
REZALETİN “SON SAHNE”Sİ
Coşkun Büktel
Bu yazı, ilk kez, İnsancıl dergisinin, Ekim 2003 tarihli sayısında
yayınlanmıştır.
1998 yılında, Radikal gazetesinin tiyatro
muhabiri Şehnaz Pak, bir foto muhabiriyle birlikte evime gelip,
gazetesi adına benimle bir röportaj yapmıştı. Bu röportaj (Coşkun
Büktel okurlarının gayet kolay tahmin edebileceği nedenlerle)
yayımlanmadı. Olay yeterince iğrençti ama olayda beni en çok
iğrendiren şey, röportajın yayımlanmaması değildi. Beni daha fazla
iğrendiren şey, onca vaktimi alarak benimle röportaj yaptıktan
sonra, hiç değilse röportajın yayınlanamayacağını haber vermek için,
Şehnaz Pak’ın zahmet edip bana bir telefon bile açmaya gerek
görmeyişiydi. Şehnaz Pak, olay için benden özür dilemek veya bana
üzüntüsünü belirtmek gibi en sıradan bir insani inceliğin gereğini
bile yerine getirmeye ihtiyaç duymayan, duyarsız (“küt”) bir insandı
ve ne yazık ki, (“Radikal” gibi iddialı bir isimle yayınlanan) bir
gazetenin tiyatro editörü olabilmişti.
(Not: Şehnaz Pak, bu yazının İnsancıl
dergisinde yayınlanmasından bir süre sonra, bir trafik kazasında
hayatını kaybetmiştir. Üzgünüz! Tarih taksiratını affetsin, diyoruz.
Bildiğimiz kadarıyla, bize röportaja geldiğinde, Pak'ın editörü, Cem
Erciyes'ti.)
Geçtiğimiz Nisan ayında Barbaros adlı bir genç,
telefonla arayarak “Son Sahne” dergisinde yayınlanmak üzere benimle
bir röportaj yapmak istediğini belirttiğinde, ister istemez Şehnaz
Pak’ı anımsamıştım. Derginin de, beni arayan şahsın da adlarını ilk
kez duyduğum için, güvensizliğimi açığa vuran bazı sorular sordumsa
da, fazla güçlük çıkarmadan, Barbaros’un röportaj teklifini kabul
ettim ve bir akşam, Beyoğlu’nda (Mefisto Kafe’de) buluştuk.
"Son Sahne" o güne dek yalnızca bir tek sayı
çıkmış ve yalnızca Ankara’da dağıtılmıştı. Barbaros, yanlış
anımsamıyorsam Dil Tarih mezunu, tiyatrocu bir gençti. Bana dediğine
göre, "Theope"yi seviyor, benim mücadelemi biliyor ve takdir
ediyordu. Ama konuşmamız esnasında, onun, kitaplarımın tümünü okumak
bir yana, bazılarının adlarını bile bilmediğini fark etmiştim.
Konuşmamız, benim hiç hoşlanmadığım, sigaralı ve gürültülü bir
ortamda, bir buçuk-iki saat kadar sürdü. Gürültü nedeniyle ses
kaydının sağlığından endişelendiğim için Barbaros’a teybi kontrol
etmesini söylemiştim. Teybi dinledi ve bana da dinletti: Evet,
konuşmalar anlaşılıyordu.
Röportajdan sonra Barbaros’la İstiklâl
Caddesi’nden Taksim’e kadar yürüdük. Ona, bu röportajın
yayınlanabileceğinden emin olup olmadığını son bir kez daha sordum.
Barbaros’un bana söylediklerinden çıkan özet şuydu: Benimle röportaj
yapacağını söylediğinde dergideki arkadaşları pek fazla
heyecanlanmamışlar ama itiraz da etmemişlerdi. Barbaros, röportajın
yayınlanacağını sanıyor ama yüzde yüz emin olamıyordu. Ancak bana
aynen şöyle demişti:
"Röportajın yayınlanacağını size garanti edemem
ama, eğer röportaj yayınlanmazsa o dergide kalmayacağımı garanti
ederim. Eğer yeni sayı çıktığında röportajı dergide göremezseniz,
künyede benim adımı da göremeyeceksiniz."
Barbaros, röportajın bant çözümünü yaptıktan
sonra, metnin bir kopyasını bana da göndermeye söz vermişti. Bir
hafta on gün içinde metin elimde olacaktı.
Aradan bir ay geçip de Barbaros’tan ses seda
çıkmayınca, korktuğumun başıma geldiğini, yani yeni bir Şehnaz Pak
olayı yaşadığımı kesinlikle anladım.
Röportaj dergide çıkmadı. Peki Barbaros,
dergiden ayrılmış mıydı? Hiç olur mu? Ayrılmış olsa, bunca zamandır
benimle temas kurmaktan kaçınmış olur mu? Hayır, Barbaros, dergiden
ayrılmamıştı. Bizim Barbaros, verdiği sözü tutmak gibi, “onur” gibi,
insanın hayatta ilerlemesine “ayak bağı” olan eski moda kavramlara
pabuç bırakacak kadar enayi değildi. O yüzden, bu postmodern çağda
telefon açıp da bana röportajın dergide yayınlanamayacağını haber
vermek gibi eski moda bir enayiliğe kalkışmadı. Bana üzüntüsünü
bildirmek nezaketine beni lâyık bulmadı. Bana verdiği sözü tutmaya,
bu söz yüzünden dergiyi bırakmaya gerek duymadı. Evet, Barbaros
enayi değildi. Hayatta çok ilerleyecekti.
Derginin yeni çıkan ikinci sayısını elime
aldığımda, Barbaros’un adı belki de yoktur diye, cılız bir umutla,
künyeye baktım:
"Son Sahne" / Haziran-Temmuz 2003 / iki aylık
tiyatro dergisi / Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için VAKIF
/ Ankara şubesi adına sahibi: Yener Aksu. Genel Yayın
Yönetmeni: T. Murat Demirbaş.
Yazı işleri Müdürü: Rasih Ulaş Gün.
Yayın Koordinatörü: Emre Şen,
Şebnem Telci. Araştırma Grubu:
Figen Adıgüzel, Barbaros Andiç, Ayşe
Çetin, Elif Sarıgülle, Ahmet Selçuk
Türkiye’nin çorak tiyatro ortamında yayınlanan
iki dergi (İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun son dönemde üç yeni
sayısıyla yeniden yayınlamaya başladığı “Türk Tiyatrosu” ve on yılı
aşkın süredir yayınlanmakta olan “Tiyatro Tiyatro”) Coşkun Büktel’i
zaten aforoz etmişti. Tiyatromuzdaki çoraklığın sorumluluğunda payı
olan, çoraklığı her zaman desteklemiş olan bu dergiler, devletten
nemalanmak amacıyla devletten nemalanan zevatı okşamayı misyon
edinmişti. Tiyatromuzun bu biricik dergileri, tiyatromuzu kemiren
köhne ilişkilerden kâr sağlamakla ve bu ilişkiler konusunda halkı
yanıltmakla meşgulken, şimdi bu kirli, bu kokuşmuş, bu çorak ortamda
yeni bir umut gibi yeni bir dergi filizleniyordu. Ama ne yazık ki,
bu yeni dergi de, daha ikinci sayısında, Coşkun Büktel’i aforoz
ederek işe başlıyor, o da diğer iki dergi gibi “umutsuz bir vaka”
olduğunu daha ikinci adımda kanıtlıyordu.
(GÜNCELLEME:
"Son Sahne" dergisi, ardında bir vakıf bulunmasına rağmen, benim
görebildiğim kadarıyla, üç-beş sayı çıktıktan sonra yayınına son
vermiştir. CB. Temmuz 2007.)
(GÜNCELLEME 2: "Son Sahne", bugün, "Sahne"
adıyla yeniden yayınlanmaktadır. Görebildiğim kadarıyla, o da tıpkı
"Tiyatro Tiyatro" dergisi gibi, okurların katkısıyla yaşamak yerine,
DT ve Şehir Tiyatroları ilanlarıyla yaşamaya çalışan; okurların
"bilmesi için" değil, okurların "bilmesi gerekenlerin örtbas
edilmesi için" yayın yapmakta olan: okurları aydınlatmak için değil,
ilan veren kamu tiyatroları hakkında okurları yanıltmak için, özetle
sırf ilan gelirinin hatırı için, çıkarılan; sade suya tirit, bir
dergidir. 17 Mayıs 2009.)
Barbaros, dergiden ayrılmadığı gibi, dergiye
bir yazı da yazmıştı. Şu satırlar o yazıdan (son sözcüklerin altını
ben çizdim) :
(...) günümüz insanının çılgınlık derecesinde bağlandığı bu sihirli
kutucuklardan, kan çanağına dönmüş gözlerini biraz olsun ayırıp
“radyasyon almaksızın” seyredebileceği eserler içinde ayın oyunu
olabilecek bir yapımı belirlemek için ya çıtayı biraz düşürmek; ya
günümüz öz-biçim anlayışlarını -cahilliğin de artık bir anlayış
olduğunu kabul ederek- yeniden gözden geçirmek;
ya da inandığın her şeyden vazgeçip egemen
sınıfın çıkarlarının koruyucusu ve gözetecisi olan popüler
yaklaşımların yaratıcılığa ve zekaya karşı üstünlüğünü(!) kabul
etmek gerekiyor.
(Barbaros Andiç, "Ağır Roman Ya da Doğu Yakasının
Hikayesi”!, Son Sahne, sayı 2, Haziran-Temmuz 2003, sayfa 18)
Bizim Barbaros’un ve "Son Sahne"nin, yukarıdaki
alıntıda sıralanan yaklaşımlardan hangisinin “üstünlüğünü kabul
ettiğini” anlamak zor değil.
"Son Sahne"yi çıkaranlar da, belli ki, kendi
yeteneklerine dayanarak değil, ancak
"egemen sınıfın çıkarlarının koruyucusu ve gözetecisi”
olanlarla ilişki kurarak, o “köhne ilişkilere”
dayanarak ayakta kalabileceklerine inanıyorlar. Dergilerinde
yalnızca, o köhne ilişkilerin köhne isimlerini besleyen sade suya
tirit yazılarla yetinmeyi, belli ki, menfaatlerine daha uygun
görüyorlar. Yazdığı yazılarda o köhne ilişkilerin vandal yapısını
somut belgelerle ve daima vandalların “isimlerini vererek” ortaya
koyan Coşkun Büktel’i, o nedenle dergiye sokmuyor, aforoz ediyorlar.
Tiyatro esnafıyla kurdukları ilişkileri, “esnafın” baş düşmanı
Coşkun Büktel yüzünden kaybetmek istemiyorlar. O nedenle haklıdan
yana değil, suçludan yana olmayı, daha “rantabl” buluyorlar. Enayi
değiller. İşi “kapmışlar”. Coşkun Büktel’le değil, “tiyatro
esnafıyla” iyi geçinmek gerektiğini kavramışlar. Anlamışlar ki,
kahramanlığa gerek yok. Ya bu deve güdülüyor, ya bu diyardan
gidiliyor. “Esnafla” iş birliği etmeyenin ensesinde boza
pişiriliyor. O yüzden, adet yerini bulsun diye, okurlar eleştiri de
görsün diye, eleştirir gibi yapılsa da, mevcut dergilerin tümünde
olduğu gibi, onların “Son Sahne”sinde de, gerçekte kimse kimseyi
eleştirmiyor. Hepimiz esnafız! Esnaf esnafın ayıbını örtüyor.
Çoraklık sürüyor. Bu ülkede işler böyle yürüyor.
Yazık! Çok yazık! Bu ülkede, yarının umudu
olması gereken gençlerin bile bu denli özsüz ve omurgasız olabilmesi
çok yazık! Bu ülkede tiyatro yapma iddiasındaki gençler bile artık
cesur ve demokrat olamıyor. Bu ülkede cesur ve demokrat gençler
tiyatro adına bir dergi çıkarmakla ilgilenmiyor. Meydanı boş
bırakıyorlar. Boşlukları ise “Tiyatro Tiyatro”, “Türk Tiyatrosu”,
“Son Sahne” dolduruyor. Onlar da tiyatro esnafının vandalizmini
desteklemeyi, vandal düzenden pay alabilmek için “esnafın” suçlarını
örtbas etmeyi, suçları açıklayanları aforoz etmeyi, gerçekleri
halktan gizlemeyi, daha “hesaplı” buluyor. Bu ülkede tiyatro yapan,
dergi çıkaran genç insanlar bile, idealist olmayı enayilik sayarak,
tiyatro esnafına yakınlaşmayı, “esnaflaşmayı” tercih ediyor.
"Son Sahne"ye hayırlı işler diliyorum!
Coşkun Büktel / İnsancıl, Ekim
2003
|