Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında     Linkler İletişim

 

 

YAZAR YALNIZ YAZAR

      

 

 

 

Coşkun Irmak

 

Bu yazı, ilk kez olarak, 27 Ağustos 2007'de, tiyatrom.com adlı sitede yayınlanmış, aynı gün, yazının coskunbuktel.com'da da yayınlanması için yazarından izin istenmiş ve yazarın izniyle sitemizde de yayınlanmıştır. Yayınlarken, yazıyı kendi sayfa düzenimize uygun hale getirdik ve metnin içinde adı geçen bazı yazı başlıklarına link verip başlıkları mavi harflerle dizdik. Bunun dışında, yazarın bir tek virgülüne bile müdahale etmedik. 

Yazının tiyatrom.com'daki sayfasını görmek için şu başlığı tıklayınız: "Yazar Yalnız Yazar".

Irmak'ın biyografisine, sitemizdeki Coşkun Irmak sözcüklerinden oluşan tüm mavi linklerden ulaşabilirsiniz.

 

 

 

Ben küçükken, evimizin salonundaki sehpanın üzerinde duran bir deniz kabuğu vardı. Bir karış uzunlukta ve o kadar genişlikteydi. Bir çeşit Şeytan Minaresi gibi birşey olmalıydı, denizlerde dolaşırken. Ama bacaklı değil de, kayalara vantuzuyla yapışan cinsten. Kabuğun dış tarafı pürüzlü, mat ve kırık, çizik doluydu. Sehpanın üzerinde, açılmış bir el, bir “karış” gibi duruyordu, kültablası niyetine.

Babam denizciydi, hep gemilerde çalıştı, uzak denizlere gitti, geldi. Bana, onu denizden kendisinin çıkardığını söylemişti. Babamın avıydı o. O sıradan ve müthiş gerçeği de o öğretmişti bana: “İç tarafını kulağına dayarsan, denizi duyarsın...” Evet, kabuğun içinde, bir zamanlar içinde yaşadığı denizin uğultusu vardı.

Kabuk, oklavaya sarılmış hamur gibi, dıştan içe doğru kıvrılmıştı. Dışa doğru uzanan bölüm bir insan eli gibi genişliyor, parmak parmak uzantıları giderek inceliyordu.  Kabuğun dış tarafı ne kadar sıradan görünüşlüyse, iç tarafı o kadar olağanüstüydü. Kabuk, dıştan içe doğru döndükçe, bir zamanlar içinde yaşayan hayvanın etinin yapışık olduğu bölümler parıldamaya başlıyordu...

Yıllar sonra, babam emekli oldu ve büyüdüğü topraklar (denizler mi deseydim acaba?) O’nu çekmeye başladı. Lapseki’de geçmişti çocukluğu. Yıllar sonra, delikanlılık çağlarımda beni oralara götürmüş, yürüdüğü sokakları, yüzdüğü denizleri, çok sevdiği peynir tatlısını en iyi yapan kadıncağızın evini göstermişti. Evet, Çanakkale’de, Kilitbahir Köyü’nün Havuzlar diye anılan yerinde, deniz kıyısında bir arsa aldı ve oraya ev yaptı. O ev yapılırken, inşaatında bulundum, çalıştım. Yapıldıktan sonra içinde yaşadım. Bahçesindeki fidanları suladım, büyüttüm. Hatta, evin önündeki denizin içindeki taşları ellerimle taşıyıp, çıkardım. Denizi temizledim. Ve sonra o ev satıldı. Yıllar sonra, bugün de ara sıra, yolum o tarafa düştükçe (bazan bilerek o tarafa düşürerek) o eve bakmaya gittim. El değiştirdikçe, evin görünüşü de değişti. İki ya da üç yıl önce, evin en son sahibi, evin her yanını yıkmış, ortada bir tek iskelet bırakmıştı. Evi baştan ayağa yenileyecekmiş, varlıklı bir adammış. Etraftan öyle söylediler. Benim suladığım fidanlar, kocaman ağaç artık.

O evde, Çanakkale Boğazı’nın sularında ve kıyıya koştura koştura inen, çam ağaçlarıyla, çalılarla dolu tepelerin üzerinde, kekik ve çam sakızı kokuları arasında, özgürlük denen şeyin duygusu içimde gelişti.

İlk önceleri, pısırık bir şehir bebesiydim. Balık tutmak isterdim, iğne misinaya nasıl bağlanır, kurşun nasıl takılır, bilmezdim. Oltam denizde takılırdı, suya dalıp çıkaramazdım. Köyün veletleri bana yardım etmez, bu durumu şehir bebesine haddini bildirme fırsatı sayarlardı. Oltaya yem takmak gerek; yem bulamazdım. Bulsam, denizden çıkaramazdım. Çıkarsam, oltaya takamazdım. Şeytan Minaresi bulup, kabuğunu kırıp, içindeki kafadan bacaklıyı çıkarıp, oltaya takmak gerekirdi: Fakat hayvan, kabuğundan çıkmamak için direnir, sivri uçlu, kıllı, sert bacaklarıyla kabuğun deliğinin kenarlarına tutunurdu. O küçücük kas yumağının hayata tutunmak için verdiği mücadeleyi hisseder, korkusunu anlar, için için vicdan azabı çekerdim. Kabuktan çıkardıktan sonra da iş bitmezdi ki? Belinden tutup kopararak ikiye ayırmak ya da canlı canlı iğneyi sırtından saplamak gerekirdi. Koparırken ya da iğneyi takarken, şiddetle kasılır ve titrerdi. İlk başta zor gelen, vicdan sızlatan bu iş, bir zaman sonra sıradanlaştı. Kaşarlandım. Köyün veletleri gibi, oltam takılınca denize dalıp onu “kurtarmak” iş olmaktan çıktı. İlk zamanlar dokunmak, elimle tutmak bir yana, görmeye bile tahammül edemediğim, bayırgaları (yengeçleri), elimin dört parmağını birleştirip, “pat” diye sırtlarına yapıştırıp, arkalarına uzatamadıkları için elimi kıstıramadıkları kıskaçlarını tek tek yakalayıp, karınlarına bastırıp, etkisiz hale getirmeyi öğrendim. Bu da iş olmaktan çıktı. Bayırga, Çipura’nın en sevdiği yemdi. Oltayla balık avladım, zıpkınla avladım, deniz bana korku veren bir âlem olmaktan çıktı, özgürlük duygumu pekiştiren bir arkadaş oldu. Ve sonra, bana en çok haz veren oyunumu geliştirdim: Sekiz-on metre derine dalıp, büyük “Pina”lar çıkarmak. Pina, bir çeşit deniz kabuklusu. Şeytan Minaresi gibi değil ama, daha çok midyeye benzer. Ama kat kat büyüktür. 30, 40, 50 cm. uzunluğunda olur. Belki daha büyük... Geniş ve ağız gibi açılan tarafı, turuncudur. İki kapağı birarada tutan kasın bulunduğu diğer ucu, kumun içine gömülü durur denizde ve parlaktır. Ama dıştan bakıldığında bu renkler mattır. İçini açtığınızda, renklerin olağanüstü  güzelliği ve parlaklığı çarpar insanı. Ve işte o an, yine bir vicdan sızısı duyarsınız: “Neden yaptım ben bunu? Denizden çıkarmakla, bu güzelliği solmaya mahkûm ettim...”

Pina, deniz dibinde, yaklaşık üçte biri, bazan yarısı kuma gömülü halde yaşar. Sakin zamanlarda kabuklarını açar, bütün varlığı bir ağız olur ve denizin o açık ağızdan içeri yuvarladığı besinleri toplar. Tehlike sezdiği an, kabuklar kapanır, sıkı sıkıya birbirlerine yapışır.

Bu işi kolay sanmayın. Derin bir nefes alıp, başaşağı dalarsınız suya. Dibe, pinanın yanına inersiniz. İki ayağınızı iki yana açıp, dibe sağlamca basarsınız. İki elinizle pinayı tutar, bir o yana bir bu yana çekiştirir, yatırır, yerinden oynatırsınız. Yukarı çıkarsınız. Tuzlu suyun buruşturduğu parmaklarınız, pinanın kabukları üzerindeki keskin kıymıklar tarafından doğranmış, lime lime olmuştur. Sızlamaya başlar. Derin bir nefes, bir daha. Pinanın kuma tutunması zayıflamıştır. İyice kanırtırsınız. Nefesiniz tükenir. Yukarı çıkarsınız. Sonra bir daha... Pinayı kendi çevresinde bir kere döndürmeyi başarabildiğiniz an, onu teslim almış, avınızı yakalamışsınız demektir.

Zafer duygusu içinde, elinizde pina, yukarda parlayan aynaya doğru yükselirsiniz. Ağır ağır, sırtüstü yüzerek, kıyıya çıkarsınız.

Kapanmış bir Pina’nın kabuklarını elinizle açamazsınız. Kabukları kapatan kas çok güçlüdür. O zaman bir bıçak alırsınız, Pina’nın kuma tutunmasını sağlayan yosunumsu ve sert saçakların dibinden, iki kabuğun bitişme çizgisinden içeri zorlayarak sokarsınız. Pina’nın, giderek sivrileşen ucuna doğru bıçağı bastırarak, kabukların bitişme çizgisi boyunca ilerletirsiniz. Ve bıçak, kabukları açıp-kapayan, yeri geldiğinde sıkan kasa gelir, dayanır. Bir zorlama daha... Kas kesilince, Pina’nın kabukları iki yana düşüverir...

Bugün, yıllar sonra, artık denizde o kadar derinlere dalamıyorum. Zaten, artık kara adamı oldum (ne yazık ki). Ama kırk yılın başında denize girip, paleti ve gözlüğü takıp, denizin dibine bakarak gezindiğimde balıklara bakmaktan; onlara yalnızca bakmaktan, büyük keyif alıyorum. İçimden bazın şöyle düşünceler geçiyor: “Allah” Karagöz’e bak! Ulan, şimdi zıpkınım olsaydı...” Sonra denizden çıkıyorum, unutuyorum. Sonra, tatil bitiyor ve rutin hayat başlıyor. Ve birden aklıma o karagöz geliyor. “Acaba şu anda ne yapıyor, nerelerde yüzüyor?” diye düşünüyorum. Ve karşılaştığımız anda, benim elimde zıpkın olmadığına çok seviniyorum. Çünkü onu vursaydım, benim için bir anlık haz olacaktı ve onu anımsadığım şu anda, yine o eski ve bildik vicdan sızısını duyacaktım. Oysa şimdi, hafifim. Çok güzel bir duygu bu. Karagöz’le aramda vicdanî bir sorun yok.

Eğer bugün denizin sekiz-on metre derinlerine dalabilseydim ve kendini yarı yarıya kuma gömmüş bir Pina görseydim, tırnak ucumla kabuğunu tıklatır ve bu tehdit karşısında kabuklarını kapatıp, sıkmasını izlerdim. Eski cinayetlerimin anısına, bir şaka olurdu bu. Birkaç saniye sürerdi ve ben yine yukarı, denizin yüzeyine çıkar, aşağıda kalan pinayı unuturdum.

Kendi kendime eskiden beri oynadığım, ama giderek yoğunlaşan, derinleşen ve giderek beni daha çok etkileyen bir oyunum var. Bu oyunu oynadığımdan kimsenin haberi olmaz. İçimde yaşadığım ve yalnızca bana ait olan bir oyun. Belki başkaları da benim gibi, kendi içlerinde bu oyunun oynuyor olabilirler, onu bilemem.

Bir insana bakarım... Diyelim ki, on yaşlarında bir çocuk. Bu çocuğun yirmi, otuz, elli, yetmiş yaşlarında nasıl olacağını düşünürüm. Önce fiziksel olarak. Saçları nasıl olacak? İlerde dökülecek mi? Yüzü? Dişleri düzenli mi? Yaşı ilerledikçe düzeni, sırası bozulacak mı?

Yaşlı bir insan... On, yirmi yıl önce nasıl görünüyordu? Çocukken nasıldı? Nasıl bir değişim süreci izledi?

Şu anki durumu gözleyerek, geçmişte ne olduğu ya da gelecekte ne olacağı konusunda tahmin yürütme oyunudur bu. İş fiziksel özelliklerle kalmaz elbette. Giyiminden, kuşamından, duruşundan, bakışından, beden dilinin anlattığı ruh hallerinden vs. onu topyekün kavramaya, onun içine girmeye ve o olmaya çalışırım.

Ama bu oyunun temel kuralı, gözleme aldığınız insanla tanışmıyor olmaktır. Tanışma başlayınca, “öğrenme” başlar. O zaman da bu oyun biter. Çünkü bu bir tahmin etme oyunudur.

Barış’ı anımsıyorum... Barış, Coşkun Büktel’in oğlu. 1991 yılları filan olmalı, tam olarak anımsayamayabilirim, Barış Diyarbakır’a, geldi. Yanılmıyorsam, iki yıl kadar Diyarbakır’da, annesinin yanında kaldı. Tiyatroya gelir, otururdu. Kuliste gezinir, annesinin oyununun ya da provasının bitmesini beklerdi. Konuşmazdı. Gözlerini ve derin bakışlarını anımsıyorum. Okula gidiyordu ama kaç defa O’nu okulda olması gereken saatlerde sokakta, tiyatroda görmüştüm. Sordum, öğrendim: Sınıfındaki eğitim programının ve düzeyinin çok ilerisinde olduğu için, canı sıkılıyormuş ve öğretmeni de O’na sınıftan çıkması için izin veriyormuş. “Miletos Güzeli”nde de rol almıştı Barış, annesiyle beraber sahneye çıkmıştı.

Coşkun Büktel’in, sitesinde bir fotoğrafı var. Çok yerde de o fotoğrafı kullanıyor. O fotoğraftaki adamın sakalını bıyığını zihninizde yok edin, saçlarındaki akları giderin, sarartın. İşte o yüz, Barış’tır. Barış, Coşkun Büktel’di. Barış çocukken, büyük bir adam ağırlığındaydı. Coşkun Büktel, saçı sakalı ağarmış bir adam olarak, -bana göre- kocaman bir çocuktur. 

Barış şimdi nerede, ne yapıyor bilmiyorum.

Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun küçük kızı Zeynep’i ilk gördüğümde, O da Barış’ı gördüğüm yaşlardaydı. Sonra O da büyüdü. DT sınavına girdiğinde, jüride “gözlemci” sıftayla bulunuyordum. Sınavını çok iyi anımsıyorum. Şimdi Zeynep DT’de sanatçı.

Bütün bunları neden düşündüm?

Coşkun Büktel ve Prof. Dr. Özdemir Nutku arasında bir polemik var. Bu polemik, yazıya geçmiş bütün aşamalarıyla www.coskunbuktel.com. adlı sitede sergileniyor. (Büktel'in editör notu: Tam adres için, bakınız: "Özdemir Nutku skandalı".) Tarafların, tanıkların açıklamaları, yorumları var. Üç hafta kadar önce de, www.tiyatrom.com adlı ve benim de yazı yazdığım sitede konu yine gündeme geldi, tartışıldı, yine gürültü koptu. Arada, doğrudan ve konunun odağında olarak değil ama, kıyıdan köşeden benim de adım geçti. Derken, Haldun Dormen Türkiye’de oyun yazarlığı üzerine birkaç kelam etti. Bütün bunlar kafamda harman oldu, birleşti ve beni yazmaya itti. 

Bundan iki yıl önce, DT’nin Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nda yaşanan bir olay, o toplantıda bulunan DT Disiplin Kurulu Sanatçı Temsilcisi Şahin Ergüney aracılığıyla önce tartışmanın taraflarından Coşkun Büktel’e, O’ndan da kamuoyuna yansıdı.

Andığım Koordinasyon toplantısında yaşanan neydi? O zamanın DT Edebi Kurul Başkanı ve Koordinasyon Kurulu Başkanı Prof. Dr. Özdemir Nutku, Coşkun Büktel’in yazmış olduğu “Theope” adlı oyunla aynı adı taşıyan fakat 16. (ya da 17.) yüzyılda ikinci sınıf bir Fransız yazarı tarafından yazılmış “Theope” adlı başka bir oyun olduğu ve bu oyunun, Coşkun Büktel’in “Theope”siyle olan benzerliğinin incelenmesi gerektiğini söylemesiydi.

Böyle bir konuşmanın yapıldığını haber alan Coşkun Büktel, “Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir” başlıklı bir yazı yazdı. www.tiyatrokeyfi.com, www.coskunbüktel.com adlı internet sitelerinde ve Berfin Bahar dergisinin 2005/Eylül sayısında tamamı yayınlanan bu yazının, konuyla (benim ele alacağım açıdan) doğrudan ilgili bölümlerini alıntılıyorum:

“(...) Şimdi, koordinasyon toplantısında “Theope”yi DT’nin bu yılki programı için öneren ve önerisi Özdemir Nutku tarafından (“Theope”nin bir benzerinin bulunduğu söylenerek) reddedilen Şahin Ergüney’in konuyla ilgili olarak bize anlattıklarını kısaca özetleyelim:

Devlet Tiyatrosu’nun 2005 yılı koordinasyon toplantısı Mayıs ayının ikinci yarısında, Ankara’daki DT tesislerinin Orhan Asena sahnesinde düzenlendi. Beş gün süren toplantının dördüncü gününde (19 Mayıs 2005) oturumu yöneten kişi, DT’nin Edebi Kurul başkanı Özdemir Nutku’ydu. DT genel müdürü Lemi Bilgin, yardımcısı Tamer Levent, tüm bölge müdürleri, tüm sanatçı temsilcileri ve tüm dramaturglar (Özcan Özer hariç) oradaydı. DT sanatçılarından, oyuncu Şahin Ergüney de, DT disiplin kurulu sanatçı temsilcisi olarak, bu yıl toplantıya ilk kez katılıyordu. (...)

(...) Özdemir Nutku’nun o günkü oturumda müdürlerin ve dramaturgların oyun önerilerini tartışmaya açmasıyla öneriler ortaya konulduğunda görüldü ki, DT müdürlerinin oyun önerileri arasında (15 yıldır olduğu gibi bu yıl da) “Theope” yoktu. Müdürlerin ve toplantıda bulunan diğer kişilerin oyun önerilerini sonuna kadar sabırla dinlemiş olan Şahin Ergüney, sonunda söz aldı ve (özetle) orada önerilen oyunların pek çoğundan daha iyi bir oyun olduğu halde hiç kimsenin “Theope”yi önermemiş olmasını hayretle karşıladığını belirterek, DT’nin “Theope”yi niçin değerlendirmediğini sordu. (...)

(...) Sayın Nutku, hoşnutsuzluğunu ve “Theope” konusunu kapatmak yönündeki arzusunu ortaya koyan bir tavırla, Şahin Ergüney’e, “Konuşmanız bitti mi?” diye sordu ve hemen ardından, (...) (Şahin Ergüney’in, daha sonra unutmamak için, hemen o anda, kelime kelime not aldığı) şu sözleri söyledi:

“Fransa’da Theope diye bir oyun var; Fransızca bilen kişiler, bu oyuna, benzerliğinden dolayı bir bakmalılar.” (...)

(...) Ben, Özdemir Nutku’nun bu tavrını ne kadar vahim bulduğumu bu yazıda değil, ikinci bir yazıda anlatmak istiyorum. Çünkü önce, Özdemir Nutku’ya savunma hakkı tanımayı uygun buluyor ve bu yazımı, Özdemir Nutku’ya seslenerek, şimdilik tamamlıyorum:

Sayın Nutku;

Ben ve iki arkadaşım (Acar Burak, Feridun Çetinkaya) internetteki arama motorlarını dikkatle taradık. Coşkun Büktel’in “Theope”sinden başka “Theope” diye ikinci bir oyuna rastlayamadık. Fransa’da “Theope” adında bir başka oyun varsa; aforoz edilmiş, görmezden gelinmiş yerli “Theope” bile internette görünürken; çok daha ünlü olması gereken Fransız “Theope”nin internetten nasıl olup da gizlenebildiğini bir türlü anlayamadık. Anlamak için neden mi bu kadar uğraştık? Özdemir Nutku adında, yaşlı başlı bir profesörün; herkesçe beğenilen bir yerli oyuna çalıntı iması yapabilmek uğruna (kendisinin de gurur duymasını gerektiren o metnin orijinalliğine çamur atarak onun seyirciye ulaşmasını engellemek uğruna) yalan söylemeye tenezzül edecek kadar kendini alçaltacağına inanamadık da, onun için bu kadar uğraştık. Ama tüm uğraşlarımıza karşın, ne benim “Theope”me benzeyen ikinci bir “Theope”yi, ne de hatta benim “Theope”me benzemeyen ikinci bir “Theope”yi saptayabildik.

“Theope” adlı ikinci bir oyunun var olduğunu hiç sanmıyoruz. Böyle bir oyun varsa bile, bu oyunun ya benim “Theope”mden sonra yazılmış olması gerektiğini, ya da benim “Theope”mle arasında en küçük bir benzerlik bile bulunamayacağını kesinlikle biliyoruz. (...)

(...) o toplantıdaki tiyatrocuların tümünü aldatmaktan çekinmediniz. Profesör etiketiniz yüzünden size güven duyan o insanların güvenlerini suistimal edip zekalarıyla alay ettiniz. (...)

(...) Siz, otuz tiyatrocu önünde, asılsız bir gerekçe uydurup “Theope”nin sahnelenmesini tartışmaya bile yanaşmayarak, benim eserime ve yazarlığıma da hakaret ettiniz. Benim yazarlık onurumu hiçe saydınız. (...)

(...) Bu durumda, sizi, ya iddianızı ispat etmeye ya da benden özür dilemeye davet ediyorum. Ya şu Fransa’daki diğer Theope’nin belgesini ve benim “Theope”mle arasındaki benzerliği göstermek ya da bunu yapamıyorsanız, en net ve yeterli ifadelerle yazılı olarak benden özür dilemek (...)  zorundasınız. (...)

(...) (Not: Bu yazıyı, yayınlanmaya göndermeden önce, olayın tanığı Şahin Ergüney’e gönderdik. Ergüney yazıyı okudu. Bazı ayrıntılara dikkatimizi çekerek, bize bazı düzeltmeler yaptırdı. Yani, biz, metnin buradaki son şeklini, sayın Ergüney’in onayından ve süzgecinden geçirerek, okurlara sunduk. Ayrıca, söz konusu toplantıya katılmış olan bir başka DT mensubunu da –Selen Korad Birkiye– telefonla aradık. Sayın Birkiye’ye sorarak, ikinci bir tanığın ağzından, Nutku’nun toplantıda “Theope” diye bir Fransız oyunundan söz ettiği bilgisini kesinlemiş olduk. Ayrıca, toplantıya katılan dramaturglardan biri olan Esen Çamurdan ile dostum Ediz Baysal görüştü. Ediz Baysal’dan öğrendiğime göre, Özdemir Nutku’nun ikinci bir “Theope”den söz ettiği bilgisini Esen Çamurdan da, doğrulamış.) (...)”

Bu yazı üzerine, Prof. Dr. Özdenir Nutku, “Coşkun Büktel’e Yanıt” başlıklı ve  2005 Eylül’ünde, www.tiyatrokeyfi.com ve www.coskunbuktel.com  adlı internet sitelerinde yayınlanan bir yazı yazdı. Bu yazının da, konuyla (benim ele alacağım açıdan) doğrudan ilgili bölümlerini alıntılıyorum:

“(...) Sayın Coşkun Büktel,

Benim hiçbir iddiam olmadı. Size olayı nakleden Şahin Ergüney eksik nakletmiş. Bazan eski belgeleri karıştırırken 17. yy.da yaşamış ikinci sınıf bir yazarın “Theope” adlı bir oyunu olduğunu öğrendiğimi söyledim. Üstelik hiçbir imada bulunmadan. Metni görmedim, yalnızca adına eski bir belgede rastladım. Metni görseydim bile, Fransızca bilmediğim için oyunu okuma olanağı bulamayacaktım. Benim bile varlığından haberi olmadığım başka bir Theope'yi sizin de okumamış olduğunuza emin olduğumu belirttim. Bunu yalnızca bilgi olarak verdiğimi, sizin Theope'nizin özgün bir yapıt olduğundan kuşku duymadığımı da ekledim. (...)

(...) Elbette onaylayacaklar. Çünkü Theope'den söz ettim. Ama size nakledilen tavırda değil. (...)

Gelelim hakaret konusuna; ben sizin için bir kez bile kötü söz söylemedim. Ama siz 15 yıldan beri, çeşitli dergilerde bana saygısızca saldırıyorsunuz. En azından sizin kadar, benim de onurum var. Böyle bir durum karşısında bana mektup yazsaydınız, ben de eksik olanları size mektupta belirtirdim. Ama siz, Theope gibi, ikinci bir başarılı oyun yazmanız gerekirken, reklamı çok sevdiğiniz için, oraya buraya saldırarak boş yere vakit geçiriyorsunuz!

Yeteneğinize yazık! Yeteneğinizi polemik yazılarla heba etmeyin. Bize oyunlar yazın, Türk tiyatrosu kazansın.

Sevgilerimle. (...)”

Bu iki yazının yayınlanmasından sonra, Şahin Ergüney “ ‘Theope’ Üzerine Özdemir Nutku’ya Yanıt” başlıklı ve 2005 Ekim’inde www.tiyatrokeyfi.com ve www.coskunbuktel.com adlı sitelerde (Büktel'in editör notu: ...ve Şubat 2006 tarihli İnsancıl dergisinde) yayınlanan bir yazı yazdı. Bu yazının da, konuyla (benim ele alacağım açıdan) doğrudan ilgili bölümlerini alıntılıyorum:

“(...) Sayın Özdemir Nutku, (...)

Devlet Tiyatroları Disiplin Kurulu Sanatçı Temsilcisi sıfatıyla katıldığım toplantıda, (...) On dakikayı geçmeyen bu konuşmamın son iki dakikasında, “Theope”den söz etmeye kalkmıştım ki, siz konuşmamı kesmiş ve 16. yüzyılda, Fransızca yazılmış başka bir “Theope”nin varlığına işaret etmiştiniz: “...özellikle Fransız filolojisinden ve Fransız dilini bilenler onu biraz şey etmeliler yani, bir bakmalılar... Aradaki benzerliği görmek için ....”

Sizin gibi bir bilim adamının sözlerinden sonra “Theope” üzerine konuşmak, onu savunmaya kalkışmak haddime değildi elbet. ( Zaten siz de, çoktan sözü benden alıp başkasına vermiştiniz.) Siz düpedüz, “Theope”nin çalıntı olabileceğini ima ediyor ve sayıları otuzu geçen tiyatro insanı önünde bunu söyleyebiliyordunuz. Mutlaka bir bildiğiniz vardı! “Theope” den ve onun yazarı Coşkun Büktel’den ilk kez kuşkulandım! Sizden başka hiç kimsenin bilmediği bu gerçeği, asıl muhatabına, yani oyunun yazarına – sizin deyişinizle – naklettim.

Sonraki gelişmeleri biliyorsunuz. Büktel ve arkadaşları – sizin koordinasyon toplantısında 16. yüzyılda yazıldığını söylediğiniz, Büktel’e cevabi yazınızda ise, nedense 17.yüzyıla taşıdığınız – Fransızca “Theope” için hummalı bir araştırmaya giriyorlar ve bir şey bulamıyorlar. Büktel, her zamanki üslubuyla sizi kanıtlamaya veya özür dilemeye çağıran bir yazı yayımlıyor. Siz de “Tiyatro Keyfi” sayfalarında kısa bir yanıt veriyorsunuz ve “...size olayı nakleden Şahin Ergüney eksik nakletmiş” diyerek, topu benim kafama çarptırarak, taca atıyorsunuz.

Ben bu “ eksik nakletmiş” sözünü ciddiye aldım. Toplantı sonrasında aldığı notlar yanlış yada sizin de söylediğiniz gibi “eksik” olabilir düşüncesiyle, o günkü toplantının beni ve sizi ilgilendiren bölümünün kaydına ulaşmaya çalıştım. Şimdi elimde on dakikalık bir VCD var. Bu VCD, sizin benim konuşmamı keserken, sonra da “Theope” üzerine malum yorumunuzu yaparkenki olumsuz tavrınızı, öylesine iyi yansıtıyor ki... Neyse, bu işin görüntüsel boyutu, yoruma açık olabilir diye düşünebiliriz. Ama bir de sözleriniz var, kendi sesinizden... “Theope” konusunda, kelimesi kelimesine, aynen şöyle buyuruyorsunuz hocam:

“....şimdi efendim bir de, bir dikkatini çekmek istiyorum. Hiç bir şeyle itham etmiyorum. Fransızca’da 16.yüzyılda yazılmış Theope diye bir oyun var. Özellikle Fransız filolojisinden ve Fransız dilini bilenler onu biraz şey etmeliler yani, bir bakmalılar. Aradaki benzerliği görmek için. Teşekkür ederim...”

Akademisyen kişilerin sözleri ‘konularının hakimi olarak’ çok önemsenir. Yukarıdaki sözleriniz eğer bir belgesi yoksa, bir bilim adamı için sorumluluk gerektiren bir iddiadır. Kaldı ki, siz bu konuşmanızı herhangi bir kahve sohbetinde değil Devlet Tiyatroları Koordinasyon Toplantısı’nda yapıyorsunuz. Konu ile ilgilenen herkes, bu iddianın kanıtlarını sizden bekleme hakkına sahiptir. Tiyatro tarihi de, tiyatro tarihi yazmış bir bilim adamından bunu bekleyecektir.

Saygılarımla. (...)”

Şahin Ergüney’in, yazısının son paragrafında vurguladığı boyut, önemli...

Konuyu sergiledim. Şimdi izninizle, acele etmeden ve konuyu dağıtmaktan da çekinmeyerek, çayıra çimene yayıla yayıla irdelemek niyetindeyim.

Sosyoloji kıraat ettiğim zamanın birinci yılında, “Felsefeye Giriş” diye belâlı bir ders vardı ve bu dersi veren, Ahmet Arslan adında belâlı bir hocaydı. Sınavlarda kırılırdık resmen, yerlerde sürünürdük. Sonra, zaman içinde, duygular durulup, “lan bu herifin benle bi zoru var abi, taktı ya...” aşamasını geçtikten sonra; “öğrenmeye” başladık ve notlarımız düzeldi. “Not vermiyo...”dan, “Yetmiş aldım, seksen aldım...” aşamasına ulaştık. İlk sınavda, sınıfların (sosyal bilim bölümlerinin ortak dersiydi) neredeyse tamamı düşük not almışken, niye böyle olduğu soruldu. Ahmet Arslan dedi ki; “Ben aptalım. Sınav kâğıdına yazarken, benim aptal olduğumu bilin ve ona göre yazın. ‘Bu adam nasılsa biliyo...’ diye düşünüp, ‘nasılsa anlar...’ diye yarım yamalak cümleler, bilgiler yazıp bana vermeyin. Zayıf alırsınız. Ben sizin cümlelerinizi, eksik bilgilerinizi tamamlamak zorunda değilim.” 

Ahmet Arslan’ın “yöntemsel aptallığı”, bizi zora koşmak, daha iyi anlamaya ve anladığımızı doğru anlatmaya yönlendirmek içindi. Oyun yazarı, bu duruma alışkındır. Yaptığı işin doğasında, derdini ön hazırlığı ve ön bilgisi olmayan insanlara (seyirciye) anlatmak gibi zorunluluğu vardır. Oyun izlemeye gelen bir seyircinin, oyun hakkında bilgisi yoktur. Afiş, broşür vs. yoluyla bilgi edinmiş olabilir. Ama bu bilgi “oyunun bilgisi” değildir, “oyun hakkında bilgi”dir. Seyirci oyunla, oyunu izlediği zaman tanışır.

Bazan açık gibi görünen durumları, alışılagelmiş gerçekleri, hiç bilmeyen birine anlatacak gibi, temelden sorgulamak gerekir.

Böyle zamanlarda bilimsel yöntem en iyi yöntemdir. Çünkü, kendini kendi içinde sürekli denetleyen, eksiklerini gidererek gelişen ve bunu, bu yöntemi kullanan kişilerin kişisel zaaflarından ve kişisel iradelerinden arındırarak yapabilme niteliğine sahiptir.

“(...) Bilimin biriktirdiği kanıtlar toplumsaldır (public), yani herkesin araştırmasına açıktır. Eğer herhangi bir bilimsel sonucun reddedilmesi söz konusu ise, onun aynı tür kanıtlarla reddedilmesi gerekir. Bir biyolog, herhangi bir biyoloji kuramının doğruluğunu anlamak için deneyimler yaptığında, onun bu deneyimleri, gerekli eğitim ve uzmanlığa sahip herkes tarafından yapılabilecek ve gözlenebilecek bir özelliktir. Eğer onun deneyim sonuçları kuramı destekliyorsa, bilim-dışı kaygıları ne olursa olsun, herkes bu kuramı eskiden olduğundan daha fazla kabul edilebilir bir kuram olarak görmek zorundadır. Bunun nedeni ne biyoloğun öyle söylemesi (otorite), ne herhangi bir kesinlik duygusu (sezgi), ne de herhangi bir ahlâksal veya duygusal kaygıdır (inanç); kanıtın kendisinin, kendisinin kabul edilmesini zorlayıcı bir yapıya sahip olmasıdır. (...)” (Felsefeye Giriş-John Herman Randall, Jr./Justus Buchler-Çev: Doç. Dr. Ahmet Arslan-Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yay. No 1-İzmir-1982-S: 43, 44)

Sözün özü: Bir bilim insanı, bir tez ileri sürdüğü zaman, o tezin kanıtlarını da beraberinde ortaya koymak zorundadır. Zorundadır ki; konuyla ilgilenen diğer insanlar, o tezin ortaya konmasında uyulması gereken yönteme uygun olmak koşuluyla, tezin doğruluğunu ya da yanlışlığını sınayabilsinler. Tezi ileri sürüp kanıtını ortaya koymamak, bilimsel bir tutum olmuyor, yukardaki belirlemeye göre. Çünkü, kanıtı ortaya konulmadığı zaman, tezin sınanabilirliği olanaksızlaşıyor.

Yani, düşünün; Einstein ortaya çıkmış, diyor ki: “E eşittir em ce kare.” Birileri de O’na, “kanıtla” diyor. Einstein da, alıyor eline tebeşiri, çıkıyor karatahta önüne, konunun uzmanlarının bildiği ve bilimsel olarak kanıtlanmış aksiyomlar üzerinden, kuramının öncesini ve sonucunu ortaya koyuyor. E eşittir em ce kare sonucuna giden uzun formül maratonunu açıklıyor. O zaman diyorlar ki, “Tamam, herşey ortada. Bu anlaşılır birşey.” Zaman içinde kuramın eksik ya da yanlış tarafları olduğu ortaya çıkarsa, yani bilimsel olarak bu anlaşılırsa, yine bilimsel yöntemle bu yanlış ortaya konur ve doğrusu açıklanır ya da doğrusu araştırılmaya başlanır. Ama bütün bunların olabilmesi için, tezin kanıtının ortada olması gerekir. Einstein işin başında, kendisinden kanıt istendiğinde şöyle deseydi: “Ya, evvelki akşam yazmıştım, pantalonumun cebine koymuştum ama dün bizim hanımın çamaşır günüydü, benim pantolonu da yıkamış, formülü yazdığım kâğıt da suda erimiş gitmiş, şey oldu işte. Aklımda da kalmadı, unuttum...” Böyle deseydi, o zaman Einstein olmazdı.

Tezin kanıtıyla birlikte ortaya konması, bilimsel yöntemin vazgeçilmez gereğidir.

“(...) Bireyler düşünceleri ortaya atarlar. Bilimsel topluluk onları nesnel ölçütlerle değerlendirir. Bireysel bir katkı, bireysel olarak kaldığı sürece bilimin bir parçası olamaz. (...)” (Felsefeye Giriş-John Herman Randall, Jr./Justus Buchler-Çev: Doç. Dr. Ahmet Arslan-Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yay. No 1-İzmir-1982-S: 44)

Örneğin, Sophokles’in “Antigone” diye bir oyunu var. Biri çıkıp dese ki; “Brecht diye üçüncü sınıf bir yazarın da (yazarların hangi nesnel ölçütlerle sınıflandırıldığını da çok merak ediyorum ama, bu konu ayrı. Prof. Dr. Özdemir Nutku, okumadığı bir oyunun yazarını hangi ölçütlere göre ikinci sınıfa yerleştirdi, o da ayrı.) aynı adı taşıyan bir oyunu var. Bence biri o oyuna bakmalı, aradaki benzerliği görmek için...”

Ne yapılır? Brecht’in “Antigone”si alınır, yanına da Sophokles’in “Antigone”si konulur, metinler karşılaştırılır. Benzerse benzerdir, benzer değilse benzer değildir. Nesnel olarak ortaya konmuş olur.

“(...) Sağduyu, gündelik deneylerimiz yoluyla kazandığımız bilgi yığını ve insan türünün birikmiş deneyleridir. (...) Sağduyu, farkında olmaksızın deneyden elde edilen bilgidir. Deneysel bilim ise yöntemli olarak deneyden elde edilen bilgidir. Sağduyu rastgeledir, tesadüfidir; bilimsel araştırma ise amaçlıdır ve seçicidir.  (...)

Sağduyu belirsizdir. (...) Deyim yerindeyse genel terimlerle, yani kendilerini yöneten koşullar özel olarak açığa kavuşturulmaksızın onlara işaret edilir. Dünyadan söz ettiğimizde, onun karakteri ve diğer gezegenlerle olan ilişkisi konusunda genellikle pek açık değilizdir. Işıktan söz ettiğimizde, o, belirsiz bir biçimde görme olayı üzerinde etkide bulunan bir şeydir; yoksa belli titreşim frekansına veya diğer özelliklere sahip dalgalar olarak tanımlanan şey değildir. Su, kimyasal bir bileşim değil, bizi ıslatan bir şey anlamına gelir. İlginç olan nokta şudur: Sağduyu yargılarımız, geniş ölçüde, belirsiz olduklarından ötürü doğrudurlar. Belirsiz bir biçimde güneşin doğudan doğduğunu söylediğimizde, dünyanın dönüşü ile ilgili daha karmaşık ve daha ayrıntılı bilimsel bir yargı ileri sürdüğümüz zamana oranla yanlış bir şey ileri sürmekle suçlanma olasılığımız daha azdır. Bilimsel yargılamanın da konusunu oluşturan bu olayı betimleyen sözünü ettiğimiz yargımızın doğru olma iddiası, doğası gereği, fazla değildir. Bundan ötürü onun yanlış olma tehlikesi de daha azdır. Burada bu yargımızın kendileri için seçildiği betimleme ve bildirme amacı tam olarak yerine gelmiştir.

Ancak sağduyunun böylece özü itibariyle güvenilebilir bilgi olması, onun sınırlı, statik olması, aydınlatıcı olmaması pahasınadır ve sadece ihtiyaçlarımızın ilkel bir düzeyde olması ölçüsündedir. Sağduyu, bu sınırlı koşulların ötesine geçer geçmez, büyük ölçüde yanlışa düşmeye elverişli olur ve bu durumda kuşkusuz sağduyu olmaktan çıkar. Sağduyuya dayanarak yıldızların parladığını söyleyebiliriz. Ama bundan fazlasını söyleyemeyiz. (...)”(Felsefeye Giriş-John Herman Randall, Jr./Justus Buchler-Çev: Doç. Dr. Ahmet Arslan-Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yay. No 1-İzmir-1982-S: 48, 49)

 Yukardaki örneği anımsayacak olursak; Sophokles’in “Antigone” adlı bir oyunu var. “Brecht adlı üçüncü sınıf bir yazarın da ‘Antigone’ adlı bir oyunu var, aradaki benzerliği görmek için bir bakmak lâzım...” dendiğinde: Eğer bu sözlerin dinleyen kitle, bu sözü edenin Sophokles hakkında olumsuz düşündüğünü biliyorsa; “Brecht’in ‘Antigone’si nedir, nerededir, bu bilginin kaynağı nedir”, sorularını sormayabilir. Sorulmadığı noktada, herkes, bu sözü söyleyenin otoritesine ve bu otoritenin yarattığı toplumsal psikolojiye teslim olur. Sophokles gömülmüştür, toprağı bol ola. Fakat; hangi temelde? Sağduyusal bilgi temelinde. Neydi bu sağduyunun odak noktası? Sophokles hakkındaki olumsuz önyargı. Ancak; o topluluktan biri çıksaydı da, “siz böyle söylüyorsunuz ama, Brecht’in ‘Antigone’si nedir, nerededir, bize kaynağını söyleyin ya da o oyunu ortaya koyun da bir bakalım, ikisini karşılaştıralım” deseydi, zemin değişirdi. O zaman, bilimsel yöntem işlemeye başlardı. Tez, yanında kanıtını ister. Kanıt yoksa, sağduyusal otorite ağırlık kazanır. Sağduyusal temelde varılan doğrular, alınan kararlar ve ortaya konan sonuçlar özneldir, tesadüfidir, keyfidir.

Bir bilim insanı da öznel ve keyfî olamaz mı? Bilim insanı da insan değil mi yani? Her dakika denetim, her dakika özen, her dakika diken üstünde oturmak olur mu?

Bilim insanı da insandır elbette. Onun da keyfî, öznel olacağı, rastgele konuşacağı, davranacağı yaşama alanları vardır. Örneğin; sevişirken, maç seyrederken, rakı içerken, pişti oynarken... öznel ve keyfî olabilir. Zaten kimse de bilim insanının bu etkinlikleri sırasında öznel mi nesnel mi olduğuyla ilgilemez. Ama bilim, toplumsal bir etkinliktir. Sonuçları da toplumsaldır. Bilim insanı, bu niteliğiyle toplum önüne çıktığında öznel ve keyfî olamaz. Rastlantısal olarak, öylesine konuşamaz. Çünkü toplum, onu kendi alanının bilimsel otoritesi olarak kabul etmiştir. O da buna uygun davranmak zorundadır. Üçüncü sınıf yazar Brecht’in yazdığı “Antigone” ile, Sophokles’in yazdığı “Antigone” arasında benzerlik bulunduğu imasında bulunmasının yaratacağı toplumsal sonuçlar vardır. Hele bu kişi, yazar ve çevirmenlerin örgütlendiği bir derneğin önce kurucu başkanı sonra da onur kurulu üyesi ise.

Bu iddia, açık ve kesin olmak zorundadır ki; “iddia” olsun. O zaman da, daha önce değindim, bu iddia (tez) kanıtını beraberinde getirmek zorundadır. Ancak bu şekilde bilimsel olur.

Ama bu görüş bir “iddia” boyutunda değil de, “ima” boyutunda olursa; bilimsel anlamda kanıt gerektirmez. Çünkü, bilimsel bir iddia değildir. Nedir? Sağduyu temelinde ileri sürülmüş bir görüştür. O zaman da, şu sorun ortaya çıkar: Bilimsel bir otorite sıfatı taşınarak “ima”da bulunulamaz, böyle bir tutum bilimsel anlayışa aykırıdır.

Peki burada olan, nedir?

Bilimsel otoritenin, makas değiştirerek, otoritesini sağduyusal bir zemine taşıması söz konusudur. Örneğin, karpuz yetiştirme konusunda otorite olan birini, otorite olduğu konuda konferans versin diye çağırmışsınız. Adam kürsüye çıkıyor ve iyi karpuz nasıl yetiştirilir diye başlıyor anlatmaya. Yavaş yavaş konuyu kaydırıyor. Karpuzdan, karpuzcuya geçiyor. Ve karpuz yetiştiricisi olan ve hiç sevmediği komşusunun yetiştirdiği karpuzun hormonlu olduğunu, tatsız olduğunu, vitamın değerinin sıfır olduğunu... anlatmaya başlıyor. Konu karpuz iken, karpuzcu komşu oluyor.

Ve elbette, bilimin herkese açık karakterine; yani, bilimsel bilginin, bilimsel yönteme uygun olarak herkes tarafından sınanabileceği gerçeğine uygun olarak, zamansal ve mekansal bir sınırlama yoktur. O gün, orada ve o anda kanıt istenmemiş olması; yarın, bir başka yerde ve bir başka zamanda o kanıtın istenmeyeceği anlamına gelmez. Örneğin; tıp bilimi yıllarca ülseri olan hastalara süt içmelerini önerdi. Sonra yine bilimsel araştırmalar gösterdi ki, zannedilenin aksine, süt ülseri iyileştirmiyor, azdırıyormuş. Yeni kanıtlar, yıllarca süren bir anlayışı değiştirdi.

Coşkun Büktel o toplantıda yoktu ama, sonradan sordu: “O ikinci sınıf Fransız yazarın yazdığı iddia edilen ‘Theope’ nerede?” Üzerinden iki yıl geçti. Kanıt, ortaya çıkmadı. Ama iddia da geri çekilmedi.   

Devlet Tiyatrosu’ndaki kurulları, birbirleriyle ilişkilerini, işleyişlerini ve kurumsal organizasyonu bilmeyen ya da eksik ve yanlış bilen kişiler, durumun vahametini kavrayamayabilirler. Pürüzleri gidermek, akılları berraklaştırmak adına, anımsayalım.

Devlet Tiyatrosu’nda, resmî olarak üç tane kurul vardır: Edebî Kurul, Sanat Yönetim Kurulu ve Disiplin Kurulu.

Edebî Kurul Başkanı, kurulun kendi içinde yapacağı seçimle belirlenir ve otomatikman Sanat Yönetim Kurulu’nun üyesi olur. Genel Müdür, bu üç kurulun da doğal üyesidir, Sanat Yönetim Kurulu’nun da başkanıdır.

Koordinasyon Kurulu, tamamen DT Genel Müdürü’nün kişisel inisiyatifi doğrultusunda oluşturulan, toplanan bir kuruldur. Hiç bir resmî niteliği ve değeri yoktur. Bir tür paylaşım platformudur. Aldığı kararların bağlayıcılığı olmadığı gibi, yürütme gücü de yoktur. Ve hatta, devamlılığı da yoktur.

Bunun ele aldığımız konunun özüyle şöyle bir bağıntısı var: Repertuvar oluşturulması bağlamında bu kurulda değerlendirilen oyunlar, bir önçalışma ile toplantıdan önce belirlenmiş ve toplantıya katılacak ilgililere bir rapor ya da dosya içeriğinde verilmiştir.

Oyunlar, zaten daha önce Dramaturgi bürosuna gelmiş, okunmuş, değerlendirilmiş ve en az bir dramaturgun değerlendirme raporuyla beraber Edebî Kurul’a sunulmuş, orada da incelenmiş ve olumlu kararla bu aşamaya gelmiştir. Yani, bir Edebî Kurul üyesinin, bir oyunla Koordinasyon Kurulu’nda ilk defa teşerrüf etmesi olanaksızdır.

Koordinasyon Kurulu’nun hiç bir resmî niteliği ve hatta varlığı olmadığı için, herhangi bir oyun hakkındaki herhangi bir kuşkuyu bu kurula taşımanın pratik bir yararı yoktur. Gereği de yoktur. Diyelim ki bir Edebî Kurul üyesinde böyle bir kuşku oluştu, bunu Başdramaturg’a ilettiği anda, Dramaturgi Bürosu gereken çalışmayı yapar ve kuşku giderilir. Örneğin, Coşkun Büktel’in “Theope”si üzerine Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun bir kuşkusu varsa, bunu Başdramaturg’a iletmesi yeterlidir. Konu araştırılır. Kaldı ki, “Theope” (Coşkun Büktel’in sitesinde belirttiğine göre) Edebî Kurul’dan -o tarih itibariyle- 15 yıl önce geçmiş. Üzerinde bir kuşku duyuluyor idiyse, uygun bir zemin, şekil ve zamanda dile getirilmesi için hayli uzun bir zaman varmış,  bunu kabul etmek gerekir. Koordinasyon Kurulu, asla bir yazarın oyununu sunduğu ve bu oyunun DT’ye kabul değerlendirmesinin yapıldığı bir kurul değildir. Bunu yapmak, Edebî Kurul’un görevidir ve Koordinasyon toplantısından haftalar önce bu çalışma yapılmış, bitirilmiştir zaten. Koordinasyon Kurulu, o sezon oynanacak oyunların görüşüldüğü, ilgililerin düşüncelerini belirttikleri bir platformdur. Bu kurulun kurulma, oluşturulma sebebi budur ve DT’nin hiçbir kurulu, yetki ve sorumluluklarını Koordinasyon Kurulu’na devredemez. Bu kanunen olanaksızdır.

Kaldı ki, 15 yılın üzerinden iki yıl daha geçtiği ve süre 17 yıla çıktığı halde, Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun sözünü ettiği 16. ya da 17. yüzyılda ikinci sınıf bir Fransız yazarın yazdığı “Theope” ortaya çıkmamış, bilene ve görene rastlanmamıştır.

Şahin Ergüney’in bu konuyu toplantı dışına taşımasını eleştirmek hakça değil. “Kol kırılır, yen içinde kalır” mantığı, hep aynı yenin içinde hep aynı kolun hep aynı yerden kırılması sonucunu doğuruyor. Böylesi bir konunun gizli kalmasında kimin yararı var? Üstelik, Şahin Ergüney, aklında kaldığı kadarıyla anlatmıyor olayı. Elde bir CD ve onun deşifresi var. Yani, tezini kanıtıyla birlikte koyuyor ortaya Şahin Ergüney.

Burada, www.tiyatrom.com sitesinde, bir anket uygulaması yapıldı. Bunun üzerinde de durmak gerekir. Anket, şöyle:

 

Kim Haklı ?

Devlet Tiyatroları Edebi Kurul Başkanı Özdemir Nutku DT repertuar kuruluna sunulan Theope isimli eserle ilgili olarak bu isimle Fransızca bir eser hatırladığını ve aynı olup olmadığının araştırılmasını istemiştir
[toplam 224 oy]

Eğer bir kuşku duymuşsa kesin ithamda bulunmadan araştırılmasını istemesi doğaldır (162)

72.32%

Özdemir Nutku'nun elinde kesin deliller yokken bunu kurulda dile getirip araştırılmasını istemesi yanlıştır, eseri sorgusuz sualsiz, araştırmadan kabul etmelidir. (9)

4.02%

Henüz sadece kurul üyeleri içinde konuşulup kesin bir karara bağlanmamış, kesin bir itham olmayan böyle bir konuyu kamuoyu önünde açıklayıp şaibeyi yaygınlaştırmak hatadır. (53)

23.66%

Sosyolojik olarak anket, karmaşık, zor ve özel uzmanlık gerektiren bir uygulamadır.

“(...) Güncel yaşamımızda, bir konuda bir kişinin fikrini almak için sorular sormak kolaydır. Soru sorma ve sorulan sorulara yanıt verme konusunda herkesin günlük bir deneyimi vardır. Ancak, bilimsel araştırmalarda veri toplamak amacı ile soruların sorulması zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Anket soruları gerektiği gibi ve uygun bir biçimde düzenlenmezse, alınan yanıtlar yanlış ve varılan sonuçlar yanıltıcı olabilir. Soruları iyi seçilmeyen, yanıtları doğru olmayan ve sonuçları yanlış yorumlanan bir anket hiç yoktan daha kötü olabilir. Bir konuda yanlış bilgiler toplamaktansa, hiçbir bilgi toplamamak daha doğrudur.

Bugün, anket tekniğinin inceliklerinden yoksun pekçok kimsenin anket düzenledikleri, uyguladıkları ve elde edilen bulguları değerlendirerek yorumladıkları görülmektedir. Bu nedenle anket sonuçlarını kullanmak durumunda olanların, yanlış karar vermemeleri için dikkatli olmaları gerekir. (...)” (Yöntembilim 1, Bilimsel Yöntem-İbrahim Armağan-Dokuz Eylül Ün. GSF Yay.-İzmir-1983-S: 85)

Başlıbaşına uzmanlık gerektiren bu uygulamanın birkaç temel özelliğini vurgulamak gerekirse;

“(...) – sorular yanıtlanabilir olmalı,

- her soru bir tek önermeyi içermeli. (...)” (Yöntembilim 1, Bilimsel Yöntem-İbrahim Armağan-Dokuz Eylül Ün. GSF Yay.-İzmir-1983-S: 85)

“(...) Anketin uygulanacağı denek kümesinin yapısının önceden bilinmesi gerekir. (...)” (Yöntembilim 1, Bilimsel Yöntem-İbrahim Armağan-Dokuz Eylül Ün. GSF Yay.-İzmir-1983-S: 86)

“(...) – Deneğin sorulara doğru ve samimi yanıt verip vermediğini saptamak için test (sağlama. y.n.) sorularına yer verilmelidir. (...)”  (Yöntembilim 1, Bilimsel Yöntem-İbrahim Armağan-Dokuz Eylül Ün. GSF Yay.-İzmir-1983-S: 86)

“(...) Ancak burada üzerinde önemle durulması gereken noktalardan biri de anketçinin tarafsızlığı sorunudur. Anketçinin açıklamalarıyla denekleri etki altında bırakmaması ve yönlendirmemesi gerekir. Deneklerin sağlıklı yanıt verebilmeleri için özgür olmaları ve etki altında kalmamaları gerekir. Özetle, anketçinin anket konusunda bilgili, nesnel, tarafsız ve anlayışlı olması, anketin güvenirliği için temel koşullardır. (..)”(Yöntembilim 1, Bilimsel Yöntem-İbrahim Armağan-Dokuz Eylül Ün. GSF Yay.-İzmir-1983-S: 89)

Bu noktalardan ele aldığımızda, yukarda verdiğim anketin bilimsellikten uzak ve sonuçları bakımından güvenilir olmadığı görülüyor.

Öncelikle, anketin konusunu açıklayan “Devlet Tiyatroları Edebi Kurul Başkanı Özdemir Nutku DT repertuar kuruluna sunulan Theope isimli eserle ilgili olarak bu isimle Fransızca bir eser hatırladığını ve aynı olup olmadığının araştırılmasını istemiştir” şeklindeki ifadede bilgi yanlışları ve yanlış algılamalara yol açması kaçınılmaz belirsizlikler vardır.

O toplantı “repertuvar” değil, “koordinasyon” kurulu toplantısıdır. İkisi de resmî değildir; Genel Müdür ya da Müdür inisiyatifiyle kurulan, oluşturulan ve oluşturulmaması durumunda DT işleyişinde en küçük bir aksamanın olmayacağı ve yetkililerin sorumlu tutulmayacağı kurullardır. Yukarda belirttim, resmî açıdan yokturlar, yetkileri ve sorumlulukları da yoktur.

Anket sunuşunda, yanlış olarak “repertuvar kurulu” olarak sunulan bu kurulun, kendisine sunulan oyunları “değerlendirme” yetkisine sahip olduğu izlenimi yaratılmaktadır ki, bu yanlıştır. Yetki ve sorumluluk sahibi olmayan ve resmî niteliği bulunmayan bir kurulun böyle bir işlevi ve görevi olamaz; zaten yoktur.

Özdemir Nutku da (ya da bir başkası) bu kuruldan herhengi bir konuyu araştırmasını resmen isteyemez. Bu görevleri DT’de Dramaturgi Bürosu ve Edebi Kurul yapar.

“Theope”nin yazarının, oyununu, değerlendirilmek üzere bu kurula verdiği şeklinde bir izlenim de oluşmaktadır; bu da yanlıştır. Ne “Theope”nin yazarı, ne de bir başka yazarın oyununu sunacağı DT makamı bu kurul değildir. Böyle birşey olmamıştır, olamaz.

Söz konusu ankette, deneğin samimi yanıt verip vermediğini denetleyecek test sorusu yoktur. Bu da bilimsel anlamda eksikliktir. Soruların her birinin, bir tek önerme içermesi gerektiği yönündeki bilimsel tutum da görülmemektedir.

Anketin uygulandığı zaman ve yayın içeriğinin bütünü gözönüne alındığında, yukardaki eksikliklerle birlikte, anketin bilimsel değer taşıdığı ve sonuçlarının güvenilir olduğu iddia edilemez. 

OYÇED’den de söz etmek gerekir...

OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) adlı bir dernek var ve OYÇED’in, yazarların hakkını korumak, geliştirmek için çalışmak gibi bir iddiası var. Ele aldığım olayı OYÇED’in yönetim sorumluluğunu da almış/alan kişilerle konuştuğumda aldığım tepkileri şöyle sıralamak olası:

1 – Canım, hakarete uğramışsa ve kendini haklı görüyorsa, mahkemeye versin.

2 – Ama Coşkun Büktel de Özdemir Nutku’ya saldırıp duruyor.

3 – Özdemir Nutku’nun yaptığı etik değil ama O benim  hocam, ben O’na karşı birşey diyemem.

4 – Coşkun Büktel kendinden ve “Theope”den başka birşey konuşmuyor ki.

Bunlardan hangisi en kötü bahane bilmiyorum. Söyleyeceklerim, şunlar:

1 – Coşkun Büktel’in mahkemeye gidip gitmemesi O’nu ilgilendirir. Konunun özü bakımından, hiç önemi yoktur.

2 – Özdemir Nutku da Coşkun Büktel’e saldırsın. Ya da mahkemeye versin.

3 – Ben Özdemir Nutku’yu Üniversitede ders veren bir Profesör zannediyordum, tekkede vaaz eden şeyh değil. Ne diyeyim, “şeyh uçmaz, mürid uçurur”muş.

4 – Bu da Coşkun Büktel’in sorunu. O istediği konuyu istediği kadar konuşabilir. Ele alınan konuyla ilgisi ne? Benim babaannem de çok konuşurdu ama yaprak sarmasını en güzel o sarardı. Küçük küçük, lokma lokma. Çok konuşmasından şikayetçi olanlar o yaprak sarmalarını yutuverirlerdi. O sırada kimsenin aklına bu sarmayı saranın çok konuştuğu filan gelmezdi. Hafız Hanım (Babaannem hafızdı) yaşlılığın etkisiyle sürekli hastaydı, ağrılardan şikâyetçiydi. Hep bunları anlatırdı. Bir zaman sonra da sıkardı çevresindekileri. Gelini, torunları sustururlardı Hafız Hanım’ı. (Amcam’ın evinde, O’nun ailesiyle birlikte yaşıyordu.) Yaş kemale erdikçe, kendi kendime sorar oldum: “Yahu, acaba haksızlık mı ediliyordu kadıncağıza? Ağrıları gerçekten dayanılmaz boyutta mıydı? Gelini, torunları, gençliklerinin verdiği sağlık ve anlayışsızlık içinde, Hafız Hanım’a haksızlık mı etmişlerdi?” Temel fıkrası geldi aklıma: Temel “hastayum, hastayum” der dururmuş da hani, kimse inanmazmış. Bir gün ölüvermiş. Mezar taşındaki yazı: “Hastayum dedum inanmadunuz. Şimdi n’oldi?”

“Yazarlığın hakkını” savunmadan, ona gereken değeri vermeden, “yazarın hakkını” savunmanın olanağı yoktur.

Bunun şundan ne farkı var: Diyelim, köy kahvesinde biri oturmuş, milletin içinde konuşuyor:

“Çolak İsmayıl’ın karısı va ya... O’nu köyün dışından beri  giderkene gordüm, tarlalara doğru. Bi de bi herif vardı sanki tarlaların o yanında. Kimseyi itham etmek istemiyom da, bu işlerden annıyan biri bi şey etse, bi baksa diyom. Kesin bi şey dimiyom, itham etmiyom da, biri bi baksa diyom...”

Bu, “kimseyi itham etmiyorum ama...” sözü, Antonius’un “Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim” sözünü anımsatıyor bana. Tiradın sonunda ne olur, biliyorsunuz.

Yazının girişinde, Şeytan Minaresi’ni belinden tutup kopararak ikiye ayırdığımı, sırtına olta iğnesi sapladığımı anlatmıştım. Ve ben bu işkenceyi hayvana yaparken, onun can vermeden önce nasıl titrediğini... O titreyiş, benim hayatımın en önemli deneyimlerinden biridir. Bilemiyorum, belki de en önemlisidir. Hani, Peter Ustinov’un “Ellerimin Arasındaki Hayat” diye bir oyunu vardır. Bir bakanın vereceği karar, bir idam mahkumunun kaderini belirleyecektir. Her insanın hayatında öyle an/anlar olur ki, bir hayat, elimizin içindedir. Bu hayat bazan bir sivrisinek, bazan bir karınca, bazan bir kuş... olur. Bazan da bir insan. Bazan tek oğlumuz. Bazan küçük kızımız. Bazan elimizin içindeki hayata karşı bonkör oluruz. Bağışlarız. Bazan da, elimizdeki hayatı belinden tutup koparır, ikiye ayırır, fırlatıp atarız. Bazan o hayat asıl önem verdiğimiz avı yakalamak için bir yemdir yalnızca; o kadar önemsizdir.

Ama bütün hayatlar son bulurken, hayatı taşıyan beden titrer. Son bir kere kasılır ve titrer. Ben bunu biliyorum, titrer. Bunun akılla, mantıkla, hayatı taşıyan bedenin entelektüel durumuyla, insan olup olmadığıyla ilgisi yoktur. Her canlı varolmak, varlığını sürdürmek, canının yanmamasını sağlamak ister. Yaşamak ister.

“Empati” kavramını tiyatro insanları kadar sık kullanan başka bir kesim var mıdır, bilmem. Ama “katharsis” kavramını en sık tiyatro insanlarının kullandığına dair kesin bir inancım var.

Tiyatro sanatı, bir canlıyı belinden tutup kopararak ikiye ayırdığınız zaman onun duyacağı acıyı, bu eylemi yapmadan duymak ve duyurmak sanatıdır. Can verirken titreyip, kasılmak yerine; “kimse can vermesin, kimse belinden tutulup koparılmasın, kimse ölümcül titremeyi, kasılmayı yaşamasın, bilmesin” çabalamasıdır.

Hayat kitaptan öğrenilmez. Kitaplar, insanlara yaşadıklarını yorumlamayı öğretir. Hayatında bir tane Şeytan Minaresi’ni kabuğundan zorla çıkarmamış, belinden tutup koparmamış birinin şu yazdıklarımı anlaması olanaksızdır. O son titreyiş anlatılmaz ki. Ben o son titreyişin ve kasılmanın dıştan ve bendeki etkisi oranında edindiğim bilgisini verebilirim yalnızca. Ama, bu deneyim, bana başka bir şey daha öğretti: Eğer istersem, zorunlu olursam, kendimi güvende hissetmezsem, varolmak için başka seçeneğim kalmadığına inanırsam; kıyıcı olabilirim. Bu, sanatın iki uçlu gerçeğinin doğduğu noktadır.

Sanat yalnızca “yapıcı” değildir. Sanat, en dehşetli “yıkıcı”dır ve bu da onun doğasında vardır. Kız çocukları edepli büyüsün diye cinsel organsız bebekler vardı/var ya! “Yıkıcı” olmayan bir sanat ve sanatçı tasarlamak, cinsiyetsiz insanlar üretmekten farksızdır.

Süregiden toplumsal ve siyasal sistem; bu süregidişi destekleyecek sanatsal ürünler ve böylesi ürünler verecek sanatçı kişilikler olsun ister. “Yapıcı sanatçıları” ve “yapıcı sanatı” alkışlar, yüceltir. “Yıkıcı sanat” ve “yıkıcı sanatçı” ayrıksı, “e o da olacak tabii” diye göstermelik bir hoşgörü ve müzelik bir ayrıntı olarak algılatılmaya çalışır, böyle sunulur. Oysa tam tersidir. Sanatın doğası, yıkıcı, yok edici ve ancak bundan sonra ve bu yıkıntının üzerine “yapıcı”dır. Sanatçının bizzat kendisinin ya da sanatının “yıkıcı” olduğu kadar “yapıcı” da olması ondan beklenemez, istenemez. Böyle olabilir; ama böyle olması zorunlu değildir. Sanatçı yıkabilir ve dönüp arkasına bakmadan çekip gidebilir.

Süregiden düzen, sanatçıyı “terbiyeli çocuklar” arasından seçer. Bu doğaldır. Terbiyeli çocuklar, yıkıcı değildirler. Kötü söz söylemezler. Söz dinlerler. Uzlaşırlar. Kavga, gürültü, patırtı çıkarmazlar. Yıkıcı sanatın çocukları kakadır. Bağırıp çağıran, huysuz, huzursuz, kavgacı, gürültücü, patırtıcıdırlar. Kaka çocuklar ancak öldükleri zaman düzen tarafından       -bazan- sahiplenilirler. Artık kristalize oldukları için, kaka tarafları düzen tarafından törpülenir, ölü kakalar cici ölülere dönüştürüldükten sonra sevilirler.

Oysa, tarihin bize gösterdiği bir gerçek var: Sanat, kaka çocukların işidir. Gerçek yaratıcılar onların arasından çıkar. Terbiyeli çocuklar da onların eteğine tutunur, onların açtıkları yolda ilerler ve onların önüne geçerler.

Kaka çocuklar dışlanırlar...

“Göt”e ne denir? Bunun yanıtı herkese göre, kendincedir. Can Yücel, “göt”e “göt” dermiş. Sever misiniz Can Yücel’i? Ben çok severim. Hiç de terbiyesiz bir adam gelmez bana. O bir şairdir. İyi bir şair, ben onu bilirim. “Bizim köyde göte göt derler” sözü O’nun. Hangi ortamda, nasıl söylendiği filan, çok eğlenceli. Gerçi efsanedir, bilinir, internet ortamında da pek yaygındır ama olsun. Ben buraya da alayım:

Can Yücel, şiirlerinde “göt” sözcüğünü çok kullanır ya, bu yüzden mahkemeye verilmiş. Savunmasında bir fıkra anlatmış:

“Bir köyde ateşli bir hasta varmış. Köylüler, hastayı kasabadaki doktora götürmüşler. Doktor hastayı muayene etmiş ve fitil kullanılması gerektiğine karar vermiş. Köylülere, köye döndüklerinde hastaya fitili anüsten vermelerini söylemiş. Köylüler  'tamam' demişler, hastayı alıp köye dönmüşler.

Fitili hastaya verecekler ama, anüsün ne olduğunu bilen yok. Köydeki herkese sormuşlar, en bilgelere bile, ama kimse bilememiş. Fitili verememişler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmekte. Bunun üzerine köylüler, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar vermişler ama kimse bu işi yapmaya  yanaşmamış. Öyle ya, koca devletin koca bir doktoru! Ha deyince rahatsız edilir mi? Neyse durumun vahameti üzerine Muhtar bu görevi üstlenmiş. Bütün köylü toplanmışlar santrale, Muhtar doktora telefon etmiş, ‘biz ne yapacaamızı bilemedik dohtor bey’ demiş.

Doktor’un söylediklerini dinledikten sonra,  Muhtar köylülere dönmüş: ‘Doktor makattan verin dedi’ demiş. Herkes birbirine bakmış.

Makatın ne olduğu da bilinemeyince, yine tüm köye sormuşlar. Olmamış, komsu köylere birilerini yollayip sordurmuşlar ama makat ne bilen çıkmamış. Hasta gitti gidecek, ateşler içinde yanıyor.

İhtiyar Heyeti toplanmış. Son çare olarak, doktora bir kere daha telefon edilmesine ve sorulmasına karar verilmiş. İş yine Muhtar’a kalmış. Muhtar, ‘çok kızacak, çoook...’ diye söylene söylene geçmiş telefonun başına. Durumu yine anlatmış. Doktorun söylediklerini dinledikten sonra, yüzü allak bullak,  yine köylüye dönmüş: ‘Demiştim çok kızacak diye..’ demiş. Köylüler heyecanla sormuşlar: ‘Ne dedi?’ Muhtar yanıtlamış: ‘Götüne sokun dedi.’

Can Yücel, bu fıkrayı anlattıktan sonra, savunmasını şöyle bitirmiş: “Ne diyeyim Hakim Bey, bizim köyde göte göt derler.”

Şimdi, bu edepsiz herifin (Can Yücel) göte göt demesinin bana göre en güzel örneğini -bir soluklanma arası olarak- sunuyorum; “Sevgi Duvarı”:

 

Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa

Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi

Dilimizde akşamdan kalma bir küfür

Salonlar piyasalar sanat-sevicileri

Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni

Yakanda bir amonyak çiçeği

Yalnızlığım benim sidikli kontesim

Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

 

Kumkapı meyhânelerine dadandık

Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilâkisi

Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar

Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi

Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri

Çöpçülerin elleriyle okşardım seni

Yalnızlığım benim süpürge saçlım

Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

 

Baktım gökte bir kırmızı uçak

Bol çelik bol yıldız bol insan

Bir gece Sevgi Duvarını aştık

Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki

Başucumda bi sen varsın bi de evren

Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

Yalnızlığım benim çoğul türkülerim

Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

 

Coşkun Büktel, bana da kızdı. “Halkının Atı Olmak” diye bi yazı yazdım, “isim ver isim, korkak...” filan diye yazdı. (Büktel'in editör notu: Büktel'in tam olarak ne yazdığını görmek için "tıklayınız!") Ben de egosu yüksek biriyim, inatçıyım... Şöyle, içim bir diklendi:

“Ben her yazımı bir kişi için ve bir kişiyle polemik olsun diye yazmıyorum. Olgular, kişilere indirgenmeden ele alınırlar. Burjuva sınıfını eleştiren bir yazı yazacak olsam, senin aklına uyup, Türkiye burjuvazisinin tek tek isim listesini mi çıkaracağım. Sen sosyolojiyi inkâr mı ediyorsun”, diye sormak geçti aklımdan. Ya da doğrudan, “cahil” diyebilirdim. “Yok”, dedim kendi kendime sonra, “kızmana gerek yok. Sana ‘korkak’ diye saldırarak, provoke etmeye çalışıyor. Seninle iletişim kurmaya çalışıyor...” Sidikli kontesini takdim ediyordu Coşkun Büktel bana...

Ben de, ‘korkak’ diye çağırılmaktansa, daha kibar bir şekilde hitab görmeyi arzu ederim. Ama öyle bir âlemde yaşıyorum ki... Beni korkutan “Sevgili Coşkun” diye hitab görmek. Bana “Değerli Coşkun”, “Sevgili kardeşim”, “Değerli yazar dostum”, “Sayın Coşkun Irmak” diye hitab edildiğini duyduğum zaman, elimde değil, tüylerim kabarıyor, savunma reflekslerim alarma geçiyor. “Ulan Coşkun” diyen birinden korkmam. Çünkü, belli ki, kendini, varlığını ortaya koyarak çıkıyor karşıma. Mertçe bir çıkış yani. Teke tek, karşı karşıyayız demektir. Can baş üstüne.

Beni korkutan, terbiyesi ve nezaketi kurumlaşmış tiplerdir. Çünkü onlar, tek başlarına göründükleri anda bile kalabalıktırlar. Onlarla teke tek kavga edemezsiniz. Düello edemezsiniz örneğin, koç gibi teke tek vuruşamazsınız. Siz ortada kalırsınız ama onların yerine sizinle uşakları, hizmetçileri dövüşür. Mahkemeler, avukatlar, hakimler, kurullar, kurallar, tüzel kişiler, müşavirler, mübaşirler, ağırbaşlı bürolar, sekreterler, siyah deri koltuklar, bilmemnelerle muhatap olursunuz. Size insan kılığında selam verirler, fakat bir bakarsınız insan gitmiş, profesör gelmiş. Sonra bir bakarsınız, o profesör müdür, genel müdür olmuş. Sonra başka bir gölge, başka bir şekil. Bir gölge oyunu başlar, sürer gider.

Bir sanatçının yaratabileceği en büyük sanat eseri, kendi kişiliğidir. Kim ki kendi kişiliğiyle ortadadır, ondan zarar gelmez. Bütün korkaklar, yetersizler, kurumlaşmış terbiyelere sığınırlar.

Bu toplumda ağırbaşlı olmak, nazik, kibar olmak, kızmamak, her olumsuzluğa dingin, sâkin ve huzur saçan bir yüzle yaklaşmak konusunda adeta baskı görerek eğitildik. Kimse bize çıkıp da; “Kızdığınız, haksızlığa uğradığınız zaman feveran edin. İçinize atmayın, dış odaklardan yardım ve himmet beklemeyin; kızmak, ağlamak, bağırmak da insanî bir davranıştır ve böyle yapanlar, yapmayanlardan daha az muteber değildir” demedi. Ama, böyle. Bu toplumun neredeyse tamamı antidepresan ilaçlarla ayakta duruyor. Ancak beynini uyuşturarak hayatına tahammül etmeye çalışıyor.

Bu mesele sınıfsaldır.

Burjuva alçakgönüllü, güleryüzlü, kibar, nâzik bir insandır. Kızdığı zaman, insanı “çirkinleştiren” hiç bir davranışı göremezsiniz onda. Neden? Kızdığı zaman burjuvanın çirkinleşmesine gerek yoktur da ondan. Burjuva neden bağırıp çağırsın, öfkeden köpürsün ki? O işini sükûnetle, itidalle, şıpınişi halleder. Polis onundur. Avukatlar onundur. Kanunlar onundur. Mahkemeler onundur, teknoloji onundur, üniversiteler onundur, bürokrasi onundur, ahlak onundur, yetmezse mafya onundur, korumalar onundur.

Kızmak, öfkeden kudurmak, bağırmak çağırmak, halkın payına düşer. Haksızlığa uğrayan ve hakkını arayacağı yolların tıkandığını gören insan ne yapsın?  Kızar. Bağırır. Bağırırken ağızı kocaman açılır, gözleri dışarı uğrar, sesi çatlar patlar, damarları derisinden dışarı fırlar, ağızından salyalar akar... Çirkinleşir, pisleşir.

Asıl çirkinlik, bu insanları bu duruma getiren iki yüzlü burjuva ahlakıdır. Ondan sonra da, “öfke iyi bir şey değildir. Sâkin olun...” filan diye damardan erdem basarlar. Kimler? Yolları tıkayan ikiyüzlüler.

Kurumsallaşmış burjuva nezâketi, en büyük ikiyüzlülük ve en büyük terbiyesizliktir. En büyük terbiyesizlikler bu maske altında, kurumsal ve örgütlü olarak gerçekleştirilir.

O kibar ve nâzik, itidalli ve sükûnetli burjuvanın sınıfsal varlığına hakaret edin bakalım... Sınıfsal varlığını tehdit edin. Gerçek yüzünü o zaman görürsünüz. Ne sükûnet kalır ne itidal. Burjuvayı kibarlaştıran, güce sahip olduğunun farkında olmaktır. O gücü yitireceğini hissetsin de bak...

Nihat Genç var. Temel düşünsel referansları benimle aynı olmamasına karşın, muhalif tavrını beğendiğim biri yazar. O da terbiyesizin teki. Ağız dolusu küfür ediyor.

“(...) Baharın ilk günü, liseli bir genç kızla sevgilisi mutlulukla parkta bir bankta otururken... Yapraklar yeni yeni fışkırıyor. Coşkuyla etraftaki ağaçlara bakınıyorlar. Polis arabası gelir ve zınk diye önlerinde durur. Kimlik sorar. Bela getirici güvenlik kuvvetleri. Sabah sabah sevgilileri karakola götürür. Manzaraya dalıp hayallere daldıkları o anda kendilerini polis arabasının arka koltuğunda bulurlar. Neye uğradıklarına şaşırmış, panikle, ağlamaklı konuşurlar. Kızcağız kimliğini unutmuş.

Akşama doğru, onlarca motosikletli polis parka gelir, bütün sevgililere tek tek kimlik sorar, günlerce, her gün. Kimlik soruş tarzları, yürüyüşleribakışları, aralarında gülüşleri. Ağaçlardaki çiçekler korkunç bir çığlığa dönüşür. Polisin o kadar haklı güvenlik sebepleri vardık ki, birşey söyleyemezsin. Baharın tatlılığı, yumuşaklığı yok olup gider. Bir değil, iki değil. Uykunun ortasında sabahın beşinde uyandırılmış bir surat hediye edilir sana. Oturup ne yazacaksın, böyle bir toplumda yazar olup ta ne olacak. Polis görevini yapıyor, hepsi doğru, bin yıldır doğru. Birazdan öfkeyle birini tartaklayan, sinirleri gerilmiş bir adam olursun! Laf anlatmak mümkün değil. Toplumdan ve hayattan umudun kalmaz. Bir uğursuz gün daha başlar. Polis konuşur, oydu, buydu, şuydu, sonuna kadar haklı çıkar! Basit bir sabah yürüyüşü, en ağır yükün altına girmiş bir köleye dönüştürür seni.

Bakıyorsun, yukarı semtlere güçleri yetmiyor. Aşağı semtlerde önüne gelene. Parayı bulan polisten kurtuluyor. Bilkent’de, insanlar toplumun elli yıl önünde bir hayat sürerken, burası, toplumun elli yıl gerisinde. Devletin siyaseti de bu: Ver Allah’ın verdiğine, vur Allah’ın vurduğuna. (...)

Gün geçtikçe hepimiz polisleştik. Bir cinayet romanı düşünün, cinayetin nasıl işlendiğini ayrıntılarıyla bulmaca gibi süsleyip anlatıyor. Neden öldürülmüş, ölen kimmiş, pek üzülmeyiz, zihnimiz kurguya takılmıştır, nasıl öldürüldü? Eskiden sokakta öldürülmüş bir adam görüldüğünde halk yanıbaşına gelip: ‘Yazık... çocukları ne olacak... vah vah çok da gençmiş...’ derdi, toplum zihniyeti değişti, aynı ölü başında toplananlar bugün şöyle düşünüyor: ‘Ne bok yemiş... hangi dolaplara karışmış... kimin adamıymış...’ (...)” (Edebiyat Dersleri, “Kimlik”-Nihat Genç-Cadde Yay.-İstanbul)

Asıl terbiyesizlik, iki yüzlü burjuva ahlakını görmezden gelip, o iki yüzlü ahlakın zıvanadan çıkardığı insanlara “ahlaksız”, “terbiyesiz” demektir. Çaresizliğin öfkesidir o.

“(...) Oysa, sanat, gerçekten, götünle havada kuş tutmak gibi çok zor ve çok yorucu bir iştir. (...) Hemen her şeye yaptım oldu, yazdım oldu kolaylığında reklam edenler, sahiden yazmaya, farklı, orijinal fikirler, düşünceler sergilemeye gelince, kabızlıkla karınlarının şiştiğini görürüz. (...) 60’lı yıllarda Kemal Tahir’i kovdular, şimdi biz ne bok yedik diye hayıflanıyorlar. (...) Aslında hayatları bu avuntuyla rakı masalarında acı acı ossurmanın tarihidir. Götü boklu krallıklarını, yani, ancak üç beş çocuğa inandırdıkları krallıklarınının çökmemesi için... (...) Miskin, hödük, bu odun yığınlarının bu laflarını dinleyen de kalmadı, atın gübesini eşeleyen kargalar gibi, otuz yıldır bıkmaksızın...(...)” (...)” (Edebiyat Dersleri, “Kimlik”-Nihat Genç-Cadde Yay.-İstanbul)

Bütün devrimler bu öfkeden doğmuştur. Bundan sonra da böyle olabileceği, sosyolojik olarak öngörülür.

“İdama mahkum edilmiş bir kadına tecavüz etmek suç değildir”, desem, ne dersiniz? Olmaz, değil mi? Karşı çıkarsınız. “İdama mahkum olmuş olsa bile, hukuk onu korur”, dersiniz. Coşkun Büktel’in tepkilerinin biçimini beğenmiyor olabilirsiniz. Ama bu, O’nun haklarına saygı göstermemeyi; haksızlığa uğradığı zaman görmezden gelmeyi haklı kılmaz. Tam tersine, görüşlerini beğenmediğiniz, tepkilerine katılmadığınız birinin haklarına sahip çıkmak, insanları yüceltir, güzel ve doğru insani gelenekleri güçlendirir.

Madımak Oteli’nde insanları kıstırıp yakanlar, suçlarını örtmek için dediler ki: “Aziz Nesin halkı tahrik etti. Tahrik etmeseydi, bu yakılma olayı da olmazdı.” Deniyor ki; “Coşkun Büktel daha önce Özdemir Nutku’ya hakaret etmişti.” Eh, Coşkun Büktel, Özdemir Nutku polis olmadığı için dua etmeli. Eğer öyle olsaydı, demek ki Coşkun Büktel’i karakola çektirecek ve falakaya yatıracaktı. O zaman, “E ama Coşkun Büktel de hakaret etmişti...” mi diyecektiniz? Aradaki fark ne?

Bir boksör, ringde yenildiği rakibini sokakta kıstırıp, kural tanımaksızın ve rakibin beklemediği anda saldırarak döverse; bu durumda şöyle mi diyeceğiz: “Ama geçen gün O da O’nu dövmüştü...”

Bilimsel yöntem ve bilgi sayesinde kazanılan otorite ancak bilimsel zeminde ve yöntemle kullanıldığı zaman geçerlilik kazanır. Etik olarak, bir boksör bile, boks tekniğini günlük yaşamında kullanmaz. Coşkun Büktel’in küfür ettiği kişiler de Coşkun Büktel’e küfür etsin. Mahkemeye versin. Ama kimse Coşkun Büktel’in adının dokuza çıkmışlığından ve sekize inmezliğinden yararlanarak; Coşkun Büktel’e tepkili koronun büyüklüğüne ve kalabalıklığına sığınarak, “nasılsa sessiz kalınır...” düşüncesine güvenerek saldırmasın.

Coşkun Büktel’in haksızlığa uğramış olması için ne olması gerekiyor? Lübnan’a gidip, İsrail bombalarına hedef olması mı? İran’a gidip, molla rejiminin şeriat hukuku tarafından idama mahkum edilmesi mi? Zeugma’da mozaik bir zemine zincirlenip, yükselen baraj sularının altında kalması mı? İllâ ki uzak diyarlar ve hümanist bir romantizm rüzgârı mı gerekiyor?

Fransız tiyatrosu, Jean Genet’yi ahlak ve namus timsali olduğu için mi baştacı ediyor? İngiliz tiyatrosu Marlow’u hacı mı biliyor? Belki İbsen puştun tekiydi, hatta bir halk düşmanıydı? Ne yapalım Coşkun Büktel’in ağızı bozuksa? Terbiyesizse? O’nunla arkadaş olmayıveririz. Konuşmayıveririz. Ama sapla samanı ayırmak gerek: Coşkun Büktel değil ki burada önemli olan? Bir yazarın haksız ve mesnetsiz bir şekilde suçlanması, itham edilmesi. Üstelik, en tehlikeli biçimde: Açıkça değil de, ima yoluyla, her an çark etmeye elveren bir üslupta.

“Coşkun Büktel ‘bu boş işlerle’ uğraşacak yerde, başka oyunlar yazması iyi olur”, deniyor bir de... Coşkun Büktel’in yeni oyunlar yazmasını ben de isterim. Ama, gerçekten! Lafı başka yere kaydırmak, ortada duran sorunu gözden kaçırmak adına değil. Coşkun Büktel’in başka ve yeni oyunlar yazması ya da yazmaması, O’nun dışındakiler için bir dilekten, temenniden öte gitmez. Ama bu da sonuçta, Coşkun Büktel’in kendi bileceği iş. 

Sonra, bir Haldun Dormen çıkıyor ve “Türkiye’de yazar yetişmiyor. Tiyatronun varolabilmesi için yazar fışkırması gerekir” diyor. Der...

Kurtlar öküzlerden, öküz sürüsüne saldırmamak için, sürüden bir tanesinin kendilerine verilmesini istemişler. Öküzler de, sürüyü kurtarmak için, içlerinden birini feda etmeye karar vermişler. Sarı Öküz böğürmüş: “Bunlar bu kadarla kalmaz, içinizden birini bile vermeyin.” Öküzler, Sarı Öküz’ü dinlememiş. İçlerinden birini kurtlara vermişler. Kurtlar, kendilerine verilen öküzü parçalayıp, yemişler. Öküz sürüsü bir zaman için rahat etmiş. Fakat kurtların karnı yine acıkmış ve yine öküz sürüsüne yanaşmışlar. Bir öküz daha istemişler. Öküzler düşünmüşler, taşınmışlar, çoğunluğu kurtarmak için, içlerinden birini daha kurtlara vermeye razı olmuşlar. Sarı Öküz yine böğürmüş: “Yapmayın! Birbirinize sahip olun, içinizden birini bile vermeyin bunlara, bunun sonu iyi olmaz...” Öküzler, Sarı Öküz’ü yine dinlememiş. İçlerinden birini daha vermişler kurtlara. Kurtlar onu da parçalayıp, yemişler... Ve sonra...

Sonra, Ortaköy sahillerini Türkiye’nin doğu sınırını zanneden fışkırma tiyatrocu da çıkar, işte böyle der.

Ben OYÇED’de tehlikeli bir terbiyelilik, sessizlik ve uyum çabası seziyorum. OYÇED’in DT Edebî Kurulu’nda temsilci bulundurmak gibi bir amacı var, bunu biliyorum. İkinci sınıf Fransız yazarın “Theope”si iddiası ve Coşkun Büktel’in buna itirazı karşısında sessiz kalan bu derneğin, Edebî Kurul’da temsil edilme olanağına kavuşursa, objektif olup olmayacağından kuşku duyarım.  

(Esasen, bir yazar ve çevirmen derneğinin DT Edebî Kurul’unda ne işi var, anlamak zor. Bu, varolan yapıyla bütünleşme, onun bir parçası olma, onun olumsuzluklarına karşı direnç kaybı ve parçalanma demektir. Çünkü ister istemez, Edebî Kurul’da yer alan dernek temsilcileri, “seçici” olacaklardır. Bu seçiciliğin ölçütleri, DT’nin ölçütleriyle ne kadar bağdaşacaktır? Dernek temsilcileri de yazar ya da çevirmen olacaklarına göre; buradan bilindik spekülasyonlar doğacaktır. Bakanlık koridorlarını, DT binasının üçüncü kat kırmızı halısını aşındıran yazar ve çevirmenler türeyecektir. Kuşku zihinleri kemirecek, gruplaşmalar oluşacak ve dernek olanaklarını kendi çıkarları için kullandıkları iddiasıyla birileri birilerini suçlayacak ve dernekten istifalar başgösterecek, yeni bir dernek kurulacak...tır. Beni gamlı baykuşlukla suçlayacak olanlara sözüm şudur: Sakalı değirmende ağartmadım ben. Bir oyun yazarları derneğinin amacı, DT pastasından pay alma uğraşı olamaz. Bunun için, bir pazarlama şirketi ya da ajans kurmak daha işlevsel olurdu. Büyük balık, küçük balığı yutar. Almanya’da “Yeşiller Hareketi” vardı, anımsarsınız. Toplum inisiyatifi olarak ortaya çıkan bu hareket önce partileşti, sonra genel seçimlere girdi, başarılı oldu, milletvekilleri çıkarıp parlamentoya girdi ve özünü yitirdi, yok oldu gitti.)

Sorun, Sarı Öküz’ün dediğini yapıp yapmamak sorunudur. Yoksa, Coşkun Büktel sorunu değil. Artık herkes biliyor, faşizm böyle başlar; ayrıştırarak. Toplumun geri kalan çoğunluğu tarafından, “giderilmeleri” önemsenmeyecek, hatta hoş karşılanacak kesimlerden başlanır. Önce Yahudiler giderilir. Kalanların sesi çıkmaz. Sonra komünistler. Ses yoktur. Sonra sosyaldemokratlar. Sonra... Faşist olmayan herkes.

Bilimsel yöntem çerçevesinde Coşkun Büktel’in yanlışı yok mu? Var. Örneğin, Coşkun Büktel, “Özdemir Nutku Yalan Söylemediyse Belge Göstermelidir” adlı yazısında şöyle diyor:

“(...) DT yönetimince 15 yıldır bir mafya sırrı gibi gizlenen ret gerekçesini sonunda öğrenebildik. (...)”

Burada, eldeki somut ve bilimsel verileri, sezgisel bir zemine aktararak; eldeki verilerin zorunlu sonucu olarak ulaşılamayacak; o verilerin formel değerini aşan bir sonuç konuyor ortaya. Yani; eğer Coşkun Büktel, söz konusu olan koordinasyon toplantısından bu güne kadar geçen iki yıllık süre için böyle bir akıl yürütme yapsa ve sonuca varsa; bu FORMEL açıdan doğru olur. Çünkü; o zamandan bu yana geçen iki yıllık süre içinde Coşkun Büktel’in “Theope”si DT’de oynanmamıştır ve iki yıl önce böyle bir olumsuzluk yaşanmış olduğu için; bu bir sebep olarak görülebilir. Ama yine belirteyim, FORMEL açıdan. Bunun gerçekten böyle olup olmadığı, kanıtlanmaya muhtaçtır. Yaşanan an, olay, gerçek; zamanda geriye doğru işlemeyeceği ve geçmişte yaşananlara etki edemeyeceğine göre, Coşkun Büktel’in “Theope”sinin, DT Edebî Kurulu’ndan geçtikten sonra 15 yıl boyunca sahnelenmemiş olmasının gerekçesi olarak, Prof Dr. Özdemir Nutku’nun söylediği kuşkuyu görmek, FORMEL olarak olanaksızdır.

Ben, www.tiyatrom.com adlı sitenin editörü olan Ertuğrul Timur’un, sitesinde istediği yazıyı yayınlamak, istemediğini yayınlamamak gibi bir hakkının -eşyanın tabiatı gereği- tartışılmaz bir şekilde var olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki Coşkun Büktel’in bir sitesi var ve orada yalnız kendi istediği, seçtiği konuları gündeme getiriyor, Ertuğrul Timur da öyle yapıyor. Ama kimse kimsenin yerine geçemeyeceği ve herkes kendisi olduğuna göre; farklı kişilerin farklı seçimlerine saygı duymak gerek. Bu, yapılan seçimlere karşı çıkılmaz, tartışılmaz demek değildir ama, sansürcülük bu olmasa gerek. Çünkü konuya böyle bakarsak, herkes herkesi sansürcülükle suçlayabilir. Çünkü hiçbir internet sitesi, herkesin önemli bulduğu bütün konuları gündeme getiremez. Mutlaka, birilerine göre bir eksiği olacaktır. Herkesin eleştiri hakkı, site sahibinin de seçme hakkı vardır. Ele aldığım konu bağlamında Ertuğrul Timur’un eleştirilecek yönü, sitesine taşığıdı konuyla ilgili yeterli araştırma yapmadığı için eksik ve yanlış bilgilerle yayın yapması olabilir. Bu nedenle, yukardaki açıklamaları yaptım. Bilgi eksiklikleri ve yanlışlar giderildikten sonra, Ertuğrul Timur’un “Ben de olsam Özdemir Nutku’nun yaptığını yapardım” diyeceğini sanmam. “Yaşasın Sansür” başlıklı yazısında, Coşkun Büktel’e karşı oluşan duygusal tepkisine kapılmış olduğunu ve bu yüzden “Yaşasın Sansür” diye bir slogan attığını, bununla “ironi” yapmaya çalıştığını düşünüyorum. Ama böyle de olsa, hoş bir etki yaratmıyor.

Bu yazıyı yazma hengâmesi içinde, sabahtan geceyarısına kadar bilgisayar başında kaldıktan sonra uyumak üzere yattığım bir geceydi... Uykum vardı, kafam yorgundu, işim daha bitmemişti ve ertesi sabah kalkıp verimli bir şekilde çalışabilmem için uyumam gerekiyordu ve kendimi buna zorluyordum. Ama beynim istim üzerindeydi ve kendi başına işlemeye devam ediyordu. Uykuya dalamıyordum ama uyanık da değildim. Bir düşünce silsilesi akmaya başladı. Bilincim tam olarak açık değildi ve düşünce akışını denetleyemiyordum ama tam bir uyku durumunda da olmadığım için, bu akışı “rüya” olarak adlandıramıyordum. Nasıl tanımlayacağımı da bilemiyordum ve akış sürerken, bir yandan da bu tartışma sürüyordu kafamda. Ne kadar zaman bu şekilde yattım bilmiyorum. Fakat sonunda, yazıya dökmeden rahatlayamayacağıma karar verdim. Daha kötüsü, ertesi gün uyandığımda bunları anımsayamayabilirdim ve o zaman da kendime çok kızardım, “neden kalkıp yazmadım” diye. Kalktım ve yazdım. Kurosawa’dan, Fassbinder’den eksiğim mi var? Onlar nasıl rüyalarını filmlerine koymuşlarsa, ben de rüya ya da benzeri şeyimi yazıma koyarım.

Rüyamda ya da düşünce silsilemde ben, ben olduğum halde, benden bağımsız bir şekilde, bir öykü kurguluyordum. Öyküyü baştan sona defalarca yeniden düşündüm, kurguladım ve her defasında geliştirdim. Unutmamak için kalkıp yazdığım, aklımda kalan en son biçimini sunuyor ve yazımı bununla bitiriyorum:

Pollyanna, arkadaşı Kırmızı Başlıklı Kız’ın hasta olan babaannesini ziyarete gitti. Babaanne, yatağında yatıyordu. Pollyanna’yı görünce, O’na sordu:

“Zamanını ne diye benim gibi hasta bir kocakarının yanında harcıyorsun? Arkadaşlarının yanına gitsene?”

Polyanna yanıt verdi:

“Zamanımı sizin yanınızda geçirmekten çok memnunum. Sizinle konuştukça, deneyimlerinizden yararlanıyor ve aradaşlarımın yanına döndüğümde daha olgun ve birikimli oluyorum. Bu da onlarla olan ilişkilerime yansıyor. Aslında ben size iyilik yapmıyorum, siz bana iyilik yapıyorsunuz. Sizin bana iyilik yapmanızı sağladığımı bilmek de beni ayrıca memnun ediyor.”

Babaanne, iç çekti. Sıkıntılı sıkıntılı sordu:

“Bugün bana ne anlatacaksın?”

“Bir öykü.”

“Ne öyküsüymüş?”

“Denizyıldızları ve bir adam üzerine.”

Babaanne, gözucuyla komidinin üzerinde duran saate baktı:

“Hemen başla ve fazla uzatma.”

“Şair ve bilim adamı Lauren Iseley, bir gün sahilde yürüyüş yapıyordu. Uzakta danseder gibi hareketler yapan bir adam dikkatini çekti. Merak edip, ona doğru yürüdü. Yaklaşınca, adamın yerden bir şey alıp denize attığını, sonra birkaç adım koşup aynı hareketi sürekli tekrarladığını gördü. Biraz daha yaklaşıp adamı selamladı:

‘Ne yapıyorsun böyle?’

‘Okyanusa denizyıldızı atıyorum.’

‘Denizyıldızı mı?’

‘Evet.... Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları hemen suya atmazsam az sonra ölecekler.’

‘Ama görmüyor musun, kilometrelerce sahil var ve baştan aşağıya denizyıldızı dolu, üstelik yarın aynı şey yine yaşanacak. Ne farkeder?’

Adam eğildi, yerden bir denizyıldızı daha aldı, Lauren Iseley’e baktı. Elindeki denizyıldızını göstererek:

‘Onun için fark eder’, dedi ve denize fırlattı.”

Babaanne, saate baktıktan sonra, Polyanna’ya sordu:

“Bitti mi?”

“Bitti.”

“Gına geldi, biliyor musun?”

“Yatmaktan mı?”

“Hayır. Bu öyküyü dinlemekten. Dün Pamuk Prenses geldi, yanında beyaz atlı bir herif vardı. Yatağımın ucuna kadar atıyla geldi görgüsüz. İkisi birden, birbirlerinin sözünü keserek, arada küsüp barışarak, bu öyküyü anlattılar bana. Neyse ki Yedi Cüceler gelip götürdüler onları. Ondan önceki gün Külkedisi, ondan önceki gün Uyuyan Güzel. Uyuyan Güzel iki de bir esniyordu. Ben ondan önce uyumuşum, uyandığımda yoktu. Bıktım artık. Şimdi kulaklarını dört aç ve beni iyi dinle:

Şair ve bilim adamı Lauren Iseley, bir gün sahilde yürüyüş yapıyordu. Uzakta danseder gibi hareketler yapan bir adam dikkatini çekti. Merak edip, ona doğru yürüdü. Yaklaşınca, adamın denizden bir şey alıp karaya doğru fırlattığını, sonra birkaç adım koşup aynı hareketi sürekli tekrarladığını gördü. Biraz daha yaklaşıp adamı selamladı:

‘Ne yapıyorsun böyle?’

‘Karaya denizyıldızı atıyorum.’

‘Denizyıldızı mı?’

‘Evet.... Güneş alçaldı ve sular yükseliyor. Eğer onları hemen karaya atmazsam ölmezler.’

‘Ama görmüyor musun, kilometrelerce kıyı var ve baştan aşağıya denizyıldızı dolu, üstelik yarın aynı şey yine yaşanacak. Ne farkeder?’

Adam eğildi, yerden bir denizyıldızı daha aldı, Lauren Iseley’e baktı. Elindeki denizyıldızını göstererek:

‘Benim için fark eder’, dedi ve karaya fırlattı.”

Polyanna şaşırmıştı:

“Bu nasıl öykü böyle?”

“Öykü, senin anlattığındı. Benim anlattığım, gerçek.”

Pollyanna kekeledi:

“Gerçek olduğunu ne... Nereden biliyorsunuz?”

Babaanne eğildi, elini yatağın altına soktu ve tahta, küçük bir sandığı çekip çıkardı. Kapağını açtı, içini Pollyanna’ya gösterdi. Sandığın içi renk renk, irili ufaklı denizyıldızlarıyla doluydu. Babaanne, bir denizyıldızı aldı ve açık duran pencereden dışarı fırlattı. Sandığın kapağını kapadı ve yine yatağın altına itti. Kollarını kavuşturdu, Pollyanna’ya baktı.

Polyanna şaşkın, uykudan uyanmış gibiydi. Birden, gözleri Babaanne’nin gözlerine takıldı:

“Sizin gözleriniz... Neden o kadar kocaman?”

Babaanne, sivri tırnaklı pençesiyle Polyanna’nın elini tuttu:

“Bu senin repliğin değil. Başkasına ait. Ve o birazdan burada olacak. Sen şimdi git. Ve sakın bana bir soru daha sormaya kalkma. Sabrımın sınırındayım. Bekleyemeyebilirim.”

İnsanlara bakıp, “tahmin etme oyunu” oynadığımı yazmıştım ya. Hani, bu oyunu oynamak için, tahmine konu olan insanla tanışık olmamam gerektiğini, tanışıklık olunca öğrenmenin başladığını ve bunun da “tahmin oyunu”nu bitirdiğini yazmıştım. Evet, öyle...

Ancak; hayat, bazan bana kıyak geçer. Önceden, hakkında “tahmin oyunu” oynadığım birini, birilerini bana tanıştırır. Hayat ve zaman içinde, tahminimin sağlamasını yapmak olanağı sağlar bana.

Bayırganın kıskaçlarını kopardıktan sonra, sırt kabuğunu gözlerin üstünden, başparmağınızı taktırıp sertçe çekerek açarsınız. Çatırdayarak açılır kabuk. İçindeki et, sıvı gibidir. Bacakları refleksif bir hareketlilik gösterir. Çırpınır, havada yürüyor gibidir. Oltanın iğnesini takarsınız. Sonra oltayı savurup, denize fırlatır, duasını edersiniz: “Çipura, Çipura! Attım ağızına, gitsin pis boğazına!..”

Hayatım boyunca karşılaştığım bütün yüzleri, kendi yüzümün aynasında hapsettim. Aynı işi hâlâ yapmaktayım. O yüzler değiştikçe benim yüzüm; benim yüzüm değiştikçe o yüzler değişir. Nereye kadar? Ne zamana kadar?

Sanırım, nerede öleceksem oraya ve ne zaman öleceksem o zamana kadar.

Bu değişimi yakalamak için, yüzümün ve yüzlerin peşinden koşarım. Bu koşu dört duvar arasında ve yalnızlığımda kendini açığa vurur. Onu yazarım. Ve bütün bu koşturmacadan öğrendiğim şudur: Yazar yalnız yazar.

Başka da birşey değil.

Vesselam.

 

Coşkun Irmak / 27 Ağustos 2007