Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında     Linkler İletişim

 

 

 

HARAM LOKMA SENDROMU

 

Coşkun Büktel 

 

 

 (Bu öykü daha önce Evrensel Kültür dergisinin

Ekim 2003 tarihli 142. sayısında yayınlanmıştır.)

 

 

 

 

   Naylon fatura yolsuzluğuyla trilyonları vuran eski belediye başkanı Tülay Hanım ile kocası Korhan Bey, yurt dışına kaçmışlar ve Türk halkından çaldıkları trilyonlarla Londra’da kendilerine yepyeni bir hayat kurmuşlardı. Tülay Hanım, çocuğunu bile yurt dışında doğurmuştu. Ne var ki, son gelen haberler, trilyonluk vurguna rağmen, soyguncu çiftin, oldukça zor durumda bulunduklarına işaret ediyor. Öğrenildiğine göre, trilyoner  Tülay Hanım, şu sıra, Londra’da büyük bir restoranın tuvaletinde temizlikçi kadın olarak çalışıyor. Kocası Korhan Bey ise, Londra metrosunda seyyar satıcılık yapıyor. Acaba paraları mı bitmiş? Hayır, trilyonlar aynen duruyor. Peki bu meşhur karı koca, onca trilyonlarına rağmen, üç kuruş yövmiye için o berbat işlerde niye çalışıyorlar? Bu enteresan olayın iç yüzünü öğrenmek için, önce, metroda jilet satan Korhan Bey’i izliyoruz:

 

   Korhan:

   — Leydiiz and centilmın, kaam, kaam, Wilkinson’a kaam!... Ağbilerim, ablalarım, şu görmüş olduğunuz  Wilkinson, benim diyen en maço sakalı bile on kere traş etmezse, gençliğimin hayrını görmiyim!

 

   Bir müşteri:

   — Benim sakal da keser?

 

   — Wilkinson’la kesilemeyecek sakal yoktur, ağbicim. Eğer Wilkinson o sakalı kesmezse, var ya, ben bu bileklerimi, nah kökünden, keserim. Kesmezsem de namerdim. Wilkinson’la şaka olmaz. Wilkinson, evelallah, her şeyi keser.

 

   — Kaldırım taşını da keser?

    

       — Hem de ekmek gibi keser, dilim dilim yapar.

 

   Bir başka müşteri, alay ederek:

   — Baş ağrısını da keser?

 

   —Hem öyle bir keser ki, başın sağ olur.

 

   Bir kadın müşteri:

   — Kaynana dırdırını bile keser?

 

   — Ne demek, hanım abla?!! Giyotin bu, giyotin! Bunu bir göstermen yeter, kaynanan dilini yutar!

 

   Bir başka kadın müşteri açıklamayı ciddiye almışçasına hevesle:

   — Giv mi bir kutu.

 

   — Buyur ablacım!

 

   Korhan Bey, aldığı parayı çenesine sürüyor:

   — Bereket versin! Haydi, kaam, kaam, Wilkinson’a kaam!

 

   Birkaç müşteri para uzatarak, jilet alıyor. Müşteriler gidince, Korhan Bey’e yaklaşıyoruz:

   — Merhaba Korhan Bey?

 

   — O, merhaba!

 

   — Hayrola

 

   — Hayırdır diyelim hayır olsun.

 

   — Bu işte ekmek var mı?

 

   — Üç beş kuruş kazanıyoruz, çok şükür!

 

   — İhtiyaç mı zuhur etti?

 

   — Sormayın!

 

   — Gel de sorma! Biz sizi trilyoner sanıyorduk? Yoksa trilyonlar suyunu çekti mi?

 

   — Yok canım, nerdee? Faizlerini bile bitiremiyoruz. Trilyonlar bitmek yerine, katlanarak artıyor.

 

   — Öyleyse, üç beş kuruş için niye bu işi yapıyorsunuz?

 

   — Anlatayım da ibret alın!

 

   Tiz bir düdük sesi duyuluyor. Korhan:

   — Eyvah, belediye zabıtaları!!

 

   Korhan Bey aceleyle tezgâhını kapıp hızla kaçıyor. Ardından bakakalıyoruz.

 

   Birkaç saat sonra, Tülay Hanım’ın çalıştığı lokantayı buluyor, Tülay Hanım’ı soruyoruz.  Bizi lokantanın erkek tuvaletine götürüyorlar.

 

   Pisuvarlarda işeyenler. Kabinlerden osuruk sesleri. Tülay Hanım, yanında deterjanlı suyla dolu bir kova, yerlerde parkeleri silmekte. Bizim geldiğimiz anda, işeyenlerden birinin sıçrayan çişi, Tülay Hanım’ın yüzünü ıslatıyor.

 

   Tülay Hanım:

   — Ohaa, deve!! Kardeşim, iyi nişan alsana!! İki elinle bir kuşunu doğrultamıyorsun, yahu!! Heey, mister, sana diyorum!!

 

   İşeyen adam:

   — Pardon, ben de müslüman!! Arabiya.. Ben istemedi sizi yıkamak çişle...  Hata, benim sünnetçi . Yamuk kesmiş. Ay em sori.

 

   İşeyen adam, çıkıp gidiyor. Yerleri silmeye devam eden Tülay Hanım’a yaklaşıyoruz:

   — Tülay Hanım?

 

   — A, merhaba!

 

   — Hayrola, bu ne iş?

    

       — Namuslu bir iş. Alnımın teriyle çalışıyorum.

   

       Tülay Hanım bunu söylerken alnındaki çişleri siliyor. Soruyoruz:

 

   — İhtiyacınız mı var?

 

   — Evet.

 

   — Nasıl olur? Trilyonları götürdünüz, yani getirdiniz. Yoksa trilyonları inkâr mı ediceksiniz?

 

   — Yok canım, her şey kabak gibi ortada, daha neyini inkâr edeyim? Artık inkâr etmekten ve “yakında yurda dönücem” demekten vazgeçtim.

 

   — Yani trilyonlar cepte?

 

   — Eh, öyle sayılır.

 

   — Sayılır mı? Nasıl yani?

 

   — Yani trilyonlar, aslında değil cebe, çuvallara bile sığmıyor. Ama biz sözün gelişi, “cepte” diyoruz. Mecazi olarak  “cepte”  yani.

 

   — Peki cepteki trilyonlara rağmen bu pis işi neden yapıyorsunuz?

 

   — Pis mi? Hayatımda yaptığım en temiz iş, bu. Tek temiz iş, bu.

 

   — Anlıyorum, mecazi olarak “temiz” demek istiyorsunuz?

 

   — Bunun dışında yaptığım bütün işler kirliydi demek istiyorum.

 

   — Peki ama trilyonluk servetinize rağmen, bu işi yapmaya neden gerek duyuyorsunuz?

 

   — Bu acıklı bir hikâye.

 

   — Ne olur anlatın!

 

   — Bir sigara verir misiniz?

 

   Tülay Hanım, uzattığımız sigarayı alıp, dumanı savurarak, anlatmaya başlıyor.

  

   — Her şey sisli bir Londra sabahında başladı. Mutlu yuvamdaki, mutlu yatağımda gözlerimi açtığım zaman kocamın yatakta olmadığını fark ettim. Kalkıp salona geçtiğimde onu yine Dolar demetleriyle oynarken buldum.

 

   ***************

 

— Korhan?

 

— Uyandın mı canım?

 

   — N’apıyorsun sen orda?

 

        — Hiiç! Dolarlardan taht yapıyorum.

 

Korhan Bey, Dolar demetlerini üst üste koyarak yaptığı tahta oturup bacak bacak üstüne atar.

        — Nasıl? Yakıştı mı?

 

   — Saçmalama Korhan!

 

   — Bunun neresi saçma? Krallar gibi hayatımız var, ama bir tahtımız bile yok, diye düşündüm.

 

   — Hayatım, başka işin yok mu senin?

 

   — Var, dolarlardan heykel yapıcaam.

 

   — Heykel mi? Ne heykeli?

 

   — Ne bileyim ben; meselâ, seni belediye başkanı yapan Mesut  Bey’in heykeli.

 

   — Öff!!  Yeter,  allaşkına!! Sana saçmalama dedim.

 

   — Vefasız kadın, ne olacak!! Mesut Bey’e bir heykel çok mu?

 

   Kapı vurulur. Tülay:

   — Giir!

 

   Hizmetçi girer:

   — Özür dilerim, efendim, sizi rahatsız ediyorum ama, çocuk biraz rahatsız da...

 

   Tülay:

   — Rahatsız mı? Nesi var?

 

   — Durmadan kaşınıyor ve ne yerse kusuyor. Derisinde küçük küçük bir yığın kızarıklık var.

 

         — Aman yarabbi!

 

         Tülay, telaşla koşarak çocuğun odasına gider.

 

    ***************

 

 Hastane koridoru. Tülay ve Korhan, kucaklarında çocukla koşarak gelip, bir kapıdan içeri girerler. Bir Hemşire, Tülay ve Korhan’ı karşılayıp, Doktor’un odasına alır.

 

 Tülay:

 — Doktor Bey, çocuğumuz çok hasta. Dünden beri kaşınıyor. Hiçbir şey yiyemiyor. Ne yese kusuyor. Ne olur, bir çare bulun!

 

    Korhan:

    — Bizim trilyonlarımız var. Türkiye’den çuvalla getirdik.

 

    Tülay:

 — Görmemişlik etme, Korhan!... Kocam doğru söylüyor Doktor Bey; trilyonlarımız var; çocuğumuzu kurtarırsanız, sizi ihya ederiz.

 

     Doktor:

     — Hele bir muayene edelim, bakalım! Siz lütfen dışarda bekler misiniz!

 

     ***************

 

   Tülay ve Korhan, hastane koridorunda, sıkıntılı biçimde ve sigara içerek volta atarken, hemşire yanlarına gelir.

    

    — Doktor Bey, sizi bekliyor.

 

    Tülay  ve Korhan, Doktor’un yanına girerler. Doktor:

 

— Çok enteresan bir vak’a.  Veba gibi yüzlerce yıl önce ortadan kalktığı sanılan, arkaik bir hastalığa yakalanmış çocuğunuz.

 

    Tülay:

    — Nasıl bir hastalık, bu?

 

    Doktor:

    — Tıp dilinde ‘haramilokmus’ deniyor. Sizin anlayacağınız, haram lokma sendromu.

 

    — Tehlikeli mi?

 

 — Maalesef, çok tehlikeli. Haramilokmus virüsü, bünyeyi haram lokmaya karşı aşırı hassaslaştırmış. Haram parayla alınmış tek lokma bile çocuğunuzun kursağından girse, bünye derhal tepki veriyor. Lokma derhal dışarı çıkarıldığı  gibi, dayanılmaz kaşıntılara da sebep oluyor.

 

    — İyi ama, bu durumda çocuk nasıl beslenicek?

   

    — Helâl parayla.

 

    — Helâl parayla mı? Helâl parayı nerden bulucaz?

 

     Korhan:

     — Satın alırız.

 

     Tülay:

  — Saçmalama Korhan!! Haram parayla satın alınan helâl para, artık helâl olur mu? Her şeyi satın alamazsın!!

 

     Doktor:

  — Eşiniz doğru söylüyor, beyefendi! Çocuğunuzu yüzde yüz helâl kazanılmış parayla beslemelisiniz. Unutmayın, yavrucağın bünyesi, haram lokmaya karşı çok hassas. Bünye haramı derhal tanıyor ve hemen tepki veriyor. Onu haramla beslemekte ısrar ederseniz, çocuğunuz açlıktan ölür.

 

     Tülay:

          — Hey Allah’ım! Kimin ahını aldık bilmem ki!...

 

  Korhan:

  — Doktor Bey, acaba bizim bünyemizde de böyle bir hassasiyet ortaya çıkabilir mi? Bizi de bir muayene etseniz?

 

  — Muayeneye gerek yok beyefendi; bu türlü bir hassasiyet sizin gibi bünyelerde asla barınamaz.

 

   — Teşekkür ederim, içimi rahatlattınız.

 

   Tülay, Doktor’a yüz Dolarlık bir banknot uzatır:

           — Buyrun, Doktor Bey!

 

      Doktor, Tülay’ın uzattığı banknotu alıp ışığa tutarak sahte olup olmadığını kontrol eder.

 

      Tülay: 

      — Merak etmeyin; helâl değildir ama sahte de değildir.

     

      Doktor, parayı cebine koyarak:

      — Teşekkür ederim.

 

      Tülay çocuğu kucaklar, kocasıyla birlikte çıkarlar.

 

       ***************

 

    Tülay Hanım, deterjanlı suyla ıslanmış parmaklarının arasındaki sigaradan son bir duman savurarak, izmariti tuvaletteki pisuvarlardan birine fırlatıp attıktan sonra, bize hikâyeyi anlatmaya devam ediyor:

   

     — İşte o günden beri varlık içinde yokluk çekiyoruz. Cebimizdeki trilyonların çocuğumuza hiçbir yararı olmuyor. Türkiye’den getirdiğimiz paralarla, çocuğumuza ne yiyecek, ne giyecek alabiliyoruz. Haram parayla üstüne bir fanila alsak, zavallı çocuk, ateşten gömlek giymiş gibi oluyor. Derhal o dayanılmaz kaşıntılar başlıyor. Haram parayla satın aldığımız villada çocuğumuz nefes alamıyor. Tıkanıyor, mosmor oluyor. O yüzden, saray gibi villamızı terk edip bu lokantaya sığındık.

 

        — Başka iş bulamadınız mı?

 

        —  Bizim elimizden bir iş gelmez ki!...

 

        — Niye? Türkiye’de çok güzel mevkilere gelmiştiniz.

 

     — Kendi yeteneğimizle mi gelmiştik?... Torpille, pistonla, binbir dümenle gelmiştik. Ama artık çocuğumuz için helâl para kazanmak zorundayız. Helâl kazanmak için de bundan fazlası elimizden gelmiyor. Ben lokantanın tuvaletinde çalışıyorum. Korhan ise seyyar satıcılık yapıyor. Geceleri, lokanta kapandıktan sonra, ailecek burada kalıyoruz. Masaları birleştirip üstünde yatıyoruz. Bir süre böylece idare edip para biriktiriceez.  Birkaç yıl dişimizi sıktıktan sonra, banliyölerden birinde, nohut oda, bakla sofa, şöyle kutu gibi küçük bir daire kiralamayı düşünüyoruz, Allah’ın izniyle.

-Allah’ın izniyle mi? Allah izin verir mi dersiniz?

 

         — Niye vermesin? Biz bu günlere Allah’ın izniyle geldik. Allah’tan umut kesilmez.

 

         — Çocuk nerde?

 

         —  Şu an kilerde uyuyor.

 

         — Sağlığı nasıl?

 

      — Turp gibi, çok şükür. Burada çok rahat etti. Helâl lokma bizimkine bir yaradı, bir yaradı... Yüzüne renk geldi. Serpilip gelişti. Burada çok mutlu!

 

      Tuvaletin kapısı açılıyor. Dönüp bakıyoruz. Korhan Bey, elinde bir bebek çıngırağı taşıyarak, sevinçle giriyor.

 

          — Tülay, Tülay, müjde!

 

          — Hayrola Korhan!

 

          — Bak!

 

          — A, çıngırak!

 

          — Çıngırak  ya, çocuğumuza aldım.

 

          — Ay  yaşa sen!! Çok sevinecek!! Hiç oyuncağı yoktu. Dur gidip vereyim şunu!

 

       Tülay Hanım, çocuğun uyumakta olduğu lokanta kilerine gitmek üzere çıkıyor. Korhan Bey, yanımıza gelerek özür diliyor:

     

       — Kusura bakmayın çocuklar, bugün metroda sizi ekmek zorunda kaldım. Ekmek parası, n’aparsın!

 

          — Dert etmeyin, Korhan Bey! Nasıl, Londra’da mutlu musunuz?

 

       — Elbette, biz ne de olsa dumanlı havayı seviyoruz. Londra’nın sisleri içinde kendimizi daha güvende hissediyoruz.

 

           — Ya vatan hasreti?

 

           — Efendim, ne demiş büyüklerimiz: Vatan doğduğun yer değil, doyduğun yerdir.

 

           — Türkiye’de doymuyor muydunuz?

 

        — Doyduğumuz sürece oradaydık. Ama daha fazla kalamazdık. Çünkü cezaevinde insanın karnını doyurması pek kolay değil.

 

        Kapı hızla açılıyor. Tülay Hanım, kucağında çocuğu ve elinde çıngırağı taşıyarak, öfkeyle yanımıza geliyor.

           — Korhan?!!

 

           — Söyle canım!

 

           — Sen bu çıngırağı nereden aldın?

 

           — Şey, doğrusunu istersen...

 

           — Doğrusunu isterim!

 

           — Ben... ben o çıngırağı satın almadım.

 

        — Yani çaldın öyle mi?!! Çaldın öyle mi?!! Bunu çocuğumuza nasıl yaparsın, Korhan?!! Çıngırağı eline alır almaz, eli yanmış gibi, yere atıp, ağlamaya başladı. Şu haline bak! Zavallı yavrumun eli bir anda kızarıp su toplamaya başladı. Bunu yavruma nasıl yaparsın, Korhan?!!

 

          Korhan, hâlâ için için ağlayan küçük çocuğun eline bakarak, dokunaklı bir sesle:

          — O, benim de yavrum.

      

               — O kadar emin olma!!

      

               — Tülay!... Ne demek istiyorsun?!!

 

       — Artık çalmıycaz demedik mi, Korhan?!! Çocuğumuz büyüyüp eli ekmek tutuncaya kadar, artık hırsızlık yapmıycaz demedik mi?!!

 

          — Hayatım ben o oyuncağı çalmadım ki...

 

          — Çalmadın, ama parayla da almadın!

 

          — Evet. Buldum.

 

          — Nerden buldun?

      

               — Sorma! O soruyu sorma bana!

 

           Tülay, ısrarla:

           — Nerden buldun?!!

 

                Korhan, haç görmüş vampir gibi dehşet içinde, sorudan kaçınarak:

                — Hayır!!! Hayır!!! Sorma o soruyu bana!!! O soruyu duymak istemiyorum!!!

           

                — Söyle diyorum, nereden, nereden buldun bu çıngırağı?!!

 

        — Sevgilim, o soruya karşı alerjim olduğunu biliyorsun! Biz ülkemizi “nerden buldun” sorusuna muhatap olmaktan kurtulmak için terk etmedik mi?

 

            Tülay, sabrı taşıp, gazaba gelerek:

                  — Bu çıngırağı nereden buldun?!!!!!!!!!!!

 

            — Parkta! Bir bankın üstünde, unutup gittiler.

 

            — Yani çıngırağın sahiplerini gördün?

 

            — Evet.

 

            — Niye arkalarından yetişip çıngırağı onlara vermedin?

 

            — Benim alnımda enayi mi yazıyo’?

 

         — Evet, enayi yazıyo’!! Bu çıngırağı çocuğumuzun eline vermek, eğer bile bile yapılmış bir zalimlik değilse, ancak enayilik olabilir.

 

            — Niye? Çalmadım ki... Buldum.

 

         — O kızarıklık en az iki gün geçmeyecek. Çocuğumuz senin yüzünden en az iki gün iki geceyi rahatsız geçirecek. Hemen gidip bu çıngırağı karakola ver. Onlar sahibini bulurlar.

 

             — Peki sevgilim. Affet beni.

 

             Korhan Bey, eşini alnından öpüp, çocuğu da alarak, yanımızdan ayrılıyor.

               

             — Tebrik ederiz, Tülay Hanım! Örnek bir vatandaş olmuşsunuz.

 

          — İzin verirseniz, artık işime devam etmem gerek çocuklar. Yoksa akşama alacağım yövmiyenin çocuğuma hiçbir yararı olmaz.

 

             — Anlıyoruz, efendim! Hoşçakalın!

 

          Tülay Hanım, “Izdırapla inlerim / Ağlamakmış kaderim” şarkısını söyleyerek, yeniden yerleri silmeye koyulurken, oradan ayrılıyoruz.

 

          ***************

 

           Hemen anladığınız gibi, sayın okurlar, bu hikâye de, çoğu hikâye gibi, asparagas bir hikâyeydi. Onu masa başında kendimiz ürettik. Sakın üzülmeyin! Aslında Tülay Hanım’ın da, Korhan Bey’in de, çocuklarının da, haram lokmaya karşı hiçbir alerjileri yok. Kışın Londra, Paris ya da Newyork’un; Yazın ise Hawai, Cannes ya da Rivyera’nın beş yıldızlı otellerinde konaklayarak, bizlerden çalınmış trilyonları afiyetle yiyor içiyor, Allah’ın izniyle, hiç başları ağrımadan, keyifle yaşıyorlar.

 

               Onlar ermiş muradına, biz mahkûmuz enflasyona.

 

 

 

 

Coşkun Büktel'den iki öykü daha:

 

SIFIR RİSKLİ VAATLER

 

“CANIM FEDA OLSUN SANA”