Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında     İlkemiz Büktel'in Gör Dediği İletişim

 

 Fazıl Say''ın parmakları Fransızlar''ı büyüledi

SAY'IN SANATÇI YALNIZDIR TARTIŞMASI VE BÜKTEL'DEN KATKI

 

Özlem Gürses: Klasik müzik camiasının sizden yana tavır takınmaması, aynı gemide gibi gözüküyorsunuz...

Fazıl Say: Biz bireyiz. Hepimiz bir bireyiz. Bir sanatçı bireydir. Benim yalnızlığım 38 yıllık bir yalnızlıktır. Piyano çalmak yalnızlıktır. Piyano resitali vermek 2 bin kişinin önünde yalnızlıktır. Onun adı yalnızlıktır. Yalnızlıktan ne ürettiğini açığa çıkaran mesleklerden birisi piyano çalmak.

2. mesele sürekli bazı edebiyatçılarla yanyana konulma durumu. Edebiyatçılar daha rasyonel insanlardır. Onların sanat dalları daha rasyoneldir. Müzisyenler hali itibariyle daha hayalperest dünyanın insanlarıdır. İlk bakışta derinliğine bakmak istemezseniz yüzeye bakarsanız tuhaf görünürler. Edebiyatçılarsa ilk bakışta tuhaf görünmez. Edebiyatçıların siyaset ve toplumla ilgili konuşma tarzları müzisyenlerden çok farklıdır. Hayatım boyunca yalnız olmak benim işim zaten. Ne beklentim olabilir ki sadece birisi benimle yandaş fikirde olursa şaşırabilirim sadece. Oda müziği yapıyor olurum o zaman.

Özlem Gürses: İşin bu tarafıyla ne kadar hüzünlü bir meslek bu!

Fazıl Say: Yalnızlıktan ne yarattığınıza bağlı. İşin güzelliği orada. İnsanoğlu fidanının bir şeye dönüşmesiyli ilgili bu. Ben inanıyorum ki bilimadamları, yazarlar, müzisyenlerin en güzel eserlerini yalnızken oluşturduklarını düşünüyorum.

 

(Kaynak: HaberTürk)

 

Fazıl Say, konsantre olabilmek için eserini tenha bir yerde yaratmak  ya da kalabalık  içinde dahi eserine konsantre olabilmek gibi basit ve teknik  bir problem olarak yalnızlıktan söz ediyor.

Oysa "sanatçı yalnızlığı" denince asıl anlamamız gereken şey, sanatçının dik durabilmesi, sanatından ve kişiliğinden ödün vermemesi nedeniyle yaşadığı yalnızlıktır. Fazıl Say, hayatı boyunca istenen ödünleri daima vermeseydi, örneğin, Genco Erkal'la birlikte Nâzım'ın şiirinden Ermeni meselesine değinen dizeleri çıkararak Nâzım'ı sansür etmese veya sansür edilmesine boyun eğmeseydi (Say'ın Nâzım'ı sansür etmesiyle ilgili olarak, bakınız: Koray Düzgören, "'Sansüre uğradım' demek için sansüre karşı olmak gerek") Say haksız dayatmalara boyun eğmesine izin vermeyen bir kişilikle dünyaya gelseydi;  sanatsal yeteneği toplum ve devlet tarafından desteklenmiş ve dünya çapında lanse edilmiş olmayacaktı. Yeteneği bu toplumun ürünü olmasa bile, Say'ın başarısı, (sessiz ve derinden giderek "yol alırken" on yıllar boyunca karşı çıkmayı aklından bile geçirmediği ve desteğinden yararlanarak yokuşu çıkıp düze vardıktan sonra bugün dönüp "sığır toplum" diye aşağıladığı) bu toplumun ve bu "devletin" ürünüdür. Bundan sonra ne olur bilmem ama, bu toplum ve bu devlet Say'ı hep arkalamış, onu yalnız bırakmamıştır. Say, bu toplum ve bu devlet sayesinde, (artık bu toplum ve bu devlete ihtiyacı kalmamış) uluslararası bir sanatçı haline gelmiştir. Yalnız kalabilmeyi, ancak yalnız kalma ihtimali ortadan kalktıktan sonra göze alabilmiştir.

Sanatçı'nın "asıl" yalnızlığı konusunda, 2001 yılında yazdığım satırları aşağıya alıntılayarak tekrar gündeme getirmeme vesile olduğu için Say'a teşekkür borçluyum:

Sanatçılar, kimseden talep beklemezler. Satış garantisi istemezler. Yarattıkları şeye talep yok diye şikayet etmezler. Talep yok diye, yaratmaktan vazgeçmezler. Yaratmak için kimseden izin istemedikleri gibi, yarattıkları şeyi umursamaya da kimseyi mecbur bilmezler. Umursanmak isterler, ama, umursanmak için tedbir almayı, eserini varolan talebe uygun biçimde tasarlamayı veya talebe göre “revizyon” yapmayı, reddederler. Bir sanatçı, kendi doğrusu neyse, ne yapması gerektiğine inanıyorsa, “onu” yapar. Yapması gerektiği gibi yapar. Ödünsüz yapar. Toplumcu bile olsa, (topluma ille karşı çıkmayı marifet saymaz ama) toplumun nabzına göre şerbet vermeyi utanç sayar. Toplum tarafından onaylanmayı (hatta) alkışlanmayı ister ama, gerekiyorsa (gerektiğine inanıyorsa) toplum tarafından lanetlenmeyi göze alır. Topluma söylemeye gerçekten değer bir sözü olan sanatçı, “politik davranmaya” tenezzül etmeden, toplumun tepkisinin ne olacağına kafa yormadan; söylemek zorunda olduğu şeyi “dosdoğru” söyler. Söylemekle yetinmeyerek, ortaya bir laf atıp kenara çekilmeyerek, sözünü piç gibi terk etmeyerek, sözünün eri olur. Karşı çıkan, hesap soran herkese karşı, göğsünü gere gere, sözünü savunur. Sözünü sakınmaz; ortam uygun mu, toplum buna hazır mı, birileri bana kızar mı? diye sormaz. Kazanç ya da kayıp hesaplaması yapmaz. Piyasayı kollamaz.

Kaynak: Coşkun Büktel, "Konuşan Türkiye"(!)nin Susan Eleştirmenleri

 

 

Fazıl Say''ın parmakları Fransızlar''ı büyüledi

SAY'IN "SIĞIR TOPLUM" TARTIŞMASI VE BÜKTEL'DEN KATKI

 

Özlem Gürses: Neden? Sokaktaki en popüler deyişi tırnak içinde söylüyorum size: Fazıl say Türkiye’De yaşasa ne olur yaşamasa ne olur, piyano çalsa ne olur çalmasa ne olur, Türkiye’nin bu kadar sıkıntısı var terör ekonomik bir çok sıkıntısı varken sıra bunlara niye gelsin ki?

Fazıl Say: O zaman Oktay Ekşi’nin yazısında yazdığı bir şey vardı, bütün Alman gazetelerinin ve basının tercümesi oldu, Avrupa basını da bunu yazdı: Sığır toplum oluruz,
(Büktel'in editör notu: Say yanlış hatırlıyor, Oktay Ekşi aslında tam olarak "sığır toplum" dememişti "Dünyaya 'sığır çobanı' kafasıyla bakan insanların ülkesi oluruz" demişti. Bakınız: Ekşi.) çoban oluruz. Eğer bilimadamlarını, sanatçılarını yüceltmeyen onlarla işbirliği içinde olmayan bir halk olursak kaybederiz. 2 kere 2, 4 eder.

(Kaynak: HaberTürk)

 

Sanata ve sanatçılara değer vermeyen toplumların "sığır toplum" oldukları konusunda Fazıl Say ya da Oktay Ekşi haklıysa; asıl "sığır toplum", Coşkun Büktel'i ve Theope'yi aforoz edip iftiracı Özdemir Nutku'yu baş tacı eden vandal tiyatrocuların topluluğudur;

bu ülkede, asıl "sığır topluma" (vandallara) itiraz ederek aforoza "açıkça" karşı çıkabilen, yani "sığır toplum" dışında kalmaya cesaret ederek istisna yaratabilen, bir vicdana ve utanma duygusuna sahip (bir başka deyişle "utanma eşiği" düşük) kişilikli tiyatrocuların sayısı, ne yazık ki, bir parmağı kopuk bir elin bile parmak sayısını geçmemektedir.

 

Biz demişiz, kimse itiraz etmemiş:

14 Eylül 2007 (Yani dört ay önce)

(...) Bazı insanlar kariyerlerini engellemesin diye ameliyat masasına yatıp nasıl "yağlarını" aldırıyorsa; sanırım OYÇED yazarları da, kariyerlerini engellemesin diye, ameliyat masasına yatıp vicdanlarını aldırmışlar. OYÇED'e dahil olabilmek için, o ameliyatı geçirmek zorunlu bir koşul olmalı. Yoksa onca "yazar" içinden bir tek (bir tek diyorum yahu, "bir tek") vicdanlı insan çıkıp, tescilli bir iftiracıdan (Özdemir Nutku'dan)onur duyuyor olmaya itiraz etmez miydi? (...)

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Hilmi Bulunmaz'ın özeleştirisi")

 

 

Bulunmaz'ın Demirkanlı yalanları sergisi

Yalanların 24'e varması dolayısıyla:

Belgeli yalanların yalan olduğunu reddetmek (ya da Yaşam Kaya'nın yaptığı gibi) onlara "komik" veya "iftira" deyip geçmek; yalnızca belgeleri (hakikati) devekuşu inadıyla görmezden gelmek demek değildir; aynı zamanda, yalanları belgeleyenlere alçakça iftira etmek ve menfaat uğruna yalanları desteklemek demektir. Peki yalan makinesi olduğu belgelenmiş birinden (Mustafa Demirkanlı'dan) ödül almak ne demektir? Bu soruyu cevaplamayacağız; çünkü cevaplamak, (tıpkı ödül alanların —Lemi Bilgin, Ahmet Levendoğlu, Nesrin Kazankaya, Yıldız Kenter, vb— yaptığı gibi) okurların zekâsına hakaret etmek olur. CB

Bulunmaz'ın Demirkanlı'ya söz verdiği Limousine

 

YALAN: 24

"Ama, gerçekten Zeki Göker zehir akıtıyorsa, öldükten sonra hiç şansı kalmamıştı, ama bu ahlaksız (Hilmi Bulunmaz), ölümü bekleyip ardından konuşacak, küfürler yağdıracak kadar insanlıktan nasibini almamış biri. Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye düşünmüş olmalı… terbiyesiz."

(Kaynak: Mustafa Demirkanlı; "H. HİLMİ BULUNMAZ ve COŞKUN BÜKTEL -1")

Demirkanlı, Hilmi Bulunmaz'ın, Zeki Göker'i eleştirmek için, Göker'in ölümünü beklediğini iddia ediyor. Biz bu iddianın, yalan olduğunu, iki kere iki dört gibi kanıtladık. Bulunmaz ve Büktel bu iddianın yalan olduğunu; Bulunmaz'ın Göker'i eleştiren eski bir yazısıyla kanıtladı. (Bakınız: Bulunmaz, "MUM'dan bir yaprak:Ben Tiyatrocuyum Soyarım", Mum, Ekim 1994; ayrıca bakınız:Büktel; "DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP".) Bizim kanıtlarımıza karşın, Demirkanlı, aldattığı okurlardan bugün hâlâ özür dilemiş değildir. Belli ki Demirkanlı, ya bizim kanıtımızı geçersiz yada okurları eşek saymaktadır. Demirkanlı, bizim kanıtımızın geçersiz olduğunu kanıtlarsa, kendisine fotoğraftaki Limousine'i armağan etmeye söz veriyoruz!...

Biz sözümüzü yerine getirmezsek adiyiz; ama suçlamasını kanıtlamazsa Demirkanlı adidir...

HİLMİ BULUNMAZ

 

BÜKTEL'İN ESKİ BİR YAZISINDAN BİR ALINTI  24 Nisan 2007

(Okurlara kolaylık olması için, aşağıdaki yazıda, yalan makinesi Demirkanlı'dan alıntıladığımız sözleri, kırmızı harflerle dizdik.)

(...)

Demirkanlı, Bulunmaz'ın "Brütüs'ün Ölümüne Neden Sevindim?" başlıklı yazısından aktardığı yukarıdaki satırlara şu yorumu getiriyordu:

 

(Zeki Göker’in ardından da bu girişli yazıyı yazmıştı, neden sağlığında yazmayıp da öldükten sonra yazdığının gerekçesini ise aşağıdaki yazıda açıklıyordu.

 

Bürütüs'ün ölümüne neden sevindim? 

http://bulunmaztiyatro.com/index.php?option=com_content&task=view&id=248&Itemid=39

 

Bakınız: Mustafa Demirkanlı, "H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel (1)"

 

Yukarıdaki alıntıya çok dikkat edin: Demirkanlı, Bulunmaz'ın, "ölülerin ardından konuşan, yüzlerine konuşamayan bir korkak" olduğuna, okurları inandırmak istiyor. Okurları bu yargısına inandırmak, inandırıcı olabilmek için kaynak gösteriyor. Hatta kaynağın linkini bile veriyor. Hem de son günlere kadar hiç yapmadığı bir şey yapıp, Bulunmaz sitesinin ana sayfasına değil, Bulunmaz'ın ilgili yazısına (yani kaynağın kendisine) "direkt" link veriyor. (Daha önce yaptığı gibi ana sayfaya link verip, okurlara, kaynak istiyorsanız gidin orada arayıp bulun, demiyor.) Kısacası, Demirkanlı, Bulunmaz'ın ölü ardından konuşan bir korkak olduğu tezini inandırıcı kılmak için, sansürcü alışkanlıklarını bir kenara koyup, uygar, demokrat ve bilimsel bir "görünüm" sunuyor. Anahtar kelime, o işte: "Görünüm".

 

Bütün bunlar yalnızca bir "görünüm". Demirkanlı, kendisini sansürcülükle suçlayan Büktel'in ve Bulunmaz'ın karşısında, kaynak gösterir, link verir gibi yaparken, aslında yalnızca "görüntüyü kurtarmaya" çalışıyor. Kaynak gösteriyor, kaynağa "direkt" link veriyor ama link adresinin hemen ardından şu cümleyi kuruyor:

 

Uzun uzun kazık yediğini anlattığı bir yazı, merak edenler ilgili linkten okuyabilir.

 

Bakınız: Mustafa Demirkanlı, "H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel (1)"

 

Demirkanlı'nın ne yapmaya çalıştığını anladınız mı? Hem okurların güvenini kazanmak için link veriyor, hem de, link verdiği yazıyı uzun, sıkıcı ve önemsiz göstererek, okurların yazıyı okumasını engellemeye çalışıyor. Peki, niye engellemeye çalışıyor? O yazıda, okurların görmesini istemediği bir şey mi var? Elbette!... Elbette var! Bulunmaz'ın yazısındaki o şeyi, Demirkanlı'nın okurlardan saklamaya çalıştığı o şeyi, göstereceğiz. Ama Demirkanlı'nın o şeyi okurlardan hangi nedenle saklamaya çalıştığını açıklayabilmemiz için, önce Demirkanlı yazısından yaptığımız aktarmayı (baştan beri ve yine, aradan bir tek cümle/bir tek kelime çıkarmaksızın) son bir defa daha sürdürmemiz gerekiyor:

 

Gerekçesi ise şuymuş: “Not: Şimdiye dek sitemizde bu konuya pek değinmememizin asal nedeni, Zeki Göker’in zehrini kimseye akıtma olasılığının kalmamasıydı…”

 

Ama, gerçekten Zeki Göker zehir akıtıyorsa, öldükten sonra hiç şansı kalmamıştı, ama bu ahlaksız, ölümü bekleyip ardından konuşacak, küfürler yağdıracak kadar insanlıktan nasibini almamış biri. Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye düşünmüş olmalı… terbiyesiz.

Sosyalistmiş… hadi be sende. Bir sosyalist önce insanı sever, sonra namusludur, kimsenin arkasından konuşmaz, hele hele öldükten sonra bir insanın arkasından hiç konuşmaz, çünkü artık kendini savunacak durumu kalmamıştır. Ama bu pespaye adam, korkaktır, yalancıdır ve insanların ölümünden sonra konuşacak, küfredecek kadar da alçaktır. Bu adamdır Coşkun Büktel’in en yakın dostu, yayıncı kankasıdır, sitelerinde birbirlerini pohpohlayıp dururlar.

Bakınız: Mustafa Demirkanlı, "H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel (1)"

Demirkanlı, Hilmi Bulunmaz için ne diyor? "bu ahlaksız, ölümü bekleyip ardından konuşacak, küfürler yağdıracak kadar insanlıktan nasibini almamış biri. Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye düşünmüş olmalı… terbiyesiz." diyor.

Peki Demirkanlı, Bulunmaz'a "ahlaksız... insanlıktan nasibini almamış biri... terbiyesiz" diye küfrederken, bu küfürlerini hangi somut gerekçeye dayandırıyor? Şu somut gerekçeye: "ölümü bekleyip...Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye düşünmüş olmalı". Peki, Demirkanlı, Bulunmaz'ın, böyle düşündüğünü (yani "ölümü bekleyip...Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye" düşündüğünü) nereden biliyor? Nereden olacak, kaynak gösterdiği ve link verdiği (ama uzun, sıkıcı ve önemsiz olduğunu da belirttiği) Bulunmaz yazısından biliyor.

Oysa Demirkanlı'nın link verdikten sonra, "Uzun uzun kazık yediğini anlattığı bir yazı, merak edenler ilgili linkten okuyabilir" diyerek okurların dikkatinden kaçırmaya çalıştığı "Brütüs'ün Ölümüne Neden Sevindim?" başlıklı o yazı önemli. Hele yazının sonundaki notlar bölümü, şu an tartıştığımız konu bakımından çok daha önemli; bakın, yazısının sonundaki notlar bölümünde, Hilmi Bulunmaz ne diyor:

Not: Şimdiye dek sitemizde bu konuya pek değinmememizin asal nedeni, Zeki Göker’in zehrini kimseye akıtma olasılığının kalmamasıydı…

Önemli not: anlattığımız durumları, bir biçimde, bir yerlerde yazdık. Örnekse bakınız; MuM Kültür-Sanat Dergisi… (Altını ben çizdim CB)

Çok önemli not: ölünceye dek, Zeki ve diğer zekilerin yaptıklarını irdeleyecek, “piyasaya” süreceğim!..

Çok çok önemli not: ABT oyuncusu Kanat Güner neden altın vuruşla intihar etti?!.

(Bakınız: Hilmi Bulunmaz, "Brütüs'ün Ölümüne Neden Sevindim?")

Altını çizdiğim satırlarda Hilmi Bulunmaz ne diyor? Zeki Göker'den yediği kazıkları ve o yazıda Göker'e yönelik suçlamalarını daha önce de bir yerlerde yazdığını söylüyor. Nerede yazmış? Mum dergisinde.

Mum dergisi, Hilmi Bulunmaz'ın Ekim 1994 ile Haziran 1998 arasında, 26 sayı çıkardığı bir dergi. Hilmi Bulunmaz, Zeki Göker'e yönelik suçlamalarını içeren "Ben Tiyatrocuyum, Soyarım" başlıklı yazısını, Mum'un Ekim 1994 tarihli daha ilk sayısında yayınlamış. (Bulunmaz bu yazıyı daha sonra internet sitesinde de yayınladı. Bakınız: "Mum'dan Bir Yaprak: Ben Tiyatrocuyum, Soyarım".)

Peki Hilmi Bulunmaz Ekim 1994 tarihli Mum'da Zeki Göker'e yönelik suçlamalarını içeren "Ben Tiyatrocuyum, Soyarım" başlıklı yazısını yazdığında, Zeki Göker hayatta mıydı? Hayattaydı.

Oysa Mustafa Demirkanlı, Bulunmaz'ın, Zeki Göker'i suçlamak için Göker'in ölmesini beklediğini, kendini savunamaz duruma gelmesini beklediğini söylüyor:

(...) bu ahlaksız, ölümü bekleyip ardından konuşacak, küfürler yağdıracak kadar insanlıktan nasibini almamış biri. Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye düşünmüş olmalı… terbiyesiz.

Sosyalistmiş… hadi be sende. Bir sosyalist önce insanı sever, sonra namusludur, kimsenin arkasından konuşmaz, hele hele öldükten sonra bir insanın arkasından hiç konuşmaz, çünkü artık kendini savunacak durumu kalmamıştır. Ama bu pespaye adam, korkaktır, yalancıdır ve insanların ölümünden sonra konuşacak, küfredecek kadar da alçaktır.

Sanırım, asıl alçağın, asıl pespayenin, asıl yalancının kim olduğu, iki kere iki dört kadar açıkça anlaşıldı.

Demirkanlı, Bulunmaz'ın Zeki Göker'e ilişkin suçlamalarını, Mum dergisinde de yayınladığını (yani Bulunmaz'ın Göker'i yalnızca ölümünden sonra değil, ölümünden önce de suçladığını) biliyor ama Bulunmaz'a yukarıdaki iftiraları yöneltebilmek için Bulunmaz'ın o açıklamasını bilmezden/görmezden geliyor ve okurların da bilememesi/görememesi için, Bulunmaz'ın yazısının uzun ve sıkıcı olduğunu söylüyor. Bulunmaz, ben bu suçlamaları Zeki Göker ölmeden önce de yaptım diye "özellikle" not düşüyor. Ama Demirkanlı, o nota hiç aldırmadan, Bulunmaz'ı Zeki Göker'in ölmesini ve kendini savunamaz hale gelmesini "beklemekle" suçluyor ve aynı Demirkanlı, kendisinin ürettiği bu yalana dayanarak Bulunmaz'ın ne alçaklığını ne pespayeliğini bırakıyor. Üstelik yine aynı Demirkanlı, yaptığı bu iğrenç şerefsizliğin ardından, bir de kalkmış, yazısını şu ifadelerle bitiriyor:

"artık bu konuda tek laf etmeyi istemiyorum. İğreniyorum çünkü. (...) Daha fazla uzatmayacağım. Her ikisini de Türk tabiplerine havale ediyorum.

Bakınız: Mustafa Demirkanlı, "H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel (2)"

Görüldüğü üzere, dünyanın en iğrenç insanları bile, dürüst insanları iğrenç olmakla suçlayabiliyor. Peki her iki taraf birbirini iğrenç olmakla suçladığına göre; kimin temiz, kimin iğrenç olduğuna nasıl karar vereceğiz? Gayet basit! Kanıtlara bakacağız. Kim kanıtlarla konuşuyor, kim sadece küfrediyor, ona bakacağız. Yukarıda görüldüğü üzere, bizim kanıtlarımız, Mustafa'nın "belgelerle çelişen" kendi sözleri. Mustafa'nın kanıtları ise, ("Theope tesadüfi bir başarıdır" gibi) "kanıta muhtaç" garip iddialardan ve ("Hilmi Bulunmaz Göker'i suçlayabilmek için onun ölmesini beklemiştir" gibi) yalan olduğunu iki kere iki dört misali belgelediğimiz yalanlardan ibaret.

(...)

(24 Nisan 2007'de yazılmış yukarıdaki satırların tamamını okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

Coşkun Büktel; "DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP")

 

 

Günümüzün Abdülhamid'i         Ertuğrul Timur ferman buyuruyor ki:

(GÜNCELLEME VE BİR LİNK, yazının sonunda)

Coşkun Büktel / 12 Aralık 2007

Sultanlara layık "seviyeli" sansürcü A. Ertuğrul Timur’un, Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'e kızgınlığı, giderek öyle bir noktaya vardı ki (Bakınız: "Aracılık ettiği 'penis büyütücü ilanlar' hakkında uyarımıza Timur'un 2. yanıtı") sonunda, aşağıda aktardığımız sözlerinden anlaşılacağı üzere, Timur, "Bulunmaz" ve "Büktel" adını yalnızca kendisine değil, sitesinde yazı yazacak tüm yazarlara yasak etti. Sanki yazarların emeğine telif ödüyormuş gibi, sanki yazarların sırtından kazandığı reklam gelirini yazarlarla paylaşıyormuş gibi, içinde "Bulunmaz" ya da "Büktel" adının geçtiği hiçbir yazıyı yayınlamayacağını ilan ederek, bütün yazarlara çeki düzen vermeye, bütün yazarları “hizaya sokmaya”, onlara ne yazacaklarını değilse de, ne yazamayacaklarını dikte etmeye girişti. Sultan Abdülhamid'in, içinde "burun" sözcüğü geçen her yazıyı yasakladığı, "Sarayburnu" sözcüğüne bile sansür koyduğu gibi; Timur da yazarlara, "Büktel" ve "Bulunmaz" kelimelerini yasakladı. Artık, tiyatrom.com’da, yalnızca, günümüzün Abdülhamid'i Timur’un sıkıyönetim kurallarına itaat eden yazarlar, "Büktel" ve "Bulunmaz" sözcüklerini zinhar ağızlarına almayanlar, yazı yayınlayabilecek. Diğerleri hiç kusura bakmasın!

İşte günümüzün Abdülhamid'i Timur'un, "Bulunmaz" ve "Büktel"e ilişkin sansür fermanı:

“Ama ben Ertuğrul Timur olarak da, Tiyatrom.com sahibi ve editörü olarak da ‘Ben sıkı bir sansürcü olarak’ bundan sonra asla ve asla tek bir satırla bile Hilmi Bulunmaz, Coşkun Büktel ve Burak Caney adlarını bu sitede geçirmeyeceğim sizlerin de bu kişilere yada onlarla ilgili konulara ilişkin yazılarınıza asla link yada yer vermeyeceğim buradan kamuoyu önünde ilan ediyorum lütfen bu konuda bundan sonra teklifte bile bulunmayınız."

(Kaynak: A. Ertuğrul Timur; KİRLENEN İNTERNET DEĞİL, BU ONLARIN KENDİ KİRLİLİĞİ... )

GÜNCELLEME (13 Aralık 2007) VE BİR LİNK:         Hilmi Bulunmaz, bu küçük yazımıza link verirken yazdığı anonsta, A. Ertuğrul Timur'u "3. Abdülhamid" olarak vaftiz etmiş. Buluş çok hoşuma gitti. Bulunmaz'ın anonsunu okumak için, lütfen  TIKLAYINIZ!

 

HİLMİ BULUNMAZ'DAN "DEMİRKANLI YALANLARI SERGİSİ" ve BÜKTEL'İN NOTU

Bulunmaz'ın Demirkanlı'ya söz verdiği Limousine

 

YALAN: 23

"Bundan sonraki süreci yaşanmadan söyleyeyim: Çetinkaya ile (Büktel) birbirinize gireceksiniz, tek müridini de yitireceksin veya onun yöntemlerine uyup kimliksiz-kişiliksiz 4 ncü, 5 nci siteleri yayına sokacak sanal müridler oluşturacaksınız"

(Kaynak: Mustafa Demirkanlı; "Coşkun Büktel'i Anlamak...")

Yukarıdaki suçlamaları bir buçuk yıl önce yapmış olan Demirkanlı, Büktel ile Çetinkaya'nın aradan geçen bir buçuk yıl içinde birbirine girdiğini ve Burak Caney'inki gibi kimliksiz-kişiliksiz sanal siteleri Büktel yada Çetinkaya'nın oluşturduğunu kanıtlarsa, kendisine fotoğraftaki Limousine'i armağan etmeye söz veriyoruz!...

Biz sözümüzü yerine getirmezsek adiyiz; ama suçlamasını kanıtlamazsa Demirkanlı adidir...


Not: Demirkanlı'nın "Büktel müridi" olmakla suçladığı Feridun Çetinkaya'ya neden o kadar kızdığını anlamak için, Çetinkaya'nın "Mustafa Demirkanlı 'İlkel ve İğrenç' Olmaya Devam Ediyor!" başlıklı yazısını okumanızı öneririz.

Çetinkaya'nın söz konusu yazısını okumak için lütfen TIKLAYINIZ


 

BÜKTEL'İN NOTU:

Sansürcü yayıncıların üçlü ittifakı (Mustafa Demirkanlı, A. Ertuğrul Timur, Yaşam Kaya) Bulunmaz'ın yukarıdaki gibi Demirkanlı yalanlarını tek tek bulup yayınlamasını ve Demirkanlı'dan kanıt istemesini "düzeysiz" buluyorlar.

Yaşam Kaya, (hiçbir kanıt göstermeden, hiç utanmadan) Bulunmaz'ın Demirkanlı'ya iftira ettiğini söyleyip işin içinden çıkıverdiğini sanıyor (Bakınız: Kaya, "Temiz Tiyatro Temiz Yayıncılık".)

Nesi iftira, salak?!... Demirkanlı'nın yukarıda "kaynak gösterilerek" aktarılmış o belgeli sözleri söylediği mi iftira? O sözlerin iftira olduğu mu iftira? Bulunmaz, Demirkanlı'nın iftirasına "yalan" derken, kaynak ve belge göstererek konuşuyor. Kaynak ve belgesine güvendiği için "Yalanını kanıtlarsa Limousine bile veririm, vermezsem adiyim" diyebiliyor. Peki sen, Bulunmaz'ı iftirayla suçlarken hangi belgeyi gösteriyor, hangi riske giriyor, neye güveniyorsun? Sadece okurların senden bile ahmak olmasını umuyor, okurların Büktel ve Bulunmaz'a (hakikate) ulaşamayacağına güveniyorsun.

Asıl iftirayı, Bulunmaz'ın iftira ettiğini söyleyerek, "Sayın Demirkanlı'ya '20 ayrı iftira' kampanyanızın da ne kadar komik olduğunu herkes gördü. Tiyatro Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Demirkanlı'nın cevabı size artık bu sezon içinde yeterlidir." diyerek Bulunmaz'a haksız ve kanıtsız biçimde hakaret etmekle sen yapıyorsun. Asıl iftirayı, yukarıda aktardığımız belgelenmiş yalanlarıyla Demirkanlı Büktel'e yapıyor. Demirkanlı'nın o 22 yalan konusunu açıklayabildiği ve Bulunmaz'a cevap verebildiği de, senin salakça, dalkavukça bir yalanın... Demirkanlı hiçbir şeyi açıklayamadı. Sadece yalanlarını tekrarlayarak yalanlarının arkasında durduğunu belirtti, o kadar. (Bakınız: Demirkanlı, "İnternet kirliliği, hakaretler ve gerçekler...") Ama yalanlar tekrarlanmakla inandırıcılık kazanmazlar. 40 kez bile tekrarlansalar gerçeğe dönüşmezler. Kanıtlanmış ya da cevaplanmış olmazlar.

Bulunmaz'ın "kaynak ve kanıt göstererek" sergilediği "Demirkanlı yalanları"nı "iftira" diye nitelemek, Bulunmaz'a "iftiracı" diye hakaret etmek, ona haksızca, kanıtsızca iftira etmek demektir.

Birini iftiracı diye suçlamak ağır bir sorumluluktur. Elinde belge ve kanıt olmadan, birine iftira suçu yükleyemez, o kişinin iftira ettiğini söyleyemezsin. Söylersen dangalaklık etmiş olursun. Ve asıl düzeysizlik, dangalaklara dangalak demek, dangalakların adını doğru koymak değildir. Asıl düzeysizlik, sizin gibi sansürcülerin yaptığı gibi, insanları kanıtsız belgesiz suçlamaktır. Bu tür kanıtsız suçlamaları dangalaklık olarak nitelemek ve bu tür dangalaklıklara sert tepki vermek ise sizin gibi sansürcü dangalakların iddia ettiği gibi "düzeysizlik" değil; her dürüst insanın, içinde yaşadığı topluma karşı şeref borcudur. Bu şeref borcunu ödemek yerine, bu borcu ödeyenlere iftira ederek asıl iftiracıyı destekleyen Yaşam Kaya gibi eli kirli sansürcüler ve düzeysiz dangalaklar, sabahtan akşama kadar "Temiz Tiyatro Temiz Yayıncılık" diye bağırsalar bile, kimsenin gözünü boyamayı ve alçaklıklarını, dangalaklıklarını ve cahilliklerini (Bakınız: Büktel, "Yaşam Kaya, 'İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni' olmakla övünüyor.") örtbas etmeyi başaramazlar.

Theope yazarı alçakgönüllü davranıyor ve düzeyden  bahsetmiyor diye, düzeyden (ya da "seviyeden")bahsetmek, cahillere, dangalaklara, iftiracı alçaklara mı kaldı?

Düzeymiş!... Pöh!
 

 

Sansürcü tiyatro yayıncılarının ortak sesi

Alıntılanan metinlerin kaynağını görmek için,                                                      sansürcülerin mavi harfli isimlerini tıklayabilirsiniz.

A. ERTUĞRUL TİMUR (tiyatrom.com)

"Ama tiyatrom'da ne Hilmi Bulunmaz'ın, Ne Coşkun Büktel'in yeri yok tiyatrom'u o seviyeye düşürmem hiç kusura bakmayın. Haa cevap hakkı mı? Siz aylardır sitenizde atmadığınız başlık bırakmadınız ben cevap hakkı falan kullanma gereği duymadım, siz yine sitenizde yazın rahatlayın ille de burada cevap hakkı diyorsanız gidin yasal süreçten geçin cevap hakkı alın gelin!"

MUSTAFA DEMİRKANLI (tiyatrodergisi.com.tr)

"Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse, şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir. Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda  yer alır. Biz, Tiyatro Dergisi olarak, ilkel ve iğrenç olmaya devam ediyoruz."

YAŞAM KAYA (tiyatronline.com)

"tiyatro tarihimiz açsından bir çok hamle Tiyatronline sayesinde hayata geçmiştir. Mesela 'ikili polemiklere sayfalarında yer vermemek' tiyatro yayıncılığı adına yapılmış en büyük hamledir." 

 

BERNARD SHAW

"Katletme, sansürün ekstrem biçimidir." 

("Assassination is the extreme form of censorship.") 

(Kaynak: "The Shewing-up of Blanco Posnet" adlı oyununun Önsöz'ünden.)  

 

Unutmamakta yarar var!

8 Eylül 2007 (Yani iki ay önce)

Kendi sitemizi kurduğumuzdan beri (Not: Yani iki yıla yakın süredir) hiçbir siteden yazılarımızı yayınlamasını talep etmedik/etmiyoruz. Ancak her zaman şunu dedik/diyoruz: Yazılarımız (tahrif edilmemek ve kaynak gösterilmek kaydıyla) tüm siteler tarafından yayınlanabilir.

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Kurnaz Kamikaze")

 

 

4 Kasım Karanlığa Karşı Işık eylemini "büyümsemenin hafifliği"

 

ORHAN AYDIN'A (TARTIŞMAYA YANAŞTIĞI VE YANAŞMADIĞI KONULARDA) CEVAPLAR

 

Coşkun Büktel  

30 Kasım 2007

 

TIKLAYINIZ

 

 

Unutmamakta yarar var!

9 Yıl önce:

Coşkun Büktel, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"nın önsözünde demişti ki:

(...) Evet, insanları isimlerini vermeden suçlamak yalnız korkakça bir davranış değil, ama aynı zamanda alçaklıktır da. Çünkü bir insanı, ismini vermeden suçladığınızda, yalnızca o insanın kendini savunma hakkını, yani sizi yalanlama hakkını gasp etmiş olmuyor (bu korkaklıktır); ama aynı zamanda başka suçsuz insanların da zan altında kalmasına yol açmış oluyorsunuz (bu alçaklıktır).

Eleştiri konusunda artık yeni bir ahlak edinmemizin zamanı gelmiştir: İsim vermemenin, yani korkaklık ve alçaklığın, aristokratça bir yücelik ya da tenezzül etmeyen bir soyluluk gibi gösterilmesine; eleştirinin somut örnek ve isim vermeden, doğruluğu ve haklılığı kendinden menkul bir takım genellemelerle ifade edilmesine, artık tüm okurlar sert tepki vermelidir. (...)

Coşkun Büktel, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" (Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 8-9)

 

 

Unutmamakta yarar var!

Eski bir metin ve bir "güncelleme"

Coşkun Büktel / 7 Nisan 2007 (Yani 9 ay önce)

 

(...) Bir insana, hiçbir kanıt ortaya koymadan, "hacker" diyerek iftira atmak, bence o insana "orospu çocuğu" diye küfretmekten daha ağır bir suçtur; "yakın arkadaşlarının sahtekarlıklarını bile görmezden gelir" deyip o arkadaşların isimlerini vermemek; o insanın sahtekârlarla aynı safta yer aldığını iddia edip hiçbir kanıt göstermemek; o insanın sözlerini okurlardan saklayarak okurları aldatıp, o insanın aleyhinde kamu oyu oluşturmak ise, bulabileceğim en hafif deyimle, onursuzluktur. Mustafa Demirkanlı, okurların böyle bir onursuzluğa itibar edecek kadar ahmak ya da alçak olduklarına güveniyor.

 

Peki Demirkanlı, bu güveni nereden alıyor? Ona bu güveni kimler veriyor? En başta, kanıtlanmış tüm çirkinliğine rağmen Mustafa Demirkanlı'yla aynı safta yer almakta mahzur görmeyen "yol arkadaşları" veriyor. Demirkanlı'nın dergisinde yayın kurulu üyesi olarak imzalarını kirletmekte sakınca görmeyen, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Üstün Akmen, Orhan Alkaya gibi losyon kokulu, şık ve gün görmüş beyefendiler veriyor. İnsanlar, Demirkanlı'nın Büktel hakkındaki yalanlarına, en başta, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Üstün Akmen, Orhan Alkaya gibiler sayesinde inanıyorlar. Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Üstün Akmen, Orhan Alkaya gibi beyefendiler, elit imajlarıyla, Demirkanlı'nın iğrenç yalanlarına meşruiyet kazandırıyorlar. Derginin künyesine adlarını koyarak, Demirkanlı yalanlarına onay mührü basıyorlar.

 

Demirkanlı'nın yalanları, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Üstün Akmen, Orhan Alkaya'nın güvencesine sahip olduğu için, okurların bir kısmı, Coşkun Büktel'i dinlemeye gerek yok diye düşünüyorlar. Ve onlar (Demirkanlı ve Demirkanlı'yla aynı yayın kurulunda yan yana, can cana, oturanlar) Büktel'i dinlemeye gerek duymayan ahmak okurların makul okurlardan çok daha fazla olduğunu hesaplayarak, keyifle avuçlarını ovuşturuyorlar. Onlar (Demirkanlı ve Demirkanlı dergisinin künyesine yayın kurulu üyesi olarak imza atanlar) hakikati bilen makul okurlardan hiç utanmıyorlar? Niye utanmıyorlar? Çünkü makul okurları ihmal edilebilir bir azınlık sayıyorlar. Çünkü Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Üstün Akmen, Orhan Alkaya gibi şık beyefendiler, tıpkı Mustafa Demirkanlı gibi, kendilerine ilişkin hakikatin iğrenç olmasından değil, ancak fazla yayılıp "hakim" olmasından korkuyorlar. Fazla yayılmadıkça, kendilerine ilişkin hakikat ne kadar iğrenç olursa olsun, rahatsız olmuyorlar. O nedenle sansürden yanalar, o nedenle Coşkun Büktel'in söylediklerini okurlardan saklıyor, mecbur kalmadıkça yayınlamıyor/yaymıyor, yayınladıklarında ise, okunmaması için, bir sürü tedbir uyguluyorlar. (Bakınız: "Büktel/Demirkanlı Polemik Yazıları". Özellikle de: Büktel, "Mustafa Demirkanlı Sinsi Yalanlar ve Tahriflerle Okurları Yanıltmaya Çalışıyor".)

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Kim Değişti")

 

Güncelleme (28 Kasım 2007):

Demirkanlı'nın dergisi Tiyatro Tiyatro'nun Kasım 2007 tarihli son sayısının künyesine baktığımızda, Ahmet Levendoğlu ve Orhan Alkaya isimlerinin, artık yayın kurulu üyeleri arasında bulunmadığını gördük.

Üstün Akmen ile Ali Taygun'un isimleri ise, yalan makinası Mustafa Demirkanlı'nın ismiyle aynı safta yer almaya devam ediyor.

 

 

Hilmi Bulunmaz, Yaşam Kaya'ya küçük ama önemli yaşam dersleri veriyor

 

YAŞAM KAYA'NIN SERZENİŞİ

    

Hilmi Bulunmaz

22 Kasım 2007

 

 

Bu arada, saldırı kendimize yönelmeden önce de, kime yönelirse yönelsin, karşı çıkma yürekliliğini gösterebilmeli; alçaklığa her koşulda karşı çıkma kültürünü geliştirmeliyiz...
(...)

Yaşam Kaya bu konularda bize katılıyorsa, bu yazıyı yayımlasın. Katılmıyorsa ve cesareti varsa, bizi arayıp, bizimle konuşsun. Var olup olmadıkları belli olmayan, ama eğer varsalar, kendilerini gizleyen kişiliksiz korkaklar oldukları kuşkusuz olan birtakım zavallılara karşı meydan okuyarak, cesaret gösterisi yapmasın!.. 

TIKLAYIN!

 

"İnsanların isimlerini vermeyi ise              etik bulmuyorum."

 

 

 

BÜKTEL'E CEVAP   

 

 

Orhan Aydın

19 Kasım 2007

 

 

 

Orhan Aydın, "Vıdı Vıdı" başlıklı link yazıma kısa bir cevap göndermiş. "İnsanların isimlerini vermeyi ise etik bulmuyorum." cümlesiyle entelektüel camiamıza benimkinden farklı bir ahlak öneren Orhan Aydın'ı, en kısa zamanda cevaplayacağız.

TIKLAYINIZ!

 

 

Unutmamakta yarar var!

Coşkun Büktel / 7 Nisan 2007 (Yani 9 ay önce)

 

(...) Gördüğünüz üzere, her zaman yaptığımı yine yapıyorum: Mustafa Demirkanlı'yı cevaplamadan önce, okurlara onun ne dediğini tek kelime kısaltmadan, aktarıyorum. Çünkü Demirkanlı'nın (ve tartıştığım tüm Demirkanlı'ların) hiçbir kanıt göstermeden sahte para sürer gibi piyasaya sürdüğü salakça yalanlardan ve iddialardan haklı olarak korkmuyorum.

 

Ama Demirkanlı, okurlarına benim yazımı (hatta yazımdan herhangi bir cümleyi bile) aktarmak, ya da hiç değilse, yazıma link vermek gereğini bile duymuyor. Niye duymuyor? Çünkü benim yazılarımda iddialar yok, somut kanıtlar ve belgeler var. Çünkü ben, onun hakaret diye nitelediği saptamalarımı okurların önüne koyabilmek için, neredeyse her cümlemi, somut kanıtlarla destekliyor, kanıtlarıma kaynak gösteriyor, kaynakların "direkt" linklerini vererek onları okurlar için kolayca ulaşılabilir ve test edilebilir kılıyor, hiçbir ayrıntıyı belirsiz ya da desteksiz bırakmıyorum. Desteksiz atmıyorum. Kısacası: Ben, Demirkanlı'nın ne dediğini okurlara duyurmaktan haklı olarak korkmuyorum, Demirkanlı ise benim ne dediğimi okurlara duyurmaktan haklı olarak "korkuyor".

 

Demek ki, belgelerle kanıtlanmış apaçık gerçek şu: Ben, dürüstlükten, ciddiyetten ve bilimsellikten asla taviz vermiyorum. Demirkanlı ise, beni sürekli olarak, yalanın ve sansürün olağan sayıldığı; kanıtlara, belgelere, kaynaklara ve araştırmaya gerek duyulmadığı; herkesin bohçacı karılar gibi ağzına geleni rasgele söyleyebildiği, bulanık bir zemine çekmeye çalışıyor. O bulanık zeminde kör döğüşü yapalım istiyor. Tiyatro sanatı, o zeminde, onun düzeyinde tartışılan bir şey olsun istiyor. Tiyatro tartışmalarına kendisinin de katılabilmesi için, belgeymiş, kanıtmış, kaynakmış gibi şeylerin şart olmamasını, bunların yalnızca Coşkun Büktel'in manyakça takıntıları sayılmasını istiyor; Coşkun Büktel'in söylediği her şeyin Theope saplantısı olarak etiketlenip okurlardan saklanmasını tercih ediyor.

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Kim Değişti")

 

 

OYÇED susmaya devam ederken       OYÇED'li Mine Ölce ("kendi adına")     Büktel'e cevap veriyor!

 

SORUNLAR ORTAK; YAZARLIK ONURU

    

Mine Ölce

15 Kasım 2007

 

 

Mine Ölce, "OYÇED Ancak Cerahat Olarak Fışkırabilir" başlıklı yazıma karşı oldukça "makul" bir cevap göndermiş, hatta dostça bir el sıkışma için bana elini uzatmış.

Cevap mektubunu okur okumaz, Ölce'yi "aynı ölçüde makul", ama daha kısa bir mektupla "derhal" cevapladım. Ölce'nin metninin altında benim cevap mektubumu da bulacaksınız. CB

Not: 11 Kasım tarihini taşıyan bu iki mektubun neden ancak dört gün sonra yayınlandığını merak edecekler olursa, açıklama şudur: İzmir'de yaşayan Ölce'den fotoğraf istemek üzere kendisiyle iletişim kurmakta (İzmir'deki yağmurun elektrik hatlarını devre dışı bırakması nedeniyle) zorluklar yaşadım ve Ölce istediğim nitelikte bir fotoğrafı ancak kendisine ulaşmamdan iki gün sonra gönderebildi. 

TIKLAYINIZ!

 

Unutmamakta yarar var!

Coşkun Büktel / 7 Nisan 2007 (Yani 9 ay önce)

 

(...) Demirkanlı, DT reklamlarının ve (dergisine reklam vermiş olan) "özel sektör" reklamlarının, o günlerde (Demirkanlı, yazısına tarih koymamış) "anlaşılmaz bir biçimde bıçak gibi" kesildiğini söylüyor. Peki neden kesilmiş?

 

Nedeni şu: "kesilmişti çünkü, “bedeli!” karşılığı verilmek istenen destekler için, istedikleri “bedel!”i, yani; görmeme, duymama, yazmama “bedel!”ini ödemeyi kabul etmemiştik."

 

Peki bugün, DT reklamlarının da, özel sektör reklamlarının da, Demirkanlı'nın Tiyatro Tiyatro dergisini çarşaf çarşaf kapladığını bildiğimize göre, acaba kim değişti diye sormamız gerekmiyor mu?

 

Acaba özel sektör artık dürüst olmaya karar verdi ve reklam vermek karşılığında Mustafa Demirkanlı'ya alçakça dayattığı ahlaksız şartları ("görmeme, duymama, yazmama" şartlarını) dayatmaktan vaz mı geçti?

 

Yoksa Mustafa Demirkanlı, kendisine alçakça dayatılan ahlaksız şartlara karşı  direnmekten mi vazgeçti?

 

Özel sektör mü değişti? Demirkanlı mı? Özel sektör mü alçaklıktan vazgeçti? Demirkanlı mı alçaklıkla el sıkıştı?

 

Özdemir Nutku skandalına, OYÇED skandalına, "Çığ" skandalına Tiyatro Tiyatro'nun (çarşaf çarşaf reklamlarla dolu) sayfalarında asla rastlayamamış/rastlayamayan okurlar, yukarıdaki sorulara hangi cevabı vermeliler?

 

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Kim Değişti")

 

 

 

İBRETİ ÂLEM İÇİN

"Çığ" yazımız yüzünden, dün (12 Kasım 2007)Tuncer Cücenoğlu ile Hilmi Bulunmaz arasında yaşanan ağız dalaşı hakkında fikir edinmek ve Cücenoğlu'nun Büktel'e yönelik (mahkemeye vermeyi de içeren) tehditlerini öğrenmek için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

Hilmi Bulunmaz, "Dün akşam Mitos-Boyut'u aradığımda, başıma acayip bir şey geldi!"

 

 

Hilmi Bulunmaz,
Demirkanlı'nın  yalanlarını
bir kez daha paspas gibi çiğniyor

 

İŞ YAPAN, BULAŞIR!

    

Hilmi Bulunmaz

9 Kasım 2007

 

 

Demirkanlı'ya ne zaman vurulsa, Burak Caney bağırıyor. Burak Caney'e ne zaman vurulsa Demirkanlı bağırıyor.

 

Rahmetli annem Fatma Büktel, okuryazar değildi ama bir halk bilgesiydi. Dünyayı çocuk yaşta algılamamı sağlayan pek çok özlü söz bilirdi. Bunları yazılarımda zaman zaman kullanıyorum. Fatma Büktel'in bu deyişlerinden biri, Demirkanlı/Caney ilişkisine cuk oturuyor:

 

"Kimin ağrır, o bağrır."

 

Ama siz, annemin saptamasıyla yetinmeyin! Vandalların hangi gerçekleri görmenizi istemediğini merak ediyorsanız, Hilmi Bulunmaz'ın bu yeni yazısını da...

 

KAÇIRMAYIN!

 

Unutmamakta yarar var!

6 Mayıs 2006 (Yani bir buçuk yıl önce)

 

(...) Demirkanlı, “sunuşunun” ikinci paragrafına şu yalanla başlıyor

 

Efendim, Büktel, vakti zamanında  —Rahmi Dilligil zamanında—Devlet Tiyatroları’na sanatçı kadrosundan girmek istemiş, oyunculuk yapmayacağına göre sanatçı kadrosuna giremeyeceği iletildiğinde de: “Öyleyse ben de onlardan yönetmen kadrosu isterim!” demiş.  

 

Peki bunu kime demişim? İstanbul DT müdürü Nesrin Kazankaya’ya... Peki Kazankaya’ya bunu söylediğimde, Kazankaya’nın genel müdürü Rahmi Dilligil miydi, yoksa Lemi Bilgin miydi? Lemi Bilgin’di... Oysa Demirkanlı, olayın Rahmi Dilligil zamanında geçtiğini özellikle vurguluyor. Dönem belirtmek zorunda olmadığı halde, cümlenin içine iki tire koyarak parantez açıyor ve cümlenin akışını bozarak, anlattığı olayın -Rahmi Dilligil zamanında- yaşandığını özellikle belirtiyor. Peki Demirkanlı bu adi yalana niçin başvuruyor?  

 

Bu apaçık adi yalanın, yalandan çok daha öte, çok daha iğrenç ve sinsi bir yönü var. Demirkanlı, bu yalanla, beni, (şu günlerde zimmet suçundan mahkûm olmasıyla yeniden gündeme gelen) Rahmi Dilligil ile ilişkilendirmeye çalışıyor. Oysa “sunuşunu” yaptığı  yazımda Rahmi Dilligil’in adı yalnızca bir tek cümle içinde geçmektedir. O cümle de şundan ibaret (anlaşılır olması için, önündeki ve ardındaki cümleyle birlikte aktarıyorum):

 

“Dramaturg olarak girmek istesem, çok daha önce girerdim. Genel müdürken Rahmi Dilligil, eski eşim DT oyuncusu Nalan Örgüt ve DT yönetmeni Şakir Gürzumar aracılığıyla bana dramaturg kadrosunu teklif etmişti. Reddetmiştim

 

Yani, Demirkanlı’nın iddia ettiğinin tersine, ben, Rahmi Dilligil zamanında herhangi bir kadroya girmek için başvuru yapmadığım gibi, bana gelen teklifi de reddetmişim. Yani, Demirkanlı’nınki yalan değil, katmerli yalan. Dilligil zamanında benim öyle bir başvurum varsa, Demirkanlı belgelemek zorundaydı. (...)

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Mustafa Demirkanlı Sinsi Yalanlar ve Tahriflerle Okurları Yanıltmaya Çalışıyor.")

 

 

 

 

Karanlığa karşı yürüyenlere başarılar dilerken (ŞİMDİLİK, HİÇ DEĞİLSE, BİNALARI KURTARABİLSEK!) asıl sorunu bir kez daha hatırlatıyorum:

"Sanata Evet, Büktel'e hayır" diyenlerin hataları yüzünden tiyatromuz "ruhunu" çoktan kaybetti.

Şimdi yalnızca "binalarını" kaybediyor.

(...) Murat Karasu'nun isyan etmeden önce özeleştiri yapması beklenir. Tam on yıl önce (yani Murat Karasu'nun İstanbul DT müdürü olduğu dönemde) Gölge Tiyatro dergisinde kendisine yönelik olarak yazdığım şu satırlara  kulak asmadığı için utanması beklenir:

(...) Coşkun Büktel'in "Shakespeare'siz Herifler"ini ve örneğin Ömer Uğur'un repertuardaki o nefis oyunu "Çöp Saati"ni desteklemeyen Murat Karasu, "Olmayan Kadın"ı, "İlk Kadın"ı, "Final"i destekledi. Murat Karasu'nun kafasıyla DT yakında Nisan'ı da tatil yaparsa şaşmamalıyız! Evet DT bundan böyle Mart sonunda tatile girer ve suçlu da, örneğin televizyon ya da Refah partisi olur. "Final" gibi bir abukluğa, "İlk Kadın" gibi sıkıcı bir "hikaye okuma" tiyatrosuna, "Olmayan  Kadın" gibi bir utanmazlığa DT çatısı altında yer vermekle bindiğiniz dalı kestiğinizi ne zaman fark edeceksiniz? İlle yere çakılmanız mı gerek? İlle birinin düdüğü çalıp "paydos" diyerek kapınıza kilit vurması mı gerek? Ancak o zaman mı anlayabilirsiniz? (...) Çiftliğinize kendinizden iyileri sokmayarak, yaklaşan akıbetten daha ne kadar korunabilirsiniz?                                                                               (Kaynak: Coşkun Büktel, Sanata Evet Diyen Vandallar, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 348.)

"Sanata Evet, Büktel'e hayır" diyerek Büktel'i aforoz eden Murat Karasu gibi tiyatrocular yüzünden tiyatromuz "ruhunu" çoktan kaybetti. Şimdi yalnızca "binalarını" kaybediyor.

Coşkun Büktel

Yazının tamamı için aşağıdaki başlığı tıklayınız:        

Coşkun Büktel, "YETİŞİN! MURAT KARASU AYILDI" (MI ACABA?)

 

"Adı sanı" bilinen bir tek "gerçek" tiyatrocu       çıkıp hesap sormadığı için...

 

25 Ekim tarihli çağrımızı, bir kez daha yineliyoruz:

 

Coşkun Büktel  

31 Ekim 2007

 

(...) Şimdi, aşağıda linkini verdiğimiz yazısı nedeniyle, Burak Caney'e tebrik ve teşekkür mesajı gönderenlere buradan sesleniyorum:

Herhalde sizler de Burak Caney gibi isimlerinizin gizli kalmasını tercih edeceksiniz.  Açık kimliğinizle ortaya çıkıp, Burak Caney'i "açık bir dille", "açıkça, mertçe, Türkçe" tebrik etmeye yanaşmayacaksınız. Yani "adam" gibi davranmak, karanlığa karşı çıkmak yerine, yarasalar ve karafatmalar gibi, karanlıkta kalacaksınız. İşte o nedenle, Burak Caney'i sahiplenmeniz, Burak Caney'i  önemli kılmıyor. Onu muhatap almamı gerektirmiyor.

Ama içinizden biri, adı sanı tanınan (yani riske atacağı prestiji bulunan) tek bir tane tiyatrocu, adıyla sanıyla  ortaya çıkar da, Burak Caney'in yazdıklarını inandırıcı bulduğunu ve Caney'in yazdığı şeylerin altına imza atabileceğini açıklamak cüretini gösterebilirse; Caney'in yazdıklarına güvenerek, bana karşı çıkmayı göze alabilirse, o salağı muhatap alıp, Caney'in tüm iddialarını onun şahsında yanıtlayacağıma söz veriyorum.

Korkaklığınız, cahilliğiniz, yetenek yoksunluğunuz ve sizi çevrenizdeki en çirkef unsurları sahiplenmeye iten alçakça kin duygunuz; giderek, ibret verici bir sosyal fenomen haline geldi. Koca bir sanat camiasından bir tane adam çıkmaz mıymış, be kardeşim?!

Hadi, o Burak Caney'i tebrik eden yarasalardan birini adıyla sanıyla, çıkarın karşıma da, "Burak Caney haklı!" desin! Madem ki, yazdıklarını tebrik ediyorsunuz, içinizden bir Allah'ın kulu da şu Burak Caney'i "adam gibi", "açıkça, mertçe, Türkçe" desteklesin!

Hadi!...

Alıntının Kaynağı:

Coşkun Büktel, "Gölge Tiyatro, meçhul (malum) şahıs Burak Caney'i bağrına bastı!"

 

 

Unutmamakta yarar var!

24 Nisan 2007 (Yani altı ay önce)

(...) Demirkanlı, umarım sözünü tutar ve bundan böyle (ismimi vererek ya da vermeden veya kendisi başka bir isim ardına gizlenerek veya örneğin, hacklenmeden kurtulduğu halde aylardır bir tek yazı yazmayan ve aslında söyleyecek bir şeyi kalmadığı için "hacklendim" numarasına yatmış olan, kimliği belirsiz, sanal şahıs Burak Caney'i tekrar devreye sokarak) bana sataşmaya kalkışmaz. Ama eğer kalkışırsa, Demirkanlı'ya cevap vermek için bir şartım var: Önce, belgelediğim tüm yalanları için ("tekrar okuyunca yanlış anlaşılabileceğimi anladım, aslında şöyle demek istemiştim" tarzında önemsizleştirme gayretine girmeden) açıkça/mertçe/Türkçe/netçe, hesap verecek ya da özür dileyecek. Ve bundan böyle Büktel hakkında herhangi bir suçlama yaparsa, o suçlamayı, kanıta muhtaç kanıtlarla, salakça iddialarla değil, Büktel'in kendi ifadeleriyle "somut" olarak, direkt kaynak göstererek, kanıtlayacak. Böyle yapmazsa, bundan böyle, (Burak Caney'i asla cevaplamadığım gibi) artık Demirkanlı'yı da cevaplamayacağım.

Ben hayatımı, onun yalnızca birkaç saniyede uydurduğu kasıtlı yalanları çürütmek için, günlerce kanıt belge toplamakla, bu kanıtları mantıklı ve tutarlı bir kompozisyon içinde okurlara sunmak için kılı kırka yarmakla, daha fazla harcamak zorunda değilim. Büktel/Demirkanlı Polemiği'ndeki yazılara rağmen Demirkanlı'nın ne mal olduğunu hâlâ anlamayanlar kaldıysa, zaten anlamak istemiyorlar demektir.

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Demirkanlı'ya (Bir Kez Daha) Son Olmasını Umduğum Cevap")

 

 

Şair Cevdet Karal'ın "Hamdi Mümkün" için 2002'de yazdığı "Önsöz"

 

COŞKUN BÜKTEL VE “HAMDİ MÜMKÜN”

 

Cevdet Karal  

23 Ekim 2007

 

 

Coşkun Büktel, Hamdi Mümkün yahut "İkinci Geliş" adlı uzun metraj film senaryosunu tamamlamadan önce, 2002 yılında, onu bir "uzun hikâye" olarak, Kaşgar dergisinde yayınlamıştı. Hikâyenin Kaşgar'daki önsözünü ise, şair Cevdet Karal yazmıştı. Büktel, Hamdi Mümkün yahut "İkinci Geliş"i daha sonra roman haline de getirdi.

 

Karal'ın, Kaşgar'da çıkmış "Hamdi Mümkün" önsözünü okumak için...

TIKLAYINIZ!

 

"Ölüleri Gömün" skandalı: 7

Eğer demokrat bir bakansa,   eğer tiyatro sanatına küfredilmesine karşıysa...

KÜLTÜR BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY, DT GENEL MÜDÜRÜ LEMİ BİLGİN DERHAL GÖREVDEN ALMALIDIR

 

Coşkun Büktel  

18 Ekim 2007

 

TIKLAYINIZ!

 

Sadık Aslankara'nın "Tiyatro mu yazarını arıyor
yazar mı tiyatrosunu?" başlıklı yazısı üzerine

 

OYÇED ANCAK CERAHAT OLARAK "FIŞKIRABİLİR"!

 

Coşkun Büktel  

9 Ekim 2007

 

TIKLAYINIZ!

 

"Ölüleri Gömün" skandalı: 6

 

EYLÜL 2007 TARİHLİ VATAN GAZETESİ RÖPORTAJINDA NELER DEDİM (DEMİŞ OLDUM)?

 

 

Coşkun Büktel  

4 Ekim 2007

 

(...) Zeynep Bakır'ın Vatan gazetesi adına Büktel'le yaptığı "Ne İsa'ya Ne Musaya Yaranabildim" başlıklı röportaj, ne yazık ki, beni tatmin edecek biçimde "eksiksiz ve yanlışsız" çıkmadı. Örneğin, röportajın başlığını çok yanıltıcı buluyorum. Bağlamından koparılıp başlık olarak vurgulanınca, bir durum saptaması olarak algılanmak yerine, birilerine yaranmak çabası olarak algılanabilir. Ayrıca ben, bana Türk tiyatrosunu soranlara, “Her yol Theope’ye çıkıyor” diye salakça (vandalların beni göstermeye çalıştıkları gibi, "meczupça") bir cevap vermedim/vermiyorum/vermem. (...)

TIKLAYINIZ!

 

Güvendiğim tek madde, "ben'im"

GÜNCELLEME 3 Ekim 2007:

Yazının sonuna bir paragraf daha ekledim

 

 

MADDE 64

 

Coşkun Büktel  

1 Ekim 2007

 

 

 

(...) Özel tiyatro esnafına gelince: Bu madde, marifetleri ("yetenekleri" demiyorum, "marifetleri" diyorum*) ne kadar büyük olursa olsun yine de asla kendi egoları kadar büyük olmayan (ve seyirciye söylemek istedikleri hiçbir şeyleri bulunmayan) "sanat esnafına" (onların da yalnızca en meşhurlarına ve en "cingözlerine") her yıl ulufe dağıtılmasına yaradı.

Şimdi bu maddeye rağmen ülkemizin tiyatrosunda "Theope" gibi bir sanat eseri ve Coşkun Büktel gibi bir sanatçı nasıl aforoz edilebiliyor, nasıl oluyor da olabiliyor, yeni bir örnekle, bir kez daha belgeleyelim:

Doç. Dr. Hasan Erkek, bu madde sayesinde, 18-25 Haziran 2006 tarihinde, Liechtenstein'ın Schaen kentinde yapılan Interplay (Uluslararası Genç Oyun Yazarları Festivali)ne (Anadolu Üniversitesi'nden bir heyetle ve heyet başkanı olarak) gidebildi ve orada "Türkiye'de Çağdaş Oyun Yazarlığının Kaynakları" başlıklı bir bildiri sunabildi. Oysa, ülkemizde tiyatro ciddi bir sanat olarak algılanıyor olsaydı, Hasan Erkek'in değil heyet başkanı olması, değil Liechtenstein'a gitmesi, değil doç.dr olması, okuduğu tiyatro okulundan "mezun" bile olamaması gerekiyordu. (...)

TIKLAYINIZ

 

"Yaşasın Sansür" skandalı: 2

Güncelleme kutunun altında!

"Yaşasın Sansür" diye başlık atan sansürcü Timur'un özürü de suçu kadar vahim.

KURNAZ KAMİKAZE

 

 

Coşkun Büktel  

7 Eylül 2007

 

 

 

"Bende Özdemir Nutku'nun yerinde olsam aynı şeyi yapardım" diyerek iftirayı sahiplenen sansürcü Timur'un, Nutku'yu savunmak için ürettiği mazeretlere cevaplarımız...

 

GÜNCELLEME (8 Eylül 2007):

"Yaşasın Sansür" skandalı dizisinin ikincisi olan bu yazı, A. Ertuğrul Timur tarafından kendi sitesine de (tiyatrom.com) aktarılmıştır. Buna sevindik. Ne var ki Timur, iktibas etiğine aldırmamış, aktarmayı hangi siteden yaptığını belirtmemiş, yazıyı sanki biz kendisine yayınlaması için göndermişiz gibi yayınlamıştır. Yazılarımızı hiçbir siteye göndermiyoruz. Kendi sitemizi kurduğumuzdan beri hiçbir siteden yazılarımızı yayınlamasını talep etmedik/etmiyoruz. Ancak her zaman şunu dedik/diyoruz: Yazılarımız (tahrif edilmemek ve kaynak gösterilmek kaydıyla) tüm siteler tarafından yayınlanabilir.

 

TIKLAYINIZ

 

Vicdanlı ve tiyatrocu insanlar tiyatral skandallara sessiz kalamıyorlar!

BEN SANA "TİYATROCU OLAMAZSIN" DEMEDİM...

Feridun Çetinkaya/ 2 Eylül 2007

 

Çetinkaya, amatör tiyatroya yıllarını verdikten sonra, "okullu" da olmuş (Dil Tarih'in tiyatro bölümünden mezun) bir tiyatrocu. 90'lı yıllarda, Dil Tarih'te "Agon" adlı tiyatro dergisini çıkarmış öğrenci grubunun üyelerinden biri.

Yıllar önce (2001-2002) "Tiyatro Tiyatro" dergisine eleştiri yazıları yazmaktayken, "Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı" başlıklı son yazısı nedeniyle, derginin sahibi Mustafa Demirkanlı'yı zor duruma soktuğu için, Demirkanlı tarafından (kendisinin ve Büktel'in önceden tahmin ettiği üzere) aforoz edilerek dergiden yasaklanmıştı. Çetinkaya bunun üzerine yazmaya son vermiş ve tiyatroyla ilgisini en aza indirmişti.

Çetinkaya son olarak, 22 Ocak 2007'de, Edward Albee'den çevirdiği "Oyunları Niye Okumalıyız?" başlıklı bir makaleyle sitemizde de yer almıştı.

Çetinkaya'nın yazılarını, kendisinin kurduğu (ama ne yazık ki, çok ender olarak güncellediği) www.tiyatrofanzini.com adlı sitede okuyabilirsiniz.

TIKLAYIN!

 

Irmak, "Özdemir Nutku skandalı"nı sorguluyor

YAZAR YALNIZ YAZAR

Coşkun Irmak / 27 Ağustos 2007

 

Gecikmiş de olsa, bence yeterli ve kararlı bir hesap sorma dozu taşımıyor da olsa, Irmak'ın yazısı (müdahalesi) önemli...

Laf salatası denemeyecek kadar akıcı ve güzel anlattığı (ama yine de "konuyla alakasız") bir takım kişisel anekdot arasında asıl konuyu kamufle edercesine zor görünür hale getirmiş olmasına rağmen; ille "hem nalına hem mıhına" vuracağım gayreti içinde, olayın mağdurunda da (nafile biçimde) hata bulmaya çalışmasına rağmen; bu arada (hatalı akıl yürütmelerle imal ettiği bazı gerekçelere dayanarak) sansürcüleri de mazur göstermeye kalkmasına rağmen; Irmak'ın yazısı yine de önemli...

Yalnızca (onca gecikmişliğine karşın) koca bir tiyatro camiası içinden çıkmış ilk "vicdanlı ses" olması nedeniyle değil; oldukça yararlı dersler içeren, besleyici, akıcı, ustalıklı bir yazı olması nedeniyle de, önemli.

TIKLAYIN!

 

Orhan Aydın'dan, "ustam" dediği rahmetli Tuncer Necmioğlu'na "içten" bir selam

 

TUNCER NECMİOĞLU 1938―2006    

 

Orhan Aydın

26 Ağustos 2007

 

 

 

 

Kendimi  bir Türkçe ustası saymama rağmen, bir yazıda aradığım birincil erdem, dil ustalığı değil, samimiyettir. Samimiyet ve inandırıcılık, bugünlerde, yazarlarımız arasında bile ve dil ustalığından bile, daha az rastlanan bir erdem.

 

Orhan Aydın'ın yazısı, "samimi" bir yazı... En azından, Yılmaz Güney filmlerinde tanıyıp sevdiğim Necmioğlu konusunda duyarlı olan bana oldukça samimi gelen, yapmacıksız, sevimli bir yazı... En beğendiğim birkaç ifadeyi tadımlık olarak aktarıyorum:

 

(...) tam bir yıldır yol üstünde bir gömütlükte yatıyorsun. Bir güz ağacının gölgesinde, upuzun. Dilerim, serçe sesleri doluyordur ince uzun, narin göğüs kafesine. Seversin.

(...)

El yazın çirkin ihtiyar, zor okunuyor.

(...)

Elif, sabahları işe giderken senin yanı başından geçiyor. El sallıyor hepimiz adına.

Görüyorsundur.

 

Umarım, Elif gerçekten "hepimiz" adına el sallıyordur. (CB)
           

TIKLAYINIZ!

 

 

 

Hilmi Bulunmaz'ın aşağıdaki fotoğrafa yaptığı iki kelimelik yorumu okurlarla paylaşmayı diledik:

 

 

DİKENSİZ GÜL!...

 

Kaynak: "Müstakbel Cumhurbaşkanı" 

 

Büktel'in yorumu:

Gül, ne yazık ki, "herkes" için  "dikensiz" değil; gülü sevmeyenler dikenine katlanmak (örneğin "vatandaşlıktan çık!" davetleriyle karşılaşmak) zorunda... Gül, Gül'ü sevmeyenler için fazlasıyla dikenli bir gül...

Ama yukarıdaki fotoğrafla birlikte okunduğunda, Bulunmaz'ın "DİKENSİZ GÜL!..." yorumu yine de oldukça isabetli görünüyor.

 

 

SANSÜRCÜ TİMUR İŞİ PİŞKİNLİĞE VURUYOR

Bulunmaz'ın Timur'a söz verdiği Jeep

Timur yalan yazmadıysa, neden gidip Bulunmaz'ın söz verdiği Jeep'i almıyor?

Timur yalan yazdıysa, neden düzeltme yapıp, aldattığı okurlardan özür dilemiyor?

 

Bakınız: 

"Timur yalan yazmamışsa Jeep sahibi olacak" 

 

(Not: Sağ ayağımda yürümemi engelleyen bir rahatsızlık nedeniyle, okurların beklediği bazı yazıları biraz daha bekleteceğim için özür dilerim. CB)

 

 

UNE CHANCE SUR DEUX (1997)

 

 

 

Alain Delon, Jean Paul Belmondo ve Vanessa Paradis'in baş rolleri paylaştığı bu Patrice Leconte filmi hakkında Coşkun Büktel'in yorumunu (İngilizce) okumak için SİNEMA SAYFASI'nı tıklayınız!

 

 

"Ölüleri Gömün" skandalı: 5

 

 

SKANDAL KONUSUNDA MUSTAFA DEMİRKANLI'NIN İFTİRALARINI HİLMİ BULUNMAZ NASIL YANITLADI?

 

Demirkanlı / Bulunmaz 

17 Ağustos 2007

 

Tiyatro sitelerimizin sahipleri, Coşkun Büktel'in açıkladığı vahim skandallardaki hakikat payıyla, o skandallar hakkında Büktel'in yazdıklarının doğru olup olmadığıyla, asla ilgilenmediler. Onlar skandalların belgeleriyle, yazılanların doğruluğu, haklılığı ve önemiyle ilgilenmek (itiraz edebiliyorlarsa Büktel'in yazılarında yer alan belgelenmiş gerçeklere itiraz etmek) yerine; Büktel'in açıkladığı hakikatleri ya tamamen görmezden geldiler, ya da ilgilerini yalnızca, Büktel'in bu skandalları niçin teşhir ettiği konusunda spekülasyonlar üretmeye yönelttiler. (Onlara göre, Büktel, bu skandalları, oyunları oynansın diye veya oyunları oynanmadığı için birilerine kızdı diye, teşhir ediyordu.) Büktel'in yalnızca "niyetini" okumakla ilgilenen bu site sahipleri, Büktel'in teşhir ettiği "asla yalanlanamamış" vahim gerçekleri okurlardan saklamayı (okurları eşek yerine koymayı) tercih ettiler/ediyorlar.

Onlar sakladığı sürece, saklanan gerçekleri gündemden düşürmemeye kararlıyız.

TIKLAYINIZ

 

"Yaşasın Sansür" skandalı: 1

 

tiyatrom.com okurları mı gerçekten ahmak, yoksa Timur mu onları ahmak sanıyor?

 

Coşkun Büktel  

13 Ağustos 2007

 

 

Şu yalan ifadeler, hem tiyatrom.com'un düzenlediği anket metninde, hem de tiyatrom.com'un sahibi Ertuğrul Timur'un yazdığı "Yaşasın Sansür" başlıklı yazıda yer aldı:

 

"Yazar Coşkun Büktel'in Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen  çeviri ve eseri için bıkmadan usanmadan yürüttüğü bireysel  sataşmalarından oluşan haber ve polemiklerini,  hakaret ve küfürlere varan yazışmaları yayımlamayı reddetmekteyiz."

 

Timur'un yukarıdaki ifadelerinin "yalan" olduğunu, Büktel'in polemik yazılarına konu olan  "Theope" adlı eserinin de, "Ölüleri Gömün" adlı çevirisinin de "Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen" değil, "geçebilmiş" eserler olduğunu belirttik.

 

Nerede, ne zaman belirttik? Ana sayfamızda, tam bir hafta önce belirttik. İki kutu aşağıda belirttik. Timur'un "Yaşasın Sansür" başlıklı yazısını tam bir hafta önce (6 Temmuz 2007'de) yayınlamıştık. Yazı  hakkında ana sayfada bir anons kutusu hazırlamış (iki aşağıdaki kutu) ve kutu içindeki sunuş notumuzda şu ifadelere de yer vermiştik:

 

Yıllardır Büktel'e karşı uygulanan sansür çabalarına rağmen Büktel'in yazılarına ulaşabilmiş şanslı azınlığın gayet iyi bildiği üzere, Büktel'in eseri ("Theope") ve çevirisi ("Ölüleri Gömün") Timur'un iddia ettiği gibi "Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen" değil, tam tersine, "geçebilmiş" eserlerdir. "Theope", taa 17 yıl önce (1990'da), "Ölüleri Gömün" ise, taa 8 yıl önce, DT repertuar kurulundan "geçmişlerdir".

 

Bir haftadır bekliyorduk. Acaba Timur düzeltme yapacak ve dezenforme ettiği okurlardan özür dileyecek miydi? Yoksa, "nasılsa Coşkun Büktel'i sansür ediyoruz, nasılsa Büktel'in yazdıklarını tiyatrom.com okurlarının ruhu bile duymuyor" diye düşünerek, tiyatrom.com okurlarını ahmak yerine koymaya ve onları yanlış bilgilerle (yalanlarla) zehirleyerek Büktel'e karşı olumsuz önyargılarla "doldurmaya" devam mı edecekti?

 

Timur, bir hafta boyunca, ne düzeltme yaptı ne de özür diledi. Bu arada, sitesinde bir takım işlemler yaptı (örneğin İran'daki yeni idam iddialarıyla ilgili henüz hiçbir dayanağı bulunmayan haberi, olayla ilgisiz bir takım idam ve kırbaçlama fotoğrafları ekleyerek büyüttü ve manşet üstüne taşıdı.) Ama yukarıda aktardığımız yalanları da içeren "Yaşasın Sansür" başlıklı yazısına hiç dokunmadı.  "Yaşasın Sansür"deki yalanlarla, bir hafta boyunca, ahmak saydığı okurlarını zehirlemeye devam etti.

 

Ve nihayet bugün, kedi pisliğini örter gibi, sessiz sedasız, kimselere çaktırmadan, "Yaşasın Sansür" başlıklı yazısını (daha yayına gireli ancak bir hafta olmuşken, çok daha eski yazılar ana sayfadaki yerlerini hâlâ korurken) yayından kaldırıverdi. Ne bir açıklama... Ne bir özür...

 

Sansürcü Timur'un yalanlarına Büktel'in yazdığı ilk cevabı okumak için...

TIKLAYINIZ

 

"Ölüleri Gömün" skandalı: 4

 

2003 YILINDAKİ BİR RÖPORTAJDA NELER DEMİŞTİM?

 

 

Coşkun Büktel  

10 Ağustos 2007

 

Tiyatro sitelerimizin sahipleri, Coşkun Büktel'in açıkladığı vahim skandallardaki hakikat payıyla, o skandallar hakkında Büktel'in yazdıklarının doğru olup olmadığıyla, asla ilgilenmediler. Onlar skandalların belgeleriyle, yazılanların doğruluğu, haklılığı ve önemiyle ilgilenmek (itiraz edebiliyorlarsa Büktel'in yazılarında yer alan belgelenmiş gerçeklere itiraz etmek) yerine; Büktel'in açıkladığı hakikatleri ya tamamen görmezden geldiler, ya da ilgilerini yalnızca, Büktel'in bu skandalları niçin teşhir ettiği konusunda spekülasyonlar üretmeye yönelttiler. (Onlara göre, Büktel, bu skandalları, oyunları oynansın diye veya oyunları oynanmadığı için birilerine kızdı diye, teşhir ediyordu.) Büktel'in yalnızca "niyetini" okumakla ilgilenen bu site sahipleri, Büktel'in teşhir ettiği "asla yalanlanamamış" vahim gerçekleri okurlardan saklamayı (okurları eşek yerine koymayı) tercih ettiler/ediyorlar.

Onlar sakladığı sürece, saklanan gerçekleri gündemden düşürmemeye kararlıyız.

TIKLAYINIZ

 

Timur, ben sitemde sana ilişkin aklıma ne gelirse yazar yayınlarım, ama senin cevabını ancak beğenirsem yayınlarım, diyor ve tüm tiyatrocular "Yaşasın Sansür" naraları karşısında "kuzuların sessizliğini" oynuyor

 

YAŞASIN SANSÜR    

 

A. Ertuğrul Timur 

6 Ağustos 2007

 

 

 

A. Ertuğrul Timur, tiyatrom.com adlı sitesinde,

 

"Yazar Coşkun Büktel'in Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen  çeviri ve eseri için bıkmadan usanmadan yürüttüğü bireysel  sataşmalarından oluşan haber ve polemiklerini,  hakaret ve küfürlere varan yazışmaları yayımlamayı reddetmekteyiz. Bu bireysel kör dövüşünü ve seviyesi düşük yazışmaları yayınlamamızı siz de sansür sayıyorsanız Coşkun Büktel kişisel sitesinde yada Hilmi Bulunmaz'ın Tiyatroyun sitesinde okuyabilirsiniz."

 

...diyerek, önce, sitesinin okurlarını Büktel'in eseri ("Theope") ve çevirisi ("Ölüleri Gömün") hakkında dezenforme ediyor, ardından, aldattığı okurlara bir de anket uygulayarak, onları kendi antidemokratik, sansürcü amaçları doğrultusunda yönlendiriyor.

 

Yıllardır Büktel'e karşı uygulanan sansür çabalarına rağmen Büktel'in yazılarına ulaşabilmiş şanslı azınlığın gayet iyi bildiği üzere, Büktel'in eseri ("Theope") ve çevirisi ("Ölüleri Gömün"), Timur'un iddia ettiği gibi "Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen" değil, tam tersine, "geçebilmiş" eserlerdir. "Theope", taa 17 yıl önce (1990'da), "Ölüleri Gömün" ise, taa 8 yıl önce, DT repertuar kurulundan "geçmişlerdir".

 

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan A. Ertuğrul Timur, dezenforme ettiği zavallı okurlara "Bu kısıtlamayı nasıl karşılıyorsunuz?" sorusunu sorarak; aldattığı okurları, sansürü onaylatmanın mekanizması/manivelası olarak "kullanmış"; antidemokratik sansürcü tutumuna, kandırılmış kitleleri alet etmiştir. Halka zararlı bir unsur olduğunu defalarca kanıtlamış olan sansürcü Timur'dan fena halde hesap soracağız. Sabredin!   

TIKLAYIN

 

 

Hiçbir bahane cevap hakkını gaspetmenin gerekçesi olamaz!

 

KIVIRTMA COŞKUN

    

Mustafa Demirkanlı

4 Ağustos 2007

 

Bu yazı, 1 ve 2 Ağustos 2007 tarihlerinde, Demirkanlı-Büktel arasında gerçekleşen yazışmalardan ve Demirkanlı'nın o yazışmalardan birine eklediği "Kıvırtma Coşkun" başlıklı bir "cevap" yazısından oluşmuştur.

Yazının yalnızca bizim sitemizde çıkmasını, Demirkanlı'nın tiyatrom.com'daki "özerk" bölgesine layık görmediği çöplerini sitemize yığmasını, daha önce de olduğu gibi, kabul edemeyeceğimiz için, önce kendi sitesinde yayınlamasını şart koşmuş, sen yayınlarsan biz de "manşetten" yayınlarız, demiştik. Ne var ki, A. Ertuğrul Timur'un son açıklaması, Timur'un yalnızca Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ı değil, Mustafa Demirkanlı'yı da sansür ettiğini ve Demirkanlı'nın tiyatrom.com'daki (bizim "özerk" sandığımız) bölgesinin, özerk olmadığını ortaya koydu. Belki de aralarında anlaşıp şu günlerde özerk olmamasına birlikte karar verdiler.

Bu durumda, sitesi bulunmadığını varsaymak zorunda kaldığımızdan Demirkanlı'nın cevap içermeyen, (yalanları için cevap ya da hesap vermek yerine hesap sormaya kalkan, yavuz hırsız gibi, hırsız rolünden çıkıp sorgucu polis rolüne soyunan) cevap yazısını, ilgili mail mesajlarıyla birlikte yayınlıyoruz. 

Gerçi, Mustafa'ya, "dergin var, git önce derginde yayınla, sonra biz yayınlayalım" diyebilirdik ama, hiçbir bahaneyle reddedilemeyecek bir insan hakkı saydığımız cevap hakkını, bir ay sonraya (veya belirsiz bir zamana) ertelemeyi de adil bulmadık.

Bizce hiçbir bahane, cevap hakkını gaspetmenin gerekçesi olamaz. (Aynı gün, 15.20. GÜNCELLEME: Bakınız: "İlkemiz") Çünkü cevap yazısının "seviyesi", cevabı yayınlayanı değil, cevabı yazanı bağlar. O nedenle, herhangi bir bahaneyle cevap yazısını sansür etmek, sansür eden yayıncının seviyesini değil, "seviyesizliğini" gösterir.  O cevap yazısında, kendisini korkutan (okurlardan saklamak istediği) "bir şeylerin" bulunduğunu gösterir.

Her yazıyı  (elbette) yayınlamak zorunda değilsiniz. Ama bir cevap yazısını (hangi bahaneyle olursa olsun) yayınlamamak, kesinlikle alçaklıktır. Faşizmin ta kendisidir.

TIKLAYINIZ

 

tiyatrom.com'un sansürlediği yazı

 

YALANI YALANLA ÖRTMEK

    

Hilmi Bulunmaz

3 Ağustos 2007

 

 

Mustafa Demirkanlı ve (Büktel'in yazılarını "feryat" olarak yorumlayan) A. Ertuğrul Timur adlı iki sansürcüye, Rihter ölçeğiyle 7.4 şiddetinde bir şamar niteliğindeki bu Hilmi Bulunmaz yazısı; tiyatrom.com'un sahibi Ertuğrul Timur'un sansürü terk edip tövbekar olmaya çalıştığı dönemde bile tiyatrom.com'da yer bulamadı.

 

Vandalların hangi gerçekleri görmenizi istemediğini merak ediyorsanız...

 

KAÇIRMAYIN!

 

Timur mızıdı

 

BU KONUNUN HER ÜÇ MUHATABINA    

 

A. Ertuğrul Timur 

2 Ağustos 2007

 

 

tiyatrom.com adlı sitesinde, bir sabah ansızın, "THEOPE POLEMİĞİ VE TİYATROM'UN SANSÜRCÜLÜĞÜ MESELESİ" diye bir polemik başlatan A. Ertuğrul Timur, bu ana başlık altında beş yazı yayınladı. İkisi kendi yazısı, ikisi Mustafa Demirkanlı yazısı, birisi Hilmi Bulunmaz yazısı. Ben de kendisine ilk fırsatta cevap verecektim. Ama ben daha henüz ilk yazımı bile yazmamışken, sayın Timur, "benim bu polemikleri yada Coşkun Büktelin yazılarını yayınlamak gibi bir sorunluluğum yoktur Size göre bu sansürcülükse evet ben Coşkun Büktel'in kişisel hazımsızlıklarının beyin bulanıklıklarının ve çekişmelerinin sansürcüsüyüm." diyerek, sitesinde artık bu konudaki başka herhangi bir yazıya yer vermeyeceğini açıkladı.

 

Henüz "de"leri, "da"ları ve soru takılarını bile ayıracak seviyede olmayan sayın Timur, diyor ki: "Bu seviyesi düşük tartışmalar (Coşkun Büktel, Hilmi Bulunmaz, Mustafa Demirkanlı her üç kişi dahil) tarafımdan asla yayınlanmayacaktır."

 

Timur'u kendi "seviyesiyle" baş başa bırakacağız.

 

Ama önce, kendisine, bu polemiği hangi amaçla (istekle) başlattığını hatırlatalım; polemiği başlatan 27 Temmuz tarihli ilk yazısında, sayın Timur diyordu ki:

 

(...) çünkü artık tiyatro dünyasında önemli bir mevzi sayılan “tiyatrom.com”un sansürcülük yaptığı iddialarının son bulmasını istiyorum.

 

Ben daha ilk yazımı bile yazmadan, “tiyatrom.com”un sansürcülük yaptığı iddialarının, iddia değil, "hakikatin ta kendisi" olduğu ortaya çıktı. Timur, yazımı sansür edeceğini daha yazı yazılmadan ilan etti. Yazının haberi bile, turnusol kağıdı gibi, sansürü deşifre etti. Timur gibi "sansürcü demokratlara" değil yazım, nefesim bile yetti.

 

Timur'un seviyesi, bir cevap yazısını sansür etmemizin bahanesi asla olmadı ve asla olmayacak. Timur'un üçüncü yazısını okumak için...

TIKLAYINIZ


NOT: Anladığım kadarıyla Timur, Demirkanlı'yı da sansür ediyor ya da aralarında buna karar verdiler.
Bu durumda, Demirkanlı'nın, dün, bana e-posta ile gönderdiği ve benim, "sen yayınlamaya değer bulur da yayınlarsan ben  de 'manşetten' yayınlarım." diyerek, önce kendi sitesinde yayınlamasını şart koştuğum saçma sapan bir cevap yazısını, (artık Demirkanlı'nın bir sitesi bulunmadığını varsayarak) yayınlamayı kabul edecek ve en kısa zamanda yayınlayacağım.

 

 

Yavuz yalancı!

 

VEKALET DÖNEMİ

    

Mustafa Demirkanlı

2 Ağustos 2007

 

"Güncelleme Notu" kutunun

en altında!... 2 Ağustos, 18.30.

 

Belgelenmiş  yalanları için hesap vermek yerine, konuyu değiştirip hesap sorma pozisyonuna geçmeye kalkan ebleh kurnaz Demirkanlı'yı, yine 24 Nisan tarihli son yazımızın son üç paragrafıyla hafıza tazeleyerek yanıtlıyoruz.

 

HAFIZA TAZELEYELİM:

Demirkanlı'ya karşı yazdığım son yazının (DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP) son paragrafları şöyleydi:

Bir insanın, yalnızca, "Burak Caney'i ait olduğu yere, sanal mezarlığa gömdük" cümlesini (bir sürü karşı kanıta rağmen) yeterli kanıt sayarak ve kanıta muhtaç bu salakça kanıta dayanarak; o cümleyi kurmuş olan insanı (Hilmi Bulunmaz'ı) "hacker" olmakla suçlaması için, belki hukuk nedir bilmeyen bir salak olması yetebilirdi; ama Bulunmaz'ı "hacker" sayan o salağın,  Bulunmaz'la arkadaş olan (dürüstlüğüyle maruf) Coşkun Büktel'in de "hacker" olduğunu ilan edebilmesi için, yalnızca salak olması yetmezdi; Mustafa Demirkanlı kadar insanlıktan nasipsiz, ahlaksız, yalancı, pespaye ve alçak olması da gerekirdi/gerekti.

Demirkanlı, umarım sözünü tutar ve bundan böyle (ismimi vererek ya da vermeden veya kendisi başka bir isim ardına gizlenerek veya örneğin, hacklenmeden kurtulduğu halde aylardır bir tek yazı yazmayan ve aslında söyleyecek bir şeyi kalmadığı için "hacklendim" numarasına yatmış olan, kimliği belirsiz, sanal şahıs Burak Caney'i tekrar devreye sokarak) bana sataşmaya kalkışmaz. Ama eğer kalkışırsa, Demirkanlı'ya cevap vermek için bir şartım var: Önce, belgelediğim tüm yalanları için ("tekrar okuyunca yanlış anlaşılabileceğimi anladım, aslında şöyle demek istemiştim" tarzında önemsizleştirme gayretine girmeden) açıkça/mertçe/Türkçe/netçe, hesap verecek ya da özür dileyecek. Ve bundan böyle Büktel hakkında herhangi bir suçlama yaparsa, o suçlamayı, kanıta muhtaç kanıtlarla, salakça iddialarla değil, Büktel'in kendi ifadeleriyle "somut" olarak, direkt kaynak göstererek, kanıtlayacak. Böyle yapmazsa, bundan böyle, (Burak Caney'i asla cevaplamadığım gibi) artık Demirkanlı'yı da cevaplamayacağım.

Ben hayatımı, onun yalnızca birkaç saniyede uydurduğu kasıtlı yalanları çürütmek için, günlerce kanıt belge toplamakla, bu kanıtları mantıklı ve tutarlı bir kompozisyon içinde okurlara sunmak için kılı kırka yarmakla, daha fazla harcamak zorunda değilim. Büktel/Demirkanlı Polemiği'ndeki yazılara rağmen Demirkanlı'nın ne mal olduğunu hâlâ anlamayanlar kaldıysa, zaten anlamak istemiyorlar demektir.

 Coşkun Büktel / 24 Nisan 2007

 

Demirkanlı'nın yeni atağı "Vekalet Dönemi" için:

 TIKLAYINIZ

aynı gün, 18.30 / GÜNCELLEME:

Not: Demirkanlı'nın bu yazısına karşı Hilmi Bulunmaz'ın cevabı için bakınız:

YALANI YALANLA ÖRTMEK

HİLMİ BULUNMAZ

 

(Yukarıdaki başlığı taşıyan yazı, tiyatrom.com'da yayınlanması için, 2 Ağustos 2007'nin ilk dakikalarında ―tam olarak, saat 00.29'da― A. Ertuğrul Timur'a gönderilmiş, henüz/hâlâ yayınlanmamıştır. Büyük ihtimalle, Bulunmaz'ın tiyatrom.com'da yayınlanmış önceki yazısı gibi, bu yazısını da, Bulunmaz'a karşı bir cevapla aynı anda yayınlayacaklar.)

 

 

Timur, hâlâ, ben de Nutku'yum diyor

 

SAYIN HİLMİ BULUNMAZ'A KISA BİR YANIT    

 

A. Ertuğrul Timur 

2 Ağustos 2007

 

Sayın Timur'a cevap vereceğiz.

 

 

Bulunmaz'dan sert bir şamar!

 

DEMİRKANLI YALANLARINI SÜRDÜRÜYOR

    

Hilmi Bulunmaz

1 Ağustos 2007

 

 

Bulunmaz'ın bu şiddetli ve önemli cevabı, tiyatrom.com'un sahibi sansürcü Ertuğrul Timur'un tövbekar olmaya çalıştığı döneme denk geldi ve tiyatrom.com'da yayınlanabildi. Ama yazının ana sayfadaki duyurusu, kimse duymasın ve yazı elden geldiğince az okura ulaşsın diye, diplerde bir yere sıkıştırıldı. (Arayın bakalım yazının duyurusunu www.tiyatrom.com un ana sayfasında hemen bulabilecek misiniz! Sizce yazıdan haberli olmayan ve yazıyı aramayan insanlar, o duyuruyu orada fark edebilir mi?) Timur, tövbekarlık koşullarında, yazıyı tamamen sansür edemediği için, ancak bu kadar sansür edebilmiş. Merak ediyorum, acaba Timur kendisinin sansürcü olmadığına gerçekten mi inanıyor, yoksa sadece inanacak enayilerin bulunduğuna mı inanıyor. 

 

Yazıdan, tadımlık olarak, Bulunmaz'ın boş konuşmadığını, lafügüzaf yapmadığını belgeleyen, enteresan bir paragraf sunuyoruz:

 

Demirkanlı, "Theope'yi sahneleyebilecek bir yönetmen Türkiye'de yoktur" ifadesinin Büktel'in "Kendi sözleri" olduğunu kanıtlasın, istediğini yapma teminatı verelim kendisine. Örnekse, üst fiyatından, her sayı, yüzer tane dergisini satın alalım… O kanıtlar da biz sözümüzü tutmazsak, şerefsiziz. Ama Büktel'e mal ettiği sözün Büktel'in sözü olduğunu kanıtlayamazsa; Demirkanlı şerefsizdir, yalancıdır, pespayedir, insanlıktan nasibini almamış bir alçaktır!..

 

Bu yazıyı gözünüzden kaçırmaya çalışıyorlar!

 

KAÇIRMAYIN

 

Büktel, okurlardan ve Demirkanlı'dan özür diliyor!

İki sonraki kutuda, güncelleme notunun altında!...    

 

 Demirkanlı hakkındaki güncelleme notumuz, aşağıda, bir sonraki kutuda!...    

 

YTÜO'dan "Antigone gibi" bir Antigone 

 

ANTİGONE (5 Ağustos 2007'de) DATÇA'DA

 

1983 yılında Cem Davran ve Feridun Fikri Bayar tarafından kurulan ve Hamdi Alkan'ın on dört yıl (1986-2000) süren genel yönetmenliği döneminde önemli prodüksiyonlar (Frank Wedekind'den "Tenor", Marcel Ayme'den "Başkası'nın Kellesi", Gürkan Gür'den "Metro Canavarı", vb.) gerçekleştirmiş ve metnin iğdiş edimesine karşıt bir gelenek ve amatör tiyatro çevresinde önemli bir farklılık yaratmış olan Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları 24 yıldır aralıksız tiyatro eğitim ve gösteri faaliyetlerini sürdürüyor. Amatör bir ruhla profesyonel seviyede tiyatro gösterileri hazırlamak ve üniversite öğrencilerini tiyatro sanatı ile tanıştırmak amacındaki grup, üniversite tiyatroları seviyesinde defalarca en iyi oyun, oyuncu, yazar ödülleri aldı.
 

Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları, şimdi de, Antik Yunan tragedya ustası Sofokles’in "Kral Oidipus"la birlikte en önemli başyapıtı olan "Antigone"yi sahneye koyuyor hem de şu iddiayla:

 

"Amaç, son yıllarda sıkça yapıldığı gibi Antik tragedyayı günümüze uyarlamak değil, aynen yüzyıllar önce bu topraklardaki biçimiyle sergilemek."

 

Prodüksiyon hakkında bilgi edinmek için TIKLAYINIZ
 

 

Demirkanlı tekrar atakta!

 

HAY ALLAH!

    

Mustafa Demirkanlı

28 Temmuz 2007

 

 

 

(Büktel'in mor harfli özür yazısı güncelleme ekinin hemen altında)

 

(Büktel'in kırmızı harfli güncelleme eki, anons yazısının hemen altında)

 

 

Demirkanlı'nın yeni yazısından tadımlık:

 

Öncesinde konuşabilseydik, Ertuğrul’a şunu söylerdim: “Yapma, Coşkun Büktel’in yaşamla arasındaki son bağı koparma, o, sansürlendiğini sanarak yaşama sarılıyor.” derdim, diyemedim.                                                                    (...)                                                                         Büktel’e göre, “Theope”yi sahneleyebilecek bir yönetmen Türkiye’de yoktur. Kendi sözleri.                                         (...)                                                                             Büktel sürekli şunu savunur: “Bu eseri sahneleyecek bir yönetmen yok.”

(CB'nin notu: Aslında Demirkanlı, sürekli, benim “Bu eseri sahneleyecek bir yönetmen yok.” dediğimi söyler ama tırnak içinde ve italik olarak yazıp bana mal ettiği o cümlenin kaynağını asla göstermemiştir/gösteremez.)

HAFIZA TAZELEYELİM:

Demirkanlı'ya karşı yazdığım son yazının (DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP) son paragrafları şöyleydi:

Bir insanın, yalnızca, "Burak Caney'i ait olduğu yere, sanal mezarlığa gömdük" cümlesini (bir sürü karşı kanıta rağmen) yeterli kanıt sayarak ve kanıta muhtaç bu salakça kanıta dayanarak; o cümleyi kurmuş olan insanı (Hilmi Bulunmaz'ı) "hacker" olmakla suçlaması için, belki hukuk nedir bilmeyen bir salak olması yetebilirdi; ama Bulunmaz'ı "hacker" sayan o salağın,  Bulunmaz'la arkadaş olan (dürüstlüğüyle maruf) Coşkun Büktel'in de "hacker" olduğunu ilan edebilmesi için, yalnızca salak olması yetmezdi; Mustafa Demirkanlı kadar insanlıktan nasipsiz, ahlaksız, yalancı, pespaye ve alçak olması da gerekirdi/gerekti.

Demirkanlı, umarım sözünü tutar ve bundan böyle (ismimi vererek ya da vermeden veya kendisi başka bir isim ardına gizlenerek veya örneğin, hacklenmeden kurtulduğu halde aylardır bir tek yazı yazmayan ve aslında söyleyecek bir şeyi kalmadığı için "hacklendim" numarasına yatmış olan, kimliği belirsiz, sanal şahıs Burak Caney'i tekrar devreye sokarak) bana sataşmaya kalkışmaz. Ama eğer kalkışırsa, Demirkanlı'ya cevap vermek için bir şartım var: Önce, belgelediğim tüm yalanları için ("tekrar okuyunca yanlış anlaşılabileceğimi anladım, aslında şöyle demek istemiştim" tarzında önemsizleştirme gayretine girmeden) açıkça/mertçe/Türkçe/netçe, hesap verecek ya da özür dileyecek. Ve bundan böyle Büktel hakkında herhangi bir suçlama yaparsa, o suçlamayı, kanıta muhtaç kanıtlarla, salakça iddialarla değil, Büktel'in kendi ifadeleriyle "somut" olarak, direkt kaynak göstererek, kanıtlayacak. Böyle yapmazsa, bundan böyle, (Burak Caney'i asla cevaplamadığım gibi) artık Demirkanlı'yı da cevaplamayacağım.

Ben hayatımı, onun yalnızca birkaç saniyede uydurduğu kasıtlı yalanları çürütmek için, günlerce kanıt belge toplamakla, bu kanıtları mantıklı ve tutarlı bir kompozisyon içinde okurlara sunmak için kılı kırka yarmakla, daha fazla harcamak zorunda değilim. Büktel/Demirkanlı Polemiği'ndeki yazılara rağmen Demirkanlı'nın ne mal olduğunu hâlâ anlamayanlar kaldıysa, zaten anlamak istemiyorlar demektir.

 Coşkun Büktel / 24 Nisan 2007

 

Demirkanlı'nın yeni atağı "HAY ALLAH" için:

 TIKLAYINIZ

Üç gün sonra, 31 TEMMUZ 2007. GÜNCELLEME:   Demirkanlı, benim cevap vermeyeceğimi öğrendikten sonra, yazısında sessiz sedasız bazı değişiklikler yaptı. Yazısı iki gün boyunca herkes tarafından okunup tüketildikten sonra,  Demirkanlı, gerektiğinde sansürcü olmadığını belgeleyebilmek için, yazısına, benim bazı yazılarımın linklerini ekledi.

Yazılarımda zaman zaman yinelediğim bir ifademi bir kez daha hatırlatmak ve okurları uyarmak yararlı olacak:

İnternet çok kaygan bir zemin. Kötü niyetli kurnaz sansürcülere, sonsuz ve muhteşem “cambazlık” imkânları sunduğu gibi, o cambazlıkları sureti haktan göstermek için, çok zengin bir  kılıflar ve bahaneler portföyü yaratıyor. Okurların çok uyanık olması, okuduğu bir yazının kimin tarafından ve nasıl sunulduğunu çok iyi kavraması gerekiyor.

(Bakınız: Coşkun Büktel, "Dost Sitelere")

Demirkanlı yazısının ilk versiyonunu (sitemizdeki versiyon) okumak için yukarıdaki TIKLAYINIZ linkini; sonradan ilaveli tiyatrom.com versiyonunu okumak ve aradaki farkları kendi gözlerinizle görmek için, aşağıdaki TIKLAYINIZ linkini kullanmalısınız.

ÖZÜR: Demirkanlı'nın yazısında yaptığı değişiklikler, link eklemek biçiminde olmamış, fark edebildiğim kadarıyla, "Ölüleri Gömün" konusunda bazı yeni  iddialar eklemesi biçiminde olmuştur. Demirkanlı'nın verdiği linkler renklendirilmediği için, onların  çalışmadıklarını sanmıştım. Oysa linkler bizdeki ilk versiyonda da var ve çalışıyor. Okurlardan ve Demirkanlı'dan özür dilerim. Yaptığım bu dikkatsizlik yüzünden yazıyı mor harflerle morartmayı özellikle tercih ettim.

1 saat sonra: GÜNCELLEME:  Demirkanlı yazısının bizdeki ve tiyatrom.com'daki iki versiyonunu bir kez daha ve daha dikkatle inceledim. Demirkanlı'nın ne dün, ne de daha sonra, herhangi bir değişiklik yapmadığına kanaat getirdim. "Timur yaptığı için, Demirkanlı da yapmıştır" diye bir önyargıya kapılmış olmalıyım. Evet, yalancı, iftiracı ve sansürcülerden her şey beklenir ama, yine de, insanları (seri katilleri bile) önyargısız değerlendirebilmeyi başarmak gerek. Okurlardan ve Demirkanlı'dan tekrar özür diliyor ve aşağıdaki notu da bu bilgi doğrultusunda düzeltiyorum.

TIKLAYINIZ

Not: 24 Nisan tarihli eski yazımızdan üç paragraf aktararak oluşturduğumuz biraz yukarıdaki "Hafıza Tazeleyelim" ara başlıklı bölüm, Demirkanlı'nın yazısı için yeterli cevaptır.

 

Vicdanlar uyanıyor mu ne?

 

THEOPE KONUSU VE TİYATROM.COM’UN SANSÜRCÜLÜĞÜ MESELESİ

 

     A. Ertuğrul Timur 

   27 Temmuz 2007

 

 

(Büktel'in kırmızı harfli güncelleme eki, anons yazısının hemen altında)

 

İki yıldır, tiyatro camiasındaki yazarları, eleştirmenleri, tiyatro sitesi sahiplerini, akademisyenleri; teşhir ettiğimiz skandalları görmezden gelmekle, okurlarından gizlemekle suçluyoruz. Hiçbiri, bir teki bile, tınmıyordu. Bundan şikayetçi olduğumuz sanılmasın! Biz haklıyız ve rahatız. Tuzumuz kuru. Onlar içine battıkları utanca, eğer katlanabiliyorlarsa, kıyamete kadar katlanabilirler! Umurumuzda olmaz. Ama taşıdıkları utancın unutulmasına, gündemden düşmesine izin vereceğimizi ummamalılar. Çünkü onların utanma eşiğini zorlamayı, sanatçı ve aydınlarımızın utanca ne derece dayanıklı olduğunu kanıtlamayı, sosyal ve tiyatral olarak, çok önemli bir misyon sayıyoruz. Çünkü bizce, sanatın olmazsa olmazları arasında birinci sırayı zeka ve yaratıcılık alıyorsa, ikinci sırayı da "vicdan" alıyor. (Birincilere sahip olmayanlarda genellikle ikincisi de bulunmuyor.)

Sonunda içlerinden biri (tiyatrom.com'un sahibi Ertuğrul Timur, geçen Haziran ayında, yani ancak iki yıl sonra, bize özel iki mail göndererek, tepki vermek gereğini hissetti. İlk özel mail'e, biz de, özel bir telefon görüşmesiyle cevap vermiş, ikinci mail'deki bahane ve tutarsızlıkları ise cevaplamak için mesai harcamamıştık. Sayın Timur, o bahanelerin inandırıcılığına güveniyorsa, onları kendi sitesinde yayınlasın, o zaman cevaplarız, diye düşünmüştük. Sayın Timur'un vicdanı nihayet uyanmışsa, bu konuyu nihayet tartışmaya karar vermişse, tartışma yalnızca özel maillerde ya da bizim sitemizde başlayıp bitmemeliydi. Timur konuyu sitesine taşımaktan kaçındığı sürece, Timur'a cevap vermeyecektik. (Mustafa Demirkanlı'ya da aynı tutumu takınmış, sitesine taşımadıkça, onun bize gönderdiği özel maillerini sitemize taşımamıştık.)

Sayın Timur, bize o iki özel mail'ini gönderdiği geçen Haziran'dan bu yana yeniden sustuktan sonra, sonunda, bugün, kendi sitesinde, "THEOPE KONUSU VE TİYATROM.COM’UN SANSÜRCÜLÜĞÜ MESELESİ" başlığını taşıyan bir yazı yayınladı. Yazısında, bize geçen Haziran'da gönderdiği o mailleri, sayın Timur, sanki 2 yıllık sansürü bağışlatabilecek bir delil olabilirmiş gibi sunuyor.

Sayın Timur, yazısını, mail olarak bize de göndermiş. Kendi mizanpajımızla "aynen" yayınlıyoruz! Yakında cevabını da yayınlayacağız.

TIKLAYIN

AYNI GÜN, 27 TEMMUZ 2007, 15.30. GÜNCELLEME:   Sayın Timur, yazısında bazı değişiklikler yaparak, "BENDE OLSAM Ö.NUTKU'NUN YAPTIĞINI YAPARDIM" temasını geliştirdi ve "ÇIKIŞ NOKTASI YANLIŞ OLAN BU POLEMİKLERİN DOLAYSIYLA YAYIN DEĞERİ DE YOKTUR." sonucuna vardı. Bir anlamda "Ben de Nutku'yum!" ya da "Hepimiz Nutku'yuz!" diyen sayın Timur'un eklemeleri bitene dek bekleyecek, yazdığı metnin bizim sitemizdeki versiyonuna değil, kendi sitesindeki "en son versiyonuna" görmek için tıklayınız!― cevap vereceğiz.)

 

"Ölüleri Gömün" skandalı: 3

 

İstanbul Şehir Tiyatrosu'na

(Kenan Işık ve Şenol Demiröz

döneminde) verdiğim   

 

DİLEKÇE

 

 

Coşkun Büktel  

24 Temmuz 2007

 

"Ölüleri Gömün" skandalının günümüzde vardığı yeni aşamaları aktarmaya başlamadan önce, skandalın geçmişini hatırlatmayı uygun buluyoruz.

 

22 Temmuz'u karşılıyoruz!

 

   

SIFIR RİSKLİ VAATLER

 

 

Coşkun Büktel  

18 Temmuz 2007

 

İlk kez olarak, Berfin/Bahar dergisinin Kasım 2005 tarihli 93. sayısında yayınladığımız, "Sıfır Riskli Vaatler" adlı mizah öykümüzü, 22 Temmuz seçimleri dolayısıyla, sitemizde bir kez daha gündeme getirmeyi uygun bulduk. Bizim komik olsun ve okur eğlensin diye yazdığımız bazı tutum ya da davranışların, bu seçim kampanyasında bazı parti liderlerince ciddi ciddi benimsendiğini gördük. Birbirlerine idam urganı ikram eden bu liderler, mizah konusunda bizim sınırsız sandığımız hayal gücümüzü bile aşabildiler. Helâl olsun!

TIKLAYIN

 

"Ölüleri Gömün" skandalı: 2

 

   

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DEVLET TİYATROSU "EVET" DEDİ, FAZİLET PARTİSİ'NİN ŞEHİR TİYATROSU "HAYIR" DİYOR

 

Coşkun Büktel  

17 Temmuz 2007

 

"Ölüleri Gömün" skandalının günümüzde vardığı yeni aşamaları aktarmaya başlamadan önce, skandalın geçmişini hatırlatmayı uygun buluyoruz.

 

Tiyatro sitelerimizin değerli sahipleri!...      Değerli eleştirmen ve akademisyenlerimiz!...

Lütfen, gözlerinizi daha sıkı yumunuz!     Lütfen, kulaklarınızı daha sıkı tıkayınız!

 

 

 

COSKUNBUKTEL.COM ARŞİVİ

 

 

COSKUNBUKTEL.COM 2007/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2006

 

 

 

 

 

Hilmi Bulunmaz'dan başka "kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" ve dam üstündeki saksağanların hesabını sormaya

Özerk Sanat Konseyi'nin özerkliğe utanç veren Fransız kopyacılığı veya dam üstüne saksağan kondurmacılığı

Hilmi Bulunmaz, kendilerine "düzeyli" ya da "seviyeli" diyen düzeysiz/seviyesiz sansürcülere, yalancılara ve iftiracılara (onların "ortak ses" başlığıyla ve iş birliği halinde yaptıkları dezenformatif yayınlara) karşı mücadelesini bıkmadan sürdürüyor. (Bakınız: Bulunmaz, "Ortak Ses"e tek tek yanıtlar.)

Bulunmaz, bu mücadele sırasında Coşkun Büktel dahil pek çok kişinin "atladığı" olumsuzlukları da, "kuyumcu dikkati" sayesinde saptayarak teşhir ediyor.

"Demokrasi", "temiz yayıncılık", "düzey", "seviye", "sanat", "özerk", "konsey" gibi iri lafların kolayca ve sıklıkla kullanıldığı ülkemizde bu kavramları kullananların bu kavramlara uygun davrandıkları, ne yazık ki, değil sıklıkla, nadiren bile görülemiyor. Hilmi Bulunmaz, son yazısında, kendilerine kolayca ve "kendinden menkul" olarak "Özerk Sanat Konseyi" adını takmış birtakım kişilerin, aslında, sanatla ve özerklikle ne kadar "bağdaşmaz" olduklarını; Fransız kaşığıyla Türk boku yeme çabası içinde, dam üstüne nasıl saksağan kondurduklarını, somut ve "görsel" kanıtlarla sergiliyor; mantığa dayanan zihin açıcı analizlerle ilgilileri terbiye ederken, tiyatromuzdaki insan malzemesinin kalitesizliği bahsinde, okurları da, bir kez daha, aydınlatmış oluyor.

Bulunmaz'ın söz konusu yazısını okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

Havanda su dövenlerin sansürü

————————————

Kültür bakanı Ertuğrul Günay'ın önemsiz bir demecine büyük önem atfeden Hilmi Bulunmaz, sosyalist bir iyimserlikle, artık "Çanak yalamak zorlaşacak!" diye başlık atıyor ama...

Üstünde göstermelik olarak bir oturan varsa da, aslında kültür bakanlığı koltuğu bomboş...

Hilmi Bulunmaz, "Çanak yalamak zorlaşacak!" başlıklı yazısına şu iyimser paragrafla başlıyor:

Yaptığımız yayınlar etkisini göstermeye başladı. Sürekli olarak vurguladığımız; “Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın çömezi Lemi Bilgin’in çanağının kulpunun kenarını yalayan” söylemi, Ertuğrul Günay’ı etkiledi. Başka etmenlerin de bir araya gelmesiyle, Kültür Bakanı, çanağın yalanmasını zorlaştırma kararı aldı!...

(Kaynak: Bulunmaz, "Çanak Yalamak Zorlaşacak".)

Günay'ın çanak yalamayı zorlaştırma kararı aldığına dair aşırı iyimser Bulunmaz yorumuna, ben, ne yazık ki, ne kadar istesem de, katılamıyorum. Bulunmaz'ın aktardığı haber, bence, bu kadar iyimser yorumlanmaya müsait öğeler içermiyor. Bakan oluncaya dek, sıradan bir politikacı olmadığını kanıtlayan çok güçlü çıkışlarla parlak bir kariyer yapmıştı Günay; ama bakan olduğundan bu yana, ne yazık ki, AKP'ye ve sıradanlığa teslim olmuşluğunu kanıtlayan "icraatsız konuşmalarla" o parlak kariyerini harcamaktan başka bir şey yapmıyor. Koltuğunu yalnızca, göstermelik olarak, sırf üstünde oturan biri bulunsun diye, sırf boş kalmış gibi görünmesin diye, dolduruyor. Ama aradan aylar geçmesine rağmen, kültür alanında halk yararına yapılan hiçbir somut icraat göremediğimize göre; bir insanın kaba etleriyle ısınıyor olmasına rağmen, kültür bakanlığı koltuğu, aslında ("esasında") bomboş duruyor.

Hilmi Bulunmaz'ın iyimser bir yorumla okurlarına aktardığı demecinde, bakan Günay, aslında tüm sıradan politikacılar gibi, bir sürü şey söyleyerek hiçbir şey söylememeyi başarmış görünüyor. Sayın Günay, tıpkı sıradan politikacılar gibi, hiçbir somut cümle kurmadan, "genel konuşarak", durumu idare etmeye, kamuoyunu oyalamaya bakıyor; ama sıradan politikacılardan yine de farklı olarak, kamuoyunu oyalarken kendini hiçbir somut vaatle bağlamayarak, kendi (yeni) standartları içinde, güya dürüst de kalıyor. Bence, açık, somut ve net konuşamadığına göre, Bulunmaz'ın aktardığı  demeci, Günay'ın çanak yalamayı zorlaştıracağı biçiminde yorumlamak yerine; çanağı yalnızca kendine ve AKP'ye itaat edecek kadrolara yalatacağı (peşkeş çekeceği) biçiminde de yorumlamak mümkün.

Umarız ki, sayın Günay'ın söyledikleri gazeteciler tarafından eksik ya da yanlış aktarılmış değildir. Daha doğrusu, tam tersine, umarız ki, sayın Günay'ın demeci eksik ya da yanlış aktarılmış, Ertuğrul Günay, bir kez daha gazetecilerin azizliğine uğramıştır. (Sayın Günay'a daha önce gazetecilerin ve onların yüzünden Bulunmaz ve benim, yaptığımız haksızlık için, bakınız: "Ertuğrul Günay sayfası")

Ertuğrul Günay, Bulunmaz ve Büktel'in yayınlarına, özellikle de, Lemi Bilgin hakkında kendisine kamuoyu önünde yaptığımız (Lemi Bilgin'in halka ve tiyatro sanatına karşı suç işlediğinin somut belge ve kanıtlarıyla dolu) suç duyurusuna (Bakınız: Büktel, "Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, DT Genel Müdürü Lemi Bilgin'i Derhal Görevden Almalıdır") ulaşmış mıdır, ulaşmamış mıdır, bunu kesin bilemiyorum, ama bildiğim bir şey var: Tüm yetkileri ve devlet olanaklarını elinin altında bulunduran bir bakan olarak, (bakanlığıyla ilgili en çarpıcı hakikatler, tüm tiyatro yayınlarınca, tüm internet sitelerince sansür edilip okurlardan ve Günay'dan veya Günay'ın danışman ordusundan gizleniyor olmasına rağmen) Ertuğrul Günay, tıpkı, ilim Çin'de bile olsa ulaşmak zorunda olduğu gibi, hakikat yalnızca  coskunbuktel.com'da bile olsa, hakikate ulaşmak zorundaydı. Kaldı ki, söz konusu hakikati kısmen de olsa, biz, Vatan gazetesinde bile duyurabilmiştik. (Bakınız: "Büktel'in Vatan röportajı".)

Ulaşmadıysa veya ulaştığı halde halka karşı işlenen sanatsal bir suça duyarsız kaldıysa; sıradan politikacılar gibi düşünüp, (zaten "bu tür suçlar nedeniyle" popülerliğini kaybetmiş olan) tiyatro sanatının oy potansiyelini yeterli görmeyerek, somut kanıtlara rağmen halka ve tiyatro sanatına karşı işlenen suça aldırmadıysa; dikkatini daha sıradan ama daha popüler başka konulara (örneğin, dört yıl önce müziğine yapılan sansürü sineye çektiği halde, bugün başka bir ülkeye yerleşmekten söz eden Fazıl Say'a) yöneltmeyi daha "rantabl" bulduysa; tespitimiz bir kez daha kanıtlanmış demektir. Bakanlık koltuğu üstünde bir oturan bulunduğu halde, aslında boş demektir.

Bulunmaz'ın sosyalist iyimserlikle kaleme aldığı yazı, bakan Günay'ın demecini "aşırı yorumlamış" olmasına rağmen, "çanak yalamak" olgusu üzerine enteresan tespitler içeriyor. Tavsiye ediyor ve link veriyoruz:

"Çanak yalamak zorlaşacak!"

————————————

Tiyatro tartışmasında "vıdı vıdı" modası geçiyor mu?

TOMEB başkanı Orhan  Kurtuldu, TOBAV İstanbul başkanı Murat Karasu'yu, "kelime kelime alıntılayarak", en inandırıcı biçimde cevaplamış.

Orhan Aydın ve Murat Karasu'nun birbirlerine karşıt (birbirlerine isim vermeden çelme takmaya çalışan) yazılarından aktardığım iki somut örnekle, bu iki "örgütçü" tiyatrocunun vıdı vıdı etmekten öteye gidemediklerini daha önce göstermiştim. (Bakınız: Büktel, "Vıdı Vıdı".)

Karasu'yu bilmem ama,  (tıpkı,"beni sansürden vazgeçiremezsin, bana demokrat olmayı dayatamazsın" dercesine, fıkra lazları gibi, yanlışlarında inadım inat tavrına giren, tiyatrom.com sahibi A. Ertuğrul Timur —bir diğer adıyla 3. Abdülhamid) misali; Orhan Aydın da, benden ders almayı kendine yediremediği için olsa gerek, "bana bilimsel tartışma yöntemlerini dayatamazsın" dercesine, vıdı vıdı yöntemleriyle yazmaya inatla devam ediyor. Büktel'in bilimsellik ve demokrasi dayatmalarına karşı çıkan Orhan Aydın, 3. Abdülhamid'in sansür  dayatmalarına karşı çıkmayı aklıından bile geçirmiyor. Orhan Aydın, vıdı vıdı yöntemlerinde sakınca bulmadığı gibi, 3. Abdülhamid'in sitesinde yazı yayınlamakta da sakınca bulmuyor.

Ama üçüncü bir örgütçü tiyatrocu, TOMEB başkanı Orhan Kurtuldu, (henüz 3. Abdülhamid'in sansür dayatmasına karşı çıkabilecek kadar demokrat bir bilinç olgunluğuna sahip olmasa da) Orhan Aydın'ın inatla reddettiği Büktel önerisini/yöntemini, hiç yüksünmeden, benimsemiş görünüyor. Orhan Kurtuldu, Murat Karasu'yu cevaplarken, Karasu'nun görüş ve iddialarını okurlardan saklamayarak; onları cümle cümle ve tahrif etmeksizin, bir tek kelimesini bile görmezden gelmeksizin okurlara aktararak; bir kere o görüş ve iddialardan çekinmediğini en başta kanıtlamış oluyor. Bu, öyle her babayiğidin yapabileceği, yalnızca Büktel'e özenmenin yetebileceği bir yöntem değil. Bu yönteme, ancak haklılığından emin olanlar, okurların bilme hakkına saygı duyanlar ve karşı tarafın muhalefetinden çekincesi olmayanlar itibar edebilir. Umarız ki, Orhan Kurtuldu, gelecekte de, bu tartışma yöntemini sürdürmesine izin verecek haklı zeminlerde kalmayı ve vıdı vıdı yaparak taraftar toplamaya çalışmak gibi kendini ve okurlarını aşağılayan yöntemlerden (hatta belki de 3. Abdülhamid'in sitesinden bile) uzak durmayı başarabilir; bunların "tümünü" başarmasına yetecek bir demokratik olgunluğa sahip olabilir.

Karasu'yu kelime kelime cevaplayan Kurtuldu'nun  yazısını okumak için, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

MURAT KARASU'YA CEVAP

————————————

"Seviyeli" sansürcü Timur'dan, (Timur'un penis büyütme ilanlarına aracılık ettiğini ortaya çıkaran) Hilmi Bulunmaz'a sinirli cevap:

"Canınız Cehenneme"

tiyatrom.com sitesi sahibi A. Ertuğrul Timur, aracılık ettiği "penis büyütme ilanları" ile ilgili olarak, bugün, Hilmi Bulunmaz'a peş peşe iki cevap yazısı gönderdi.

Timur'un, özellikle 2. cevap yazısı; sanal şahıs Burak Caney'in Büktel ve Bulunmaz'a yönelik yeni kepazeliklerinden biri zannedilecek kadar sinirli bir ruh halini yansıtıyor.

Başlığa koyduğumuz ifade, Burak Caney'in takma ad ardına sığınarak korkakça, manyakça savurduğu hakaretlerden biri değil; başlığa koyduğumuz ifade, kontrolünü iyice kaybetmiş olan "Seviyeli" sansürcü Timur'un, "normal olduğunuzu sanmıyorum" dediği Bulunmaz ve Büktel'e, kendi açık adıyla yönelttiği, haksız ve anlamsız bir vandalizm örneği...

Aracılık ettiği "penis büyütme ilanları" hakkında "seviyeli" sansürcü Timur'un Hilmi Bulunmaz'a gönderdiği cevap yazıları için lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

Hilmi Bulunmaz'dan, (tiyatrom.com'un aracılık ettiği penis büyütme ilanlarıyla ilgili olarak) "seviyeli" yayıncı A. Ertuğrul Timur'a dostça bir uyarı

TIKLAYINIZ!

————————————

Sansürün her derecesini (öldürme, hapis, örtbas etme, yalan, tahrif, dezenformasyon, çifte standart, görmezden gelme) şiddetle lanetliyoruz

Gazeteci Mehmet Bakır, (yazdıkları beğenilmediği için) hapiste

Bu ülkede, hakikati hakim kılmak için, değil yalnızca halkı, ilerici demokrat aydın ve sanatçıları bile, tiyatrocuları bile (hatta hukukçuları bile) hâlâ aydınlatmamız gerekiyor. Sansürlü ve sansürcü kafalar, ilerici demokratlar arasında bile hâlâ büyük bir çoğunluk oluşturuyor. Herkes kendi faşizmini (kendi yaptığı sansürü) kutsuyor, yalnızca karşı tarafın sansürünü lanetliyor. Beğenmediği görüşleri okurlara "teşhir ederek" eleştirmeye hiç kimse yanaşmıyor. Herkes, beğenmediği görüşleri okurlardan saklayarak (o görüşleri sansür ederek)yalnızca lanetlemekle yetiniyor. Hele bizzat kendisine (şahsına) karşı olan görüşleri okurların dikkatine sunabilecek kadar, onları tahrif etmeden aktarabilecek kadar, o görüşlere link verebilecek kadar (ama kurnazlık edip sitenin genel adresine değil, bizzat söz konusu görüşlerin yer aldığı sayfanın adresine link verebilecek kadar) kendine güvenli, demokrat insanlar, ne yazık ki, "ilerici demokratlar" arasından bile çıkmıyor. Hiç kimse tartıştığı insanı demokrasiye layık bulmuyor, herkes tartıştığı insanı "sansüre" layık buluyor. (Bakınız: "Günümüzün Abdülhamid'i") Bu, elbette, sansüre layık bulunanları değil, sansüre layık bulanları aşağılayan bir durum. Onların, (eğer karşı çıkıyorlarsa) karşı çıktıkları faşistlerden aslında farklı bir kafa yapısına sahip olmadıklarını (Halk deyimiyle,  "aynı bokun soyu" olduklarını) faşistlerle aynı kültürden geldiklerini, kafalarının aynı biçimde çalıştığını kanıtlayan bir durum. Çünkü yalnızca "kendine Müslüman" olmakla Müslüman olunamadığı gibi, yalnızca "kendine demokrat" olmakla da, demokrat olunamıyor. Esas olan, can düşmanın dahi olsa, karşındakine demokrat olabilmektir. Karşındakine demokrat olmak, ona ikiyüzlü bir nezaketle "sayın" diye hitap etmek demek değildir; karşındakinin eylem ve görüşlerini nefretle aşağılayıp lanetlesen bile, onun beğenmediğin görüşlerini sansür etmemek, okurlardan saklamamak, okurların doğru yargıya varabilmesi için, karşı tarafın görüşlerini de, tahrif etmeden okurlara aktarmak ve kaynak göstermek, (tam adrese) link vermek demektir. Bunun aksine davrandığında, karşı tarafın demokrasiye layık olmadığını değil, yalnızca kendinin demokrat olmadığını, demokratik olgunluğa ulaşmadığını kanıtlamış olursun.

Türk tiyatrosunun sanatsal ruhunu kaybettiğini kanıtlayan en çarpıcı olguları ("Özdemir Nutku ve OYÇED skandalı", "Çığ skandalı", "Omurgasızlar skandalı", "Ölüleri Gömün skandalı", vb) görmezden gelmeyi tercih etmiş olan, tiyatroevi.com, neyse ki, gazeteci Mehmet Bakır'a (hapis yöntemiyle) uygulanan sansürü görmezden gelmemiş. Bu sayede bizim de görmemizi, ve görenlerin artmasına katkıda bulunmamızı sağlamış.

Bernard Shaw, öldürmenin bile bir sansür ("sansürün ekstrem biçimi") olduğunu savunmakta haklı ise; düşünceye uygulanan hapis cezasının da bir sansür, sansürün "daha az ekstrem" bir biçimi olduğunu rahatça  söyleyebiliriz.

tiyatroevi.com, keşke Mehmet Bakır'ın mahkum olmasına neden olan yazısını ve yazıyı mahkum edenlerin gerekçelerini de yayınlasaydı. O zaman Mehmet Bakır'ın fikir suçlusu olduğunu daha kesin biçimde görmüş olurduk. Hilmi Bulunmaz ve ben, tiyatro dışı alanlardaki sansür uygulamalarına yetişmekte ve demokratik yöntemlerle müdahalede yetersiz kalıyoruz. Koskoca Türk tiyatrosuna yalnızca 2 demokrat yetmiyor. (Kaldı ki, Bulunmaz'ın demokratlığı da tamamen katıksız değil; kendini demokrat olmaktan önce sosyalist olarak tanımlamayı tercih ediyor. Ama yine de hakikatle yüzleşmekten kaçındığına bir kez bile tanık olmadığım için, Bulunmaz'la tam demokrasi ortak paydasında buluşabiliyor ve hakikati hakim kılma aydınlanma mücadelesinde sıkı bir işbirliğini sürdürebiliyoruz.)

Aşağıda, tiyatroevi.com'da gördüğümüz acı habere link verirken, (hiç tanımadığımız) Mehmet Bakır'a şans ve metanet diliyor; İsmail Beşikçi'nin hapislerde çürümesi nedeniyle, dışarda olmaktan yıllardır zaten adeta utanarak yaşarken, artık daha da fazla rahatsız olacağımızı belirtiyor ve hangi taraftan gelirse gelsin (ulusalcılar veya ikinci cumhuriyetçiler iki tarafın da yalnızca "kendine demokrat" olduğunun pek çok örneği var) sansürün her derecesini (öldürme, hapis, örtbas etme, yalan, tahrif, dezenformasyon, çifte standart, görmezden gelme) şiddetle lanetliyoruz:

Mehmet BAKIR yarın hapiste!

————————————

Demirkanlı, Timur ve Kaya, Burak Caney denen piçi bizim kapımızın önüne bırakmaya çalışıyorlar

BAŞKA KAPIYA!...

tiyatrom.com sahibi A. Ertuğrul Timur'un Demirkanlı yalanlarına verdiği desteği yazmıştık. (Bakınız: Büktel, "Timur'un akılsız ve ahlaksız ittifakları".) Timur, şimdi de, Türk tiyatro tarihini 1907'de başlatan ve Shakespeare'in kaçıncı yüzyılda yaşadığını bile bilmediği halde "İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni" olmakla övünen Yaşam Kaya'yı destekliyor. Büktel ve Bulunmaz'a karşı Demirkanlı ve Kaya ile ittifak kurup, kendi cevap yazısını, Demirkanlı ve Kaya'nın cevap yazılarıyla aynı çerçevede ve "Tiyatro Yayıncılarından Ortak Ses" başlığı altında sitesinin (tiyatrom.com) baş köşesinden anons ediyor.

Kaynak: "Temiz Tiyatro Temiz Yayıncılık" (Kaya), "Kirlenen İnternet Değil, Bu O İnsanların Kendi Beyin ve Söz Kirliliği" (Timur) ve "İnternet kirliliği, hakaretler ve gerçekler..." (Demirkanlı)

Bilindiği üzere, Büktel, pazarlama başarılarıyla övünen Yaşam Kaya'nın cehaletini, Kaya'nın kendi sözleriyle belgelemişti. (Bakınız: Büktel, "Yaşam Kaya, 'İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni' olmakla övünüyor.") Tiyatro sanatıyla ilgili olarak en kaba bir tarihsel perspektiften yoksun olan Yaşam Kaya ise, Büktel'e karşı yazdığı cevap yazısında ("Temiz Tiyatro Temiz Yayıncılık"), hiçbir şeyi belgelemeye gerek duymadan, Büktel'i düzeysizlikle suçluyor. 

Kaya'nın hatalarını düzeltip Shakespeare'in kaçıncı yüzyılda doğduğunu ve Türk tiyatrosunun kaçıncı yüzyılda başladığını kendisine hatırlattığı için Büktel'e teşekkür etmek ya da hataları için okurlardan özür dilemek gereğini duymayan "düzeyli" eleştirmen Yaşam Kaya, Büktel'e artık saygısının kalmadığını söylüyor. Ve tabii, cevap yazısında, cevaplaması gereken asıl konulardan (Shakespeare'in yaşadığı yüzyıl ve Türk tiyatro tarihinin başladığı yüzyıl hakkında yaptığı yanlışlardan) zinhar söz etmiyor. Kaya düzeltme için Büktel'e teşekkür etmek zorunda kalmasın ve okurlar Kaya'nın yaptığı yanlışların farkına varmasın diye, Kaya'nın röportajında yer alan somut yanlışlar ("İngilizler, 1400’lü yıllarda Shakespeare’ in çıkışı dünyayı sarsmıştır. İngiliz tiyatrosu 400 yıllık bir tarihe sahiptir fakat Türk tiyatrosu daha 100 yıllık bir süreci kapsar. İlk başlangıcı Şinasi’nin Şair Evlenmesi’dir.") bugün (7 Aralık 2007) itibariyle bile hâlâ, fıkra lazı inadıyla, düzeltilmeden bırakılıyor. Okurların somut yanlışlarla dezenforme edilmesine, internette bilgi kirliliği yaratılmasına hiçbiri aldırmıyor.  

Demirkanlı / Timur / Kaya üçlüsü, "Temiz Tiyatro Temiz Yayıncılık" (Kaya), "Kirlenen İnternet Değil, Bu O İnsanların Kendi Beyin ve Söz Kirliliği" (Timur) ve "İnternet Kirliliği, Hakaretler ve Gerçekler..." (Demirkanlı) başlıklı yazıları, "Tiyatro Yayıncılarından Ortak Ses" üst başlığı altında yayınlamakla; yani sürekli olarak "temiz yayıncılık", "temiz yayıncılık", "temiz yayıncılık" diye bağırıp durmakla; kendilerine dair  açıkladığımız (somut olgularla kanıtlanmış) kirli gerçekleri  örtbas edebileceklerini düşünüyorlar.

Hoşlanmadıkları gerçekleri devekuşları gibi görmezden gelmeyi, sansür etmeyi, okurlara "temiz yayıncılık" diye yutturmaya kalkışan bu cahil ama "seviyeli" üç kafadar; bugüne dek Bulunmaz ve Büktel'e Demirkanlı yöntemleriyle çamur atmasından başka hayat belirtisi görülmemiş olan Burak Caney'i de (o arada el çabukluğu marifetiyle) Büktel ve Bulunmaz'a yamıyor; Burak Caney'in ne işle uğraştığını bilen okurların zekâsına küfretmiş olmaya aldırmaksızın, Burak Caney'i Büktel ve Bulunmaz'ın arkadaşı (hatta Bulunmaz'ın ta kendisi) ilan edecek düzeye kadar alçalıyorlar. (Bakınız: Timur, "Kirlenen İnternet Değil, Bu O İnsanların Kendi Beyin ve Söz Kirliliği" .) Yani "temiz yayıncılık", "temiz yayıncılık" diye diye, sansürün en kirli yöntemleriyle okurları  dezenforme etmekte sakınca görmedikleri gibi; "düzey", "düzey" diyerek, çirkefliğin en dip düzeyine varmakta da sakınca görmüyorlar.

Burak Caney diye biri cismen yoktur. Burak Caney, yalnızca söylediklerinden ibarettir ve Demirkanlı / Timur / Kaya üçlüsü ne söylüyorsa Burak Caney de onu söylemektedir. Aradaki fark özde değil, yalnızca biçimdedir. Burak Caney,(adını gizlemenin rahatlığıyla) Demirkanlı / Timur / Kaya üçlüsünün söylediklerini onlardan daha rahat (iğrenç) bir üslupla söylemekte; özellikle Demirkanlı'nın iğrenç yöntemlerini kullanarak, Büktel ve Bulunmaz hakkında aslı astarı kanıtı olmayan kasıtlı yalanlar yaymakta; böylelikle, Büktel ve Bulunmaz'ın, Demirkanlı / Timur / Kaya gibi "temiz yayıncılar" hakkında  açıkladığı kirli gerçekleri örtbas etmeye, kendi halince, çabalamaktadır. Caney bu çabasında başarılı olabilseydi, Demirkanlı / Timur/ Kaya üçlüsü, bugün onu bir piç gibi önüne bırakacakları bir kapı arıyor olmayacaklardı.

Ama Caney denen piçlerini bizim kapımıza bırakamazlar. Caney'in yaptıkları ve kiminle uğraştığı kabak gibi ortadayken, Demirkanlı / Timur/ Kaya üçlüsünün, insanları Caney'in kimliği ve aidiyeti konusunda yanıltmaya, onu Büktel ve Bulunmaz'ın kapısına bırakıp Büktel ve Bulunmaz'ı onun düzeyiyle suçlamaya kalkışmaları, umutsuz bir kurnazlıktır. Başaramazlar. Kimseyi inandıramazlar. Piçlerini bizim kapımıza bırakamazlar...

Başka kapıya!...

***

Sansürcü Timur'un akılsız ve ahlaksız ittifakları

tiyatrom.com, Demirkanlı'nın yeni yalanlarını, "Büktel'e karşı olduktan sonra her türlü yalanın başımın üstünde yeri var" dercesine, bağrına basıp ana sayfasının baş köşesine koydu

Türkiye'nin en fazla izlenen tiyatro sitelerinin, kendilerini dezenformasyon misyonuna adamış olmaları; hakikate sahip çıkan insanları karalamak ve hoşlanmadıkları  gerçekleri örtbas etmek için her gün binlerce genç okuru yalanlarla zehirliyor olmaları; ne yazık ki, o sitelerden tanıtım ya da propaganda amacıyla yararlanan (ve kendilerini "muhalif" olarak tanımladıkları halde, aslında haklıdan yana olmaya asla cüret edememiş ve her zaman güçlüden yana tavır göstermiş; hem suçlu hem güçlülere karşı "açıkça, mertçe, Türkçe, netçe" mücadele etmek riskine asla girmemiş ve muhalefet yapıyorum diye hiçbir risk taşımayan vıdı vıdılarla vakit geçirmiş) tiyatro insanlarımızın umurunda değil.

Çünkü tiyatro insanlarımız adalet duygusuna sahip değil. Bize göre, adalet duygusu bir sanatçıyı sanatçı kılan olmazsa olmazların başında geldiği için de; bize göre tiyatrocularımız sanatçı değil. (Tiyatrocularımızın yalnızca etik kıstaslardan değil, estetik kıstaslardan da sınıfta kaldığını eleştiri kitaplarımızda  "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" ve internet yazılarımızda yer alan yüzlerce somut kanıtla zaten belgeledik.)

Tiyatro insanlarımızın, hakikate sahip çıkma bahsinde böylesine "defolu" karakterler sergilemesi ve ahlak dışı, pragmatist bir tavır benimsemesi; kendilerini ahlak ve adalet gibi kavramlarla sınırlamaya zaten gerek görmeyen ve "ticaretine bakan" site sahiplerinin elini fazlasıyla güçlendiriyor. Menfaatlerini azınlığın yanında değil, çoğunluğun yanında gören bu ticaret erbabı, ülkemizde hakikatin hep yalnız kaldığını, örgütlenemediğini fark ettikleri için, çoğunluğun desteklediği yalanlardan yana olmayı daha rantabl buluyor. tiyatrom.com sahibi A. Ertuğrul Timur da, bu ticaret erbabının sıradan bir örneği.

"Yaşasın Sansür" başlığının yaratıcısı olan Timur'u sansürcü tutumu nedeniyle daha önce de birçok kez eleştirmiş ve kendisiyle polemiğe de girmiştik. (Bakınız: "Yaşasın Sansür" Skandalı.) Timur, sansür, tahrifat, saptırma, dezenformasyon gibi yöntemlere kolayca başvuran bir şahıs olmasına rağmen, kolayca yalan söyleyebilen biri değildir. Hele Mustafa Demirkanlı gibi bir yalan makinesi olmayı göze alabilecek kadar gözü kara hiç değildir. Çok fazla mecbur kalmadıkça, Timur, Demirkanlı yalanları gibi apaçık somut yalanlar söylemeyi tercih etmez. Bünyesinde hâlâ kirlenmedik insani bir şeyler kalmış olması yüzünden yalanı bir yöntem olarak benimsemeyi hâlâ beceremiyor olsa da; enteresandır, bizim Timur, yalancılarla ittifak kurmayı öteden beri kolayca becermekte, yalancıları desteklemekte hiç sakınca görmemektedir. Bu, onun (kendisini fıkra lazına benzetmemize neden olan) tuhaflıklarından biri olsa gerektir; Timur, herhalde, fıkra lazı kurnazlğıyla, yalanı ve yalancıyı desteklemenin yalan söylemekten daha az vahim bir tutum olduğunu zannetmektedir.

Şu an itibariyle 21 rakamına ulaşmış olan "Demirkanlı Yalanları Sergisi"ne zaman zaman link verdiğimiz için, bu sitenin okurları, Demirkanlı yalanlarının ne kadar somut birer gerçek olduğunu ve 21 yalanından herhangi birini kanıtlaması halinde Hilmi Bulunmaz'ın Demirkanlı'ya Limousine vereceğini ve "vermezsem adiyim, kanıtlamazsa Demirkanlı adidir" dediğini biliyorlar. Demirkanlı'nın bu yalan sergisini haftalardır çaresizce ve sessizce izlediğini biliyorlar. Bu yalanlara karşı verilecek cevabı olan dürüst bir insanın daha en başında tepki göstereceğini ve o cevabı vereceğini biliyorlar.

Demirkanlı ancak haftalar sonra, rakam yirmiye dayandıktan sonra nihayet tepki verdi ama cevap veremedi. Çünkü aynı yalanları bir kez daha tekrarlamak o yalanlara cevap vermek anlamına gelmiyor. O yalanları gerçek kılmıyor. Demirkanlı bunun farkında olduğu için, haddini bilmiş ve Bulunmaz'ın yakasına yapışmaya, "ya Limousine'i verirsin, ya da adisin!" iddiasında bulunmaya kalkışmamış. Sadece, kimsenin anlamayacağı karmakarışık cümleler kurarak "Demirkanlı Yalanları Sergisi"ne cevap verir gibi yapmış. "Onca yalanın sergilendiği halde bir tekine bile cevap verememiş olmaktan utanmıyor musun?" diye soranlara "ben cevabımı verdim" diyebilmek için; yeni yeni yalanlarla mürekkep balığı gibi mürekkep salarak, somut gerçekleri bulanık hale getirmeye çalışmış.

Ve bizim Timur, Demirkanlı'yı bu dezenformasyon çabasında da yalnız bırakmamış. Aylar önce iftiracı Özdemir Nutku'nun iftirasını desteklediği gibi, Timur, bugün de yalan makinesi Mustafa Demirkanlı'nın yalanlarını  destekliyor.

Demirkanlı ki daha önce bir yazısının başlığında gerçekleri "yalanlar" olarak adlandırmaktan çekinmemişti (Bakınız: "Yalan 21") o her zamanki geleneksel utanmazlığıyla bir kez daha gerçekleri ters yüz ederek, yazısının başlığında bu defa da yalanları "gerçekler" olarak adlandırıyor. (Bakınız: Demirkanlı, "İnternet kirliliği, hakaretler ve gerçekler...")

Ve Coşkun Büktel'in "açıkça, mertçe, Türkçe, netçe" olarak, gayet "anlaşılır" bir dille açıkladığı belgeli hakikatlere asla itibar etmemiş olan A. Ertuğrul Timur; Demirkanlı'nın "gerçekler" adını verdiği (ve açıklamaktan çok örtbas etmeye yarayan bulanık cümlelerle kompoze ettiği) yeni yalanlarını, "başımın üstünde yeri var" diyerek, sitesinin baş köşesine yerleştiriyor. Okurlarını yalanlar konusunda uyarmaya gerek görmeden... Başka sitelerde yer alan karşı görüşlere link vermeyi asla düşünmeden... Tek yanlı enformasyonla (yalanlarla) okurları zehirlemekte hiç tereddüt etmeden, hiç utanma hissetmeden...

Aşağıda, Timur'un ana sayfasına link veriyoruz. Şu anda baş köşeye Mustafa Demirkanlı'nın (diğer yazarlardan iki kat daha büyük) bir fotoğrafı konarak yazısına link verilmiş. Daha sonra neler olur bilemiyoruz.

www.tiyatrom.com

————————————

Shakespeare'in değil doğum tarihini, hangi yüzyılda yaşadığını bile bilmeyen; en az 150 yıllık Türk tiyatro tarihinin 100 yıl önce, yani 1907'de başladığını sanan 

Yaşam Kaya, "İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni" olmakla övünüyor

Yeditepe Üniversitesi gazetecilik bölümü öğrencisi (belki de öğretim görevlisi) Neslihan Ece Uncuoğlu, bir tiyatro eleştirmeni ile röportaj yapmaya karar vermiş ve bula bula Yaşam Kaya'yı bulmuş. Kaya da Uncuoğlu'na, tiyatro sanatıyla ilgili olarak; yüzlerce kez tekrarlandığı için artık 12 yaşındaki çocukların bile ezberlediği klişeleri (seyircimiz eğitimsizdir, popüler değilseniz kimse sizinle ilgilenmez, Londra'da İstanbul'dakilerden daha çok tiyatro vardır, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra politik tiyatro gerilemiştir, ülkemizde tiyatro meslek haline gelmemiştir, vb) bir kez daha tekrarlamış.

Yaşam Kaya'nın ya da herhangi bir tiyatro insanının yaratıcı ve yetenekli olmasını beklemiyoruz; ama herkesin ve "İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeniyim." diyen Yaşam Kaya'nın tutarlı olmasını bekliyoruz.

Yaşam Kaya, Uncuoğlu'na verdiği röportajda da bir kez daha yinelediği üzere, "İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni" olmakla övünen bir eleştirmendir(!). coskunbuktel.com okurları, eserleriyle değil de, bu tür pazarlama başarılarıyla övünen insanlara güvenilmemesi gerektiğini iyi biliyorlar; çünkü onlar, Rusya'yı sarstığı söylenerek pazarlanan Tuncer Cücenoğlu oyunu "Çığ" hakkındaki (diğer tüm sitelerin görmezden gelerek okurlarından gizlediği) nahoş gerçekleri biliyorlar. (Bakınız: Büktel, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?")

Uncuoğlu'na verdiği röportajda, "İngiliz tiyatro dergilerini inceliyorum sıklıkla" diyen Yaşam Kaya; İngiliz (bu arada Türk) tiyatrosu hakkında şu "değerli"  bilgilerle insanları aydınlatmaktan(!) da geri durmuyor:

"İngilizler, 1400’lü yıllarda Shakespeare’ in çıkışı dünyayı sarsmıştır. İngiliz tiyatrosu 400 yıllık bir tarihe sahiptir fakat Türk tiyatrosu daha 100 yıllık bir süreci kapsar. İlk başlangıcı Şinasi’nin Şair Evlenmesi’dir."

Ben, İngiltere'de eleştiri yayınlayamıyorum, İngiliz dergilerini de (eski kitapçılarda ara sıra bulduğum eski sayılarının  dışında) düzenli izleyemiyorum. Ama, Shakespeare'in 1564'te doğduğunu (yani, Yaşam Kaya'nın dediğinin tersine "1400’lü yıllarda" değil, 16. Yüzyıl'ın ikinci yarısında  ortaya çıktığını) lise yıllarımdan beri gayet net olarak biliyorum. İngiliz tiyatrosunun Shakespeare'le başlamadığını ve "Mucize Oyunları", "Gizem Oyunları", "Ahlak oyunları" gibi, Shakespeare'den birkaç yüzyıl öncesine dayanan geleneklere sahip olduğunu;  ("İspanyol Trajedisi"nin yazarı Thomas Kyd ve "Doktor Faustus"un yazarı Christopher Marlowe gibi)  biri Shakespeare'den önce doğmuş ve her ikisi de eserlerini Shakespeare'in büyük çıkışından önce yazmış ve ölmüş önemli yazarların bulunduğunu ise sonradan üniversitede öğrendim ve bir daha da unutmadım.

Ayrıca, (Metin And'ın daha eski tarihli yerli oyun metinleri bulmuş ve  1983'te "Şair Evlenmesi'inden Önceki İlk Türk Oyunları" başlıklı kitabında bu metinleri yayınlamış olmasına rağmen) ilk Türk oyunu olduğu genellikle kabul edilen "Şair Evlenmesi"nin bile 1859'da, yani 150 yıl önce, yazıldığını ise ortaokuldan beri biliyorum ve  "İngiliz tiyatrosu 400 yıllık bir tarihe sahiptir fakat Türk tiyatrosu daha 100 yıllık bir süreci kapsar. İlk başlangıcı Şinasi’nin Şair Evlenmesi’dir." diyerek okurları, hem Türk hem de  İngiliz tiyatrosunun "kapsadığı süreçler" konusunda dezenforme eden Yaşam Kaya'nın da bilmesini; ve "İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni" olmakla övünmek yerine, hiç değilse, tiyatronun bu temel olguları hakkında yanlış yapmamakla övünür hale gelmesini, gerekli görüyorum.

Shakespeare hakkında da kendi ülkesinin tiyatrosu hakkında da, en basit bir tarihsel perspektife bile sahip olmayanlar, İngiltere'de eleştiri yazan ilk ve tek Türk olursa; Theope'yi ve "Ölüleri Gömün"ü aforoz eden  bir vandal (Lemi Bilgin) DT genel müdürü olursa; ülkenin yazarları bir yazara iftira ettiği sabit olan Özdemir Nutku'yu başkan yapıp onunla gurur duyarsa; başka oyun bulunamıyormuş gibi mantık hatalarıyla dolu bir metin ("Çığ") DT'de ikinci kez sahnelenir ve Avrupa'ya lanse edilirse; ve bütün bu olguların işaret ettiği sorunları 15 yıldır somut belgelerle teşhir eden ve ta 10 yıl önce, "bindiğiniz dalı kestiğinizi ne zaman fark edeceksiniz? İlle yere çakılmanız mı gerek? İlle birinin düdüğü çalıp 'paydos' diyerek kapınıza kilit vurması mı gerek?" ("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998, sayfa 348.) diyerek tüm tiyatrocuları gaflet uykusundan uyanmaya davet etmiş olan Coşkun Büktel'e, Orhan Aydın gibi ilerici demokrat örgütçüler dahil, hiç kimse kulak asmazsa; böyle bir tiyatroda, tiyatro sanatı yapılmıyor, yalnızca madrabazlık yapılıyor, yalnızca bazı esnaflar tiyatrodan rant sağlıyor demektir. Sanat değeri olmayan, sanatsallık talebi bulunmayan, sanatsallık taleplerine kulak asmayan bir tiyatro, halka tiyatroyu sevdirmeyi başaramaz ve önce halkın ilgisini, sonra da salonlarını kaybeder. Ben bunu bugün söylüyor değilim; on yıl önce söyledim. Ama kime söyledim? Kendilerinden iyilere tahammül edemeyen şişkin egolu tiyatro esnafına söyledim. Tınmadılar, tınmıyorlar. Ama tiyatrolarımız yıkılıyor diye AKP'yi suçluyorlar. Ya ne olacaktı? Siz o cılız zekalarınızla, tiyatroda yaratıcılığı aforoz edip, kendi kendinize tiyatroculuk oynayasınız diye; AKP, Türkiye'nin en büyük rantlı arsalarının tiyatro binaları tarafından "işgal edilmesine" seyirci mi kalacaktı? "Kalmaz" dedik! On yıl önce söyledik! Aldırmadınız. Kendinizden iyilere tahammül edemediğinizden, kendinizi beğenmişliğinizden, ahmakça kibriniz yüzünden, haklı uyarılara kulak asmadınız.

Tiyatromuz "sanatsal ruhunu" ve sonucunda halkın ilgisini kaybetmiş olmasaydı; AKP, değil % 47'yle, % 67'yle bile gelmiş olsa, tiyatro salonlarını yıkmayı aklından bile geçiremezdi.

Türk tiyatrosunun sorunları AKP'yle başlamadı ve AKP'nin bitmesiyle bitecek değildir. Türk tiyatrosunun asal sorunu AKP değil; onca uyarılarımıza rağmen, hâlâ daha gaflet uykusundan uyanmamakta (şımarık  çocuklar gibi) inat eden ve özeleştiri yapıp kendi içindeki vandalizmle yüzleşmek ve mücadele etmek yerine, AKP'nin vandalizmini eleştirerek prim yapıp kendi vandalizmini örtbas etmeye çalışan Türk tiyatrocularıdır.

Siz, AKP'yi medenileştirmeye (demokratikleştirmeye)  çalışmayın! Onlar, halka tiyatro değil, mescit vaat ederek iktidara geldiler ve vaatlerinin gereğini yapıyorlar. Siz vıdı vıdıyı bırakıp, on beş yıldır kafanıza vura vura, tiyatronun sanatsallaşmasını ve tiyatro eleştirisinin bilimsel yöntemlere dayandırılmasını talep eden Coşkun Büktel'in uyarılarına bari bundan sonra kulak vererek, tiyatronuzu ve tiyatrocuları (yani kendinizi)medenileştirmeye (demokratikleştirmeye) ve böylelikle halkın gözünde tiyatro sanatını yüceltmeye bakın!

Halk, o zaman, ancak o zaman, tiyatronun da katkısıyla, aydınlanma ve rönesansı nihayet yaşayabilir ve sizin vıdı vıdı yaparak asla başaramayacağınız şeyi, AKP'nin fişini çekip ampulünü söndürmeyi, başarabilir.

Aşağıda iki adet link verdik. Birincisi sizi Yaşam Kaya röportajına götürecek. İkincisi ise, Hilmi Bulunmaz'ın Yaşam Kaya'yı  eleştiren taze bir yazısına:

1. "YAŞAM KAYA İLE SÖYLEŞİ"

2. YAŞAM KAYA'NIN SERZENİŞİ

————————————

İki Kenter

Seval Deniz Karahaliloğlu, Yıldız Kenter'le yaptığı röportajda, klişelerin ötesinde yeni ve anlamlı bir şeyler konuşabilmeyi, onu konuşturabilmeyi başarmış.

Kemal Başar ise, hocası Müşfik Kenter hakkında yazdığı portre denemesinde, klişe yalakalıkların ötesinde anlamlı bir şeyler yazabilmeyi başarmış.

Karahaliloğlu'nun Kenter röportajına ve Kemal Başar'ın Kenter portresine sırasıyla link veriyoruz:

1. Kibele'nin Kızı "Ben Anadolu'da" Hayat Buluyor

2. İnsan Ol!

————————————

                 
Türkiye'deki en uzun süreli tiyatro dergisinin sahibi Mustafa Demirkanlı'nın bir yalan makinesi olduğu öylesine somut ve kesin bir gerçek ki; Hilmi Bulunmaz, yalnızca Limousine vermeyi vaat etmekle kalmıyor, "Vermezsem adiyim!" diyecek kadar da somut ve kesin konuşuyor.

Mustafa Demirkanlı'nın yalanları sergisi  yeni yeni yalanlarla her gün biraz daha zenginleşiyor

Hilmi Bulunmaz'ın açtığı, Limousine hediyeli "Demirkanlı yalanları" sergisi, 15. yalana ulaştı.

Bilindiği üzere, Hilmi Bulunmaz, Demirkanlı'nın somut yalanlarını, Demirkanlı'nın kendi cümleleriyle teşhir ediyor ve Demirkanlı'nın Coşkun Büktel, Feridun Çetinkaya ve Hilmi  Bulunmaz'a yönelik o yalan suçlamalarını kanıtlaması halinde, her kanıt için kendisine bir Limousine armağan etmeye ve Demirkanlı'dan özür dilemeye söz veriyor. Bulunmaz, her yalan için, slogan haline getirdiği şu cümleyi kuruyor:

"Biz sözümüzü yerine getirmezsek adiyiz; ama suçlamasını kanıtlamazsa Demirkanlı adidir..."

Görünen o ki, Demirkanlı insanlara yönelttiği suçlamaları kanıtlamaya da,  Limousine sahibi olmaya da gerek duymuyor.

Hilmi Bulunmaz, sergiye konmak üzere şimdiden 25 yalan saptadığını, okurları mide fesadına uğratmamak için, hepsini birden gündeme getirmek yerine, yalanları teker teker gündeme getirmekte olduğunu, rakamı 25'in üzerine çıkarmak için, araştırmalarını sürdürdüğünü söylüyor. Araştırma demişken, şu ayrıntıyı da hatırlatalım:

Bulunmaz, Demirkanlı yalanları üzerine araştırmasını, yalnızca, Demirkanlı'nın bize (Hilmi Bulunmaz, Feridun Çetinkaya, Coşkun Büktel) yönelik yalanlarıyla sınırlı tutuyor. Demirkanlı'nın bizden başkalarına yönelik (sayıları kim bilir kaç düzineyi bulan) yalanları hakkında kesin bilgi sahibi olmadığı için, Bulunmaz, başkalarına yönelik yalanlar konusunda Limousine vaat etmeyi göze alamıyor.

Somut olarak saptanabilen Demirkanlı yalanlarının (şimdilik) 15 tanesini aynı sayfada bulmak için, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayıp, Demirkanlı yalanları sergisini ziyaret ediniz:

DEMİRKANLI YALANLARI ONBEŞİBİRYERDE

————————————

Beckettland'a doğru yola çıkmayı düşünen okurlar için anlamsızlık üzerine anlamlı bir arka plan, hiçlik üzerine belirgin bir yol haritası...

Polat İnangül,  Samuel Beckett  üzerine yaptığı kapsamlı değerlendirmenin 2. ve son bölümünü de tiyatroyun.com'da yayınladı

Dokuz Eylül Üniversitesi sahne sanatları doktorantı Polat İnangül, Beckett'in biyografisi ve eserleri üstüne topladığı bilgileri anlamlı bir bütün halinde özetleyerek "Hiç Adam" Samuel Beckett'e başlıklı bir yazı hazırlamış ve bu emek ürünü çalışmasının ilk bölümünü Hilmi Bulunmaz'ın tiyatroyun.com adlı sitesine göndermişti.

İnangül metninin Beckett biyografisi ve sanatıyla ilgili genel bilgileri içeren ilk bölümüne de link vermiştik.

İnangül, Beckett'in herhangi bir eserini okumayı (yani bir anlamda Beckettland'a doğru yola çıkmayı) düşünenler için çok anlamlı bir rehber olmak niteliği taşıyan yazısının bu ikinci ve son bölümünde, Beckett'in tüm eserlerini tek tek ele alıp, muhtemel Beckett okurları için anlamsızlık üzerine anlamlı bir arka plan, hiçlik üzerine belirgin bir yol haritası sunuyor.

İnangül, Beckett'e Bakıyor... 2

————————————

"Vıdı Vıdı"

Eleştiri yazmaya başladığım ilk günden itibaren, yazılarımla, tiyatro camiamıza yeni bir ahlak, yeni bir duruş önermiş oldum. On yıl kadar önce de bu ahlakı, "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim." cümlesiyle formüle ettim.

Ne var ki, kendilerinden iyi her şeye karşı alerji duyan şişkin egolu tiyatro esnafı ve özellikle de, devlet ya da kurum beslemeleri, ne beni, ne Theope'yi, ne de önerdiğim ahlakı benimsediler.

Neden?

Çünkü önerdiğim ahlak, birilerini suçluyorsan, suçladığın insanların cevap vermesinden korkmamayı gerektiriyor. Bunun için de, araştırmayı, zekayı, bilimselliği ve yaratıcılığı zorunlu kılıyor. Söylediğin her sözü kanıtlamayı, sorumlu davranmayı ve (kaynak göstererek, belgeleyerek) somut biçimde kanıtlamadığın sürece hiç kimseyi suçlamamayı (vıdı vıdı yapmamayı) gerektiriyor.

Bu gerekliliklere (yani önerdiğim ahlaka) uygun davranmak hiç kolay değil... Özellikle de, sırtlarını bir devlet ya da kamu kurumuna dayamış ve ekonomik garantiye sahip olduklarından kendilerini tiyatro camiasının aristokratları gibi hisseden yeteneksiz beslemeler için...

Bu beslemelerin, cehalet ve yeteneksizliklerini örtmek için, benim önerdiğim ahlakın tam tersi bir ahlaka, aristokrat bir ahlaka(ahlaksızlığa) ihtiyaçları var. Aristokratlar gibi, eleştirilere kulak tıkamaya, eleştirenleri görmezden gelmeye, onları cevaplarken adlarını anmamaya, isim vermemeye; iddialarını kanıtlamak için kanıt, belge, kaynak göstermeye tenezzül etmemeye ihtiyaçları var.

Bu besleme aristokratlar, karşı görüşleri görmezden ve bilmezden gelerek ve suçladıkları kişilerin adlarını vermeyerek, zaten herkesin bildiği, daha önce söylediği, haklılığı kendilerinden menkul, kanıtsız belgesiz birtakım "lafları" yazıya dökmekle; tiyatro mücadelesi ya da fikir tartışması yapmış olmuyorlar. Yalnızca, canı sıkılan kocakarılar gibi "vıdı vıdı" yapmış oluyorlar.

tiyatrom.com'da 4 Kasım "karanlığa karşı yürüyüş" eylemi üzerine, iki yeni yazı daha çıkmış. Biri, yürüyüşün başarılı olduğunu, diğeri iflas ettiğini söylüyor.

Bir önceki yazısında 4 Kasım eylemini "Olabiliyor. Becerebiliyoruz..." diyerek, başarılı bulduğunu açıklamış olan Orhan Aydın, "Bakla" başlıklı bu yeni yazısının bir yerinde, kendisinin de düzenleyici olduğu eylemi desteklemeyenler için, şunları söylüyor:

"Yine birileri kızacak ama, söylemek zorundayım. Sahnelerinin yıkılmasına ses çıkarmayanlar, aynı sahnelerin birilerine satılmasına hiç ses çıkarmayacaklardır."

Orhan Aydın, "birileri" dediği "birileri"ni suçluyor. O birilerinin "kızacak" olduklarını  söylüyor. Orhan arkadaşım merak etmesin, isim vermediğine göre kimse ona kızmaz. (Tiyatro camiamızın "Utanma Eşiği" öylesine yüksek ki, isim verilerek belgelenen skandallara bile kimse aldırmıyor. Ya da aldırmaz görünüyor.) Orhan Aydın, isim vermeyerek, hem kimseleri gücendirmemiş, (örneğin Kadıköy Belediyesi'nin desteğine taş koyabilecek güçlü bir düşman edinme olasılığını bertaraf etmiş) hem de eleştiri yapmış oluyor. Ama bence yaptığı bu tür eleştirinin, kusura bakmasın ama, "vıdı vıdı" yapmaktan fazla bir anlamı olmuyor. 

4 Kasım yürüyüşü için "iflas" sözcüğünü kullanan Murat Karasu ise, şöyle diyor:

"Kendini kendiliğinden kanaat önderi ilan edenlerden fena halde sıkılmış bir topluluktur tiyatrocular. Hala birilerinin 'yaptım oldu' tavırları içinde hareket etmesi iflasın temel sebebidir."

Görüldüğü üzere, Murat Karasu da, tıpkı Orhan Aydın gibi, "birileri" dediği "birileri"ni suçluyor. O "birilerinin" 'yaptım oldu' tavırları içinde hareket etmesini "iflasın temel sebebi" olarak niteliyor. O da Orhan Aydın gibi, karşı görüşleri görmezden geliyor, o görüşleri aktarmayı ve tartışmayı gereksemeksizin, yalnızca, haklılığı kendinden menkul görüşlerini okurlara dikte etmekle yetiniyor. O da Orhan Aydın gibi aristokrat bir tavırla, suçladığı kişilerin adlarını ağzına almaya tenezzül etmiyor.

Oysa biliyoruz ki, ikisi de aristokrat değil. Biri devletin diğeri Kadıköy Belediyesi'nin inayetiyle var olabilen bu kişilerin, bu aristokrat tavırları, aslında kendilerine güvensizliklerini, komplekslerini ve yetersizliklerini gizlemeye yarayan birer örtüden başka bir şey değil.

(Gerçi Aydın ve Karasu yine de kızacaklar ama) ben bu eleştirileri, (ikisi de tanışım olan ve sevdiğim yönleri de bulunan) Orhan Aydın ile Murat Karasu'yu tedavi etmek ya da kızdırmak için değil; onların eleştiri zannettiği "vıdı vıdıların"  okurlar arasında hâlâ prim yapmasını tehlikeli bulduğum için ve kendi ahlakımı tiyatro "sanatçılarımıza" bir kez daha hatırlatmayı (dayatmayı)  yararlı gördüğüm için yazıyorum. Ben bu aristokrat tavırları on yıl önce de eleştirmiştim. (Bakınız: Büktel, "Önsöz ya da Konuşan Türkiye'nin Susan Tiyatrosu", "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 7.) Benim eleştirilerime rağmen, eleştirilerime aldırmadan aynı "vıdı vıdıların" örneklerini çoğaltmaya kalkışanlar olursa, tekrar eleştirmeye veya eleştirilerimi tekrar gündeme getirmeye üşenecek değilim.

Aşağıda, bu yazının içerdiği fikrin somut kanıtları olan Orhan Aydın ve Murat Karasu yazılarına (vıdı vıdılarına) link veriyorum:

1. Orhan Aydın: "BAKLA"

2. Murat Karasu, "BAŞLIKSIZ" 

————————————

"Yaşasın Sansür!" başlığının mucidi sansürcü Timur'dan yeni vukuat...

Sansüre karşı verdiğimiz onca mücadeleye, belgelediğimiz onca kepazeliğe rağmen; sansürcüler, "hayır, bizi terbiye (tedavi)  edemediniz işte; inadına hâlâ demokrat değiliz işte,  inadına hâlâ aynı kepazeliklerden  vazgeçmiş değiliz işte" dercesine, sansüre ve sansürde bile çifte standart uygulamaya devam ediyorlar.

"Yaşasın Sansür!" sloganının mucidi sansürcü site sahibi A. Ertuğrul Timur, sansür yüzünden uğradığı prestij kayıplarını ya unutmuş olmalı ya da okurların unutmuş olduğuna güveniyor olmalı. Timur, yazdıklarımızdan ders almayı (ders alsa da ders aldığını açıklamayı) inatla reddederek, antidemokratik alışkanlıklarını yılmadan sürdürüyor. Diş geçirebildiği yazarların emek ürünlerine el koyuyor, kendi malıymış gibi, sanki yazının telif hakkını ödemiş gibi, "başka sitede yayınlatmam" diyor; bu ahlaksız tutuma  boyun eğmeyerek yazılarını başka sitelerde de yayınlayan yazarlara (daha doğrusu, o yazarların "bazılarına", daha genç ya da kendince daha "gariban" bulduklarına) ise sansür uyguluyor; o yazarların yazılarını sitesinden kaldırıyor. Kısacası, "Yaşasın Sansür!" başlığının mucidi  Timur, sansür ve dezenformasyon etkinliklerine yılmadan devam ediyor. (Bu arada "Karanlığa karşı ışıkla yürümek" gibi demokratik eylemler, Timur gibi antidemokratik insanlarca desteklendiği için, doğaldır ki, inandırıcı ve başarılı olamıyor.)

Timur yılmadan sansüre devam ettikçe, Hilmi Bulunmaz da yılmadan Timur'u teşhir etmeye ve Timur gibilere, alfabeyi belletir gibi, sansürün melanetini belletmeye devam edecek gibi görünüyor. Bulunmaz'ın teşhir ve tedip yazısını okumak için lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

Bu sabah tiyatrom'u tık'ladığımda karşıma acaip bir şey çıktı

————————————

Demirkanlı yalancı olmasaydı, bir Limousine filosuna sahip olabilirdi

Mustafa Demirkanlı'nın 10 yalanına 10 Limousine!...

Hilmi Bulunmaz, Demirkanlı'nın somut yalanlarını, Demirkanlı'nın kendi cümleleriyle teşhir ediyor ve Demirkanlı'nın Büktel ve Bulunmaz'a yönelik o yalan suçlamalarını kanıtlaması halinde, her kanıt için kendisine bir Limousine armağan etmeye ve Demirkanlı'dan özür dilemeye söz veriyor. Bulunmaz, her yalan için, slogan haline getirdiği şu cümleyi kuruyor:

"Biz sözümüzü yerine getirmezsek adiyiz; ama suçlamasını kanıtlamazsa Demirkanlı adidir..."

Görünen o ki, Demirkanlı insanlara yönelttiği suçlamaları kanıtlamaya da,  Limousine sahibi olmaya da gerek duymuyor.

Bulunmaz'ın açtığı, Limousine hediyeli "Demirkanlı yalanları" sergisini ziyaret etmek için, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

DEMİRKANLI YALANLARI

————————————

TOBAV açıklaması

TOBAV'ın Beşiktaş Belediyesi'ne yönelik hukuksal suçlamaları, Beşiktaş Belediyesi'nce yalanlanmadığına göre, haklı görünüyor. TOBAV'ın Afife Jale Sahnesi'ni verimli kullandığına inanmamakla birlikte, hukuksal haklılığını destekliyor, TOBAV açıklamasını okurlarımıza aktarıyoruz:

BASINA VE KAMUOYUNA ÖNEMLİ DUYURU

1995 yılında TOBAV tarafından yapımına başlanan ve 1998 yılında hizmete açılanBeşiktaş Belediyesi Ortaköy Kültür Merkezi bünyesinde yer alan AFİFE JALE SAHNESİ bugüne dek TOBAV tarafından işletilmekte ve Türk Tiyatrosuna hizmet vermekte idi. Özellikle Genç Topluluklara ve Amatör Tiyatrolara ürünlerini sergilemek ve kendilerini duyurabilmek noktasınında önemli bir misyon üstlenmişti.

Geçtiğimiz yıl Beşiktaş Belediyesi ile TOBAV arasında kira sözleşmesinin yenilenmesi konusunda çıkan anlaşmazlık sonucu konu yargıya intikal etmişti.Henüz, açılan tahliye davası sonuçlanmamış ve TOBAV'ın sahne üzerindeki kullanıcılık hakkı devam ederken Beşiktaş Belediyesi anlaşılmaz ve hukuku yok sayan bir tutumla TOBAV görevlilerinin salona girişini engellemiş ve programlanan etkinlikleri görmezden gelerek salonun koltuklarını tadilat bahanesiyle ve önceden haber vermeksizin sökerek fiilen sahneyi kullanımımıza kapatmıştır.

Beşiktaş Belediyesininin tüm uzlaşma çabalarımızı reddeden ,hukuku yok sayan bu çirkin tutumunu şiddetle kınıyor ve sorumlularını kamuoyuna şikayet ediyoruz. Yasal haklarımızın sonuna dek takipçisi olacağımızın bilinmesini istiyor gerek basınınımızın gerekse kamuoyunun gerekli duyarlılığı göstermesini bekliyoruz.

Saygılarımızla.

TOBAV İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu

09.11.2007

Haberi aldığımız kaynak:

http://www.iatp-web.org/

————————————

Karanlığa karşı ışık eylemi ve hoşuna gitmeyen gerçekleri görmezden gelme alışkanlığının kör ettikleri

4 Kasım "Karanlığa Karşı Işık" yürüyüşüne gitmeyenleri kınamıyor, onları sorumsuzlukla suçlamanın mantıklı olduğuna  inanmıyorum. Buna rağmen, ayağımdaki sorun nüksetmemiş olsaydı, ben gidecektim. En azından gözlem yapmak için.

tiyatrom.com, eylemle ilgili üç yeni yazı yayınlamış. sitenin sahibi A. Ertuğrul Timur'un, Ezgi Besen'in ve Mustafa Demirkanlı'nın yazıları... Her üç yazar da, yürüyüşü düzenlemiş  kurumlardan biri olan TOBAV hakkında, yürüyüşten bir gün önce tekrar gündeme getirdiğim eleştiri yazısını ("Sanata Evet, Büktel'e hayır" diyenlerin hataları yüzünden tiyatromuz "ruhunu" çoktan kaybetti... Şimdi yalnızca "binalarını" kaybediyor.)görmezden gelmekte konsensüs halindeler. (Murat Karasu'nun bir yazısına karşı cevap olan bu yazımı, Karasu'nun yazısını yayınlamış, hatta Gölge Tiyatro gibi "banner"dan lanse etmiş, siteler de görmezden geliyor. Oysa o yazım, "asıl önemli meselenin" ne olduğunu hatırlattığı gibi, Büktel'in öngörülerinin kelimesi kelimesine nasıl gerçekleştiğini de belgeliyor. Ama hoşlanmadıkları gerçekleri görmezden gelme alışkanlığı, insanları zamanla, tüm gerçeklere kör edebiliyor.)

Yine de haklarını yemiş olmayalım: Her üç yazar da, henüz "tüm" gerçeklere kör değiller. TKP'nin hatalarını görebilmişler. Timur ve Demirkanlı çok net cümleler kuramamış olsalar da; Ezgi Besen, orada olmayan tiyatrocuların hukukunu da  savunmak adına, yazısına oldukça net ifadeler yerleştirebilmiş.

Başta Ezgi Besen'inki olmak üzere, her üç yazarın yazısına link veriyoruz:

EZGİ BESEN

A. ERTUĞRUL TİMUR

MUSTAFA DEMİRKANLI

————————————

Tuncer Cücenoğlu ile ilgili, kimsenin bilmediği tiyatral ve bilimsel "acı" gerçekleri sansür ederek haber yapmayan tiyatro siteleri (Örneğin tiyatrom, tiyatrodunyasi); Cücenoğlu'nun (zaten herkesçe bilinen) "pazarlama başarılarını"(!) haber yapmakta birbirleriyle yarışıyorlar.

Aşağıda linkini verdiğimiz habere inanmak gerekirse,  Batı ülkelerindeki bazı yayıncıların da, sitemizde yayınlanmış olan  "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazımızla aydınlatılmaya şiddetle ihtiyaçları bulunduğuna ve buradakilerden daha zeki olmadıklarına karar vermek zorundayız. Avrupa'nın en önemli 55 oyun yazarı arasına, el çabukluğu marifetiyle ve ben yaptım oldu diyerek, Cücenoğlu'nu dahil etmek kolaylıkla mümkündür. Ama  "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" da bizim gösterdiğimiz iki kere iki dört kadar somut ve kesin mantık hatalarına mantıklı bir açıklama getirmek, ne kolay ne de mümkündür; imkânsızdır. "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"  başlıklı yazımızı okumuş olan insanlara, "Çığ"ın iyi bir oyun olduğu mavalını; değil Fransız antoloji derleyicileri, değil Müjdat Gezen, değil İtalyanlar, değil Belçikalılar, değil bir araya gelmiş iki cihan, hatta mezarından kalkıp gelse Shakespeare bile yutturamaz.

TUNCER CÜCENOĞLU AVRUPA'DA SON ELLİBEŞ YILIN EN ÖNEMLİ OYUN YAZARLARININ YER ALDIĞI ANTOLOJİDE YER ALMAYI BAŞARDI

 

 

 

© coskunbuktel.com