
Büktel suçlamalarına
karşı Pakize Barışta (Pakize Atay) cevap hakkını Büktel'in kalemiyle
kullanıyor:
YİRMİLİ YAŞLARDAKİ GENÇ KIZ AKLIMCA
ATTİLÂ İLHAN'A FİYAKA YAPMAK İSTEDİM
Coşkun Büktel
"Eski Karısı Pakize Atay (Pakize
Barışta) ve İletişim Yayınevi,
Oğuz
Atay'ın 'Günlük'ünü Kendi Çıkarlarına Nasıl Uyarladılar?"
başlıklı yazımda (Okumak
için
TIKLAYINIZ!) İletişim
Yayınevi tarafından Oğuz Atay’ın sansürlenmesinde emeği geçen
herkesin yüzüne tükürdüğüm halde, o sansüre izin vermiş, bile bile
göz yummuş, itiraz etmemiş, sessizlikle onaylamış “kaşarların” bir
teki bile tepki vermeye cesaret edemezken; bu cesareti kendisinden
hiç beklemediğim biri gösterdi. Pakize Barışta (Atay) yazının
yayınlanmasından kısa süre sonra telefon açıp beni aradı.
Pakize
Barışta’yla, önce telefonda yaklaşık kırk beş dakika kadar, ertesi
gün de Bebek Kafe’de buluşup yaklaşık bir buçuk saat kadar konuştuk.
Öncelikle şunu belirteyim: Atay’ın “Günlük”teki yazılarını Atay’ın
ölümünden yalnızca bir yıl (artı bir ya da iki hafta) sonra Attilâ
İlhan’a kendisi yazmış gibi gönderebildiği için bir Oğuz Atay
hayranı olarak, yıllardır Pakize Atay (Barışta)dan nefret
etmekteydim. Ama buna rağmen, rahmetli Oğuz Atay’ın bir zamanlarki
eşiyle telefonda bile konuşmak benim için başlı başına bir haz, bir
“olaydı”.
Barışta’yla konuştuğumuz her şeyi düzenli bir bütün haline getirip
aktarmama olanak yok. Çünkü konuşmamız pek düzenli değildi,
fazlasıyla “daldan dala”, dağınık bir sohbet oldu.
Bir ara benim bir linç
kampanyasıyla aforoz edilmem konusuna dair bir ilgi belirtisi
gösterdiğinde, ben Ali Taygun’un Theope’yi yönetmesinden başlayarak
anlatmaya koyulur koyulmaz, Pakize hanım gayrı ihtiyari araya girip
Ali Taygun’la ilgili kendisi bir şeyler anlatmaya başladı ve konuya
yeniden kaldığım yerden devam etmem yolunda herhangi bir talepte
bulunmayınca benimle ilgili konuları pek merak etmediği kanısına
vardım ve ona başı sonu olan birtakım anekdotlar aktarmak yerine
daha çok onu dinlemeye ve monolog olmasın diye arada sorduğu basit
sorulara kısa cevaplar vermekle yetinmeye karar verdim.
Doğal
olarak, daha çok o konuştu. Çünkü ben onun Oğuz Atay konusunda
anlatacağı en basit şeyleri bile tüm algı kanallarım açık olarak
sünger gibi emmeye hazırdım. Telefon konuşmamızda,
Oğuz Atay konusunu kapanmış bir sayfa olarak görmeye çalıştığını ve
hayatının sonuna kadar “Oğuz Atay’ın karısı” olarak kalmak
istemediğini söylemiş olmasına karşın, ben bu yüzden terbiyesizlik
etmekten çekinip sormak konusunda pek fazla atak davranmadığım
halde, benim aslında ne istediğimi bildiği için, sağolsun, arada bir
lütfedip o konuda önüme bazı kırıntılar atmak cömertliğini de
esirgemedi. Benim en yetkili ağızdan dinlemekle yamyamca bir haz
duyduğum çoğu oldukça mutsuz anılarla ilgili o kırıntıları okurlarla
paylaşmamın Pakize hanımı mutlu etmeyeceğini sandığım için maalesef
yazamıyorum. Çünkü, telefon konuşmamızın en başında o bilinen
uyarımı kendisine de yaparak
“Lütfen,
aramızda kalmasını istediğiniz hiçbir şeyi bana anlatmayın! Çünkü
aramızda kalmayabilir. Aramızda
kalıp kalmamasını benim sütüme bırakmak zorundasınız. Aramızda kalma
şartını koyacağınız hiçbir şeyi, meraktan ölsem bile dinlemek
istemiyorum. Dolayısıyla, söylediğiniz şeylerin aramızda kalıp
kalmayacağına ben karar vereceğim”
demiş olmama rağmen; konuşmadan
sonra, merak etmemesini, onun istemediği bir tek satır bile
yayınlamayacağımı kendisine belirttiğim için, Oğuz Atay konusundaki
kırıntıları, maalesef, sanırım ancak özel dostlarımla ve yazılmamak
kaydıyla paylaşacağım. Ama kim bilir, Pakize hanım belki ileride
bana özel bir röportaj vermeyi kabul eder ve o zaman kırıntılardan
çok daha fazlasını ve deli gibi merak ettiğim ayrıntılarıyla hiç
çekinmeden, hatta tam bir gazeteci yüzsüzlüğüyle sorup onu tüm
gücümle sağarak, her şeyi kendi yorumlarımla ama Pakize Atay’ın
“tırnak içlerindeki” kendi cümleleriyle aktarmam mümkün olur. İnsan
hayal ederken sınır tanımamalı.
Kısacası,
yayınlama konusunda en başta talep edip onaylattığım özgürlüğüme
rağmen, okurlar, Pakize Atay’la görüşmemizi bu yazıda yine de ancak,
onun onay ve izin verebileceğini sandığım sınırlar içinde ve ancak
Pakize Barışta’nın onayı ve izniyle okuyor olabilecekler.
Şimdi, bu
yazının asıl konusuna, yani
Attilâ İlhan’a gönderilen mektuplarda yapılmış sahtekarlığa
gelelim:
Bir
kere, Pakize Barış’ta, bu yaptığı şeyin sahtekarlık olduğu kanısında
değil. Bir erkekle bir kadın arasındaki özel mektuplaşmayı
yayınladığı için Attilâ İlhan’ın kendisine haksızlık yaptığını ve
çirkin davrandığını düşünüyor. Bu “özel” mektuplaşmanın kimseyi
ilgilendirmemesi gerektiğini söylüyor. Attilâ İlhan, o sırada
kimlere kızdıysa onların mektuplarını yayınlayarak onlardan bir nevi
intikam almak istedi herhalde diyor. Son dönemlerde tahammül edilmez
hale gelen ulusalcılığı nedeniyle bazı kişilerin Attilâ İlhan’dan
uzaklaşmış olması Attilâ’yı bu mektupları yazmaya kışkırtmış
olabilir diye düşünüyor. Taraf gazetesi ve çevresinden bir insan
olduğu hesaba katılırsa Pakize Barışta’nın da aynı nedenle Attilâ
İlhan’ın hışmına uğradığı kabul edilebilir.
Pakize
hanım, Attilâ İlhan’ın gerekçelerine dair tahminlerini telefondaki
ilk görüşmemizde de söylemişti. Ben de ona, evet Attilâ İlhan, size
kalleşlik ya da nezaketsizlik etmiş olabilir ama onun kalleşlik
etmesi sizin yaptığınız şeyin vahametini azaltıyor ya da sizi
aklıyor olamaz ki, mealinde bir şeyler söylemiştim.
O zaman da
Pakize hanım bana, aklanmak
amacında olmadığını, ortada aklanmayı gerektirecek bir durum
görmediğini, bu konuyu hiç umursamadığını söylemişti. Ben de ona,
öyleyse, benden sitemde yayınladığım yazıyı kaldırmamı
istemeyeceksiniz, öyle mi, diye sormuştum. O da bana, hayır, canım,
ben sadece sizin bazı şeyleri bilmenizi istedim diye cevap vermişti.
(Ama ertesi günkü yüz yüze görüşmemizde benden yazıyı kaldırmamı
istedi. Bu kendisiyle ilgili en büyük hayal kırıklığımdır.)
Ben,
eğer bu
konuda bir açıklama yapar olayın aslını
anlatırsanız, seve seve
yayınlarım dediğimde, Pakize hanım, yine aldırmadığını ve açıklama
yapmaya gerek duymadığını, bir kadınla bir erkek arasında geçen özel
şeyler nedeniyle kimseye hesap vermek zorunda olmadığını söyledi.
Yirmi yaşlarında toy bir kız çocuğuyken sırf Attilâ İlhan’a bir oyun
ya da fiyaka yapmaya kalktığı için onun tarafından özel mektupları yayınlanarak cezalandırılmayı hak etmediğini söyledi.
Ertesi
günkü konuşmamızda olaya şöyle bir açıklık getirdi:
Oğuz
Atay’la Ankara’ya gidişlerinden birinde, o sırada Atay’ın yayıncısı
Bilgi Yayınları’nda yayın yönetmeni
olan Attilâ İlhan’ı ziyarete
gitmişler. Attila İlhan sohbet sırasında, Paris’te başından geçen
komik bir olayı anlatmış. Karı koca Atay’lar, İlhan’ın yanından
ayrılıp dışarıda yalnız kaldıklarında, Oğuz Atay, Attilâ İlhan’ın
kendi başından geçmiş gibi anlattığı olayın, aslında ünlü bir fıkra
olduğunu Pakize Atay’a söylemiş.
Daha sonra
Pakize Atay, bir telefon
tartışmasında Attilâ İlhan’ın suçlamalarına hedef olunca fena halde
kızıp, bu sahtekarlığını Attilâ İlhan’ın yüzüne vurmaktan
kaçınmayarak, “Ama siz de bir fıkrayı kendi başınızdan geçmiş gibi
anlatmıştınız!” deyince, İlhan kendini şöyle savunmuş: “Çocuğum, ben
bazen öyle şeyler anlatıp karşımdakini denerim, bakalım anlayacak mı
diye…”
Pakize
Barış’ta, 20 yaşlarındaki genç
ve toy Pakize Atay’ın o mektupları, tıpkı Attilâ İlhan’ın yaptığı
gibi, “Bakalım anlayacak mı?” diye Attilâ İlhan’ı denemek için
gönderdiğini söylüyor ve bu, Attilâ'nın da farkında olduğu
karşılıklı oynanan bir oyundu diyor. Bu oyunun, Atillâ İlhan'ın
kitabında yayınlanmış sekiz mektubun dışında, yayınlanmamış bir sürü
başka mektupla da sürdüğünü ve İlhan'ın nedense onları kitaba
almadığını belirtiyor. Pakize hanımın dediğine göre, Attilâ İlhan da
kendisine benzer içerikli mektuplar göndermiş.
Pakize
hanımın o tarihlerde toy bir genç kız olduğunu belirtmek amacıyla yaşı
hakkında verdiği rakama “Ama Oğuz Atay’ın dul eşi
olduğunuza göre yaşınız o kadar da küçük olamaz” diye itiraz
ettiğimde, hesapladık ve mektuplarda yazılı 1979 tarihinde Pakize
Atay’ın bana göre 26, ona göre 25 yaşında olduğunu saptadık(!)
Pakize
hanım, yazıyı kaldırmamı isterken şöyle bir gerekçe öne sürdü:
Herkesin gizli kalmasını istediği küçük hataları, yanlışları
olmuştur. Benimki herhangi bir kimseye veya topluma zarar veren bir
hata değil ki!... Söylesene bu yüzden
benim zor durumda kalmama nasıl
razı olabiliyorsun, bir insan, bir insana bunu nasıl yapabilir?
Söylesene, senin ortaya çıkmasını istemediğin, gizlediğin hiç mi
hatan yok?
Hayır,
yok, dedim.
Hadi
canım, herkesin gizlediği bi hatası vardır.
Benim yok.
Pakize
hanım benim bu iddiamı asla
ciddi bulmadığını belli eden ironik bir tonlamayla, valla ben dört
kişilik bi araştırma ekibi kurup üstüne salarsam, görürsün bak neler
bulurlar, dedi.
Espriyi
sürdürürek dedim ki: Ne istersen
yapabilirsin: Amerikan başkanı olacakmışım gibi temiz yaşıyorum.
Hatalarım olsa bile asla gizlemem, derhal yüzleşirim. Gizli saklı
hiçbir şeyimi bulamazlar.
Bu diyaloğun nasıl devam ettiğini, Pakize
hanımın peki, gösteririm ben
sana
gününü mealinde bir şeyler mi söylediğini, yoksa bana inanıp
iddiasından (şakasından) vaz mı
geçtiğini anımsamıyorum.
Pakize
hanım, yaşadığım şeyleri dinlemekle pek ilgilenmese de, bana,
kullandığım dille ilgili bazı tavsiyelerde de bulunarak, insanlarla
ilişki kurmanın bu dille mümkün olmayacağını anlatmaya çalıştı.
Sözünü ettiği “dili”, insanlara
karşı değil vandallara karşı kullandığımı ve vandallarla ilişki
kurmaya değil, tüm ilişkilerimi koparmaya ve onlar vandal kaldıkları
sürece aramızdaki tüm köprüleri berhava etmeye çalıştığımı bilmediği
için, Pakize hanımın kullandığım dille ilgili tavsiyelerini anlayış
göstererek yalnızca dinlemekle yetindim.
Pakize
hanıma okuması için “Theope” ile
“Fiyasko”yu verdim. (Görüşmeyi kitapları vermek bahanesiyle talep
etmiştim. Ama bu arada kitapları vermenin bahane olduğunu saklamamış
aslında Oğuz Atay’ın karısını görmeyi amaçladığımı açıkça
belirtmiştim. Pakize Barışta görüşmeyi hangi nedenle kabul etmişti,
bilemiyorum. İnşallah kitapları almak ya da telefondaki ukala
herifin neye benzediğini görmek için kabul etmiştir. İnşallah,
yazıyı siteden kaldırmaya beni ikna edebileceği umuduyla kabul
etmemiştir. Eğer öyleyse, ağzımla kuş tutsam beni affetmesi mümkün
olmaz çünkü.
Pakize
Barışta’yla tanışmak, Pakize
Barışta’yı dinlemek, bugüne dek nefret ettiğim Pakize Atay imajının
gözümde masumiyet kazanmasına bir hayli katkıda bulundu. Ama benim
hissiyatıma sahip olup da Pakize Barışta’yı dinlemek şansına sahip
olmayan okurları, benim vardığım noktaya ulaştırmak, bu yazının
sınırlı malzemesiyle mümkün olabilir mi, bilemiyorum. O nedenle, bu
yazıyı, kapsamlı bir röportaj önerimi kendisine tekrarlayarak
bitiriyorum.
Coşkun Büktel / 17 Temmuz 2009
Büktel'in,
Pakize Barış'ta ve (özellikle) Oğuz Atay'ı sansür eden İletişim
Yayınevi kaşarlarına yönelik suçlamalarını okumak için, lütfen,
TIKLAYINIZ!
|