Okura not:
Arda Aydın adlı
yazarın, 5 Ocak 2009 günü,
Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan,
“Doğru yerde
miyiz?”
başlıklı, laf salatasından ibaret yazısını
ciddiye alıp önemseyenler, aşağıdaki yazımı
okumasalar da olur.
Onlara, zamanlarını kendileri için daha yararlı
olabilecek
şeylere kullanmalarını tavsiye ederim. (FÇ)
“Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir
Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’
yaşıyor” başlıklı
yazımda adı geçen İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları
(İBŞT) sanatçısı Can Doğan, 6 Ocak 2009 günü, Tiyatro
Dünyası internet sitesinde,
“Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”
başlığıyla bir yazı yayımladı.
Can Doğan,
“yalaka” sözcüğünü fütursuzca kullandığımı iddia ettiği
yazımın “pek yakışıklı durmadığını” ileri sürüyor. Bir
özrü hak ettiğini, bu özür gelmezse muhtemelen bunu
yargı yoluyla istemek zorunda kalacağını söylüyor; beni
mahkemeye vermekle tehdit ediyor.
Söz konusu
yazımda esas olarak, İBŞT’deki Orhan Alkaya yönetimine
haklı eleştiriler, sorular yönelten İBŞT sanatçısı Hülya
Karakaş’ın,
“Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır”
başlıklı yazısının 27 Ekim 2008 günü, Tiyatro Dünyası
internet sitesinde yayımlanmasının ardından disiplin
kuruluna verilmesini eleştirmiştim. Karakaş’ın
sorularını bugüne dek yanıtlamaktan kaçınan Alkaya
yönetiminin üstüne üstlük antidemokratik bir yaklaşımla
Karakaş’ı disipline vermesini vahim bir durum olarak
nitelemiş, kınamıştım.
Bir tiyatro
yönetimi açısından hiçbir mazeret bulunamayacak kadar
karanlık böyle bir tabloya rağmen hâlâ Alkaya’yı
savunmaya çalışan, ona övgüler düzen insanların
çıkabilmesini de durumun vahametini artıran, “Alkaya’dan
çok Alkayacı” bir tavır olarak değerlendirip iki somut
örnekle teşhir etmiştim.
Bu örneklerden
biri de Hülya Karakaş’ın Orhan Alkaya’yı kamuoyu önünde
tartışmaya davet ettiği, 30 Aralık 2008 günü, Tiyatro
Dünyası internet sitesinde yayımlanan,
“Hülya
Karakaş’tan
Orhan Alkaya’ya
Açık Mektup”
başlıklı
çağrısına, derhal yanıt verme gereği duyan İBŞT
sanatçısı Can Doğan’ın, sorgulanan Genel Sanat Yönetmeni
Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet
edebileceği” yönündeki ifadesiydi. Can Doğan, bu
ifadesinin yer aldığı, 3 Ocak 2009 günü, Tiyatro Dünyası
internet sitesinde yayımlanan
“Tanrı Şehir Tiyatrosu’nu
90'lı Yılların
‘Ruh’suzluğundan
Korusun” başlıklı
yazısında, disipline verilen meslektaşı Hülya Karakaş’la
çirkin bir dille alay etmeye kalkışıyor; Karakaş’ı
haksız bir biçimde disipline veren Orhan Alkaya’ya da,
aklı sıra, arka çıkıyordu:
Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım… Lâkin bildiğim bir şey varsa, insan olarak elbette zaafları olması muhtemel Orhan Alkaya'nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimdir… Çünkü başka türlüsünü becerecek yeteneklere sahip değildir. Olsaydı Hülya Karakaş Hanımefendi'yi karşısına alıp açıkoturum yapar "Komedi Dükkanı" programına bir alternatif yaratırdı. Bende Orhan Alkaya'nın sahip olmadığı bütün "acayip" yetenekler fazlasıyla var… Buyursun Hülya Karakaş Hanımefendi benim karşıma çıksın, çıksın ki gülelim eğlenelim…
(Can Doğan, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 3 Ocak 2009)
İşte bu paragrafta geçen söz konusu ifadeyi de, tiyatro
eleştirmeni Üstün Akmen’in, skandallarla dolu, şaibeli
Alkaya dönemini, dayanaksız ve abartılı bir nitelemeyle
yüz yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” diye yutturmaya
kalkışması örneğiyle birlikte, önümüzdeki karanlık
tablonun vahametini artıran “Alkaya’dan çok Alkayacı”
tavra ikinci bir örnek olarak yazımda işlemiş,
eleştirmiştim.
Can Doğan,
“Hayır, ben böyle şeyler söylemedim, böyle bir ifade
kullanmadım” ya da “Alkaya’nın dosdoğru bir adam
olduğuna şehadet edebileceğimi yazmadım” demiyor. “Evet,
yazdım, ne olacakmış” da demiyor. Yazımda ortaya
koyduğum görüşlere, yaptığım değerlendirmelere de itiraz
etmiyor, “edemiyor”. Hakkındaki iddiaları kendisi bile
kamuoyunun önüne çıkıp yanıtlayamamış, üstüne üstlük bir
de Hülya Karakaşı disipline vermiş Alkaya’ya gülünç bir
biçimde kefil olmasını, eleştirdiğim durumun vahametini
artıran bir unsur olarak vurgulamamdan da rahatsızlık
duymamış görünüyor.
Ne var ki Can
Doğan’ın bana “cevap” verdiğini iddia ettiği yazısı,
yine de ciddiye alınıp değerlendirilmeyi “hak ediyor”.
Yazımdaki görüşlerime karşı itirazlarını ve kendi
görüşlerini ortaya koymak yerine, bir suç isnat ederek
gülünç bir biçimde beni mahkemeye vermekle tehdit ettiği
için değil elbette.
Bir kere
kapağı atıp memuriyet garantisini de edinir edinmez
İBŞT’yi paşa babalarından miras kalmış bir yalı, bir
köşkmüş gibi, özel mülkiyeti, malı belleyen ve
kendilerini imtiyazlı sanan birtakım kendini bilmezlerin
uydurması, “İBŞT, meselelerini ‘öncelikle’ aile içinde
çözmeye çalışır” gibi kerameti kendinden menkul, sözde
bir teamülü, “aile edebiyatı” yaparak kamuoyuna empoze
etmeye kalkışan “yoz” bir yazı olduğu için; haklıdan
yana değil, haklıya karşı, güçlüden, haksızlık edenden
yana olmaya çağıran bir yazı olduğu için
değerlendirilmeyi “hak ediyor”.
Yoksa ilk
bakışta kişisel gibi görünebilecek, “onu öyle demezler,
peynir ekmek yemezler” türü bir laf yarışı görüntüsü
verebilecek, asıl konunun bir yana bırakıldığı
izlenimini doğurabilecek bu yazıyı yazmak zorunda
hissetmezdim kendimi.
***
Gelelim Can
Doğan’ın bana cevabını(!) değerlendirmeye. Okura hitaben
bir girizgâhla başlıyor yazı:
Sevgili www.tiyatrodunyasi.com okuyucularının affına sığınarak zorunlu bir açıklama…
4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir yazıda adım geçtiği için cevap hakkı kullanmak açısından bu yazıyı www.tiyatrodunyasi.com okurlarıyla da paylaşmayı doğru buldum.
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Tiyatro Dünyası okurlarına değer veriyor, önem veriyor
izlenimi yaratmak, okurlara şirin görünmek için, onların
affına sığındığını belirtmeden başlamıyor yazısına Can
Doğan. Ama okurları tam ve doğru bilgilendirmeye,
okurların işini kolaylaştırmaya sıra gelince nedense
aynı kibarlığı ve inceliği gösterme gereği duymuyor.
Okurların yazımı görmelerinden, yazımı okumalarından
kaçınır, çekinir gibi, okurların hangi yazıdan söz
edildiğini anlamasını, bilmesini zorlaştırmak ister
gibi, ne yazımın başlığını veriyor ne de yazımın nerede
yayımlandığını belirtiyor. Yazıma, sadece,
“4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir
yazı”
ifadesiyle atıfta bulunuyor. Bana “cevabında” yazımın
başlığına taşıdığım esas konuya, Hülya Karakaş’ın
disipline verilmesine hiçbir şekilde değinmeyen, bu
gerçeği görmemekte ısrar eden Can Doğan, tabii böylece,
aynı zamanda, “disiplin” sözcüğünü yazısında bir kerecik
olsun geçirmemeyi de “başarmış” oluyor.
Can Doğan’ın
okurlara karşı sorumluluk duygusuyla yazmadığı, daha
konuya girer girmez, okurları yanıltan, çok “tuhaf” bir
cümle kurmasıyla da açıkça görülüyor. Ne diyor?
Öncelikle yazının sahibi Feridun Çetinkaya’yı tanımıyorum. Bunun doğal sonucu olarak o da beni tanımıyor. Ancak benim adımı içinde “İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.” gibi bir cümlenin ardından benim adımı adeta bir takdimci gibi haykırıyor:
İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan!
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Can Doğan, “adını içinde” diye takdim edip sanki
alıntıladığı cümlede adı geçiyormuş gibi bir hava
yaratıyor. Bununla da yetinmiyor, alıntıladığı bu
cümlenin “ardından” onun adını bir takdimci gibi
haykırdığımı yazıyor. Can Doğan’ın berbat cümlesindeki
iki iddiası da doğru değil. İlgili bölümü yazıdaki
mizanpajıyla, önündeki ve arkasındaki paragraflarla
birlikte alıntılayıp bakalım. Okurlar isterlerse
buradan, isterlerse yazımın Tiyatro Dünyası’ındaki
orijinal halinden, ilgili bölümün yazımda tam olarak
nasıl olduğunu görebilirler:
Hülya Karakaş’ın sorularını yanıtlamaktan yan çizen, bu eleştiri ve sorulara uygar bir insan, uygar bir tiyatrocu, uygar bir şair gibi ikna edici yanıtlar vermek, açıklamalar getirmek yerine, eleştiriye tahammül göstermeyip burnundan kıl aldırmaz bir diktatör ceberutluğuyla Karakaş’ın görüşlerini ifade etmesini ve kamuoyuyla paylaşmasını “disiplinsizlik” sayarak “disiplin kurulu”nu harekete geçiren Orhan Alkaya yönetiminin çirkin yüzü artık herkes tarafından açıkça görülmüştür, umarım.
Umarım diyorum, ama biliyorum ki ne kadar iyimser olsam da ummak tek başına bir işe yaramıyor, safça bir temenni olmanın ötesine geçemiyor. İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.
Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.
İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan! “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların -Ruh-suzluğundan Korusun” başlıklı bir yazı kaleme alarak Alkaya hakkındaki iddialara ve Karakaş’ın Alkaya’ya yaptığı çağrıya cevap vermeyi kendisine görev biliyor. Hiçbir inandırıcı gerekçe göstermeden, Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğini” ilan ediyor. İyi ama böyle bir “şehadet” Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın yukarıda bir bir saydığımız, “muhalefette insan, iktidarda kurt” misali çifte standartlı, ilkesiz ve tutarsız davranışlarını makul karşılamamızı ya da mazur görmemizi gerektiriyor mu? Hülya Karakaş’ın henüz yanıtlanamamış ciddi eleştiri ve sorularını geçersiz kılıyor mu? O soruları ikna edici bir biçimde yanıtlanmış saymamızı sağlıyor mu? Tabii ki, hayır. Sayın Can Doğan’ın şıracının şahidi bozacı misali gülünç “şehadeti” ancak ve ancak kendisini bağlar, onun Alkaya’ya duyduğu sevgiyi ve sadakatinin aşırılığını gösterir o kadar. Ne Alkaya yöneltilen eleştiri ve soruların gereksiz ya da anlamsız olduğunu gösterir ne de Alkaya’yı kamuoyunun gözünde temize çıkarmaya yeter.
(Feridun Çetinkaya, “Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor”, Tiyatro Fanzini internet sitesi, 4 Ocak 2009)
Konu şu:
Ortada bir haksızlık var. Haksızlık yapan Alkaya
yönetimi. Haksızlığa uğrayan Hülya Karakaş. Alkaya
yönetimi göreve geldiğinden beri kamuoyunun gündemine
bin bir rezaletle geliyor, İBŞT’yi her gün biraz daha
küçük düşürüyor (Ben bu yazıyı yazarken Alkaya yönetimi
bu kez yeni bir rezalete imza atmıştı,
Yedi Tepeli Aşk
adlı oyuna sansür uyguladığı için kamuoyu tarafından
topa tutuluyor). Hülya Karakaş’ın “kazık soruları”na
yanıt veremiyor. Üstüne üstlük Karakaş’ı despotça
disipline sevk ediyor? Buna karşılık Can Doğan ne
yapıyor? Alkaya yönetiminin başarılı olduğunu iddia
edebiliyor mu? Böyle bir başarı emaresi ortaya
koyabiliyor mu? Alkaya yönetiminin bile yanıtlayamadığı,
yanıtlamaktan kaçındığı soruları ikna edici biçimde
yanıtlayabiliyor mu? Alkaya yönetimini aklayabiliyor mu?
Alkaya yönetiminin bugüne kadarki beceriksizliklerinin
hesabını verebiliyor mu? Hayır! Ne yapıyor? Alkaya’nın
avukatlığını üstüne vazife sayarak, Karakaş’a yanıt diye
sadece Karakaş’ı kötüleyen, Karakaş’la alay etmeye
yeltenen bir yazı yayımlıyor. Üstelik bir de, hiçbir
nesnel ya da mantıklı gerekçe göstermeden, Genel Sanat
Yönetmeni Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet
edebileceği”ni ilan ediyor.
Manzara bu.
Can Doğan, benim işaret ettiğim bu manzaraya itiraz
edebiliyor mu? Hülya Karakaş’ın disipline verilmesini,
Alkaya’nın dosdoğruluğunun bir başka göstergesi olarak
yorumlayabiliyor mu? Hülya Karakaş’ın disipline
verilmesinin doğru, haklı olduğunu söyleyip,
savunabiliyor mu? Bu konulara ilişkin hiçbir görüş
belirtiyor mu? Hayır!
Ortaya
koyduğum manzaradaki tavrından ve rolünden rahatsızlık
duymayan Can Doğan,
“İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması
gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine
gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde
çıkabiliyor.”
tespitime dikkat çekiyor. Bu manzaraya “iktidar
yalakalığı” nitelemesini uygun görüyor, yakıştırıyor
olsa gerek, bu ifadeden rahatsızlık duyuyor.
Can Doğan’ın
Orhan Alkaya ve “yalakalık” konularında geçmişten beri
bir hassasiyeti olduğu biliniyor. Bu yeni birşey değil.
Hatırlanacağı üzere, 2008 Ocak ayında, İBŞT’nin başına
atanır atanmaz Orhan Alkaya hakkında çeşitli eleştiriler
gündeme gelmişti. Bunlardan biri de tiyatro sanatçısı
Orhan Aydın’ın, 15 Ocak 2008 günü, Tiyatrom adlı
internet sitesinde yayımlanan
“Ortaya Karışık”
başlıklı yazısıydı. Aydın da, gerçekten ortaya karışık
bir biçimde, açıkça ismini yazmadan Orhan Alkaya’yı
eleştirdiği halde derhal karşısında Can Doğan’ı
bulmuştu. Can Doğan bu yazıya tepki olarak, aynı sitede,
hemen bir iki gün sonra,
“Dakka Bir, Gol Bir”
başlıklı bir yazı yayımlamıştı. O gün de genel sanat
yönetmeni koltuğuna oturtulan Orhan Alkaya’yı
cansiperane bir şekilde savunmayı, tıpkı bugünkü gibi,
vazife bilmişti. Üstelik, Orhan Aydın’ın isim vermediği
yazısında eleştirilen kişinin Alkaya olduğunu “açıkça”
sezdiren tek bölüm şu olduğu halde:
Önemi yok. Utanmaz olmuşsundur.
Ne de olsa, yıkılmasına göz yumduğun sahnenin orta yeridir durduğun yer. Aldırmazsın doğru söze.
Oturursun Muhsin hocanın koltuğuna. Tebrikleri kabule başlarsın.
(Orhan Aydın, “Ortaya Karışık”, Tiyatrom.com internet sitesi, 15 Ocak 2008; Tiyatrom.com arşivine artık ulaşmak mümkün olmadığından, bu yazıya link olarak, Hilmi Bulunmaz’ın Tiyatroyun sitesindeki adresini vermeyi uygun gördüm.)
Can Doğan’ın “yalakalık” konusundaki hassasiyeti, Orhan
Alkaya adına Orhan Aydın’a yanıt verdiği “Dakka Bir, Gol
Bir” başlıklı o yazısında da dikkatlerden kaçmıyordu.
Şöyle yazıyordu Can Doğan:
Biliyorum ki mecburen benim için de bir şeyler söylenmesi gerekecek...
Boşa zahmet edilmesin... Benim için yazılacak yazı altı harfi geçmez...
“yalaka”
öyle olsun...
ama hadi gelin işimizi yapalım... Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım...
Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim alnını...
Ama bırakalım da adam
işini yapsın önce...
(Can Doğan, “Dakka Bir, Gol Bir”, Tiyatrom.com internet sitesi, yazıda, yazının altında ya da üstünde belirtilmediği için bu yazının yayım tarihine ilişkin kesin bir kaynak bulamadım. Emin olamamakla birlikte bu yazının 17 Ocak 2008 tarihinde yayımlandığını tahmin ediyorum; Tiyatrom.com arşivine artık ulaşmak mümkün olmadığından, bu yazıya link olarak, Hilmi Bulunmaz’ın Tiyatroyun sitesindeki adresini vermeyi uygun gördüm.)
Görüldüğü üzere, o
zaman da yaptığı şeye yakıştırdığı ilk sözcük “yalaka”
olmuş Can Doğan’ın. Bu konuda kimse boşa zahmet etmesin
demiş, “yalaka” sözcüğünü kullanmış kendisi için.
Ne tesadüf ki,
Can Doğan, Alkaya’yı savunduğu son yazısı, “Tanrı Şehir
Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”da
da benzer bir hassasiyet göstermiş, üstelik bu sefer bir
de çelebi pozu vermişti.
Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım…
(Can Doğan, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 3 Ocak 2008)
Bence de, Can
Doğan’ın “düşünmeye” karşı olmaması kendisi adına çok
sevindirici. Her ne kadar, ifadesi çok karışık olsa da,
“düşünmeye” karşı olmadığı için “bu duyguya” saygı
duyması bile kendisi için hayırlı olabilecek bir
yaklaşım.
(Bugün, “sonu
baştan belli” Alkaya yönetiminin çapsızlığı,
beceriksizliği, İBŞT’ye bir hayrı dokunmayacağı, artık
herkes tarafından görülüyor. Neler yaşandı o günlerden
bu yana şöyle bir hatırlayalım: Orhan Alkaya, görevdeki
Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in kuyusunu
kazarak ve siyasi bir müdahaleye çanak tutarak, AKP’li
İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Sanat
Danışmanı Kenan Işık’la yaptığı birtakım görüşmeler
sonucu, kuşkulu ve şaibeli bir biçimde genel sanat
yönetmenliğine atandı. “Müstakil” Harbiye Muhsin
Ertuğrul Tiyatrosu Alkaya döneminde ve Alkaya’nın
uygundur imzasıyla yıkılıp yok edildi. İBŞT sanatçısı
Hülya Karakaş’ın Alkaya yönetimine getirdiği zehir
zemberek eleştirilerin, yönelttiği ciddi soruların
şeffaf bir biçimde yanıtlanmasından ısrarla kaçınıldı.
Alkaya yönetimini eleştiren İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş
antidemokratik bir yaklaşımla disiplin kuruluna verildi.
“Balıkesir Muhallebicisi” skandalının ardından ciddi bir
özür rezaleti yaşandı. Sahnelenmekte olan
Yedi Tepeli Aşk
adlı oyun sansürlendi. Ne demişti, Can Doğan, nasıl
savunmuştu Alkaya’yı koltuğa ilk oturduğunda:
“Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım...
Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim
alnını...”
İşte, Hülya Karakaş, mercek altında tutuyor Alkaya’yı.
Bu yüzden disipline veriliyor. Çirkin bir biçimde Can
Doğan’ın
“Bankamatikteki şifresini unutmasın yeter…”
alayına muhatap olmak zorunda kalıyor. Ama koskoca
İBŞT’deki yüzlerce sanatçı arasından yine derhal Can
Doğan çıkıp bu disiplin kararını verenlere desteğini
ilan ediyor. Orhan Alkaya’nın “sonu baştan belli” genel
sanat yönetmenliği bir skandallar tarihi olarak ortada
duruyor. Koskoca İBŞT’deki yüzlerce sanatçı arasından
bir tek Can Doğan bu gerçeği, hakikati “ısrarla” görmek
istemiyor, bir tek o derhal çıkıp Alkaya’nın “dosdoğru
bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni duyurma
ihtiyacı hissediyor.)
Can Doğan’ın
bana yanıtına dönelim. Aklınca okurları kendisine
hakaret ettiğime inandırdı ya, şu cümleyle devam ediyor:
Rica ederim sayıyla kendinize geliniz. Hele ki beni “utanmaz” ve “sıkılmaz” biri olarak niteleme hak ve yetkisini nereden buluyorsunuz?
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Kastedilen
ilgili bölüm de gerçekte yazımda tam olarak şöyle:
Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.
(Feridun Çetinkaya, “Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor”, Tiyatro Fanzini internet sitesi, 4 Ocak 2009)
Okuduğunu bile
doğru dürüst anlamadan, Can Doğan bu sefer, kendisini
“utanmaz” ve “sıkılmaz” biri olarak nitelemekle
“suçluyor” beni!
Benim yazdığım
ortada: Evet, ben Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp
kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları
hakkındaki sorulara yanıt veremezken, Can Doğan hiç
utanıp sıkılmadan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna
şehadet edebileceği”ni ilan edebiliyor, diyorum. Ne var
bunda?
Eğer Can Doğan
çıkıp, “Sen nereden biliyorsun ‘kardeşim’ Orhan
Alkaya’ya utanıp sıkılmadan şehadet ettiğimi? Belki
utanıp sıkılarak şehadet ettim.” diyerek benim ifademi
tekzip ederse, orasını bilmem. Tabii ki, böyle yaparsa
yazımdaki “utanıp sıkılmadan” ifadesini büyük bir
mutlulukla hemen, “utanıp sıkılarak” diye düzeltir,
hemen, seve seve, bu konuda haksızlık ettiğim için
canıgönülden özür dilerim kendisinden.
Devam ediyor
Can Doğan:
58 kelimeden oluşan koskoca bir paragraftan “şehadet” lafını cımbızlayarak bunun üzerine bir yazı inşa etmek dramatik yazarlık tahsilini on yıl önce tamamlamış birine hiç yakışmıyor.
Bendinizin 58 kelimelik paragrafı aşağıdaki gibidir…
“Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım… Lâkin bildiğim bir şey varsa, insan olarak elbette zaafları olması muhtemel Orhan Alkaya'nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimdir… Çünkü başka türlüsünü becerecek yeteneklere sahip değildir. Olsaydı Hülya Karakaş Hanımefendi'yi karşısına alıp açıkoturum yapar "Komedi Dükkanı" programına bir alternatif yaratırdı.”
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Ben yazımı Can
Doğan’ın 58 sözcükten oluşan koskoca bir paragrafından
“şehadet” sözcüğünü cımbızlayarak yazmadım. Yazımı, Can
Doğan’ın paragraf içindeki haliyle de, paragraftan
“cımbızladığım” haliyle de anlamı değişmeyen, anlamından
bir şey yitirmeyen, Alkaya’nın “dosdoğru bir adam
olduğuna şehadet edebileceği” ifadesi üzerine inşa
etmedim. Kaldı ki, benim yazım, Can Doğan’ın yazısı
üzerine bir yazı değildi. O yazım, Alkaya’nın ceberut
tasarrufu üzerineydi. Can Doğan, o yazımın
figüranlarından biriydi yalnızca. Yöneticisi Alkaya’ya
olan “sadakatini” tetikçilik mertebesine kadar abarttığı
ve İBŞT’yi bir mafya örgütü kadar gizli ve özel bir
kurum olarak lanse etmeye kalkıştığı için bu yazımda
başrolü kapabildi.
Can Doğan,
beni tanımamakla birlikte, hangi okulu ne zaman
bitirdiğimi bilecek kadar da biyografimi incelemiş.
Zaten önemli olan yüzümü tanıması değil, benim kültürel
formasyonumu bilmesi. Bu bakımdan beni araştırması
akıllıca bir davranış ama konumuzun dramatik yazarlık
tahsiliyle ya da bu tahsilimi on yıl önce tamamlamış
olmamla ne ilgisi var anlamadım. Dramatik yazarlık
tahsilinin, oyunculuk tahsilinin ya da profesörlük
vb.’nin konumuzla hiçbir ilgisi yok. En azından,
“Ben sana ‘tiyatrocu olamazsın’ demedim...”
başlıklı bir yazı yazarak hiçbir tahsil ya da unvanın
tek başına hiçbir değeri ve anlamı olmadığını açıkça
ifade etmiş biri olarak benim gözümde ilgisi yok.
Can Doğan
devam ediyor:
Şimdi bu noktada “komedi dükkanı” programına nasıl bir alternatif yaratılabileceğine bir örnek vermek istiyorum…
Tutun ki Orkan Alkaya, Hülya Karakaş’ın duello teklifini kabul etmiş olsun, hatta bu duelloyu yönetme işini de Uğur Dündar üstlenmiş olsun… Bütün tiyatro erbabı da duellonun tanığı olarak orada hazır bulunsun… Söz sırası da doğal olarak once Hülya Karakaş’a verilsin ve Hülya Karakaş da konuşmaya başlasın…
HÜLYA KARAKAŞ - Olur da “Küçük Kemal Çocuk tiyatrosu” adı altında bir tiyatro açmayı düşünüyorsanız derhal vazgeçin derim size çünkü bu size yakışan bir şey değildir bir,ikincisi bu isim “büyük önder” e hakarettir,üçüncüsü de çocukları Mustafa Kemal Atatürk’ten soğutacaksınız. Kimsenin arkasına sığınmadan kendi doğrularınızı söylemeye başlasanız daha iyi değil mi? http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=817
Tam da bu noktada Uğur Dündar başta olmak üzere salonda bulunan herkes kahkahalarla gülmeye başlayacağı için duellonun devamı gelemez… Böyle bir laf eden kişinin ondan sonra söyleyecekleri suret-i katiyede ciddiye alınmaz, olay televizyonda yayınlanıyorsa bu kahkaha krizi yayının ulaştığı her yerde ciddi sıkıntı yaratırdı…
İronik, değil mi… Tiyatroya dair ne varsa bilen, sorgulayan birinin, “Küçük Kemal” deyince akla ne gelmesi gerektiğini bilmemesi ironik… Hele ki bu cehaleti bir de işin içine Mustafa Kemal’i karıştırma münasebetsizliği yapmak ve “Kimsenin arkasına sığınmadan” diye bizzat aynı şeyin arkasına sığınmak benim aklımın alacağı bir şey değil…
Polemiğin bir tarafı olmaması açısından adı bende saklı bir abimiz Şehir Tiyatrosu’nun yazışma havuzunda bu mes’eleyi açıklamıştı… copy+paste yöntemiyle buraya aktarıyorum…
El cevap:
Bir insan yirmi küsur senedir çalıştığı kurumun tarihi hakkında az daha olsa bilgi sahibi olmalı derim ben. Doğru, Atatürk’ün adı Kemal. Ama bu her Kemal’in Atatürk olduğu anlamına gelmez. Çocuk Tiyatrosuna adı verilecek olan ‘Küçük Kemal’ (soyadı kanunundan sonra Kemal Küçük) tiyatromuzun genç yaşta ölen bir sanatçısı idi. Ufak tefek olduğundan bu lakabı almıştır. Çocuk Tiyatrosuyla ilişkisi ülkemizde ilk çocuk oyununu sahneye koymuş olmasıdır. Adının bir çocuk tiyatrosu sahnesine verilecek olması haklıdır, doğrudur. Bundan fasid manalar çıkarılması ise, ne diyeyim, en azından ayıptır.
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Hülya Karakaş’ın
“Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır”
başlıklı yazısında Alkaya yönetimine sorduğu “kazık
soruları”, tıpkı Genel Sanat Yönetmeni Alkaya gibi,
görmezden gelen Can Doğan, laf arasında, Karakaş’ın
ilgili yazısındaki bir ifadesini alıntılayarak (Hülya
Karakaşa cevap verirken değil de bana cevap yazarken
aklına gelmiş belli ki) Hülya Karakaş’ın Kemal Küçük’ü
bilmediği için böyle bir eleştiri yaptığını ileri
sürüyor. Böylece konuyu sulandırmaya, bulandırmaya
çalışıyor. Can Doğan, Hülya Karakaş’ın yazısından
alıntıladığı satırlardan yola çıkarak onun Kemal Küçük’ü
tanımadığına nereden, nasıl hükmediyor acaba?
Can Doğan’ın
bu konuda yazdıklarının, benim açımdan tek ciddiye
alınabilir yanı var: Karakaş’ın eleştirilerine,
sorularına öyle ya da böyle, doğru ya da yanlış, haklı
ya da haksız olsun, bir yanıt vermek mümkün olduğunda,
bu fırsatın nasıl da kaçırılmadığını gösteriyor.
Mademki
Karakaş’ın eleştirileri, Can Doğan’ın bile güle oynaya
verdiği böyle bir yanıtla geçiştirilebilecek,
yanıtlanabilecek kadar yersiz, haksızdı, İBŞT yönetimi
burada verilen yanıt gibi, bütün eleştiri ve sorularını
bir bir açıklayarak bugüne dek neden Hülya Karakaşa
ağzının payını vermedi ki? Böylesine kolay ve kamuoyunun
kendilerine karşı güvenini sağlayacak bir yol varken
İBŞT yönetimi neden disiplin kurulu gibi bir ceberutluğa
başvurdu ki? Hülya Karakaş’ın eleştiri ve sorularında
gerçekten de bir cehalet, bir saçmalık, bir yanlışlık,
bir art niyet varsa İBŞT yönetimi hâlâ o soru ve
eleştirileri onun sorduğu gibi kamuoyu önünde, açıkça
yanıtlayarak Karakaş’a kolayca haddini bildirmek yerine
neden “aile içi” engizisyon mekanizmasını işletmekten
başka çare bulamıyor?
Umarım Can
Doğan’ın yazısındaki bu bölüm bir başlangıç olur. Hülya
Karakaş’ın disiplin kuruluna verilmesinden bir an önce
vazgeçilerek, İBŞT yönetimine getirdiği tüm eleştiriler,
yönelttiği tüm sorular kamuoyu önünde, şeffaflıkla, ikna
edici biçimde bir bir yanıtlanır.
Can Doğan,
devam ediyor:
1971 doğumlu olduğuna gore sana “kardeşim” diye hitabetmemde mahsur olmadığını düşünerek, Sevgili Kardeşim Feridun, dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum ama Şehir Tiyatrosu büyükçe bir ailedir ve mes’elelerini öncelikle aile içinde çözmeye çalışır. Geçmişte sıklıkla toplantılar yapılırdı, şimdilerde de internet üzerinden bütün olup biteni tartıştığımız bir yazışma havuzumuz var…
Bilgisayarı olup da bu yazışma havuzuna üye olmayan (bildiğim) bir tek Hülya Karakaş var… Orada yazılıp çizilenleri “Aaa, bilmiyorum, ben üye değilim ki.” deme lüksüne ve marifetine sahip yani…
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
(“1964
doğumlu” Can Doğan, ne önemi ve ilgisi varsa, 1971
doğumlu olmamı vurgulayıp, kendince mahsur olmadığını
düşündüğünü söyleyerek bana, olur olmaz, “kardeşim” diye
hitap ediyor. Söyleyeyim, ben de onun bu tavrını
“yılışıklık” olarak nitelemekte mahsur olmadığını
düşünüyorum.)
Can Doğan çok
çok tartışmalı yeni bir konu açıyor.
“Şehir
Tiyatrosu büyükçe bir aile” imiş ve “mes’elelerini
öncelikle aile içinde çözmeye çalışır” imiş, internette
bir “yazışma havuzu” var imiş . Can Doğan,
“içeriden/dışarıdan” ayrımının altını çizerek İBŞT’yi
bir aileye benzetiyor ve sorunlarını önce aile içinde
çözmesinin uygun olacağını söylüyor. Sanki konu
hakkında, görüş beyan etmek, eleştiride bulunmak,
İBŞT’nin sorunlarını tartışmak İBŞT sanatçılarına
mahsusmuş ve onlar da bunu öncelikle “aile” içinde,
internetteki “yazışma havuzu”nda yapabilirlermiş ya da
yapmalılarmış gibi maksadını aşan bir mesaj veriyor.
Bir kere,
“Şehir Tiyatroları”, daha doğrusu “İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Şehir Tiyatroları”, bir aile falan değildir;
bir tiyatrodur, bir tiyatro topluluğudur. Kimsenin özel
mülkiyeti olan ya da hiçbir şahsın herhangi bir
ayrıcalıkla üzerinde kişisel bir tasarrufta
bulunabileceği, hak iddia edebileceği bir yapı değildir.
İBŞT, meseleleri yalnızca sanatçı ve memurlarını değil,
“önce ve öncelikle” bütün İstanbulluları, bütün Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarını aynı ölçüde, aynı derece ve
eşitlikte, aynı “sahiplik” hakkıyla ilgilendiren,
ilgilendirmesi gereken, çalışanları ve sanatçıları halka
karşı sorumluluk taşıyan, “ödenekli” bir kamu
kuruluşudur.
“Dışarıdan”
bakan biri olarak İBŞT bana, daha bu gerçeği bile idrak
etmekten uzak, siyasal iktidarların siyasi
müdahalelerini sineye çekmeyi kanıksamış, klikleşmiş
(Can Doğan herhalde buna “aile” diyor) birtakım
insanların gittikçe ayağa düşürdükleri, küçülttükleri,
mirasının yıkılıp yok edilmesine göz yumdukları,
liyakatsiz insanların yönetimsel ve sanatsal
beceriksizlikleri yüzünden kamuoyu önünde günden güne
daha çok yıpranan, küçük düşen bir kurum olarak
görünüyor.
“Dışarıdan”
bakan biri olarak İBŞT bana, sorunlarını “aile” içinde
çözmekten aciz, haklı eleştirilere bile tahammül
edilemeyen, tiyatro yönetimini haklı bir biçimde
sorgulayan sanatçılara disiplin kuruluyla gözdağı
verilen, sorunları “aile” içinde çözülmeye terk
edilemeyecek kadar ciddi ve kronikleşmiş; tırnakları,
dişleri sökülür gibi “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul
Sahnesi yıkılıp yok edilerek durumu iyiden iyiye vahim
bir hale gelmiş bir sanat kurumu olarak görünüyor.
Yedi Tepeli Aşk
adlı oyunun sansürlenmesiyle ortaya çıkan skandallar
zinciri vesilesiyle artık bu manzarayı bütün Türkiye
görüyor. Umarım(?) çok çok daha geç olmadan bir an önce
Can Doğan’ın “Şehir Tiyatroları ailesi” de görsün.
Devam
edelim... Güya abilik taslayarak bana “kardeşim” diye
hitap eden Can Doğan, birdenbire, altını çizerek beni
mahkemeye vermekle tehdit edecek kadar haddini aşmaktan
da çekinmiyor:
Canım kardeşim, sen beni tanımıyorsun, muhtemelen Orhan Alkaya’yı da tanımıyorsun. Ama “bir şekilde” Hülya Karakaş’ı tanıdığın izlenimini edindim. Ben adı geçen iki kişiyi de çok iyi tanıyorum, onlar da beni… Yani netice itibariyle bize’e yabancı olan senin “yalaka” kelimesini fütursuzca kullandığın yazın pek yakışıklı durmuyor ve hakettiğimi düşündüğüm özür gelmezse bu özrü muhtemelen yargı yoluyla istemek zorunda kalacağım.
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Can Doğan’la
da Orhan Alkaya’yla da tanışıklığım yok. Ama Can Doğan’ı
da, Orhan Alkaya’yı da biliyorum, tanıyorum. Bu isimleri
ne kadar tanıyorsam Hülya Karakaş’ı da ancak o kadar
biliyor, tanıyorum. Yazımı tamamlayıp bitirdikten sonra
disiplin kuruluna verilme tarihini tam olarak
öğrenebilmek için sadece bir kez, telefon numarasını
İBŞT’den edinerek telefonda konuşmuşluğum vardır, o
kadar. Kaldı ki tanısam ne olacak? Yazım ortada.
Görüşlerim ortada. Eleştirilerim ortada. Neyi, kimi,
neden eleştirdiğim ortada. Kişisel olarak Can Doğan’ı,
Orhan Alkaya’yı ya da Hülya Karakaş’ı tanıyıp tanımamam
kamuoyunu, yazımın okurlarını niye ilgilendirsin ki? Ben
Can Doğan’ın yakından tanıdığı Alkaya’nın dosdoğru
adamlığına “şehadet” ettiği gibi, herhangi bir kişinin
doğruluğuna, eğriliğine, “şehadet” ediyor ya da edecek
değilim ki.
Can Doğan,
bana cevap yazısının son bölümünde, kurumdan reji görevi
alabilmek için yalakalık yapmadığını kanıtlamaya
girişiyor. Buna kanıt olarak da gülünç bir biçimde,
İBŞT’ye girdiğinden bu yana her genel sanat yönetmeni
devrinde rejisörlük yapmış “tek” kişi olmasını, yani
“her devrin adamı” olmasını gösteriyor. Rejisörlük
konusunda kendi kendine esip gürlüyor, ahkâm kesiyor.
“Her çemberin bir merkezi vardır” türünden analitik
yargılarla, “İnsanda yetenek varsa vardır, yoksa da
yoktur” gibi acayip cümleler kurarak, yalakalık yapmadan
yönetmen olduğunu izah etmeye uğraşıyor... (Demek
İBŞT’de böyle cümleler kurabilen insanları rejisör
yapıyorlar! Eh, bu durumda, “müstakil” Harbiye Muhsin
Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesini hazırlayan
koşulları anlamak zor değil.)
Lâkin adım madem ki bunca hakaretamiz kelimeyle birlikte anıldı madem, buna bir de “megoloman” eklenmesine hiç itiraz etmeden şu kadarını söyleyeyim. 1985 yılında katıldığım Şehir Tiyatrosu’nda bunca zaman zarfında görev yapan bütün Genel Sanat Yönetmenleri döneminde Şehir Tiyatrosu’nda oyun koyan “tek” rejisör olmak sıfatıyla bunun sadece “yakalıkla” mümkün olamayacağı aşikardır. Yasalar, yönetmelikler, polemikler, bir insanı rejisör yapmaz. Bir miktar da yetenek olması icabediyor bizim mesleğimizde… İnsanda yetenek varsa vardır, yoksa da yoktur.
Yetenek yasal bir hak değil, yaradılıştan varolan bir şeyin çalışarak geliştirilmiş halidir.
Yani bir gün küfrettiğine ertesi gün biat edip de “iş” yapan birilerinin hezeyanını ciddiye alacak bir şey yoktur. Ancak iktidara yakın durunca “iş” yapabileceğini çok iyi bilen birilerinin, oyuncağı elinden alınınca ciyaklamasında ciddiye alınacak pek bir şey yoktur … Rica ederim sevgili Feridun Kardeşim siz de bunu ciddiye almayın… Ciddiye alıyorsanız da o kişinin adını “google”a yazıp karşınıza çıkan ve içinde “Norveç” kelimesinin de geçtiği cümleleri iyi sorgulayın…
Yoksa bendinize “yalaka” demeye cür’et ettiğiniz cümleleri iade etmek zorunda kalırım…
Bir önceki yazımda yazdığım üzre eğer Hülya Karakaş Hanımefendi bir açıkoturumda karşıma çıkarsa “Küçük Kemal” mes’elesini soracağım öncelikle. O soruya cevap alabilirsen de konuşma devam edecek… Cevap alamazsam da muhtemelen (mesela) Orhan Alkaya’ya yalakalık yapmak gibi daha önemli bir işim olduğu için bulunduğum ortamı terkedeceğim…
Tetikçisi ve yalakası olduğum Orhan Alkaya da belki aynı soruyla başlamak zorunda olacağını düşünerek karşı tarafın cehaletini yüzüne vurmak istememiştir…
(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)
Görüldüğü üzere bu
bölümde Can Doğan bir günde dört mevsim gibi çok farklı
tutum değişimleri yaşıyor. Önce kimse sormamışken,
“yakalıkla” (her halde “yalakalık” demek istiyor)
rejisör olmadığını ispatlama telaşına düşüyor. Ardından
“sevgili Feridun Kardeşim” faslına geçip benden Hülya
Karakaş’ı ciddiye almamam “rica”sında bulunuyor. Sonra
da birdenbire hiddetlenerek sert bir dille cümlelerimi
bana iade etmekle tehdit ediyor.
Can Doğan
ısrarla bir şeyi görmek, anlamak istemiyor. Üzerinde
konuştuğumuz konuda, kendisinin ya da benim Hülya
Karakaş’ı ciddiye alıp almamamın hiçbir önemi yok. Ben
Hülya Karakaş’ın kamuoyuna mal olmuş eleştirilerini,
sorularını önemli buluyor, ciddiye alıyorum. İBŞT
yönetiminin bu eleştiri ve sorulara cevap vermek yerine
Hülya Karakaş’ı disipline vermesine itiraz ediyor, buna
karşı çıkıyorum. Bu açıdan ne Can Doğan’ın ricası, ne
“Kemal Küçük” çarpıtması, ne “Google”da arama yapıp
Hülya Karakaş hakkında okuyacağım başka herhangi bir şey
benim bu konudaki görüşümü değiştirmiyor,
değiştirmeyecek.
Anlamakta
zorluk çekenler için bir kez daha söyleyeyim: İBŞT
yönetimi ceberutluktan vazgeçip, Hülya Karakaş’ı
disipline vermeyi bir kenara bırakmalı ve bir tiyatro
yönetimine yakışan biçimde kamuoyunun önüne çıkıp Hülya
Karakaş’ın “kazık sorularına” adamakıllı, tatmin edici
cevaplar vermeli.
Can Doğan, hak
etmediği halde disipline verilen meslektaşı Hülya
Karakaş’a karşı kaleme aldığı yazısını hiç de şık
kaçmayan bir üslupla, bitiriyordu. Kendisi de aklının
bir köşesini bankamatikteki şifresini saklamak için
kullanan Can Doğan’ın yazısına bu sözler hiç yakışmıyor,
pek de abes kaçıyordu. Can Doğan’ın yazısındaki o son
ifadeleri, benim edep, erkân kültürüme hiç uymayan o son
ifadeleri, hiç yorumlamaksızın, bu yazının sonunda
yalnızca bir isim düzeltmesiyle, kendisine iade etmek
her halde çok daha anlamlı ve uygun düşecek:
“Neticede Sayın
Can Doğan
Beyefendi söyleyecek bir sözü yoksa en azından sessiz
kalabilmeyi becermeyi öğrenebilir… Öğrenmelidir…
Öğrenmemekte de ısrarlı görünüyor… Allah yardımcısı
olsun…
Bankamatikteki şifresini unutmasın yeter…”
Feridun Çetinkaya
/
14
Ocak 2009
ÇETİNKAYA'NIN DİĞER YAZILARINI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ!
