"Tiyatronun bu kadar içinde olan insanlar bile, tahrikkar bir
şekilde 'yazar yok' derken, diğerleri nereden bilsin bizi?
Sanırım, artık eylemlerle adımızı duyurmalıyız. Duyurmalıyız ki,
yok sayılmayalım. (...) Ben Haldun Dormen'e hitaben bir duyuru
yazarak başlayabiliriz diye düşündüm. Ne dersiniz? Haldun
Dormen'nin deyimiyle, 'fışkıralım mı?"
Sadık Aslankara'nın
"Tiyatro mu yazarını arıyor yazar mı
tiyatrosunu?"
başlıklı yazısı (Cumhuriyet / KİTAP
sayı: 920 / 4 Ekim 2007) Haldun Dormen'in yaptığı bir
paragraflık gayet sıradan bir açıklamaya karşı, bir OYÇED
güzellemesi yapmak üzere kaleme alınmış. Ne var ki OYÇED
"güzellenebilir" ("güzellenmesi mümkün") bir oluşum değil.
CD kaydıyla ve kendi itirafıyla suç üstü yakalanmış bir
iftiracıyı (Özdemir Nutku) ve belgelenmiş bir iftirayı
sahiplenen; iftiracıyı önce baş tacı eden (başkan seçen)
daha sonra (Büktel'in —bu yazının
sonunda listesini ve linklerini bulacağınız— yağmur
gibi gelen tepki yazılarından sonra) sessiz sedasız
başkanlıktan indirdiği iftiracıyı bu kez "onur"(!) kuruluna seçen,
yani bir iftiracıyla onur duyabilen, yani "hepimiz
iftiracıyız" diyebilen OYÇED; Türk tiyatrosunun ancak
cerahat üretebilecek, kangren olmuş ağır bir "yarası" olarak
tanımlanabilir.
Aslankara, işte bu kangren olmuş,
cerahat toplamış yarayı güzellemeye çalışıyor. Bunu
yapabilmek için de, elbette, pek çok şeyi görmezden gelmesi,
Cumhuriyet okurlarından pek çok şeyi gizlemesi gerekiyor.
Aslankara'nın yazısını hiç üşenmeden tekrar dizerek internet
sitesinde yayınlayan Hilmi Bulunmaz; yazıdan önceki sunuş
bölümünde, Aslankara'nın gizlemek zorunda kaldığı şeyleri
şöyle belirliyor:
İlk başkanı Prof. Dr. Özdemir
Nutku'nun skandalları etrafı sarmışken, OYÇED ele
alındığında, son derecede dikkatli olmak gerekir. Aslankara,
bu dikkati göstermiyor yada göstermek istemiyor. OYÇED (Oyun
Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) için tüm gücünü kullanan
Aslankara, Cumhuriyet KİTAP Eki'nin sınırlarını da zorlayıp,
her hafta bir sayfa yazmasına karşın, OYÇED için bir buçuk
sayfa methiye döşenip, bu derneği, adeta vaftiz ediyor...
Henüz bir yaşına bastı-basacak olan OYÇED'in, tam dört
başkan (Prof. Dr. Özdemir Nutku, Bilgesu Erenus, Fikret
Terzi, Dersu Yavuz Altun) "eskitmesi" ve Aslankara'nın bu
durumu okurlardan gizlemesi ayrıca üzerinde düşünülmesi
gereken bir durum... Her nedense, Aslankara, bu konuda da,
dikkat göstermiyor yada göstermek istemiyor. Oysa özellikle
"bunları" bilmesi için, okurlara hizmet sunmak gerekir.
Gerçeği dile getirmenin zorunlu olduğunun ayrımında olmak
gerekir... Yoksa, Aslankara'nın, "onur duyarak kurucu
üyeleri arasında yer almıştım" dediği OYÇED'in geçirdiği
fırtınalardan haberi yok mu? Coşkun Büktel'in belgelerle
teşhir ettiği
"Özdemir Nutku ve OYÇED
skandalı"ndan haberi yok mu? Var da,
okurların öğrenmesini mi istemiyor? Bilinmesi gereken asıl
gerçekleri, okurlardan niye gizliyor? Yoksa Aslankara da,
OYÇED'in dezenformasyon sürecine dahil mi olmak istiyor?...
O da, "Hepimiz Özdemir Nutku'yuz" sloganıyla,
gerçeğin üstünü mü örtmek istiyor?...
Aslankara, eline geçirdiği kürsüyü (Cumhuriyet
gazetesi), gerçeklerin daha gerçek, yalanların daha yalan
olarak görünmesini sağlamak için kullanmıyor: Olmuşların
olmamış gibi ve olmamışların olmuş gibi görünmesine hizmet
ediyor. Örnekse Turgay Nar'ın OYÇED'den istifa ettiğini,
nedenleriyle birlikte öğrenemiyor okur!... Bırakın
nedenlerini, Turgay Nar'ın istifa ettiğini bile gizliyor
Aslankara!... Öyle bir gizliyor ki, Turgay Nar'ı, hala
OYÇED'in suç ortağı gibi gösteriyor!...
Bu arada, şunu da belirtmek gerekir: OYÇED, tüm yasal
olanaklara sahip olmasına karşın, kamuoyunu gözeten bir
tarzda çalışmıyor. (Aslankara'nın yazısından anlaşılacağı
üzere), kendi aralarında kurdukları elektronik posta ağıyla
iletişiyorlar!... OYÇED'liler, bize ait olan üç siteye
haberlerini gönderdiklerinde, anında yayımlarız. Diğer
tiyatro sitelerinin de, anında yayımlayacağına eminiz. Peki
öyleyse bu yeraltı örgütü (Ku Klux Klan) havasına bürünüp,
yarasa yada karafatma gibi gizlenmenin anlamı ne?
M. Sadık Aslankara'nın yazısını sunuyoruz:
(Hilmi
Bulunmaz,
"Aslankara OYÇED'i vaftiz ediyor!...")
Bulunmaz'ın somut eleştirilerini Aslankara için yeterli
buluyor ve yeniden OYÇED'e dönüyorum. Aslankara'nın ifşa
etmesiyle öğreniyoruz ki, Haldun Dormen'in açıklamaları, bir
yeraltı örgütü (Ku Klux Klan) gibi kendi aralarında, gizlice
tartışmayı tercih eden OYÇED'in bir hayli tepkisini çekmiş.
Peki neymiş Haldun Dormen'in bu kadar tepki yaratan, "artık
fışkıralım" isyanlarına yol açan açıklaması? Okuyup görelim:
"Belki bana kızıyorlar ama ben
herkesten daha farklı düşünüyorum bu konuda. Tiyatronun çok
geliştiğine, olgunlaştığına ve dünya standartlarına uygun
bir hale geldiğine inanıyorum. Ama iki tane sorun var. Bu
iki sorunun ikisi de sadece Türkiye'ye özgü gibi geliyor,
ama değil. 60'lı yıllarda bir sürü yeni yazar çıktı.
Türkiye'de de, İngiltere'de de, Fransa'da da, Amerika'da
da... Şimdi ise parmakla gösterilecek kadar az yazar var
maalesef. Oysa tiyatroya tiyatro denilebilmesi için
yazarların fışkırması lazım. İkincisi, Türkiye'de tiyatro
izleyicisi, oyunlarımızın çok gelişmesine rağmen azaldı."
Dormen "parmakla
gösterilecek kadar az yazar var maalesef" demekte
haksız mı? Sırf bir yayıncı
"kafalayıp" kitabını bastırdı diye, sırf devletin yetkili
kıldığı yeteneksizlere yeterince ödün vermeyi içine sindirip
oyunlarının sahnelenmesini "başardı" diye, ya da sırf
Özdemir Nutku gibi vandal akademisyenlerden yazarlık
diploması aldı diye, insanlara "yazar" dememiz mümkünse;
evet, o zaman, "pek çok yazar var" diyebilmemiz de mümkün.
Ama "köpek sürüsünden" değil de "yazarlardan" söz ettiğimize
ve yazarlık da bir "sanat" olduğuna göre, yazarların
çokluğunu değil, "sanatsal değerini" öne çıkarmamız;
niteliği nicelikten önde tutmamız gerekmez mi? Sanatsal
niteliği önde tuttuğumuz zaman, "pek çok yazarımız var"
diyebilir miyiz? Evrensel Kültür dergisinin Haziran 2001
sayısında yayımladığım
"Konuşan Türkiye'(?)nin Susan
Eleştirmenleri" başlıklı yazımda bir sanatçı
tarifi yapmıştım:
Sanatçılar, kimseden talep beklemezler. Satış garantisi
istemezler. Yarattıkları şeye talep yok diye şikayet
etmezler. Talep yok diye, yaratmaktan vazgeçmezler. Yaratmak
için kimseden izin istemedikleri gibi, yarattıkları şeyi
umursamaya da kimseyi mecbur bilmezler. Umursanmak isterler,
ama, umursanmak için tedbir almayı, eserini varolan talebe
uygun biçimde tasarlamayı veya talebe göre “revizyon”
yapmayı, reddederler. Bir sanatçı, kendi doğrusu neyse, ne
yapması gerektiğine inanıyorsa, “onu” yapar. Yapması
gerektiği gibi yapar. Ödünsüz yapar. Toplumcu bile olsa,
(topluma ille karşı çıkmayı marifet saymaz ama) toplumun
nabzına göre şerbet vermeyi utanç sayar. Toplum tarafından
onaylanmayı (hatta) alkışlanmayı ister ama, gerekiyorsa
(gerektiğine inanıyorsa) toplum tarafından lanetlenmeyi göze
alır. Topluma söylemeye gerçekten değer bir sözü olan
sanatçı, “politik davranmaya” tenezzül etmeden, toplumun
tepkisinin ne olacağına kafa yormadan; söylemek zorunda
olduğu şeyi “dosdoğru” söyler. Söylemekle yetinmeyerek,
ortaya bir laf atıp kenara çekilmeyerek, sözünü piç gibi
terk etmeyerek, sözünün eri olur. Karşı çıkan, hesap soran
herkese karşı, göğsünü gere gere, sözünü savunur. Sözünü
sakınmaz; ortam uygun mu, toplum buna hazır mı, birileri
bana kızar mı? diye sormaz. Kazanç ya da kayıp hesaplaması
yapmaz. Piyasayı kollamaz.
(Bakınız:
Büktel,
"Konuşan Türkiye'(?)nin Susan
Eleştirmenleri")
Ben, çıtamı yüksek tutuyor, ancak ve
ancak yukarıda tarif ettiğim "sanatçı" kalitesine sahip
insanlara "yazar" diyorum. Böyle bakıldığında, Haldun Dormen
"çok haklı" görünüyor: "parmakla
gösterilecek kadar az yazar var maalesef."
Ama OYÇED üyesi Mine Ölce, Haldun
Dormen'in o yarım cümlesi için "çok haklı" deyip geçememiş,
beni hiç incitmeyen o yarım cümle yüzünden, "incindiğini"
hissetmiş. (9 Eylül 2006'da yazmıştım: Türkiye'de iki tip
yazar var: Biri "yazar", diğeri "OYÇED yazarı"... Bakınız:
"OYÇED
Yazarı Olmaktan 'Hâlâ' Utanmayan Bir Gönüllü Aranıyor".)
Sayın Ölce, kendi aralarında
kurdukları elektronik posta ağı yoluyla diğer OYÇED
üyelerine gönderdiği mesajda, diyor ki:
'Çok haklı' deyip geçebilecekken,
incindiğimi hissettim. Haldun Dormen çok haklı, çünkü
gerçekten de, soruyu 'oyunları sahnelenen yazarlarımız' diye
sorarsak, parmakla sayılacak kadar olmasa da, az yazarımız
var.
İncindim; çünkü yedi tane oyunum var ama görmezden
geliniyorum. Benim durumumda birçok (Bir sürü mü? Sanırım
insanlardan bahsederken 'bir sürü' yerine 'birçok' desek
daha kibar olur, öyle değil mi Sayın Dormen?) yazar olduğunu
da biliyorum, hatta bilmediklerim olduğunu bile biliyorum.
Peki ben biliyorum da, tiyatro ile ilgili oyuncu, yönetmen,
hoca ve yazar gibi birçok etiketi bir arada taşıyan Haldun
Dormen neden bilmiyor? Küba'nın (taaa Küba!) en genç ve
yetenekli yazarlarından birinin oyununu büyük bir gururla
sahneleyen Işıl Kasapoğlu, neden bilmiyor? Yeni yazarlara
çağrı yaptığı halde, bir tekinin bile oyununu okumadan
'İstediğimiz gibi bir oyuna rastlayamadım' diyen Murat
Daltaban neden bilmiyor? Örnekler o kadar çok ki, ama ben
sıkıldım artık. Sıkıldım ama öyle kötü bir durum ki bu, ne
'Aman canım bilmezlerse bilmesinler, bu onların cahilliği'
deyip, kenara çekilecek kadar umursamaz biriyim, ne de 'Bu
ülkede iyi yazan ve adı duyulmamış çok yazar var' diye
bağırmaya gücüm var.
"Tiyatronun bu kadar içinde olan insanlar bile, tahrikkar
bir şekilde 'yazar yok' derken, diğerleri nereden bilsin
bizi? Sanırım, artık eylemlerle adımızı duyurmalıyız.
Duyurmalıyız ki, yok sayılmayalım. (...) Ben Haldun Dormen'e
hitaben bir duyuru yazarak başlayabiliriz diye düşündüm. Ne
dersiniz? Haldun Dormen'in deyimiyle, 'fışkıralım mı'?"
Ölce'nin yukarıdaki mesajına, ilk
olarak, OYÇED üyelerinden Aytül Akal, Nurhan Tekerek, Hasan
Erkek yanıt vermişler. Ne yazık ki, Sadık Aslankara
yazısında verilen o yanıtları aktarmıyor. O yanıtlar, OYÇED
(Ku Klux Klan) üyeleri arasında birer sır olarak kalıyor.
Aslankara, yalnızca, o yanıtların Ölce'ye (herhalde) yeterli
gelmemiş olduğunu ve Ölce'nin, ardı sıra bir ileti daha
gönderdiğini belirtiyor ve Ölce'nin iletisinden bizim de
aşağıya aktardığımız şu alıntıyı yapıyor:
"Dikkatinizi çekmek isterim ki, bu
tür söylemler; varlığınıza, mesleğinize, isminize,
eserlerinize, çabanıza, umutlarınıza, onurunuza,
yarınlarınıza yapılan bir saldırıdır. Bu, sahip olduğunuz en
değerli şeyin görmezden gelinmesidir.
Tehlikenin farkında mısınız?
Ben görmezden gelinmek istemiyorum! Oyunlarım oynansın veya
oynanmasın -ki kesinlikle çok isterim oynanmasını,
yadsıyacak değilim- bu ülkede, 'oyun yazarı' olarak anılmak
istiyorum.
Oyun yazarlığının, saygın bir iş haline gelmesini istiyorum.
Saygı göstermeyenlere, hadlerini bildirmek istiyorum."
Mine Ölce, eğer OYÇED yazarı değil de,
"yazar" olsaydı, "Saygı
göstermeyenlere, hadlerini bildirmek istiyorum." diye
"kapalı devre" yakınmak ve yandaşlarından destek beklemek
yerine; saygı göstermeyenlere bir dergi ya da tiyatro
sitesinde, açıkça, "kamu oyu önünde" ve "derhal" hadlerini
"bildirecekti". Ama belli ki, sayın Ölce, OYÇED'li
yandaşlarından gerekli desteği alamadığı için,
yakınmalarının OYÇED içinde kapalı kalmasına boyun eğmiş.
Sadık Aslankara, Ölce'nin ikinci açıklamasının ardından
OYÇED ep grubunun "biraz daha hareketlendi"ğini
söyleyerek, şöyle devam ediyor: "Dinçer Sezgin, Kerem
Kurdoğlu, Erhan Özçelik, Erbil Göktaş, genç yazar İnanç Su
katıldı bu kez tartışmaya..." Ama Aslankara, tartışmaya
son katılan isimlerin neler söylediğini yine bir "OYÇED (Ku
Klux Klan) sırrı olarak korumayı tercih ediyor.
Düşünebiliyor musunuz? Sırf, "parmakla
gösterilecek kadar az yazar var maalesef" sözü
üzerine, bu söz OYÇED'i hedef alıyor olmamasına rağmen, bir
sürü yazar, kapalı devre olarak, kendi aralarında kıyametler
koparıyor, "fışkırmaktan" ve "Haldun Dormen'e
hitaben bir duyuru yazmaktan" söz ediyorlar.
Oysa ben, kurulduğu günden bu yana,
OYÇED üyelerine, bizzat OYÇED'i hedef alarak, OYÇED'in adını
vererek, ne yenir ne yutulur bir sürü suçlamada bulundum.
Onların bir iftirayı ve iftiracıyı (Özdemir Nutku)
sahiplendiğini; iftiracıyı önce baş tacı ettiklerini (başkan
seçtiklerini) daha sonra aynı iftiracıyı OYÇED'in onur(!)
kuruluna seçerek, kendi onurlarını da lekelemekten
çekinmediklerini belgeledim. (Bakınız: Büktel,
"OYÇED'in Onurdan Anladığı".)
Ama iki yıldır yağmur gibi yağan "kanıtlı belgeli" eleştiri
ve suçlamalarıma karşı, nedense, hiçbir OYÇED üyesi bana
haddimi bildirmeye kalkışmadı. Çünkü bana haddimi bildirmeye
kalkışacak olanlar, Özdemir Nutku'nun itirafı dahil
(Bakınız: Nutku,
"Coşkun Büktel'e Yanıt");
teşhir ettiğimiz CD kaydı dahil, (Bakınız: Şahin Ergüney,
"Theope
Üzerine Özdemir Nutku'ya Yanıt"); somut ve iki
kere iki dört gibi kesin belgelere karşı çıkmak, o belge ve
kanıtları çürütmek zorundaydılar.
Bana karşı çıkacak olanlar, Fransa'da
16. (ya da 17.) Yüzyıl'da yazılmış ikinci bir Theope'nin
belgesini göstermek ve ikinci Theope iftirasını ortaya atmış
(ve iki yıldır hâlâ özür dilememiş) olan Özdemir Nutku'yu ve
Nutku'yu OYÇED'e önce başkan sonra onur(!) kurulu üyesi
seçen OYÇED üyelerini, aklamak zorundaydılar. Oysa
yeryüzünde ikinci bir Theope bulunmadığına göre, ikinci
Theope'nin belgesini göstermek ve ikinci Theope'nin mucidi
Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamak imkânsızdır.
Özdemir Nutku'yu iftiradan aklamak imkânsız olduğuna göre,
Özdemir Nutku'yu önce başkan daha sonra da "onur(!) kurulu
üyesi seçmiş OYÇED'i ve OYÇED üyelerini "iftira ve
iftiracıyı sahiplenmek" suçundan aklamak da imkânsızdır.
OYÇED üyeleri, Özdemir Nutku gibi suç
üstü "belgelenmiş" bir iftiracıyla onur duyduklarına göre;
tüm etik, insani, sanatsal ve onursal değerlerle
ilişkilerini kesmişler demektir. Öyleyse, OYÇED üyelerini
"yazar" saymak, Türk tiyatrosunun yazınsal çetelesini
çıkarırken onları hesaba katmak, mümkün, meşru ya da etik
değildir. Öyleyse, OYÇED'in, "parmakla
gösterilecek kadar az yazar var maalesef" diyen
Haldun Dormen'e karşı çıkması, şirretlikten başka bir
şey değildir. OYÇED'in Haldun Dormen'e karşı çıkmadan önce,
onur duydukları Nutku'yu mahkum eden somut belgelere karşı
çıkmaları gerekir. İki kere ikinin dört değil beş ettiğini,
ya da iftiranın bir davranış bozukluğu değil, bir erdem
olduğunu kanıtlamaları gerekir. Bunu yapmak imkânsızdır.
Ama "parmakla
gösterilecek kadar az yazar var maalesef" diyen
Haldun Dormen'e karşı, hamaset yapmak, laf
kalabalığına başvurmak, "biz OYÇED'de seksen yazarız, biz
varız, oyunlarımız var, benim yedi oyunum var, seksen
yazarın beş yüzden fazla oyunu var, benim bilmediğim başka
yazarlar da var, bunca yazarı görmeyenler cahildir"
gibisinden boş "laflarla" bir şey söylüyormuş ve varlığını
kanıtlıyormuş gibi yapmak, böylesi laflarla sayfalar
doldurmak, imkânsız değildir. O nedenle, Mine Ölce, OYÇED'li
yoldaşlarına yapılması gereken ama yapılması imkânsız olanı
(Nutku'yu ve OYÇED'i aklayacak kanıtları bulmayı veya Nutku
lekesinden kurtulmayı) önermek yerine; yapılması mümkün
hatta kolay olanı ("Haldun Dormen'e
hitaben bir duyuru" yazmayı) öneriyor.
Ölce, sayın Dormen'i "kibar
olmamakla" suçlayarak, bir başlangıç da yapıyor:
(Bir sürü mü? Sanırım insanlardan
bahsederken 'bir sürü' yerine 'birçok' desek daha kibar
olur, öyle değil mi Sayın Dormen?)
Ölce'nin sayın Dormen'e kibarlık
öğretmeye kalkışması, hiç kimseyi benim kadar
şaşırtmamıştır. Çünkü, ben, tanıdığım kadarıyla, Ölce'nin,
işine öyle geldiğinde, asgari nezaket kurallarını bile
"unuttuğunu" tecrübeyle biliyorum.
Bir yıl kadar önce, sayın Ölce, bana
bir mesaj göndererek, Theope hakkında çok şey duyduğu için
kitabı merak ettiğini, okumak istediğini, ama hiçbir yerde
bulamadığını belirterek, yardımımı istemişti. Ben de
kendisine cevabi mesajımda, İstanbul'da ya da Ankara'da
yaşıyorsa, mevcudu tükenmiş olan Theope'ye nasıl
ulaşabileceğini anlatmıştım. Sayın Ölce, ikinci bir mesaj
göndererek, İzmir'de yaşadığını belirtmiş ve bu durumda ne
yapabileceğini sormuştu. Ben de, İzmir'deki avukat arkadaşım
Yavuz Erinal'i telefonla aramış ve kendi Theope'sini sayın
Ölce'ye okuması için ödünç verip veremeyeceğini sormuştum.
Olumlu cevap alınca, sayın Ölce'ye tekrar yazmış, onun
Yavuz'daki Theope'ye ulaşmasını sağlamıştım.
Sayın Ölce'den bir daha haber alamadım.
Theope'yi eşi aracılığıyla Yavuz'a iade ettiğini Yavuz'dan
duydum. Ama bana, kitabı beğenip beğenmediğine dair ne
iki satır bilgi, ne de kitaba ulaşmasını sağladığım için bir
teşekkür kırıntısı... Bence, sayın Ölce, insanlara kibarlık
dersi verecek en son kişilerden biridir.
Daha birkaç gün önce yazmıştım: "Artık
inancım odur ki, iyi bir oyun yazabilmek için (diğer pek çok
şeyden önce) "karakter" gerekiyor. (Bakınız: Büktel,
"Tuncer
Cücenoğlu nihayet utandı")
Şimdi, "parmakla
gösterilecek kadar az yazar var maalesef" gibi
"sudan" bir ifadeye bile katlanamayacak kadar hassas görünen
ve kolay incinen OYÇED'in; işine öyle geldiğinde, ne kadar
duyarsız olabildiği,
"Utanma Eşiği"nin ne denli
"yükselebildiği" ve her türlü zillete aslında ne ölçüde
katlanabildiği somut olarak görülsün diye; OYÇED'in Özdemir
Nutku'yu onur(!) kuruluna seçtiğini duyuran 24 Mart
2007 tarihli haber üzerine yazdığım satırları aktarıyorum:
Ülkemizde ahlaki değerlerin yükselen ve
yükselten değerler olmadığı, yozlaşmanın giderek
yaygınlaştığı herkes tarafından biliniyor. Bu artık
şaşırtıcı bir gerçek değil. Ama yukarıdaki haber, çürüme ve
yozlaşmanın tırmanışında yepyeni bir evreye vardığımızı
gösteriyor. Artık yozluğumuzla, yalanlarımızla, iftiramızla
da onur duyabileceğimiz günlerin geldiğini "müjdeliyor".
OYÇED, onurla onursuzluğu barıştırıyor/bağdaştırıyor. Evet,
önceden de biliyorduk, yozlaşma ve utanmazlık toplumu
kemiren kanserli hücreler gibi hızla yaygınlaşıyordu; ama
kanser gibi "gizlice", "sinsice" yaygınlaşıyordu. İnsanlar
ahlaki değerlerin pabucunu çoktan dama atmış olsalar da,
artık bundan utanmasalar da, utanmazlıklarını açıkça
sergileyecek ve hele utanmazlıklarıyla onur duyacak kadar da
pervasız ve pişkin olamıyordu. Yukarıdaki haber, o evre'nin
artık aşıldığını, geride kaldığını kanıtlıyor. Artık bir
dernek dolusu insan (üstelik yazar ve çevirmen oldukları
iddiasında olan bir dernek dolusu "nitelikli" insan) bir
yazara iftira ettiği belgelenmiş bir profesörü (Özdemir
Nutku'yu) onur kuruluna seçtiklerini, iftirası belgelenmiş
bu kişiyle onur duyduklarını, açıkça ve gururla ilan
edebiliyorlar. Tribün insanlarının artık adeta "hepimiz
katiliz" diye bağırabildiği bu evrede, kültür insanlarımız
da adeta "hepimiz müfteriyiz" diye, "hepimiz Özdemir
Nutku'yuz" diye bağırıyorlar.
Bu, dehşet verici bir gelişme!...
Tribünlerdeki saldırganlığın, ahlak ve kural tanımazlığın,
kirlilik ve karanlığın, toplumun her kesimine mürekkep gibi
yayılarak, sonunda "entelektüel" camiamızı da tamamen
fethettiğini/ kirlettiğini kanıtlayan, dehşet verici bir
aşama!
(Bakınız: Büktel,
"OYÇED'in
Onurdan Anladığı")
OYÇED, utanma mekanizması felç olduğu
için, yedi aydır bu satırlara bile katlanabilmiş, gizlenme
ihtiyacıyla içine kapanıp havasız kalmış, bir yara gibi
çürüyüp cerahat toplamış, hastalıklı bir oluşum. Eğer
fışkırırsa, ancak cerahat olarak fışkırabilir.
OYÇED'in "fışkırması"
değil, önce içindeki Nutku'yu fışkırtıp arınması gerekir.
Coşkun
Büktel / 9 Ekim 2007
(GÜNCELLEME
1 Ağustos 2008: Özdemir Nutku
iftirası'ndan üç yıl sonra −12 Temmuz 2008−
iftiranın yer aldığı DT koordinasyon
toplantısının iftirayla ilgili bölümünün
video kaydı
nihayet yayınlanabilmiş ve ortaya çıkan
CD
görüntüleri; o görüntüleri görmeden önce Şahin
Ergüney'in hafızasına dayanarak anlattığı iftira
olayını, iftiranın kendisiyle ilgili olmayan
bazı önemsiz ayrıntılarda −örneğin, toplantıda
Ergüney'e müdahale eden kişilerin sayısı
hakkında− Ergüney'in hafızasını kelimesi
kelimesine doğruluyor olmasa da; "meselenin
özünde", Ergüney'in Nutku'ya yönelik iftira
suçlamasının tamamen, yüzde yüz, kesinkes, en
küçük kuşkuya yer bırakmayacak biçimde,
"gerçeği" yansıttığını belgelemiş ve
iftirayı güneş kadar apaçık ve net görülebilen bir hakikat haline
getirmiştir. O
CD
görüntülerini −hakikati− ortaya çıkaran da zaten Şahin
Ergüney'den başkası değildir.
Ne var ki, DT
mensubu Ergüney; önce genel müdür Mine Acar'dan,
daha sonra da genel müdür Lemi Bilgin'den izin
alamadığı için, −ortaya çıktığı günden beri
isteyen herkese bizim zaten göstermekte
olduğumuz−
CD
kaydını internette yayınlamamıza uzun süre izin
verememiştir. Sonunda, baskılarımızla
yıldırdığımız iftira savunucusu isimsiz
sapıklar, güneşi yalanlarla sıvayabileceklerine
güvenerek,
CD
kaydını; kimseden izin almaya
gerek duymaksızın ve iftirayı örtbas etmeye
yönelik her türlü yalanla −"Canbaza bak!" diyen
dikkat çelici, hareketli yazılarla− görüntüleri kirleterek ve
görüntülere her türlü montaj hilesini tatbik ederek, yayınlayınca
−Bakınız:
"Yamalı Bohça"−
aynı
CD
kaydını bizim de −tabii ki, montajsız,
katkısız, hilesiz olarak− "çıplak
görüntülerle", "çıplak gerçek"
halinde, yayınlayabilmemiz mümkün hale
gelmiştir. −Bakınız:
"Nihayet!!!"−
CB)