Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında  İlkemiz Büktel'in Gör Dediği Arşiv İletişim

 

 "Belge soğukluğu"

  Hilmi'yle linç sohbeti

Linç imzacıları listesi

  Bu sahne lince ithaf

  Tiyatroyun

  Tiyatro Fanzini

  DEMİRKANLI

  NTV Macbeth skandalı

  İftiranın yöntembilimi

  Gammaz, resmi yazar

  Tiyatro siteleri

  Ölüleri Gömün skandal

Peter Ustinov

Büktel kitabı satın al

Büktel'in tüm yazıları

Arka Sıradakiler

"Alacakaranlık" davası

Büktel'in Günlükleri

Ö. Nutku Skandalı

Skandalın özlü rehberi

Skandalın videosu

 Burak Caney sapığı

 Demirkanlı yalanları


 Büktel biyografisi 

İlkemiz

Büktel'in Gör Dediği

Polemik

Arşiv

Şiir Sayfası

Sinema Sayfası

  Skeç Sayfası

Öykü Sayfası

Theope

"Çığ" Eleştirisi

Nâzım Hikmet

Kim Kimden Ne Çaldı?

Barış Büktel

İletişim

 

Sitemize Yazanlar

 

Acar Burak Bengi

 

Hilmi Bulunmaz

 

Feridun Çetinkaya

 

Coşkun Irmak

 

 

 

Coşkun Büktel'in Eserleri

 

Theope

(Tiyatro Oyunu)

 

 

Theope

( 2. Baskı)

 

 

Shakespeare'siz Herifler

(Tiyatro Oyunu)

 

 

Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları

(Eleştiri)

 

 

Eleştiren Oyunlar

(Çeviri/Telif)

 

 

Tilki / D. H. Lawrence

(Çeviri)

 

 

"Yönetmen Tiyatrosu"na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması

 

(İnceleme-Eleştiri)

 

 

Fiyasko

(Roman)

 

 

 

 

 

Fiasco

(Novel)

translated by

Feyza Howell

 

 

 http://twitter.com/coskunbuktel

 

Linççilerin arsızlığı, bugüne dek daima yumuşak başlı bir üslûptan yana olmuş  "lokum gibi sakin ve efendi çocuk" Feridun Çetinkaya'yı, "dinamit lokumuna" çevirdi.

Feridun Çetinkaya'nın "altı ayda bir yazı" yazdığını iddia ederek, onun seyrek yazmasından şikayet eden 3. Abdülhamid ya da nam-ı diğer linççi A. Ertuğrul Timur'a yeni bir müjde(!):

Linççilerin hiçbir insani ölçüyü tanımayan arsızlığı,

(bugüne dek Büktel ve Bulunmaz'ı sonuna dek desteklediği halde, Büktel ve Bulunmaz'dan farklı olarak; linççilere koz vermemek gayesiyle üslûbunda daima "efendiliğini bozmamayı" tercih etmiş olan)

Çetinkaya'yı, fena halde sinirlendirdi ve Çetinkaya, linççilere nezaket göstermekten vazgeçti.

İşte Çetinkaya'nın dinamit şiddetindeki son yazısı 

 

İFTİRA VE LİNÇ İMZACISI ÜSTÜN AKMEN'İN BAŞKANLIK ETTİĞİ "TİYATRO ELEŞTİRMENLERİ BİRLİĞİ"NDEN İKİYÜZLÜLÜK VE ARSIZLIK ŞAHİKASI BİR BİLDİRİ

Feridun Çetinkaya / 19 Aralık 2009

(...) Burak Caney takma adlı tiyatro ve insanlık düşmanı internet sapığının, tiyatro yazarı Coşkun Büktel ile tiyatrocu Hilmi Bulunmaz’ı hedef alan her türlü alçakça ve kalleşçe yüzkarası kirli faaliyetlerini ve iftiralarını bugüne dek açık adıyla desteklemekte sakınca görmemiş olan, hatta Burak Caney sapığının korsan internet sitesinde açık adıyla köşe yazarlığı yapmış olan Üstün Akmen gibi bir ismin başkanlık ettiği Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin, sadece bu bildirisinin değil, böyle bir kişinin başkanlık ettiği bir kurum olması hasebiyle kendisinin de osuruk kadar bile “ağırlığı”, ciddiyeti, değeri ve itibarı olmadığı, olamayacağı açıktır.

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’ni ve “Tiyatrocularımızı, tiyatrocu olma ciddiyetine davet ediyoruz” başlıklı bildirisini nitelerken neden özellikle “osuruk” gibi pek de güzel çağrışımları olmayan bir sözcük kullanmayı seçtim? (...)

 

Yukarıda tadımlık olarak aktardığımız iki paragrafta bile görülebildiği üzere, linççilerin ölçü ve sınır tanımaz arsızlığı, lokum gibi yumuşak başlı, sakin ve "efendi çocuk" Feridun Çetinkaya'yı "dinamit lokumuna" çevirdi.  Çetinkaya'nın, bu en çarpıcı son yazısının, oldukça doyurucu uzunlukta tam metni, kendi sitesi tiyatrofanzini.blogspot.com'da...

KAÇIRMAYIN!   

 

 

Eğer bu haber, bir tiyatro sitesi için haber olamıyorsa, o site, tiyatro severlerin temiz menfaatleri için değil, site sahiplerinin kirli menfaatleri için yayın yapıyor demektir. 

DİĞER TİYATRO YAYINCILARI, OKURLARDAN İŞTE BU ACI GERÇEKLERİ, BU ÖNEMLİ "BELGELERİ" SAKLIYOR VE BU ÖRTBAS ETKİNLİĞİNE "TEMİZ YAYINCILIK" ADINI VERİYORLAR:

Aşağıdaki haberi on yıldır, Hilmi Bulunmaz'ın tiyatroyun sitesi dışında hiçbir tiyatro dergisi ve sitesi haber vermedi, hâlâ da vermiyor

Coşkun Büktel'in Irwin Shaw oyunu "Bury The Dead"den yaptığı "Ölüleri Gömün" adlı çeviri için, 1999 yılında, demişlerdi ki:

Ölüleri Gömün'ün ilk okuma provasını unutamıyorum. Otuz kişi kadardık. Sadece okumakla bile, hepimiz müthiş etkilenmiştik. Aramızdan bazıları, kontrollerini kaybedip, göz yaşları içinde kalmıştı.

(GÜRKAN GÜR Oyun yazarı / Yıldız Üniversitesi Oyuncuları'nca sahnelenen "Ölüleri Gömün" prodüksiyonunun yönetmeni.)

Theope'nin yaratıcısı olan Coşkun Büktel, çevirilerinde bile farkını ve yaratıcılığını derhal hissettiriyor. Ölüleri Gömün adlı çevirisinde, sahne dilini, her zaman olduğu gibi, yine bir virtüöz ustalığıyla kullanmış. Bana öyle geliyor ki, herhangi bir insan bile, en sıradan insan bile, eğer orman kaçkını bir barbar değilse, Ölüleri Gömün çevirisini, heyecan duymadan okumayı, asla başaramaz.

(NÂLÂN ÖRGÜT DT sanatçısı / Van Devlet Tiyatrosu Müdürü)

Coşkun Büktel'in çevirdiği oyunlardan oluşan Eleştiren Oyunlar başlıklı kitabın kapağında, şu iddialı ve kışkırtıcı ibare yer alıyor: "Türkçe'yi en iyi kullanan oyun yazarından en yetkin yazarların, en yetkin çevirileri." Bu yargıya tümüyle katılıyorum. Çok iyi seçilmiş, ve Türkçe'de benzeri olmayan bir yetkinlikle çevrilmiş oyunlar. Hele "Ölüleri Gömün", müthiş!...

(İLHAN KANTARCI Ankara Devlet Tiyatrosu Sanatçısı)

Irwin Shaw'un "Bury The Dead" adlı oyunu, dünya tiyatro edebiyatında yerini sağlam biçimde almış, bizim savunmamıza hiç ihtiyacı olmayan çağdaş bir klasiktir. Coşkun Büktel'in "Ölüleri Gömün" adlı çevirisi ise, Shaw'un oyunundaki heyecan verici tüm özellikleri, Shaw'a layık bir başarıyla Türkçe'de canlandırıyor.

(CEVAT ÇAPAN  Şair/Çevirmen / İngiliz Edebiyatı ve Amerikan Tiyatrosu Profesörü)

Ölüleri Gömün, savaşa ve militarizme karşı şiirsel ve yaratıcı bir destan. Türkiye'nin bu oyuna şiddetle ihtiyacı var. Ve ne mutlu Türk tiyatrosuna ki, Ölüleri Gömün'ün Türkçe'de nefis bir çevirisi var. Tüm tiyatrocular, Coşkun Büktel'e minnettar olmalıyız.

(HAMDİ ALKAN Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları Genel Sanat Yönetmeni)

"Ölüleri Gömün" konusu, içeriği, teması ve başarılı çevirisiyle çok çarpıcı ve önemli bir oyun.

(ALTAN ERKEKLİ  Ankara Sanat Tiyatrosu, AST, oyuncusu)

Irwin Shaw'un Ölüleri Gömün adlı oyunu, özellikle içinden geçmekte olduğumuz dönemde, konusuyla ve Coşkun Büktel tarafından yapılmış çevirisiyle, her tiyatronun repertuarına onur verecek bir oyun. Ayrıca belirtmeliyim ki, ödenekli tiyatrolarımızda tiyatro ile ilgili kararların altında "partililerin" değil, "tiyatrocuların" imzası olmalıdır.

(MEMET BAYDUR  Oyun yazarı)

"Ölüleri Gömün"ü oynamamak, tiyatral bir suçtur. Harika bir oyun ve oyundan hiç de aşağı kalmayan şiirsel bir çeviri. Seçimi ve çevirisi için Coşkun Büktel'i kutluyorum.

(TOROS ÖZTÜRK  Oxford University Press Eğitim Direktörü)

Coşkun Büktel'in Irwin Shaw'dan çevirdiği Ölüleri Gömün adlı o sarsıcı oyunu sesli olarak okurken, duyduğum tiyatral heyecanla tüylerimin ürperdiğini fark ettim. Büktel'in Türkçesiyle konuşmak bir oyuncu için şampanya içmek gibi nefis bir deneyim.

(ÖZLEM ERSÖNMEZ  Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusu)

Coşkun Büktel'e hak veriyorum: "Ölüleri Gömün, savaşı ve militarizmi destekleyenlere karşı dünya tiyatro repertuarında yer alan en yaratıcı, en sarsıcı, en vurucu, en soylu cevaptır". Kafasının içinde beyin yerine pirzola bulunmadıktan sonra, bir insanın böyle bir oyunu, üstelik de Coşkun Büktel çevirisinden, okuyup da beğenmeyebileceğini, düşünemiyorum.

(CUMA BOYNUKARA  Oyun yazarı)

Ölüleri Gömün'ün bazı çağdışı kafalarca gömülmeye kalkışılması, ben merkezci kişisel bir tavır olmaktan öteye gidemez. Sanatın ortak yaratımcılığına inananların bu engeli yan yana gelerek çok kısa sürede aşacaklarına inanıyorum. Ölüleri Gömün adlı oyunun ve çevirisinin değeri bu inancımı ayrıca güçlendiriyor.

(MEHMET EGE  Oyuncu ve yönetmen / Devlet Tiyatrosu Eski Genel Müdürü)

Sevgili Coşkun Büktel,
Irwin Shaw'un, dünya tiyatrosundaki seçkin yapıtlar arasında yer alan Ölüleri Gömün adlı piyesini, temiz ve akıcı bir Türkçe ile repertuarımıza kazandırmanız beni mutlu etmişti. Şimdi,
(Kenan Işık yönetimindeki CB) İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun bu oyunu reddettiğini öğrendim. Ret yazısının altındaki imzanın (Şenol Demiröz CB) sanatla ne tür bir ilişkisi olduğu konusunda bir bilgim yok. Kendisi bir sanatsever olabilir, ancak sanatsal bir konuda karar verebilmek için, bu, yeterli bir kriter değildir. Ülkemizin en eski tiyatrosu olan bu kurumun oyun seçiminde, "sanatçı" kariyeri tartışmaya açık olmayan kişilerin söz sahibi olması, vazgeçilmez talebimiz olmalıdır. Bu konuda yapılacak her türlü çalışmaya elimden geldiğince katkıda bulunacağımı bilmenizi isterim. Dostlukla.

(METİN COŞKUN  Ankara Sanat Tiyatrosu, AST, oyuncusu / Yeni Tiyatro kurucusu ve sanat yönetmeni)

(...) Oyun, sadece harbe karşılığı nedeniyle değil, konunun zekice incelenmesi ve diyalogların sürükleyiciliği açısından da dünya oyun edebiyatının önemli bir yapıtıdır.
Büktel, bu oyunu gayet güzel bir Türkçe'ye çevirmiş, bunu yaparken de okuyacak ve izleyeceklerin en güç beğenenlerini bile doyuracak bir ürün oluşturmuştur.
Bir çok sıradan, kof yapıtın sergilendiği tiyatrolarımızın repertuarlarında arada sırada böyle nitelikli eserlerin de yer almasını dilerim.

(SELÇUK EREZ  Yazar / İstanbul Şehir Tiyatroları Yönetim Kurulu eski üyesi)

Ölüleri Gömün adlı çeviriniz dramaturgi raporu ile birlikte incelenerek Edebi Kurul'un 26/12/1998 gün ve 1421 sayılı toplantısında kabul edilmiştir. Bilgilerinizi rica eder, yeni çalışmalarınızı bekler, başarılar dilerim. Saygılarımla.

(ÖZDEMİR NUTKU DT Edebi Kurul Başkanı / Çevirmen / Tiyatro profesörü)

Sayın Coşkun Büktel,
İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'na çevirerek göndermiş olduğunuz Frank Weekend'in Tenor, Alice Gerstenberg'in Dokundurmalar, Serafin ve Joaquin Alvarez Quintero'nun ortak çalışması Güneşli Bir Sabah, Irwin Shaw'un
Ölüleri Gömün adlı oyunları okundu ve 19 Mart 1999 tarihli Repertuar Kurulu'nda değerlendirildi. Çevirilerinizin tiyatromuz Yönetim Kurulu'na önerilme-mesine karar verildi. Repertuar Kurulu'nun kararını bilginize sunar, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

(ŞENOL DEMİRÖZ  İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu Başkanı; İstanbul Anakent Belediyesi'nin önce Refah sonra Fazilet Partili kültür danışmanı)

 

"Ölüleri Gömün" hakkında, başka neler dendiğini okumak için, lütfen, haber yazımıza...

TIKLAYINIZ!

 

Feridun Çetinkaya'nın "altı ayda bir yazı" yazdığını iddia ederek, onun seyrek yazmasından şikayet eden 3. Abdülhamid ya da nam-ı diğer A. Ertuğrul Timur'a müjde(!):

Çetinkaya artık çok daha sık yazıyor, çok daha sert yazıyor!

 

TÜRKİYE TİYATROLARI GÜÇ BİRLİĞİ GİRİŞİMİ FALAN DEĞİL, BASBAYAĞI "TÜRKİYE TİYATROLARI SUÇ BİRLİĞİ GİRİŞİMİ"

Feridun Çetinkaya / 10 Aralık 2009

 
 
 
 Coşkun Büktel:
"Linç imzacısı iftiracı alçaklar bunları yapanları asla kınamadılar"



Burak Caney adlı tiyatro ve insanlık düşmanı internet sapığından
üreyen ve Türkiye tiyatrosunda uzun bir süredir “Cadı Kazanı” kaynatarak, “düşman” icat edip iftira ve linç kampanyaları düzenleyerek, bir çeşit güç odağı, kerameti kendinden menkul fetva makamı, bir çeşit astığım astık kestiğim kestik çetesi haline gelmeye çalışan “Türkiye Tiyatrolar Birliği” ve “Türkiye Tiyatro Kurultayı” adlı yapılanmaların kirli yüzlerini ve kirli faaliyetlerini “Türkiye Tiyatrolar Birliği değil ‘Türkiye Tiyatrolar Çiğliği’: Türkiye Tiyatro Kurultayı değil ‘Türkiye Linçsever Tiyatrolar Kurultayı’” başlıklı yazımda teşhir etmiştim.

Söz konusu iftiracı ve linçsever tiyatrolar ve tiyatrocular, ipliklerini pazara çıkaran, kirli yüzlerini faş eden  “Türkiye Tiyatrolar Birliği değil ‘Türkiye Tiyatrolar Çiğliği’: Türkiye Tiyatro Kurultayı değil ‘Türkiye Linçsever Tiyatrolar Kurultayı’” başlıklı yazımın ardından, bir kez daha yeni bir "naylon örgütlenme" girişiminde bulunup, bir kez daha  "tabela" değiştirerek kendilerine bu sefer de, "Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi" adını taktılar.

Burak Caney adlı tiyatro ve insanlık düşmanı internet sapığından üreyen ve Türkiye tiyatrosunda uzun bir süredir “Cadı Kazanı” kaynatarak, “düşman” icat edip iftira ve linç kampanyaları düzenleyerek, bir çeşit güç odağı, kerameti kendinden menkul fetva makamı, bir çeşit astığım astık kestiğim kestik çetesi haline gelmeye çalışan bu iftiracı ve linçsever tiyatrocuların bir "güç birliği" değil de apaçık bir "suç birliği" olduğu ortadadır. Bu nedenle iftiracı ve linçsever tiyatrocuların bu örgütlenme çabasına da, "Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi" değil Türkiye Tiyatroları Suç Birliği Girişimi demek daha doğru olacaktır.

Tıpkı "Tiyatro Yayıncıları Birliği" tabelası altında "naylon örgütlenme" ve çeteleşme faaliyetlerini sürdüren, iftiracı, sansürcü ve linççi tiyatro yayıncılarının suç birliğine, suçortaklığına "Tiyatro Yayıncıları Birliği"nden çok Tiyatro İftiracıları ve Yalancıları Birliği -TİYAB adının daha çok yakıştığı gibi.

İftiracı ve linçsever tiyatroların/tiyatrocuların bu çeteleşme faaliyetlerine neden Tiyatro İftiracıları ve Yalancıları Birliği (TİYAB) ve Türkiye Tiyatroları Suç Birliği Girişimi adlarını vermeyi uygun gördüğümü daha iyi anlamak için Coşkun Büktel'in kişisel internet sitesindeki, tiyatro ve insanlık düşmanı "Burak Caney" ve "Tarih hepinizin suratına tükürecek!" başlıklı "Linç İmzacıları Listesi" sayfalarını ziyaret etmek bile başlıbaşına yeterli olacaktır.

 

Feridun Çetinkaya'nın kısa ama çok çarpıcı son yazısının tam metni, kendi sitesi tiyatrofanzini.blogspot.com'da...

KAÇIRMAYIN!   

 

LİNÇÇİ TOBAV'DAN ERTUĞRUL GÜNAY'A KARŞI AÇIKLAMA!

İftiralarla dolu linç bildirisini yalnızca genel başkan Tamer Levent olarak imzalamakla yetinmemiş, ayrıca örgüt olarak da imzalamış olan TOBAV mensubu linççiler, ne tiyatral yetkinlik ve uzmanlığa, ne de "sivil" toplum kuruluşu olduğunu iddia etme hakkına sahiptir. Çünkü "linççi iftiracılar" sivil (medeni) olamaz, sivil sayılamazlar.

Ama TOBAV yetkilileri, TOBAV'ın "kirli siciline" (linççiliğine) aldırmaksızın, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'a akıl vermeye kalkışıyor ve ismini anmaksızın Günay'ı suçladıkları yeni açıklama metninde, kendilerine (yani linççilere) danışmak ve kendilerinin (yani linççilerin) "uzmanlığından"(!) yararlanmak gereğini duymadığı için, kendi (linççi) anlayışları doğrultusunda Günay'ı yönlendirmeye çalışıyorlar. Yani TOBAVcılar, aslında devlet müdahalesine karşı çıkmak için mücadele etmiyor; yalnızca, devlet müdahalesi kendilerine bütçe akıtmaktan ibaret kalsın diye, bir de tabii (halkın cebinden kendilerine akıtılmış onca paraya rağmen) yapılan kötü tiyatroya ve DT'yi koca bir "gecekondu" haline getirmiş cahilce/beceriksiz uygulamalara müdahale edilemesin diye, mücadele ediyorlar.

Oysa mantık, sağduyu ve biz diyoruz ki:

Kültür Bakanlığı tiyatral konularda TOBAV gibi linççileri muhatap almadığı için değil, ancak gerçek tiyatro insanlarını muhatap almadığı için suçlanabilir; suçlanmalıdır. Bir "kültür" bakanlığı için TOBAV gibi linççi ve iftiracı bir örgütü muhatap almamak değil, asıl "muhatap almak" suç olurdu.

Linççi TOBAV'ın Bakan'ı suçlayan cahilce açıklamasını (imla yanlışları Hilmi Bulunmaz'ın "müdahalesiyle" kırmızıya boyanmış olarak) okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

        

 

 

Yeni Tiyatro dergisinin yeni sayısı çıktı. Haberin ayrıntıları için, lütfen kapak fotoğrafına tıklayınız!

 

 

Hilmi Bulunmaz, pitbul gibi yapıştığı TAKSAV'ın yakasını bırakmıyor!

 

TAKSAV, Bulunmaz'ı yalnızca iyi bir yazar haline getirmekle kalmadı; müthiş bir haberci haline de getirdi: Bulunmaz, hiçbirimizin göremediği önemli ayrıntıları görüyor ve gösteriyor

 

 

Tülin Sağlam, Haluk Yüce, Ümran İnceoğlu, Elif Temuçin, Bülent Sezgin, tiyatroda faşizme ödün vermedi: "Talât Halman

skandalı"nda tarafını belirledi!

 

 

 

Hilmi Bulunmaz  

29 Kasım 2009

 

Türk tiyatrosuna daha kaç Hilmi Bulunmaz gerektiğini net olarak söyleyemeyiz ama, Bulunmaz'ın övünmekte haklı olduğunu, bir tek Bulunmaz'ın bile büyük bir fark ve somut sonuçlar yarattığını net olarak söyleyebiliriz. Bulunmaz'ın yarattığı muhalif bilinç yüzünden linççiler adam gibi toplanamıyorlar bile... Üstelik, Bulunmaz bu antifaşist bilinç ve duyarlılığı, günde on iki saat kuyumculuk yaparken, onca işinin arasında yarattı. Yazılarının pek çoğunu yeterince olgunlaştıramadan yayınlamak zorunda kaldı.

 

Ama biz şimdi size, Bulunmaz'ın bayram tatilinde sakin kafayla yazdığı bir haberi sunuyoruz. Bakın, herkes tatil yaparken, Bulunmaz o kuyumcu dikkatiyle neleri fark ediyor ve fark ettiriyor. Lütfen...

       

TIKLAYINIZ

 

NOT: Linççilerin, muhalefetimiz sonucu, katılamadığı bir başka toplantı için, aşağıda linkini verdiğimiz yazımızın altındaki, "1. GÜNCELLEME" ile "2. GÜNCELLEME"ye bakabilirsiniz:

"OYÇED'İN ONURDAN ANLADIĞI"

 

 

Altı ay önce yayınladığımız ve altı aydır bize "küfürbaz" diyen tiyatro yayıncıları dahil Türkiye'de hiçbir yayıncının yayınlayamadığı haber:

Somut sonuçları gözümüzle görmedikçe, sanatsal ve siyasal aktörlerin hiçbir vaadine inanmıyoruz!

 

KADİR TOPBAŞ / Mart 2008: “Şişhane’deki Türk Hava Yolları (THY) eski binasını çok önemli ve ideal boyutta bir sahne haline getireceğiz”

(KAYNAK: "İstanbul Büyük Şehir Belediyesi" başlıklı sitenin, 27 Mart 2008 tarihli haberi: "Her ilçeye bir tiyatro salonu ve kültür merkezi…  

 

 

Konuyla ilgili ayrıntılar, diğer belge ve linkler için, TIKLAYINIZ!)

Oysa bugün (25 Kasım 2009) Şişhane'deki THY binasının yerinde bir tiyatro salonu değil, bir nikah salonu bulunduğunu herkes biliyor. İşte görsel belgesi:

Yukarıdaki fotoğrafı ve konuyla ilgili diğer fotoğrafları büyük görmek ve haberi ayrıntılı okumak için lütfen, fotoğrafın üstüne tıklayın!

Peki, Şişhane eski THY binasının yerindeki o nikah dairesini Beyoğlu'na kazandıran kim? Kim olacak, “THY eski binasını çok önemli ve ideal boyutta bir sahne haline getireceğiz” ninnisiyle bir "maket beşiğinde" sallayarak; Orhan Alkaya'yı, Kenan Işık'ı, İŞTİSAN'ı ve "aralarında Nazlı Ilıcak, Oral Çalışlar, Vecdi Sayar, Aykut Işıklar, Rahim Er, Üstün Akmen, Serfiraz Ergün, Özay Şendir, Yazgülü Aldoğan, Leyla Umar’ın da bulunduğu çok sayıda gazeteci"yi mışıl mışıl "uyutmuş" olan Kadir Topbaş'ın ta kendisi... İşte görsel kanıt:

  Yukarıdaki fotoğrafı ve konuyla ilgili diğer fotoğrafları büyük görmek ve haberi ayrıntılı okumak için lütfen, fotoğrafın üstüne...

TIKLAYINIZ!

 

FERİDUN ÇETİNKAYA, KENDİSİNİ NEDİM SABAN'A YÖNELİK BİR IRKÇI SALDIRININ "AVUKATI" VE BİZZAT BİR "IRKÇI" OLMAKLA SUÇLAYAN

"FECİ FELSEFECİ" BİLEYCİ KURHAN'IN İDDİALARINI BİZZAT NEDİM SABAN'IN TANIKLIĞIYLA YALANLIYOR;

NEDİM SABAN'IN TANIKLIĞI DAHİL TÜM SOMUT KANITLARI HİÇ İPİNE TAKMAYAN "FECİ FELSEFECİ" KURHAN İSE, ÇETİNKAYA'NIN CEVAP YAZISININ SANSÜRLENMESİNDEN YANA ÇIKARAK, ÇETİNKAYA'NIN 10 AY ÖNCE IRKÇILIĞA KARŞI YAZI YAZMIŞ OLMASI VE BUGÜN DE IRKÇILIĞA KARŞI OLDUĞUNU İFADE ETMESİ, ONUN IRKÇI OLMADIĞINI GÖSTERMEZ, DİYOR:

 

Feridun Çetinkaya / 20 Ocak 2009:

Büktel'in editör notuyla

Ömer F. Kurhan’ın Nedim Saban’ı bahane ederek Feridun Çetinkaya’ya yönelttiği ırkçılık iftirasını bizzat Nedim Saban yalanlıyor

 

Bileyci Kurhan /20 Kasım 2009:

 

Büktel'in editör notuyla

“Irkçılığın Avukatlığına Soyunan Feridun Çetinkaya’nın Kullanım Ömrü Çabuk Bitti”
 

 

HER İKİ YAZIYI OKUMAK İÇİN, LÜTFEN İLGİLİ BAŞLIKLARI TIKLAYINIZ!

 

BİR IRKÇILIK PROTESTOSU, BİR IRKÇILIK İFTİRASI VE BİR İFTİRACI LANETLEMESİ:

 

Feridun Çetinkaya'dan bir arşiv yazısı / 22 Ocak 2009:

 

Tiyatrocu Nedim Saban’ı hedef alan ırkçı saldırıyı kınıyorum

 

Bileyci Kurhan'dan dün yayınlanmış bir yazı /19 Kasım 2009:

 

Feridun Çetinkaya’nın Irkçılığın Avukatlığına Soyunması Neyi İma Ediyor?

 

...Ve Coşkun Büktel bugün iftirayı lanetliyor /20 Kasım 2009:

 

Bileyci Kurhan'ın iftirada sınır tanımayacak kadar çılgınlaşması, onu linççi dostları dahil tüm tiyatro insanlarımız için, domuz gribinden bile daha tehlikeli kılıyor.

 

HER ÜÇ YAZIYI OKUMAK İÇİN, LÜTFEN İLGİLİ BAŞLIKLARI TIKLAYINIZ!

 

DİKKAT!
(Linççi) İATP-G, "Türkiye (Linççi) Tiyatrolar Birliği"ne katıldığını açıkladı
Linççiler linççilerle birleşip (linççi) tiyatro kurultayları düzenliyor ama nedense...
 ...adına "Türkiye Linççi Tiyatrolar Kurultayı" demek yerine, "Türkiye Tiyatro Kurultayı" diyorlar

COŞKUN BÜKTEL / 16 Kasım 2009

Artık herkes biliyor: Türkiye tiyatrosunda, su başlarını tutmuş egemenlerden "mama kapmaya" değil de, egemenlerin ilkesizlik ve tutarsızlıklarını "belgeleyerek" ve acımasızca eleştirerek, tiyatroseverleri aydınlatmaya (enforme etmeye) çalışan ve bunu yalnızca konjonktür uygun düştüğü zaman değil (yani "zaman zaman" değil) her zaman yapan, iki tane "kararlı muhalif" var: Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel.

Peki Türkiye tiyatrosundaki bu "biricik", bu "kararlı" muhalefetin karşısında kimler var?

İster takma isimlerle olsun, ister gerçek isimlerle o takma isimleri destekleyerek olsun mümkün olan en iğrenç yöntemleri kullanarak (Bakınız: Burak Caney sapığı ve Demirkanlı yalanları ve Tehdit sayfası ve Linç imzacıları listesi ve İftiranın videosu) tiyatromuzun bu "biricik", gerçek muhaliflerine (Bulunmaz ve Büktel'e) muhalefet etmekten daha önemli hiçbir şey yapmamış; Büktel ve Bulunmaz aleyhine tiyatroseverleri dezenforme ederek, Büktel ve Bulunmaz'ın egemenlere karşı halk adına verdiği aydınlatma (enformasyon) mücadelesini etkisiz kılmaya çalışmış; bu uğurda kullandıkları iğrenç yöntemleri, ("şimdilik") önce takma isimlerle, daha sonra gerçek isimleriyle lanse ettikleri, iftiraya dayalı linç kampanyaları düzenleyerek, sahte ya da gerçek imzalar toplamaya vardırmış, iftiracı, tehditçi, linççi bir grup var.

Bu linççi grup, Bulunmaz ve Büktel'e karşı, önce takma isimlerle daha sonra gerçek isimleriyle düzenledikleri, bir yıl aralı iki ayrı linç kampanyası sayesinde bir araya geldiler. Bir başka deyişle, linççileri birleştiren tutkalın en etkin maddesi, Büktel ve Bulunmaz'ın temsil ettikleri değerlere (yani dürüstlük, bilimsellik, belgecilik, sahicilik, isim belirtme, kaynak gösterme, kaynağa link verme, yayınladıkları yazıları konjonktür değiştiğinde kedi pisliğini örtbas eder gibi silmek ya da okurların bulamayacağı başka adreslere kaldırmak gibi sahtekarlıkları reddetme, vb. gibi değerlere) muhalif olmalarıdır. Linççileri belirleyen en baskın tiyatral özellikler, saydığımız değerlere sımsıkı sarılan insanları (Büktel ve Bulunmaz'ı) "küfürbaz" diye lanse ederek, bu değerler aleyhinde dezenformasyon etkinliğinde bulunmaları,  tiyatro camiasını bu değerlerden yalıtmaya ve bu değerlerin yerine karşı bilimselliği, yalanı, tehdidi, linci ve iftirayı ikame etmeye çalışmalarıdır.

Yukarıda saydığımız gerekçeler ve linklerini verdiğimiz yazıların içerdiği belgeler kesinlikle kanıtlıyor ki:

Bulunmaz ve Büktel tutkalıyla birleşmiş olan Türkiye (Linççi) Tiyatrolar Birliği, "tiyatro kurultayı" değil, ancak "Linççi Tiyatrolar Kurultayı" düzenleyebilir ve ancak lince sıcak bakan Salieri kompleksli alçaklar ve dünyadan habersiz "mağdurlar" tarafından (ve ancak "yatsıya kadar") kabul görebilirler.

COŞKUN BÜKTEL / 16 Kasım 2009     

 

 

BU AFİŞE DİKKAT!

Tiyatro olmayan "gösterileri" ya da "okuma tiyatrosu" örneklerini "tiyatro" ya da "oyun" diye tanımlayarak, tiyatro kavramının içini boşaltmak yerine; afişlerinde "Dramatik  Okuma" diye bir tanım kullandıkları...

ve böylelikle, örneğin, linç iftiracısı Genco Erkal'ın yıllardır tekrarladığı bir uyanıklığa tenezzül etmedikleri ve daha çok seyirci uğruna tiyatroseverleri yanıltmaktan sakındıkları için...

Yıldız Kenter, Talat Halman ve Çankaya Üniversitesi Tiyatro Topluluğunu kutluyor ve "dramatik okuma" tanımının afişlerde kullanılmasını dürüst ve sorumlu bir yaklaşım sayarak destekliyoruz:

 

 

"Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya ve İŞTİSAN, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu alkışla mı yıktı, buldozerle mi yıktı?

Feridun Çetinkaya'nın çektiği fotoğrafı büyük görmek için lütfen üstüne tıklayınız!

 

HELÂL OLSUN KADİR TOPBAŞ'A(!) ...

     

Muhsin Ertuğrul tiyatrosunu buldozerle yıkan "Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya ve Alkaya'nın destekçisi İŞTİSAN, genel sanat yönetmenliği kendilerine "nâzil" olmadan çok kısa süre önce, kimselerin kolay kolay unutamayacağı şu harika sloganla Muhsin Ertuğrul tiyatrosunun yıkımına karşı imza kampanyası başlatmışlardı: "Tiyatrolar yalnızca alkıştan yıkılsın!"

 

İŞTİSAN, "Tiyatrolar yalnızca alkıştan yıkılsın!" başlığıyla bir bildiri yayınlamış, İŞTİSAN yönetim kurulu üyesi Orhan Alkaya ise, Birgün gazetesindeki köşesinde "Tiyatrolar sadece alkıştan yıkılsın!" başlığıyla bir yazı yazmışlardı. Belgesi mi? İşte belgelerin linkleri:

Orhan Alkaya: "Tiyatrolar Sadece Alkıştan Yıkılsın!"

İŞTİSAN bildirisi: "Tiyatrolar Yalnızca Alkıştan Yıkılsın!"

Kampanyanın başlatıldığı günün akşamı, ben ve Hilmi Bulunmaz da Muhsin Ertuğrul'un önündeki toplantıya gitmiş ve tiyatrolar yalnızca alkıştan yıkılsın diye kampanya defterini imzalayarak kampanyayı desteklemiştik. Ama sonra ne oldu?

 

İstanbul belediye başkanı Kadir Topbaş,  "Tiyatrolar Yalnızca Alkıştan Yıkılsın!" sloganını ortaya atan İŞTİSAN'ın yönetim kurulu üyesi Orhan Alkaya'yı "Kazmacıbaşı" olarak genel sanat yönetmenliğine getirdi ve Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunu İŞTİSAN destekli Orhan Alkaya'ya yıktırdı. 

Topbaş, kocaman ve gösterişli bir maketin etrafına topladığı Orhan Alkaya, Kenan Işık, Mustafa Demirkanlı, Üstün Akmen gibi insanlara yeni Muhsin Ertuğrul'u 29 Ekim 2009'da açacaklarını, Şişhane'deki THY binasını ise "çok önemli ve ideal boyutta bir sahne" haline getireceklerini söylemişti. Onlar da buna inanmış, örneğin Üstün Akmen, Kadir Topbaş'ın kendisini "ikna ettiğini" söylemişti. Oysa Topbaş THY binasını tiyatro yapacağını  söylerken bile, THY binası bizzat "Topbaş'ın katkılarıyla" ve aylar önce, nikah salonuna dönüşmüş durumdaydı. (Belgeler için, şu yazımızın 2. dipnotuna bakınız: "İŞTİSAN Bildirisine Katkı")

Helal olsun, Topbaş'a(!)... Sayın Topbaş, Muhsin Ertuğrul'u "Tiyatrolar Yalnızca Alkıştan Yıkılsın!" diyenlerin bizzat kendilerine yıktırarak, tiyatrocularımızın ne denli özsüz, ilkesiz ve omurgasız olduklarını ve Türk tiyatrosunun asıl sorununun (Büktel tarafından taa Mart 1992'deki ilk Evrensel Kültür yazısında saptandığı üzere) "insan malzemesi ve bu anlamda malzeme kalitesizliği" olduğunu, iki kere iki dört gibi, somut biçimde kanıtladı. (Bakınız: Büktel, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", sayfa 33.)

Peki Topbaş'a duyduğu güvenle Muhsin Ertuğrul yıkımına imza atmış ve görevden alındığı günkü veda mesajında bile hâlâ yeni Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin 2009'un Ekim ayı içinde açılacağını söylemiş olan Orhan Alkaya, şu an utanmasına uygun bir "utanma eşiği"ne ya da samimiyet denen erdeme sahip mi acaba? Olur mu canım? Utanma yeteneği ve samimiyet gibi rantabl olmaktan uzak ve demode nitelikler, ancak gerçek şair ruhuna sahip "enayilerde" olur, şiiri kelime yapbozundan ibaret sanan şairimsi esnafta değil...

Feridun Çetinkaya, bu işin en başından beri, Muhsin Ertuğrul'u yıkanların peşini bırakmayan ve yıkıcıları demokrasi kriterleriyle sınayarak onlardan sürekli hesap soran bir arkadaşımız. Çetinkaya bu konuda bir sürü yazı yazdı. Çetinkaya bugün (8 Kasım 2009) yayınladığı son yazısında, "Yeni Muhsin Ertuğrul'u 29 Ekim 2009'da açacaklarını vadettikleri halde açmayan ve açamadıkları halde halka açıklama yapmak ya da halktan özür dilemek gibi inceliklere de gerek duymayan arsızlardan" hesap soruyor ve daha önce sorduğu hesapların tümüne tek tek link veriyor! Çetinkaya'nın son yazısını okumak için lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

 

ARŞİV 22 Şubat 2007

 

Kemal Başar gibiler,

onun yüzünden yedikleri onca tokada 
rağmen yüzleri hiç kızarmadan, inanılmaz bir pişkinlikle, onu hâlâ ısıtıp ısıtıp önümüze sürüyorlar:
 

 

"YÖNETMEN TİYATROSU" DENEN SALAKLIK

 

 

 

Coşkun Büktel  

22 Şubat 2007 / 31 Ekim 2009

 

NOT: Bu yazıyı, bu sezon Ankara DT'de sahnelenen yeni bir asparagas prodüksiyon ("Bir Delinin Hatıra Defteri") vesilesiyle tekrar gündeme getirmeyi gerekli gördük. Yazıyı iki yıl önce yayınladığımızda, verdiğimiz bütün linkler çalışıyordu. Ama suç belgelerini kedi pisliğini örter gibi örtmeye alışmış olan iftiracı ve sansürcü vandalların, özellikle bizim link verdiğimiz sayfaları çoğu zaman silip yok ettiklerini okurlarımız artık biliyor olmalılar. 

       

TIKLAYINIZ

 

 

 

Aşağıdaki afişi büyük görmek için, lütfen üstüne tıklayınız!

 

 

ARŞİV 1 Ekim 2007
Devletin ve "64. Madde"nin beslemeleri

COŞKUN BÜKTEL

 

(...)

Tabii, akademisyenler(!), Çetinkaya'nın uyarılarına aldırmadıkları gibi, benim yukarıda bir bölümünü aktardığım ayıplamalarıma da aldırmadılar. Ya da, Çetinkaya ve Büktel'in yazılarından, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde etkilendiler. Örneğin, akademisyenlerin ağababası Özdemir Nutku, bilindiği üzere, Feridun'un uyarılarından yalnızca üç yıl ve benim ayıplamalarımdan yalnızca iki yıl sonra, Mayıs 2005'te, DT'nin resmi bir toplantısında, "Theope"nin DT'de sahnelenmesi talebini bastırmak için, otuzu aşkın sanatçının önünde, düpedüz yalan söylemeyi bile göze aldı. Fransa'da, 16. (ya da 17.) Yüzyıl'da yazılmış ikinci bir "Theope" oyununun bulunduğunu söyleyerek, Büktel'in eser hırsızı olduğunu ima eden Nutku; kapalı kapılar ardında yaşanan bu olay (kaza eseri) ortaya çıktığında ve CD kaydıyla da kanıtlandığında, ne ikinci "Theope" iddiasının belgesini ortaya koyabildi ne de Büktel'den özür dilemek olgunluğunu gösterebildi. (Olayın ayrıntıları için bakınız: "Özdemir Nutku skandalı" ve özellikle de, "Nihayet!!!")

Peki iftiracı Özdemir Nutku'ya ne oldu? Tiyatro camiası, Nutku'ya gereken tepkiyi gösterdi mi? Tiyatro camiası, Nutku'ya ve iftiraya tepki göstermek yerine, Nutku'yu ve iftirayı sahiplenmeyi tercih etti. Normal zekâlı hiç kimse, Büktel'in CD kaydıyla belgelenmiş suçlamalarına karşı çıkmadı ama Nutku'yu pasif biçimde desteklemekten de geri kalmadı. Hele, Hasan Erkek'in başını çektiği OYÇED adlı yazarlar topluluğu (ki 60 kişiden fazla olduklarını söylüyor ama üye listelerini asla açıklamıyorlar ―Bakınız: Büktel, "Hangisi Daha Gizli Bir Örgüttür, OYÇED mi, Ku Klux Klan mı?") bu olayı, sanki vandallıklarını kanıtlamak için aradıkları bir fırsatmış gibi değerlendirdiler. Derhal faaliyete geçip, Büktel'e inat, Özdemir Nutku'yu OYÇED'e başkan seçtiler. E peki, başkan olunca, Özdemir Nutku'nun kendi itirafı (Bakınız: Nutku, "Coşkun Büktel'e Yanıt") ve CD kaydıyla belgelenmiş "ikinci Theope" yalanı ortadan kalkmış ve Nutku aklanmış oldu mu? Oldu mu? Bu soruya yanıt vermeye iki yıldır Türkiye'de hiç kimse tenezzül etmiyor.

Peki bütün bu pespayelikler nasıl mümkün olabiliyor? Bu insanlar (yani vandallar) ahlak ve bilimsellik düşmanı bu yaratıklar; Büktel gibi usta bir yazarın ve onuruna en küçük bir leke düşürmemek için her bedeli ödemiş bir insanın karşısında, bu kadar gözükara biçimde, sanata, bilimselliğe, ahlaka küfrederek, iftirayı nasıl olup da böyle açıkça sahiplenebiliyorlar? Bu küstahlar, bu gücü nereden alıyorlar?

Devletten... 64. Madde'den... Onlar bu gücü devletten ve devletin başına gelmiş tüm iktidarlardan nemalanarak kazandılar. Bugüne dek devletin başına gelen tüm iktidarlar, 64. Madde'yle, ne yazık ki, (her zaman itaatsiz ve muhalif olan) sanatı ve sanatçıyı korumak yerine, (her zaman arsız, yalaka, tavizkâr, sahtekar, şarlatan, bilimsellik ve  sanat düşmanı olan) vandalları korumayı siyasi çıkarlarına daha uygun buldular. Siyasi iktidarların tümü, sanatı korumak adına, ruhsuzları maaşa bağlamaktan, cingözleri doyurmaktan kartvizit, rütbe ya da etiket sahibi beslemeler yaratmaktan başka bir şey yapmadılar. Korunan ve doyurulan beslemeler de, Büktel'i aforoz ederek, bilimselliği falan siktir edip Büktel adını halktan ve kayıtlardan gizleyerek, Büktel'in açıkladığı hakikatleri sessizliğin (gerekirse de iftiranın) şalıyla örterek, kendilerini besleyen bu kepazeliğin sürebildiği kadar sürmesine çalıştılar/çalışıyorlar.

Hasan Erkek, tiyatrokeyfi.com sitesinde yayınladığı "Ödenekli Tiyatrolarda Repertuvar Nasıl Yapılmalı" başlıklı yazısında diyor ki:

Kamu tiyatroları, repertuvar politikaları, kaliteli olanı önde tutmalıdır. Buna da uzmanlar karar verecektir. Bu nedenle, uzmanlardan oluşan kurullar repertuvarı oluşturmada belirleyici olmalıdır.

(Bakınız: Hasan Erkek, "Ödenekli Tiyatrolarda Repertuvar Nasıl Yapılmalı")

Peki nedir bu önde tutulacak "kaliteli olan"? Türk tiyatrosunda "Theope"den daha kaliteli bir şey var mı? Yok. Var diyebilen var mı? Yok. "Theope"yi beğenmediğini söyleyebilen var mı? Yok. Beğendiğini söyleyebilen var mı? Çok. (Bakınız: "Theope") Peki öylesine benzersiz biçimde övülen ve yüceltilen "Theope" niye önde tutulmuyor? Çünkü uzmanlar(?!)  "Theope"ye karşı... Kim bu uzmanlar? Yalancı ve iftiracılar ve gerçeğe kör bakarak iftirayı savunanlar... En iyisi Özdemir Nutku olan, Hasan Erkek gibi akademisyenler (?!) ... Yalanı, iftirayı ve gerçeklere kör bakmayı bilimsel bir yöntem sayanlar, belgeler karşısında süt dökmüş kedi gibi susanlar... İftirayı sessizce savunup kendi "dümenine" bakan kariyerist vandallar... Feridun Çetinkaya'nın "Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı" başlıklı yazısında, tek tek isimlerini vererek, Büktel'i hangi yöntemlerle nasıl aforoz ettiklerini belgelediği bilim karşıtı bilim erleri... Devletin ve 64'üncü Madde'nin beslemeleri... Pabucumun akademisyenleri... "Theope"ye karşı olan "küt" cisimler... Sanata ve bilimselliğe aldırmayan, zekâdan çatladıkları asla görülmemiş olan "özürlüler"...

Kendine bağlı beslemeler yaratmak için yalnızca vandalların karakteri  uygundu. O nedenle tüm iktidarlar, 64. Madde'yle sanatı ve sanatçıyı değil, yalnızca vandalları korudu. 

Yine o nedenle, 64. maddenin yeni anayasada yer alması ya da almaması benim ipimde değil.

(...)

Yazının tümünü okumak için lütfen...

TIKLAYINIZ!


 

 

 

GÜNCELLEME 21 Ekim 2009: Aşağıdaki haber, aklıma şu olayı getirdi: TIKLAYINIZ!

 

KÜLTÜR BAKANLIĞI, COŞKUN BÜKTEL'İN "FİYASKO" VE "THEOPE" ADLI KİTAPLARINI YAYINLAMIŞ OLAN ÇİTLEMBİK YAYINLARI'NDAN, DAĞITIM İNDİRİMİYLE (%40) VE PEŞİN PARAYLA, 200 ADET "FİYASKO" SATIN ALDI
 

 

Konuyla ilgili olarak,

Coşkun Büktel'e yukarıdaki bilgileri  ileten Çitlembik Yayınları sahibi ve yayın yönetmeni Zarife Öztürk, ayrıca şu ayrıntıları da ekledi:

 

"Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, 1 Eylül 2009 tarihinde Çitlembik Yayınları'nın bazı Türkçe romanları ve çocuk kitapları için bir siparişte bulundu. Bu siparişte Coşkun Büktel'in yazdığı ve 2005 yılında yayımlanan 'Fiyasko'dan da 200 adet kitap bulunuyor."
 
 

 

ARŞİV: Gyurcsany'den Nutku'ya mektup
 

4 yıl kadar önce, sırf halkına yalan söylemesi yüzünden, koltuğunun sarsılmasına ve ülkesinde halk ayaklanmalarına ve büyük yıkımlı olaylara yol açmış  olan Macaristan başbakanı Ferenc Gyurcsany;

 

5 yıl kadar önce başkanlık etmekte olduğu 30 kişilik resmi DT toplantısında "Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var" biçimindeki apaçık yalanıyla Coşkun Büktel'e açıkça iftira etmesinden sonra, OYÇED adlı "yazar "(?) örgütünce baştacı edilip, OYÇED'e önce başkan (ısrarlı yayınlarımızın ardından başkanlıktan ihraç edilmesinden sonra ise) "onur" kurulu üyesi seçilmiş olan Özdemir Nutku'ya;

eğer bir mektup yazmış olsaydı, bu nasıl bir mektup olurdu?

O mektubu, İzmir'de, büyük postahanenin ardındaki atıklar arasında, köpek sidiğiyle ıslanmış olarak, tesadüfen bulduk. "NE ÂLÂ MEMLEKET!" başlığını taşıyan bu enteresan mektubu okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

Özdemir Nutku skandalı beşinci yılına giriyor
 

Hilmi Bulunmaz'ın "şimşek hızıyla" çürüdüğünü söylediği Türk tiyatrosu, beş yılda, her yaştan 1100 linç iftiracısı çıkarabildiği halde;

vicdanı "ateş ile itfaiye arasında tarafsız" kalmaya uygun olmayan ikinci bir Salih Coşkun daha çıkaramadı.

 

Salih Coşkun'un, 3 Ağustos 2006 tarihli (önemi hergün biraz daha iyi anlaşılan) yazısına tekrar dikkat çekiyoruz:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNSANLAR BİRBİRLERİNİN (VE ÇOCUKLARININ) YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYORLAR?

 

Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları (YTÜO) eski elemanlarından biri olan, "kalite yöneticisi" mühendis Salih Coşkun'un yazısını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!


 

 

 

YAŞASIN HADJIDAKIS!
 

Hiç ihtimal vermiyorum ama, eğer bir gün ben de ölürsem, en çok yanacağım şeylerden biri, "Noble Dame"i bir daha dinleyememek olacak.

COŞKUN BÜKTEL

 

 


 

 

Büktel'in olağanüstü Hadjidakis bestesi "Noble Dame" hakkında yazdığı "Noble Dame'le aramdaki aşk ilişkisi" başlıklı biyografik yazıyı..

 

ve "Noble Dame" ile onun Yunanca versiyonu "Peribanou" şarkılarının video linklerini..

 

ve aynı besteye sahip bu iki şarkının İngilizce sözleri ile..

 

o sözlerin Büktel tarafından çevirilip uyarlanmış iki Türkçe versiyonunu..

 

aynı sayfada bulmak için, lütfen...

 

TIKLAYINIZ!


 

 

VATANDAŞ, HAKLARINI ÖĞREN!
 

İstanbul Barosu'ndan duyuru

Herkes için vazgeçilmez Temel Hak ve Özgürlüklerin teminatı ve geleceğimizin güvencesi olan HUKUK DEVLETİ’nin güçlendirilmesine yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki duyuru kaleme alınmıştır.

 

 

İstanbul Barosu'nun 50 maddelik duyurusundan bazı maddeler:

 

4. Suçluluğu kesin hükümle sabit oluncaya değin herkes suçsuz kabul edilmek zorundadır. Suçsuzluk karinesi, anayasamızın ve yasalarımızın güvencesi altındadır.

11. Çağdaş ceza yargılamasında  sanıktan delile gidilemez. Bu yanlış uygulama 1992 reformu ile ortadan kaldırılmıştır. Bunun yeniden yaratılmasını bir hukuk devletinde kabul etmek mümkün değildir. Önce “olağan bir şüpheli” bulup, sonra onun aleyhine delil arayan uygulama bir hukuk devletinde olamaz.

12. Cumhuriyet savcısı ve onun emrinde görev yapan kolluk, şüpheli ve sanıkların lehindeki delilleri de toplamak ve savunma hakkını korumakla yükümlüdür.

28. Evi, işyeri, üzeri, aracı aranan kişiye, hangi suç nedeniyle arama işlemi yapıldığı, üzerine atılı suç fiili ayrıntılı olarak açıklanmak suretiyle bildirilmelidir. Arama kararının bir sureti kişiye mutlaka verilmek zorundadır. Gizlilik veya başka bir gerekçe ileri sürülerek arama kararının kişiye verilmesi zorunluluğu bertaraf edilemez.

31. Aramanın yapıldığı her mekanda, her odada, arama anında şüphelinin ve avukatının bulunma hakkı vardır. Bu hak kısıtlanacak şekilde, aynı anda birkaç mekanda birden arama yapılamaz.
 

32. Polis ve jandarma, arama yapılan yeri bulduğu gibi bırakmak zorundadır. Arama yapılan mekan talan edilmiş görüntüsü verecek şekilde bırakılamaz. 
 

33. Arama sonunda, yalnızca suçlama konusu fiille ilgili deliller olabilecek eşyaya elkonulabilir. Sonradan değerlendirilmek üzere arama sırasında rastlanan her eşyaya elkonulamaz. Aksine uygulama keyfiliktir, suç teşkil eder.

41. Yargıtay kararlarınca da ortaya konulduğu üzere telefon dinleme tutanakları maddi delillerle desteklenmediği sürece delil olarak kabul edilemez.

47. Bir soruşturma, toplumu sürekli tedirgin edecek, bireyleri endişeye sürükleyecek yaygınlık, genişlik ve süreklilikte yapılamaz.

48. Ceza davaları her türlü anayasal ve yasal güvence sağlanarak, en kısa sürede bitirilmelidir. Aylarca tutuklu kalınarak duruşma beklemek, adil yargılanma hakkı ile bağdaşmaz.
 

İstanbul Barosu'nca yayımlanmış bu önemli metnin ve maddelerin tümünü okumak için, lütfen ...

TIKLAYINIZ!


 

 

"Yeni Tiyatro" dergisinin yeni sayısı

 

Lütfen ...

TIKLAYINIZ!


 

 

ARŞİVDEN:

 

(...)

Yukarıdaki "masum" yorumumun bile, üstelik demokrat, ılımlı ve haksever tanınmaya çalışan bir çevrenin (Samanyolcuların) sitesince dahi sansür edilmesi, bir kez daha gösteriyor ki; yazılarımda insanları asıl rahatsız eden ve onları sansüre mecbur kılan şey, bazılarının iddia ettiğinin tersine, yazılarımdaki hakaretler değil, yazılarımdaki "inandırma gücü"dür.

COŞKUN BÜKTEL / 9 Temmuz 2008

(Kaynak: "samanyoluhaber.com'da Büktel yorumuna sansür")

Yazının tamamını okumak için...

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.

Albert Einstein

 

 

"HARUN YAHYA" NİKİYLE YAZAN BİRİ DEMİŞ Kİ:

"Bu satırların yazarı bir DT sanatçısı değil Coşkun Büktel'in kendisi olsa gerek. Amaç da kitap reklamı"

BENCE İSE, "HARUN YAHYA", BUGÜNÜN LİNÇÇİLERİNDEN BİRİ OLSA GEREK. AMAÇ DA, TÜRK TİYATROSUNUN SAHİCİ TEK MUHALEFETİNİ YIPRATMAYA ÇALIŞMAK... (CB)

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

Coşkun Büktel'in (film yapma hakkı Sinan Çetin tarafından  satın alınmış) "Fiyasko" adlı romanının "Fiasco" adlı İngilizce  baskısı hakkında "CORNUCOPIA" dergisinde çıkmış bir değerlendirme

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

Olmayanı olmuş gibi, olanı olmamış gibi gösterme çabasının dayanılmaz hafifliği yada bir yalanın toplumsal anatomisi;

 

OZAN AKGÜL / HİLMİ BULUNMAZ DİYALOĞU
 

26 Eylül 2009

 

Lütfen ...

TIKLAYINIZ!


 

 

Güzel bir soru!...  
FERİDUN ÇETİNKAYA, TWITTER.COM'DA SORUYOR:

Yoksa Şakir Gürzumar, İstanbul Devlet Tiyatrosu müdürlüğüne Irwin Shaw'un "Ölüleri Gömün" adlı oyununu "gömmesi" şartıyla mı getirildi?

KAYNAK: http://twitter.com/feridunc

 

“Tiyatro Oyun dergisinin 12 Eylül özel sayısına DARBE!” yaptığı iddialarına karşı Hilmi Bulunmaz'ın yanıtı:

 

 

 

 

 

 

DESTEKSİZ YALANLARA KANITLI YANITLAR
 

 

Hilmi Bulunmaz

18 Eylül 2009

 

Lütfen ...

TIKLAYINIZ!


 

 

ARŞİV

 

(...) Ben, zaman geçtikçe "göt olanlardan" değilim; ama buna rağmen zaman geçtikçe etrafım hızla  tenhalaşıyor.

 

Bundan kendi adıma şikayetçi miyim? Hayır, değilim. Bu yüzden hakikat adına (örneğin, Sabahattin Eyuboğlu'nun hakkının Eyuboğlu'na iadesi adına) şikayetçi olmaya, gaspçılardan hesap sormaya, adalet söz konusu olduğunda pire için yorgan yakmaya devam edeceğimden eminim.

 

COŞKUN BÜKTEL / 29 Ağustos 2009

 

(Kaynak: Coşkun Büktel, "Sözüm Dağıstanlı'ya")

 

 

 

12 Eylül 2009

Linç iftirasının imzacısı Haluk Işık:

(...) Son sözüm de Sayın Coşkun Büktel’e.

Sayın Büktel,

Sizinle bir aralar, umut verici bir yakınlığımız vardı. Ben bunu “arkadaşlık” olarak tanımlıyordum. Birlikte katıldığımız televizyon programlarını, yeri geldiğinde hep sevinçli anılar olarak anımsar ve anlatırdım. Şu “Türkiye’de ve Türk Dilinde yazılmış en iyi oyun”unuzu, herşeyden vıdı vıdı sızlanma- herşeyi bıdı bıdı anlatma alışkanlığım olmadığı için, nerelerde nasıl savunduğumu da bilemezdiniz. Bana “Türkiye’nin en iyi oyun yazarı” olduğunuza dair söylevler çekerken, bir oyun yazarıyla konuştuğunuzu, inceliğin yalnızca size değil, yazan herkese karşı olması gerektiğini anımsatmaya bile hiç gerek duymadım. Çünkü acınız acımdı, sıkıntınız bu ülkenin vahim gerçeklerinden biri olarak, sıkıntımdı. Birgün bu kabalığınızı anımsayacağınızı ve kendinize çeki düzen vereceğinizi bekledim. Bütün bunları paylaştığımız dönemlerde, ben bu ülkenin “KÜLRENGİ SABAHLAR” ve “MEMLEKET HİKAYELERİ” adlı oyunlarıyla “en çok yasaklanan” oyun yazarıydım. Ağzınızdan ve kaleminizden, bu derdime dair bir tek söz çıkmadığını da, size hiçbir zaman söylemedim, anımsatmadım. Dahası, size “Kültür Bakanlığı Ödülü” ve o zamanın parasıyla (Pek takmıştınız, hala takarsınız. Şimdi artık bildiğim kabalığınızla, bunu yüzüme karşı bile söylemiş; torpille ödül verildiğini iddia etmiştiniz. Bu arada, insanın yüzüne karşı konuşmakla “hödüklük” diyemeyeceğim bir kabalık arasında, internet heveslisi ve sizi alkışlamakla bir şey olduğunu zanneden çocukların anlayamayacağı bir ayrım vardır, anımsatayım) 50 milyon Tl almış, bugüne dek asla istediğim gibi sahnelenmemiş –“yenisi bir daha yazılamayacak” diyeyim mi?- “HOŞGELDİN AMERİKA”yı okutmuş, eleştirilerinizi onurla kabullenmiştim. Yani Sayın Büktel, demek istediğim şudur;

Vefasızlığın, tanışıklığa saygısızlığın, hiçlemenin, “şimdi bana ne gerekiyorsa o”nun, kimin neden ve nasıl muhatap alındığı konusunda hiçbir fikir sahibi olmamaklığın harika bir örneğini verdiniz.

Çünkü tanımadığım bilmediğim, ama birlikte davrandığınızı bildiğim bir “Bulunmaz” şahsiyet, sizden habersiz böyle bir kampanya başlatamazdı. Siz kimlerle, hangi denizlerde rüzgar arıyorsunuz, Sayın Büktel?

Ben bunları yer miyim? Ben o zavallı teknelere biner miyim?

Sizi kınamıyorum. Kınamak bir yakınlık göstergesidir.

Benimse, size verecek bir selamım bile kalmamıştır.

Hayatta ve sanatta size başarılar diler, oyunlarınızı ve kitaplarınızı herkesin okumasını şiddetle ve ısrarla dilerim.

Çünkü “okumamayı” önermek ve kampanya düzenlemek, faşizmin ta kendisidir. Sizi ve “Bulunmaz” arkadaşınızı, ihbar etmekten, kitaplarımı yakmaktan ve beni katletmekten alakoyan nedir? Adresim İzmir/Bademler Köyü, buyurun.

Bu suç ortaklığınızı asla bağışlamayacağım. Harika bir yol tutturdunuz diye de, elbette size iyi yolculuklar demeyeceğim!

Hayatımdan bir safra daha gitti, şimdi sevinmeliyim...

Belge soğukluğundan malul linç iftirası imzacılarından biri olan Haluk Işık'ın yazısının tamamını okumak için, lütfen, verdiğimiz kaynak linkini tıklayınız!

Kaynak: iatp-g

 

 

GÜNCELLEME 8 Eylül 2009

İlk bölümünü dün bu sayfada yayınladığımız "Yöntembilim" üst başlıklı yazımızın ikinci bölümünü de yayınladık. Yazımızın tamamını bulacağınız sayfaya ulaşmak için... Lütfen, TIKLAYINIZ!

YÖNTEMBİLİM

İftiracı bir vandalı, "belge soğukluğundan" ya da yazısındaki dezenformatif unsurlardan nasıl tanıyabilirsiniz?

1. Vandallar insanları suçlar, ama suçlamalarını belgelemeye, belgelerin kaynaklarını belirtmeye, kaynakların "orijinal" sayfasına link vermeye  yanaşmazlar,

ya da sırf belge gösteriyormuş gibi görünmek için, okurlara hiç fark ettirmeden, konuyu alakasız bir yöne saptırarak, alakasız bir belge gösterirler.

Uygulamalı eğitim amacıyla bizim  uydurduğumuz belge soğukluğundan malul birinci iftira örneği:

Fotoğraflarında takdim edildiğinin tersine, gerçekte kıvırcık saçlı kapkara bir zenci olduğu bilimsel çevrelerce artık kesin kabul görmüş bulunan Atatürk'ü, altın saçlı, beyaz bir Türk olarak takdim etmek, yaklaşık 80 yıldır, milliyetçi Cumhuriyet ideolojisinin en temel dezenformatif uygulamalarından biri  olagelmiştir. Cumhuriyet hükümetlerinin,  Selanik doğumlu olmasını Mustafa Kemal'in zenci olamayacağının bir kanıtı gibi sunarak, kitleleri yanıltmakta son yıllara dek fevkalade başarılı olduğunu kabul etmek, gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Ne var ki, Selanik'e ilişkin son yıllarda yapılan daha derin bazı bilimsel araştırmaların (19. Yüzyıl'ın ikinci yarısındaki) Selanik'te, zenci nüfusun %3,16 oranına ulaştığını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle belgelediği; bilim çevrelerinde artık daha fazla görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir olgu haline gelmiştir. Cumhuriyet hükümetlerince yaklaşık 80 yıldır sürdürülen "Mustafa Kemal'in zenci kökenini inkar" politikasının iflasını ilan eden bu somut olgu ve bulguların belgelerini, Hristo Kanavice'nin 2003 yılında Sofya, Newyork ve Londra'da eşzamanlı  olarak ve İngilizce yayınlanan "Thessaloniki, Today and Yesterday" adlı kitabında açık ve net olarak görmek kolayca mümkündür (Sayfa 43).

Belge soğukluğundan malul birinci örneğimizin analizi:

Varsayalım ki, Hristo Kanavice diye  bir yazar ve onun "Thessaloniki, Today and Yesterday" adlı bir  kitabı gerçekten mevcut ve bu kitabın 43'üncü sayfasında, Mustafa Kemal'in doğduğu dönemin Selanik'inde, zenci nüfusun %3,16 oranına ulaştığı gerçekten belgelenmiş olsun. Peki ama bu belge Atatürk'ün  kapkara bir zenci olduğunu kanıtlamaya yeter mi? Kel alaka, di mi? Ama vandal iftiracı bunu öylesine sakin, ciddi, güvenilir hatta "bürokratik" bir edayla ve üstelik bir de "belge göstererek" söylüyor ki, vandal iftiracının görmezden gelerek gözünüzden ve hafızanızdan kaçırdığı (Atatürk'ün zenci olamayacağına ilişkin) binlerce karşı kanıt aklınıza bile gelmiyor; vandal iftiracının, sakin ve kendinden emin anlatımındaki edaya kapıldığınız için, anlatılan içerikin ne kadar gülünç biçimde saçma ve gösterilen "belgenin" ne kadar gülünç biçimde "alakasız" olduğunu algılamanız kolay olmuyor. Hatta konuya yabancı kişiler için imkansız bile oluyor. Vandalların bu iftira yöntemini sıradan okurlar için bile görünür, anlaşılır ve kolayca teşhis edilir kılmak için, bu yazıda, okurların çok iyi bildiği Atatürk örneğini özellikle seçtim. Bu iftira yöntemi, Atatürk'ü değil de çok daha az tanınan insanları (ya da örneğin bir kitabı) karalamak için kullanıldığında, sıradan okurları yanıltmanın ne kadar daha kolay olacağını varın siz hesaplayın!

2. Vandal iftiracıyı tanımanın en sağlam yöntemi, onun sansürcü karakterini fark etmektir. Vandallar, suçladığı şahısların suçladığı yazı ve sözlerini okurlara göstermeye yanaşmaz. Karşı tarafın görüşlerini "tırnak içinde" direkt olarak, kaynak belirterek ve hele hele kaynağın "orijinal sayfasına" link vererek okurlara  aktarmak, vandal iftiracıların asla tercihi olmaz. Vandallar, karşı tarafın görüşlerini, okurlara, kendi yorumlarıyla, kendi çıkarlarına uygun biçimde özetleyerek ve kanıt ya da belgeye asla gerek görmeyerek aktarır ve sırf o kasıtlı aktarımlara dayanarak karşı tarafı suçlu ilan ederler.

Uygulamalı eğitim amacıyla bizim  uydurduğumuz belge soğukluğundan malul 2. iftira örneği:

İşçi sınıfını zincirlerinden başka şeye layık görmediğini açıkça söylemiş olan Karl Marks'ın, işçi sınıfını desteklediğini ve yücelttiğini iddia etmek, şüphesiz ki, pozitif bilimlerin ve aklın sınırları içinde izahı mümkün bir edim değildir. Marx ne diyor işçilere? Kaybedecek daha değerli  başka şeyiniz olmadığına göre, patrona sadakatinizi temsil eden zincirlerinize sahip çıkınız ve zincirlerinizi kaybetmeyiniz, çünkü onlardan başka kaybedecek şeyiniz yok, diyor. İşçi sınıfını zincirlere yakıştıran ve zincirsiz düşünemeyen Karl Marx'ın komünizmi, işçi sınıfına zincirlerini kaybetmeyip korumak dışında hiçbir şey vaat etmiyor... Bu durumda Karl Marx'ın zincirli, sadık bir köle olarak tasarımladığı işçi sınıfına "Komünist Manifesto"yu okumasını tavsiye etmek, işçi sınıfına karşı işlenmiş en büyük ihanet suçu olmuyor mu? Öyleyse, bazı naif zekâların bildiğinin tersine, Marx'ın tarihte görülmüş en kararlı işçi düşmanı olduğunu söylemek, işçi sınıfına borçlu olduğumuz bilinçlendirme görevimizin ve yurtsever devrimci vicdanımızın en önemli gerekliliğidir.

Belge soğukluğundan malul 2.  örneğimizin analizi:

Laf, laf, laf!... Hani kanıt? Canım kanıta ne gerek var? Marx'ın işçi sınıfının zincirlerine dair söylediği vecizeyi herkes zaten bilmiyor mu? Bilenler, biliyor; onlar bu dolmayı yutmaz. Ama bilmeyenler ya da yarım yamalak bilenler, Marx'ın aslında ne dediğini iftiracı vandalımızın bu yazısından öğreniyor olabilirler ve o zaman da gerçeğin tam tersini öğrenmiş olurlar. Oysa iftiracı vandalımız Marx'ın ilgili ifadesini gerçek bağlamı içinde ve kaynak göstererek okurlara aktarmış olsa; okurlar, Marx'ın, işçi düşmanı olmak bir yana, dünyanın tüm işçilerini hak mücadelesi vermek için birleşmeye çağıran ve işçilerin zincirlerini sevmesini değil, ancak zincirlerini kırmasını savunan, namuslu bir aydın olduğunu görecekler:

"Komünistler görüşleriyle amaçlarını gizlemeye gönül indirmezler (tenezzül etmezler CB). Amaçlarına ancak bugüne dek süregelen tüm toplumsal düzeni devirmekle ulaşılabileceğini açıkça söylerler. Varsın egemen sınıflar kömünist devrim korkusuyla titresin. Proleterlerin zincirlerinden başka yitirecekleri bir şey  yok. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!" (Kaynak: Marx ve Engels, "Komünist Manifesto", Almanca/Türkçe paralel baskı. Çeviren, Levent Kavas. Ç Yayınevi, 1998, Ankara. Sayfa 133.)

Yukarıdaki belge, iftiracı vandalların, "tırnak içinde" alıntı yapmayı neden sevmediklerini, önemli ve "alakalı" kaynakları görmezden gelip neden belirtmediklerini ve hele hele o kaynakların orijinal sayfasına link vermeyi neden düşünmediklerini sanırım anlaşılır kılmaya yetiyor. Bunları yaparak iftira atmak mümkün değil ki... O nedenle, kanıtlamak, kaynak belirtmek, ilgili kaynağın orijinal sayfasına link vermek, ancak Büktel ve arkadaşlarının özelliği (iftiracı vandallara göre "takıntısı") olarak kalıyor... İftiracı vandalların bu yöntemleri (işte biz de yapabiliyoruz, diyebilmek için kırk yılda bir göstermelik olarak başvursalar bile) kural olarak benimsemeye asla razı olmadıkları görülüyor.

Demek ki iftiracı vandalları, her şeyden önce belgelere soğuk bakmalarından (belge soğukluğundan) şıp diye teşhis etmemiz mümkün.

3. Vandal iftiracı, karşı tarafın yazısından alıntı yapıyorsa, muhtemelen, cımbızladığı bir ifadeyi anlamından saptırarak kendi çıkarına uygun biçimde yorumlamaya çalışıyordur; karşı tarafın bir yazısının orijinal sayfasına link veriyorsa, muhtemelen, kendince daha zararsız bulduğu alakasız bir yazıya link veriyor ve böylelikle okurlar üstünde adil, demokratik ve bilimsel bir insan imajı yaratmaya çalışıyordur.

...DEVAM EDECEĞİZ

Yazımızın tamamını bulacağınız sayfaya ulaşmak için... Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

 

————————————————

 

Önüne konan çanaktaki yemle beslenmeye çalışırken, ürettiği yumurtaların çanağı koyan el tarafından çalındığını fark edemeyen, "tavuk toplum"a Darwin'den uyarı:

 

 

NOT: Bize mail olarak gelmiş yukarıdaki Darwin fotoğrafında yer alan sözlerin kaynağını saptamak ve gerçekten de Darwin'e ait olup olmadığını anlamak için yaptığımız internet araştırması, ilk etapta, ne yazık ki, belirli bir sonuç vermedi. Araştırmayı sürdürüyoruz. Konuyu bilenlerden yardım gelirse, okurlarımız adına şimdiden teşekkür ederiz. Sözler eğer Darwin'in değilse bile, biz o sözleri önemli saymaktan ve okurlara sunmaktan vazgeçmeyeceğiz. CB / 4 Eylül 2009

 

 

"Feridun Çetinkaya'nın iddiasına göre Fransa'nın başkenti Paris'miş" demek ne kadar saçmaysa; "Çetinkaya'nın iddiasına göre Macbeth çizgi romanının arka kapağındaki tekerlemenin çevirisi Sabahattin Eyuboğlu'na aitmiş" demek de o kadar saçmadır.

Çünkü Çetinkaya'nın yazısında "miş/muş" kipiyle anlatılacak şaibeli "iddialar" (ya da masallar) yok, somut "belgeler" var.

O yüzden sansürcü sitelerin vandal ve linççi sahipleri, Çetinkaya'nın son yazısını, değil yayınlamak, o yazıya link bile veremiyorlar. Çetinkaya'nın son yazısına değil link vermekten, değil o yazıyı kaynak göstermekten, o yazının sırf başlığını telaffuz etmekten bile vandalların ödü kopuyor.

Vampirler haçtan nasıl korkuyorsa, vandallar da Çetinkaya'nın son yazısından (hatta sırf başlığını anmaktan bile) tırsıyor. Aman o başlığı ağzınıza almayın! Aman okurlar duymasın! Aman kimsenin haberi olmasın! Susun! Susun! Tıp!

Taraf'ı suspus eden, ama Taraf yazarı olma heveslisi Taraf yalakalarını taraf olmaya özendiren Çetinkaya yazısı, istedik ki, herkes tarafından okunsun.  Okumamış kimse kalmasın diye, (genelde Taraf'ı destekleyen) Çetinkaya'nın Taraf karşıtı yazısını tekrar gündeme getiriyoruz:

 

TARAF GAZETESİ SANSÜRÜNÜN BELGESİ

Feridun Çetinkaya / 17 Ağustos 2009

BÜKTEL'İN SUNUŞU:

Bu adamın yazısı, dünyanın en haklı talebini içeriyordu: Sabahattin Eyuboğlu'nun gaspedilen emek hakkı tanınmalıdır!

Çetinkaya şunu diyordu: NTV Yayınları'nın "Macbeth Çizgi Romanı" künyesinde ve Macbeth üstüne yazdığı gazete yazılarında, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini (çeviri emeğini) yanlışlıkla(?) Müge Gürman'a mal etmiş olan Sevin Okyay, düzeltme yapmalı ve Eyuboğlu'nun hakkını Eyuboğlu'na iade etmelidir.

Sevin Okyay bir ayı aşkın süredir düzeltme yapmıyor. NTV yayınları, uyarıya hiç kulak asmadan, çizgi romanın üçüncü baskısında da, aynı yanlışı sürdürerek, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini (çeviri emeğini) Müge Gürman'a mal etmeye devam ediyor.

Buraya kadar her şey normal... NTV Yayınları'nın ve Sevin Okyay'ın, Çetinkaya'ya, "Bu dümbük de nereden çıktı? Yaptığı hiç hoş değil. Peynir ekmek gibi satan kitabımıza niye suikast düzenliyor ki!.. Aman hiç bulaşmayın, siktir edin, bağırır çağırır sonunda susar. Ancak üç-beş kişinin izlediği sitesinde, sesini nasılsa hiç kimseye duyuramaz. Herifi muhatap alıp da, bu nahoş hadisenin duyulmasına yol açmayalım. Bu konuda kimse çıt çıkarmasın! Susun!... Şışt!... Tıp!..." tadında yaklaşacak kadar iğrençleşmesinde (Söz konusu çizgi romanı yayınlayan NTV Yayınları genel yayın yönetmeninin adının Mustafa Dağıstanlı olması dışında) şaşırtıcı hiçbir şey yok... Bildiğimiz medya iğrençlikleri...

Peki ama "Taraf" gazetesi bildiğimiz medya mı?

Evet, asıl iğrençlikler (anormallikler) dizisi, Çetinkaya'nın “Sabahattin Eyuboğlu’nun hakkı Sabahattin Eyuboğlu’na” başlıklı düzeltme/eleştirme yazısını önce "demokrasi şampiyonu" Ahmet Altan'ın Taraf gazetesinde, sonra da (dünyanın en anti radikal gazetesi olan) Radikal gazetesinde yayınlamaya karar vermesiyle başlıyor.

Taraf, Pakize Barışta'nın kalemiyle, Radikal ise bizzat Sevin Okyay'ın kalemiyle, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini (çeviri emeğini) Müge Gürman'a mal etme yanlışıyla malul o çizgi romanı aşırı öven yayınlar yaparak okurlarını ve kamuoyunu zehirlemişler. 70 milyon içinde bir insan da (bir "tek" insan evladı da) çıkmış bu haksızlığa itiraz ediyor ve kan ter içinde mücadele ederek, Taraf ya da Radikal gazetelerinin yanlış yayınlarıyla zehirlenmiş okurlarına, kamuoyuna ve tarihe hakikati (panzehiri) ulaştırmaya çalışıyor.

Vay sen misin ulaştırmaya çalışan?!!

Bundan sonra neler olduğunu Feridun Çetinkaya'nın yeni yazısında dakika dakika okuyacaksınız:

KAÇIRMAYIN!   

 

 

SÖZÜM DAĞISTANLI'YA!...

 

SEVİN OKYAY VE MÜGE GÜRMAN'DAN VAZGEÇTİK...  DEMOKRASİNİN YONTMA TAŞ DEVRİNDE TAKILIP KALDIKLARI İÇİN ONLARIN DÜZELTME YAPMAYI BİR ENTELEKTÜEL ZORUNLUK SAYMA AŞAMASINA HENÜZ VARAMADIKLARI, DÜZELTME YAPMAKTAN KAÇABİLDİĞİ KADAR KAÇMAYI AHLÂKLARIYLA BAĞDAŞTIRDIKLARI AÇIKÇA ANLAŞILIYOR.

 

PEKİ AMA NTV YAYINLARI VE O YAYINLARIN GENEL YAYIN YÖNETMENİ (ARTIK TELEFONUMA ÇIKMAZ OLAN) ÇOK YAKIN ESKİ ARKADAŞIM, EFSANEVİ GAZETECİ, EFSANEVİ DEMOKRAT MUSTAFA ALP DAĞISTANLI NEDEN DÜZELTME YAPMIYOR?

 

 

Yukarıda, NTV Yayınları'nda çıkan Macbeth çizgi romanının arka kapağını görüyorsunuz. NTV Yayınları'nın yöneticileri, arka kapakta, oyunun ünlü bir tekerlemesine yer vermeyi uygun bulmuşlar:

 

"Acı üstüne acı,

Kan üstüne kan;

Kayna kazanım kayna,

Yan ateşim yan."

 

İlk kez, 1967'de, Sabahattin Eyuboğlu'nun  Macbeth çevirisinde yer almış (Remzi Kitabevi, sayfa 8-89) ve Türkçe çevirisi de oldukça meşhur olan bu tekerlemeyi NTV Yayınları'nın Macbeth çizgi romanında aynen kullanmak için, (çizgi romanın künyesinde adı çevirmen olarak geçen) Sevin Okyay, tekerlemenin çevirmeninden izin istemiş.

 

Ne kadar medeni bir davranış, değil mi? Ama ne yazık ki, Okyay'ın  bu medeni davranışına basit bir cehalet eşlik etmiş: Okyay, tekerlemenin iznini, çeviriyi yapmış olan rahmetli Eyuboğlu'nun varislerinden istemek yerine, (Eyuboğlu'nun çevirisini yönetmen tiyatrosu yönetmeni mantığıyla gaspetmiş olan) Müge Gürman'dan istemiş. (Belgeler ve ayrıntılar için, bakınız: Feridun Çetinkaya, “Sabahattin Eyuboğlu’nun hakkı Sabahattin Eyuboğlu’na”.)

 

Anlaşılan o ki, Müge Gürman da, "A, olur mu, şekerim, o tekerlemenin çevirisi bana ait değil ki, Sabahattin Eyuboğlu'na ait!" diyerek Sevin Okyay'ı namuslu bir entelektüel gibi uyarmak yerine; yönetmen tiyatrosunun "uyanık" bir esnafı olarak, hiç bozuntuya vermeden, Okyay'ın cehaletinden yararlanmayı meşrebine daha uygun bulmuş olmalı ki, Okyay'a (herhalde) şöyle demiş: "A, n'olucak, şekerim, aramızda teklif mi var? Alt tarafı bi tekerleme değil mi? Sormana bile değmez! Kendi malın gibi kullanabilirsin!"

 

Sonuçta, bir "katkıda bulunan" olarak Müge Gürman'ın adı, Macbeth çizgi romanı  künyesinde yer almış. Şimdi kıvırmak için diyebilirler ki, Müge'nin katkısı çeviriye değildi; onun adını başka tür katkıları nedeniyle künyeye koyduk. Pekâlâ, Okyay'ın verdiği röportajda ve yazdığı köşe yazısında Müge'nin katkısını gayet net olarak açıkladığını (Belge ve ayrıntı için, bakınız: Çetinkaya, “Sabahattin Eyuboğlu’nun hakkı Sabahattin Eyuboğlu’na”.) unutup, bu bahaneyi kabul edelim ve Müge'nin adının künyede yer almasını hazmetmeye çalışalım. Peki ama, en azından arka kapağa koyduğunuz tekerlemenin çevirisi nedeniyle Sabahattin Eyuboğlu adının da o künyede yer alması gerekmiyor muydu? Gerekiyordu. Peki yer alıyor mu? Almıyor. Peki bunu nasıl hazmedicez?

 

Peki çevirisinden yararlandığınız Eyuboğlu'nun adının künyede yer alması gerektiği halde, (ilk iki baskıdan sonra bu konuda uyarıldığınız halde) o gereklilik niye yerine getirilmiyor?  Eyuboğlu'nun adı niye künyede yer almıyor?

 

Çünkü gerekmesin diye, bu gereklilik gizli kalsın, kimseler duymasın diye, bir çete halinde, elinizden geleni ardınıza koymadınız. Çetinkaya'nın bu gerekliliği duyuran yazılarını demokrat(!) gazetelerinizde sansür edebilmenin bahanelerini yaratabilmek için, her türlü iğrençliğe tenezzül ettiniz. (Bakınız Çetinkaya, "TARAF GAZETESİ SANSÜRÜNÜN BELGESİ".) Yazının yaygın medyada duyulmasını engelledikten sonra, her şeye sağır kulağı verip, olaydan habersizmiş gibi yaparak, Çetinkaya'yı (bir başka deyişle "hakikati") görmezden gelmeyi, böylece yanlışlığı düzeltmekten "yırtabilmeyi", rahmetli Sabahattin Eyuboğlu'nun hakkını Sabahattin Eyuboğlu'na vermekten bahseden anakronik idealistlere ve pejmürde Don Kişot'lara kulak asmadan Macbeth çizgi romanını peynir ekmek gibi aynen satmaya devam ederek "işinize bakmayı", tercih ettiniz!

 

Çetinkaya, 17 Temmuz'da, “Sabahattin Eyuboğlu’nun hakkı Sabahattin Eyuboğlu’na” başlıklı yazısını ve 16 Ağustos'da da, o yazısı yüzünden başına gelen iğrençlikleri konu aldığı "TARAF GAZETESİ SANSÜRÜNÜN BELGESİ" başlıklı devam yazısını yayımladı. Çetinkaya'nın ilk uyarısından bu yana bir ayı aşkın zaman geçti. Bir ay önce, Macbeth çizgi romanı 2. baskısını yapmıştı. Çetinkaya'nın ilk yazısı üzerine Mustafa Alp  Dağıstanlı'yla konuyu görüşmüştüm. "Hiç hoş olmadı! Hiç hoş olmadı!" deyip duruyordu ama "hoş olmayanın ne olduğu konusunda mutabık olduğumuzdan emin olamadığım için, kendisine hoş olmayanın ne olduğunu anlatmak zorunda kaldım. Feridun'un ikinci yazısını (yine kendi sitesinde) yayınlamasından kısa süre önce, Mustafa'yla bir görüşme daha yapıp Feridun'un başına gelenleri anlatmış, Sevin Okyay'ın mutlaka bir düzeltme yayınlayarak Eyuboğlu'nun hakkını Eyuboğlu'na iade etmesi gerektiğini söylemiştim. Mustafa'ya göre bu, Okyay'ın bileceği bir işti ve bunun NTV Yayınları'yla ilgisi yoktu.

 

Derken Macbeth çizgi romanı üçüncü baskıyı yaptı ve bir de baktım ki, künyede hiçbir değişiklik yok: Yani Müge Gürman künyede yine var, Sabahattin Eyuboğlu künyede yine yok. Bu, şüphesiz ki, Mustafa'nın artık "NTV Yayınlarıyla ilgisi yok!" diyemeyeceği bir gasp olayıydı.

 

Mustafa'nın uyarıma rağmen bu duyarsızlığın sürmesine nasıl izin verebildiğini çok merak ettiğim için, kendisini bir kez daha aradım. İçimden bir ses, bu kez ona ulaşamayabileceğimi söylüyordu. O sesi inatla bastırıp, telefon zilini inatla çaldırmaya devam ettim. Sonunda bir bayan açtı ve Mustafa'nın toplantıda olduğu bilgisini verdi. Beni aramasını söyleyerek, kimlik bilgilerimi bıraktım. Mustafa, ne yazık ki, o günden beri hâlâ bana "dönmedi".

 

Üç-beş gün önce, NTV Yayınları, Macbeth çizgi romanının dördüncü baskısını da piyasaya çıkardı. Umutla künyeye baktım. Heyhat!... Sayıları zaten çok sınırlı olan en eski dostlarımdan birini daha kaybetmiştim. Künyede her şey, eski tas eski hamamdı.

 

Ben, zaman geçtikçe "göt olanlardan" değilim; ama buna rağmen zaman geçtikçe etrafım hızla  tenhalaşıyor.

 

Bundan kendi adıma şikayetçi miyim? Hayır, değilim. Bu yüzden hakikat adına (örneğin, Sabahattin Eyuboğlu'nun hakkının Eyuboğlu'na iadesi adına) şikayetçi olmaya, gaspçılardan hesap sormaya, adalet söz konusu olduğunda pire için yorgan yakmaya devam edeceğimden eminim.

 

COŞKUN BÜKTEL / 29 Ağustos 2009

 

 

 

 

SORU:

Aşağıdaki cümlelerden hangisi Özdemir Nutku tarafından otuz kişilik DT koordinasyon toplantısında söylenmiş cümlenin tıpa tıp ta kendisidir?

1. "Kesinlik içeren bir ifade kullanmak istemem ama, Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun olduğunu hatırlar gibiyim."

2. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyunun varlığına dair bazı duyumlar aldım."

3. "Belleğim beni yanıltmıyorsa, Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunduğunu sanıyorum.."

4. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunduğu kulağıma çalındı."

5. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunması çok muhtemeldir."

6. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunduğuna dair bazı söylentiler duydum."

7. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun mu varmış ne..."

8. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var."

CEVAP: Nutku'nun kurduğu doğru cümle, 8. şıktaki "kesin" olan cümledir:

"Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var." (Kanıt için tıklayınız: Nutku'nun konuşmasının CD kaydı.) Ve bu cümle kesin bir yalan, kesin bir iftiradır.

Nutku'nun toplantıda tam olarak ne dediğini "tırnak içinde" aynen aktarmak ya da dediklerinin CD kaydına link vermek yerine; okurlara Nutku'nun dedikleri üzerine uydurdukları kendi yalanlarını aktarmayı tercih eden vandallar sıkı çalışıyor ve iftiralarını tüm internete yayıyorlar. Kısacası, Türk tiyatro camiamızda, "Büktel'e ve Theope'ye atıldıktan sonra iftiranın bile başımızın üstünde yeri var" diyecek kadar çürümemiş temiz insanlar eğer hâlâ daha kaldıysa; o insanlar, dezenformasyona karşı çok uyanık olmalılar. Büktel ve Theope hakkında, bizzat Büktel'in sözleriyle (ve o sözlerin bizzat Büktel'in sitesinde yer aldığı sayfaya link verilerek) belgelenmiş olmayan hiçbir iddiayı kaale almamalı ve  Nutku'nun kendi sözlerini mutlaka dinleyip, o sözlerin kanıtladığı şu gerçeği kesinlikle unutmamalılar:

Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyunun "var" olduğundan bahsederken Nutku'nun "kesin konuşmadığını" söyleyenler; Nutku'nun iftira suçunu örtbas etmeye çalışarak iktidarın tiyatral putlarına sadakatini kanıtlayıp tiyatro çevresinde kariyer (ya da "ticaret") yapmaya uğraşan, sırf bu amaçla Nutku'nun gönüllü hınk deyiciliğine soyunmuş, linççi ve iftiracı, yalaka vandallardır.

COŞKUN BÜKTEL

 

Çetinkaya'nın beklenen yazısı...

 

TARAF GAZETESİ SANSÜRÜNÜN BELGESİ

Feridun Çetinkaya / 17 Ağustos 2009

BÜKTEL'İN SUNUŞU:

Bu adamın yazısı, dünyanın en haklı talebini içeriyordu: Sabahattin Eyuboğlu'nun gaspedilen emek hakkı tanınmalıdır!

Çetinkaya şunu diyordu: NTV Yayınları'nın "Macbeth Çizgi Romanı" künyesinde ve Macbeth üstüne yazdığı gazete yazılarında, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini (çeviri emeğini) yanlışlıkla(?) Müge Gürman'a mal etmiş olan Sevin Okyay, düzeltme yapmalı ve Eyuboğlu'nun hakkını Eyuboğlu'na iade etmelidir.

Sevin Okyay bir ayı aşkın süredir düzeltme yapmıyor. NTV yayınları, uyarıya hiç kulak asmadan, çizgi romanın üçüncü baskısında da, aynı yanlışı sürdürerek, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini (çeviri emeğini) Müge Gürman'a mal etmeye devam ediyor.

Buraya kadar her şey normal... NTV Yayınları'nın ve Sevin Okyay'ın, Çetinkaya'ya, "Bu dümbük de nereden çıktı? Yaptığı hiç hoş değil. Peynir ekmek gibi satan kitabımıza niye suikast düzenliyor ki!.. Aman hiç bulaşmayın, siktir edin, bağırır çağırır sonunda susar. Ancak üç-beş kişinin izlediği sitesinde, sesini nasılsa hiç kimseye duyuramaz. Herifi muhatap alıp da, bu nahoş hadisenin duyulmasına yol açmayalım. Bu konuda kimse çıt çıkarmasın! Susun!... Şışt!... Tıp!..." tadında yaklaşacak kadar iğrençleşmesinde (Söz konusu çizgi romanı yayınlayan NTV Yayınları genel yayın yönetmeninin adının Mustafa Dağıstanlı olması dışında) şaşırtıcı hiçbir şey yok... Bildiğimiz medya iğrençlikleri...

Peki ama "Taraf" gazetesi bildiğimiz medya mı?

Evet, asıl iğrençlikler (anormallikler) dizisi, Çetinkaya'nın “Sabahattin Eyuboğlu’nun hakkı Sabahattin Eyuboğlu’na” başlıklı düzeltme/eleştirme yazısını önce "demokrasi şampiyonu" Ahmet Altan'ın Taraf gazetesinde, sonra da (dünyanın en anti radikal gazetesi olan) Radikal gazetesinde yayınlamaya karar vermesiyle başlıyor.

Taraf, Pakize Barışta'nın kalemiyle, Radikal ise bizzat Sevin Okyay'ın kalemiyle, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini (çeviri emeğini) Müge Gürman'a mal etme yanlışıyla malul o çizgi romanı aşırı öven yayınlar yaparak okurlarını ve kamuoyunu zehirlemişler. 70 milyon içinde bir insan da (bir "tek" insan evladı da) çıkmış bu haksızlığa itiraz ediyor ve kan ter içinde mücadele ederek, Taraf ya da Radikal gazetelerinin yanlış yayınlarıyla zehirlenmiş okurlarına, kamuoyuna ve tarihe hakikati (panzehiri) ulaştırmaya çalışıyor.

Vay sen misin ulaştırmaya çalışan?!!

Bundan sonra neler olduğunu Feridun Çetinkaya'nın yeni yazısında dakika dakika okuyacaksınız:

KAÇIRMAYIN!   

 

Feridun Çetinkaya, aşağıda tekrar gündeme getirdiğimiz  Sabahattin Eyuboğlu'nun hakkı, Sabahattin Eyuboğlu'na başlıklı yazısını —Sevin Okyay tarafından yanlışlıkla(?) Müge Gürman'a mal edilmiş olan emek hakkı, düzeltme yapılarak tekrar Sabahattin Eyuboğlu'na iade edilsin amacıyla— önce "Taraf", sonra da "Radikal" gazetelerinde yayınlamaya kalkıştı. Vay sen misin kalkışan?!...

Okyay tarafından yapılmış (ve bir aydır düzeltilmediği gibi,  NTV Yayınları'nın "Macbeth çizgi romanı"nın üçüncü baskısında da, uyarıya rağmen tekrarlanmış) bir haksızlığı düzeltmek ve Eyuboğlu'nun hakkının Eyuboğlu'na verilmesini talep etmekten başka "suç unsuru" içermeyen yazısı yüzünden; Çetinkaya'nın, güya demokrasi şampiyonu görünen "Taraf" ve "Radikal" yetkililerince hangi faşist haksızlıklara ve nasıl iğrenç hakaretlere maruz bırakıldığını biz anlatmayacağız. O iğrenç olayları Çetinkaya, faillerin isimlerini de vererek, (bugün yarın bitmesini dört gözle beklediğimiz) ayrı bir yazıyla kendisi anlatacak.

Ama Çetinkaya'nın "demokratik" Türk medyası hakkında yeniden ve "derin derin"/"kara kara" düşünmemizi gerektirecek yeni yazısını okumadan önce, onun fırtınalar yaratan önceki yazısını tekrar okumak yararlı olur kanısındayız. Buyrun:

 

Sabahattin Eyuboğlu'nun hakkı, Sabahattin Eyuboğlu'na

Feridun Çetinkaya / 19 Temmuz 2009

BÜKTEL'İN SUNUŞU:

Yaklaşık bir hafta önce, Çetinkaya, telefonla beni arayıp, Macbeth çizgi romanıyla ilgili Pakize Barışta'nın Taraf'ta çıkan yazılarını gördün mü? diye sordu.

Görmediğimi söyleyince de, anlatmaya başladı:

Sanırım tam bir kadın dayanışması içinde kitaba piar yapıyorlar. Kitabın çevirmeni Sevin Okyay da, kitap hakkında hem röportaj vermiş, hem de Radikal'deki köşesinde kitabı yazmış. Pakize Barışta Okyay'ın çevirisini övüyor. Okyay ise Barışta'nın yazısına gönderme yapıyor.

Bunun nesi kötü?

Bekle!... Sevin Okyay, Müge Gürman'ın "Cadılar Macbeth'i" ve Kenan Işık'ın "Macbeth"i için "Türkiye'de seyrettiğim en iyi Macbeth prodüksiyonları" diyor.

Yazık!... Demek ki, benim "Shakespeare'e Moruk Muamelesi Yapmak" başlıklı yazımı okumamış. (İlk kez, Express'in 2-9 Nisan 1994 tarihli 10. sayısında yayınlanmış olan "Shakespeare'e Moruk Muamelesi Yapmak"ı, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımda da bulabilirsiniz.) Okumuş olsaydı, bu iki prodüksiyonun, dünyada ve Türkiye'de yapılmış en "zekâdan uzak" saçmalıklar olduğunu bilirdi. Sevin bu konularda niye demeç veriyor ki sanki? Durup dururken, Müge ve Kenan'ın sırtını sıvazlayarak, (zaten artık tek dişi kalmış uslu bir canavara dönüşen, tüm etkisini ve prestijini yitirmiş olup döşeğinde sakin sakin ölümünü bekleyen) asparagas yönetmen tiyatrosunun, huzur içinde ölmesine neden izin vermiyor sanki?!

Neden olacak, Müge'nin "Cadılar Macbeth'i" metnine ihtiyacı olduğunu sandığı için... Macbeth'deki "Acı üstüne acı / Kan üstüne kan / Kayna kazanım kayna / Yan ateşim yan" tekerlemesini çizgi romanda kullanabilmek için, Sevin Okyay, Müge Gürman'dan izin istemiş. O tekerleme Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisinde de yok mu?

Olmaz olur mu! Müge Gürman Macbeth'i çevirmedi ki... Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini alıp çevirideki bazı repliklerin yerlerini değiştirdi, bazı replikleri attı, bazı replikleri kısalttı, bazılarını da çoğalttı. Örneğin, "Macbeth uykuyu öldürdü" repliği Macbeth'de bir ya da iki kez geçer. Müge'nin metninde otuz kez geçiyor. Kısacası, Müge Macbeth'i asla çevirmedi. Sabahattin Eyuboğlu metnini bozmakla ve adını değiştirip "Cadılar Macbeth'i" veya "Cadıların Macbeth'i" yapmakla yetindi. Müge'nin o çeviri üstünde yaptığı zekâdan uzak saçmalıkları yapmak için, yönetmen ya da yazar olmaya gerek yok; kulaklarından orman gibi gür kıllar fışkıran sıradan bir kasap da aynı katliamı pekâlâ becerebilirdi. Müge sırf bu katliamı yaptığı için, 500 yıllık Macbeth'in adını değiştirmek ve DT'ye "Cadılar Macbeth'i" adıyla önerdiği dosyanın üstündeki "yazar" ibaresinin karşısına Shakespeare yerine kendi adını yazmak hakkını kendinde bulabildi. Ve Coşkun Büktel'in "Theope"sini aforoz eden, çatısı altında Coşkun Büktel'e iftira edilen Devlet Tiyatrosu'nun (her türlü küfrü anasının ak sütü gibi hak etmiş) yöneticileri, Müge'nin bu küstah sahtekârlığını, ona "yazar telifi" ödeyerek ödüllendirdiler.  

Müge'nin kasaplığının ödüllendirilmesine ben de  elbette çok sinirleniyorum ama beni daha çok Sabahattin Eyuboğlu'na yapılan haksızlık ve emek düşmanlığı ilgilendiriyor. Eyuboğlu'nun emeğini kendilerine maledenlerden hesap sormazsam, Feridun Çetinka'ya da uykuyu öldürmüş olur. Bu konuda bir yazı yazmayı düşünüyorum.

Tamam! Çok güzel! Ben de bari sana "lojistik destek sağlayarak" uykularımı kurtarayım. Mesela, Müge'nin yayınlanmamış "Cadılar Macbeth'i" metnini sana bulabilirim.

Sabahattin Eyuboğlu ve Orhan Burian'ın Macbeth çevirilerini de bulabilir misin?

İkisi de kitaplığımda var.

Güzel.

Feridun, konuyu sosyal ve dramaturjik tüm boyutlarıyla araştırmaya, olaya karışmış tüm sorumluları ve suçlarını teşhir etmeye böylece karar verdikten sonra, asıl geniş araştırmasını gerçekleştirmeden önce, kısa ve "acil" bir haber metni yazıp Taraf gazetesine göndererek, olayı bir an önce kamuoyuna duyurmaya niyetlendi.

Ne yazık ki Taraf, Feridun'un "Sabahattin Eyuboğlu'nun Hakkı, Sabahattin Eyuboğlu'na" verilsin talebini içeren yazısını (üç gün oyaladıktan sonra) sansür etmekle kalmadı; Feridun'u mümkün olabilecek en vandal kabalıkla, iğrenç biçimde aşağılamaya da kalktı. (Ayrıntıları Feridun'un yazısında okuyacaksınız.)

Çetinkaya'nın, kendi sitesi tiyatrofanzini.blogspot.com'da yayınlamak zorunda kaldığı "Sabahattin Eyuboğlu'nun Hakkı, Sabahattin Eyuboğlu'na" başlıklı yazısını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!    

 

 

NEDİM SABAN / DİKMEN GÜRÜN TARTIŞMASINA MAYDANOZ OLMAYI GEREKLİ GÖRDÜK

 

Tartışma adabının izafiyeti

 

 

 

Coşkun Büktel  

11 Ağustos 2009

 

 

(...)

Ben, Nedim Saban'ın sözünü ettiği "kara cahil"lerin en karası olmalıyım ki, "Prof. Gürün'ün, tiyatromuza katkılarını" değil "azımsamak", hiçimsiyorum. Onun başkanlığını yaptığı İKSV tarafından düzenlenmiş festivali, en iyi yıllarında bile beğenmediğim gibi; Gürün'ün bir yazar ya da eleştirmen olarak yazdığı hiçbir yazıda herhangi bir zekâ ya da yaratıcılık kıvılcımı görebilmiş değilim. Bence, sayın Gürün, zekâ ve yaratıcılıktan nasipsiz olanların her zaman mecburen yaptığı gibi, herkesle iyi geçinmeye çalışan, uyumlu ve yumuşak bir kişilik sergilemekte, hayatı boyunca dişe dokunur bir tek satır yazamamış olmasını, nezaket kavramına aşırı sahip çıkarak dengelemeye (veya örtbas etmeye) çalışmakta...  

(...)

 

Büktel'in yazısının devamını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

10. GÜNCELLEME 10 Ağustos 2009

"SO WHAT?"

"Fiyasko" romanının yazarı Coşkun Büktel, romanına isim koyarken, acaba aşağıda gördüğümüz "Fiyasko"lardan haberdar mıydı?

Cevap: Evet, yayıncısı Zarife Öztürk, Büktel'e (bazılarını Büktel'in de bildiği) başka "Fiyasko"lardan söz etmişti.

"So what?" ("Öyleyse n'olmuş?")

Diğer masum ve maksatsız çalıntı imalarımızı okumak için lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

9. GÜNCELLEME 10 Ağustos 2009

24 Mart 2007'de yayınladığım aşağıdaki satırların, 1100 iftiracı bağlamında bir kez daha okunmasını öneriyorum.

Büktel'in "Utanma Eşiği"

başlıklı yazısından

 

(...) Bilinçli irademizle ve iyi niyetle yaptığımız bir eylemin bizi utandırması, o eylemin başkalarına (özellikle hemcinslerimize) zarar verdiğini fark etmemizle başlar. Yanlış karar vermiş, sonuçları iyi hesaplayamamış, hata etmişizdir. Örneğin, bir ceza yargıcı ya da savcı olduğumuzu düşünelim. Kanıtları iyi niyetle ama yanlış değerlendirdiğimiz için masum bir insanı mahkum etmişsek; yıllar sonra hakikatin ve gerçek suçlunun ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç, iyi niyetle yapılan hataların utancına örnek verilebilir. Doğru sanılan yanlışlığı yaparken taşıdığımız iyi niyet ne kadar gerçek ve samimiyse, hakikatin (yanlışlığın) ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç da o denli gerçek ve samimi olacak; böylesi bir utanç, yanlışlığı olabildiğince adil biçimde tazmin edinceye kadar da yakamızı bırakmayacak, kendimizi bağışlamamıza olanak tanımayacaktır. Hatanın ardında kötü niyet yoksa, yani hata gerçekten hataysa, hatanın sahibi, hatayı düzeltmedikçe vicdanen rahatlamayacak, hatayı düzeltmek için elinden ne gelirse yapacaktır.

 

Sonuçları ne kadar vahim olursa olsun, yaptığımız yanlışlık gerçekten bir hata ise, hatadan mutlaka dönmek, hatayı tazmin etmek ve özür dilemek isteriz. Özür dilemeyi istemek için, yaptığımız yanlışlığın başkalarınca mutlaka fark edilmesi ve bizim başkalarınca mutlaka ayıplanmamız gerekmez. Eğer o yanlışı gerçekten iyi niyetle ve gerçekten hataen yapmışsak, eğer (örneğin "Suç ve Ceza'nın kahramanı Raskolnikov gibi) bilinç ve vicdan sahibi bir insansak; yaptığımız yanlışlığı yalnızca kendimizin fark etmesi bile o hatadan acı ve utanç duymamız, tazmin ve özür çabasına kalkışmamız için yeterli olacaktır. Eğer vicdan ve bilinç sahibi bir insan isek, hatamızın ortaya çıkması, başkalarınca fark edilmesi asla mümkün olmasa bile, hatamızın yalnızca kendimiz tarafından fark edilmesi bile, bizi utanma eşiğine getirecektir. Utanma eşiğimiz onurlu ve şuurlu bir insana yakışacak kadar alçak ya da düşükse, başkalarınca ayıplanmamız ihtimali sıfır bile olsa; bu durum kendimizi bağışlamamıza, vicdanımızı rahatlamamıza yetmeyecektir. Çünkü utanma eşiği onurlu ve şuurlu bir insana yakışacak düzeyde olan insanlar, kendilerini başkalarının ayıplamasından daha çok, kendi kendilerinin ayıplamasından utanç duyar ve utanç duymalarını gerektiren nedenler konusunda kendilerini asla kandırmaz ve bağışlamazlar.

 

Peki yaptığımız yanlışlıkta iyi niyet yoksa, yani yanlışı (yanlış olduğunu ve başkalarına zarar vereceğini önceden bilerek ve başkalarının faili öğrenemeyeceklerine güvenerek) kasten yapmışsak, ne olur? Böyle bir yanlışlık, doğaldır ki, bir hata olarak değil ancak bilinçli bir "suç" olarak nitelenebilir. Bu suçun faili, suçu hataen değil de, suç olduğunu bilerek ve suç olduğuna inanarak, kasten işlediğine göre; suç işlemekten utanmayan, utanma eşiği oldukça yüksek bir insan olmalıdır. Böyle bir insanın vicdanı suçlu olduğunu bilmekten dolayı rahatsız olmaz; başkaları bilmedikçe suçlu olmayı sorun saymaz. Böyle insanların rahatsızlığı, ancak suçları başkalarınca öğrenildiği zaman başlar. Utanma eşikleri, ancak suçları açığa çıktığı zaman aşılmış olur. Böyle insanlar, suçları, başkalarının öğrenemeyeceğine güvenerek, failin gizli kalacağına inanarak işler.

 

(...)

 

Yanlış olduğunu bile bile, "kasten" işlenen "adi" suçlara milyonlarca örnek bulabilirsiniz. Çünkü adi suçlular, "tüm" insanların sahip olduğu ilkel güdüler (cinsellik, güç, namus, hırs, korku, açgözlülük, vb) tarafından yönetilen ve bu ilkel güdüleri aklın denetiminde tutmayı beceremeyen kişilerdir. Onlar, aç kaldıklarında çalabilen, şehvet duyduklarında tecavüz edebilen, öfkelendiklerinde öldürebilen; kısacası, hayatlarını düşünülmüş/planlanmış, olgun ve ergin davranışlarla değil, daha çok, refleksleriyle sürdüren insanlardır. Akılları, onları suçlardan koruyacak ya da bu suçlardan pişman olacak düzeyde gelişmemiştir. Normal veya tam gelişmiş insanlar olmadıkları için de, utanç duyabilme yeteneğine ya hiç sahip değildirler ya da sırıkla bile aşılamayacak kadar yüksek bir utanma eşiğine sahiptirler. 

 

(En azından görünüşte) ruhsal ya da zihinsel problemi bulunmayan olgun ve ergin insanların, yanlış olduğunu bile bile, "kasten" işledikleri suçlara gelince: Ruhsal ya da zihinsel problemi bulunmayan bir insanın, suç olduğunu bile bile suç işlemesi, yanlış olduğunu bile bile yanlış yapması mümkün olabilir mi? Biraz zor görünüyor: Çünkü normal bir insan, bizim yanlış bulduğumuz, suç saydığımız bir eylemi yapıyorsa; o eylemi yapmadan önce, mutlaka denebilecek kadar yaygın bir genellikle, o eylemi akla (yani kendi aklına) uydurmakla sonuçlanan zihinsel bir süreç yaşamıştır. Yani bizim suç saydığımız eylemi, artık suç saymadığı, yanlış bulmadığı için eylemiştir. Terör yanlısı anarşist Neçayev, hiçbir suçu olmayan masum İvanov'u ideoloji uğruna öldürürken, cinayet (suç) işlediğine değil, devrim için fedakarlık ettiğine inanıyordu. Kız kardeşini namus ya da töre uğruna öldüren feodal ağabeyler de öyle... İşlenen suç, değil cinayet, katliam bile olsa, eğer suçlu (en azından görünüşte) ruhsal ya da zihinsel olarak normal bir insan ise, şu ya da bu biçimde, o suçu (bize inandırıcı gelsin veya gelmesin) savunabilecek, yaptığı eylemden utanmayı reddedecektir. Örneğin, yüz binlerce insanın katlinden sorumlu Saddam Hüseyin, kendisini yargılayan hakimleri aşağılamaktan çekinmeyerek, bağıra çağıra, suçlarını savunmaktadır. İntihar edemeden yakalansaydı, milyonlarca insanın katlinden sorumlu olan Hitler de, hiç kuşkusuz, Nurnberg'deki hakimlere karşı, kendini, üstün ırk idealini ve Yahudi düşmanı görüşlerini bağıra çağıra savunacaktı.

 

Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Hitler bile, eminim ki, kendini suçlu hissetmiyor; o milyonlarca kişinin ölümünü, inandığı "yüksek idealin" bir gerekliliği olarak görüyor ve savunuyordu. Kalabalıklar önünde bile en kanlı tasarruflarını savunabilen Hitler, masum insanların kitleler halinde gaz odalarında katledilmesinin dahi, meşru ve savunulabilir olduğuna inanıyor; en azından yakın kurmaylarına karşı (Makyavelizmin en caniyane bir yorumuna baş vurarak da olsa) savunamadığı hiçbir karar almıyordu. Hitler'in, İkinci Dünya Savaşı sonunda intihar etmesi; bence, kendini suçlu hissetmesi yüzünden değil, o "yüksek ideal" uğruna ve dünyayı yakmak pahasına girdiği savaşı kaybetmesi yüzündendi; Hitler'e göre Hitler, üstün ırk teorisinde yanılmamıştı; o yalnızca Churchill ve Stalin'e karşı yürüttüğü savaş taktiklerinde yanılmıştı. İntiharıyla yalnızca o yanılgının/yenilginin bedelini ("yüksek ideale" ve "üstün ırka" yaraşır biçimde) ödemişti. İntihar, yalnızca şartların dayattığı bir zorunluluk değil, Hitler'in onur anlayışına uygun bir eylemdi. Yemeği yiyince hesap pusulasını itiraz etmeden ödemek gibi "soylu"(!) bir eylem. Saddam, aynını yapamadı. Hitler de yapamasaydı (yani intihar edemeden yakalansaydı) hiç şüphe yok ki, o da Saddam gibi, suçlu olduğunu reddedecek, tüm kanlı suçlarını savunacak ve asla utanmayacaktı. Ta ki, bir mucize gerçekleşip de, vicdanı uyanıncaya ve dünyayı kana bulayan üstün ırk teorisini samimi olarak reddedip fikir değiştirinceye kadar.

 

İnsanlar, zihinsel ya da duygusal bir takım engelleri veya ekonomik zorunlukları bulunmadığı (yani çocuk, deli veya ihtiyaçları inançlarını bastırmış, ideallerini kaybettirmiş, birer "adi suçlu" olmadıkları) sürece; meşruiyetine/masumiyetine inanmadıkları, suç olduğunu bildikleri (suç olduğuna vicdanen de inandıkları) eylemlere tevessül etmezler. Yani "genellikle" etmezler.

 

Çağımızda, bu genellik, yavaş yavaş genel olmaktan çıktı. Çağımız "masumiyet çağı" değil. Çağımızın "sivil" toplumları, masumların çoğunlukta olduğu, suçluların istisna sayıldığı toplumlar olmaktan hızla uzaklaştı/uzaklaşıyor. Artık (diploma, unvan, statü sahipleri dahil) pek az insan kendini genel doğruların kurallarıyla (hatta kendi vicdanının kurallarıyla) sınırlamak ve erdemli bir hayat yaşamak gereğini duyuyor. Peki ne oldu da böyle oldu? Doğruluk ve erdemin evrensel ölçütleri değiştiği için mi, doğruluk ve erdemin modası geçtiği için mi, insanlar artık masumiyeti ve erdemi önemsemiyor? Hayır, doğruluk, erdem, hakikat, adalet, masumiyet, vb. kavramların modası geçmedi. Hukuk, politika, bilim, ideoloji, sanat, ticaret büyük ölçüde hâlâ o evrensel kavramlar öne sürülerek yapılıyor. Ama insanlar kalabalık önünde o kavramları öne sürerek o kavramlara uygun bir imaj sergilemeyi hâlâ gerekli görseler bile, kapalı kapılar ardında, o kavramların pabucu çoktan dama atılmış gibi davranıyor/yaşıyor. Hitler kötüydü ama (savaş taktikleri gerektirmedikçe) olduğu gibi görünüyor, göründüğü gibi oluyordu. Bugün bırakın sıradan insanları, pek çok "aydınımız" bile, oldukları gibi görünüp göründükleri gibi olamıyorlar. Hitler kadar bile tutarlı davranamıyorlar. Hitler'in işlediği suçlar kadar büyük suçlar işlemek için yeterli psikolojik ve politik güçleri yok ama, aslında Hitler'den bile daha kötüler. Çünkü yaptıklarını savunamıyor, savunduklarını yapmıyorlar. Utanma eşikleri öylesine yüksek ki, tutarsız olduklarını kendilerinin bilmesinden utanmak şöyle dursun, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarsızlıklar ortaya çıkarılıp belgelendiğinde bile, utanmıyorlar. Belgeler Hürriyet'in ana sayfasında yayınlanmadıkça, onların utanma eşiği aşılmış olamıyor.

 

İnsanları kaplayan "nasır tabakasını" delerek, duyarlı bölgeye, "insani olana" varmaya çalışıyorum. Nasır tabakasının kalınlığına göre, bazen "incecik" iğneler yeterli olabiliyor; bazen de "asfalt delen matkaplar" gerekiyor.

 

("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 65-66.)

 

Yazımızın tamamını okumak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

UTANMA EŞİĞİ

 

 

8. GÜNCELLEME 8 Ağustos 2009

Masum ve maksatsız çalıntı imaları

İmalarımızın amacı alçaklık etmek değil, yalnızca eğlenmektir.

 

Rock Hudson/Corey Allen — Avalanche (Çığ)

Tuncer Cücenoğlu — Çığ

 

Yönetmen Corey Allen'in, 1978'de, bir Frances Doel hikayesinden sinemaya uyarlayarak, baş rollerinde dünyaca ünlü Rock Hudson ile Mia Farrow'u oynattığı, Hollywood yapımı "Avalanche" ("Çığ") adlı film tüm dünya (ve Türkiye) sinemalarında (ve daha sonra  televizyonlarında) gösterilmiştir.

 

Acaba 2001 yılında "Çığ" adlı bir oyun yazan Tuncer Cücenoğlu, Rock Hudson ve Mia Farrow'un oynadığı ve yukarıda hem İngilizce, hem de Fransızca afişini gördüğünüz, tüm dünyaca bilinen "Çığ" adlı filmi biliyor muydu?

 

Tuncer Cücenoğlu, tüm dünyanın bildiği (benim de seyrettiğim) Hollywood yapımı "Çığ"ı bilmediğini açıklarsa onun beyanına inanmak zorundayız.

 

Diğer masum ve maksatsız çalıntı imalarını okumak için lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

 

7. GÜNCELLEME 7 Ağustos 2009

Ahmet Cevdet Paşa — Tarih-i Cevdet

Orhan Pamuk — Cevdet Bey ve Oğulları

 

Cevdet Bey ve Oğulları'nın yazarı Orhan Pamuk, Ahmet Cevdet Paşa'nın "Tarih-i Cevdet"ini biliyor muydu?

 

Orhan Pamuk, Ahmet Cevdet Paşa'nın "Tarih-i Cevdet"ini bilmediğini açıklarsa onun beyanına inanmak zorundayız.

 

Diğer masum ve maksatsız çalıntı imalarını okumak için lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

6. GÜNCELLEME 6 Ağustos 2009

İmalarımızın amacı, alçaklık etmek değil, yalnızca eğlenmektir

Masum ve maksatsız çalıntı iddiaları

Yaşar Kemal — İnce Memed

İsmail Kadare — Mehmet

 

İnce Memed'in yazarı Yaşar Kemal, İsmail Kadare'nin Mehmet'ini biliyor muydu?

 

Yaşar Kemal, İsmail Kadare'nin Mehmet'ini bilmediğini açıklarsa onun beyanına inanmak zorundayız.

 

— Ya saçmalama, kardeşim! İsmail Kadare'nin Mehmet diye bir eseri yok ki...

— Evet ama "Successor" diye bir romanı var. Ne demek "Successor"?

— "Halef" demek.

— Kim bu "Halef"?

— Arnavutluk başkanı Enver Hoca'nın başbakanlığını yapmış ve onun halefi unvanını almış Mehmet Şehu.

— Hah işte, kendi ağzınla ele verdin Mehmet'i?

— İyi de biri Mehmet, diğeri Memed.

— Ne farkeder ikisi de aynı kapıya çıkar.

— Peki niye okurlara sanki İsmail Kadere'nin Mehmet diye bir romanı varmış gibi bir izlenim veriyorsunuz? Niye okurları aldatıyorsunuz?

— Ee, onlar da gözlerini açsınlar, aldanmasınlar, kardeşim. Ortam kötü, kolla götü. Di mi ama!

— Ortam değil, sizsiniz kötü!

— Niye?... Bir benzerliği ortaya çıkarmak kötü mü? Edebiyata hizmet ediyoruz.

— Saçmalamayın! Benzerlik filan yok ortada. Benzerliği siz uyduruyorsunuz.

— Ne yani Mehmet'le Memed arasında benzerlik bile yok mu?

— Kardeşim, siz aptal mısınız, tipiniz mi öyle gösteriyor, yoksa okurları kandırmak için aptal numarasına mı yatıyorsunuz? Dünyada bin tane Memet var. Yaşar Kemal'in ve İsmail Kadare'nin Memetleri arasında isim benzerliğinden başka benzerlik yok ki!... İki karakterin hikayeleri birbirine hiç benzemiyor ki!

— Sonları benziyorsa, her şeyleri benziyor demektir.

— Ne alaka yahu, sonları da benzemiyor.

— İnce Memed'in sonu ne oluyor?

— Bilinmiyor. Yaşar Kemal "İmi timi bellisiz oldu" diyor.

— Peki Enver Hoca'nın halefi Mehmet Şehu'nun sonu ne oluyor?

— İntihar ettiği söyleniyor.

— İntihar ettiği kesin mi?

— Nerdeyse etmediği kesin!

— Yani biri mi öldürmüş herifi?

— Büyük ihtimalle, evet.

— Peki kim öldürmüş?

— Belli değil.

— Yani "bellisiz"?

— Evet, herif kim vurduya gitmiş.

— Bir başka deyişle "İmi timi bellisiz olmuş", öyle mi?

— Yani... Evet, öyle de yorumlanabilir.

— İşte kendi ağzınla söyledin: Memed de, Mehmet de, sonunda "İmi timi bellisiz" olmuş.

— İyi de bu yöntemle ve ille bulmak için ararsam, ben karıncayla timsah arasında bile bin tane benzerlik bulurum. 

— Aslında çalıntı çok açık ama biz yine de Yaşar Kemal'e karşı herhangi bir çalıntı iddiasında bulunmuyoruz, tabii.

— Anlaşılan siz Yaşar Kemal'e fena takmışsınız. Çalıntıyı bulmakta kararlısınız.

— Ne alaka ya? Yaşar Kemal çıkıp "hayır ben İsmail Kadere'nin Mehmet'ini bilmiyorum" diye açıklama yaparsa ona inanmaya hazırız.

— Yahu kardeşim, ortada hiçbir neden yokken, sırf sizin saçma iddialarınız yüzünden, sırf sizin keyfiniz için, Yaşar Kemal niye çıkıp açıklama yapsın?

— Valla kendi bilir. Bu şaibeyle yaşamaya razıysa...

— Yani çamuru atıyoruz işi yoksa temizlemekle uğraşsın, diyorsunuz. Ya ne iğrenç, ne bulaşık adamlarsınız siz, ya!

— Lütfen küfürsüz konuşalım! Terbiye sınırları içinde kalırsak daha kolay anlaşabiliriz.

— Ulan, alçak herifler, ben sizinle anlaşmaya çalışmıyorum ki! Şiddet, tehdit ya da iftira gibi yöntemler kullanmaya karakterim müsait olmadığı için, sizin o alçakça yöntemlerinizi ancak kalemimle cezalandırıyorum. Yaşar Kemal Arnavutça bilmiyor ki, İsmail Kadare'den nasıl çalıntı yapsın?

— Kadare'nin romanı İngilizce'de de çıktı.

— Yahu iki eserin yazılış tarihleri arasında 50 yıl fark var.

— Edebiyatta 50 yıl nedir ki? 100 yıl, 200 yıl, hatta 300 yılı bile görmezden gelen profesörlerimiz ve onların yalakaları var.

— İyi de Yaşar Kemal "İnce Memed"i Kadare'nin "Successor"ından önce yazmış; bu ne biçim çalıntı?

— Olabilir. Hiçbir çalıntı mükemmel değildir.

(CB)

 

Diğer masum ve maksatsız çalıntı imalarını okumak için lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

5. GÜNCELLEME 5 Ağustos 2009

24 Mart 2007'de yayınladığım aşağıdaki satırların, 1100 iftiracı bağlamında bir kez daha okunmasını öneriyorum.

Büktel'in "Utanma Eşiği"

başlıklı yazısından

 

(...) Bilinçli irademizle ve iyi niyetle yaptığımız bir eylemin bizi utandırması, o eylemin başkalarına (özellikle hemcinslerimize) zarar verdiğini fark etmemizle başlar. Yanlış karar vermiş, sonuçları iyi hesaplayamamış, hata etmişizdir. Örneğin, bir ceza yargıcı ya da savcı olduğumuzu düşünelim. Kanıtları iyi niyetle ama yanlış değerlendirdiğimiz için masum bir insanı mahkum etmişsek; yıllar sonra hakikatin ve gerçek suçlunun ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç, iyi niyetle yapılan hataların utancına örnek verilebilir. Doğru sanılan yanlışlığı yaparken taşıdığımız iyi niyet ne kadar gerçek ve samimiyse, hakikatin (yanlışlığın) ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç da o denli gerçek ve samimi olacak; böylesi bir utanç, yanlışlığı olabildiğince adil biçimde tazmin edinceye kadar da yakamızı bırakmayacak, kendimizi bağışlamamıza olanak tanımayacaktır. (...)

 

Yazımızın tamamını okumak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

UTANMA EŞİĞİ

 

4. GÜNCELLEME 4 Ağustos 2009

Hayret: 1100 iftiracı içinden bir tek "adam" çıkıp da, şu vicdan muhasebesini yapabilecek zekâ ve erdemi gösteremiyor:

"Madem ki Nutku'nun 'var' olduğunu söylediği, 'Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir  oyun'un (hatta Nutku'nun varlığından söz etmediği Theope adlı bir romanın veya operanın veya balenin) kendisini ya da belgesini gösteremiyoruz; madem ki, hiçbirimiz 'işte ikinci Theope oyununun belgesi!' diye karşısına çıkıp Büktel'den sözünü yerine getirmesini ve Taksim'de 'iftiracıyım' diye bağırmasını talep edemiyoruz; madem ki, kendimizde Büktel'den sözünü yerine getirmesini isteme hakkını bulmak için gerekli belgeye sahip değiliz; o halde soytarılığa gerek yok; belgeleri umursamamak, belgelere ve mantık verilerine aldırmaksızın bildiğini okumak ve iftiraya uğrayan (ve iftiracının özür dilemeye bile tenezzül etmediği) bir insanı, sırf daha "güçsüz" bir konumda saydığımız için) iftiracı diye suçlayarak asıl iftiracıyı (sırf daha "güçlü" bir konumda saydığımız için) korumak, haksız olduğu halde "güçlüden" yana çıkıp, haklı olduğu halde "güçsüzü" linç etmeye kalkışmak, değil bir sanatçıya, insan olmanın bilinç ve onuruna sahip en sıradan bireye bile yakışmayacak bir alçaklıktır;   yanılmışız; Coşkun Büktel'e (ve Hilmi Bulunmaz'a) iftiracı demekle alçakça davranmış, haksızlık etmişiz; bu  haksızlığı göz göre göre daha fazla sürdürmek, namussuzluk ve kalleşlik olur. Büktel ve Bulunmaz'dan özür diliyorum."

Yukarıdaki gibi bir vicdan muhasebesi yapabilmek için yalnızca zekâ değil, vicdan da gerekiyor. Bu 1100 kişinin gerçekten de "tümü" vicdan ve zekâdan yoksun iftiracılar galiba...

Peki iftiracılardan sanatçı çıkar mı? Hayır! Olsa olsa, en iyi ihtimalle, sanatı ekmek kapısı yapmış ("esnaf" kelimesinin mümkün olan en kirli, en olumsuz anlamıyla söylüyoruz) "esnaflar" çıkar.

Kendinizi kendi imzalarınızla, tiyatro tarihimizin çöplüğüne atmaktasınız, çocuklar.

Ve en acıklısı: Sanatçı değil de (süte su katanlar çeşidinden) "esnaf" olduğunuz için, size para kaybettirmediği sürece, bu durumdan müteessir bile değilsiniz. (Bakınız: "Utanma Eşiği")

Ve hayret : 1100 kişisiniz(?)

Oysa ben, Türkiye tiyatrosunun "şimşek hızıyla" çürüdüğünü söyleyen Hilmi Bulunmaz'ın abarttığını zannediyordum. Ama öyle görünüyor ki, içinde yaşadığımız siyasal düzen bir bebekten katil üretirken; Hilmi'nin "çanak" sözcüğüyle özetlediği "besleme düzeni" de, "sanatçılardan" iftiracı linççiler üretebiliyor... Hem de fabrika gibi üretebiliyor:  1100 tane(?)

Kim bilir, diğer insanların ve yakınlarınızın (belki de çocuklarınızın) yüzüne utanmadan bakabilmek için gerekli pişkinliği  (utanma eşiğini) nasıl ve ne kadar zamanda edindiniz. 

 

3. GÜNCELLEME 3 Ağustos 2009

Hakikat, dünyanın hiçbir ülkesinde
bu kadar yalnız kalmış olamaz.

TÜRK TİYATROSU GUINNESS REKORLAR KİTABINA HEMEN YARIN GİREBİLİR.

Coşkun Büktel'in yeni yazısı... Lütfen... TIKLAYINIZ!

2. GÜNCELLEME 2 Ağustos 2009

Bir haftayı da geçtik; hâlâ bekliyoruz:

1100 iftiracı içinden bir tek "adam" çıkıp da, "16. Yüzyıl'da Fransa'da yazılmış Theope adlı bir oyun var" diyen Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamak için, "Evet, ikinci bir Theope oyunu var" deyip, belgesini gösteremiyor.

Gösteremez; çünkü, Fransa'da 16. ya da 17. Yüzyıl'da yazılmış Theope adlı bir oyun yok. Başka herhangi bir yüzyılda yazılmış Theope adlı bir oyun da yok. Hatta bırakın oyunu, Theope adlı bir roman, hikâye, opera ya da bale bile yok.

"Var" diyen, "var" demekle yetinmeyip "işte kaynağı, işte belgesi" diyerek iddiasını kanıtlayabilen ve göğsünü gere gere benden sözümü tutmamı ve "iftiracıyım" diye Taksim'de hoparlörle bağırmamı talep edebilen bir  adam (1100 iftiracı içinden bir tek "adam") çıkmadı.

"Çıkmayacak" demiştim, çıkmadı. Rehberi okuyan herkes, çıkmayacağını anlardı.

CB.

***

1. GÜNCELLEME 1 Ağustos 2009:

Bir haftadır bekliyoruz:

Büktel'i  iftiracılıkla suçlayan linç bildirisine imza atmış 1100 kişi içinden bir tek "adam" çıkıp da, "işte ikinci Theope oyununun belgesi" diyerek, Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamaya ve asıl iftiracının Coşkun Büktel olduğunu kanıtlamaya kalkışmadı.

Neden acaba?

Belgeyi mi bulamıyorlar yoksa belge ellerinin altında ama göstermeye tenezzül mü etmiyorlar? Büktel'e iftiracı diyen 1100 iftiracıdan bir teki bile, asıl iftiracının Büktel olduğunu belgelemeye nedense tenezzül etmiyor.

Merak ediyoruz: İftiraya tenezzül edip de, iftirayı belgelemeye veya yanıldığı için özür dilemeye tenezzül etmeyen bu 1100 tuhaf kişi, acaba insan mı, karikatür mü?

***

Yalnızca Mustafa Demirkanlı'ya değil; linç imzacısı 1100 vandalın tümüne açık, "büyük fırsat": 

"16. Yüzyılda Fransa'da yazılmış Theope adlı bir oyun var" diyen Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamak için, "Evet, ikinci bir Theope oyunu var" diyecek; ama  bunu yalnızca dedikodu gibi söylemekle kalmayıp arslanlar gibi "belgeleyecek" herhangi bir vandal çıkarsa; o vandalın imzaladığı linç bildirisinde yer alan "iftira" suçlamasını kabul  edecek ve asıl iftiracının Özdemir Nutku ve linç imzacıları değil, ben  olduğumu Taksim meydanında avaz avaz bağırarak ilan edeceğim! 

Madem Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'i kepaze etmek için Genco Erkal dahil 1100 kişi imza verebiliyor; 1100 kişilik bir ekip için, ikinci Theope oyununun kendisini ya da belgesini bulmak o kadar zor olmasa gerek. İşte fırsat: İçlerinden bir tane, 1100 kişiden bir tane "adam" çıksın da, ikinci Theope oyununun belgesini göstererek, imzaladığı bildiride bize (Bulunmaz ve  Büktel'e) yönelik iftira suçlamasının iftira olmadığını (ve dolayısıyla kendisinin bir iftiraya imza atmadığını) belgelesin bakalım.

Ama ben baştan söylemiş olayım: İçlerinden böyle bir "adam", (1100 kişiden bir tek "adam") çıkacağına inanmıyorum. Çünkü belgelemek, iftira atmak kadar kolay değildir. Belgelemek, "bizim" işimiz.

COŞKUN BÜKTEL

NOT: Kendileri linç bildirisini imzalamadıkları halde, dergisine çarşaf çarşaf ilanlar vererek linç kampanyası elebaşısı Mustafa Demirkanlı'nın yalan ve iftiralarını destekleyen ve "suni yemle" besledikleri Demirkanlı'yı üstümüze salan kültür bakanı Ertuğrul Günay ile DT genel müdürü Lemi Bilgin de, ya bizzat kendileri araştırarak ya da kuracakları ekiplere araştırtarak, sunduğumuz bu "büyük fırsatı" değerlendirip ikinci Theope oyununun belgesini bulabilir; böylelikle, hem bizim iftiracı olduğumuzu, hem destekledikleri  linççilerin iftiracı olmadıklarını, hem de kendilerinin (vatandaş parasıyla) iftiracı beslemediklerini kanıtlamış olabilirler.

Evet, sevgili linççiler, hodri meydan:

Bulun Özdemir Nutku'nun söylediği ikinci Theope oyununu, "Lemi Bilgin ve Ertuğrul Günay iftira destekçisi değildir; Mustafa Demirkanlı ve linç imzacıları iftiracı değildir; asıl iftiracı benim!!!" diye anırayım Taksim'in göbeğinde... Hem de hoparlörle.

Ama ikinci Theope oyununu ya da belgesini bulamazsanız, size artık yalnızca, bizi iftirayla suçlayan o bildiriyi ve o bildiriye attığınız imzaları nerenize sokacağınızı bulmak kalıyor.

 

GÜNCELLEME 21 Temmuz 2009:

Aşağıdaki yazıyla ilgili olarak, avukat arkadaşım Yavuz Erinal bugün İzmir'den beni aradı

Selam sabah faslından sonra Yavuz'la aramızda mealen ve özeten şöyle bir konuşma geçti:

— Bana bak, "ikinci bir Theope oyunu var" diyenlere, çok sert girmişsin. Eğer ikinci bir Theope oyunu gerçekten varsa ve "var" diyenler seni mahkemeye verirlerse, haberin olsun: Hakim ilk celsede tazminatı basar ve davacılar donuna kadar her şeyini alırlar.

— Merak etme ikinci bir Theope oyunu yok.

— Ben bi uyarayım, dedim.

— Teşekkür ederim ama gönlünü ferah tut! İnsanları yanıltmak için ikinci bir Theope oyunu varmış gibi bir izlenim yaratmaya çalışanlar var ama hiç kaygılanma!... İkinci bir Theope oyunu  gösteremeyecekleri için asla mahkemeye gidemezler. CB

BAZI LİNÇÇİLERİN KASITLI OLARAK YARATMAYA ÇALIŞTIĞI KAFA KARIŞIKLIKLARINI GİDERMEK İÇİN NETLEŞTİRELİM:

Yayınladığımız video görüntüsü ve "Geri Zekâlılar İçin Alfabe Düzeyinde Özdemir Nutku Skandalı Rehberi" başlıklı yazımızdan sonra hâlâ

"Evet, ikinci bir Theope oyunu var"

diyen birisi varsa, bilinsin ki, yalancı orospu çocuğunun tekidir.

 

 

 

Büktel'in aşağıdaki suçlamalarına karşı cevap hakkını  Pakize Barışta (Atay), "Büktel'in kalemiyle" kullanıyor:

YİRMİLİ YAŞLARDAKİ GENÇ KIZ AKLIMCA ATTİLÂ İLHAN'A FİYAKA YAPMAK İSTEDİM

Lütfen, TIKLAYINIZ!

***

Yine çok düşman kazanacak ve aforozu daha da "akut" kılacağız ama n'apalım?
Biz karşı çıkmayınca sansür kepazeliğine karşı çıkmayı kimse iş edinmiyor ki...

 

ESKİ KARISI PAKİZE ATAY (PAKİZE BARIŞTA) VE İLETİŞİM YAYINEVİ,

 

OĞUZ ATAY'IN "GÜNLÜK"ÜNÜ KENDİ ÇIKARLARINA NASIL UYARLADILAR?

 

 

Coşkun Büktel  

15 Temmuz 2009

 

 

(...)

Bir de kendinizi "birikim"li demokratlar olarak lanse ediyor ve utanmadan televizyonlara çıkıp uzman entelektüel edalarında demokrasi şampiyonluğu yapıyorsunuz, di mi? Bir de hiç utanmadan Oğuz Atay'ı seviyor ve anlıyor ayaklarına yatıyorsunuz, di mi? Ama etinden, sütünden, yününden yararlandığınız Oğuz Atay'ı hiç utanmadan ve "seve seve" sansür (terbiye, "iğdiş") etmeyi, tırnaklarını sökerek onu zararsız hale getirmeyi de ihmal etmiyorsunuz, di mi? Kravatlı akbabalar sizi!! Skoç ceketli çapulcular sizi!! Medeni olmayı yabancı dil öğrenmekten ibaret sanan sansürcü manyaklar sizi!!  

Sizi sıçamayan tilkiler gibi kasım kasım kasıltan "entelekt"iniz, etiketiniz, "birikim"iniz, İstanbul efendiliğiniz, sosyalistliğiniz ve demokratlığınız, eğer sansürcülükten bile kurtaramamışsa sizi, demokrasinin yontma taş devrinden bile çıkaramamışsa sizi, daha ne boka yarar ki, ulan?!! Faydasız kilisenin papazları sizi!!

Oğuz Atay'ı sansürlemek, ha?!! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, ulan, steril magandalar?!! Köhnemiş yapılar gibi birbirinize ve ruhunuzu satın almış vakıflarınıza dayanıyor olmasanız, herhangi bir nedenle kabileninizin dışında kalsanız, hanginiz bir kedi kadar bile hayatta kalabilme becerisi gösterebilir, ulan?!! Cemaat damgalı "sürü tekleri" sizi!! Seri üretilmiş "bireyimsiler" sizi!!

Siz hangi yetkinliğinize dayanarak Oğuz Atay'ı sansürlemek yetkisini kendinizde bulabiliyorsunuz?!! Kibirli beslemeler sizi!! Demek sansür ve yalakalığı sanat piyasasının olmazsa olmazı kılmaya yemin ettiniz, ha? Sansüre boyun eğmeyene, yalakalık etmeyene su bile yok, ha! Oğuz Atay'ı bile hizaya getiriyorsunuz, kendinize benzetiyor, kendinize benzetemediklerinizi (örneğin Acar Burak Bengi'yi) hem aforoz ediyor, hem de çapulluyorsunuz, ha?!! Asil sırtlanlar sizi!! Ağzı gümüş kaşıklı yamyamlar sizi!! Sansürcü demokratlar, sizi!!

Ulan, Oğuz Atay'ı bile sansürledikten sonra, kalkıp hangi yüzle Ergenekoncuları beğenmiyorsunuz siz? Hastirin ordan!! Sizin Ergenekonculardan özde ne farkınız olabilir ki, ulan? Bilimsel faşistler sizi!! Kabile üyelerini esirgemek uğruna Oğuz Atay'a bile darbe vuran iki yüzlü darbe karşıtları sizi!! Samimiyet düşmanı hijyenik ahmaklar, losyonlu vandallar, rafine haramiler sizi!! 

Büktel'in yazısının tamamını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

Dergisi "Tiyatro Tiyatro"nun Temmuz 2009 tarihli son sayısında, "Tamer Levent'i Ordu'da yakalayınca saatler alan bir söyleşi için teybin düğmesine" basmış ve çanak sorularıyla, (bugün kendisi gibi "linççi" olan) Tamer Levent'e tek yanlı olarak TOBAV güzellemesi yapma fırsatını sonuna kadar kullandırmış olan
MUSTAFA DEMİRKANLI'DAN, 2001 YILINDA, TAMER LEVENT'E YÖNELİK, DEDİKODU FORMATINDA, ASILSIZ İSPATSIZ, (İSPATI DEMİRKANLI'DAN MENKUL)İĞRENÇ SUÇLAMALAR:

(...) "O toplantıda Lemi Bilgin sert bir tavır aldı. İşte o tavır alış, görevden alınmasının gerekçelerinin başlangıcı oldu, zaten yardımcıları İ. Rahmi Dilligil -o sıralarda Konservatuvar Mezunları Derneği Başkanı idi- ve TOBAV Başkanı Tamer Levent bir an önce Genel Müdürü uzaklaştırıp, yerine geçmenin planlarını kuruyorlardı. Süreç böyle gelişince, mahkemeler kurumun genel müdürünü belirlemek için tekrar devreye giriyor. Örneğin, Tamer Levent, kayınpederi İsmet Sezgin’in desteği ile genel müdür yardımcısı olduktan sonra, bir gün genel müdür olabilmek için 6-7 yıldır o görevde bulunuyor, sürekli çalıştırılmadığından dem vuruyor ama ayrılmak aklının ucundan bile geçmiyor, “Madem genel müdür yardımcısı oldum, çalışmasam, çalıştırılmasam bile ben bu koltuğu bırakmam” diyebiliyor." (...)

(Kaynak: Evrensel, "Demikanlı, Evrensel muhabiri Ebru Ilgaz'ın sorularını yanıtlıyor." Tarih: 26 Ocak 2001.)

 

Bugün "iktidarla ilişkilerini kurmuş, Ankara koridorlarının yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ 'Koskoca Bakan' dediği siyasileri tanımış" ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'la  özel röportaj bile yapmış
DEMİRKANLI'DAN CÜCENOĞLU'NA ZEHİR ZEMBEREK ELEŞTİRİLER
Aşağıdaki lafları biz söylemiyoruz, bugün Tuncer Cücenoğlu'yla "deyim yerindeyse elense olmuş" olan (dergisi Tiyatro Tiyatro'nun Temmuz 2009 tarihli son sayısında editör yazısını, yani başyazıyı, Tuncer Cücenoğlu'na yazdırmış olan) Mustafa Demirkanlı söylüyor:

"ITI Türkiye Merkezi uzun bir süredir meşruiyetini yitirmiştir. Bundan iki yıl önce DT’ları eski Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil eser hırsızlığı ile suçlanırken ITI ulusal bildiriyi bu şahsa yazdırma cüretini gösterebilmiştir, gerekçe olarak da Dilligil’in yerli yazarlara önem vermesini ileri sürmüştür. Oysa, o dönemde de şimdi de yerli-yabancı oyun oranı hemen hemen aynıdır, bir farkla Edebi Kurul üyeleri Refik Erduran ve Tuncer Cücenoğlu’nun 5’er, 6’şar oyunları oynanırken şimdi aynı oran görülmemektedir. Yerli yazar denince bu şahsiyetler akla geliyorsa sorgulanması gereken başka meseleler var gibi görünüyor.

(...)

"Bu yıl ITI Kültür ve Maliye Bakanlıklarını protesto ederek, yanına medyayı, tiyatroları da katarak Ulusal Bildiriyi yazdırmadı. 2 yıl önce Kültür ve Maliye Bakanları aynıydı. Ve aynı biçimde destek vermiyorlardı, 2 yıl önce medya aynıydı ve aynı şekilde sanata önem vermiyordu. 2 yıl önce tiyatrolar aynıydı, Erduran’ın deyimiyle, özgün eserlerle ilgilenmiyorlardı. Ama, 2 yıl önce D.T. Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil’di ve Refik Erduran’ın ve Tuncer Cücenoğlu’nun 5-6 oyunu aynı sezonda oynanıyordu. Bir bakıyorsunuz ki, tek değişen bu.
İşte Türk tiyatrosunun içler acısı hali...."

(KAYNAK: tiyatrom.com)

Demirkanlı'nın Cücenoğlu'na yönelik hakaret ve suçlamalarını neden tekrar gündem yapmak zorunda kaldık?
KİMİ OKURLAR, "BAZI NAHOŞ GERÇEKLERİ OKURLAR BİLMESİN" DİYEN "TEMİZ YAYINCILARI" TERCİH EDİYOR OLABİLİR.
AMA BİZ YİNE DE "OKURLAR GERÇEĞİ, TÜM GERÇEĞİ, TÜM YALANLARI TEŞHİR EDİLMİŞ GERÇEĞİ BİLSİN" DİYEN "KÜFÜR YAYINCILARI" OLMAYA DEVAM EDİYORUZ:
Mustafa Demirkanlı, "Tiyatro Tiyatro" dergisinin bu ayki son sayısında editör yazısını (yani derginin başyazısını) kime yazdırdı dersiniz? Tuncer Cücenoğlu'na!... Evet, evet, yanlış okumadınız: Tuncer Cücenoğlu'na... Hani Demirkanlı'nın 2001 yılı 27 Mart'ında yazdığı bir yazıda, "siyasilerle elense olmuş", "gammaz", "resmi yazar" diye suçladığı ve bir sürü haltlarını anlattığı Tuncer Cücenoğlu'na...
Demirkanlı acaba okurların kime ve neye inanmasını istiyor? Tuncer Cücenoğlu hakkında o gün yazdığı iğrenç hakaret ve suçlamalara mı? Yoksa o iğrenç suçlamaların hedefi olmuş Tuncer Cücenoğlu'na bugün dergisinde yazdırdığı başyazıya mı?
Bu yeni gelişme üzerine, Demirkanlı'nın bugün dergisine editör yaptığı ve başyazı yazdırdığı Tuncer Cücenoğlu hakkında, sekiz yıl önce, yine bizzat Mustafa Demirkanlı tarafından yazılmış ağır hakaret ve suçlamaları, bir kez daha okurlara hatırlatmak, (hiçbir "temiz yayıncı"nın sitesinde gündeme getirmeye yanaşmadığı bu tür iğrenç tutarsızlıkları bir kez daha gündeme taşımak) bizim gibi "küfür yayıncıları" için, elbette ki, bir görev haline geldi (7 Temmuz 2009):

 

Reklam alamadığı

dönemlerde

o da herkesi eleştirirdi:

Demirkanlı'dan, 

Tuncer Cücenoğlu,

Refik Erduran ve Recep Bilginer'e Dedikodu Formatında, Asılsız İspatsız (veya İspatı Demirkanlı'dan Menkul) Hakaretler!

"Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu görüyorum. Son 3-4 yıla kadar Refik Erduran, Tuncer Cücenoğlu, Recep Bilginer gibi resmi yazarlar, iktidarla ilişkilerini kurmuş, Ankara koridorlarının yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ 'Koskoca Bakan' dediği siyasileri tanımış, deyim yerindeyse el ense olmuş bu zatlar ortalıkta dolaşırken, gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili dostum’ demekten çekinmeyen, çekinmenin ötesinde bir sakınca görmeyen bu zatlar karşısında, göreve gelen siyasiler de ortalıkta sürekli bunları gördüğü için, Türk tiyatrosunu bunların temsil ettiğini sandılar hep. Onların bir suçu yok.
 
"Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları. Korkuttu çünkü, bunlar konuşmaya başlarken; 'Yarın bakanla sabah kahvaltısı yapacağım, senin sorunları anlatırım, çözeriz', 'Ben Ankara’ya gidiyorum Bakan’a söylerim sizin tiyatroya özel önem verir.', 'Bakan yarın İstanbul’da olacak zamanı varsa mutlaka sizin oyuna getireceğim.' gibi cümlelerle durdurdular insanları, insanlar durmaya eğilimliydi çünkü. Ve korktular. Yıllarca."

(KAYNAK: Demirkanlı, "Dünyanın Bütün Sahnelerinde Tiyatronun Evrensel Dostluk Ve Barış Çağrıları")

NOT: Demirkanlı, Coşkun Büktel'i (ve Feridun Çetinkaya'yı) daha 2001 yılında "cevap hakkı istiyorsanız mahkemeye gidin!" diyerek sansür ettiği için; belli ki, Cücenoğlu, Erduran ve Bilginer gibi yazarları Büktel'in de (hem de Demirkanlı'dan çok önce) korkusuzca ama "belgelere dayanır biçimde" eleştiren kitaplarını ("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" 1998, "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" 2001) görmezden gelmeyi tercih ediyor ve "Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları" diye, hiçbir araştırma yapmaksızın, asılsız ispatsız "sallayarak", okurlarını, "bunlardan" korkmayan tek kişinin kendisi olduğuna inandırmaya çalışıyor.

NOT 2: Bilindiği üzere, Demirkanlı, 2001 yılında, siyasilerle "deyim yerindeyse el ense olmuş" olmakla suçladığı Tuncer Cücenoğlu'yla, bugün kendisi "deyim yerindeyse el ense olmuş",  2001 yılında "gammaz" olmakla suçladığı Cücenoğlu'yu bugün dergisinin "editörler kurulu"na dahil etmiş ve Cücenoğlu'yla birlikte ikisi, Büktel ve Bulunmaz'a karşı linç kampanyasının suç ortakları ve en azılı kışkırtıcıları olmuşlardır.

Demirkanlı ve dergisini reklam adı altında devlet sadakasıyla besleyen DT genel müdürü Lemi Bilgin ile DT İstanbul müdürü Osman Wöber  arasındaki, "deyim yerindeyse el ense olmuş" ilişkilere dair bir enstantane...

Hemen her sayısı gecikmeli olarak basılıp dağıtılan dergisinde, reklam olarak verilen DT programlarını, genellikle programların sona erdiği tarihten sonra, bir başka deyişle "iş işten geçtikten sonra" yayınlaması yüzünden, sık sık Hilmi Bulunmaz'ın eleştirilerine hedef olan Mustafa Demirkanlı, her şeye rağmen, "deyim yerindeyse el ense olmuş" ilişkileri sayesinde,(Bulunmaz'ın deyişiyle söylersek) "arka kapağını Lemi Bilgin'e vermeye devam ediyor."

Konjonktür değiştikçe, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı ile Tuncer Cücenoğlu'nun ahlak ilkeleri de değişiyor:

 

 

"DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR"

 

 

Dünkü (örneğin  2001 yılındaki) Mustafa Demirkanlı'ya göre:

Tuncer Cücenoğlu,  siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" bir "gammaz"dı.

 

(Kaynak için yukarıdaki mavi linklerden birini tıklayınız!)

 

Bugünkü Mustafa Demirkanlı'ya göre:.

 

 

Tuncer Cücenoğlu, Demirkanlı'nın dergisi "Tiyatro Tiyatro"nun "editörler kurulu" üyesi olmaya layık seçkin bir tiyatrocudur.

 

(Kaynak için yukarıdaki mavi linki tıklayınız!)

 
Peki, 2001'den bugüne ne (ya da kim) değişti?.

 

 

 

Tuncer Cücenoğlu hacca gidip, tövbekâr olup, kendini temizlediği ve siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" bir "gammaz" olmaktan vazgeçtiği için mi, Mustafa Demirkanlı, bugün, Cücenoğlu'nu dergisinin "editörler kurulu"na layık görüyor?

 

Yoksa Demirkanlı, dergisine reklam alabilmek için, artık "armudun sapı, üzümün çöpü" demeden, kalite kontrolüne gerek görmeden, her türlü alçak ve iftiracılarla ittifak kurmak zorunda olduğunu anladığı için mi, siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" bir "gammaz"ı bile bağrına basıp onu dergisinin "editörler kurulu"na buyur ediyor?

 

 

Demirkanlı'nın Cücenoğlu hakkında sekiz yıl arayla yaptığı iki farklı yayın, üçüncü bir şıkka izin vermiyor.

 

 

Ya Cücenoğlu hacca gidip tövbekar oldu ve değişti ya da Demirkanlı, siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" "gammaz"lara dair olumsuz bakışını değiştirip reklam almak hatırına "gammaz" dedikleriyle "elense" (can ciğer kuzu sarması veya al takke ver külah ya da en doğrusu "suç ortağı") olmaya karar verdi.

 

Üçüncü bir şık yok.

 

Linç kampanyasının ana sponsorları Demirkanlı ve Cücenoğlu'ndan bu iğrenç tutarsızlık konusunda açıklama yapmaları beklenemeyeceğine ve biz de, okurların zekâlarına hakaret etmiş olmamak için (tiyatromuzdaki ahlaksal çürümeye yeni bir kanıt oluşturan) söz konusu  tutarsızlığın sekiz yıl aralı iki somut belgesini art arda yayınlamış olmakla yetineceğimize göre; yukarıdaki iki iğrenç şıktan hangisinin geçerli olduğuna okurlar kendi inisiyatifleriyle  karar vermek zorunda...

 

Okurlar, şuna da kendileri karar verecek: Demirkanlı ve Cücenoğlu kadar tutarsız ve ilkesiz olmak mı daha iğrenç; onların peşine takılarak linç kampanyasına imza atacak kadar ahmak olmak mı daha iğrenç?

CB

 

 

NOT: Linç imzacıları listesini görmek için, lütfen

 

TIKLAYINIZ!

 

 

 

 

 

ERTUĞRUL TİMUR'UN AŞAĞIDAKİ YAZIMIZLA İLGİLİ CEVABI

Timur, "Daha dün oradaydı... Okurlarımızın unutmuş olmasına imkân yok" başlıklı yazımıza karşı, bize birkaç saat arayla iki cevap yazısı gönderdi. Yine bazı  küçük yalanlar içerse de, cevaplarının özünde, bu kez haklı olduğu için, Timur'un bu iki haklı yazısını, "Timur'un Çöplüğü" bölümümüze atmak yerine, cevaplamaya değer bulduk.

Sansürcü Timur bu kez haklı!... Bu kez, sansür yapmamış. Bu kez biz yanılmışız.

Timur'un haklı cevaplarını ve Kâzım Şimşek ile Coşkun Büktel'in açıklama ve özürlerini okumak için, lütfen

TIKLAYINIZ!

 

Daha dün oradaydı... Okurlarımızın unutmuş olmasına imkân yok:
Cücenoğlu'nu, Erduran'ı ve Bilginer'i siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" birer "Gammaz" ve "resmi yazar" olmakla suçlayan,
27 Mart 2001 tarihli ve "Dünyanın Bütün Sahnelerinde Tiyatronun Evrensel Dostluk Ve Barış Çağrıları" başlıklı Mustafa Demirkanlı yazısını;
daha üç-beş gün önce, sitemizde, yeniden gündeme getirmiş; yazının tiyatrom.com'daki sayfasının fotoğrafını yayınladığımız gibi, yazının tiyatrom.com'daki orijinal sayfasına link de vermiştik. (Linki görmek için, TIKLAYINIZ!)
Biz, üç-beş gün önce, o linki verdiğimizde, link çalışıyordu ve linki tıklayanlar, Mustafa Demirkanlı'nın asılsız ispatsız hakaretlerle dolu yazısının tiyatrom.com'daki orijinal sayfasına ulaşabiliyorlardı. Yani tiyatrom.com dergisinin sahibi, (3. Abdülhamid lakabını bileğinin hakkıyla kazanmış) sansürcü Ertuğrul Timur, Demirkanlı'nın hakaretlerle dolu o yazısını sitesindeki o adresten henüz kaldırmamıştı.
Ama 2001 yılında, siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" olmakla, "resmi yazar" olmakla, "gammaz" olmakla suçladığı Tuncer Cücenoğlu'nu, bugün, sahibi olduğu Tiyato Tiyatro dergisinin "editörler kurulu"na buyur etmiş bulunan Mustafa Demirkanlı; bu iğrenç tutarsızlığı (ilkesizliği) kedi pisliğini örtercesine örtbas etmek çabasına girmiş...
O nedenle, daha dün, verdiğimiz linkin ucunda bulunan yazının yerinde bugün artık yeller esiyor.

Hilmi Bulunmaz araştırdı ve gördü ki: Demirkanlı ve Timur, yazıyı tiyatrom.com sitesinden tamamen söküp yok etmemişler. İki kurnaz kankanın yazıyı örtbas amacıyla yaptıkları şey şundan ibaret: Okurlar bizim verdiğimiz linkten yazının aslına ulaşamasınlar ve yazının aslı yok zannetsinler ve bizim kendilerine hileli link verdiğimizi düşünerek tüm okurlar bizi lanetlesinler diye; Demirkanlı ve Timur, yazının iki yıldan beri bulunduğu adresi değiştirmişler. Yazı, tiyatrom.com'un bir başka adresinde (şimdilik) hâlâ duruyor. Biz, ilgili sayfamızda verdiğimiz linkin yanına, yazının daha dün değiştirilen yeni adresini de ekleyeceğiz. Ama yazıyı okurların dikkatinden kaçırıp örtbas etmekte kararlı görünen Demirkanlı ve Timur'un, yazıyla ilgili olarak, bundan sonra hangi hilelerle okurları yanıltmaya kalkışacacağını elbette bilemiyoruz.

O halde şimdi, birkaç gündür, verdiğimiz linki tıklayıp da, Demirkanlı'nın Cücenoğlu'ya (ve Refik Erduran'a ve Recep Bilginer'e) ettiği hakaretlerin orijinal kaynağına ulaşamamış  okurlara, buradan seslenmemiz gerekiyor:

Lütfen, bizim sizi aldatmak için size yanlış link verdiğimizi; böylelikle, var olmayan bir yazıyı size varmış gibi gösterdiğimizi sanmayın! Yazının fotoğrafından da anlayabileceğiniz üzere, sizi dezenforme etmek (yanıltmak, aldatmak) gibi orostopolca yöntemler, asla bizim yöntemlerimiz olmadı/olmayacak. Biz asla orospu çocuğu olmadık/olmayacağız.

Aşağıdaki kutuda, Demirkanlı ve Timur'un adres değiştirerek örtbas etmeye çalıştığı, asılsız ispatsız hakaretleri, Demirkanlı ve Timur sansürüne inat, bir kez daha, gündeme taşıyoruz:

 

Demirkanlı'dan, 

Tuncer Cücenoğlu,

Refik Erduran ve Recep Bilginer'e Dedikodu Formatında, Asılsız İspatsız (veya İspatı Demirkanlı'dan Menkul) Hakaretler!

"Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu görüyorum. Son 3-4 yıla kadar Refik Erduran, Tuncer Cücenoğlu, Recep Bilginer gibi resmi yazarlar, iktidarla ilişkilerini kurmuş, Ankara koridorlarının yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ 'Koskoca Bakan' dediği siyasileri tanımış, deyim yerindeyse el ense olmuş bu zatlar ortalıkta dolaşırken, gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili dostum’ demekten çekinmeyen, çekinmenin ötesinde bir sakınca görmeyen bu zatlar karşısında, göreve gelen siyasiler de ortalıkta sürekli bunları gördüğü için, Türk tiyatrosunu bunların temsil ettiğini sandılar hep. Onların bir suçu yok.
 
"Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri hep korkuttu insanları. Korkuttu çünkü, bunlar konuşmaya başlarken; 'Yarın bakanla sabah kahvaltısı yapacağım, senin sorunları anlatırım, çözeriz', 'Ben Ankara’ya gidiyorum Bakan’a söylerim sizin tiyatroya özel önem verir.', 'Bakan yarın İstanbul’da olacak zamanı varsa mutlaka sizin oyuna getireceğim.' gibi cümlelerle durdurdular insanları, insanlar durmaya eğilimliydi çünkü. Ve korktular. Yıllarca."

(KAYNAK: Demirkanlı, "Dünyanın Bütün Sahnelerinde Tiyatronun Evrensel Dostluk Ve Barış Çağrıları")

 

 

Konjonktür değiştikçe, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı ile Tuncer Cücenoğlu'nun ahlak ilkeleri de değişiyor:

 

 

"DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR"

 

 

Dünkü (örneğin  2001 yılındaki) Mustafa Demirkanlı'ya göre:

Tuncer Cücenoğlu,  siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" bir "gammaz"dı.

 

(Kaynak için yukarıdaki mavi linklerden birini tıklayınız!)

 

Bugünkü Mustafa Demirkanlı'ya göre:.

 

 

Tuncer Cücenoğlu, Demirkanlı'nın dergisi "Tiyatro Tiyatro"nun "editörler kurulu" üyesi olmaya layık seçkin bir tiyatrocudur.

 

(Kaynak için yukarıdaki mavi linki tıklayınız!)

 
Peki, 2001'den bugüne ne (ya da kim) değişti?.

 

 

 

Tuncer Cücenoğlu hacca gidip, tövbekâr olup, kendini temizlediği ve siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" bir "gammaz" olmaktan vazgeçtiği için mi, Mustafa Demirkanlı, bugün, Cücenoğlu'nu dergisinin "editörler kurulu"na layık görüyor?

 

Yoksa Demirkanlı, dergisine reklam alabilmek için, artık "armudun sapı, üzümün çöpü" demeden, kalite kontrolüne gerek görmeden, her türlü alçak ve iftiracılarla ittifak kurmak zorunda olduğunu anladığı için mi, siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" bir "gammaz"ı bile bağrına basıp onu dergisinin "editörler kurulu"na buyur ediyor?

 

 

Demirkanlı'nın Cücenoğlu hakkında sekiz yıl arayla yaptığı iki farklı yayın, üçüncü bir şıkka izin vermiyor.

 

 

Ya Cücenoğlu hacca gidip tövbekar oldu ve değişti ya da Demirkanlı, siyasilerle "deyim yerindeyse elense olmuş" "gammaz"lara dair olumsuz bakışını değiştirip reklam almak hatırına "gammaz" dedikleriyle "elense" (can ciğer kuzu sarması veya al takke ver külah ya da en doğrusu "suç ortağı") olmaya karar verdi.

 

Üçüncü bir şık yok.

 

Linç kampanyasının ana sponsorları Demirkanlı ve Cücenoğlu'ndan bu iğrenç tutarsızlık konusunda açıklama yapmaları beklenemeyeceğine ve biz de, okurların zekâlarına hakaret etmiş olmamak için (tiyatromuzdaki ahlaksal çürümeye yeni bir kanıt oluşturan) söz konusu  tutarsızlığın sekiz yıl aralı iki somut belgesini art arda yayınlamış olmakla yetineceğimize göre; yukarıdaki iki iğrenç şıktan hangisinin geçerli olduğuna okurlar kendi inisiyatifleriyle  karar vermek zorunda...

 

Okurlar, şuna da kendileri karar verecek: Demirkanlı ve Cücenoğlu kadar tutarsız ve ilkesiz olmak mı daha iğrenç; onların peşine takılarak linç kampanyasına imza atacak kadar ahmak olmak mı daha iğrenç?

CB

 

 

NOT: Linç imzacıları listesini görmek için, lütfen

 

TIKLAYINIZ!

 

 

 

Tiyatro sitelerimizin değerli sahipleri!...      Değerli eleştirmen ve akademisyenlerimiz!...

Lütfen, gözlerinizi daha sıkı yumunuz!     Lütfen, kulaklarınızı daha sıkı tıkayınız!

 

 

 

COSKUNBUKTEL.COM ARŞİVİ

 

 

COSKUNBUKTEL.COM 2009/2
 

COSKUNBUKTEL.COM 2009/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2008/2

 

COSKUNBUKTEL.COM 2008/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2007/2

 

COSKUNBUKTEL.COM 2007/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2006

 

 

 

 

 

TGTGBP-G (TÜRKİYE'NİN GERÇEK TİYATROLARI GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU-GİRİŞİM) BUGÜN YAYINLADIĞI 01 NO'LU MERKEZ KARAR VE DENETİM KOMİTESİ  BİLDİRİSİYLE, TİYATRO CAMİAMIZDA DOMUZ GRİBİNDEN HIZLI YAYILAN "FASON" YA DA "NAYLON" SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİ(!) KINADI

TGTGBP-G'den bugün aldığımız (bizce Türk tiyatrosunun kanayan yarası bir soruna, bir tür "tiyatral Sülün Osman'cılık" sendromuna parmak basan) 01 no'lu önemli bildiriyi, (bu tür örgüt bildirilerinde artık kural haline gelmiş imla ve ifade bozukluklarını hoş görerek) virgülüne dokunmadan, aynen yayınlıyoruz:

23 Aralık 2009

Tiyatro kamu oyun'a:

Hepimizin bizzat kendi gözleriyle gözlemlediği üzere, gün geçmiyor ki, yeni bir tiyatral örgüt ortaya çıkmasın ya da üç gün önce kurulmuş bir başka Örgüt ismini değiştirerek yeni bir isimle ortaya çıkmaya girişim etmesin? Biz bir Örgütün ismini öğrenmeye çalışırken, tam, oh nihayet öğrendik derken, bir de bakıyoruz ki, örgütün ismi değişmiş. Hadi tekrar ezber süreci başlıyor. Bu süreci  "gavur eziyeti" olarak tanımlamanın, gerçekçi bir jest olacağında kuşku yoktur.

türk Tiyatrosu, sabahleyin erken kalkanın, tek başına ve on dakkada yirmi tane Örgüt, girişim, birlik, platform ya da konsorsiyum oluşturduğu, fason ya da naylon kuruluşlardan geçilmez oldu. örgüt kurmak, turşu kurmaktan çok daha kolay, külfetsiz ve masrafsız oldu. Üye sayısı bir elin kaç parmağıyla sayılıyor ve hangi imal edilmiş çakma isimlerden oluşuyor belli olmasın diye, bu "sivil"(!!!) toplum örgütleri, tabii ki de Kuku Klux Klan'dan bile daha gizli, daha kriminal bir imgelem (yani görüntü) sunuyor ve üye listelerini zinhar açıklamaktan kaçınmakta imtina etmeyi düşünmüyorlar.

Türk tiyatrosunda pıtrak saçılan bu tür anormalizatik jestleri kınıyor, kınından çıkacak bıçaklarla ekmek kesmek niyetinde olmadığımızı hatırlatmakta beis değil fayda gördüğümüzü hatırlatıyoruz.

İlgililerin kendilerine ve jestlerine çeki düzen vermemesi takdirde, olacaklardan sorumlu olmayacak olanların dışında kalmayan herkesi jestin Allahını görecekleri konusunda şiddetle uyarıyoruz.

TGTGBP-G Merkez Karar ve Denetim Komitesi Başkanlığı

————————————

 

"ÖLÜLERİ GÖMÜN" İÇİN,  OYUNCU SEÇMELERİ

İstanbul Devlet Tiyatrosu, Şakir Gürzumar'ın   yöneteceği "Ölüleri Gömün" ("Bury The Dead") adlı, geniş kadrolu oyunun prodüksiyonu için, oyuncu seçmeleri yapacak.  Irvin Shaw'un 1936'da yazdığı "Ölüleri Gömün", Coşkun Büktel tarafından Türkçe'ye çevirildi ve Büktel bu çeviriyi, diğer oyun çevirileriyle birlikte, 1998'de yayınladığı "Eleştiren Oyunlar" adlı oyun antolojisine dahil etti.

İstanbul DT yönetiminden bize verilen bilgiye göre, oyuncu seçmeleri, yarın (22 Aralık 2009 Salı) saat 11.00'de, Beyoğlu Atlas Sineması pasajındaki Küçük Sahne'de yapılacak.

NOT:

Bilindiği üzere, "Ölüleri Gömün" için, iki yıl önce de ve yine Şakir Gürzumar tarafından oyuncu seçmeleri düzenlenmiş, seçilen kadroyla okuma provalarına başlanmış, ama Lemi Bilgin DT genel müdürlüğüne yeniden döner dönmez, provalara son vererek "Ölüleri Gömün"ü o yılın DT  programından çıkarmıştı. (Ayrıntılar için, bakınız: "Ölüleri Gömün skandalı")

Bu yıl İstanbul DT müdürlüğüne tayin edilmiş olan Şakir Gürzumar, hâlâ Lemi Bilgin'in genel  müdür olduğu DT denen gecekonduda, genel müdürün "Ölüleri Gömün"e ve Coşkun Büktel eleştirilerine karşı bilinen (gecekondu tarzı) ilkel düşmanlığına rağmen, "Ölüleri Gömün"ü sahneleyerek, tiyatroseverlere hak ettikleri tiyatral şöleni  sunmayı, bu kez gerçekten başaracak mı?

Ben bir türlü emin olamıyorum ama iki yıl öncesine göre bu kez biraz daha umutluyum. CB.

————————————

 

16

 

 

 

 

 

 

16 ARALIK 2009

ALİ TAYGUN (1990 YILINDA THEOPE'NİN İLK SAHNELENİŞİNE YÖNETMEN OLARAK İMZA ATAN İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSU SANATÇISI) ÖLDÜ

gazeteport.com.tr'de gördüğümüz haberi okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

 

PEKİ LİNÇÇİLER NE DİYOR?

Bizim, karşı görüşü okurlardan saklamayan, karşı görüşün orijinal sayfalarına link vermekten korkmayan, kanıtlı, belgeli, kaynaklı, dayanaklı, bilimsel yazılarımıza karşı; "belge soğukluğu"ndan mustarip iftiracı linççiler; bilimselliği filan  hiç takmaksızın; kanıt, belge, kaynak, dayanak göstermek gibi onur ve bilimsellik gereklerine asla yanaşmaksızın; karşı taraf olan bizim gerçek görüşlerimizin yanlışlığını (o görüşlerin gerçek kaynaklarına link vererek) kanıtlamayı ise akıllarından bile geçirmeksizin; kısacası, bir tık daha entel görünümlü cümleler kurmak dışında, mahalle dedikoducusu o bıyıklı  kocakarıların seviyesini aşmaya hiç kalkışmaksızın;

içerdiği belgeli iftiradan bile utanmaksızın, ("imza attığımdan haberim yok" diyerek imzasını çekip linççilerin ne mene sahtekarlar olduklarını belgelemiş) Nedim Saban'dan, İhsan Ustaoğlu'dan, Pelin Akil'den ve başkalarından arlanmaksızın;

hâlâ kalkmış; sırf (büyük çoğunluğu imal edilmiş imzalardan ve aldatılmış ve aldatıldığını açıklamaya korkarak "ahmak" olmak yerine  "iftiracı ve linççi" olmayı yeğlemiş mağdurlardan oluştuğu anlaşılan) 1100 kişilik kelle sayısına dayanarak, kelle sayısının belgelenmiş gerçekleri bastıracağını ve güneşi bile sıvayacağını sanarak;

o orostopolca yazılmış iftiracı linç bildirisini ve linç kampanyasını savunmaya çalışıyor ve bakın, tiyatral iktidarın tabuları aleyhinde "gerçek muhalefet" yürüten biricik insanlara karşı tezgahlanmış bu beceriksiz linç iftirasını savunmanın tek tük, bir-iki yazıyla sınırlı kalan o nafile çabası içinde ve  o asılsız ispatsız, dedikodu formatıyla,  ne saçmalar üretiyorlar:

Lütfen, TIKLAYINIZ!    

————————————

 

TODER BAŞKANI ULVİ ALACAKAPTAN'DAN "FECİ FELSEFECİ" BİLEYCİ KURHAN'A:

"Tiyatro Müfettişliğine tayininizi kutlarım."

 

CB / 4 Aralık 2009

 

Irkçılıkla suçladığı Feridun Çetinkaya'dan "dersini alan" Feci Felsefeci Bileyci Kurhan; hiç yoktan ırkçı düşmanlar imal ederek, o düşmanlara karşı linç kampanyası düzenlemek ve ortak "düşman" sayesinde örgütlenmek (çeteleşmek) yöntemini, (aldığı "ders"ten sonra, artık "açıkta" sürdürmek yerine) özel "e-mail"ler aracılığıyla sürdürmeye karar verdi...

...ve (Çetinkaya tarafından burnu sürtülerek paçavraya çevrildiği, paspas gibi çiğnendiği, kepaze edildiği, sanki kimsenin bilgisi dahilinde değilmiş gibi; Çetinkaya'nın "Bileyci"yi yerle yeksan ettiği, "Bileyci"yi herkesin "eğlence konusu" haline getirdiği sanki hiç kimse tarafından fark edilmemiş gibi) hâlâ o küstah müfettiş edasında (ve yine ırkçılık konusunda) Ulvi Alacakaptan'ı da sorgulamaya kalkıştı...

...ve bu kez  Alacakaptan'dan da "dersini alan" bizim "feci felsefeci"miz "Bileyci" Kurhan, bir kez daha duvara toslamış, şapa oturmuş, küle osurmuş oldu.

("Bileyci"ye bir ağbi olarak, bu "linç kampanyaları dahil her ne yöntemle ve her ne pahasına olursa olsun" çeteleşme hırsından kurtulmaya çalışmasını ve  eğer gerçekten tiyatral bir "marifeti" varsa; prestijinden geriye kalan son kırıntıları suni düşmanlar yaratmakta kullanmak yerine, yaratıcı bir şeyler ortaya koymakta kullanmasını tavsiye ediyorum. Kendisine ve kendisinin ipiyle iftira kuyusuna inenlere daha fazla zarar vermekten vazgeçmediği takdirde, elinde o   "kırıntıların" da kalmayacağını hatırlatıyorum.) 

TODER başkanı Ulvi Alacakaptan'dan (Alacakaptan'ın Ömer F. Kurhan  dediği) Bileyci Kurhan'la ilgili olarak aldığımız (Kurhan'ın Alacakaptan'a gönderdiği mesajı da içeren) mesajı okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

 

FERİDUN ÇETİNKAYA'DAN TÜRK TİYATROSUNDA YAZILMIŞ "EN EĞLENCELİ" ELEŞTİRİ YAZISI:

Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin istifa etmelidir

Aşağıda Çetinkaya'nın yazısından bir "fırt" sunuyoruz. Sunduğumuz bölümde de göreceğiniz üzere, "Feci felsefeci" Bileyci Kurhan, Feridun'un yazılarından "kesinlikle" yararlanıyor; ama okurların da yararlanmasını istemediği için, Feridun'a cevap hakkı bile tanımayan "yalan makinası" Mustafa Demirkanlı'nın sansürüne karşı çıkmak yerine, tam tersine, arka çıkıyor.

"Feci felsefeci" Bileyci Kurhan'ı felsefeci sanıp da "bir felsefeci nasıl olur da sansürü destekleyebilir?" diye sakın şaşırmayın! Bileyci Kurhan, her şeyden önce bir tehditçidir ve tehdit, sansürün en tehlikeli biçimlerinden biridir. Bileyci Kurhan ayrıca linç kampanyacısıdır ve bütün linççiler sansürcüdür.

İşte Feridun'un yazısından sunduğumuz tadımlık:

(...) Kurhan'ın aynı konuyu ele aldığı ve Tiyatrom.com adlı internet sitesinde yayımladığı "Bir Takım Azizlikler Kimin?" başlıklı yazısında "birtakım" sözcüğünü sürekli olarak "bir takım" biçiminde ayrı yazdığına, "birtakım" sözcüğünü "bir kerecik bile doğru yazamadığına" dikkat çekmiştim. Kurhan'ın Genco Erkal tarafından kitap olarak da yayımlanan "Birtakım Azizlikler" adlı oyununun adını yazarken dahi bu sözcüğü "Bir takım" diye yazmakta ısrar ettiğinin altını çizmiştim. Ayrıca, yine Tiyatrom.com internet sitesinde yayımlanan "Saban-Özinel Polemiği ve Yine Irkçılık" başlıklı yazısının altına da 2009 yılında olmamıza rağmen 2010 diye tarih atan Kurhan'ı bu tür dikkatsizlikleri konusunda nazikçe uyarmıştım.

Her ne kadar Ömer Faruk Kurhan bana hâlâ "parazit" falan diye küfrediyor olursa olsun, hakkaniyet anlayışım ve fikri takip ilkem gereği, bu konuda bir güncelleme, bir düzeltme yapmak zorundayım: Ömer Faruk Kurhan, yine Tiyatro... Tiyatro... Dergisi internet sitesinde yayımlanan
 "Aziz Nesin’in Başına Gelen Azizlikler" başlıklı son yazısında, bu sefer "birtakım" sözcüğünü hiç sektirmeden, her defasında doğru yazmayı becermiş.

Bu da gösteriyor ki, Kurhan aslında çabuk öğrenebiliyor, aslında güzel konuşma ve yazmaya istidadı var. Bugüne kadar "birtakım" yazmayı bile öğrenememiş olması demek ki onun kabahati değilmiş. Demek ki isteyince oluyormuş. Belli ki Kurhan'a yıllarca eğitim ve öğrenim gördüğü Galatasaray Lisesi ile Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü'ndeki hocaları yeterli gelmemiş. Ona benim gibi ömür boyu unutmayacağı dersler verecek bir hoca gerekiyormuş. Galatasaray Lisesi ile Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü'ndeki hocalarının 10-12 senede öğretemediklerini, Kurhan benim bir yazımla hemen kavradı, hemen öğrendi. Hatta öğrendiklerini birkaç günde cümle içinde kullanmayı bile becerdi.

Eğlence konusu olanlar için değilse de, tüm gerçek "tiyatroseverler" için olağanüstü eğlenceli bu Feridun Çetinkaya yazısını (Özellikle, finaldeki "Kurhani" esprisi müthiş yaratıcı) orijinal sayfasında ve tümüyle okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

NOT: Çetinkaya/Kurhan polemiğinin cemaziyülevvelini öğrenmek için, lütfen TIKLAYINIZ!

————————————
 

ANKARA DİKKAT!

Özgür Tiyatro'dan ücretsiz oyunlar

Lütfen, TIKLAYINIZ!

————————————

 

HALKA AZİZ NESİN GÖTÜRME İDDİASINDAKİ "AZİZ NESİN'LİK" LİNÇÇİLERDEN İBRET VERİCİ BİR "ETİK" TARTIŞMASI

Feridun Çetinkaya tartışmayı  "toparlayan" bir yazı yazdı; ama linççiler son sözü ne "Genco Usta"larına ne de Feridun'a bırakmak niyetinde görünüyor.

İlgiyle ve giderek artan bir kusma hissiyle izliyoruz.

Çetinkaya'nın gerekli tüm belgeleri ve linklerini içeren "toparlayıcı" yazısını okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

Türkiye Tiyatrolar Birliği değil "Türkiye Tiyatrolar Çiğliği": Türkiye Tiyatro Kurultayı değil "Türkiye Linçsever Tiyatrolar Kurultayı"

————————————

 

2. GÜNCELLEME 17 Kasım 2009

Timur, kirli yayıncılık  yöntemlerini ve "kol kırılır yen içinde kalır"ı  reddederek linççilerden yakasını sıyırıp bir konuşabilse, kim bilir neler anlatırdı neler...

TIKLAYINIZ!

***

GÜNCELLEME 16 Kasım 2009

Timur, aşağıdaki habere konu ettiğimiz "sansürcü yayın ilkesini" sessiz sedasız, yani hiçbir açıklama yapmaksızın, yani haberimizi yalan, bizi yalancı durumuna düşürecek bir yöntemle, silmiş veya "banner"ın altından, bizim göremediğimiz bir başka yere kaldırmış.

Bu tutumun ne anlama geldiği konusunda vandalları ve  okurları aydınlatmak için bugüne dek, pek çok yazı yazdım, pek çok şey söyledim. (Bakınız: "DT gösterdiğim liste yanlışlarını nasıl sessiz sedasız düzeltti")  Hani bu konuda konuşmaktan dilimde tüy bitti desem yeridir. Yazdıklarımı okurların anladığından eminim. Ama kendilerine "temiz tiyatrocu" diyen linççi vandallar, yazdıklarımı anlamış olsalar bile, bize karşı bu "kirli" yöntemleri kullanmaktan  vazgeçmeye, bu "kirli silahı" terketmeye hiç niyetli görünmüyorlar.

Kısacası, benim aşağıdaki yazımın yayınlandığı güne kadar Timur'un  "banner"i altında hareketli yazılarla dönüp duran şu ifadeleri, bugün orada göremiyorsanız, sakın benim onları kıçımdan uydurduğumu düşünmeyin:

"Tiyatrom sadece e-mail adresimize gelen yazı ve haberleri değerlendirmekte, herhangi bir sosyal iletişim ağı, mail grup , forum yada başka bir kaynaktan HABER ALINTILAMAMAKTADIR..."

***

2009:"Yaşasın Sansür" sloganının mucidi, linç iftiracısı A. Ertuğrul Timur, "3. Abdülhamid" lakabını bileğinin hakkıyla kazandığını bir kez daha kanıtladı:

TİYATROM SİTESİNİ BİR KEZ  DAHA ZİKZAK YAPARAK BİR KEZ DAHA YENİDEN YAYINA SOKAN TİMUR... 

"SAKINCALI" KONULARI SANSÜRCÜ  SUÇLAMASINA MARUZ KALMADAN SANSÜR EDEBİLMEK İÇİN, SİTESİNİN "BANNER"İ ALTINA, HAREKETLİ YAZILARLA, ŞU YAYIN İLKESİNİ DE KOYDU:

"Tiyatrom sadece e-mail adresimize gelen yazı ve haberleri değerlendirmekte, herhangi bir sosyal iletişim ağı, mail grup , forum yada başka bir kaynaktan HABER ALINTILAMAMAKTADIR..."

Halka ve tiyatro sanatına yararlı yayın yapmak niyetindeki yayıncılar, yayın ilkelerini belirlerken, kendi bireysel yararlarını değil, halkın yararlarını gözetirler. Peki Timur'un, yukarıda aktardığımız yayın ilkesi neye ve kime yarıyor? Neye yaradığını somut bir örnekle biz açıklayalım, kime ve kimlere yaradığını ise okurlar bulsun:

Yan sütunda

"Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya ve İŞTİSAN, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu alkışla mı yıktı, buldozerle mi yıktı?

başlıklı bir haberimiz var. 8 Kasım 2009'da yayınladığımız bu belgesel haberde, ne anlatılıyor?

"Tiyatrolar yalnızca alkıştan yıkılsın" diye kampanya başlatan İŞTİSAN'ın (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği) ve İŞTİSAN yönetim kurulu üyesi Orhan Alkaya'nın, Kadir Topbaş tarafından iktidara (genel sanat yönetmenliğine) getirilmelerinden sonra, Muhsin Ertuğrul sahnesinin yıkımını engellemek yerine, tam tersine,  yıkımına nasıl imza atıp onay verdikleri anlatılıyor ya da hatırlatılıyor.

Başka ne yapılıyor?

Alkaya ve İŞTİSAN'ın açtığı "yalnızca alkıştan yıkılsın!" kampanyasına imza vermiş Büktel ve Bulunmaz gibi "enayilerin" imzalarını, genel sanat yönetmenliğini ele geçirmek için, Topbaş'a karşı "pazarlık gücü" olarak kullandıkları ve Topbaş'tan iktidar ruhsatını aldıktan sonra, topladıkları o imzaların gereğini yapmak yerine, tam tersini yaptıkları ve Topbaş'ın yıkım projesinin "sosyalist"(!) taşeronları olmaya razı oldukları için, Orhan Alkaya ve İŞTİSAN'dan hesap soruluyor.

Başka?

"Tepebaşı’na Dram Tiyatrosu,  Şişhane’ye Beyoğlu Sahnesi…” vadetmiş ve “Şişhane’deki Türk Hava Yolları (THY) eski binasını çok önemli ve ideal boyutta bir sahne haline getireceğiz” demiş olan Topbaş'tan, THY binasını aslında nikah salonu haline getirmiş olmasının ve Dram Tiyatrosu için aradan geçen yıllara karşın bir tek çivi bile çakmamış olmasının hesabı soruluyor.

Başka?

Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu yıkarken, daha iyi bir Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yapacaklarını ve bu yeni Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu 2009 yılında —"Ekim ayı içinde" (Alkaya) ya da "29 Ekim'de" (Topbaş)— açacaklarını söylemiş oldukları halde, bütün medyada ve tiyatro sitelerinde bu vaatler yayınlanmış olduğu halde, ve takvimler 29 Ekim 2009'u haftalar önce geçtiğimizi kanıtladığı halde (Bugün, 14 Kasım 2009) yeni Muhsin Ertuğrul'un hâlâ niçin açılmadığı ve ne zaman açılacağına dair niye hiçbir belirtinin bulunmadığı konusunda Alkaya ve Topbaş'tan hesap soran biricik yazıya

(Feridun Çetinkaya'nın "Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu bir başka bahara mı?" başlıklı son yazısına)

link veriliyor.

Evet, bizim

 "Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya ve İŞTİSAN, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu alkışla mı yıktı, buldozerle mi yıktı?

başlıklı yazımızda, halk adına, özetle, Alkaya, Topbaş ve İŞTİSAN'dan, tutulmayan vaatlerin ve yapılan yıkımların hesabı soruluyor.

Peki, Timur (ve Timur gibi linç iftiracısı tüm diğer yayıncılar) ne yapıyor? Kendilerine "temiz tiyatrocu" diyen ve bizi "küfür yayıncısı" diye tanımlayan bu yayıncılar(?) bu konularda yalnızca susmayı tercih ediyor. (Yani onların yalnızca Özdemir Nutku skandalını, Ölüleri Gömün skandalını, bir başka deyişle, "Büktel'in özel meselesi" bahanesiyle geçiştirebilecekleri skandalları, yalnızca onları) görmezden geldiğini sananlar, fena halde yanılıyorlar. Nutku'dan iftiranın hesabını soramayanlar, gayet doğal olarak, Topbaş'tan da tutulmayan vaatlerin hesabını soramıyorlar.

Timur ve Timur gibi linç iftiracısı yayıncıların "tümü", ne yukarıda açıkladığım hepsi de belgeli, vahim gerçekleri haber yaptılar; ne Kadir Topbaş, Orhan Alkaya ve İŞTİSAN'dan, vergi ödeyen halk adına hesap sordular...

Ne Feridun'un yazısına link verdiler, ne de benim yazıma link verdiler.

Peki niye link vermiyorsun Timur?

Timur cevabı önceden hazırlamış: "Tiyatrom sadece e-mail adresimize gelen yazı ve haberleri değerlendirmekte, herhangi bir sosyal iletişim ağı, mail grup , forum yada başka bir kaynaktan HABER ALINTILAMAMAKTADIR..."

İyi de, bir "temiz tiyatrocu" olarak getirdiğin bu yayın ilkesinin halka bir yararı yok ki...

Sizler "temiz tiyatrocuyuz" diyerek, Topbaş'tan, Alkaya'dan, İŞTİSAN'dan  tutulmayan vaatlerin hesabını sormayacaksınız; hesap soranları ise "küfürbaz" diye niteleyip, "küfürbazlar"(!)  hakkında iftiralar üreterek, linç kampanyası düzenleyeceksiniz. Bu nasıl bir alçaklıktır?

Olası cevap: Bizi destekleyen 1100 kişi var, siz ise 5 kişi bile değilsiniz. Madem ki çoğunluk bizden yana, demek ki haklı biziz, demek ki alçak sizsiniz!

Genco Erkal'ın da dahil olduğu o 1100 iftiracı, egemenlerden hesap sormamayı temiz yayıncılık, sormayı ise "küfür yayıncılığı" sanmaya devam ediyorsa, devam etsinler.

Biz, 1100 iftiracı tarafından desteklenmektense, belgelerle kanıtlanmış hakikat tarafından desteklenen ve susmaya asla razı gelmeyen "iki küfürbaz"(!) olarak kalmayı tercih edecek ve kalmaya devam edeceğiz. CB

NOT: Tuhaf şey! Timur'un, zaman zaman, doğru, haklı ve halka yararlı şeyler yazdığı da (hem de hâlâ) oluyor. Onun bu tür yazılarını ben ve Hilmi Bulunmaz, ya kaynağına link vererek aktarıyor ya da yalnızca kaynağına link vererek halka duyuruyoruz.

Biz, hiçbir siteye yazı göndermediğimizi ama tüm sitelerin (yalnızca kaynak göstermek ve tahrif etmemek koşuluyla) tüm yazılarımızı izin istemeksizin tepe tepe kullanabileceğini onlarca kez ilan ettiğimiz gibi, burada da, bir kez daha tekrarlıyoruz. Yani Timur'a asla yazı göndermedik, asla da göndermeyeceğiz. Ama Timur ya da herhangi bir yayıncı, yazılarımızı izin istemeksizin yayınlama hakkına ve olanağına yine de sahipler. Bu hakkı ve olanağı kullanmayı hâlâ düşünmüyorlarsa, bu onların bileceği ve okurların değerlendireceği bir iş...

Timur'un Talat Halman skandalı'na karşı tutarlı tavrını bir kez daha ifade ettiği son yazısını, Hilmi Bulunmaz, kaynağına link vererek kendi sitesine aktarmış. Timur'un söz konusu yazısını Bulunmaz'ın sunuşuyla okumak için, lütfen

TIKLAYINIZ!

————————————

  

İKİNCİ GÜNCELLEME 13 Kasım 2009:

Saynur Dağlı imzasıyla yazan kişiden, bu akşam şu mesaj geldi:

Coşkun Bey merhabalar,
Biraz önce Hilmi Bey ile görüştüm, kendisine durumu aktardım. Söz konusu liste ve olayla ilgim yoktur, ilgim olacak şekilde de bir olayda yer almadığıma eminim. Maalesef ismimin kullanılması üzücü bir durum.
9 Kasımdaki mailinize de ancak bugün bakabildim. İyi ki de bakmışım.
Ayrıca web de gördüm, size mailimi ve cevabınızı yazmışsınız. Ancak maalesef mail adresim o günden beri anlamsız maillerle dolu. Rica etsem mail adresimi web den kaldırabilir misiniz?
Çok teşekkür ederim. İyi günler dilerim.
Saygılar
Saynur Dağlı

Saynur Dağlı imzasıyla yazan kişinin haklı bulduğumuz isteğine uyarak, aşağıdaki haberimizden kendisinin mail adresini siliyoruz:

 

GÜNCELLEME 13 Kasım 2009:

Aşağıdaki haberde yer alan adresten herhangi bir yanıt gelmedi. Linççiler listesinde var olan Saynur Dağlı adı gerçek bir kişinin adı mıdır, yoksa linççi iftiracıların bir imalatı mıdır, onu bile bilmiyoruz. Olay üzerine kafa yormuyor, yorumu okurlara bırakıyoruz. CB.

Sonradan sahibinin ricasıyla sildiğimiz bir adresten, bugün, şu aşağıdaki mail'i aldık:

http://www.coskunbuktel.com/lincimzacilari.htm

Yukarıda linki belirtilen sitede ismim ilgim ve iznim dışında yer almaktadır. İsmimin siteden kaldırılması konusunda yardımızı rica ederim.

Saynur Dağlı

Mesajın içeriğinde yer alan link, linç imzacıları listesinin bulunduğu sayfamızın linkidir. Yani bizden Saynur Dağlı adını linççiler listesinden silmemiz istenmektedir. 

Bu mesaj iftiracı linççilerin iğrenç tezgâhlarının yeni bir örneği değilse ve bize gerçekten Saynur Dağlı tarafından gönderildiyse, sayın Dağlı, her şeyden önce bunu kanıtlamalı.

Gelen mesajı aynı gün (9 Kasım 2009)şu mesajla cevapladık:

Sayın Dağlı, mesajı gönderen gerçekten sizseniz, lütfen, Hilmi Bulunmaz'ı 

0 532 642 88 57

numaralı cep telefonundan arayınız!

Coşkun Büktel

Okurlarımızın bilgisine arz ederiz.  

————————————

 

GÜNCELLEME: 6 Kasım 2009

 

PEKİ GÜLER ZERE DE (kendisini kanser eden hapishane koşullarını hazırlamış devletin baş sorumlusu) GÜL'Ü AFFETTİ Mİ?

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,  Zere'yi affetti.

 

***

 

İzmir Namık Kemal Lisesi'nden sınıf arkadaşım, okulda "Hafiye" diye adlandırdığımız ve sınıfta edebiyat hocamız Lütfi Aykanat'la güreşe tutuşmasını unutamadığımız, bugünün hukukçu milletvekili Ahmet Ersin'le, uzun yıllardır mecliste olduğu halde, ilk kez gerçekten gurur duyuyorum:

 

 

ERSİN: "Cumhurbaşkanının af yetkisini kullanması lazım. Aksi halde Güler Zere'nin tabutu tahliye edilecek.''

 

Haber Cumhuriyet'in sitesinde çıkmış ama biz Hilmi Bulunmaz'ın  tiyatroyun sitesinde gördük. Okurları haber metnine ulaştırmak için hangi siteye link vereceğimizi belirlerken, kendimize haberin hangi sitede (sonradan konjonktür değişse bile) silinmesi ya da tahrif edilmesi imkansızdır? diye sorduk ve  "tükürdüğünü yalamamak kriteri" bakımından çok daha sağlam ve garantili bulduğumuz siteye link verdik. Lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

 

————————————

 

ANKARA DİKKAT!

 

ÖZGÜR TİYATRO ÜCRETSİZ OYNUYOR

 

 

KASIM AYI OYUN TARİHLERİ

 

AŞKIN VATANI YOKTUR

 

 6   KASIM 2009    SAAT  20:00

 7   KASIM 2009    SAAT  20:00

 8   KASIM 2009    SAAT  15:30

 20 KASIM 2009    SAAT  20:00

 

 JOKOND İLE  Sİ-YA-U

 

13  KASIM 2009    SAAT  20:00

14  KASIM 2009    SAAT  20:00

21  KASIM 2009    SAAT  20:00

 

YER: YENİMAHALLE BELEDİYESİ DÖRT MEVSİM SAHNESİ

 

————————————

 

LİNÇÇİ İFTİRACILAR, ÖZÜR DİLEMEDİKÇE GÜNDEMDEN ASLA DÜŞMEYECEKLER!

 

Linç imzacısı iftiracıların teşhir edildiği sayfamızı bir hayli  geliştirdik.

 

Tekrar bir göz atmanızda yarar var.  Çünkü ne  demiş şair? "Tanı bunları/ Tanı da büyü"...

 

Lütfen, tıklayınız:

 

Linç imzacıları listesi

 

————————————

 

Ankara DT,  asparagas tiyatroyu hortlatmayı

"Bir Delinin Hatıra

Defteri"yle

deniyor

 

VİNÇLİ VE EZBERLİ OKUMA TİYATROSU

 

Oyunda Rusya atmosferi yok, Rus olan, 19. Yüzyıl'a ait olan hiçbir şey yok, kar yok, soğan kubbe yok, "beyaz geceler" yok, 6. dereceden küçük  bir memur olan kahramanımızın evi yok, evin sefaleti yok, kahramanımızın kapatıldığı tımarhane yok, deli gömleği ya da zincir yok, metindeki mizansenlerin hiçbiri yok...

 

Hepsinin yerine bir vinç ve vincin ucunda tek kişilik çelik bir sepet var. Oyuncumuz Erdal Beşikçioğlu oyundaki rolünü o sepetin sınırları içinde, yalnızca sesiyle oynuyor. Çünkü sepet, oyunun gerektirdiği mizansenleri gerçekleştirmeye müsait değil.

 

Sahne arena biçiminde düzenlendiği için, seyircinin yarısı başka bir oyun, diğer yarısı başka bir oyun seyrediyor. Daha kötüsü, vinç Beşikçioğlu'nu, arenanın hangi tarafına çevirirse, o taraftaki seyirciler söylenenleri anlıyor, Beşikçioğlu'nun tam arkasında ve vincin öte yanında kalıp Beşikçioğlu'nun sırtını bile zor görebilen seyirciler ise ya hiçbir şey duymuyor ya da duyduklarını net olarak kavrayamıyor. Vinç, eşitlik gözeterek arenanın her tarafına azar azar döndüğü için, seyirciler, yalnızca kendi taraflarına doğru söylenen konuşmaları duyuyor/anlıyor, yani oyunun en iyi ihtimalle ancak yüzde ellisini seyredebiliyorlar. Bu durumda,  metni okumuş olanlar ile 40 yıl önce aynı oyunda Genco Erkal'ı seyretmiş olanlar dışında hiç kimse, oyunda neler olup bittiğini kavrayamıyor.

 

Ama  asparagas tiyatroda, neler olup bittiğini kavramak önemli değildir. Önemli olan yenilik yapmaktır.

Birkaç yıl sonra, bu oyunu bir eskimonun buzdan evinde, çölde bir devenin üstünde, bir maden ocağında, olimpik bir havuzun trampleninde ya da bir helanın dört duvarı içinde geçirecek yönetmenler de, oyunu seyirciye geçirmeyi beceremeseler de, yönetmenimiz Cem Emüler gibi "yenilik" yapmayı becermiş olmakla övünebilecekler.

 

Yönetmen Cem Emüler, broşür yazısında, "Bir Delinin Hatıra Defteri"ni neden bir vincin çelik sepetinde icra edilen ve ancak yarısı izlenebilen bir okuma tiyatrosu haline getirdiğini açıklamak için, öyle uzun uzun dil dökmeye, mantıklı gerekçeler üretmeye çalışmaya hiç tenezzül etmiyor. Sadece şu kadarını söyleyip geçiyor:

 

Peki, bugün, bu öyküyü sahneye koyarken ne eklemek gerekirdi üstüne? Bir makine! Yüz altmış altı yıl önce kurşun kalemle yaptığımız işleri artık makinelerle yapıyoruz. Çok ilerledik! Artık o karanlık günler geride kaldı!

Unutmayalım: Dostoyevski'nin dediği gibi, "Hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık."

 

Ne alaka ama, di mi? Asparagas tiyatro işte bu zekâlarla yapılan, bu zekâlarca övülen bir şey.

 

Beşikçioğlu'nun terine yazık!... Yalnızca ekrandan tanıdığım ve gerek fiziği, gerek güçlü kişilik izlenimi yaratabilen inandırıcı oyunculuğuyla takdir ettiğim Beşikçioğlu, bu saçmalığa malzeme olmayı nasıl olup da kabul etmiş anlayamadım.

 

Sadık Medin ve Hilmi Bulunmaz'la birlikte, İstanbul'da ödül galasında seyrettiğimiz oyunun Hilmi Bulunmaz tarafından kaydedilmiş bazı video  görüntülerini seyretmek için, lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

 

————————————

 

   

 

 

 

 

Melih Anık, (anakronik bulduğu anlaşılan) Tuncer Cücenoğlu oyunu "Çıkmaz Sokak"ı ve onun İBŞT prodüksiyonu için uygulanan dezenformatif reklam yöntemlerini eleştiriyor.

 

Lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

NOT: Tuncer Cücenoğlu'nun da imza koyduğu, iftiralarla dolu linç bildirisini imzalayan iftiracıların tam listesini görmek için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

DT sitesinde "Ölüleri Gömün" sayfasına siz de görüş yazabilirsiniz

 

Coşkun Büktel çevirisi ve Şakir Gürzumar rejisiyle 2009-2010 sezonunda, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmesi programa alınmış olan Irwin Shaw oyunu "Ölüleri Gömün" hakkında, İstanbul DT sitesinin aşağıda linkini verdiğimiz ilgili sayfasına girerek, görüş belirtebiliyorsunuz.

 

("Ölüleri Gömün"ün metnini, Coşkun Büktel'in "Eleştiren Oyunlar" adlı antoloji kitabında bulabilirsiniz.)

 

ÖLÜLERİ GÖMÜN DT'DE

"Ölüleri Gömün" adlı çeviri için, Altan Erkekli, Cevat Çapan, Memet Baydur, Hamdi Alkan, Selçuk Erez, Özdemir Nutku, vb...  1999 yılında, demişlerdi ki:

Ölüleri Gömün'ün ilk okuma provasını unutamıyorum. Otuz kişi kadardık. Sadece okumakla bile, hepimiz müthiş etkilenmiştik. Aramızdan bazıları, kontrollerini kaybedip, göz yaşları içinde kalmıştı.

(GÜRKAN GÜR Oyun yazarı / Yıldız Üniversitesi Oyuncuları'nca sahnelenen "Ölüleri Gömün" prodüksiyonunun yönetmeni.)

Theope
'nin yaratıcısı olan Coşkun Büktel, çevirilerinde bile farkını ve yaratıcılığını derhal hissettiriyor. Ölüleri Gömün adlı çevirisinde, sahne dilini, her zaman olduğu gibi, yine bir virtüöz ustalığıyla kullanmış. Bana öyle geliyor ki, herhangi bir insan bile, en sıradan insan bile, eğer orman kaçkını bir barbar değilse, Ölüleri Gömün çevirisini, heyecan duymadan okumayı, asla başaramaz.

(NÂLÂN ÖRGÜT DT sanatçısı / Van Devlet Tiyatrosu Müdürü)

Coşkun Büktel'in çevirdiği oyunlardan oluşan Eleştiren Oyunlar
başlıklı kitabın kapağında, şu iddialı ve kışkırtıcı ibare yer alıyor: "Türkçe'yi en iyi kullanan oyun yazarından en yetkin yazarların, en yetkin çevirileri." Bu yargıya tümüyle katılıyorum. Çok iyi seçilmiş, ve Türkçe'de benzeri olmayan bir yetkinlikle çevrilmiş oyunlar. Hele "Ölüleri Gömün", müthiş!...

(İLHAN KANTARCI Ankara Devlet Tiyatrosu Sanatçısı)

Irwin Shaw'un "Bury The Dead" adlı oyunu, dünya tiyatro edebiyatında yerini sağlam biçimde almış, bizim savunmamıza hiç ihtiyacı olmayan çağdaş bir klasiktir. Coşkun Büktel'in "Ölüleri Gömün" adlı çevirisi ise, Shaw'un oyunundaki heyecan verici tüm özellikleri, Shaw'a layık bir başarıyla Türkçe'de canlandırıyor.

(CEVAT ÇAPAN  Şair/Çevirmen / İngiliz Edebiyatı ve Amerikan Tiyatrosu Profesörü)

Ölüleri Gömün, savaşa ve militarizme karşı şiirsel ve yaratıcı bir destan. Türkiye'nin bu oyuna şiddetle ihtiyacı var. Ve ne mutlu Türk tiyatrosuna ki, Ölüleri Gömün'ün Türkçe'de nefis bir çevirisi var. Tüm tiyatrocular, Coşkun Büktel'e minnettar olmalıyız.

(HAMDİ ALKAN Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları Genel Sanat Yönetmeni)

"Ölüleri Gömün" konusu, içeriği, teması ve başarılı çevirisiyle çok çarpıcı ve önemli bir oyun.

(ALTAN ERKEKLİ  Ankara Sanat Tiyatrosu, AST, oyuncusu)

Irwin Shaw'un Ölüleri Gömün adlı oyunu, özellikle içinden geçmekte olduğumuz dönemde, konusuyla ve Coşkun Büktel tarafından yapılmış çevirisiyle, her tiyatronun repertuarına onur verecek bir oyun. Ayrıca belirtmeliyim ki, ödenekli tiyatrolarımızda tiyatro ile ilgili kararların altında "partililerin" değil, "tiyatrocuların" imzası olmalıdır.

(MEMET BAYDUR  Oyun yazarı)

"Ölüleri Gömün"ü oynamamak, tiyatral bir suçtur. Harika bir oyun ve oyundan hiç de aşağı kalmayan şiirsel bir çeviri. Seçimi ve çevirisi için Coşkun Büktel'i kutluyorum.

(TOROS ÖZTÜRK  Oxford University Press Eğitim Direktörü)

Coşkun Büktel'in Irwin Shaw'dan çevirdiği Ölüleri Gömün adlı o sarsıcı oyunu sesli olarak okurken, duyduğum tiyatral heyecanla tüylerimin ürperdiğini fark ettim. Büktel'in Türkçesiyle konuşmak bir oyuncu için şampanya içmek gibi nefis bir deneyim.

(ÖZLEM ERSÖNMEZ  Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusu)

Coşkun Büktel'e hak veriyorum: "Ölüleri Gömün, savaşı ve militarizmi destekleyenlere karşı dünya tiyatro repertuarında yer alan en yaratıcı, en sarsıcı, en vurucu, en soylu cevaptır". Kafasının içinde beyin yerine pirzola bulunmadıktan sonra, bir insanın böyle bir oyunu, üstelik de Coşkun Büktel çevirisinden, okuyup da beğenmeyebileceğini, düşünemiyorum.

(CUMA BOYNUKARA  Oyun yazarı)

Ölüleri Gömün'ün bazı çağdışı kafalarca gömülmeye kalkışılması, ben merkezci kişisel bir tavır olmaktan öteye gidemez. Sanatın ortak yaratımcılığına inananların bu engeli yan yana gelerek çok kısa sürede aşacaklarına inanıyorum. Ölüleri Gömün adlı oyunun ve çevirisinin değeri bu inancımı ayrıca güçlendiriyor.

(MEHMET EGE  Oyuncu ve yönetmen / Devlet Tiyatrosu Eski Genel Müdürü)

Sevgili Coşkun Büktel,
Irwin Shaw'un, dünya tiyatrosundaki seçkin yapıtlar arasında yer alan Ölüleri Gömün adlı piyesini, temiz ve akıcı bir Türkçe ile repertuarımıza kazandırmanız beni mutlu etmişti. Şimdi,
(Kenan Işık yönetimindeki CB)
İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun bu oyunu reddettiğini öğrendim. Ret yazısının altındaki imzanın (Şenol Demiröz CB) sanatla ne tür bir ilişkisi olduğu konusunda bir bilgim yok. Kendisi bir sanatsever olabilir, ancak sanatsal bir konuda karar verebilmek için, bu, yeterli bir kriter değildir. Ülkemizin en eski tiyatrosu olan bu kurumun oyun seçiminde, "sanatçı" kariyeri tartışmaya açık olmayan kişilerin söz sahibi olması, vazgeçilmez talebimiz olmalıdır. Bu konuda yapılacak her türlü çalışmaya elimden geldiğince katkıda bulunacağımı bilmenizi isterim. Dostlukla.

(METİN COŞKUN  Ankara Sanat Tiyatrosu, AST, oyuncusu / Yeni Tiyatro kurucusu ve sanat yönetmeni)

(...) Oyun, sadece harbe karşılığı nedeniyle değil, konunun zekice incelenmesi ve diyalogların sürükleyiciliği açısından da dünya oyun edebiyatının önemli bir yapıtıdır.
Büktel, bu oyunu gayet güzel bir Türkçe'ye çevirmiş, bunu yaparken de okuyacak ve izleyeceklerin en güç beğenenlerini bile doyuracak bir ürün oluşturmuştur.
Bir çok sıradan, kof yapıtın sergilendiği tiyatrolarımızın repertuarlarında arada sırada böyle nitelikli eserlerin de yer almasını dilerim.

(SELÇUK EREZ  Yazar / İstanbul Şehir Tiyatroları Yönetim Kurulu eski üyesi)

Ölüleri Gömün adlı çeviriniz dramaturgi raporu ile birlikte incelenerek Edebi Kurul'un 26/12/1998 gün ve 1421 sayılı toplantısında kabul edilmiştir. Bilgilerinizi rica eder, yeni çalışmalarınızı bekler, başarılar dilerim. Saygılarımla.

(ÖZDEMİR NUTKU DT Edebi Kurul Başkanı / Çevirmen / Tiyatro profesörü)

Sayın Coşkun Büktel,
İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'na çevirerek göndermiş olduğunuz Frank Weekend'in Tenor, Alice Gerstenberg'in Dokundurmalar, Serafin ve Joaquin Alvarez Quintero'nun ortak çalışması Güneşli Bir Sabah, Irwin Shaw'un
Ölüleri Gömün
adlı oyunları okundu ve 19 Mart 1999 tarihli Repertuar Kurulu'nda değerlendirildi. Çevirilerinizin tiyatromuz Yönetim Kurulu'na önerilme-mesine karar verildi. Repertuar Kurulu'nun kararını bilginize sunar, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

(ŞENOL DEMİRÖZ  İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu Başkanı; İstanbul Anakent Belediyesi'nin önce Refah sonra Fazilet Partili kültür danışmanı)

 

"Ölüleri Gömün" hakkında, başka neler dendiğini okumak için, lütfen, haber yazımıza...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

 

BAŞKASI OLSA İHTİMAL VERMEMEK GEREKİR AMA...

 

"Yalan Makinası"ndan her şey umulur

 

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

 

İstanbul DT müdürü Şakir Gürzumar

 

Coşkun Büktel'in Irwin Shaw'dan Türkçe'ye çevirdiği "Ölüleri Gömün"ü bu sezonun DT  repertuarına aldığını basına açıkladı

 

Yazdığı kanıtlı/belgeli ve insanları isim vererek teşhir eden, bilimsel, "dobra" ve uzlaşmasız eleştiriler  nedeniyle, Coşkun Büktel'in iftira ve tehdit dahil her türlü vandal saldırıya maruz kaldığı (Bakınız: "Linç imzacıları listesi") okurlarımızın pek çoğu tarafından bilinmektedir. Eleştirileri nedeniyle Büktel, pek çok vandalın yanı sıra, 1990'dan bu yana,   DT'nin tüm genel müdürlerince de aforoz edilmiştir.

Büktel'in "Theope" adlı oyunu 1990 yılında DT repertuarına alınmış ve aynı yıl, DT'nin o sezon oynayacağı tüm oyunlar listesini içeren genel DT afişine ismi  yazılarak, o yıl sahneleceği ilan edilmişti. Ama "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olduğu bugün artık pek çok kişi tarafından kabul edilen (ya da takma isimli vandallar dışında hiç kimse tarafından inkâr edilemeyen) "Theope", ne 1990 yılında, ne de daha sonraki yıllarda DT sahnesine çıkarılmıştır; bırakın sahneye çıkarılmayı, DT çatısı altında "Theope"ye "çalıntı olduğu iftirası" bile atılmıştır. (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı")

DT'nin "Theope"ye karşı yaklaşık 20 yıldır süren vandalca aforozu bugün hâlâ devam ediyor.

Bu arada, iki yıl önce, Mine Acar'ın hâlâ genel müdür olduğu son günlerde, "Theope" değil ama, Coşkun Büktel çevirisi olan çok önemli bir oyun, "Ölüleri Gömün", DT'de "asılarak" programa kondu ve Şakir Gürzumar rejisiyle provalarına bile başlandı.

Ne var ki, antidemokratik olarak görevden alınmış olan Lemi Bilgin kültür bakanlığına karşı açtığı davayı kazanıp genel müdür koltuğuna oturur oturmaz, ilk iş olarak, "Ölüleri Gömün"ü kaldırıp programdan çıkardı. (Bu ibretlik olayın ibretlik ayrıntılarını okumak için bakınız: Coşkun Büktel, "Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, DT Genel Müdürü Lemi Bilgin'i Derhal Görevden Almalıdır.")

Bu sezon, İstanbul DT müdürlüğüne atanan Şakir Gürzumar, iki yıl önce Lemi Bilgin tarafından engellenmiş olan "Ölülerl Gömün" projesini, bu yıl  İstanbul DT'nin programına yeniden koydu.

"Ölüleri Gömün"ü iki yıl önce engellemiş olan Lemi Bilgin, bugün hâlâ DT Genel Müdürü... Bu durumda Gürzumar (zaten pek çok tartışma yaratması muhtemel, savaş karşıtı, şok etkili, müthiş sert ve yine de alabildiğine duygu yüklü) bu çağdaş klasiği, DT denen gecekonduda, bu kez, sahneleyebilecek mi?

Bilmiyorum.

Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Konuyla ilgili Feridun Çetinkaya'nın, (Gürzumar'la yaptığı telefon görüşmelerini de aktardığı) son yazısını okumak için, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

Savaş karşıtı “Ölüleri Gömün” yıllarca gecikmeyle de olsa nihayet Devlet Tiyatroları’nda

"Ölüleri Gömün" uğruna Coşkun Büktel'in on yılı aşkın süredir verdiği mücadelenin öyküsünü ve "Ölüleri Gömün"ü desteklemiş ünlü tiyatrocularımız ile kösteklemiş ünlü tiyatrocularımızın bu Büktel çevirisi hakkında neler dediğini de içeren dosyamızı okumak için ise, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

"ÖLÜLERİ GÖMÜN" SKANDALI

 

CB / 7 Ekim 2009

————————————

 

SÖYLEŞİ

“Edebiyatın Kırk Ayaklı Karıncası (Asım Bezirci)”

 

3 KASIM 2009 SALI

BÜYÜKADA

Saat:17.00-18.30
 

Söyleşi:

 

Edebiyatın Kırk Ayaklı Karıncası (Asım Bezirci) 
 

Konuşmacılar:

 

Adnan Özyalçıner, Refika Bezirci, Gülsüm Cengiz, Ataol Behramoğlu
 

Düzenleyen:

 

Evrensel Basım Yayın- TYS

 

————————————

 

 

 

————————————

 

 

4. GÜNCELLEME

 

29 Eylül 2009, 15.30

 

DT DENEN GECEKONDUNUN MAĞRUR CAHİLLERİ, BU KEZ 4 GÜN SÜREN İNATLARINDAN YİNE SEVE SEVE  VAZGEÇİP, "KOD ADI KONGO"YLA İLGİLİ SON DÜZELTME TALEBİMİZİ DE, AZ ÖNCE, YERİNE GETİRDİLER

 

"Kod Adı Kongo"nun bu yıl DT'de dünya prömiyeri yapacağına ilişkin yanlış ibare, DT'nin repertuar listesi'nden, az önce, nihayet silinerek, düzeltme yapılmış oldu.

 

Ama ne yazık ki, DT denen gecekondunun listeyi yapan mağrur cahilleri, düzeltme uyarısını yapanlara teşekkür etmek ya da günlerdir yanıltmakta oldukları okurlardan özür dilemek gibi uygarlık aşamalarına adım atmayı hâlâ inatla reddediyor; DT'nin ilkel husumetlerle yönetilen bir gecekondu olarak kalmasında ısrar ediyor; kısacası, bana adeta şu mesajı veriyorlar: "Bizi, bazı yanlışlarımızı düzeltmek zorunda bırakabilirsin ama, yontma taş devri inadımızı asla kıramaz, gecekondu alışkanlıklarımızın kökünü asla kazıyamaz, motoru kin ve kibir olan 'kafamızın' çalışma biçimini asla değiştiremezsin!"

 

DT denen gecekondunun hem mağrur hem cahil, hem kel hem fodul yetkililerinin yukarıda bir mealini aktardığımız geleneksel mesajını, hâlâ görülen lüzum üzerine, daha önce defalarca tekrarladığımız geleneksel uyarımızı bir kez daha tekrarlayarak cevaplıyoruz:

 

DT'nin ilgisiz ve bilgisiz yetkilileri, bundan sonra yapacağım uyarıların ardından, düzeltme yapmaya bir kez daha tenezzül ederlerse, bana teşekkür etmelerine yine gerek yok; ama okurlardan mutlaka özür dilemeliler. Geçen yılki ve geçen defaki gibi, düzeltmeyi sessizce yapıp okurları "eşşek", beni ise "yalancı" yerine koymamalılar. Yontma taş devrinin bir hayli geride kaldığının artık mutlaka farkına varmalılar.

 

CB. 29 Eylül 2009, 15.30

 

 

3. GÜNCELLEME

 

29 Eylül 2009, 00.30

 

DT, SONUNDA, DÜZELTMEKLE BİTMEYECEK GİBİ GÖRÜNEN YANLIŞLARININ YANLIŞ OLARAK KALMASINA KARAR VERİP, DÜZELTME YAPMAKTAN VAZGEÇTİ

 

 

DT denen gecekondunun cahil ama mağrur yetkilileri, geçen yılki repertuar listesinde Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" adlı eserini Refik Halid Karay'a maletmişlerdi. Uyardık.

 

Kimselere çaktırmadan da olsa, okurlardan özür dilemeksizin de olsa, uyarımıza teşekkür etmeksizin de olsa, okurları "eşşek" ve bizi "yalancı" yerine koyarak da olsa, düzeltme yapmışlardı.

 

Bu yılki repertuar listesinde, Sevim Burak'ın "İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar" başlıklı oyununun "dünya prömiyeri"ni yapacaklarını ilan ediyorlardı. Oysa o oyunun dünya prömiyeri 1989-1991 yıllarında Bilsak Tiyatro Atölyesi tarafından zaten yapılmıştı. Uyardık.

 

Kimselere çaktırmadan da olsa, okurlardan özür dilemeksizin de olsa, uyarımıza teşekkür etmeksizin de olsa, okurları "eşşek" ve bizi "yalancı" yerine koyarak da olsa, yine düzeltme yaptılar.

 

Son olarak, listede ilan ettiklerinin tersine, Mürsel Yaylalı'nın "Kod Adı Kongo" adlı oyununun dünya prömiyerini yapamayacaklarını açıkladık. Çünkü, bu oyunun da 1999 yılında, Ankara'da Tiyat'rol Sahnesi'nde Dersu Yavuz Altun rejisiyle sahnelenerek, dünya prömiyeri zaten yapılmıştı.  Aşağıdaki (daha önce iki kez güncellenmiş) haberimizde ayrıntıları okunacağı üzere, DT'nin bilgisiz ama "yetkili"lerini "Kod Adı Kongo"yla da ilgili düzeltme yapmaları için bir kez daha uyardık.

 

Aradan dört gün geçti...

 

Ama DT denen gecekondunun gecekondu olarak kalmasında ısrarlı ve kararlı görünen bilgisiz "yetkililer", Büktel tarafından sürekli olarak düzeltilmeyi kibirlerine yediremiyor olmalılar ki, Büktel'e (bir başka deyişle "belgelenmiş hakikate") kafa tutuyor ve bana adeta "Düzeltmiyoruz lan, düzeltmiyoruz işte! Yettin artık be! Düş yakamızdan!" diyorlar.

 

Hatasız bir liste yayınlamayı bile beceremeyen (sırtını devlete dayamış) bu  mağrur cahiller;  yazar Mürsel Yaylalı'nın izin verdiği, galasına katıldığı ve galasının bir DT sahnesinde yapıldığı "Kod Adı Kongo" adlı oyunun 1999 tarihli Dersu Yavuz Altun sahnelemesini yok sayıyor; bir başka deyişle, belgeli hakikate meydan okuyarak, "hayır efendim, bu oyunun dünya prömiyerini biz yapıyoruz!" diye böbürleniyor ve yayınladıkları dezenformatif  repertuar listesiyle bu konuda halkı aldatmayı sürdürüyorlar.

 

DT denen gecekondunun bilgisiz ama "yetkili" mağrurları, halka ve hakikate daha ne kadar meydan okuyacak? Bizce, konuyu artık yalnızca Büktel değil, tüm tiyatroseverler, özellikle de başta  "Kod Adı Kongo"nun yazarı Mürsel Yaylalı olmak üzere, "Kod Adı Kongo"nun 1999'daki gerçek dünya prömiyerine emek vermiş tiyatrocular, gün be gün izlemeli ve DT listesinde düzeltme yapılmadıkça, DT denen gecekondunun kel ve fodul mağrurlarından hesap sormayı asla bırakmamalılar.

 

Bu yazıyı hazırladıktan sonra, herhangi bir hata yapmış olmamak için "Kod Adı Kongo"yu 1999'da yönetmiş olan Dersu Yavuz Altun'u telefonla arayıp, yaptığı 1999 prodüksiyonu üzerine konuştuk. Konuşmanın sonunda sayın Altun'dan, bize telefonda anlattıklarını kısa bir internet mesajıyla  özet olarak bile olsa, okurlarımıza da anlatmasını rica ettik. Sayın Altun bizi kırmadı. İşte mesajı:

 

 

kod adı kongo

 

 

Oyun, 1999 -2000 tiyatro sezonunda, Ankara’da profesyonel bir kadro tarafından sahnelenmiş, yine profesyonel bir tanıtımla, ( Gazete İlanı-Afiş-Eli İlanı vb)  gişe açarak seyirciye ulaşmıştır.. Oyunun basın galası Ankara DT Küçük Tiyatro ’ da gerçekleşmiş, bu gösterime kalabalık bir seyirci topluluğuyla birlikte oyunun yazarı Mürsel Yaylalı’ da katılmıştır.

Programı (DT'nin yanlışlarla malûl repertuar listesi kastediliyor. CB)yapan kişiler,  bu gösterimlerden haberli olmayabilirler. (Oyunun basın galasının yapıldığı binada çalışıyor olsalar da.)  Ama bu bilgi kendilerine ulaştığı zaman yanlışlığı düzeltmeleri gerekir diye düşünüyorum. Bu yanlış duyuruda ısrar etmenin aklımızın ermediği başka bir gerekçesi yoksa tabii…

Saygılarımla..

Dersu Yavuz Altun

 

Yazımızın sonunda, DT denen gecekondunun hem mağrur hem cahil, hem kel hem fodul yetkililerine, geleneksel uyarımızı bir kez daha tekrarlıyoruz:

 

DT'nin ilgisiz ve bilgisiz yetkilileri, bu sonuncu uyarımdan sonra, DT listesinde düzeltme yapmaya bir kez daha tenezzül ederlerse, bana teşekkür etmelerine yine gerek yok; (isterlerse, Özgür Başkaya'ya ya da Dersu Yavuz Altun'a teşekkür edebilirler) ama okurlardan mutlaka özür dilemeliler. Geçen yılki ve geçen defaki gibi, düzeltmeyi sessizce yapıp okurları "eşşek", beni ise "yalancı" yerine koymamalılar. Yontma taş devrinin bir hayli geride kaldığının artık mutlaka farkına varmalılar.

 

CB. 29 Eylül 2009, 00.30

 

 ***

 

 

2. GÜNCELLEME

24 Eylül 2009, 20.40:

 

DT'NİN BU YILKİ REPERTUAR LİSTESİNDE "DÜNYA PRÖMİYERİ" İBARESİYLE YER ALAN OYUNLAR ARASINDA, ASLINDA DÜNYA PRÖMİYERİ OLMAYAN, DAHA ÖNCE OYNANMIŞ BİR OYUN DAHA VAR

 

Özgür Başkaya bugün beni telefonla arayıp, aşağıdaki haberim nedeniyle kutladıktan sonra, o habere bir katkı olarak, DT'nin repertuar listesindeki bir başka yanlışa dikkatimi çekti.

 

"Kod Adı Kongo" adlı oyunun da (tıpkı aşağıdaki haberimize  konu olan "İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar" adlı oyun gibi) DT listesinde "dünya prömiyeri" ibaresiyle yer aldığı halde, aslında, daha önce sahnelenmiş olduğunu bildiren Özgür Başkaya, bana aynen şöyle dedi:

 

"Mürsel Yaylalı'nın 'Kod Adı Kongo' adlı oyununu, ben, 1999 yılında, Dersu Yavuz Altun rejisiyle, Ankara'da Tiyat'rol Sahnesi'nde seyrettim."

 

Başkaya daha sonra, bana, "Kod Adı Kongo"nun Tiyatrol'de oynamasıyla ilgili Evrensel gazetesinde çıkmış 1999 tarihli bir haberin linkini de gönderdi.

 

Aşağıda önce o linki; daha sonra, insana ve nezaket gereklerine saygı göstermeyi kendine yakıştıramayan (hem mağrur hem cahil, hem kel hem fodul) DT yetkililerine, bu güne dek kulak asmadıkları halde, aynı uyarıyı bir kez daha tekrarlayacağız.

 

Evrensel'in 1999 tarihli haberi:

 

Ankara Tiyat'rol Sahnesi'nden yeni oyun

 

DT denen gecekondunun hem mağrur hem cahil, hem kel hem fodul yetkililerine, geleneksel uyarımızı bir kez daha tekrarlıyoruz:

 

DT'nin ilgisiz ve bilgisiz yetkilileri, bu sonuncu uyarımdan sonra, DT listesinde düzeltme yapmaya bir kez daha tenezzül ederlerse, bana teşekkür etmelerine yine gerek yok; (isterlerse, Özgür Başkaya'ya teşekkür edebilirler) ama okurlardan mutlaka özür dilemeliler. Geçen yılki ve geçen defaki gibi, düzeltmeyi sessizce yapıp okurları "eşşek", beni ise "yalancı" yerine koymamalılar. Yontma taş devrinin bir hayli geride kaldığının artık mutlaka farkına varmalılar.

 

 

GÜNCELLEME

23 Eylül 2009:

 

Cehaletin, kabalığın, insana saygısızlığın ve nezaketsizliğin tapınağı yapılmaya çalışılan DT adlı gecekondunun pejmurde "yetkilileri" aşağıdaki yazımızda gösterdiğimiz hatayı yayınımızdan 20 saat kadar sonra, nihayet düzeltmişler. Ama, hem çok cahil, hem de (sırtlarını devlete dayadıkları için) çok mağrur oldukları ve  okurlardan özür dileyecek kadar alçalamayacakları(!) için, yazımızın sonundaki "NOT" bölümünde yer alan uyarıya, bu yıl da kulak asmamışlar.

Madem o kadar mağrursunuz, gücünüz yetiyorsa, bir yıl da hatasız bir liste yayınlamayı başarın da görelim.

 

Sırtlarını devlete dayamış bu mağrur cahillere kim olduklarını bir kez daha hatırlatmak için, o uyarıyı, bir kez daha gözlerine sokuyoruz:

 

NOT: DT'nin ilgisiz ve bilgisiz yetkilileri, bu uyarımdan sonra düzeltme yapmaya tenezzül ederlerse, bana teşekkür etmelerine gerek yok, okurlardan özür dilesinler yeter. Geçen yılki gibi, düzeltmeyi sessizce yapıp okurları "eşşek", beni ise "yalancı" yerine koymasınlar, yeter.

 

***  

 

 

Lemi Bilgin ve Ertuğrul Günay, "Theope"yi aforoz etme inadını/ihanetini vandalca sürdürüyorlar hâlâ

 

DT'NİN YENİ SEZON OYUNLARI LİSTESİNDE YENİ SEZON YANLIŞLARI

 

 

22 Eylül 2009, 13.45

 

DT'nin geçen sezon yayınladığı listede Falih Rıfkı Atay'ın o çok ünlü "Çankaya" adlı eserini Refik Halit Karay'a mal ettiğini, "Çankaya"nın yazarı olarak Refik Halit Karay'ı gösterdiğini yazmıştık. (Bakınız: "DT'nin son ihanet belgesi: 2008-2009 repertuarı") Yazmıştık derken, benden ve Bulunmaz'dan başka hiç kimse yazmamış, bizim yazdıklarımızı ise bizimkilerden başka hiçbir tiyatro sitesi yayınlamamıştı. Yani hiçbir tiyatro yayıncısı, iktidara ödünsüz, okurlara saygılı, erdemli ve dürüst yayıncılık adına, DT ve kültür bakanlığı ile ilişkisini bozmaya yanaşmamıştı. (Güya "temiz tiyatro" adına bizi linç etmeye çalışan bu tür "temiz" yayıncılar, "yalaya, yalaya" temizlikten yana oldukları için, "yalamayan" Bulunmaz ve Büktel hakkında iftira kampanyaları bile düzenlediler. Bakınız: "Linç imzacısı alçakların listesi") 

 

DT yetkilileri o yüzden çok rahatlar. Nasılsa yanlışlara kimse aldırmıyor, aldıranları ise binlerce "yalaka" linç etmeye kalkıyor diye; DT yetkilileri gözlerini kapıyor işlerini yapıyor ve  yaparken gözlerini dört açıp araştırmak, soruşturmak gibi "ekstra" külfetlere girmeye hiç gerek duymuyorlar. Alt tarafı tiyatro değil mi? Salla gitsin!...

 

Aşağıda, DT'nin bu yılki listesinde yer alan yanlışları aktarıyor, en aşağıda ise, bu yılki listeye link veriyoruz:

 

DT'nin ilgisiz ve bilgisiz "yetkili"leri Bilsak Tiyatro Atölyesi'nde 1989-1991'de sahnelenen "İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar" sahnelemesinden habersiz oldukları için, bu yıl kendi listelerine aldıkları bu oyunun "Dünya prömiyeri" yapacağını yazmışlar. DT'nin bu ilgisiz/bilgisiz ama "yetkili" kişileri, maaşlarını "doğal hakları" olarak gördüklerinden, maaşlarını hak etmek için bir şey yapmak zorunda olmadıklarını düşünmüş olmalılar ki, "İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar" hakkında, basit bir google araştırması bile yapmak gereğini hissetmeksizin, "İlk kez sahne ışıklarına çıkıyor (Dünya Prömiyeri)" diye "sallamış", bu palavrayı listelerine yazmaktan sakınmamışlar.

 

Bilsak'ta bu oyunun iki yıl boyunca sahnelendiğini pek çok kişi biliyor ama nedense DT'nin kocaman bir gecekondu olduğunu kanıtlayan bu tür ilkelliklerini (Bakınız: "Çankaya", "Ölüleri Gömün skandalı", "Theope skandalı") genel müdür Lemi Bilgin ile kültür bakanı Ertuğrul Günay'ın yüzüne vurmaya, koskoca Türk tiyatrosunda, Feridun Çetinkaya, Hilmi Bulunmaz ya da Coşkun Büktel'den başka hiç kimse cesaret edemiyor.

 

Çünkü, kravat takmaktan fazla kültürel etkinliği bulunmayan bu sözüm ona "kültür yetkilileri", ellerindeki (asla hak etmedikleri) bürokratik yetkileri, kendilerini eleştirenlere karşı kullanmaktan ve ortaçağ yobazları gibi davranarak "Theope" yazarı Büktel'i bile aforoz etmekten çekinmiyorlar. (Bakınız: "Ölüleri Gömün skandalı", "Theope skandalı")

 

Lemi Bilgin ile Ertuğrul Günay'ı eleştiriyorsanız, Theope yazmış bile olsanız DT listelerinde sittin sene yer alamıyorsunuz; ama eleştirmiyor (hele de eleştirenlere karşı iftira bildirisi imzalayan linççi Salieri'ler arasına katılıyorsanız, bir de üstüne üstlük Coşkun Büktel'e karşı yazı yazıp ona karşı belge soğukluğundan malul olduğunuzu kanıtlayan abuk sabuk suçlamalar yöneltiyorsanız) oyunlarınız ne kadar berbat olursa olsun, kendi ifadesiyle "en çok yasaklanan" oyun yazarı Haluk Işık bile olsanız, bu listeye girebiliyorsunuz.

 

DT'nin bu yıl açıkladığı listede yer alan "hepsi de yerli" oyunlar arasında "Theope"den daha iyileri varsa, o oyunların yazarlarını tebrik ediyor; diğer yazarlar için ise, "Theope" gibi bir oyunun gelmiş geçmiş tüm DT yöneticileri ve kültür bakanlarınca sürdürülmekte olan 20 yıllık aforozuna ve DT'de hiç oynanmamış olmasına sessiz kalmanın ödülü olacak bu sahnelemelerin bol kazançlı olmasını temenni ediyor;

 

bu vesileyle tüm tiyatroculara ve tiyatroseverlere "Utanma Eşiği" başlıklı yazımı bir kez daha okumalarını öneriyorum!

 

CB 

 

NOT: DT'nin ilgisiz ve bilgisiz yetkilileri, bu uyarımdan sonra düzeltme yapmaya tenezzül ederlerse, bana teşekkür etmelerine gerek yok, okurlardan özür dilesinler yeter. Geçen yılki gibi, düzeltmeyi sessizce yapıp okurları "eşşek", beni ise "yalancı" yerine koymasınlar, yeter.

(22 Eylül 2009, 13.45)

 

 

DT'NİN 2009/2010 OYUNLAR LİSTESİ

 

 

————————————

 

 

İstanbul DT müdürü Şakir Gürzumar'ın Feridun Çetinkaya'ya (Çetinkaya'nın "Ölüleri Gömün"e dair sorduğu ve bizim de yan sütunda aktardığımız soruyla ilgili) yaptığı açıklama

 

Lütfen TIKLAYINIZ!

————————————

Mukadder Tekin, "Feridun Karakaya Tiyatrosu"nun adını değiştiren Beykoz belediyesi yeni başkanına sitem ediyor:

OLMADI SAYIN BAŞKAN

Mukadder Tekin'in yazısına link veriyor, o yazının altındaki "okur yorumları" bölümüne yazdığımız (ve ancak "uygun bulunursa" yayınlanacağını öğrendiğimiz) yorum yazımızı, ne olur ne olmaz diyerek, aşağıya da aktarıyoruz (Sayın Tekin'in yazısına verdiğimiz linki, yorum yazımızın hemen altında bulacaksınız):

O TİYATRO BİZİM İÇİN HÂLÂ "FERİDUN KARAKAYA TİYATROSU"DUR

Bir esere isim koymak hakkı, eseri yaratan iradenindir. Beykoz'a Feridun Karakaya Tiyatrosu'nu kazandıran irade Muharrem Ergül'dü. Ergül, o tiyatroya Feridun Karakaya adını vermekle isabet etmişti ama isabetsiz bir isim de koymuş olsaydı, o ismi değiştirmek ancak Muharrem Ergül'ü ikna ederek mümkün olmalıydı.

Sayın Ergül'le bir telefon görüşmesi yaptım. Bana söylediğine göre, bu isim değişikliğinden kendisi de rahatsız.

Beykozluların Beykoz'a seçtikleri yeni başkanın adını bilmiyorum. Öğrenmeye çalışmadım. Umarım, vicdan sahibi hiçbir makul insana kabul ettiremeyeceği bu isim değişikliğini, "mühür bende Süleyman benim ve mührümü her istediğim esere basar o eseri zimmetime geçiririm" hevesine kapılmadan iptal eder  ve Beykoz'a yeni bir tiyatro kazandırarak ona "Ahmet Mithat Tiyatrosu" adını verir.

O zaman biz de onun adını öğrenir, öğrenmekle de kalmaz, bu yazıda Ergül'ü alkışladığımız gibi, onu da alkışlarız.

Ama o zaman da şimdi de, mühür kimde olursa olsun, bizim için, Muharrem Ergül iradesiyle yapılmış tiyatronun adı, "Feridun Karakaya Tiyatrosu"dur.
CB

NOT: Lütfen tiyatrolara "kültür merkezi" adını koymaktan vazgeçin. Özellikle AKP yaptığında, insanın aklına, "acaba daha sonra Kur'an kursuna da kolayca dönüştürebilsinler diye mi böyle yapıyorlar?" sorusu geliyor. Yapmayın böyle! Tiyatro kavramına karşı olduğunuzu sanıp hakkınızda sui zanna kapılarak günaha girmemize lütfen izin vermeyin!

NOT 2: Çocukluğumun sinema salonlarında bana en çok eğlendiğim saatleri yaşatmış olan (ve kendisini görmek talihine eriştiğim ama tanışmak onuruna erişemediğim) Feridun Karaya'yı benim kadar seven başka seyirciler ya da İBŞT'li sanatçı arkadaşları varsa ve AKP'ye karşı çıkmış olmaktan ürkmezlerse; bu konuya ilişkin yorum ya da yazılarını bu sitede, (Ve/veya Hilmi Bulunmaz'ın sitelerinde) hiçbir sansür süzgecine uğramadan yayınlayabilirler.

Mukadder Tekin'in "Olmadı Başkan" başlıklı yazısını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

MEHMET ATAK'TAN MESAJ

Hapis çocuklar kitap bekliyor

Selam,
  
Diyarbakir E Tipi Cezaevi'ndeki TMK Mağduru Çocuklar kitap bekliyor.
  
Hapishanede oburca kitap tüketiyorlar (iyi ki)
  
Oldukça zengin bir klasik kütüphaneleri var şu an. Daha çok daha güncel yazarlar istiyorlar, ilk etapta saydıkları yazarlar Elif Şafak, Yaşar Kemal, Aslı Erdoğan, Erdal Öz, Ayşe Kulin... Ama bu yazarlarla sınırlı düşünmeyin..

Atak'ın mesajının devamını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

 

EMEP genel başkanı Levent Tüzel:

12 EYLÜL TARİHTE KALMADI, İKTİDARI SÜRÜYOR...

12 EYLÜL DÜZENİYLE HESAPLAŞMADAN, DEMOKRATİKLEŞME OLMAZ!

Tüzel imzasını taşıyan EMEP bildirisini okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

Erbil Göktaş / "Mustafa  Vandal" polemiği

 

 

 

GÜNCELLEME

9 Eylül 2009:

Erbil Göktaş'tan kendisi belge istediği halde, Göktaş'ın  belgelerle cevap vermesinden sonra, utanıp yerin dibine gireceğine ve Göktaş'tan özür dileyeceğine, tam tersine, belgeler hakkında okurların kafasını bulandırma çabasına soyunan Mustafa Demirkanlı'ya; Erbil Göktaş, belgelerin içeriğini şempanzelerin bile anlayacağı açıklıkla bir kez daha anlatmak/hatırlatmak zorunda kaldı.

Göktaş, kendi sitesinde,  Demirkanlı'yı cevaplarken daha önce de "hep" (göstermelik olarak bir kere değil, "hep") yaptığı üzere; Demirkanlı yazısıyla kendi cevap yazısını yine aynı sayfada yayınlamış ve Demirkanlı'ya öncelik tanıyarak, onun iddialarını sayfanın en başına almış.

Bizim kendi aramızda bazen "Mustafa Vandal" diye de adlandırdığımız, Sansürcü vandal Mustafa Demirkanlı ise, kendi sitesinde, daha önceki yazısına yer vermediği Göktaş'ın, "tekzip" başlığıyla gönderdiği son yazısına ayrı bir sayfada da olsa, bu kez yer vermek zorunda kalmış.

Ama biz, bilimsel davranmak ve sağlam belgeleri tercih etmek zorunda olduğumuzdan, sitesindeki yazıları (işine öyle geldiğinde) silip yok ettiği pek çok örnekle belgeli, sansürcü ve iftiracı Mustafa Vandal'ın sitesine link vermek yerine; Erbil Göktaş'ın çok daha güvenilir sitesine link vermeyi tercih edeceğiz.

(Theope gibi bir eserle gurur duymak yerine Theope'nin karalanmasına yaptığı "hizmetlerden" ötürü, "yalan makinası", "linççi iftiracı" gibi diğer sıfatlarının yanı sıra, kendi aramızda  bazen "Mustafa Vandal" diye de anarak kulaklarını çınlattığımız Demirkanlı'nın sitesine mecbur kalmadıkça link vermek istemiyoruz. Çünkü hukuk, dürüstlük, adalet ve bilimsellik gibi kavramlarla tanış olmayan Mustafa Vandal'ın sitesine link vermek, uzun vadede sorun yaratabiliyor ve okurları dezenforme etmek anlamına gelebiliyor.)

Şimdi, bir tek tıkla hem "Mustafa Vandal"ın hem de Göktaş'ın yazılarına ulaşmak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

GÜNCELLEME

6 Eylül 2009:

Erbil Göktaş'ın sağ kroşe tadında cevaplarla ağzının payını verdiği takma isimli sapıklar susmak zorunda kalınca;  Mustafa Demirkanlı, sapıklara takviye kuvvet olarak, bizzat kendi imzasıyla ortaya çıkıp, Erbil Göktaş'a yeni yeni iftiralar yöneltmeyi  kendine görev bildi.

Mahkemelerin hakaret suçu nedeniyle Demirkanlı'ya verdiği cezaları bir kez daha gündeme getirdiği için, Göktaş'tan belge isteyen ve belge gösteremezse Göktaş'ın "müfteri" olacağını söyleyen Demirkanlı'ya; Erbil Göktaş, "belgelerle" cevap verip asıl "müfteri"nin kim olduğunu kanıtlayarak,  Demirkanlı'nın, okurlar önünde bir kez daha teşhir ve kepaze olmasına yol açtı.  

Aşağıda, linkini verdiğimiz yeni cevap yazısında, önce Demirkanlı'nın Göktaş'a yönelik suçlamalarını tam metin olarak bulacak, hemen altında ise Göktaş'ın Demirkanlı'ya "belgelerle" verdiği son "dersi" okuyacaksınız.

Lütfen tıklayınız:

MUSTAFA DEMİRKANLI'YA  BELGELİ YANITLAR

 

TAKMA İSİMLİ SAPIKLAR, İLK ŞİİR KİTABINI ÇIKARAN ERBİL GÖKTAŞ'LA İLGİLİ HABERİN OKUR YORUMLARINA AYRILAN BÖLÜMÜNÜ, KİRLİ İFTİRALARIYLA TUVALET  DUVARINA ÇEVİRDİLER

Daima belgelerle konuşan Hilmi Bulunmaz, Coşkun Büktel, Feridun Çetinkaya ve Erbil Göktaş aleyhinde; linççi iftiracılar,  kendilerini kepaze  etmeden, kanıtlı belgeli ve orijinal kaynağa link vererek, "adam gibi" söyleyecek hiçbir şey bulamadıkları için; iftiralarını yeniden takma isimlerle yaymak yöntemine  geri döndüler.

Linççi iftiracıların, yorum adı altında, takma isimlerle ne pislikler yaydığını ve Göktaş tarafından onlara verilen sağ kroşe kıvamında cevapları okumak için, "haber262" başlıklı sitede Göktaş'ın şiir kitabıyla ilgili habere

Lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

Zeynep Tanbay, TMK mağduru çocuklara adalet çağrıcıları listesinden imzasını çekti.

7 Eylül 2009

Tanbay'ın çekilme metni ve yankıları için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

12 eylül etkinlikleri...

Thursday,

September 3, 2009 11:44 AM

From:

This sender is DomainKeys verified

Add sender to Contacts

To:

undisclosed-recipients

Message contains attachments

merhaba..
ekte 12 eylül faşizmine karşı yapılacak etkinlikler bulunmaktadır..
tüm listenize iletmenizi ve katılımınızı bekliyoruz..

 

özgür başkaya
www.ozgurtiyatro.org
05055863249

Etkinlik programını  okumak için, lütfen

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

Hilmi Bulunmaz'ın tiyatroyun sitesinde yayınlanan enteresan yazıların sayısı son günlerde öylesine hızlı artmaya başladı ki; sitemizin formatı, o yazıların tümünü ayrı ayrı sunuş yazılarıyla aktarmamıza artık izin vermiyor.

HİLMİ'NİN SİTESİNDE ÖNEMLİ BULDUĞUMUZ BAZI GÜNCEL BAŞLIKLAR

30 Ağustos 2009 Pazar

Okurlar, öğrenciler; Adnan Tönel'in kitabını okumadan, verdiği dersleri izlemeden önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakınız: DİKKAT LİNÇÇİ VAR!

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Tiyatro yayıncılarını, Kültür Bakanlığı çanağının yalanmasına karşı göreve çağırıyoruz!

29 Ağustos 2009 Cumartesi

"Tutunamayanlar"ın yazarı Oğuz Atay, "Günlük" kitabının aşağıdaki bölümünde, sanki, 1100 imzalı LİNÇ KAMPANYASInın kişiliksizler alayını tarif etmiş!

KAÇIRMAYIN!

 

A. Ertuğrul Timur, 3. Abdülhamid olmadığı, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı'nın etkisinde kalmadığı anlarda güzel şeyler yazıyor

KAÇIRMAYIN!

 

"Hiç kimse ekmek parasını sanata bağlamamalı sanat asla bir iş kapısı olmamalı."

Ertuğrul Timur

 

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Tiyatro kamuoyunu küfürsüz bir yayıncılık için duyarlılığa çağıran OYUN sitesi, şimdi de Zülfü Livaneli'nin küfürlü sözlerini şiddetle kınıyor

BULUNMAZ TİYATRO KİRACILIKTAN KURTULMAK İÇİN, PARASINI PEŞİN ÖDEYİP, ESKİSİNDEN ÇOK DAHA BÜYÜK BİR SALONUN SAHİBİ OLDU!

Lütfen, tıklayınız!

 

————————————

 

DÜZELTME:

Ferhat Tunç'un Beşir Atalay'a açık mektubuyla ilgili haberi sunuş yazımıza ilişkin olarak, düzeltme isteği içeren bir mesaj aldık. Tiyatro dışından da olsa, sansür konusunda duyarlı birilerine rastlamaktan sevinç duyuyoruz. Ferhat Tunç'un mektubunu bizden önce ya da bizimle aynı gün (ve elbette tam metniyle)  yayınlamış olan sitelerden; (sırf o gün onları google'da tespit edemediğimiz için) kendi yayınımızı "ilk  kez" biçiminde tanımlamış olmamızdan dolayı özür diliyor ve yaptığımız yanlışı zevkle düzeltiyoruz. 

Aşağıda önce Ferhat Tunç metnine ilişkin haberimizi, sonra da, ilgili siteler adına sayın Ayhan Aktaş'ın gönderdiği "düzeltme isteğidir" başlıklı mesajını bulacaksınız:

 

"İLERİCİ DEMOKRAT"(!) TİYATROCULARIN BİLE "SANSÜRCÜ VE İFTİRACI" OLDUĞU BİR ÜLKEDE, BİR KAYMAKAMIN YASAKÇI OLMASI NE KADAR HABERDİR?

"Yaşasın Sansür" sloganını başlık yapmış bir zekâyı bile "efsane yayıncı" diyerek bağrına basan ve değil sansürü, iftirayı bile kanıksamış bulunan Türk tiyatrosuna, pek fazla anlam ifade etmeyecek bir haber:

TURGUTLU KAYMAKAMLIĞI TARAFINDAN KONSERİNİN YASAKLANDIĞINI BİLDİREN FERHAT TUNÇ, İÇ İŞLERİ BAKANI BEŞİR ATALAY'A BİR "AÇIK MEKTUP" YAZDI

MEDYADA ÖZETLENEREK YAYINLANAN MEKTUP, İNTERNETTE GÖREBİLDİĞİMİZ KADARIYLA, İLK KEZ BİZİM SİTEMİZDE TAM METİN OLARAK YAYINLANIYOR!

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

Düzeltme isteğidir

Thursday,

August 27, 2009 2:33 AM

From:

This sender is DomainKeys verified

Add sender to Contacts

To:

buktel@yahoo.com

 

Sayın yayıncı

Ferhat Tunç'a ait mektubun sansürsüz olarak ilk kez sitenizde yayınlandığını iddia emektesiniz.

Yayınlama duyarlılığınıza elbette teşekkür ederiz

Fakat bu iddianız onlarca sosyalist, komünist demokrat yayını zan altında bırakmıştır

Çünkü en az bir düzine internet sitesi bu mektubun tam metnini iletildiği gün aynen yayınlamıştır

Sizin iddianz sosyalist, demokrat ve duyarlı yayıncıları töhmet altında bırakmaktadır

Bir düzeltm metni girmenizi rica eder devrimci duyarlılığınıza teşekkür ederiz

 

Ayhan Aktaş

 

 

————————————

 

GEÇEN SEZONU  BİRİNCİLİKLE KAPAMIŞ OLAN

ARKA SIRADAKİLER, YENİ SEZONU "AÇIK ARA" BİRİNCİLİKLE AÇTI!

Tuncer Öz (Barış)

Barış Büktel (Ali)

 

Coşkun Büktel'in senaryo doktoru olarak görev yaptığı "Arka Sıradakiler", 23 Ağustos 2009 Pazar günü, tüm kanalların tüm programları arasında (en yakın rakibine yüzde elliye yakın fark atarak birinci oldu. (23 Ağustos 2009 gününün reyting sıralamasını ve rakamlarını görmek için, lütfen, TIKLAYINIZ!)

Coşkun Büktel'in, dün (23 Ağustos) birinci olan 79. bölüme yaptığı katkıların tadımlık  iki örneğini okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

"MAVİ SAKAL'IN ÖLÜM SONRASI KONUŞMASI"

 

————————————

 

SİZCE HANGİSİ DAHA BÜYÜK? NÂZIM HİKMET Mİ? GENCO ERKAL MI?

GENCO ERKAL'IN AFİŞİNDE, GENCO, NÂZIM'DAN BÜYÜK

 

"Tiyatro oyunu" olarak yazılmış gerçek Nâzım Hikmet oyunlarının bir tekini bile, adam gibi telifini ödemeyi göze alarak sahnesine taşımaya, bugüne dek bir kez bile yanaşmadığı halde; telif ödeme külfetinden kurtaran "ben uyarladım, oldu" yöntemiyle, Nâzım'ın etinden ("Kerem Gibi", 1974), sütünden ("Her Gün Yeni Baştan", 1980), kılından ("Merhaba", 1989), yününden("Sevdalı Bulut", 1991), namından ("İnsanlarım", 1993) ve ününden ("Nâzım" oratoryo, 2001) yararlanarak bir koyundan tam altı post çıkarmayı bilmiş becerikli tiyatro esnafımız

 

 

GENCO ERKAL,

 

BULUNMAZ VE BÜKTEL'E KARŞI SOMUT İFTİRALARLA DOLU "LİNÇ BİLDİRİSİ"

 

NİÇİN İMZALADI?

 

 

O açıklayamaz! Biz açıklamıştık.* Tekrar ve daha kapsamlı açıklayacağız.

 

* Örneğin bakınız: Coşkun Büktel, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", sayfa 55-67.

 

 

ÇOK YAKINDA!

 

 

————————————

 

"Ölümler Bürokrasiyi beklemiyor"

42. ÖLÜM

Tıklayınız!

 

————————————

 

 

 

 

ÇEVİRMEN OLARAK FİKRET ÜRGÜP VE NECDET SANDER

 

Bir zamanlar, değil yalnız kişilikli yazarlarımız; 

velinimeti olan yayınevine, yayınevi aleyhinde açıklama yayınlatmayı bile dayatmaktan çekinmeyen kişilikli çevirmenlerimiz ve o tür çevirmenlerin burnunu sürtmeye kalkışmayı aklından bile geçirmeyen yayınevi sahiplerimiz bile vardı:

 

1946'DA SOMERSET MAUGHAM'IN "OF HUMAN BONDAGE" ADLI ÜNLÜ ROMANINI TÜRKÇEYE BİRLİKTE ÇEVİRMİŞ OLAN NECDET SANDER İLE FİKRET ÜRGÜP BU KİŞİLİKLİ ÇEVİRMENLERDENDİ. SEMİH LÜTFİ İSE ONLARIN TALEBİNE ONAY VEREN KİŞİLİKLİ YAYINCI...

 

NEDEN Mİ?

 

Öğrenmek için lütfen, aşağıdaki kapak fotoğrafının üstüne tıklayın!

 

 

 

————————————
 

 

Brezilyalı Carlos Latuff'tan Güler Zere'ye destek

 

(Büyük görmek için resme tıklayınız!)

 

 

(Kaynak: deviantART, "Free Guler Zere" ve tiyatroyun)

 

————————————

 

İZMİR, DİKKAT!

 

Sergi ilanını büyük görmek ve Hamit Demir'in İzmir halkına davet metnini okumak  için, lütfen, fotoğrafın üstüne tıklayınız!

 

 

————————————

 

'Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var' dediği devletin CD kaydıyla kesin olarak belgelenmiş olduğu halde,  Fransa'da ve 16. Yüzyıl'daki diğer   Theope'nin "var" olduğunu söylerken, Nutku'nun  kesinlik içermeyen ifadeler kullandığını, yani "kesin konuşmadığını" söyleyen vandallar; yalnızca Özdemir Nutku'nun iftira suçunu örtbas ederek ona yalakalık hizmeti vermekle yetinmediklerinin; hakikati tersine çevirip okurları alçakça aldatarak,  hakikate (ve dolayısıyla  halka) ihanet de etmiş olduklarının farkındalar mı? Onlar herhalde farkındalar da, onların kuyruğuna takılan "linç imzacıları" da (başta Genco Erkal olmak üzere)  farkındalar mı?

 

İhanetin ayrıntıları için bakınız:

 

"Hakikat Hiçbir Ülkede Bu Kadar Yalnız Kalmamıştır"

 

 

————————————

 

 

İnsana "Ah, bu ülkenin tiyatrosunda 20 tane daha Hilmi Bulunmaz olsa, kim bilir neler değişirdi!..." dedirten kısa video kaydı:

 

HİLMİ BULUNMAZ, COŞKUN BÜKTEL'İ ASLA AFFETMEM, DİYOR:

 

Hilmi'nin söz konusu kısa video kaydı; dergisinde Peter Brook yerine Petersburg yazılmasının yanlışını örtbas etmek için, (sanki herkes Petersburg'u Peter Brook anlamak zorundaymış gibi) "Anlayan anladı" diyen Mustafa Demirkanlı'ya  çatmasıyla başlıyor. 

 

Kayıttan, benimle ilgili bir parçayı mealen aktarıyorum:

 

"Coşkun Büktel bir sabah uyanıp kendini hamam böceği olarak bulursa ve 'Ben, Özdemir Nutku'nun iftirasını affetmek için, Nutku'nun özür dilemesi şartını kaldırdım ve özür dilemediği halde Nutku'yu affettim' derse; o zaman ben Coşkun Büktel'in yakasına yapışır, Büktel'den hesap sorar ve Büktel'i asla affetmem!"

 

Keşke bu ülkenin binlerce tiyatro "sanatçısına" sahip, koskoca tiyatro camiasında; Nutku'yu (özür dilemeyi ısrarla  reddetmesine aldırmaksızın) affettiğim takdirde; yakama yapışıp hesap soracağını açıklayacak kadar, Özdemir Nutku iftirasının takipçisi olan hassas ve namuslu 20 "insan" daha çıkabilseydi.

 

Hilmi'nin (daha önce nasıl olup da bu sitede  tanıtmayı ihmal ettiğimi anlayamadığım) o kısa ve çok çarpıcı video konuşmalarından biri... Meddah yeteneğini yine konuşturuyor ve seyredene gürültülü kahkahalar attırıyor. Bu keyfi kaçırmamak için, lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

Ayrıca bakınız:

 

HİLMİ'DEN YARATICI BİR HİCİV ŞAHESERİ DAHA

 

 

————————————

 

 

 

GÜNCELLEME:

 

Linççilere destek vermek için, sonradan lisanı münasiple "kıvırmış" (Bakınız: Dipnot, *Can Doğan'ın linççilere o zaman verdiği desteğin belgesi)

ve linççilerin onun ifadelerine dayanarak Coşkun Büktel'i "yalancı" ilan etmesine göz yummuş olmasına rağmen; Can Doğan'ın Özdemir Nutku iftirası hakkında bizzat kendi kalemiyle yazmış olduğu ilk şey, (belgeli olarak) şudur:

 

Açık seçik ifade edeyim ki Özdemir Nutku ayıp etmiş... Onun çapında birinden beklenen şey bu olmamalıydı...

 

"Theope"nin iyi ya da kötü olup olmadığı tartışılabilir ama çalıntı olduğuna dair hiç bir bilgi ve belgeye ulaşan bir ölümlü insanoğlu olduğunu sanmıyorum...

 

(KAYNAK: Can Doğan, “VANDALCA” BUDANDI İYİ HOŞ DA HİÇ Mİ BİR ŞEY KALMADI GERİYE?)

 

 

Can Doğan'ın üç yıl  kadar önce, Theope üzerinden bir kez daha başlatır gibi olduğu ve Kemal Başar, Coşkun Büktel, Acar Burak Bengi ve Hilmi Bulunmaz'ın katıldığı Yönetmen Tiyatrosu Tartışması'nın sansürsüz "tüm" yazıları

 

30 Temmuz 2009

 

CAN DOĞAN, ÜÇ YIL KADAR ÖNCE, KENDİ KALEMİYLE YENİDEN BAŞLATTIĞI YÖNETMEN TİYATROSU TARTIŞMASI'NIN "ÖNCESİNİ" (İLK YAZILARINI) SİTESİNDE GÖRMEYE YANAŞIYOR AMA O TARTIŞMANIN "SONRASINI" (SON YAZILARINI) GÖRMEYE NEDENSE YANAŞMIYOR.

 

CAN DOĞAN, ARTIK GÖRMEK İSTEMİYOR OLMALI Kİ, ZAMANINDA, SİTESİNDE YAYINLAMIŞ OLDUĞU O YAZILARI ARTIK TARTIŞMA YAZILARI LİSTESİNDEN ÇIKARMIŞ BULUNUYOR.

 

KEMAL BAŞAR'IN SİTESİNDE İSE SÖZ KONUSU TARTIŞMANIN İZİ BİLE YOK.

 

YÖNETMEN TİYATROSU TARTIŞMASI'NI YILLAR ÖNCEKİ (SONRADAN KİTAPLARIMA DA GİREN) DERGİ YAZILARIMLA BEN BAŞLATMIŞ, YÖNETMENLERDEN HAKARET VE KÜFÜR DIŞINDA CEVAP ALAMAMIŞTIM. (YÖNETMENLERİN CEVAP YAZILARI DA TEK KELİME KISALTILMAMIŞ OLARAK "TÜRK TİYATROSUNDAN İNSAN MANZARALARI"INDA GÖRÜLEBİLİR.) ÜÇ YIL KADAR ÖNCE THEOPE DOLAYISIYLA CAN DOĞAN TARTIŞMAYI YENİDEN BAŞLATIR GİBİ OLDU AMA BU KEZ KÜFÜR İÇERMESE DE, BİZİM BİLİNEN (KİTAPLAŞMIŞ) GÖRÜŞLERİMİZE KARŞI ORTAYA KONAN YÖNETMEN GÖRÜŞLERİ O KADAR ÇOCUKÇAYDI Kİ, TARTIŞMA FAZLA İLGİ ÇEKEMEDEN UNUTULUP GİTTİ.

 

BUGÜN GOOGLE'DA YAPTIĞIM BİR ARAŞTIRMA SIRASINDA, BU TARTIŞMANIN DAHA ÇOK CAN DOĞAN SİTESİNDE (SİNEKLİMARKET) VE SANSÜRCÜ CAN DOĞAN'IN İZİN VERDİĞİ SINIRLAR DAHİLİNDE HÂLÂ İZLENMEKTE OLDUĞUNU FARKEDİNCE; THEOPE SKANDALI İÇİNDE AYRI BİR BÖLÜM OLUŞTURAN BU UNUTULMUŞ TARTIŞMANIN, (CAN DOĞAN NE KADARI HATIRLANSIN İSTİYORSA O KADARININ HATIRLANMASI YERİNE); TARTIŞMANIN "TÜM" YAZILARININ (KİMİ UZUN, KİMİ KISA, ON YAZI) LİNKLERİNİ İÇEREN, DERLİ TOPLU VE  "SANSÜRSÜZ" BİR LİNKLER LİSTESİ SAYFASIYLA HATIRLANMASINI İSTEDİM.

 

CEPLERİNDE YÖNETMEN KİMLİĞİ TAŞIMALARINA RAĞMEN, SANSÜRCÜ CAN DOĞAN VE KEMAL BAŞAR'IN LİNÇ KAMPANYASINA İMZA VERMEMİŞ OLMAK ONURUNU DA TAŞIYOR OLMALARI, BENCE ONLARDAN BEKLENMEYECEK BİR MUCİZE... (KEMAL BAŞAR, MUSTAFA DEMİRKANLI'YI "TANIMAK" FIRSATINI BULDUĞU İÇİN, ONUN İPİYLE KUYUYA İNMEKTEN SAKINMIŞ OLMALI. CAN DOĞAN İSE, GERÇİ KAMPANYANIN BİR YIL ÖNCE FACEBOOK'TA YAPILAN İLK VERSİYONUNA YİNE İMZA VERMEMİŞ YA DA İMZASINI SONRADAN ÇEKMİŞ OLSA DA, BÜKTEL'E KARŞI LİNÇÇİLERE VERDİĞİ DESTEKLE ZEKÂSININ SINIRLARINI O ZAMANDAN KANITLAMIŞTI*. AMA HER NEYSE, BUGÜN 1100 KİŞİNİN GÖSTEREMEDİĞİ SAĞDUYUYU GÖSTEREBİLDİKLERİ İÇİN YİNE DE KUTLUYORUZ BU İKİ "YÖNETMENİ".)

 

AMA ŞUNU EKLEMEYİ DE UNUTMUYORUZ:

 

BENCE SANSÜRCÜLERDEN (KİMLİKLERİNDE OYUNCU, YÖNETMEN, YAZAR, VB. YAZAN ŞAHISLAR ÇIKABİLİR AMA) SANATÇI ÇIKMAZ!

 

İLGİLİ SAYFAMIZDA TARİH SIRASIYLA LİNKLERİNİ SUNDUĞUMUZ TARTIŞMA YAZILARININ İÇERİKLERİ, BU GERÇEĞİN AÇIK KANITLARIYLA DOLU. LÜTFEN...

 

Tıklayınız!

 

————————————

 

 

Hilmi Bulunmaz, Mitos Boyut yayınlarına karşı boykot başlattı.

SATIN ALMA!SAKIN ALMA!

Bu sabah kalkıp Hilmi'nin geceyarısı koyduğu boykot haberini okuyunca, haber önce hoşuma gitti. Ama biraz düşününce bu boykotun bizzat Mitos Boyut'a yarayabileceğini düşündüm. Çok fazla düşmanımız vardı ve acaba Mitos Boyut reklamı yaparak düşmanlarımızı Mitos Boyut müşterisi olmaya kışkırtmış olmuyor muyduk? Ayrıca, habere Metin Balay'ın kitabını koyarak, Metin Balay'ın "Düzmece Müzikal" kitabını okumayın, demek mantıklı mıydı? Metin Balay linç imzacısı değildi. Onu niçin protesto ediyorduk? Linç imzacısı Mitos Boyut'ta kitap yayınlattığı için... Bu bana haklı ve mantıklı görünmüyordu.

Bu kaygılarımı Hilmi'ye aktardığımda, Hilmi, bize karşı olanlar kitap okumadıkları için, Mitos Boyut müşterisi olmazlar, dedi. Bu cevap bana pek mantıksız görünmedi. Gerçekten de, lince imza veren insanların şu ya da bu biçimde mecbur olmadıkları sürece, bir oyun metnini okumaya kalkacaklarını hele de oyun okumak için ceplerinden para harcayacaklarını düşünmek zordu.

Bir oyun metni okumak uğruna öğle ya da akşam yemeğinden vazgeçip parasını o metnin kitabını satın almaya ayıracak ve bunu yapmayı hayatı boyunca süren bir alışkanlık haline getirecek bizim gibi "enayiler", asla linççi olamazlardı. Linççilerin içindeki ahlaksızlar ve iftiracı sapıklar arasında bol miktarda ahmaklar vardı ama bizim gibi "enayiler" bulunamazdı. Bizim gibi "enayilerin", daha çok bizim okurlarımız arasında bulunacağını düşünmek mantıklıydı.

Peki ama bir oyun metnine yayınevi bulmanın imkânsıza yakın zorluğu ortadayken, oyunlarını Mitos Boyut'ta yayınlamış ya da yayınlayacak (linç imzacısı da olmayan) yazarları satın almayın demek ne kadar mantıklıydı? Bazı insanlar iftirayla (örgütlü vandalizmle) savaşma gücünü kendilerinde bulamayabilirdi. Onların iftiraya (vandalizme) katılmamış (imza vermemiş) olması yeterli değil miydi?  Biz, Hilmi'yle benim olanaklarımıza (kültürel, psikolojik ya da ekonomik gücümüze) sahip olmayan insanları bizim gibi (ya da bizim kadar ilkeli) davranmadıkları için satın alınmamalarını önererek cezalandırma hakkına sahip miydik? Örneğin, Metin Balay'ın satın alınmamasını niçin istiyordu, Hilmi Bulunmaz?

Hilmi, bu konuda bana bir şeyler söyledi ama ben pek ikna olmadım. Onun bu konudaki düşüncelerini en iyisi ben burada aklımda kaldığı kadarıyla anlatmayayım da, en sağlıklı açıklamayı kendi kalemiyle kendisi yapsın ve bu metnin altına daha sonra dipnot olarak ekleyelim.

Hilmi'nin boykot haberini okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

TMK Mağduru Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları:

KAFASI DİPÇİKLENEN ÇOCUK MADDİ MANEVİ DESTEĞE MUHTAÇ

TMK Mağduru Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları'ndan ve özellikle Mehmet Atak'tan çok sayıda mesaj alıyor ve bunların ancak az sayıda bazılarına  sitemizde yer verebiliyoruz.  Çalışmalarına büyük hayranlık ve saygı duyduğumuz Adalet Çağrıcıları'nın arasına katılmak için gerekli imzayı neden vermediğimizi bugüne dek hiç kimsenin merak etmemiş ve bizi açıklama yapmak zorunda bırakmamış olmasını ise isabet sayıyoruz.

Atak'ın gönderdiği son (ve "dipçiklenen çocuk"la da ilgili) mesajı ve Adalet Çağrıcıları'nın son eklenenlerle 4508'e ulaşmış yeni listesini görmek için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

TEHDİTÇİ LİNÇÇİLERİN KUYRUĞUNA TAKILANLAR, KÜFÜR NEYMİŞ, KÜFÜRBAZ KİMMİŞ ANLASIN:

Baskın Oran'a edilen küfür ve tehditler, linççilerin Büktel ve Bulunmaz'a ettiği tehdit ve küfürlerle bire bir aynı şiddet mantığını içeriyor

Baskın Oran'a edilen tehdit ve küfürler için TIKLAYINIZ!

Linççilerin bize ettiği tehdit ve küfürler için TIKLAYINIZ!

————————————

O BENDEN 20 YIL ÖNCE SÖYLEMİŞ

NTV Yayınları genel yayın yönetmeni, gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı, Oğuz Atay'ı sansür ettikleri için İletişim Yayınevi'ni, taaaa 20 yıl önce, "Günlük"ün daha ilk baskısı akabinde, Nisan 1988 tarihli Gergedan dergisinde, gayet dostça ve yumuşak bir dille uyarmış. Ama İletişim "kaşarları", o dilden anlamadıkları için, hiç aldırmamış ve sansürü "Günlük"ün daha sonraki baskılarında da sürdürmüşler.

(Kaşarlar öylesine pişkin ki, "utanma eşikleri" öylesine yüksek ki, pişe pişe öylesine betonlaşmışlar ki; kalın kabuklarını aşıp duyarlı bölgelerine ulaşabilmek ve onları uyarabilmek için iğneleyici bir dil kullanmak yetmiyor; dili asfalt delen buldozerler gibi kullanmak gerekiyor.)

Dağıstanlı'nın 20 yıl önceki uyarı yazısını bir kez daha gündeme getirmeyi hem borç sayıyor, hem de yararlı buluyoruz. Lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

NİHAYET!

————————————

Linççiler kararlı: Öyle veya böyle, bizi susturacaklar

Kağıt üzerinde gecekondu kadar kolayca imal ettikleri oluşumların sonuncusu olan "Tiyatro Yayıncıları Birliği" imzasıyla linççiler, Hilmi Bulunmaz'ın internet sitelerini kapattırmak (Yani Bulunmaz'ı susturmak) için uluslararası Blogger'a başvuruda bulundu!

Tehdit ettiler, sökmedi. Linç kampanyası düzenlediler, yürümedi. Mahkemeye gideriz dediler, "sıkmadı". Linççiler, şimdi de, Bulunmaz ve Büktel'e yönelik (aklı başında bir tek makul insanı bile inandıramadıkları) o malum iftiralarını Blogger yöneticilerine yutturmaya ve böylelikle onların Hilmi Bulunmaz sitelerini kapatmasını sağlamaya kalkışmışlar.

Yani akıl var yakın var: Siz "küfürbaz" dediniz diye, Bulunmaz ve Büktel'in küfürbaz olduğuna inanacak ve (bizim küfürbaz olduğumuza dair ortada uluslararası bir mahkeme kararı bile bulunmadığı halde, ki bulunsa bile aldırmayabilirler) bize karşı harekete geçip Bulunmaz'ın bloglarını kapayacak kadar ahmak olsalardı; Blogger'ın yöneticileri Blogger'ı yaratabilirler miydi? A fıkra lazı zekâlı şaşkınlar sizi!...

Sırada ne var?

Mesela gösterdiğimiz belgelerin (mesela Özdemir Nutku'nun "Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope adlı bir oyun var" diyerek Theope'ye iftira ettiğini kanıtlayan CD'nin) aslında var olmadığını, bizim yalan söylediğimizi ispatlamaya filan kalkışsanıza!... Yok, bize "yalancı" gibi somut kanıtlar gerektiren (daha doğrusu somut kanıtları yok etmenizi gerektiren) somut suçlamalarla karşı çıkamazsınız, di mi? O yüzden "küfürbaz" gibi, "yoruma açık" salak suçlamalarla karşı çıkmaya çalışıyor, yok edemediğiniz somut kanıtları ise, devekuşu gibi görmezden gelerek aklınızca örtbas ediyor, yokmuş gibi davranıyor, bildirinize iki satırlık kanıtın kendisini (yani Nutku'nun tam olarak ne dediğini) koymak yerine, kanıt hakkında uydurduğunuz yalanları koymayı tercih ediyorsunuz!

Bizce, küfürbaz sizsiniz! Ama küfür sizin en masum, en önemsiz suçlarınızdan biri olduğu için, biz küfürlerinize değinmek gereğini çok ender hissediyoruz. Ne de olsa, Hitler'i erik çalmakla suçlamak, suçlama gerçek ve haklı bile olsa, pek fazla anlam taşımaz

Linççilerin Blogger'a başvuru metnini Hilmi Bulunmaz internetten bulup yayınladı. Okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

14 Temmuz'da tutsaklıkları ikinci yılına girecek

TMK MAĞDURU ÇOCUKLAR İÇİN TAKSİM HILL OTELİ TERASINDA, BİLDİRİSİ ALİ POYRAZOĞLU TARAFINDAN OKUNACAK BASIN TOPLANTISI

"14 Temmuz sali gunu TMK Magduru Cocuklar hapishanede 2. senelerine giriyor!

Bu utancin bir an once son bulmasi icin bir basin toplantisi yapiyoruz. LUTFEN tum Cocuklar Icin Adalet Cagiricilari bu basin toğplantisinda olmaya calisin.

Basın bildirisini Cocuklar Icin adalet Cagiricilari’ndan oyuncu-yonetmen-yazar Ali Poyrazoglu’nun okuyacagi, basin toplantisi saat 11:00’de Taksim Hill Oteli’nin terasinda."

Mehmet Atak'ın gönderdiği haberin tamamını ve sayıları 4085'e ulaşan "Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları" tam listesini görmek için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

————————————

Linç kampanyasını tartışıyorlar:

Büktel ile Bulunmaz, kamera karşısında ilk kez birlikte...

Hilmi Bulunmaz ile Coşkun Büktel; Mustafa Demirkanlı ve suç ortaklarının düzenlediği ve Genco Erkal dahil bazı kuyruk acılı veya Salieri kompleksli tiyatrocuların ve facebook'tan toplanmış bin kadar ismin imzaladığı linç kampanyasının bildiri metnini satır satır irdeleyerek, imzaya açılan metindeki tüm iftira, yalan ve çarpıtmaları birer birer teşhir ediyorlar.

Büktel ile Bulunmaz'ın enerjilerinden doğan sinerjiye tanık olmayı ihmal etmeyin!

Büktel'in Hilmi'yle linç sohbetini seyretmek için, lütfen...

TIKLAYIN!

————————————

Linç imzacıları listesi sayfamızı yeni metinler ve yeni linklerle  daha da geliştirdik. Lütfen... TIKLAYINIZ!

————————————

Linç kampanyası'nın ana sponsorları kararsızlık çıkmazında...

Kılavuzu Bileyci Kurhan olan İATP-G, komik düşmekten kurtulamıyor:

KINIYOR, KINAMIYOR, KINIYOR, KINAMIYOR, KINIYOR...

Lütfen,

TIKLAYINIZ!

————————————

Sakallı Celal'i tanıyor musunuz?

Tanımalısınız!

Lütfen,

TIKLAYINIZ!

————————————

Coşkun Büktel'i aforoz etmeyen adam

Şair Kemal Özer, hayata veda etti.

Kemal Özer'i zaman zaman, çeşitli etkinliklerin temsil veya galalarında görürdüm. Merhabamız yoktu. Çünkü tanıştığımızı hatırlıyor olamazdı. Oysa 1985'de tanışmıştık.

Önce "Sanat Olayı" dergisine önerdiğim  (sonradan çok beğenilen ve  yarattığı heyecanın saikiyle benimle tanışmak için Ankara'dan İstanbul'a gelip beni arayacak ve bulacak kadar fanatikler bile edinen) "Bir İntihar Mektubu Teşebbüsü -2" başlıklı şiirim, "Sanat Olayı"nın yöneticisi Attila İlhan tarafından reddedilince; şiirimi bu kez Varlık dergisine götürmüş ve derginin o zamanki yöneticisi Kemal Özer'e teslim etmiştim. Kemal Özer'le tanışıklığım bundan ibaretti. Neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama konuşmamız beş dakikadan uzun sürmüş olamaz sanıyorum.

"Bir İntihar Mektubu Teşebbüsü -2" Ağustos 1985 tarihli çarşaf gibi büyük boyutlu Varlık'ta iki tam sayfa olarak, harika bir mizanpajla ve hatasız, yayınlandı.

O sıralar Theope'yi yazmakla uğraştığımdan, uzun süre, Varlık'a ya da herhangi bir başka dergiye yazı önermedim. Theope'nin ortaya çıkmasından sonra, bazı yazılarım için yeniden Varlık'ın kapısını çaldıysam da, Varlık, artık eski Varlık değildi. Artık dergide basılacak yazıları "yazar bizim kabilemizden mi?" kriterine hiç aldırmadan, yalnızca "yazı başarılı mı?" kriteriyle test ederek belirleyen Kemal Özer gitmiş; yerine, diğer kriterin en azılı militanı cemaatçi Enver Ercan gelmişti. Ve tüm diğerleri gibi Enver Ercan da, Büktel'in yazılarına asla geçit vermedi/vermiyor. Dergisinin geniş kitap bölümünde Büktel kitaplarını asla tanıtmadı/tanıtmıyor.

Kemal Özer'le tanışıklığımız yoktu ama; ben onun kıymetini en iyi bilenlerden biriyim.

Işıklar içinde yatsın!

CB.

NOT:  Ölüm haberini Zaman gazetesinden aktararak ama kendi nefis başlığını  atarak veren Hilmi Bulunmaz'ın ilgili sayfasına ulaşmak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

"Kemal Özer de zoru seçip Haziran'da öldü!"

————————————

Sivas Katliamı'ndan şans eseri sağ kurtulan, Canlar Tiyatrosu topluluğu üyesi tiyatro yazarı Serdar Doğan'ın Sivas Katliamı tanıklığı

TIKLAYINIZ!

 

 

 

© coskunbuktel.com