Bayramın ikinci ve yeni
yılın ilk günü olan pazartesi, tiyatromuza
kimsenin uğramaması (ressam Muhammed
Aliyev’in dışında) nedeniyle, can
sıkıntımızı gidermek için, yıllardır
gezmediğimiz İstiklal Caddesi’ne çıkma
kararı aldık…
Oğlum ile birlikte gezmenin verdiği
sevinçle, ceset görünümlü insanların işgal
ettiği bu caddeyi bile, şirin görmeye
başladım…
Henüz Yeniçarşı Caddesi’nden İstiklal’e
çıkarken, insanların yaşamadıklarını, birer
suret olarak, kalabalık içerisinde
devindiklerini algılamamız çok kolay oluyor…
Tüm işyerlerinin, tüm sokak satıcılarının ve
tüm uyur-gezer haliyle gezinti yapan
insanların, sadece ve sadece ceset görünümlü
durumları, beni, her an, Dostoyevski
romanlarının içerisine tutsak olmuş
insanların duygusuzluğunun griliğine
itiveriyor…
Neden dünyaya geldiklerini bilmeyen ve en
önemlisi öğrenmek istemeyen, öğrenmek istese
de algılamaları olanaksız olan bu durumdaki
canlılar için, “insan” sözcüğünü kullanmak,
ne derece doğru?..
Kanıksanmış ve doğallıktan kopmuş hayatların
ezberlenilerek, elden ele dolaştığı
İstiklal’de dolaşmak bile, insanı
kirletiyor!.. Kirlenmek istemeyenlerin,
yollarını değiştirmek zorunda olduğu bu
cadde, her türden sömürünün izdüşümü olarak
varlığını korumayı beceriyor. Kaymakamlık
binası ile gezici karakolların, düzenin
sağlanması için varlıklarını koruduğu bu
caddede, ceset ruhlu insanların, birer
konserve içine sıkıştırılmış bezelye tanesi
gibi tıkıştırılmalarını anlayabiliyorum…
Hemen caddenin yanı başına, öbekler halinde
dizilmiş “türkü bar” denilen lanet olası
mekanların, insanların ruhuna yapışıp kalmış
son insanlık kırıntılarını da yok etmek
çabasıyla, adeta yeminli insanlar tarafından
kurulduklarını görmek için, büyük bir çaba
harcamaya gerek yok!..
“Siz de zengin olabilirsiniz!..”diye slogan
atan Milli Piyango bayilerinin banal
sesleriyle, sanal evrene çağırdıkları ceset
yüzlü insanların işgalinde bulunan İstiklal,
hiçbir konuda inandırıcı olamıyor. Ne
kitapçıları insanları okumaya çağırıyor, ne
kahvehaneleri hoş bir sohbete ve ne de diğer
mekanlar doğal gereksinimleri karşılıyor…
Ferhan Şensoy Tiyatrosu’nun anlamsızlığı,
Alkazar Sineması’nın yabancılığı,
Megavizyon’un iğretiliği, Ada Kitap Evi’nin
mezarlık kokan duruşu… insanın ceset halinde
yürümesi için, İstiklal’e kondurulmuş kent
mobilyası işlevi görüyor!..
İnsandan yana, haktan yana, estetik
duyarlılıktan yana, edebiyat yada gerçek
sanattan yana hiçbir şey üretmeyen ve hiçbir
şeyin üretilmesine olanak tanımayan
İstiklal, düzenin kirli insan oluşturmak
için inşa ettiği bir yer görünümünün
dışında, hiçbir sözcük esinlemiyor!..
Yüreğimize işlediği karamsar havası ve içine
giren insanların yüzünü birer saralı varlık
haline getirmesinin dışında, hiçbir değer
üretmeyen İstiklal, sürekli olarak savaşım
verilmesi ve mutlaka yenilmesi gereken bir
düşman olarak varlığını sürdürüyor…
Meyhanelerinde kirletilen şiirlerin imgesiz
kaldığı İstiklal, özellikle Beyaz Ruslar’ın
hayaletleriyle beslenen bir vampir
olduğundan, devrim kaçkını şairlere de
yataklık etmeyi ihmal etmiyor…
Ödünç düşlerin yardımıyla yürüyen cesetlerin
istilasına uğrayan İstiklal, ezberletilmiş
yalnızlıkların arabesk kokan ve hüzünden
gayrı hiçbir sözcükle anlatılamayan
yıpranmışlığın verdiği esrimeyle, gününü gün
ettiğini sanarak, yokuş aşağı yuvarlanan
çürük bir kaya parçası gibi, hızla un ufak
olarak yok oluyor!..
Cumartesi Anneleri’nin sıcaklığının
unutturulmak istendiği Galatasaray
Postanesi’nin küçük alanını işgal eden
eroinmanlarına güvenen düzen, hem insani
değerleri iğfal ediyor ve hem de intihar
ediyor!..
İletişim ve ilişkinin imha edildiği
İstiklal, birbiriyle değil de kendi
kendisiyle konuşmaya tutsak olmuş
monologcuların yaşam alanı olarak, soğuk
taşların alınlara vuran gölgesiyle sonsuza
dek sızıp kalmak istiyor…
Bırakmamalıyız… İzin vermemeliyiz…
İntihardan başka bir şey düşünmeyen bu
caddeyi, ele geçirmeliyiz.
Bulunmaz'ın sitemizde
yayınlanmış diğer yazılarına ulaşmak için mavi
renkli
Hilmi
Bulunmaz
sözcüklerini tıklamanız yeterli olacaktır.