![]() |
| Anasayfa | Polemik | İnceleme | Büktel Hakkında | İlkemiz | Büktel'in Gör Dediği | İletişim |
|
|
"Çığ" oyunu Rusya'da yeni bir ödül daha aldı "Çığ"ı sevebilen çok sayıda entelektüelimizin zekâsını baz alıp da, kendimizi ülke olarak kötü hissetmemize pek de fazla gerek yok. Aşağıda linkini verdiğimiz haberde de görüldüğü üzere, "Çığ"sever zekâlar dünyanın her yerinde bulunabiliyor. Neyse ki, Türkiye'de ve Türkçe'de, Coşkun Büktel gibi biri çıkabiliyor, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi bir yazı yazabiliyor ve entelektüel zekâ bakımından bu toprakların "tamamiyle" çöl olmadığını kanıtlayabiliyor. Büktel'in oyunlarını DT repertuarından yıllarca dışlamış olan DT repertuar kurulu eski üyesi Tuncer Cücenoğlu, Büktel'in "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi eleştirel yazılarını aforoz edip sayfalarından dışlayan, halktan saklayan, kendisi gibi sansürcü tiyatro dergilerine ve tiyatro sitelerine ne kadar şükretse azdır. Daha önce de bir çok kez ilan edildiği ve bilindiği üzere, coskunbuktel.com'daki tüm yazılar, kaynak belirtilmek ve tahrif edilmemek koşuluyla, tüm sitelerin kullanımına açıktır ve tiyatro sitelerimizin hiçbiri ―her şeyi bilmesi gerekmeyen eşekler olarak gördükleri, eşek yerine koydukları― okurlarını Büktel'in uyarıcı ve zihin açıcı yazılarından yararlandırmaya ne yazık ki, yanaşmıyorlar. Bu siteler, okurlarına yalnızca aşağıda linkini verdiğimiz türden (çoğu zaman kaynağı belirsiz) haberleri layık görmekte, ama haberlerin arka planına, "derinine" ilişkin, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi Büktel yazılarında teşhir edilmiş çarpıcı gerçekleri, belgeleri, okurlardan saklamayı tercih etmekteler. (Ne diyelim: Tarih alayının taksiratını affetsin!)"Çığ" Oyunu Rusya'da Yeni Bir Ödül Daha Aldı ROVAYA AL ————————————"Türkiye'de her şey olunur, rezil olunmaz." Murathan Mungan Kemal Başar, makamında "onurla oturduğunu" söyleyebiliyor. Artık Türkiye'de onurun tanımını da değiştirmeye çalışıyorlar. (Bakınız: "OYÇED'in Onurdan Anladığı") Kendisini eleştiren bir eleştirmenin Eleştirmenler Birliği'inden ihraç edilmesini sağlamak için 94 imza toplamış olan Kemal Başar; bu imzaları alabilmek için imzacıları yalan söyleyerek aldatmış olduğu, bizzat imza verenlerin açıklamalarıyla ortaya çıkmış bulunan Kemal Başar (Bakınız: KEMAL BAŞAR'IN BİLDİRİSİNDEN İMZASINI ÇEKENLER/HABERİM BİLE YOK DİYENLER); insanların "balık hafızalı" olduğuna ne kadar çok güveniyor olmalı ki, hâlâ yazı yazabiliyor ve yazısında "onur" sözcüğünü kullanabiliyor. Başar'ın kısa süre için vekil olarak oturduğu müdür koltuğunda ne tür entrikalar çevirdiğini, Coşkun Irmak'ın birer hafta arayla yayınladığı Lysistrata yazılarında (Bakınız: "Lysistrata'ya Yas mı Yaraşır") daha bir ay önce, belgeli ve tanıklı olarak, okumadık mı? Kemal Başar, Irmak'ın belgelere, rakamlara ve tanıklara dayanan Lysistrata yazılarına karşı doyurucu bir açıklama yapabildi mi? Hayır. O halde, şimdi hangi hakla, "makamında onurla oturduğunu" söyleyebiliyor? Okurları eşek (balık) yerine koymanın bu kadarı, Kemal Başar için bile fazla değil mi? Pişkinliğin de bir sınırı olmak gerekmez mi? Kemal Başar'ın, müdür koltuğunu terk ederken yazdığı veda yazısını tiyatrodunyası.com'dan linkliyoruz. (Başar'ın söz konusu yazısı, aslında, tiyatronline.com'da da yayınlanmış; ne var ki, sonradan, bilmediğimiz bir nedenle, tiyatronline.com, yazıyı ya silmiş ya da bulunması olanaksız bir yere gizlemiş. Ama Başar'ın "Romeo ve Juliet" adlı eski yazısını tiyatronline.com'da, hâlâ ve kolayca, bulmak mümkün.) Ankara'da Görev Devir Teslimi———————————— Bravo Timur! Bakanlık ulufesi hakkında A. Ertuğrul Timur'un yazdıklarına katılıyoruz. Bakıyorum da, bakanlığın tiyatroculara verdiği cep harçlığı konusunda, bugüne dek, yalnızca bir takım değinmelerle yetinmiş; baştan sona yalnızca bu konuyu ele alan, ciddi bir yazı yazmamışım. Neden acaba? Akçalı konular hakkında konuşmayı tiyatro sanatının yüceliğiyle bağdaştıramadığım için mi? Bu da var ama tam olarak bu değil. Ben hiçbir şeye yeterinden fazla yücelik atfetmekten yana olamam ve hiçbir konuda kendime konuşmayı yasaklayamam. Öyleyse akçalı konular hakkında neden derli toplu bir yazı yazmadım? Çünkü bu konulara, tiyatro camiamızdaki herkes balıklama atlıyor. Bu konunun lehinde ve aleyhinde bir anda o kadar çok şey söyleniyor ki, söylenecek başka hiçbir şey kalmıyor. Yıllardır, tiyatromuzun en çok konuşulan konusu, hep bakanlık yardımı olmuş. Lehte ve aleyhte her şey söylendiği için, bu konuda farklı bir şey söylemek olası değil. O zaman yapılacak üç şey kalıyor: 1. Konuyu tamamen görmezden gelmek. (Timur'unki dahil pek çok tiyatro sitesinin pek çok konuda yaptığı gibi...) 2. Benden önce yazılanları görmemişim gibi yaparak, daha önce söylenenleri ilk kez ben söylüyormuşum gibi yaparak, konuyu işlemek. (Bence, "bu" yazarlık tavrını benimseyen bir insan, yazdığı konuda daha önce neler yazıldığını "gerçekten" bilmiyor olsa bile, masum sayılamaz. Bir konuda yazı yazacak kadar iddialıysanız, o konuda sizden önce neler yazıldığını araştırmak ve bilmek "zorundasınız". Oysa tiyatromuzda, Timur dahil pek çok kişi, henüz bu olgunluğa, bu etiğe, tam anlamıyla sahip değil.) 3. Daha önce yazılanları referans göstererek konuyla ilgili hangi görüşe katıldığını belirtmek. Yani safını belli etmek.Yani hiç komplekse kapılmadan, koyun gibi, gidip sürülerden birine katılmak. İşte benim bu yazıda yaptığım budur. Timur'un açtığı imza kampanyasına da katılmaya çalıştım ama, başaramadım. Mail penceresindeki sorular aşama aşama birbirini izledi ve internet sunucumla ilgili teknik bir soruyu cevaplamayı beceremediğim için, son aşamayı (belki de son değildi) geçemedim ve onayımla imzamı Timur'a gönderemedim. (Umarım, Timur bu sorunu çözer de, insanlar Timur'un önerilerini destekleyebilmek için ahret sorularına muhatap olmaktan kurtulur.) Evet, Hilmi Bulunmaz gibi, ben de, ulufe konusunda Timur'u destekliyorum. (Bakınız, Hilmi Bulunmaz, "Saflar Netleşiyor!") Artık okurlarımıza Timur'un yazısının linkini verebiliriz. (O şimdilik, söylenebilecek her şeyi söylemiş.) Bu konuda, (Timur'un sitesinden aktararak) sitemizde bir buçuk yıl kadar önce yayınladığımız bir yazıyı da hatırlatalım: Murat Yıldırımoğlu: ———————————— Mustafa Demirkanlı; Refik Erduran, Recep Bilginer ve Tuncer Cücenoğlu'na karşı. Bazı yazıları zamanında okumuş olmadığım için üzgünüm. Aşağıda linkini verdiğim Mustafa Demirkanlı yazısı da o tür yazılardan... Yalancı/iftiracı profesörlerden, iftiracı profesörleri baş tacı eden yazar örgütü üyelerinden, avucunu yalamaktansa tükürdüğünü yalamayı tercih eden omurgasız "sanatçılardan" (menfaatine dokunmadıkları –örneğin, dergisine verilen ilanlara mani olmadıkları– sürece) nefret etmeyen Mustafa Demirkanlı; Rahmi Dilligil'e duyduğu (haksız sayılamayacak) nefret ve öfke sayesinde gaza gelip, bazı gerçekleri düşman kazanmaktan çekinmeksizin, yazabilmiş. Tabii, berbat bir Türkçe'yle ve kanıt ya da belge göstermeye gerek duymadan... Ama olsun! Yine de okurların dikkatine sunmaya değer bir yazı:Demirkanlı'nın anlattığı "bakanla kafa kol ilişkileri" diye özetleyebileceğimiz ilişkileri biz de duyuyor, biliyor, (görünen somut manzarayı doğruladığı için) duyduklarımıza inanıyor ama duyduklarımızı yazamıyorduk. Çünkü tanık, kanıt ya da belge bulamıyor ve kanıt ya da belge göstermeden insanları suçlamayı kendimize (yazarlığımıza) yakıştıramıyorduk. Neyse ki, Mustafa Demirkanlı'nın, kanıt, belge ya da tanık göstermek gibi dertleri yok. O sayede bizim yazamadıklarımızı çatır çatır yazmış. Eline sağlık! ———————————— Mehmet Ege'den "vekil yöneticilik" yöntemine eleştiri Detis Genel Başkanı Mehmet Ege, Devlet Tiyatroları bünyesinde bulunan vekil atamaları ve AKP hükümetinin tavrına karşı bir açıklama yaptı. Ege'nin eleştirilerine katılıyor ve kurum içinden yapılan bu örgütlü karşı çıkışı önemli buluyoruz. Birgün kaynaklı haberi Gölge Tiyatro sitesinde gördük. Gördüğümüz sayfaya link veriyoruz: Devlet Tiyatroları 'vekillere' emanet ———————————— Güney Dergisi'nden Açıklama! Hilmi Bulunmaz, antenleri her yöne "açık" bir entelektüel. Zaman gazetesini izleyebildiği gibi, Güney dergisini de izleyebiliyor ve izledikleri arasından dikkate değer bulduklarını sitesinin (www.tiyatroyun.com) okurlarına aktarıyor. Güney dergisinin Malatya katliamı üstüne açıklamasını, Hilmi Bulunmaz gibi, biz de önemli bulduk ve söz konusu açıklamanın yer aldığı tiyatroyun.com sayfasını okurlarımızın dikkatine sunmayı uygun gördük. Lütfen tıklayınız: ———————————— Muhtıra, darbe beklentisi, Tayyip Erdoğan-Kanal 7-Deniz Feneri ilişkisi hakkında A. Ertuğrul Timur, enteresan şeyler anlatıyor: Hesabına uyduğunda Kaan Erkam'la bile uğraşan ama hesabına uymadığında, "Aptallar kişilerle, orta zekâlılar durumlarla, akıllılar ise kavramlarla uğraşır" diye bir vecizenin ardına sığınarak, Özdemir Nutku skandalı, OYÇED skandalı, "Çığ" skandalı gibi, Türk tiyatrosunun ("iki kere iki dört misali" belgelenmiş) en çarpıcı, en ibretamiz, en ufuk açıcı hakikatlerini görmezden gelerek okurlarından saklayan A. Ertuğrul Timur; o alışılmış bozuk Türkçe'si ve özensiz imlasıyla (kendisi, eğer inanmamız gerekirse, bir zamanlar Hürriyet yazarıymış) muhtıra ve darbe beklentisi üzerine bir takım çözümlemeler yapmış. Timur, asla güvenilir bulmadığım bir kişidir, ama muhtıra ve darbe konusundaki çözümlemelerinde haklı olduğunu düşünüyorum. Yapılması gereken şeyi de (eksik olsa bile) bence doğru saptıyor. Milli görüşçüler kadar çok çalışmalıyız diyor. Doğru ama, kendisi ne yapıyor? Çok çalışan ve Türk tiyatrosuna bir Theope vermiş olan Coşkun Büktel'i aforoz edenlerle aynı safta yer alıyor. Çok çalışmak gerektiğini biliyor ama namuslu da olmak gerektiğini söylemiyor. Belki de, AKP kadar başarılı olmak için, (kirli çamaşırlarını teşhir ettiği AKP gibi) etik değerlere kafayı fazla takmamak gerektiğine inanıyor. Timur'un, Almanya'da patlayan Deniz Feneri skandalı üstüne yazdığı yazıda, skandalın perde arkasını, (Dede Korkut masalı ya da bohçacı karı dedikodusu tarzında) hiçbir somut belgeye dayanmadan "açıklayarak" Tayyip Erdoğan-Kanal 7-Deniz Feneri bağlantısına "bir ölçüde" ışık tutmasını enteresan buldum. Ama yararlı buldum mu diye sorarsanız, ondan emin değilim. AKP'den hoşlanmadığım için Timur'un anlattıklarına inanmaya hazırım. Ama Timur'un ne zaman enformasyon ne zaman dezenformasyon yaptığından emin olamadığım için; yazısını veri sayabilmem hiç kolay değil. Belirttiğim tüm handikaplarına rağmen yine de, Timur'un söz konusu yazısını okurların dikkatine sunmaya değer buluyor ve link veriyorum: MUHTIRA PAKLAMAZ DARBE EH BELKİ.. ————————————
Lysistrata tartışması büyümeye devam ediyor DT Ankara müdür vekili Kemal Başar, kendisini eleştiren Coşkun Irmak hakkında soruşturma başlattı. Coşkun Irmak'ın DT yönetimine attığı şamarı "kişisel bir mesele" sayıp da benim önemsediğim kadar önemsemeyebilecek insanlar için, Irmak'ın ilk yazısına eklediğim "Editör Değerlendirmesi"nde (Bakınız: Coşkun Irmak, "Lysistrata'ya Yas mı Yaraşır 1") şu hatırlatmayı yapmıştım:"Bu şamarı atmanın Irmak için risk taşımadığı da söylenemez: Daha dün müdür olup da bugün 'kararımız konusunda kimseyle ikili görüşme yapılmayacak, rica ya da öneri kabul edilmeyecektir.' gibi (SS subaylarının 'heil Hitler!' diye bitirdikleri 'hot zot'ları çağrıştıran) cümleler kurmuş bir müdürün, bu şamar üzerine, Coşkun Irmak için bir 'iyilik' düşünmeyeceğini kim garanti edebilir? Unutmayalım ki, söz konusu olan bu yeni müdür (ya da Irmak'ın deyişiyle 'Müdür V.' ya da müdür vekili) yönettiği oyunu eleştiren bir eleştirmenin Türkiye Eleştirmenler Birliği'nden ihraç edilmesi için sahte imzalar topladığı belgelenmiş olan Kemal Başar'dır. (Bakınız: KEMAL BAŞAR'IN BİLDİRİSİNDEN İMZASINI ÇEKENLER/HABERİM BİLE YOK DİYENLER)" Kemal Başar, Irmak hakkında soruşturma başlatmakla kendine yakışanı yapmış, benim yakıştırmamı haklı çıkarmış görünüyor. Haberi tiyatrom.com'un ana sayfasında, bugün (30 Nisan 2007) okudum, oradan aktarıyorum. Bu arada Edip Tümerkan, Irmak'ı tekrar cevaplamış. Tümerkan'ın bu gereği duyması ve yazısında yalana sapmadan Irmak'ın bazı saptamalarını onaylaması; Tümerkan hakkında Irmak'ın çizdiği umut kırıcı portreden daha az etkilenmemizi sağlayacaktır. Ama (Irmak'ın da karşı cevabında belirttiği üzere) Tümerkan, bu tartışmanın asıl konusuyla (bir müdürün bir oyunu kaldırmak için Bizans entrikaları çevirmiş olmasıyla) hâlâ yüzleşemiyor ve asıl konuyu görmezden gelmek zorunda kalan zayıf bir karakter izlenimi yaratıyor. (Bunun yazarlık ustalığıyla filan ilgisi yok. Irmak'ın da cevabında belirttiği üzere, "samimiyet eksikliğiyle" ilgisi var.) Edip Tümerkan'ın Irmak'a cevabını ve Irmak'ın Tümerkan'a ikinci cevabını, tiyatrom.com sitesinden, kronolojik sırayla linkliyoruz: Edip Tümerkan LYSİSTRATA'YA DAİR SON SÖZLERİM Coşkun Irmak EDİP TÜMERKAN'IN SON SÖZLERİNE YANIT ————————————
Hilmi Bulunmaz açıklıyor: Türk tiyatrosundaki insan malzemesinin kalitesi adına, kara kara düşünmemizi gerektiren, umut kırıcı bir belge Genç bir yazar adayı (ya da hatta sıradan bir insan) seçmek zorunda kaldığı zaman, haklıdan yana olmayı mı, yoksa kendisine dayatma yapan güçlüden yana olmayı mı seçmeli? 1970'li yıllarda, özellikle yazarlık iddiası taşıyan insanlar arasında, dayatmalara asla boyun eğmeyen, politik bilinçle donanmış, erdemli insanlar çoğunluktaydı. Ama Özalizm dönemindeki on yılda, apolitik ve omurgasız bir nesil yarattık "her" yaştan. (Örneğin bakınız: Özdemir Nutku ve OYÇED skandalının "her" yaştan kahramanları.) İnsanlar fikir değiştiremez mi? Değiştirebilir. Ama haksız ve çifte standartlı bir dayatmaya boyun eğmek, fikir değiştirmek olarak tanımlanabilecek saygın bir davranış değildir. Hilmi Bulunmaz, bu ülkede hakikatin neden bu kadar yalnız kaldığına bir kez daha ışık tutan, çok çarpıcı, çok önemli bir belge sunuyor. Lütfen tıklayınız: "SANAL ALEMDE BANAL YAYINCILIK" ————————————
GÜNCELLEME: Aşağıdaki link yazımızı yayınlamamızdan yalnızca dakikalar sonra, Demirkanlı, (bize bu sabah ―18 Nisan― gönderdiği bir mail'de, "ızdırap çekmemiz için beklettiğini söylediği") 2. cevabını, (ya da cevabının 2. bölümünü) yayınlayıverdi. Yalan makinesi Mustafa Demirkanlı'nın (sitemizde henüz 1. bölümü yayınlanmış) iddialarını tamamlamasını beklerken boş durmayalım dedik: Hilmi Bulunmaz'ın, ta üç ay önce, (30 Ocak 2007'de) ve Feridun Çetinkaya'nın, taa bir yıl önce (8 Mart 2006'da) yazdığı; "Demirkanlı yalanlarını teşhir eden" birer yazısı Demirkanlı her defasında yeni yeni yalanlarla ortaya çıkıyor ama, bazen, cevabını çoktan aldığı eski yalanları da, cevabı verilmemiş gibi, okurlarına sunabiliyor. Neye güvenerek bunu yapabiliyor? O cevapların, (şimdilik bizim sitemizden daha çok okunan) kendi sitesinde yayınlanmış olmadığına güvenerek... Demirkanlı, cevapları bilen okurlardan hiç utanmayarak (cevapları bilen okurları ihmal edilebilir bir azınlık, bir küsurat sayarak) cevapları bilmeyen daha geniş bir okur kitlesini hedef alıyor ve cevapları onlardan saklayarak, onları karanlıkta bırakarak, cevabı çoktan verilmiş ve yalan olduğu iki kere iki dört gibi belgelenmiş iddialarla, o okurları alçakça zehirliyor. Siz Demirkanlı'nın yalanlarını istediğiniz kadar kanıtlamış olun, kanıtlarınızı kendi okurlarından saklıyor ve alçakça aldattığı o okurlarda size karşı öfke ve nefret yaratmaya çalışıyor. Kaç okurun bu tuzağa düştüğünü bilmemize olanak yok. Ama aldatılan okurların aldatılamayan okurlardan sayıca daha fazla olduğunu tahmin etmek zor değil. Demirkanlı, kendi sitesinin daha fazla okunmasından yararlanarak, hakikate karşı açtığı savaşta, şimdilik daha başarılı (daha ileride) görünüyor. (Demirkanlı'nın hakikate karşı bu kirli başarısında, dezenformatif çabasında, kendisine destek olan yol arkadaşlarının, en başta da, dergisinin yayın kurulu üyelerinin —Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Üstün Akmen, Orhan Alkaya— katkısını asla bağışlamayacağız. Bize düşen görev, bıkmadan, usanmadan, sitemizin ve hakikatin etki alanını genişletmeye ve Demirkanlı yalanlarının belgelerini daha fazla okura ulaştırmaya çalışmak. Böylelikle Türk tiyatrosundaki çürümüşlüğün en ilkel ve iğrenç odaklarından biri haline gelmiş olan Demirkanlı ve yayınlarının, dezenformasyon çabasını boşa çıkarmak. Demirkanlı ve yayınlarının salgıladığı dezenformasyon zehrine karşı, bıkmadan, usanmadan, panzehir üretmek. Aşağıda üç tane link bulacaksınız: 1 numaralı link, sizi, Hilmi Bulunmaz'ın Demirkanlı yalanlarını teşhir eden üç ay önceki (30 Ocak 2007) bir yazısına götürecek. Sitemizde yayınlanan "H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel (1)" başlıklı yazısında Demirkanlı, (bizim zorlamalarımız sonucu) okurlarda, kaynak gösterme alışkanlığına sahipmiş gibi bir izlenim yaratmak gereğini hissetti. Ama kaynak gösteriyormuş gibi yaparken asıl kaynağa değil, yalnızca, benim ve Hilmi Bulunmaz'ın sitelerimizin ana sayfalarına link veriyor, okurlarına "kaynak istiyorsanız, gidin orada arayıp bulun!" der gibi bir tutum benimsiyordu. Ama bu tutumuna rağmen; Demirkanlı, her nasılsa, Bulunmaz'ın aşağıda linkini verdiğim yazısına direkt link vermişti. Ne var ki, okunmasın diye, yazının gerçek içeriğini saklayarak, "Uzun uzun kazık yediğini anlattığı bir yazı, merak edenler ilgili linkten okuyabilir" diye yazıya çamur atarak, yazı hakkında dezenformatif bir caydırıcılık yaratarak, link vermişti. Aşağıda sunduğum 2 numaralı link, sizi, Feridun Çetinkaya'nın, Demirkanlı yalanlarını teşhir eden bir yıl önceki (8 Mart 2006) bir yazısına götürecek.(Çetinkaya'nın cevap hakkını kullandığı bu yazısı, Demirkanlı'nın sitesinde bir görünüp yok olmuştu. Demirkanlı, yazıyı derginin en kuş uçmaz kervan geçmez bir yerine kaldırmış olmalı; google bile bulamıyor. Yazının tiyatrofanzini.com'daki versiyonuna link veriyoruz.) Aşağıdaki 3 numaralı link ile de, Büktel/Demirkanlı polemiğinin "tüm" yazılarının link sayfasına, ulaşacaksınız. Demirkanlı'nın yeni yalanlarını (yalanlarının 2. bölümünü) beklerken, onun, (bugün de hâlâ tekrarlamaktan utanmadığı) eski yalanlarını bir kez daha teşhir etmekte toplumsal yarar görüyoruz: 1. Hilmi Bulunmaz, "DEĞER Mİ, DEĞMEZ Mİ?" 2. Feridun Çetinkaya, "MUSTAFA DEMİRKANLI 'İLKEL VE İĞRENÇ' OLMAYA DEVAM EDİYOR!" 3. Büktel/Demirkanlı "POLEMİK YAZILARI" ————————————
TOBAV, DETİS ve TOBEM DT Genel Müdür Vekili Mine Acar'a Haksızlık Ediyorlar. Devlet Tiyatroları çalışanları, TOBAV, DETİS ve TOBEM öncülüğünde, 02.04.2007 günü, Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili Mine Acar’ı istifaya davet etmek üzere Genel Müdürlüğe giderek, haber linkini aşağıda aktardığımız metni sunmuşlar. DT çalışanlarının istifa talebi için Mine Acar'a gösterdikleri gerekçe, özetle şu: "Kültür Bakanı Atilla Koç, biz DT sanatçılarını aşağılayan demeçler verdi. Siz DT genel müdürü olarak bu aşağılayıcı demeçlere sessiz kalıp kurumun sanatçılarını savunmadınız. Böylece yetersizliğinizi kanıtladınız, istifa edin!" Peki Atilla Koç, sanatçıları nasıl aşağılamış? Şunları söyleyerek: “Ben bir laf söyledim, ne dedim? Bankamatik sanatçıları var dedim. Yalan mı?
- Eskiden sanatçılarımızın 800'ünden 300"ü dizilerde, şurada burada çalışıp sahne almıyorlardı. Ben çok açık söyleyeyim, kendi beceriksizlik ve başarısızlıklarını ve siyasi oluşumları bizim sırtımızdan oynamaya kimse kalkmasın."
- Ne kadar da düşkünlermiş sanat yapmaya, onun için diziden vakit bulup da yapamıyorlar ya…"
Peki Atilla Koç'un yukarıda aktardığımız sözleri yalan mı? TOBAV, DETİS ve TOBEM, yukarıda aktardığımız açıklamaları, kendileri inkâr edebilmiş mi? Doğruların o açıklamalardan farklı olduğunu belgeleyebilmiş mi? Hayır. Peki ama kendilerinin de inkâr edemediği gerçeklere karşı çıkmadığı için, nasıl olup da Mine Acar'ı suçlayabiliyorlar? Mine Acar'ı, "bu" nedenle yetersiz bulmak, hem haksız hem de mantıksız...
Çünkü, bakanın açıklamaları yalan bile olsaydı, DT çalışanları, bakana karşı çıkmasını Mine Acar'dan hangi hakla bekleyebilir ya da isteyebilirlerdi? Daha önceki genel müdürlerden bakanın tiyatro karşıtı uygulamalarına karşı çıkması istenmiş miydi ki?... DT'nin tarihinde, kültür bakanlarının tiyatro karşıtı tasarruflarına karşı çıkabilen bir genel müdür var olmuş muydu ki?... (Akla Muhsin Ertuğrul geliyor ama, ben, burada kendimi, benim bildiğim dönemlerle sınırlamayı tercih ediyorum.)
Son otuz yıldaki genel müdürlerin en kabadayısı, en liyakatlisi kimdir diye sorsak, ben dahil büyük bir çoğunluk, herhalde, "Yücel Erten" diye cevap verirdi. Ama ben Yücel Erten'in de kirli çamaşırlarını, önce "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"nda, daha sonra "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı"da ortaya saçmadım mı?
Yücel Erten, genel müdür koltuğunu koruyabilmek için o zamanki Kültür Bakanı Fikri Sağlar'ın, tiyatro karşıtı uygulamalarına sessiz kalmamış mıydı? Örneğin, bakan Sağlar'ın Yıldız Sarayı Sahnesi'ni kapatmasına sessiz kalmamış mıydı? Kalmıştı. Üstelik, sessiz kalmakla kalmamış, sessiz kalmayı reddeden bir DT çalışanını da (Ediz Baysal) cezalandırmıştı. Yücel Erten bile, bakana yaranmak için sınır tanımamış, emrinde çalışanların kendisinden daha kahraman olmasına katlanamamıştı.
"Yıldız Sahnesi Kapatılmasın" diye seyircilerden imza toplayan, DT sahne amiri Ediz Baysal, genel müdür Yücel Erten'in direktifi ardından disipline verilip para cezasıyla cezalandırılmıştı. Bakandan çok bakancı davranıp bakana yaranmaya çalışan Yücel Erten yönetiminin kendisine verdiği bu cezayı içine sindiremediği için, Ediz Baysal, Yücel Erten yönetimini mahkemeye vermiş ve mahkeme bakandan çok bakancı Yücel Erten yönetiminin verdiği haksız cezayı kaldırmış ve Baysal'ın ödediği para cezasının faizleriyle birlikte Baysal'a geri ödenmesine karar vermişti. Ben bu olayları eleştiri kitaplarımda ayrıntılı olarak belgelediğimde ise, genel müdürlerin en kabadayısı Yücel Erten, gıkını çıkaramamıştı.
Yücel Erten'in koltuğunu korumak için Yıldız Sahnesi'ni feda etmesine, olaya itiraz eden Ediz Baysal'ı haksız biçimde cezalandırmasına bile, o zamanlar sessiz kalmış olan DT çalışanları, şimdi kalkmış, Mine Acar'ı suçluyor ve istifaya çağırıyorlar. Bakana karşı kıldan ince boyunlu Yücel Erten'i bile eleştirmemiş olan DT çalışanları, şimdi hangi hakla, Mine Acar'ın Yücel Erten'den daha dik bir duruş sergilemesini istiyorlar? Üstelik bu dik duruşu (diklenmeyi) bakanın açıkladığı inkâr edilmez (kendilerinin de inkâr edemediği) nahoş gerçeklere karşı sergilemesini nasıl bekleyebiliyorlar?
Mine Acar'ın genel müdür olmasına ben de karşı çıktım. Ama ben Mine Acar'ın genel müdür olmasına karşı çıkarken çok daha mantıklı, haklı ve itiraz edilemez bir gerekçe, bir kriter ortaya koymuştum (Bakınız: "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?")
Ne var ki, benim ortaya koyduğum kriter karşısında hiç kimse kendini yeterli bulmadığı için, o kriteri asla gündeme getirmiyor, Mine Acar'ı, bugünkü gibi, saçma sapan, haksız ve mantıksız gerekçelerle suçlamayı tercih ediyorlar. Aslında, Mine Acar'da tek beğenmedikleri şey, Atilla Koç tarafından seçilmiş olması ve Koç'un, bankamatik sanatçılarına aman vermeyecek gibi görünüyor olması.
Koç'u da, Acar'ı da, (ancak somut kanıtların geçerli olduğu) çok daha haklı zeminlerde eleştirmek olanaklı. (Bakınız: "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?") Ama ne yazık ki, DT sanatçıları da (tüm diğer tiyatrocular gibi) o haklı zeminlerde kendilerine güvenemiyor ya da kendilerini güvende hissedemiyorlar.
Haberi, tiyatrodergisi.com.tr'den aktarıyoruz. Haberin başlığını Mustafa Demirkanlı (herhalde Hilmi Bulunmaz'dan esinlenerek) koymuş.
Devlet Tiyatroları İntihar Ediyor Aynı haber üzerine, Hilmi Bulunmaz'ın enteresan yorumu için, aşağıdaki başlığa tıklayınız: Çürümüş, küflenmiş, intihar etmiş bir ceset: Devlet Tiyatroları ———————————— AKM'yi anarşist komünistlerin yaktığını söyleyen Atilla Koç, ya belge göstermeli ya da zihinlerde yarattığı bilgi kirliliği için halktan özür dilemeli Kültür Bakanı Atilla Koç için yazılan yalan yanlış pek çok yorum, insanlar tarafından, sırf AKP'ye duyulan haklı öfke ve şüphe nedeniyle, kolayca kabul görüyor ve okurları provoke etmeye yetiyor. Oysa sanatçılar denen "cingözler" hakkında, ben Bakan Koç'un söylediklerinin bin beterini yazdığım halde, yazdıklarımı daima belgelediğim için, bana karşı çıkılamıyor. AKM ve Harbiye sahnesi konusuna gelince: Bakan Koç, daha iyi bir AKM, daha iyi bir Harbiye sahnesi vadettiğini söylüyor. Bu vaatlere karnımız tok elbette ama, suçu kanıtlanıncaya kadar (vaatlerin asılsız olduğu ortaya konuluncaya kadar) zanlıyı masum saymak zorundayız. Bence, bu tür tartışma yaratacak yıkımlardan önce, yıkıcı merci, yıkılanın yerine ne yapacağını (projesini) yıkımdan aylar önce gazetelerde yayınlayarak hem projenin ilgilenen herkes tarafından toplumsal ölçekte tartışılmasını sağlamalı, hem de yayınladığı proje dışında farklı bir iş yapmayacağı konusunda topluma taahhütte bulunmuş olmalı. Etik ve demokratik olan, şeffaf olandır. Şeffaf olmayan yıkıcılar, işte bugünkü kaosu yaratır. Yapılacak şey, projesini kamuoyuna açıklamadan önce, (antidemokratik bir seçimle çoğunluk sağladıkları belediye meclisine değil, "kamuoyuna" onaylatmadan önce) kamuya ait bu iki tiyatro binasına bir tek kazma bile vuramayacağını, Atilla Koç'a ciddi, saygın, etkili ve inandırıcı biçimde söylemektir. Hayır, böyle yapılmıyor. Alev efektli yazılarla AKM'nin ve Harbiye sahnesinin "yıkılıyor" olduğu yazılarak halk provoke edilip, meydanlarda eyleme çağrılıyor. Gerçi bu konuda uyanık olunması ve hassas olunduğunun kanıtlanması yanlış bir tavır sayılmayabilir. Ama tiyatro camiası ve tiyatro yayıncıları olarak, bugüne dek yapıp ettiklerinizle öyle berbat bir tablo yaratmışsınız ki, halk indinde en küçük bir saygınlığınız, en küçük bir inandırıcılığınız kalmamış. O nedenle halk, sizi ve eylem çağrılarınızı umursamıyor bile. Halk sizi umursuyor olsa, Atilla Koç, sizi umursamamaya cesaret edebilir miydi? Halk sizi neden umursamıyor? Suçluyu bulmak için çevrenize bakınmayı bırakın! Aynaya (ya da Coşkun Büktel'in yazılarına bakın!) Halk sizi umursamıyor, çünkü halk, sizin lanse ettiğiniz, yücelttiğiniz tiyatroyu ve tiyatrocuları sevmiyor ve sevmemekte haklı. Halk sizleri neden sevmediğini açıklayamaz ama sevmediğini gayet iyi biliyor. Sevmemekte neden haklı olduğu ise, Coşkun Büktel'in eleştiri kitaplarında ve coskunbuktel.com'daki yazılarda kabak gibi apaçık görünüyor. Atilla Koç, AKM'nin solcular tarafından yakıldığını söyleyinceye kadar, hiçbir açıklaması, bana ters gelmemişti. Ama bakanın AKM yangını konusundaki açıklamasını belgelemesini talep etmek hakkımız. O nedenle, (istifa çağrısı gibi komikliklere karşı olsam da, iç yüzlerini gayet iyi bildiğim Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ve Tiyatral İstanbul dergisi gibi iki kuruluşun da istifa çağrısına imza atmış olmasından rahatsızlık duysam da) Atilla Koç'un "AKM'yi anarşist komünistler yaktı" biçimindeki açıklamasının hesabını vermesi (ya belge göstermesi ya da yarattığı bilgi kirliliği nedeniyle halktan özür dilemesi) gerektiği konusunda, istifa çağrıcılarıyla birleşiyor ve içerdiği yanlışlara rağmen, bu çağrı metnini dikkate değer sayarak, link veriyorum. CB. 31 Mart 2007 ———————————— "Çığ"ın yurt dışı başarılarına(!) bir halka daha eklendi "Çığ"ı sevebilen çok sayıda entelektüelimizin zekâsını baz alıp da, kendimizi ülke olarak kötü hissetmemize pek de fazla gerek yok. Aşağıda linkini verdiğimiz haberde de görüldüğü üzere, "Çığ"sever zekâlar dünyanın her yerinde bulunabiliyor. Neyse ki, Türkiye'de ve Türkçe'de, Coşkun Büktel gibi biri çıkabiliyor, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi bir yazı yazabiliyor ve entelektüel zekâ bakımından bu toprakların "tamamiyle" çöl olmadığını kanıtlayabiliyor. Büktel'in oyunlarını DT repertuarından yıllarca dışlamış olan DT repertuar kurulu eski üyesi Tuncer Cücenoğlu (ki yeni üyeler de Özdemir Nutku ve Tuncer Cücenoğlu'ndan devraldıkları Büktel'i engelleme görevini bihakkın yerine getirerek, repertuar kurulunda Nutku ve Cücenoğlu gibilerin bıraktığı lekeli geleneği sadakatle sürdürüyorlar); Büktel'in "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi eleştirel yazılarını aforoz edip sayfalarından dışlayan, halktan saklayan, kendisi gibi sansürcü tiyatro dergilerine ve tiyatro sitelerine ne kadar şükretse azdır. Daha önce de bir çok kez ilan edildiği ve bilindiği üzere, coskunbuktel.com'daki tüm yazılar, kaynak belirtilmek ve tahrif edilmemek koşuluyla, tüm sitelerin kullanımına açıktır ve tiyatro sitelerimizin hiçbiri ―her şeyi bilmesi gerekmeyen eşekler olarak gördükleri, eşek yerine koydukları― okurlarını bu olanaktan yararlandırmaya yanaşmıyorlar. Bu siteler, okurlarına yalnızca aşağıda linkini verdiğimiz türden (çoğu zaman kaynağı belirsiz) haberleri layık görmekte, ama haberlerin arka planına, "derinine" ilişkin, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi Büktel yazılarında teşhir edilmiş çarpıcı gerçekleri, belgeleri, okurlardan saklamayı tercih etmekteler. (Ne diyelim: Tarih alayının taksiratını affetsin!)İTALYA'DA İLK TÜRK OYUNU! CÜCENOĞLU'NUN "ÇIĞ" ADLI OYUNU İTALYA'DAPROVAYA AL ———————————— OYÇED'in "yüzleşme çağrısı" üzerine Yüzleşmek, insanların yüz yüze bakması demek değildir Yüzleşmek, insanların hakikate bakabilmesi demektir OYÇED'in, hakikate bakabilmeye kurulduğu günden bu yana cesaret edemediğini, bu sitede somut belgelerle defalarca kanıtladık. Hakikati belgeleyen kanıtları burunlarına sokarak, OYÇED üyelerini bir sürü yazıyla defalarca hırpaladık. (Bakınız: "OYÇED skandalı") 19 Temmuz 2006'da, OYÇED üyelerine, Özdemir Nutku skandalı sonrasında, Özdemir Nutku'yu nasıl olup da OYÇED'e başkan seçebildiklerini sorduk. (Bakınız: İNSANLAR ÖZDEMİR NUTKU'NUN YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYOR?) 3 Ağustos 2006'da, (kendi itirafı ve CD kaydıyla belgelenmiş) iftirasına ve bu iftiranın bir yazara ve eserine yapılmış olmasına rağmen, Özdemir Nutku'yu (güya yazar haklarını savunmak üzere kurulmuş) OYÇED'in başına getirenlerin; yani müfteriyi baş tacı edip, mağdur yazarın haklı ve demokratik sesini duymazdan gelenlerin; yani haklıdan yana değil, suçlu da olsa "güçlüden" yana olanların; ne yüzle, nasıl bir pişkinlikle, Amerika'nın Irak'ı işgal ve mağdur etmesi hakkında protesto bildirisi yazabildiklerini; o bildirinin içinde Pinter, Brecht ve Nâzım gibi adalet duygusuna hassasiyet derecesinde sahip yazarlardan hangi yüzle "meslektaşlarımız" diye söz edebildiklerini sorduk. (Bakınız: PINTER, BRECHT, NÂZIM VE DİĞERLERİNE HAKARET ETMEYİN! ) 9 Eylül 2006'da, (OYÇED YAZARI OLMAKTAN (HÂLÂ) UTANMAYAN BİR GÖNÜLLÜ ARANIYOR ) diye bir çağrı yazısı yayınladık ama utanmayan bir OYÇED'li gönüllü bulamadık. 28 Kasım 2006'da, (Hangisi daha gizli bir örgüttür? OYÇED Mİ, KU KLUX KLAN MI?) diye sorduk, cevap alamadık. 24 Aralık 2006'da, NE ÂLÂ MEMLEKET başlıklı yazımızın "GÜNCELLEME" başlıklı bölümünde, OYÇED ve üyelerine dair kamu oyuna açıklanmamakta ısrar edilen bazı gerçekler hakkında 12 demokratik soru sorduk. Bugün artık devlet bile, insanlara "bilgi edinme hakkı" tanımışken, OYÇED, Ku Klux Klan gibi gizli kalmayı tercih ettiğinden, sorularımızı yanıtsız bıraktı. 16 Şubat 2007'de, OYÇED NE HAKLA AÇIKLAMA BEKLİYOR? başlıklı yazımızı; 13 Mart 2007'de, OYÇED KİŞİLERİ VE KURUMLARI HANGİ HAKLA VE NE YÜZLE SUÇLUYOR? başlıklı yazımızı yazdık ve belgelenmiş skandalların kara lekesi bir yıla yakın süredir yüzlerine iyice sinmiş ve silinmez hale gelmişken, insanlardan ve kurumlardan, hangi yüzle hesap sorabildiklerini sorduk. OYÇED, bütün bu demokratik sorular karşısında, bir yıla yakın bir süre boyunca, gıkını çıkarmadan sustu. Ben maddi sefalete aslanlar gibi dayanırken, OYÇED üyeleri de manevi sefalete aslanlar gibi dayandı. Şimdi kalkmış, bir yıl sonra, "herkes" gelsin yüzleşelim diyerek, yüzleşme çağrısı yapıyorlar. Birinin OYÇED üyelerine anlatması gerek: Yüzleşmek, insanların yüz yüze bakması demek değildir. Yüzleşmek, insanların hakikate bakabilmesi demektir Siz önce bu yüzleşme çağrısı yalanıyla yüzleşin! Büktel'in size yönelik sorularıyla yüzleşin! Büktel'in teşhir ettiği skandallarla yüzleşin! Yüzleşme çağrısıymış!... Pöh! OYÇED’İN TİYATROMUZDA YÜZLEŞME ÇAĞRISI ———————————— Danıştay kararı: DT oyuncuları, ya "tüm zamanlı" tiyatro sanatçıları olacak, ya "tüm zamanlı" sinema veya televizyon oyuncuları... Danıştay kararı, anladığım kadarıyla, DT oyuncularına, katılmayı çok istedikleri (yaz tatillerini feda edecek kadar çok istedikleri) bir sinema veya televizyon projesine, katılabilmeleri için, açık kapı bırakıyor. Danıştayın kapadığı tek kapı, tiyatro sanatından heyecan duymayanların yüzüne kapanıyor; sahneye çıkmayı (yalnızca, maaş ve emeklilik garantisi uğruna katlandıkları) bir angarya sayanları mağdur ediyor. Tiyatro sanatını sinema ve televizyona (kısa yoldan şöhrete ve bol paraya) sıçrayabilmek için bir basamak olarak görenler, tiyatro sanatıyla ilgilerini sırf maaş ve emeklilik garantisi hatırına sürdürenler, tiyatro sanatına hiçbir heyecan duymayan ve oynamadan maaş almayı ne kadar uzun zaman sürdürebilirse sürdürmeyi ar değil de kâr sayanlar; keşke bu Danıştay kararı sayesinde ait oldukları (layık oldukları) alana yönelseler, keşke sahneleri, maaşları, rolleri, kadroları gerçekten tiyatro yapmak isteyen "heyecanlı" insanlara bıraksalar... ...diyebilirdim. Ama düşünüyorum da, (piyangodan çıkan genel müdürlüğünü sürdürebilmek uğruna her tavizi vermeye hazır) Mine Acar'ın genel müdürlüğünde, heyecanlı insanların gönüllerince tiyatro yapabilmesi zaten mümkün olamaz ki!... Haberi, Gölge Tiyatro sitesinden linkliyoruz. Sitenin habere attıği başlık, haberi nasıl yorumladığını ele veriyor: DEVLET TİYATROSU OYUNCULARINA İKİNCİ İŞ YASAKLANIYOR!
Aynı haber üzerine, Hilmi Bulunmaz'ın (kendine has, "yıkıcı")
yorumuna tümüyle katılmasak bile, "diyebiliyor...
Utanmadan!..." ifadesini tekrarlayarak kurduğu sert
cümlelerin haklılığına katılıyoruz. Bulunmaz'ın yorumunu MEMURLAR EKRANDAN PİSLİK SAÇAMAYACAKLAR ———————————— Okurların bilme hakkına dair Hilmi Bulunmaz, (beceri ve titizlik konusundaki tüm handikaplarına rağmen) hakikati görebilme cesaretine sahip, adanmış (idealist) yayıncı kimliğiyle, Türk tiyatrosundaki biricik örnek olmayı sürdürüyor. Aşağıda linkini verdiğimiz yazısında Bulunmaz, okurların bilme hakkına karşı duyduğu aşırı hassasiyeti bir kez daha yansıttığı gibi, okuru müşteri olarak gören dergi sahiplerine sıkı bir ders de veriyor: Okurlarımız yolunacak kaz değildir ———————————— İATP-G (İstanbul Alternatif Tiyatrolar Forumu-Girişim) eğitmenler komisyonundan Mehmet Esatoğlu'na Cinsel Taciz suçlaması (...) "Bundan yaklaşık sekiz yıl önce Beyoğlu’ndaki İnsancıl Atölyesi’nin bir bileşeni olan Özgür Sahneli kadın oyuncuların oluşturduğu bir tiyatro grubu, eğitmenleri/yönetmenleri Mehmet Esatoğlu’nun fail durumunda olduğu bir cinsel taciz vakası sonucu dağıldı. Burada tiyatro yapan 11 kadının bir kısmı bu olaydan sonra ya tamamen tiyatrodan koptu veya çok zorlu geçen mücadelelerin sonrasında yeniden tiyatro yapmaya başladılar. Tiyatro eğitmenliğini çalışma yaptırdığı kadınları taciz etmek ve özel hayatıyla ilişkili çeşitli vaatler vermek üzerinden kuran Mehmet Esatoğlu’nun “teatral taciz vakası” aynı dönemde bir tiyatro yapısının da sonu olmuştu. Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ), Özgür Sahneli kadınların gündeme getirmesiyle meseleyi tartışmaya açmış ve cinsel taciz vakasını “bir eğitmenin mesleki suiistimalinin şiddetli bir sonucu” olarak değerlendirmişti." (...) Diğer tiyatro sitelerinin suçlamaları görmezden gelmiş olması, Mehmet Esatoğlu'nu suçlamalar karşısında "susma hakkını" kullanmak yönünde cesaretlendirmiş olsa da; biz, arkadaşımız Esatoğlu'na, kendini, (göğsünü gere gere ve çatır çatır) savunmayı, daha çok yakıştırıyor ve sayfalarımızın kendisine açık olduğunu ilan ediyoruz. İATP-G'nin Mehmet Esatoğlu'na yönelik suçlamalarını okumak için aşağıdaki iki başlığa tıklayabilirsiniz: 1. DİKKAT TACİZ VAR! 2. SANATTA CİNSEL TACİZ PANELİ ———————————— Büktel'in "Böyle Bir 'Oyun'da Yokum" başlıklı uyarısı üzerine Bulunmaz'ın açıklaması Hilmi Bulunmaz, çıkardığı "Oyun" dergisiyle ilgili olarak yaptığımız eleştirileri, bu ülkede bir örneği daha bulunmayan bir tavırla karşıladı. Hilmi Bulunmaz'ın, eleştirilerimizle ilgili olarak bulunmaztiyatro.com'da yaptığı açıklamayı okumak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız: Coşkun Büktel "Oyun"dan desteğini çekti ———————————— "Oyun" dergisi çıkıyor! Hilmi Bulunmaz'dan öğrendiğime göre, "Oyun" dergisi 32 sayfa ve kuşe olarak ve 1 Lira fiyatla çıkacak. Bulunmaz, "Oyun" dergisinin nasıl bir dergi olacağı hakkında ayrıntılı ve iddialı bir yazı yazmış: Yazısında, "reklam pastasına göz dikmeyip, 'bir hırka bir çorba' anlayışıyla hareket edeceğinden, kimsenin çanağını yalayan köpek durumuna düşmeyecek" diyerek, dergisi hakkında büyük konuşup kendini bağlamaktan çekinmeyen Bulunmaz'a başarılar diliyor; "hakikati" görmezden gelmediği, okurların bilme hakkına saygılı olduğu ve teknik mükemmellik için gerekli emeği esirgemediği sürece, kendisine her türlü desteği vereceğimizi kamuoyu önünde taahhüt ediyoruz. OYUN BAŞLARKEN ———————————— Tiyatro Sevdalısı Arap Emirinden Uluslararası Tiyatro Günü Bildirisi Bu yılki uluslararası dünya tiyatro günü bildirisi içerikiyle fazla enteresan olmasa bile, bildiriyi kaleme almış olan kişinin kimliği oldukça enteresan: Sultan Bin Mohammed Al Qasimi (*) Birleşik Arap Emirlikleri Anayasa Meclisi Üyesi, Sharjah Emiri. Milyar Dolarlarıyla ilgilenmek yerine tiyatro sanatıyla ilgilenmeyi tercih ettiği anlaşılan sayın Quasimi'nin bildirisini Bilgesu Ataman Türkçe'ye çevirmiş. Gölge Tiyatro adlı sitenin yayınladığı bildiri metnini okurların dikkatine sunuyoruz: DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ 2007 ———————————— Televizyon ekibine toplu saldırı
"MEHMET ÇİÇEK ŞANLIURFA Bu vahim haberi, tiyatrodergisi.com.tr'de gördük. O nedenle, Türkiye'nin Yirmi birinci Yüzyıl'a girmesine izin vermeyeceklerini kanıtlamaya çalışan faşist güruhların son saldırısına ait bu haberi, hem asıl kaynağına, hem de tiyatrodergisi.com.tr 'de yayınlanmış bir bildiri sayfasına link vererek okurlarımıza duyuruyoruz: (Birgün)Bu saldırıyı şiddetle protesto ediyoruz (tiyatrodergisi.com.tr) ———————————— Tiyatro Kursları Piyasası Hilmi Bulunmaz, yeni açtığı Oyun başlıklı sitede ( www.tiyatroyun.com) tiyatro kursları piyasası hakkında, piyasanın taraflarından biri olarak görüş belirtiyor.OYÇED'in, "para peşin kırmızı meşin" mantığıyla başlatacağını duyurduğu dramatik yazarlık kurslarından sonra, Gençlik Tiyatrosu oluşumu da "parasız" olduğunu özellikle vurguladığı bazı seminerler düzenledi. Ama bu iyi niyetli girişime ön ayak olan kişiler, nedense, "ucuz etin yahnisi yavan olur" mesajı verircesine, yazarlık konusunda katılımcılara kılavuzluk etmesi için, örneğin, "Çığ" yazarı Tuncer Cücenoğlu'nu tercih ettiler. (Cücenoğlu'nun verebileceği yazarlık dersi hakkında fikir edinmek için, bakınız: Büktel, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?".) Etkinlik programında belirtildiğine göre, ("Çığ" oyununu beğenmiş ve "Çığ" üstüne yazdığı eleştiri yazısında Cücenoğlu'nun "ustalığını" övmüş olan) Üstün Akmen de, katılımcılara "tiyatro eleştirmenliği" dersi verecekmiş. (Bakınız: Etkinlik Programı.) Bulunmaz'dan öğrendiğimize göre, en son olarak da, Mitos-Boyut Yayınları tiyatro ve yazarlık kursları düzenleyeceğini duyurmuş. Hilmi Bulunmaz, niyeti bir sosyal etkinliğe katılmak değil de gerçekten yazarlığı öğrenmek olan okurlarına, o kurslara katılmak yerine Coşkun Büktel külliyatını okumalarının daha yararlı olacağını söylüyor. Bu tavsiyesinde Bulunmaz'ın haklı olduğuna hiç kimse itiraz edemez sanıyorum. Meselâ ben edemem. CB Tiyatro kursu piyasası hareketlendi ———————————— Perde arkası Burak Caney adıyla faaliyet gösteren sanal bir şahıs, "Artık tiyatro dünyasında hiçbir şey gizli kalmayacak" sloganıyla lanse ettiği "Perde Arkası" adlı bir site açmış. (Umarız, artık Burak Caney'in kimliği de gizli kalmayacak.) Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ın içyüzünü de "teşhir eden" bu siteyi okurların dikkatine sunuyor, sayın "Burak Caney"e (her kimse) kolay gelsin, diyoruz. ———————————— Coşkun Irmak'tan, Fahrettin Özen için duygusal bir "uğurlama" yazısı Fahrettin Özen diye bir insanın varlığını ancak ölümünden sonra Coşkun Irmak'ın yazdığı duygusal yazıyla öğrenebildim. 1949-2007 tarihleri arasında yaşadığı (yani bir bakıma genç öldüğü) belirtilen Özen, DT'de ışıkçılık yapan bir emekçiymiş. Coşkun Irmak, uğurlama yazısında, dostu Özen'in portresini öylesine samimi bir tonla betimlemiş ki, kendisini tanımasanız bile Özen'in ölümünü insanlık ve yaratıcılık adına önemli bir kayıp olarak algılıyorsunuz. Özen'e layık olduğunu umduğum yazıyı, tiyatrom.com'dan linkleyerek, okurlarımızın dikkatine sunuyorum: ————————————
"AKM yıkılıyor" haberi yapan tiyatro sitelerine, Hilmi Bulunmaz'dan mesaj: "Günaydın!" Hilmi Bulunmaz, AKM'nin aslında uzun zamandan beri ve DT'li tiyatrocular marifetiyle yıkılmakta olduğunu ve tiyatro esnafının hiçbir şey yapmadan o yıkımı seyrettiğini iddia ederek; bugüne dek "asıl yıkıma" tepkisiz kalmış tiyatro sitelerinin bugün gösterdiği telaşı, tutarlılık ve samimiyet bağlamında (gayet haklı olarak) sorguluyor. Ne var ki, DT'nin Vasıf Öngören ve Oktay Arayıcı oyunları oynamadığını öne süren Bulunmaz'a hatırlatmamız gerekiyor: DT, daha birkaç sezon önce Ankara'da Vasıf Öngören'den "Oyun Nasıl Oynanmalı"yı ve İstanbul'da Oktay Arayıcı'dan "Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi"ni sahneledi. Bulunmaz, çalakalem yazılarında ya iddialı konuşmaktan sakınmalı; ya da iddialarını belgelemek için "araştırma zahmetinden" (hiçbir gerekçeyle) kaçınmamalı. Bulunmaz'ın "acil" yazısındaki maddi hatalara karşın; AKM'yi asıl kimlerin ve ne zaman yıktığına ilişkin getirdiği eleştirinin özgünlük ve haklılığı, okurlarca atlanmamalıdır, diye düşünüyoruz. AKM'yi yaksak da mı yıksak, yakmasak da mı yıksak?.. ————————————
Hilmi Bulunmaz'a gönderilen bir e-mail mesajına göre: Çığ hâlâ revaçta Hilmi Bulunmaz'a gönderilen mesaj şu paragrafla başlıyor: “Tuncer Cücenoğlu’nun önemli oyunlarından Çığ, 3 Aralık’ta İtalya Milano’da okuma tiyatrosu olarak İtalyanca sunulup büyük beğeni topladıktan sonra, bu kez de Belçika’da (Liege) okuma tiyatrosu olarak sunulacak, Bu mesaja inanmak gerekirse, Batı ülkelerindeki bazı tiyatrocuların da, sitemizde yayınlanmış olan "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazımızla aydınlatılmaya şiddetle ihtiyaçları bulunduğuna ve buradakilerden daha zeki olmadıklarına karar vermek zorundayız. Çünkü bilindiği üzere, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazımızı okumuş olan insanlara, "Çığ"ın iyi bir oyun olduğu mavalını, değil Müjdat Gezen, değil İtalyanlar, değil Belçikalılar, değil bir araya gelmiş iki cihan, hatta mezarından kalkıp gelse Shakespeare bile yutturamaz. "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" ————————————
Yeşim Özsoy Gülan'dan ağıt/uyarı/alarm: "Beyoğlu Sahneleri Gitti/Gidiyor" Gülan'ın duygusal yazısı, keşke, Kültür Bakanlığı ve İstanbul Belediyesi yetkililerini (yani yetki ve bütçe verirken sorumluluk da verdiğimizi sandığımız kişileri) duygulandırabilse... Gülan'ın yazısı, keşke görmekle görevli olanlar tarafından da görülebilse...
ELHAMRA'da gözyaşları ve Tuğba Özay ————————————
Hamit Demir'den, Üstün Akmen'e veryansın: "Üstün Akmen'in seviyesizliğidir bu!" Forum konusunda kendisine cevap yazmak üzere araştırma yaparken, Hamit Demir'in Üstün Akmen'e yönelik müthiş çarpıcı bir açıklamasıyla karşılaştım. Bilindiği üzere Üstün Akmen, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın 1 YTL'lik bilet uygulamasına karşı çıkan yazısında tinercilerle ilgili olarak "Oysa sırf bu nedenle tiyatroların kaliteli seyircisi yok olacak. Tinerciler, berduşlar kendilerine iki saatliğine sıcak bir mekân bulacak." şeklinde bir ifade kullanmıştı. (Bakınız: Akmen, "Ucuz Popülizm".) Akmen'in beni ve Hilmi Bulunmaz'ı da kızdırmış olan bu ifadesi, Demir'i çok daha fazla kızdırmış; yaptığı açıklamada Akmen'i "elitist" ve "megaloman" olmakla, "ayrımcılık ve kafatasçılık" yapmakla suçladığı gibi, açıklamasını "Binlerce kere 'yuh' sizlere..." diye bitirmekten de geri durmuyor. Bu siteyi izleyen herkes bilir ki, sözünü sakınmadan konuşan insanları severim (bu ülkede öyle insanların sayıları nesli tükenmekte olan kelaynakların sayılarından bile çok daha azdır.) Yine herkes bilir ki, Üstün Akmen'i sevmem. Ama hakikati (en çok hakikati)sevdiğim için, Demir'in açıklamasını hakikat adına eleştirmek zorundayım: Demir diyor ki:
"N'olurmuş acaba
tinerciler ve berduşlar iki saatliğine sıcak bir yuvaya girseler?
Tabi canım girmesinler. Sizin sırça köşklerinizi kirletmesinler,
elyaf koltuklarınızı işgal etmesinler. Sonra o koltuklara tekrar
oturmak için dezenfekte parası çıkar cebinizden mazallah! Ben, tinerci olmasam bile, okumak için İstanbul'a ilk geldiğimde aylarca sokakta yatmış ve bitlenmiş bir kişiyim. (Bakınız: Büktel'in Postexpress'e verdiği röportaj: "Haklılar Değil, Suçlular Güçlü") Üstün Akmen'in tinercileri ve berduşları "kaliteli" saydığı insanlardan ayrı tutarak aşağılayan elitist tavrı, hiç kuşkusuz, beni de öfkelendirdi ve Hilmi Bulunmaz'ın bu konuda yazdığı yazıya link verirken bu öfkemi belirttim. (Bakınız: "Link yazısı") Ama ben, insanların, tinercilere olan sempatilerini belirtmek için, onlarla yan yana tiyatro seyrederek, onlar gibi bitlenmesini şart koşmayı mantıklı bulamam. Tiyatroları tinercilere ve berduşlara mekan yapmayı da öneremem. Tinerciler ve berduşlar için elbette bazı mekanlar olmalı ama bu mekanların adı tiyatro olmamalı. Böyle bazı mekanlar zaten var; ama yalnızca sayıları değil, tecrübeyle biliyorum ki, tinercilere yaklaşımları da yetersiz: Bundan on yıl kadar önce, Hayri Alan adlı bir arkadaşımla birlikte (kendisi ÇASOD üyesidir ve yıllardır Berlin'de yaşıyor) üç ya da dört tinerci çocuğu, ikna ederek, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları hastanesinin, o tür bağımlılarla ilgili birimine götürmüş ve yerleştirmiştik. Ama çocuklar üç gün sonra geri dönmüşlerdi. O birimin sorumluları, o çocukları, tedavi tamamlanıncaya kadar orada tutabilecek bir yaklaşım göstermeyi ya tercih etmemiş ya da becerememişti. Tinercileri ve berduşları sahiplenmek, onlara kamunun tiyatrolarını vermek gibi aydan arsa bağışlamaya benzer absürd önerilerle ya da Akmen'e "yuh" çekmekle olmaz! (Ne de olsa, tiyatroda oyun seyrederken bitlenmek ya da tiner koklamak, yalnızca Akmen'in değil, hiçbirimizin hoşuna gitmez.) Hilmi Bulunmaz, Akmen'i cevapladığında, tinercilere ve berduşlara kamu kesesinden cömertlik yapıp aydan arsa bağışlamak yerine, kendi cebinden ve "somut" bir taahhütte bulunmuştu: (Bakınız: Bulunmaz, "Berduşlar tiyatromuza gelip ısınabilir!") Hamit Demir, "Üstün Akmen'in seviyesizliğidir bu" başlıklı açıklamasını, 22 Kasım 2006'da yapmış. Böylesine çarpıcı bir başlıkla yapılmış bir açıklamayı daha önce görseydim, kesinlikle, "gördüğüm anda" link verirdim. Ama tiyatromuzun belli başlı sitelerinin en azından ana sayfalarını her gün (bazen günde iki-üç kez) mutlaka ziyaret etmeme rağmen, aynı özenle Demir'in sitesinin ana sayfasına da her gün bakıyor olmama rağmen, "Üstün Akmen'in seviyesizliğidir bu!" şeklindeki o çarpıcı başlığı daha önce görmemiştim. Çünkü Demir, o başlıkla yaptığı açıklamayı, kendi sitesinde, bir okur yorumu olarak, farklı başlıktaki bir sayfanın en dibinde bir dipnot gibi yayımlamış. Söz konusu sayfanın linkini aşağıda veriyorum. Demir'in açıklamasını okumak için sayfanın en dibine bakmalısınız: "Üstün Akmen'in Seviyesizliğidir bu!" ————————————
"Yudum Yudum Aşk" Diyelim ki, Tolstoy yaşıyor ve "Savaş ve Barış"ı, örneğin, 1977 yılında yazmış ve otuz yıl sonra yani bugün, Türkçe'de ilk baskısı yapılacak. Tolstoy, kızı Aleksandra ve hizmetkârı Piyotr ile Paris'e gelmiş; bir süredir, Seine nehrine bakan, Pera Palas benzeri tarihi ve görkemli bir otelin en üst katında bir süit dairede kalmaktalar. Kitabı basacak yayınevi (örneğin, Dostoyevski'nin "Karamazof Kardeşler"ini sansürlü biçimde yayınlamış olan İletişim yayınları) telefonla ön anlaşmayı yaptıktan sonra, yayın müdürü (Nihat Tuna) ile editörlerinden birini (örneğin, sansürlü "Karamazof Kardeşler"in de editörü olan Orhan Pamuk'u) Tolstoy'la görüşüp sözleşme imzalamaya göndermiş. Tolstoy, Nihat Tuna ile Orhan Pamuk'u oteldeki dairesinin balkonunda ağırlıyor. Püfür püfür bir Temmuz akşamı, Tolstoy'un Rusya'dan gelirken yanında getirdiği Odesa yapımı pirinç semaverde kızı Aleksandra'nın demleyip porselen fincanlarda ikram ettiği çiçek kokulu çayları içerek, "Savaş ve Barış"ın Türkçe baskısı hakkında sohbet ediyorlar. Varsayalım ki, editör Orhan Pamuk, çantasından, "Savaş ve Barış" için yaptıkları kapak tasarımını çıkarıp Tolstoy'a göstererek, şunları söylüyor: "Sayın Tolstoy, gerçi Nobel almış değilsiniz ama ben sizi de dikkate değer bir yazar sayıyorum. 'Savaş ve Barış' benim için ayrı ve özel bir yer taşıyor. Çünkü Teyzem'in yaşadıklarıyla örtüşen bir roman. O nedenle, üzerinde büyük bir titizlikle çalıştım. Yalnız, şu sırada Türk televizyonlarında, İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili "Savaş ve Barış" adında bir belgesel gösterilmekte olduğu için, karışıklığa neden olmasın diye, zorunlu olarak, isim değişikliği yaptık ve 'Savaş ve Barış'ı, 'Yudum Yudum Aşk' ismiyle yayınlamaya karar verdik." Sizce bu durumda Tolstoy'un tepkisi aşağıdaki şıklardan hangisi olurdu? a) Tolstoy, Pamuk'u derhal kucaklayıp balkondan aşağı atardı. b) Tolstoy, Pamuk'un gırtlağına yapışıp "Yarın sabah şafak vakti, Eyfel Kulesi'nin altındaki meydanda emrinize amade olacağım" derdi. c) Tolstoy, sakin bir tavırla hizmetkârı Piyotr'a dönüp, sakin bir sesle, şunu söylerdi: "Baltaya ihtiyacımız olacağını biliyordum. Şu büyük sarı bavulda olacaktı!... Bir zahmet getiriver!" d) Saralı olmayan Tolstoy, sara nöbeti geçirirdi. Tolstoy'un o durumda ne yapacağını bilemiyoruz. Ama benzer bir durumda, Tuncer Cücenoğlu'nun ne yaptığını biliyoruz. Bırakalım, Cücenoğlu, Matruşka adlı oyununu Bulgaristan'da sahneleyen yönetmenle neler yaşadığını kendisi anlatsın:
"Daha sonra gazetecilerin ve
televizyoncuların da hazır bulunduğu , oyunun sahneleneceği salona
indik… Tuncer Cücenoğlu Yukarıda linkini verdiğimiz Cücenoğlu yazısıyla ilgili olarak Hilmi Bulunmaz'ın yorumunu okumak için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz: "Sıkıcı bir yazarın Bulgaristan İzlenimleri'nden edindiğim izlenim"
Acar Burak Bengi'nin sitemizde de yayınlanmış olan "sansür yazısı", Vatan Gazetesi'nde Cumartesi Eki'nin manşet haberi oldu Acar Burak Bengi'nin, Türk basını, Türk yayıncılar, Türk çevirmenler ve Türk editörler tarafından Dostoyevski ve Tolstoy'a uygulanan sansür ve tahrifatı belgelerle saptadığı "Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir" başlıklı "nehir yazısı"; Edebiyat ve Eleştiri (Ocak-Şubat 2006) dergisinde yayınlandığı zaman, büyük bir tepki yaratmıştı. Yayınevleri, yazının varlığını daha fazla insan duymasın diye, Acar Burak Bengi'nin adını kesinlikle anmadan, çeşitli bahaneler öne sürerek sansürü savunmuşlardı. (Bakınız: "Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir" başlıklı "nehir yazının" bugünkü ve yakın gelecekteki ek bölümleri.) Bir çok derginin gayet komik gerekçelerle basmayı reddettiği yazı; Şubat 2006'da Edebiyat ve Eleştiri'de yayınlandıktan sonra; (Bengi'nin, yazıya gelen tepkileri değerlendirmek üzere yazdığı ek bölümü de içeren daha genişletilmiş versiyonuyla) 1 Eylül 2006'da coşkunbüktel.com'da da yayınlanmıştı. 23 Aralık 2006 tarihli Vatan'da ise, Bengi'nin gösterdiği sansürlü bölüm yayınlanmış, Bengi'nin yazısıyla ilgili olarak, Murat Belge, Tahsin Yücel, Nihat Tuna, Ergin Altay, Hilmi Yavuz, Rana Gürtuna, Ömer Türkeş ve Zeki Coşkun'dan görüş alınmış. Görüş bildirenler ya açıkça sansürü savunuyor (Tahsin Yücel, Ergin Altay, Nihat Tuna); ya "sansüre karşı" olduğunu beyan ettikten sonra, bir takım bahanelerle sansürün kaçınılmaz olduğu fikrini yerleştirmeye çalışıyor (Murat Belge, Rana Gürtuna); ya Bengi'nin ortaya koyduğu sansür belgelerini önemsemez görünerek, "Dostoyevski'nin sansür edilmesi o kadar önemli bir haber değil, biz zaten biliyorduk, önemli olsaydı biz Bengi'den önce açıklardık" edasında cevap veriyor (Ömer Türkeş, Zeki Coşkun); ya da "Ben olsam dava açardım" gibi muğlak bir ifadeyle (Kim olsa? Kime dava açardı? sorularını belirsiz bırakarak) işin içinden sıyrılıveriyor (Hilmi Yavuz). Yani görüş bildirenler arasında bir tek kişi bile çıkıp "açıkça, mertçe, Türkçe, netçe" sansüre karşı bir mesaj veremiyor. Sansür bahsinde en "seçkin"(!) aydınlarımız bile sınıfta kalıyor. En "ilerilerin" bile aslında ne kadar "geri" oldukları, en "demokratların" bile aslında "tam" bir ifade özgürlüğüne yanaşmadıkları anlaşılıyor. Vatan'daki yazı, Vatan'ın internet sitesinde de yayınlanmış. Türkiye'de saatin kaç olduğunu daha bir net kavramak isteyen okurlar için yazının linkini sunuyoruz (Yazıda eksik kalan bazı konuları, daha sonra ele alacağız): Türkler'i barbar gösteren Dostoyevski romanında tadilat Yukarıda linkini verdiğimiz yazı hakkında Hilmi Bulunmaz'ın görüşünü okumak için lütfen tıklayınız: ———————————— Adam gibi bir tiyatro dergisi nasıl olmalı? Hilmi Bulunmaz, gerekli kriterleri açıklıyor:
Hilmi Bulunmaz, "Oyun" adıyla bir tiyatro dergisi yayınlamayı düşünüyor. Bu derginin kriterlerini belirlemek için, sitesinin okurlarına görüş soran bazı kısa yazılar yayınlamıştı. (Bakınız: "Tiyatro eleştirisi", "Oyun")
Bulunmaz, çıkarmayı düşündüğü dergiye ilişkin aşağıda linkini verdiğimiz, yeni ve yine kısa yazısında, söz konusu dergi için kendisinin düşündüğü kriterleri açıklıyor. Bulunmaz'ın ortaya koyduğu, "okurların bilme hakkından yana" kriterler, eğer haklı, mantıklı, demokratik ve uygar ise; Bulunmaz'ın kriterlerine uymayan tiyatro dergileri ve tiyatro siteleri, kesinlikle haksız, mantıksız, antidemokratik ve faşisttirler. Bu, bu kadar açık ve basittir. Okurların bilme hakkını umursamayanların, örneğin, Filistinli çocuklar için döktükleri göz yaşları, ancak "timsah gözyaşı" olarak tanımlanabilir. Okurların bilme hakkını tanımamanın; okurları, "bazı hakikatleri bilmesi gerekmeyen eşekler" saymanın, en net tanımı, faşizmdir.
Hilmi Bulunmaz'ın bir tiyatro dergisi için öngördüğü kriterler hakkında çok şey söylenebilir ama hiç kimse o kriterlerin, "okurların bilme hakkıyla" bağdaşmadığını ve faşizmle bağdaştığını söyleyemez. Bulunmaz'ın kriterlerini okumak için, lütfen aşağıdaki linki tıklayın!
————————————
Hilmi Bulunmaz, Özdemir Nutku'yu neden okumuyor?
Yazılarını alelacele ve çalakalem yazmasını eleştirsek de, yazdıklarında çoğu zaman dezestetik öğeler bulsak da, Hilmi Bulunmaz; seçkin bilinen diğer tiyatrocuların, hatta Türk tiyatrosundaki "tüm" tiyatrocuların ve tiyatro sitelerinin, görmezden geldiği skandallara (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı", "Oyçed skandalı", "Theope skandalı")göz yummayan, karşı çıkan tek tiyatrocu olmak gibi, onurlu ve önemli bir konuma sahip.
Bulunmaz'ın konumunun önemini anlamak için, yukarıda linklerini verdiğimiz (ve tüm tiyatro sitelerinin okurlardan saklamaya özen gösterdiği) skandallardan haberli olmak; o skandalların dudak uçuklatacak kadar hayret verici hakikatler olduğunu, iki kere iki dört kadar somut ve sağlam kanıtlarla kanıtlandığını bilmek gerekiyor. O skandalların vahametine ve kanıtların sağlamlığına asla itiraz edilemediği halde, herkesin o skandallar karşısında hangi nedenlerle üç maymun rolüne sığındığını, ağzını, kulağını ve gözünü sımsıkı yumduğunu kavramak gerekiyor.
Ancak o linklerin ucundaki yazıları okuduktan ve Türk tiyatrosu dediğimiz bu "çamurlu sahanın" gerçek mahiyetini tanıdıktan sonra; bu sahada Hilmi Bulunmaz gibi "seyirci kalmayı" kendine yediremeyen hiç değilse bir tane onurlu tiyatrocunun var olmasından umut ve kıvanç duyabilirsiniz.
Bulunmaz, Nutku'yu niçin okumadığını, benim 1998'de basılmış olan "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımdan gayet isabetli bir alıntı yaparak açıklamış. Alıntı, bence, Özdemir Nutku'nun Türk tiyatrosuna verdiği "zararın" kaynağını saptamak açısından o kadar isabetli ve okurlar açısından o kadar önemli ki; Bulunmaz'ın Büktel'i (haklı gerekçelerle de olsa) yücelten yazılarının çoğuna link vermediğim halde; bu kez, "körlerle sağırlar birbirini ağırlar" biçiminde yanlış anlaşılması gayet mümkün bir görüntü vermek riskini göze alarak, söz konusu alıntıyı içeren Hilmi Bulunmaz yazısını okurların dikkatine sunuyorum:
Özdemir Nutku'nun kitaplarını neden okumuyorum?
————————————
Hilmi Bulunmaz, Özdemir Nutku'nun 60. sanat yılı "onuruna" gösteri sunan Zafer Diper'i ağır "yargı"lıyor:
Bir yazarı ve onun çok sevilen oyununu (Coşkun Büktel'in Theope'si) engellemek için, resmi bir toplantıda yalan söylediği CD kaydı ve kendi itirafıyla belirlendiği ve buna rağmen hâlâ pişmanlık belirtip Büktel'den özür dilemediği halde, insan içine çıkıp 60. sanat yılını kutlayabilen Özdemir Nutku mu daha "pişkin"; yoksa hakikati bildikleri halde, (sırf kariyerleri ve menfaatleri gereğince) haklıdan yana değil, suçlu da olsa "güçlüden" yana tavır almayı tercih ederek Nutku'ya destek veren insanlar mı daha "pişkin"? Bence (CB) Nutku'nun yanında yer alan ve coskunbuktel.com'da teşhir edilmiş kanıtları (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı") görmemek için gözlerini sımsıkı yumarak Nutku'yu sorgusuz sualsiz kutlayan "herkes"; Nutku'ya yalanlarının hesabını sormak cesaretini gösteremeden ona yalnızca alkış tutan "herkes"; hiç kuşkusuz, hakikati ve adaleti umursamıyor, insanı insan yapan tüm değerleri elinin tersiyle itiyor, kısacası ahlaken intihar ediyor, demektir.
Hilmi Bulunmaz, Bizim Tiyatro sahibi Zafer Diper'i "müntehirler" listesine dahil ederken, dilerim yanılıyordur:
————————————
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
© coskunbuktel.com