Coşkun Büktel
Eylül 1998
Tiyatromuzun sahip olduğu maddi imkanlar,
tiyatromuzu yönetenlerin yandaşlarına peşkeş çekildiğinden,
Türkiye’de tiyatro, toplumun taleplerine cevap vermek yerine,
yalnızca bazı menfaat çevrelerinin taleplerine cevap veriyor.
Arpalık olarak kullanılıyor. Konservatuarlara yetenekli öğrenciler
yerine “torpillilerin” alındığı artık konservatuar hocalarının
açıklamalarıyla kesinlik kazanıyor. Makam ve yetkiler,
yeteneksizlere dağıtılıyor. Yetenekler harcanıyor. Yeteneksiz
yetkililer, yetkisiz yeteneklileri aforoz ediyor. Yetenek, cüzam
gibi korkulan marjinal bir tehlike oluyor. Vasatlığın menfaati ve
devamı uğruna yetenekli azınlığa tüm kapılar kapanıyor, asla geçit
verilmiyor. Halkımıza yaratıcı yazarların iyi oyunlarını sunarak
Türkiye’de tiyatro yazarlığının “gelişmesini” desteklemeye
(maaşlarını almalarını sağlayan tüzükler uyarınca) “mecbur” olan
ödenekli tiyatro yöneticileri, halkımıza yalnızca “hatırlı”
yazarların sevimsiz müsamerelerini sunuyor. Yerli oyun
repertuarlarına yalnızca o sevimsiz müsamereler alınıyor. Yetenekli
yazarlar, ölmedikçe asla kabul görmüyor. Devlet ya da banka
yayınevlerinde danışmanlık ya da editörlük “kapabilmiş” insanlar,
yayın listelerine, yalnızca ahbap çavuş oldukları yeteneksiz
yazarların o sevimsiz müsamerelerini dahil ediyor. Bu nedenle
yayınevleri oyun basmak konusunda yalnızca “acı tecrübeler” yaşıyor
ve birkaç tecrübeden sonra oyun basmaktan vazgeçiyor. Eleştirmenler,
eleştirmiyor. Gördükleri her banalliğe ya seyirci kalıyor, ya da
banalliği alkışlıyorlar. Ya akılları daha ötesine vermiyor ya da
vasat çoğunluğun egemen olduğu tiyatro çevrelerinden dışlanmamak
için yazıları eleştiri değil vasat çoğunluğa ödenen birer “rüşvet”
oluyor. Gazete ve dergi yöneticileri de, reklam potansiyeli ve etkin
çevresi bulunan tanınmış tiyatro kurumları ve tiyatro kişilerinin
gözetilmesinde ve vasatın idamesinde ideolojik menfaat
gördüklerinden, eleştiren eleştiriler yerine, eleştirmeyen
eleştirileri tercih ediyor. Dostlar alışverişte görsün diye
düzenledikleri sanat sayfalarına yalnızca eleştirmeyen
eleştirmenlerin sade suya tirit yazılarını buyur ediyor. Kişilikli
eleştiri en radikal, en demokrat gazetelerde bile yer bulamıyor.
Tiyatromuzda gerçek eleştiri olmadığından gerçek alkış da olmuyor.
Her oyun nasılsa alkışlanıyor. Başarı heyecanı kalmıyor. Sanatçılar
memurlaşıyor. Sanatçı kimliği yürekte değil, cüzdanda taşınan bir
şey oluyor. Tiyatroya bir sanat olarak değil, bir “ekmek kapısı”
olarak bakılıyor. “Memur sanatçı” sıfatını beğenmeyerek “Ben
memur sanatçı değil, sanatçıyım” diyen insanlardan pek çoğunun,
aslında “memur sanatçı” değil, “memur” oldukları görülüyor. Devlet,
memur sanatçıları maaşla ya da sürgün tehditleriyle; diğerlerini ise
ödenekle, destekle ya da vaatle susturabildiği için, yolsuzluklar
açıklanamıyor/kınanamıyor. “Konuşan Türkiye”(!)de tiyatro susuyor.
Ülkemizde tiyatro sanatına bizzat tiyatrocular ihanet ediyor. Demek
ki, susma hakkının kutsal olmadığı günler yaşıyoruz. Konuşmak için
vicdani mecburiyetimiz var.
Yukarıdaki gibi sadece “laftan” ibaret “hamasi” eleştiri tarzını hiç
sevmiyorum. Bir sürü iddia ve suçlama!.. Ama bir tek kanıt, belge,
isim ya da tanık yok. Evet, ben, yukarıda gerçekten de Türk
tiyatrosunun genel bir tablosunu çizdim. Üstelik bu tabloyu
ülkemizdeki başka hiçbir eleştirmenin cesaret edemediği kadar net ve
ödünsüz cümlelerle betimledim. Yukarıda çizdiğim tablonun
gerçekliğine ve söylediğim her cümleye inanıyorum. Ama başka
insanlar, sırf ben söylüyorum diye yukarıdaki laflara neden inanmak
zorunda olsun?
(GÜNCELLEME 18 TEMMUZ 2008: Büktel, eleştiri
ile vıdı vıdı arasındaki farkı temellendirmeyi önemsemiş, bu konuyu
daha sonra da işlemiştir. Bakınız:
"Vıdı Vıdı".)
Kaldı ki, inansalar bile, yukarıdaki laflardan ibaret bir eleştiri
hiçbir sonuç yaratamaz. Bir kere suçluları caydırmaz. Yukarıda
sıralanan suçları kimse üstüne alınmaz. Hatta yukarıdaki yazıyı
suçlular bile alkışlayabilir. Çünkü bu yazı hem kendileri için
“zararsızdır”, hem de ülkede eleştiri de varmış gibi bir izlenim
yaratır. Böyle yazılar masum okurların demokrasimize güvenini
sağlamlaştırır. Çünkü, yazar, görünürde düşünce özgürlüğünü sonuna
dek kullanmakta, mert ve ödünsüz bir üslupla, tok sesle ve cesaretle
konuşmaktadır. Ama bu yalnızca görünüşte böyledir. Gerçekte ise
yazar, suçladığı insanların karşılık vermesinden korktuğu için
onların isimlerini gizlemekte, korkaklığını hamasi lafların “yüksek
perdesiyle” örtmektedir. Belirli bazı insanları kastetmekte,
suçlamakta, ama isim vermekten yan çizmektedir.
Her zaman söylemişimdir: “İnsanları, ismimi ve isimlerini
vermeden suçlayacak kadar alçak değilim”.
Evet, insanları, isimlerini vermeden suçlamak yalnız korkakça bir
davranış değil, ama aynı zamanda alçaklıktır da. Çünkü bir insanı,
ismini vermeden suçladığınızda, yalnızca o insanın kendini savunma
hakkını, yani sizi yalanlama hakkını gaspetmiş olmuyor (bu
korkaklıktır); ama aynı zamanda başka suçsuz insanların zan altında
kalmasına da yol açmış oluyorsunuz (bu alçaklıktır).
Eleştiri konusunda artık yeni bir ahlak edinmemizin zamanı
gelmiştir: İsim vermemenin, yani korkaklık ve alçaklığın,
aristokratça bir yücelik ya da tenezzül etmeyen bir soyluluk gibi
gösterilmesine; eleştirinin somut örnek ve isim vermeden, doğruluğu
ve haklılığı kendinden menkul birtakım genellemelerle ifade
edilmesine, artık tüm okurlar sert tepki vermelidir.
Bence tiyatromuzun en büyük sorunu, bu konuda söz alan herkesin söz
birliği ederek dile getirdiği şu ekonomik sorunlar (sahne yok,
atölye yok, ödenek yok, yayın yok, devlet desteği yok, seyirci yok,
vb.) değildir. Bu sorunlar birer sebep değil, birer sonuçtur.
Tiyatromuzun zaafiyetini gösteren yoklar listesindeki en çarpıcı ve
en yaygın yoksunluğumuz "ne yaptığını bilen", yaptığının "hesabını
verebilen", yani "tartışabilen", zeki, yetenekli ve dürüst
insanların yokluğudur. Ya da ne yaptığını bilen,
"tartışabilen", zeki, yetenekli ve dürüst insanlara tiyatro
yapma olanağı tanınmaması, böylelerinin her platformda
engellenmesidir. Bu ülkede yeteneksiz çoğunluk, yetenekli azınlığı,
iktidara yaranarak edinilmiş "yetkilerin" gücüyle, engellenmektedir.
Bu ülkede iktidarlar yeteneklerden korktuğu için, yetkileri her
zaman yeteneksizlere bahşetmiştir. Bu ülkede yetenekliler yetkisiz,
yetkililer yeteneksizdir. Bu kitaptaki yazılar bu hakikatin somut
örnekleriyle doludur.
Ne yaptığını bilen, "tartışabilen", zeki, yetenekli ve dürüst
insanların tiyatromuzda barındırılmadığının en açık kanıtı,
tiyatromuzda "tartışmanın" olmamasıdır. (Tartışma
derken, elbetteki, menfaat ya da iktidar çatışmalarını değil −onlar
tiyatromuzda hep var olmuştur− ama estetik ve ahlak tartışmasını
kastediyoruz.) Tartışmanın olmayışı, "hesap vermek"
ya da "gerekçe göstermek" alışkanlığının
bulunmayışı, ülkemizin yalnızca tiyatrosunda değil, tüm entelektüel
yaşamında ve eskiden beri yaşanan bir sorundur. Öyle olmasaydı, Aziz
Nesin, aşağıda aktardığımız sözleri telaffuz etmeye gerek duyar
mıydı?
Aralık 1970 tarihli Varlık dergisinin 18. sayfasında, Emin
Özdemir'in "Dergiler Arasında" başlıklı bir yazısı var. Bu
yazıdan öğrendiğimize göre, Aziz Nesin, "Çiçu" adlı
oyunuyla kazandığı Türk Dil Kurumu tiyatro ödülünü alırken yaptığı
konuşmada, ödüllerle ilgili önemli bir öneride bulunmuş; yargıcılar
kurulu üyelerinin yapıtlar için verdikleri "kazanma yada
kazanmama raporlarının", "gerekçeleriyle"
birlikte yayımlanmasını önermiş. Bunun çeşitli açılardan sağlayacağı
yararları belirledikten sonra şunları söylemiş Aziz Nesin:
"Yargıcılar kurulu üyelerinin raporlarının yayınlanmasının en
büyük yararı, sanırım, şudur: Biz ödüllendirmeye katılan yazarlar,
yargıcılar kurulu üyeleri önünde onların yapıtlarımızı
değerlendirmelerine razı olarak bir bakıma sınava girmiş sayılırız.
Ama yapıtlarıyla sınava girenler yalnız yazarlar değildir.
Yargıcılar kurulu üyeleri de, yapıtlar için verecekleri yargılarıyle
sınava girmişler demektir, tarih önünde, edebiyat tarihi önünde
sınava girmişlerdir. Yargı vermekle işleri bitmiyor. Doğru mu,
yanlış mı, kimin doğru, kimin yanlış yargıda bulunduğu konusunda
yargıcılar kurulunu da Türk Edebiyat Tarihi sınava çekecektir."
(Varlık, Aralık 1970, sayfa 18.)
Aziz Nesin'in bu önerisinin kabul görmediğini, 1970 yılından bugüne
dek yapılan uygulamalar kesinlikle kanıtlıyor. Bugüne dek, bu ülkede
hiçbir ödül jürisi, neyi neden seçtiğini ve neyi neden seçmediğini
açıklamak sorumluluğunu, yürekliliğini ve ihtiyacını duyan;
uygulamalarına "gerekçe göstermeyi", bilimsel ve
sanatsal bir görev ve onur sayan adamlardan oluşmamıştır. Bugüne dek
ödül jürilerinde yer alan ve "ret ve kabul" gerekçesini açıklamamayı
içine sindirebilen herkesi, ama herkesi; Aziz Nesin'in o haklı,
adil, mantıklı, insani, bilimsel ve "gerekli" önerisini
benimsemedikleri için utanmaya davet ve hepsine lanet ediyorum. Bu
ülkede bir "tartışma geleneğinin" oluşmasını
önlemekte kendilerinin çok önemli katkıları olmuştur.
Bu ülkede, bırakın politikacıları, aydınlar bile tartışmaktan,
seçimlerinin ve uygulamalarının hesabını vermekten hoşlanmıyorlar.
Karar mekanizmasının herhangi bir yerinde bir mevki ya da bir yetki
"kaptıklarında"; sanki karar ve uygulamaları kendiliğinden,
otomatikman, bir "dokunulmazlık" ya da bir "tartışılmazlık" kazanmış
gibi davranıyorlar. Göğsünü gere gere hesap verebilmeyi onur saymak
yerine, kimsenin onlardan hesap soramayacağı iddiasıyla davranmayı
onur sayıyorlar. "Ben yaptım, oldu" mantığıyla aklına esen her türlü
saçmalığı yada alçaklığı yapıyor, estetik ya da ahlaksal zaafiyetler
taşıyan uygulamaları hakkında, hiç kimseye gerekçe göstermeye
"tenezzül etmiyorlar"(!). Bizim aydınlarımızda(!) aşağılık
kompleksi, zeka yetersizliği, yeteneklere düşmanlık, hainlik ve
beceriksizlik, nedense daima "aristokrat bir kibir" biçiminde
tezahür ediyor.
Mart 1992'den bu yana "Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları" genel başlığı altında tiyatro
eleştirileri yazmaktayım. Eleştiri yazılarımda, bu önsözün ilk
paragrafında özetlediğim genel tabloyu doğrulayan ve kanıtlayan
münferit olaylardan yola çıkarak ve "somut belge ve
kanıtlara dayanarak" pek çok tiyatrocuya ve daima
"isim vererek" ağır eleştiriler, daha doğrusu ağır
"suçlamalar" yönelttim. Bildiğim ve gerçekliğinden emin olduğum bazı
iğrenç rezilliklere ise, kanıt ya da tanık bulamadığım için (ki
aramaktan vazgeçmiş değilim) isim vermeden değinmek yerine, hiç
değinmemeyi tercih ettim. Kanıt yoksa konuşmadım.
İnsanlar, su başlarını tutmuş "yüksek zevatı" kızdıracak açıklamalar
yapmayı menfaatlerine uygun bulmadıkları ya da "yukarıdakilerin"
hışmından korktukları için, kendilerinin uğradıkları haksızlıklar
konusunda bile ancak "yazılmamak kaydıyla" ya da "adlarının
gizlenmesi" şartıyla konuşuyorlar.
Oysa benim, tüm dostlarımın çok iyi bildiği, bir başka ilkem de
şuydu: "'Aramızda kalsın" diye başlayan konuşmaları asla
dinlemem."
Çünkü aramızda kalması demek, söyleneceklerin doğruluğunu test etmem
mümkün olmayacak demekti. Test edemeyeceğim şeyleri dinlemektense, o
şeyleri öğrenmemeyi ya da başka bir kaynaktan öğrenmeyi tercih
ediyorum. (Bu tavrımın tanıklarından biri, Başar Sabuncu'dur.)
Yazılmamak kaydıyla öğreneceğim bilgiyi öğrenmek istemiyordum.
Bilgiyi, bilgi verenin adını gizleyerek yazmak ise, bu yazıların
zaten ne amacı ne de üslubuyla bağdaşıyordu.
İnsanlar çoğu zaman ya "aramızda kalsın", ya da "adımı verme"
kaydıyla konuşmak istediği için ve ben ilke olarak bu kayıt altında
söylenecekleri dinlemeyi reddettiğim için; eleştiri yazılarımda,
somut örnek olarak, başkalarının bildiklerinden ve yaşadıklarından
çok, kendi bildiklerimi ve yaşadıklarımı aktarmak zorunda kaldım.
İnsanın kendinden söz etmesinin, hele kendini övmesinin ne kadar
nahoş görüneceğini bilmiyor değilim. Yine de susmak yerine,
kendimden söz etmek, hatta kendimi övüyor gibi görünmek tehlikesini
−daha ilk yazımda belirttiğim üzere− "göze aldım".
Kendimi övüyor gibi görünmekten kaçınmak olanaksızdı:
"THEOPE" adlı
oyunumun başına gelenler, tiyatromuzun vahim durumunu kanıtlayan
birer belgeydi. Durumun "vahametini" vurgulayan
şey, "THEOPE"nin, başına gelenleri asla hak etmeyecek kadar yetkin
bir oyun, "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olmasıydı. "THEOPE"nin
ne kadar yetkin bir oyun olduğunu, ne kadar net biçimde söylersem,
Türk tiyatrosunu yönetenlerin "THEOPE"ye karşı tavırlarını o kadar
net biçimde mahkum etmiş; Türk tiyatrosunu kimlerin ve nasıl
yönettiğini, yönetenlerin tiyatroya ve bu ülkeye nasıl ihanet
ettiğini, o kadar net biçimde, sergilemiş olacaktım. O nedenle,
utangaç imalarla açıklamak yerine, "THEOPE" hakkında düşündüğüm
şeyi, daha ilk yazımda, 1992'de, Oğuz Atay'ın deyimiyle "açıkça,
mertçe, Türkçe", yani netçe, söyledim: "THEOPE, Türk dilinde
yazılmış en iyi oyundur" dedim. Bu yargımı, daha sonra yayımladığım
"THEOPE" adlı kitabın önsözüne de aynı netlikte koydum. Böylelikle,
Türk tiyatrosunun vandallarına iki şıktan birini dayatıyordum: Ya bu
yargımı çürütmek durumundaydılar; ya da tiyatro tarihimize, Türk
dilinde yazılmış en iyi oyunu, "fark etmeyen dangalaklar", veya
"engelleyen alçaklar" olarak geçmeye razı olmak zorundaydılar. Hangi
şıkkı tercih ettiklerini bu kitabın sayfalarında göreceksiniz.
Tercihleri, durumun "vahametini" tartışılmaz bir netlikle
kanıtlıyordu: Ülkemizde tiyatro bir sanat değil, bir "ekmek
kapısıydı". İçinde yaşadığımız tiyatro ortamı, sanat yapmaya değil,
belki ancak "çapkınlığa" elverişliydi; tiyatro insanlarımızın
"ezici" çoğunluğu, ideallerini kaybetmiş sıradan "faniler" ya da
"gizli işsizlerdi".
Ve bütün bunları, yüz yıl sonra doğacak akademik bir araştırmacı
söylemiyordu. Bugün ve burada yaşayan, bu tiyatronun içinde ve bu
tiyatrocular ortamında var olan, ve değerini hiç kimsenin
reddedemediği "THEOPE" adlı oyunun da yazarı olan, birisi
söylüyordu. Yani, yukarıda betimlenen tabloya "içeriden" karşı çıkan
birisi; uyaran birisi, "vardı". Dostça "iğnelemelerle" başlayan
uyarıların dozu, iğneler yetersiz kalınca giderek mecburen artmış,
sonunda asfalt delen matkapların şiddetine ulaşmıştı. Yani o vahim
tabloda yer alan bütün o alçaklıklar; bir "gafletin"
eseri değildi; her türlü uyarı ve suçlamayı pişkinlikle
karşılayarak, bile bile, "inatla", arsızca yürütülen bir
"dalaletin" eseriydi. Bütün o alçaklıkları sürdürebilmek
için o mahut şahısların muhtaç oldukları kudret, damarlarındaki
alkollü kanda değil, kalın derilerini kaplayan nasır tabakasında
gizliydi.
Peki "THEOPE"nin değeri konusunda hayale kapılıyor ya da yanılıyor
olamaz mıydım? Bu soruyu yanıtlamak elbette ki, bana düşmezdi. Çünkü
ben yanılıyorsam, yanıldığımı bilemezdim. Bilebilsem zaten
yanılmazdım. O nedenle, eğer yanılıyorsam, birinin bana yanıldığımı
göstermesi, haddimi bildirmesi gerekirdi. Bunu benim için değil,
tiyatroseverler için, tiyatro sanatı ve tiyatro tarihi adına bir
yanlışı düzeltmek için yapmalılardı. Ben, tiyatro tarihi ve tiyatro
sanatı adına söz alıp, başkalarına yanıldıklarını nasıl
"kanıtlıyor", hadlerini nasıl bildiriyorsam; birinin de bana
yanıldığımı, aynen öyle, "kanıtlaması" gerekirdi. Bunu yapabilen
biri çıkmadığına göre (ve "THEOPE", Türk tiyatrosunda "fanatikleri"
bulunan biricik oyun olduğuna göre) "THEOPE"nin değeri konusunda
hayale kapıldığımı ya da yanıldığımı düşünmem için −en azından
şimdilik− herhangi bir neden yok.
Peki bu yazılarda eleştirdiğim kişiler eleştirilere karşı ne mi
yaptılar?
Ya iktidarın onlara bağışladığı yetkileri aleyhime ve kötüye
kullanarak, kapalı kapılar ardında, sinsi bir mesafeden intikam
almaya çalıştılar (Ahmet Levendoğlu, Kenan Işık,
Yücel Erten, vb);
ya susarak, kamuoyunun körlüğüne, sağırlığına ve hafızasızlığına
güvenmeyi, açıkladığım hakikatlerin unutulmasını güvenle beklemeyi
tercih ettiler (Güngör Dilmen,
Özdemir Nutku, Ayşın Candan, Metin
And, vb); ya da, aynı tezgâhtan çıkmış kurşun askerler gibi,
birbirine tıpatıp benzeyen, çaresiz/esinsiz/beceriksiz cevap
yazılarında, bana yönelik temelsiz/dayanıksız/ispatsız/mantıksız
hakaretler sıralayarak, özetle, benim "deli", "meczup",
"kuduz" veya "pisişik bir olgu" olduğumu öne
sürdüler, ve "hezeyan" diye niteledikleri yazılarımı "ciddiye
almayacaklarını" ve suçlamalarıma "cevap vermeyeceklerini"
söylemekle yetindiler (Ahmet Levendoğlu,
Tuncer Cücenoğlu, Kenan
Işık, Tamer Levent, ve sonunda
Yücel Erten).
Tabii ki, aslında benim "deli" veya "meczup" olmam
bile, yazılarımda ortaya koyduğum somut delilleri yok etmeye ya da
geçersiz kılmaya yetmezdi; iki kere iki dört kadar sağlam ve somut
kanıtlar ortaya koyuyordum; ve bir deli bile söylese, iki kere
ikinin dört ettiğine inanmazlık edemezdiniz. Yine de kabul ediyorum:
Tiyatro tarihi, günün birinde,
"THEOPE" yazarının "deli"
veya "meczup" olduğunu saptarsa, bu kitaptaki yazılarda
suçladığım herkes aklanmış olsun. Ama eğer ben onların dediği gibi
"deli" veya "meczup" değilsem; kesinlikle
bilinmelidir ki; onlar, benim dediğim gibi, alçak, hain ya da
dangalaktırlar.
Bu kitaba onların yazılarını da, yani aleyhimde yazılan tüm yazıları
da, hem de hiç kısaltmadan, tek kelime atmadan, eksiksiz olarak,
dahil ettim. Çünkü onların aczini, çıplak bir gerçek olarak ortaya
koymak için, bu yazılar vazgeçilmez bir malzeme oluşturuyor ve benim
yazılarımdaki tezleri tartışılmaz bir inandırıcılıkla kanıtlıyordu.
Onların yazılarını da, kendi yazılarımı da, kronolojik sırayla
düzenledim. Zamanın yazdıklarımı nasıl haklı çıkardığı kolayca fark
edilebilsin diye kronolojik sırayı önemsedim. Tüm yazıların başında
ve sonunda hangi dergi ya da gazetede ve hangi tarihte
yayınlandıklarını belirttim. Kendi yazılarımı, gerekli gördüğüm
yerlerde (Not 1998) başlıklı ve koyu harfli
açıklamalarla "güncelleştirdim". Onların yazılarına ise hiç
dokunmadım.
Benim yazılarıma "maruz kalanlar" arasında, benimle
"tartışmak" cüretini yalnızca bir tek kişi gösterebildi:
Dört yıl gecikmeyle de olsa, kendisine yönelik suçlamalarımı kendi
halince cevaplamaya çalışan(?) Yücel Erten. (Bakınız: "Ben
Boncuk Dağıtanlardan Değilim")
Ama, bana karşı yazdığı ilk cevap yazısında bir sürü tehdit
savurmasına ve "pusulamı kontrol etmemi" söylemesine ve
kendisine ilişkin "yalan dolanlar yazdığım zaman onları bana
yedireceğini" bildirmesine ve "insanları ürküttüğümü"
belirterek kendisinin ürkmediğini ima etmesine rağmen; sevgili Yücel
Erten, benden aldığı cevaptan (Bakınız: "Bir Politikacının
Portresi: Yücel Erten") sonra, ne tehditlerini eyleme geçirmek
becerisini, ne de susmak erdemini gösterebildi. Yazdığı o kısacık
ikinci cevap yazısında bana "yalanlarımı yedirmek" yerine, hiçbir
temele dayandırma gereğini duymadığı üç beş tane hakareti art arda
dizerek, küfrede küfrede meydanı terk etti (Bakınız: "Coşkun
Büktel'e Yanıt"). Havlu atarken bile kabadayılığı elden
bırakmayan sevgili Yücel, meydanı terk etmeden önce, yazık ki, bütün
diğerlerinin yaptığını yaparak, kuru kalabalığa katılmaktan kendini
kurtaramadı: Yazdığı tehditlerin tümünü unutarak, bütün
tükürdüklerini yalayarak, o da diğerleri gibi beni "ciddiye"
almayacağını ve bana "bundan öte bir yanıt vermenin abesle
iştigal olacağını" ilan etti.
(GÜNCELLEME 22 Temmuz 2008: Bu ilana rağmen, birkaç yıl sonra
yazdığı "Devlet'in Tiyatrosu Olmaz (mı?)" başlıklı kitabında
Yücel Erten, bir kez daha "abesle iştigal" etmekten, yani
bana bir kez daha sataşmaktan, hatta iftira atmaktan kendini
alamadı. (Yücel'in sataşma ve iftirasının tam metni ve benden aldığı
son cevap için bakınız: Büktel,
"Yönetmen Tiyatrosuna Karşı",
Kaknüs Yayınları, 2001.Sayfa 343-362.)
Yani yazdıklarımı tartışmak cüretini gösteren biricik insan da,
sonunda biricik olma vasfını terk edip, diğerlerinin kalabalığı
arasına inmek, diğerleri gibi "sessizliğe" iltica etmek
zorunda kaldı.
Öyleyse, bu kitaptaki Coşkun Büktel imzalı yazıların haklılığının, o
yazılara maruz kalanların "tümünün" sessizliğiyle
onandığını rahatça öne sürebilirim. Yazılarım cevaplanmış olsa da,
asla yalanlanamamıştır.
Sevgili okurlar!
Belge ve kanıtlarla ortaya konmuş suçlamaları, belge ve kanıtlarla
yalanlamak yerine; aristokrat bir tavırla burnunu havaya kaldırarak
"ciddiye almıyorum" diye yanıtlayan dangalaklara, yani
hesap vermekten bucak bucak kaçanlara, eğer "sanatçı" dersek;
tıkındığı lokantadan hesabı ödemeden kaçanlara "hırsız" demeye
hakkımız olabilir mi?
"Tartışmak", "hesap vermek",
"gerekçe göstermek" gibi soylu davranışlara zaten
tarih boyunca itibar etmeyen ve her türlü alçaklığın normal (hatta
"kahramanlık") sayıldığı bir kaosa doğru emin(!) adımlarla
ilerleyen, sevgili toplumumuzda; kendini "dokunulmaz" sanan ve her
türlü eleştiri, uyarı ve suçlamayı, yalnızca görkemli(!) bir
"sessizlikle" yanıtlayan dangalaklara, seyirci kalmamız; ülkemizde
ahlak kriterlerinin büsbütün alt üst olmasına "katkıda
bulunmak", anlamına gelmez mi?
Belge ve kanıtlarla ortaya konmuş suçlamalar karşısında, suçlayanın
"deli" olduğunu öne sürerek "susmak"; suçu örtbas
etmeye çalışmak değil mi? Suçlayanın deli olduğunu, suçlamaları
çatır çatır cevaplayarak ve suçlayanın kanıtlarını karşı kanıtlarla
yalanlayarak ortaya koymak, gerekmez mi? "Konuşan
Türkiye"(!)nin susan tiyatrosuna Coşkun Büktel'in
yönelttiği suçlama ve kanıtlar, cevap vermeye değmez, entipüften
şeyler mi? "Sessizlik" o yüzden mi? Yoksa belgeler,
kanıtlar ve tanıklar karşısında sessizliğe yönelmek, suçları sabit
olanların "mecburi istikameti" mi? Coşkun Büktel'in
suçlama ve aşağılamaları, verilecek cevabı olan onurlu insanlar için
yenir yutulur şeyler mi?
Bakın bakalım öyle mi!
Cihangir / İSTANBUL
Haziran 1998

Hilmi Bulunmaz'ın "Türk Tiyatrosundan
İnsan Manzaraları"yla ilgili değerlendirmesini okumak için, lütfen
TIKLAYINIZ!