydın, “Fakir Baykurt Sahnesi” kampanyamıza neden karşı olduğunu açıklayamıyor ama, o kampanyamıza yandaş olanlar, destek verenler, neden destek verdiklerini göğüslerini gere gere, korkmadan açıklayabiliyorlar. Onlar, Orhan Aydın gibi, kaçak güreşmek ihtiyacını duymuyorlar.

(...)

1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı alan Münir Özkul'dan yana tavır almak mı, yoksa sosyalizm kavgasına yürek düşüren Fakir Baykurt'tan yana tavır almak mı Nasyonal Sosyalist'lik!...

 

(...)

"Düzeysizliğe yanıt vermemek için sustukça, saldırılar anlamsız boyutlara erişti." Suçlamalarını isim vererek yapmaya cesaret edemediğin sürece, hâlâ daha susuyorsun demektir. İnsanları isim vermeden suçlamak kayda değer bir konuşma sayılmaz.

"Artık alanda küfür, "çanak yalama" tanımlamaları ile tam anlamıyla alçaldı." Sence hangisi daha büyük alçaklıktır? Çanak yalamak mı, çanak yalamanın adını koymak mı?

"Yanıt yazılarına bile saygısızca karşılık veren bu kalemşorların hesaplarını bozmak gerektiği açıktır." Hangi yanıt?!. Hangi saygısızlık?!. Kim bu kalemşorlar?!. Lütfen somut olalım!... Daha adamların adlarını vermeye bile korktuğun halde, yalancı pehlivan gibi ortaya atılıp onların hesaplarını bozmaktan bahsediyorsun. Sana niye güvenelim ki?...

"Bir yaratıcılık alanı ancak böyle aşağı çekilebilir…" Aşağılık olan şey, “açıkça, mertçe, Türkçe” konuşamayanların, suçladığı şahısların isimlerini vermekten korkanların, yalancı pehlivanlar gibi naralanarak, kuru gürültü yapmasıdır.

"Tamda (Tam da – Oyun) sistemin istemleri doğrultusunda cengaverlik yaparak yani.” Bu sistem Münir Özkul’a mı “devlet sanatçısı” payesi verdi, yoksa Fakir Baykurt’a mı? Özkul’u mu desteklemek “sistemin istekleri doğrultusunda cengaverlik”tir, Baykurt’u mu desteklemek? Cevabı vermeye gerek duymuyoruz. Çünkü cevabı yedi yaşında ve orta zekalı bir çocuk bile verebilir. Orhan Aydın ise, cevabı yanlış veriyor.

(...)

"Yazılanlara ve söylenenlere karşı; 'hoş görülü olmak' (hoşgörülü olmak–Oyun) gibi teslimiyetçi, uzlaşıcı bir zihniyet dolanıyor ortalarda ve bu temelsizlik, saldırıların yoğunlaşmasına zemin hazırlıyor." Bu yazılanları hiç kimse üzerine almadığına ve öznesiz tümce kurulduğuna göre, ben üzerime alıyorum!... Düşünsel derinlikten yoksun olan Orhan Aydın, aba altından sopa göstermeyi yeğliyor…

"Yaratıcılar sustukça (Zeus, Prometeus, Apollon, Paris… gibi tanrılardan bahsediliyor herhalde!...) 'söyleyecek şeyi yok, nasıl konuşsun' diyerek sistem bekçilikleri yapılıyor." Evet, söyleyecek şeyiniz yok. Tıpkı kuru gürültüden ibaret bu Orhan Aydın yazısının da söyleyecek şeyi olmadığı (dişe dokunur hiçbir şey söylemediği) gibi…

"Taraftarlar oluşturuluyor." Hiç böyle bir niyetimiz yok. Bize olanak tanıyan ve bizi kamulaştıran hiç kimseye diyet borcumuz olmadığından, bize taraftar değil, gerçek yanlısı, hakikat yanlısı insanlar yeterli oluyor…

"Mesleğimizde ahlak, ayaklar altına alınmıştır." Doğru. Siz, sizler, meslek şovenizmi yapan gericiler, ahlakınızı ayaklar altına aldınız. Bir kez, biz tiyatroyu sanat ve toplum için yapıyoruz. Tiyatroyu bir meslek olarak görmüyoruz. Ahilikten, feodalizmden, kapitalizmden beslenen "meslek" kavramına karşıyız. Ahlaka gelince… Marksçı bakış açısıyla hareket ettiğimizden, "ahlak" kavramı da, bir üst yapı kurumu olarak farklı bakıyoruz. Biz sınıfsal tavırdan, sınıfsal ölçütten, sınıfsal kavgadan yanayız… Ahlaki ölçütlere, ancak ikincil dereceden önem veririz…

Demokrasi diye diye, demokrasiyi yok eden ülkede; seviye diye diye, seviyeyi yok eden yazarlardan gına geldi… İmdat!...


Not: Bir tiyatrocu, dünya görüşü ne olursa olsun, öncelikle sansüre karşı çıkmalı. Öncelikle iftiraya karşı çıkmalı. Öncelikle nitelikli yapıtların engellenmesine karşı çıkmalı!...

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu, dünya görüşü ne olursa olsun, öncelikle
"Özdemir Nutku skandalı", "Çığ skandalı", "Ölüleri Gömün skandalı", "Omurgasızlar skandalı" hakkında tavır takınmalı!…

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu, kapalı kapılar ardında dağıtılan sadakaya karşı çıkmalı, sadakanın her türlüsüne karşı çıkmalı. Çanak yalamaya karşı çıkmalı!…

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu; Kültür Bakanlığı, Efes Pilsen, İsviçre Hastanesi, Akbank gibi finans kuruluşlarının çanağını yalayanlarla aynı safta bulunmamalı…

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu, sosyalist olduğunu iddia ediyor ve Nazım Hikmet bayraktarlığı yapıyorsa, Nazım'ın sözlerine kulak vermek zorundadır:


(...) Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tınaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.
(...)



Sanırım, Nazım yaşasaydı;
 

"Vatan, Kültür Bakanlığı çanağı yalamaksa,

vatan sadaka almaksa egemenlerden,

ben vatan hainiyim…"


 

diye eklerdi!...

 

(Kaynak: Hilmi Bulunmaz, "Arınmak için kirlenmek gerekir...".)

 

***

 

Hilmi Bulunmaz'ın yukarıda aktardığımız cevapları, yanıt verilmeyecek kadar düzeysiz mi? Sol geleneğin önemli mekanlarından biri olan TÖS sahnesine devlet sanatçısı Münir Özkul'un mu, yoksa TÖS'ün ilk genel başkanı sosyalist Fakir Baykurt'un mu adı daha çok yakışır? Bulunmaz, "Fakir Baykurt" adından yana tavır koyuyor ve tavrını kampanyaya dönüştürüyor. Orhan Aydın ise, "anlamsız kampanya" yakıştırmasıyla isim vermeden Bulunmaz'a (ve kampanyayı desteklemiş onca insana) çamur atıp, Bulunmaz'ın, "sistemin istemleri doğrultusunda cengaverlik" yaptığını iddia ediyor. Bulunmaz da, haklı olarak, "bu sistem Münir Özkul'u mu yoksa Fakir Baykurt'u mu devlet sanatçısı yaptı?" diye gayet somut bir soru soruyor. Şimdi burada kim haklı? Kim "seviyeli"?... Orhan Aydın'a cevap veremeyeceği/veremediği kazık sorular soruyor diye Bulunmaz'ı seviyesiz bulmak dangalaklık olmaz mı? Aristokrat bir tavırla "küçümseyerek" Bulunmaz'ı (ve 4 Kasım eylemini eleştirenleri) cevaplamaya tenezzül etmiyor diye Orhan Aydın'ı "seviyeli" bulmak, mantıklı bir davranış olabilir mi?

 

Orhan Aydın cevap veremiyor diye, Bulunmaz'ın eleştirileri tartışılmaya değmez şeyler mi? Bence Bulunmaz'ın eleştirileri, Aydın'ın kanıtsız/belgesiz/isimsiz, haklılığı kendinden menkul, soyut yargılarından çok daha anlamlı. Ama "Yanıt yazılarına bile saygısızca karşılık veren bu kalemşorların hesaplarını bozmak gerektiği açıktır." (Kaynak: "Arınma".) demiş olduğu halde, Orhan Aydın, Bulunmaz'ın hesabını bozmaya kalkışmadı. "Küçümsemenin hafifliği"ne sığınarak, aristokrat bir sessizliği yeğledi. Bulunmaz'a cevap vermedi. Bulunmaz'ın yazısına dikkat çeken Büktel'in link yazısına da cevap vermedi: Ben, "Orhan Aydın'ın isim vermeden, 'kim yerse yesin' diyerek, 'ortaya karışık' yaptığı suçlamaları, Hilmi Bulunmaz sert yanıtladı" başliklı o link yazımda, Aydın'ı şöyle eleştiriyordum:

Orhan Aydın, tiyatrom.com'da yayınladığı, hamasetten ibaret suçlama yazısına "Arınma" başlığını koymuş. Birtakım insanları isim vermeden suçluyor ve örgütlü olmayı, arınmayı savunuyor. Örgütlü olmanın önemini anlatmak için, yazısının bir yerinde Fransa'dan örnek veriyor:

"Örgütlü davranan sanat emekçisi yaratıcılar sistemle daha kolay hesaplaşmış ve haklarını mutlak almışlardır. Bir iki örnekle yetinirsek; geçen yıl Fransız tiyatrosunun kalbi Paris’te, gerekçesiz görevinden alınan bir sahne teknisyeni için tüm Fransa’daki tiyatro yaratıcılarının ayağa kalkması ve perde kapatmaya kadar uzanan direniş, teknisyenin görevine dönmesini ve haklarının verilmesini sağlamıştır."

(Kaynak: Orhan Aydın, "Arınma".                                                                     Not: Aydın, Fransa'da geçtiğini söylediği direniş haberine dair herhangi bir kaynak belirtmiyor.)

Peki, acaba, Fransa'da, ülkenin en ünlü tiyatro profesörü, doğruları söylemek için halkın vergilerinden maaş alarak katıldığı otuz kişilik bir resmi toplantıda, bir Fransız yazarına iftira ederse; o yazarın (o anda oynanması talep edilen) bir oyunu için çalıntı imasında bulunur ve (aynı isimli bir başka oyun var olmadığı halde) aynı isimli bir başka oyunun var olduğunu söylerse ve bu yalanı söylediği, toplantının CD kaydıyla belgelenirse; Fransız tiyatrocular bu durumda ne yapar?

Türkiye'nin Orhan Aydın gibi "örgütçü" tiyatrocuları bu durumda sadece susuyorlar. Susarak, iftiracı Özdemir Nutku'yu pasif biçimde destekliyorlar. Yazar haklarını savunmak iddiasındaki bir örgüt (OYÇED) ise, iftirayı ve iftiracıyı savunmakta, pasif desteğin ötesine bile geçerek, iftiracı Nutku'yu OYÇED'e önce başkan, daha sonra da "onur kurulu üyesi" seçiyor (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı"); yani OYÇED denen örgüt, iftira ve iftiracıyla onur duyduğunu açıkça ilan ediyor. (Orhan Aydın gibi örgütçülerde yine "tık yok".)

Orhan Aydın gibi örgütçülerin sessizliğine güvenerek, OYÇED yarın öbür gün, iftiracı Nutku hakkında şöyle bir şarkı bile yapabilir:

Demokratik usuller                                                             Sökmez bizim OYÇED'de                                                 İftira zehir değil                                                                Pekmez bizim OYÇED'de

Amaca giden yalan                                                       Besin verir OYÇED'e                                                         Şu gizli KU Klux Klan                                                       Esin verir OYÇED'e

İftira onurumuz                                                        Büktel'e kin doluyuz                                                   Kariyer tutkunuyuz                                                          Biz hepimiz Nutku'yuz

Orhan Aydın'ın isimsiz suçlamalarında, Nutku gibi iftiracılara, OYÇED gibi iftira destekçisi örgütlere, belgelenmiş iftirayı görmezden gelen site sahiplerine yönelik hiçbir ima yok. Bir profesörün otuz kişilik resmi bir toplantıda bir yazara iftira etmiş ve iftirasının, kendi itirafı ve CD kaydıyla belgelenmiş olması; sanki Coşkun Büktel'in özel sorunuymuş gibi; bu olay, sanki Türk tiyatrosundaki çürümeyi kanıtlayan en çarpıcı ve tek "belgeli" hakikat değilmiş gibi; Orhan Aydın dahil tüm "örgütçü" tiyatrocular susuyorlar. Susuyor ve "arınmaktan" bahsediyorlar.

Evet, Orhan Aydın gibi "suskun" aydınların "arınması" (görmezden gelinen "hakikate" sahip çıkması) gerçekten gerekli. Ama Orhan Aydın, ürkek imalar biçimindeki suçlamalarını ve arınma çağrısını, "kirli" tiyatroculara yöneltmiyor ki... Kirliliğe karşı çıkan üç beş "temiz" insana, hakikat severlere yöneltiyor.

Ben bir yazar olarak, hakikate sırt çevirip, sırf örgütlü olmak hatırına, OYÇED'e dahil olmayı ve OYÇED'le birlikte kirlenmeyi nasıl tercih edebilirim? Menfaatleri uğruna iftirayı savunan, iftiracıyla onur duyan insanlarla örgüt kurulmaz, ancak "çete" kurulur. Zaten OYÇED de, Ku Klux Klan'dan farksız bir yapı olduğunu pek çok kez kanıtlamıştır. (Bakınız: Büktel, "Hangisi daha gizli bir örgüttür: OYÇED mi, Ku Klux Klan mı?")

Orhan Aydın, örgütten yanaysa, "gerçekten" arınsın ve bize katılsın! Ben bu çağrıyı, umutla yapıyor değilim. Çünkü, örgütçülerin, "hakikate" değil, kelle sayısına önem verdiklerini ve hakikat etrafında örgütlenmeye yanaşmayacaklarını biliyorum.

Acar Burak Bengi ne demiş:

(...) "ama hakikat örgütlenemiyor. Belki de doğası müsait değil; örgütlenince hakikat olmaktan çıkıyor, din oluyor."

(Kaynak: Bengi, "Sansürlenen Tolstoy", Yokuş Yayınları, 2007. Sayfa 111.)

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Orhan Aydın'ın isim vermeden, 'kim yerse yesin' diyerek, 'ortaya karışık' yaptığı suçlamaları, Hilmi Bulunmaz sert yanıtladı".)

Dediğim gibi: "Küçümsemenin hafifliği"ne sığınan Orhan Aydın, yukarıda aktardığım Coşkun Büktel eleştirilerine de cevap vermedi. Herhalde benim eleştirilerimi de cevap verilmeye değer düzeyde (seviyede) bulmamıştı.

 

***

 

Derken Orhan Aydın, 4 Kasım Eylemini savunmak için, bu kez de "Bakla" başlıklı yazısını yayınladı. Yazısında, yine isim vermeden "ortaya karışık" yaptığı eleştiriler yüzünden, Aydın'ı ben, bu kez de "Vıdı Vıdı" başlıklı link yazımla cevapladım:

Eleştiri yazmaya başladığım ilk günden itibaren, yazılarımla, tiyatro camiamıza yeni bir ahlak, yeni bir duruş önermiş oldum. On yıl kadar önce de bu ahlakı, "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim." cümlesiyle formüle ettim.

Ne var ki, kendilerinden iyi her şeye karşı alerji duyan şişkin egolu tiyatro esnafı ve özellikle de, devlet ya da kurum beslemeleri, ne beni, ne Theope'yi, ne de önerdiğim ahlakı benimsediler.

Neden?

Çünkü önerdiğim ahlak, birilerini suçluyorsan, suçladığın insanların cevap vermesinden korkmamayı gerektiriyor. Bunun için de, araştırmayı, zekayı, bilimselliği ve yaratıcılığı zorunlu kılıyor. Söylediğin her sözü kanıtlamayı, sorumlu davranmayı ve (kaynak göstererek, belgeleyerek) somut biçimde kanıtlamadığın sürece hiç kimseyi suçlamamayı (vıdı vıdı yapmamayı) gerektiriyor.

Bu gerekliliklere (yani önerdiğim ahlaka) uygun davranmak hiç kolay değil... Özellikle de, sırtlarını bir devlet ya da kamu kurumuna dayamış ve ekonomik garantiye sahip olduklarından kendilerini tiyatro camiasının aristokratları gibi hisseden yeteneksiz beslemeler için...

Bu beslemelerin, cehalet ve yeteneksizliklerini örtmek için, benim önerdiğim ahlakın tam tersi bir ahlaka, aristokrat bir ahlaka(ahlaksızlığa) ihtiyaçları var. Aristokratlar gibi, eleştirilere kulak tıkamaya, eleştirenleri görmezden gelmeye, onları cevaplarken adlarını anmamaya, isim vermemeye; iddialarını kanıtlamak için kanıt, belge, kaynak göstermeye tenezzül etmemeye ihtiyaçları var.

Bu besleme aristokratlar, karşı görüşleri görmezden ve bilmezden gelerek ve suçladıkları kişilerin adlarını vermeyerek, zaten herkesin bildiği, daha önce söylediği, haklılığı kendilerinden menkul, kanıtsız belgesiz birtakım "lafları" yazıya dökmekle; tiyatro mücadelesi ya da fikir tartışması yapmış olmuyorlar. Yalnızca, canı sıkılan kocakarılar gibi "vıdı vıdı" yapmış oluyorlar.

tiyatrom.com'da 4 Kasım "karanlığa karşı yürüyüş" eylemi üzerine, iki yeni yazı daha çıkmış. Biri, yürüyüşün başarılı olduğunu, diğeri iflas ettiğini söylüyor.

Bir önceki yazısında 4 Kasım eylemini "Olabiliyor. Becerebiliyoruz..." diyerek, başarılı bulduğunu açıklamış olan Orhan Aydın, "Bakla" başlıklı bu yeni yazısının bir yerinde, kendisinin de düzenleyici olduğu eylemi desteklemeyenler için, şunları söylüyor:

"Yine birileri kızacak ama, söylemek zorundayım. Sahnelerinin yıkılmasına ses çıkarmayanlar, aynı sahnelerin birilerine satılmasına hiç ses çıkarmayacaklardır."

(Kaynak: Orhan Aydın, "Bakla".)

Orhan Aydın, "birileri" dediği "birileri"ni suçluyor. O birilerinin "kızacak" olduklarını söylüyor. Orhan arkadaşım merak etmesin, isim vermediğine göre kimse ona kızmaz. (Tiyatro camiamızın "Utanma Eşiği" öylesine yüksek ki, isim verilerek belgelenen skandallara bile kimse aldırmıyor. Ya da aldırmaz görünüyor.) Orhan Aydın, isim vermeyerek, hem kimseleri gücendirmemiş, (örneğin Kadıköy Belediyesi'nin desteğine taş koyabilecek güçlü bir düşman edinme olasılığını bertaraf etmiş) hem de eleştiri yapmış oluyor. Ama bence yaptığı bu tür eleştirinin, kusura bakmasın ama, "vıdı vıdı" yapmaktan fazla bir anlamı olmuyor. 

4 Kasım yürüyüşü için "iflas" sözcüğünü kullanan Murat Karasu ise, şöyle diyor:

"Kendini kendiliğinden kanaat önderi ilan edenlerden fena halde sıkılmış bir topluluktur tiyatrocular. Hala birilerinin 'yaptım oldu' tavırları içinde hareket etmesi iflasın temel sebebidir."

(Kaynak: Murat Karasu, "Başlıksız Yazı")

Görüldüğü üzere, Murat Karasu da, tıpkı Orhan Aydın gibi, "birileri" dediği "birileri"ni suçluyor. O "birilerinin" 'yaptım oldu' tavırları içinde hareket etmesini "iflasın temel sebebi" olarak niteliyor. O da Orhan Aydın gibi, karşı görüşleri görmezden geliyor, o görüşleri aktarmayı ve tartışmayı gereksemeksizin, yalnızca, haklılığı kendinden menkul görüşlerini okurlara dikte etmekle yetiniyor. O da Orhan Aydın gibi aristokrat bir tavırla, suçladığı kişilerin adlarını ağzına almaya tenezzül etmiyor.

Oysa biliyoruz ki, ikisi de aristokrat değil. Biri devletin diğeri Kadıköy Belediyesi'nin inayetiyle var olabilen bu kişilerin, bu aristokrat tavırları, aslında kendilerine güvensizliklerini, komplekslerini ve yetersizliklerini gizlemeye yarayan birer örtüden başka bir şey değil.

(Gerçi Aydın ve Karasu yine de kızacaklar ama) ben bu eleştirileri, (ikisi de tanışım olan ve sevdiğim yönleri de bulunan) Orhan Aydın ile Murat Karasu'yu tedavi etmek ya da kızdırmak için değil; onların eleştiri zannettiği "vıdı vıdıların"  okurlar arasında hâlâ prim yapmasını tehlikeli bulduğum için ve kendi ahlakımı tiyatro "sanatçılarımıza" bir kez daha hatırlatmayı (dayatmayı)  yararlı gördüğüm için yazıyorum. Ben bu aristokrat tavırları on yıl önce de eleştirmiştim. (Bakınız: Büktel, "Önsöz ya da Konuşan Türkiye'nin Susan Tiyatrosu", "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 7.) Benim eleştirilerime rağmen, eleştirilerime aldırmadan aynı "vıdı vıdıların" örneklerini çoğaltmaya kalkışanlar olursa, tekrar eleştirmeye veya eleştirilerimi tekrar gündeme getirmeye üşenecek değilim.

(Kaynak: Büktel, "Vıdı Vıdı".)

Yukarıdaki eleştirilerime verilecek haklı bir cevabı bulunduğu için, Orhan Aydın bu kez sessiz kalmadı ve "Vıdı Vıdı" başlıklı yazımı, kısa bir mesajla cevapladı. Aydın'ın, geldiği gün (19 Kasım 2007) yayınladığımız cevabını buraya da kelimesi kelimesine aktarıyoruz:

Sevgili Büktel,

Eleştirini sevgi ile okudum.

Ben vıdı vıdı yapmadığımı düşünsemde senin açından

gerçek değişmeyeceğine göre şunu öğrenmek istiyorum.

Beni Kadıköy Belediyesi

ile nasıl ilişkilendirdin?

 

Biz, Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Nazım Oyuncuları

Olarak Sponsorlu tek bir iş bile yapmış değiliz.

 

Kadıköy Belediyesi ile ORTAK yapılan iki etkinliğimiz

vardır. Orada da para bahsi hiç konuşulmamıştır.

 

Yazılarımı izleyen biri

olarak, hiç kimseden başta sistem ve bekçilerinden hiç bir biçimde çekinmeden,

düşüncelerimi ifade etmeye çalıştığımı iyi bildiğini varsayıyorum.

 

İnsanların isimlerini vermeyi ise etik bulmuyorum. Finalde ben haber yazıları

değil, düşüncelerimi yazıyorum.

 

Seni sevgi ile selamlıyorum. 
 


Orhan Aydın / 19 Kasım 2007
oaydinoaydin@gmail.com

 

Aydın'ın bu sevgi dolu mesajını cevaplamaya, Orhan Aydın'dan özür dileyerek başlamak zorundayız. Çünkü "Kadıköy Belediyesi ile ORTAK yapılan iki etkinlik" nedeniyle Orhan Aydın'ı Kadıköy Belediyesi ile ilişkilendirmeye çalışmak, zorlama bir çaba olurdu; tıpkı yıkım projesinin "ne aşamada olduğunu ve ne zaman uygulamaya gireceğini" bilmedikleri için Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin bir süre daha yıkılmayarak tiyatro hizmeti verecek olmasıyla ilgili haberi (Bakınız, "Muhsin Ertuğrul Aralık ayında perdelerini açacak") 4 Kasım eylemiyle ilişkilendirmeye ve eylemin başarısının kanıtı olarak göstermeye çalışmak kadar zorlama bir çaba olurdu. Yöntemlerimiz Orhan Aydın'ınkilerden farklı olduğu için, biz, özür dilememek inadıyla böylesi bir zorlamaya girecek değiliz. Biz hakikat severiz. Hakikat aleyhimize olduğunda da...

Hakikat şu ki, biz, "Vıdı Vıdı" başlıklı yazımızda, Orhan Aydın'ı Kadıköy Belediyesi'yle ilişkilendirir ve onu "besleme" olarak suçlarken, Aydın'ın cevabında değindiği "Kadıköy Belediyesi ile ORTAK yapılan iki etkinlik"ten ya haberdar bile değildik ya da haberdar edilmişsek bile o etkinlikleri hatırlamıyorduk bile. Biz, Aydın'a yönelik "besleme" suçlamamızı; tümüyle, Kadıköy Bahariye'deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi binasının, NHKM'ne, Kadıköy Belediyesi tarafından verildiği (ya da ucuza kiralandığı, bir başka deyişle "peşkeş çekildiği") sanısına dayandırmıştık. Halbuki, birkaç ay önce, NHKM bahçesinde yaptığımız bir dost sohbetinde, Orhan Aydın, bina hakkında bana bizzat ayrıntılı bilgi vermiş, bu arada binayı nasıl elde ettiklerini de  anlatmıştı. Orhan Aydın'ın, yukarıda aktardığım cevap yazısından sonra, beni telefonla da arayarak, "bir kez daha" anlattığına göre; NHKM binası, eskiden bir Ermeni okuluymuş ve uzun yıllar kullanılmadığı için harap halde bulunmaktaymış. Vakıflar kanununda yapılan değişiklik sonucu, sahibi olan Ermeni vakfının binayı kiralaması nihayet mümkün hale gelince, Orhan Aydın ile arkadaşları, harap haldeki binayı kiralayıp, uzun süren emekler ve bir çok masraflarla bugünkü haline getirmişler.
 

"Vıdı Vıdı"yı yazarken, Orhan Aydın'ın o bahçede anlattıklarını tümüyle hatırlamadığımı fark etmiştim. Binanın çok harap olduğunu ve onların emek ve masrafla binayı adam ettiklerini hatırlıyordum ama, binanın sahibi olan Ermeni vakfı tümüyle aklımdan çıkmış. Aklımda nedense binanın Kadıköy Belediyesi'nden alındığı kalmış. O bahçe sohbetinde, Orhan Aydın, bana, herhalde, Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'ün binanın açılışına katıldığını ve Belediye ile ortak etkinlik düzenlediklerini de anlatmış olmalı. Sanırım o nedenle (ve "Eser hırsızlığı" olayında bana destek vermemiş olmalarından dolayı NHKM'ne sıcak bakmayışım yüzünden) Kadıköy Belediyesi'nin himmeti olmadan NHKM'nin o binaya yerleşmesinin mümkün olamayacağına dair yanlış bir izlenim edindim ve bu izlenimi daha sonra farkında olmadan bir yargıya (önyargıya) dönüştürdüm ve yazımdaki "besleme" suçlamasını bu önyargıya dayandırdım. Telefon açıp Orhan Aydın'a sormak ve konuyu netleştirmek aklımdan geçti ama, bir önceki link yazıma ("Orhan Aydın'ın isim vermeden, 'kim yerse yesin' diyerek, 'ortaya karışık' yaptığı suçlamaları, Hilmi Bulunmaz sert yanıtladı") ve Hilmi Bulunmaz'ın yazısına cevap vermemiş olduğu için, Orhan Aydın'ı aramak içimden gelmedi. Ayrıca, önyargım çok güçlü, kuşkum ise çok cılızdı.

Böylece "Vıdı Vıdı" başlıklı yazımı bu yanılgımdan arındırmaksızın yayınladım ve Orhan Aydın derhal bir mail göndererek cevabı dayadı. (İnandırıcı bir suçlamayla karşılaştıklarında, verilecek cevabı olan insanlar "mutlaka" cevap verir. Verilecek cevabı olmayanlar ise, aristokrat bir tavır olarak algılanması ve cevap vermeye tenezzül etmiyor sanılması umuduyla, sessizliğe sığınır.)

Orhan Aydın, yukarıda aktardığımız cevap yazısını gönderdikten sonra telefon da açıp Ermeni vakfından binayı nasıl kiraladıklarını (bir kez daha) anlattığında, öyküyü daha önce de dinlediğim için, hata yaptığımı derhal anladım ve Aydın'a "Ben bunun özrünü kamuoyu önünde dilerim" dedim. İşte şimdi o sözümü tutuyor, Orhan Aydın'dan özür diliyor ve kendisine yönelttiğim "besleme" suçlamasını (vicdanen ikna olmama yetecek kanıt göremediğim için) geri alıyor, tükürdüğümü yalıyorum. Aydın'a yaptığım haksızlık nedeniyle bunu hak ettim.

 

***

 

Sözünü ettiğim telefon konuşmamızda Orhan Aydın'a demiştim ki: "Cevap yazar ve özür dilerim, sonra da insanların isimlerini vermeyi niçin etik bulmadığını, bir güzel tartışırız."

Orhan Aydın derhal reddetti: "Yok, seninle o tartışmaya girmem."

Tabii ki, nedenini sordum. Aydın, yine o bilinen propaganda üslubuyla konuşarak bir sürü şey anlattı. Şimdi söylediği bir şeyi yanlış aktarmış ya da ona söylemediği bir şeyi söyletmiş olmak (yani ona yeni bir haksızlık yapmak) istemiyorum. O nedenle, yalnızca, çok iyi hatırladığım iki gerekçeyi aktaracağım.

1. Ülke çok zor bir dönemden geçmekteydi, emperyalizm saldırılarını gün geçtikçe yoğunlaştırıyordu, tiyatro binalarımız yıkılıyordu, kapımızda Irak savaşı vardı. vb...

Yanlış hatırlamıyorsam, Orhan Aydın, bunları, "senin basit polemiklerine ayıracak vakit yok, ülkenin çok daha önemli sorunları var" bağlamında anlatıyordu. Kendisine şöyle bir cevap vermiştim: "Az önce, Kültür Merkezinizde İspanyolca ve Rusça kurslarına da başladığınızı söylemiştin. Kapımızda savaş var diye, İspanyolca ve Rusça kurslarını iptal edip yerine silah atış ve nişancılık kurslarına başlamayı düşünüyor musunuz? Hayır, düşünmüyorsunuz. Emperyalizm saldırıyor diye, sanatsal tartışmaları bırakacak mıyız? Hayır! Herkes yine kendi işini ve en iyi biçimde yapmaya çalışacak."

Bizim işimiz tiyatro ve biz Irak savaşı ya da başka bir nedenle kahvaltı etmekten nasıl vazgeçmiyorsak, NHKM'nin çay bahçesinde çay satmaktan, dersliklerinde kurs vermekten nasıl vazgeçmiyorsak; asal işimizi yapmaktan, tiyatronun asal sorunlarını tartışmaktan da vazgeçemeyiz. Ve tiyatronun asal sorunu, en önemli sorunu (yıkılıp yıkılmayacakları hâlâ daha netlik kazanmamış olan) tiyatro binalarının yıkılması değil... Tiyatromuz, binalarını kaybetmezden çok önce "ruhunu" kaybetti. Tiyatromuz binalarını kaybederse, ruhunu kaybettiği için kaybedecek. Biz, tiyatromuzun "ruhunu" nasıl ve niçin kaybettiğini, somut olgular üzerinden, bilimsel yöntemlerle, kanıtlı/belgeli yazılarla tartışmak zorundayız. Ama tiyatromuzun bu asal sorunu hakkında sanatsal yazılar yazan, konuyu bilimsel yöntemlerle tartışan tek kişiyim ve 15 yıldır bu tartışmaya, Orhan Aydın dahil, hiçbir tiyatrocuyu çekemiyorum. 

Geçmişte, Yücel Erten, Ahmet Levendoğlu, Kenan Işık gibi ciddi adam imajı verenler de dahil olmak üzere, benimle tartışmaya girenlerin büyük çoğunluğu, ortaya koyduğum belgelere ve olgulara hiç değinmeden, bugüne dek yalnızca beni alaya almaya çalışmakla ve aforoz etmekle yetindiler. Ve tabii ki, cevaplarını çok sert biçimde aldılar, şapa oturmuş, küle osurmuş oldular. (Bakınız: Büktel, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları".) Sonuçta, kötü niyetliler bugün artık kendi isimleriyle karşıma çıkamaz oldular; ahlakdışı ve salakça saldırılarını artık ancak takma isim ardına gizlenerek yürütebiliyorlar. (Bakınız: "Burak Caney sayfası") Günümüzde bana karşı daha makul bir yaklaşım sergileyen tiyatrocular da ortaya çıktı. Ama benimle tartışmalarında daha iyi niyetli bir tonlamayı tercih eden/etmiş olan bu tiyatrocular (Semih Çelenk, Mine Ölce, Orhan Aydın) diğerlerinin tersine, bana karşı ahmakçasına saldırgan bir tutum takınmış olmasalar bile; onlar da diğerleri gibi, tartışmanın somut olgulara yönelmesine asla razı olmadılar, Özdemir Nutku skandalı, "Çığ" skandalı, "Ölüleri Gömün" skandalı gibi, tiyatromuzun sanatsal "ruhunu" kaybettiğini somut biçimde kanıtlayan olgular hakkında, "kanaat belirtmeye mecbur olmadıklarını" (Mine Ölce), "benim sitemin tartışmalarını kendi sitelerine taşımak zorunda olmadıklarını" (Semih Çelenk) ve "Benimle o tartışmaya girmeyeceklerini" (Orhan Aydın) söyleyerek, benzer ifadelerle, yan çizdiler. Onlar da diğerleri (yani kötü niyetliler) gibi, tartışma ne zaman kanıtlı belgeli, somut olgulara yönelse, ortada kuyu varmış gibi, yandan geçtiler.

Tiyatromuzun "ruhunu" kaybettiğini belgeleyen skandalların Özdemir Nutku gibi "dokunulmazlık" sahibi iftiracılarına karşı çıkmaktan "yan çizen" Orhan Aydın diyor ki:

"Emperyalizmin cirit oynattığı bir ülkede namuslu insanlar, en az namussuzlar kadar cesurdur. Bunu bilmeyenler öğrenirler."

(Kaynak: Aydın, "Küçümsemenin hafifliği...")

Bence, bunu bilmeyen ve öğrenmesi gerekenlerden biri de "hâlâ" Orhan Aydın'dır. Orhan Aydın, namussuzlar kadar cesur olmayı öğrenmeli ve cesaretini, "lafla" (bu konuda "vıdı vıdı" yapmakla) değil; somut iftiracıların, somut dokunulmazlıklarına, somut, şeffaf ve bilimsel biçimde, isim vererek, karşı çıkmakla, kanıtlamalı. Hem su başlarını tutmuş iftiracılara karşı çıkmaktan, hakikat uğruna somut düşmanlar kazanmaktan korkacaksın; çevreni kaybetmemek, yalnız kalmamak için, iftirayı ve "eser hırsızlığını" görmezden geleceksin, "tartışmam" diyeceksin; hem de namuslu insanların cesareti hakkında ahkam keserek amigoluk edeceksin. Bunu "okurlar" değil, ancak "taraftarlar" yutar.

Orhan Aydın, "Arınma" başlıklı yazısında, ahlakçıbaşıydı:

Yaratıcılar sustukça “söyleyecek şeyi yok, nasıl konuşsun” diyerek sistem bekçilikleri yapılıyor. Taraftarlar oluşturuluyor. Kulislerde dedikodu pazarları kuruluyor. Mesleğimizde ahlak, ayaklar altına alınmıştır.

(Kaynak: Aydın, "Arınma".)

Hilmi Bulunmaz, yukarıdaki satırları şöyle cevapladı:

Doğru. Siz, sizler, meslek şovenizmi yapan gericiler, ahlakınızı ayaklar altına aldınız. Bir kez, biz tiyatroyu sanat ve toplum için yapıyoruz. Tiyatroyu bir meslek olarak görmüyoruz. Ahilikten, feodalizmden, kapitalizmden beslenen "meslek" kavramına karşıyız. Ahlaka gelince… Marksçı bakış açısıyla hareket ettiğimizden, "ahlak" kavramı da, bir üst yapı kurumu olarak farklı bakıyoruz. Biz sınıfsal tavırdan, sınıfsal ölçütten, sınıfsal kavgadan yanayız… Ahlaki ölçütlere, ancak ikincil dereceden önem veririz…

(Kaynak: Hilmi Bulunmaz, "Arınmak için kirlenmek gerekir...".)

Marksizm, sınıfsallık ve ahlak üzerine Hilmi Bulunmaz'dan yukarıdaki küçük dersi aldıktan sonra, Orhan Aydın, son yazısında ("Küçümsemenin hafifliği...") "ahlakçıbaşı" olmaktan vazgeçti:

Bazı dostlarımız, isim vermemeyi bir "ahlak önerme" biçimi olarak tanımlıyorlar. Ben ahlakçı başı filan değilim. Herkesin ahlak anlayışı kendine.

(Kaynak: Aydın, "Küçümsemenin hafifliği...")

Herkesin ahlakı kendineyse, "asalaklardan", "düzenbazlardan", "namussuzlardan" niye yakınıyor, onlarla mücadele etmek gerektiğini niye savunuyorsun? Hii-iç!.. Laf olsun diye... Dostlar alışverişte görsün, mücadele ediyorum sansın diye... Adlarını vermeksizin, onları esirgeyip saklayarak, "asalakları", "düzenbazları", "namussuzları" rahatsız etmediğine göre, aslında mücadele filan etmiyorsun. Yalnızca, düşman kazanmaksızın, hiçbir risk almaksızın, taraftarlarına "asalaklarla", "düzenbazlarla", "namussuzlarla" mücadele ediyor görüntüsü vermekle yetiniyorsun. O nedenle elbette ahlakçı başı değilsin. Ahlaksızlara karşı değilsin. Oysa ben, bir insana karşı çıkmak için, ahlaksız olması dışında hiçbir neden düşünemiyorum. Bir insana ahlaksızlık dışında hangi nedenle, niçin karşı çıkabilirim ki? Türk olmadığı için mi? Derisi benimle aynı renk olmadığı için mi? Homoseksüel olduğu için mi? Dinsiz ya da dindar olduğu için mi? Burjuva doğduğu için mi? Benim kadar yetenekli olmadığı için mi? Hiçbiri değil!... Ben bir insana karşı çıkmak için, "ahlaksız" olmasından daha geçerli bir neden düşünemiyorum.

Ben, "ahlakçı başı filan değilim" diyerek, iftiracıları, yalancıları, asalakları, düzenbazları, "isim vererek" teşhir, kepaze ve pasifize etme mücadelesinden yan çizenlere, ortada kuyu varmış gibi yandan geçenlere güvenmiyorum. Bu konuda, "Ahlaki ölçütlere, ancak ikincil dereceden önem veririz…" diyen Hilmi Bulunmaz'ı da eleştiriyorum. Bulunmaz'ın Aydın'a verdiği bu dersi reddediyorum. Orhan Aydın'ın "sistem" dediği soyut kavram hakkında, genel ve yuvarlak "laflarla" vıdı vıdı yaparak getirdiği soyut eleştirilerin, "sisteme" zarar veremeyeceğini biliyorum. O tür eleştirileri (vıdı vıdıları) sistem beslemeleri de hiç sakınca görmeden rahatlıkla yapabiliyor.

Orhan Aydın, sistem beslemelerinin de sakıncasız bulduğu kimseyi incitmeyen, vıdı vıdı yapmaktan ibaret, kanıtsız/belgesiz/isimsiz eleştiri yöntemini şöyle savunuyor:

Sanat alanında bir ahlak tartışması açma niyetim ise hiç yok. Ancak, günü geldiğinde bu kavgadaki kımıl zararlılarının kulaklarından tutup, bu toplumun önüne koymayı elbette doğru buluyorum. Yinelersem, bunu günü geldiğinde yapmanın gerektiğine inanıyorum.

(Kaynak: Aydın, "Küçümsemenin hafifliği...")

Einstein'ın, E=MC formülünü ortaya attığını ve kanıt isteyenlere "günü geldiğinde kanıtı da vermenin gerektiğine inanıyorum" diyerek şimdilik bu "laflarla" (vıdı vıdıyla) yetinmelerini istediğini düşünebiliyor musunuz? O zaman "günü geldiğinde" konuş, demezler mi adama?

"Hepimiz, eğri de otursak doğru konuşmasını öğrenmek zorundayız." diye talkın veren Orhan Aydın, bu talkının ardından diyor ki:

Hiç bir sanat yaratıcısının bu süreci, "kara bir film" izler gibi izleme hakkının olduğunu düşünmüyorum.

(Kaynak: Aydın, "Küçümsemenin hafifliği...")

Orhan Aydın, doğru oturuyor mu bilmem ama, doğrular hakkında tutarsız davrandığını, doğruları "soyut" ifadeler biçiminde papağan gibi tekrarlamakla doğru davranmadığını biliyorum. Tiyatromuzun sanatsal "ruhunu" kaybettiğini somut biçimde kanıtlayan Özdemir Nutku skandalı, "Çığ" skandalı, "Ölüleri Gömün" skandalı gibi olguları "kara bir film izler gibi izleme hakkının olduğunu" düşünebildiği halde, Orhan Aydın;

bir katılımcının "Baksana insanlar eylemin ne için olduğunu bile anlamamışlar, demek ki bir yerde yanlış yapılıyor!" (Ezgi Besen) diye eleştirdiği; bir diğer katılımcının "'Karanlığa Karşı Işık' eylemi de tiyatro insanlarından gerekli desteği görmedi, bir anlamda TKP'nin gövde gösterisiyle sonuçlandı." (Mustafa Demirkanlı) başarısız bulduğunu açıkladığı; bir diğer katılımcının ise "iflas" (Murat Karasu) diye tanımladığı

4 Kasım eylemine katılmayan sanat yaratıcılarının, "bu süreci, 'kara bir film' izler gibi izleme hakkının olduğunu" düşünmüyormuş. Bence Aydın, kimin neye hakkı olup olmadığı konusunda kalem oynatmadan önce, oturup biraz daha düşünmeliydi. Tutarlı olmanın, okurlara layık tutarlı bir yazı yazmanın vıdı vıdı yapmak kadar kolay olmadığını belki o zaman anlardı.

"Orhan Aydın, isim vermeyi etik bulmayışının gerekçelerini telefonda anlatırken, aklımda net olarak kalan ikinci gerekçe şuydu:  

2. "Bu ülkede ismi verilen insanların nasıl kurşunlandığını hepimiz biliyoruz."

Aydın'ın bu ikinci gerekçesini, ("mealen") şöyle cevaplamıştım:

"Ben hedef göstermekten değil, bilimsellik ve şeffaflık adına isim vermekten söz ediyorum. Senin dediğinin, benim dediğimle ne ilgisi var? Benim isimlerini verdiğim insanların bir teki bile herhangi bir fiziksel saldırıya uğramadı. Bir tekinin bile parmağı kanamadı."

Tartışmak istemediğini söylediğine göre, Orhan Aydın'ın telefonda söyledikleri üstüne daha fazla gitmeme gerek yok. Tartışılması gereken asıl meselenin (asal meselenin) onun tartışmak istemediği mesele olduğunu bir kez daha hatırlatmakla yetinerek bu yazıyı sonlandıralım:

"Sanata evet, Büktel'e hayır" diyenlerin (ki Orhan Aydın da isteyerek veya istemeden bu kategoriye dahildir) hataları yüzünden tiyatromuz ruhunu çoktan kaybetti... Şimdi yalnızca binalarını kaybediyor.

 

Coşkun Büktel / 30 Kasım 2007