Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
 
 

 

 

 

"KONUŞAN TÜRKİYE"(!)NİN SUSAN ELEŞTİRMENLERİ

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

Bu yazı ilk kez olarak Evrensel Kültür dergisinin Haziran 2001 tarihli, 114. sayısında yayınlanmıştır. Yazı daha sonra, "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" (Kaknüs Yayınları, Eylül 2001) adlı kitabımızın "Ekler" bölümünde yer almıştır. Temmuz 2006'da, Evrensel Kültür'ün internet sitesinde, özensiz bir mizanpajla ve finali budanarak, bir kez daha yayınlandığını gördüğümüz yazımızın, internette düzgün bir mizanpajla da sunulmasını gerekli gördük.

Güncelleme: Yazı, Evrensel Kültür'ün finaldeki budamasıyla, uvercinka.com'da da çıktı.

 

 

Aydın Çubukçu’nun, Evrensel Kültür’de yayınlanacak eleştiri dosyası için benden cevabını istediği soru şuydu: “Türk tiyatrosunda eleştirinin durumu nedir ve bu durumun nedenleri nelerdir?”  Cevap veriyorum: Türk tiyatrosunda eleştirinin durumu kötüdür ve bu durumun temel nedeni, insan malzemesinin kötü olmasıdır.

Şimdi de, bu basit cevabın mantıksal sonucu olarak ortaya çıkan soruları cevaplayalım: Eleştirinin durumu kötü derken neyi kastediyorum? Örneğin:

1. Eleştiriden para kazanılmadığını mı?

2. Devletin eleştiri kurumunu desteklemediğini mi?

3. Medyanın eleştiri yazılarına yer vermediğini ya da yeterince yer vermediğini mi?

4. Eleştirinin, ülkemizde sıcak bakılmayan “nankör bir meslek” olduğunu mu?

5. Okurların ve eleştirilen sanatçıların eleştiriden hoşlanmadığını mı?

Hayır, bunların hiçbirini kastetmiyorum. Bunlar bence neden değil, sonuçtur. Bunlar, öbür eleştirmenlerin (benim eleştirdiğim ve eleştirilerime cevap veremeyen eleştirmenlerin) ağızlarında sakız olan laflardır. Bakın hepsi nasıl aynı telden çalıyor, aynı sakızı çiğniyor, aynı teraneyi tekrarlıyorlar:

(Aşağıdaki ifadelerin tümü,  Ocak 1997 tarihli "Tiyatro Tiyatro" dergisindeki “Tiyatro Eleştirmenleri Tartışıyor” adlı dosyaya gönderilen yazılardan aktarılmıştır.                                                                                                

Bu dergiler yazarlarına doğru dürüst telif hakkı ödeyemedikleri için (...) tiyatro eleştirmenliğini destekleyecek parasal güç bulunmaz. (...) ‘Neden Ülkemizde Tiyatro Eleştirmeni Yetişmiyor?’ konulu paneller yapılır. Neden yetişsin? Bu işle yaşamını kazanabilecek mi? (...) Kim sürekli olarak tiyatroya gidiyor, kim sürekli olarak tiyatro eleştirisi okuyor, belli değil. (...) Tiyatro, sokaktaki adam tarafından ‘ukalalık’ olarak değerlendiriliyorsa, tiyatro eleştirmeninin verdiği izlenimi varın siz düşünün artık. Ortanın altı kültüre seslenmeyi beceremiyorsanız ne tiyatro yapın, ne de tiyatro eleştirmenliği...
Ayşegül Yüksel

Eleştirmenin işlevlerini yerine getirmesi için sözlü ya da yazılı basının nimetlerinden yararlanması gerekiyor. Bugün Türkiye’de onlarca dergi yayımlanıyor, çok sayıda da gazete. (...) Sanata tiyatroya ne kadar yer ayırıyorlar? (...) Türkiye magazine teslim olmuş görünüyor.
Selda Öndül

Sanırım günümüzde değerlendirmelerini etraflı bir incelemeye ve açıklamaya oturtmuş olan eleştiri yazılarına ve bu çeşit uzun yazılara yer veren yayın organlarına gereksinim duyuyoruz.
Sevda Şener

İkinci bir neden de bu yaklaşıma katkıda bulunan medyanın             –eleştiriye– olumsuz bakışıdır. Basında-gazete ve dergilerde eleştiriye ayrılan sayfaların azlığıdır. (...) Üstelik eleştiriye katkıda bulunan eleştiri toplantıları, ne basında, kitle iletişim araçlarında, özellikle gazetelerin sanat sayfalarında, ne de dergi ve televizyonlarda gündeme geldi; ne izleyicinin katılacağı gösteri sonrası söyleşilere yer verildi, ne de görsel basında kültür ve sanat programlarında yeterince yer ayrıldı. Hal böyle olunca da eleştiri ve eleştirel ortam zayıfladı, zayıflatıldı.
Hülya Nutku

(...) bol renkli basınımızın daha çok sansasyon, daha çok magazinleşme tutkusuyla sanat ve kültüre, dolayısıyla tiyatroya daha az yer ayırdıklarını görüyorum. (...) Ülkemizde tiyatro eleştirisine talep yoktur. Basın yayın organları tarafından böyle bir talep olmadığı gibi, tiyatrolar tarafından da olup olmadığından kuşkuluyum. (...) Okurlardan da böyle bir talep yoktur.
Zeynep Oral

(...) günlük gazetelerde sanat eleştirisine ayrılan yer ya hiçtir ya da hiçe yakın. (...) seyirci kitlesinde (yaşamın bütün öteki alanlarında olduğu gibi) tiyatroda da kalite talebi yoktur. (...) tiyatrocular, eleştiriye de, özeleştiriye de sıcak bakmazlar.
Seçkin Selvi

Yukarıda aktardığımız (kötü Türkçe’nin tipik örnekleri olarak da değerlendirilebilecek) ifadelerin sahipleri, Türkiye’de adları her nasılsa eleştirmene çıkmış kişilerdir. Ülkemizin, son yıllarda düzenli (?) yayınlanan,  belli başlı tek tiyatro dergisince ("Tiyatro Tiyatro") eleştirmen kabul edilenler, eleştiri üzerine açılacak bir dosya için isimleri akla ilk gelenler, onlardır.

Görüyorsunuz: Bu kişiler, eleştiri konusunda aksayan şeyi kendilerinde değil, kendilerinin dışındaki bir takım adreslerde arıyor/buluyorlar. Onlara göre, onlarda sorun yoktur. Sorunun adı “taleptir”. Sorun, talep yokluğudur. Sorun, ülkemizde seyircinin, sanatçının, medyanın ve devletin tiyatroyu ve tiyatro eleştirisini talep etmemesidir. Ah, bir talep olsaydı, işte o zaman sorun filan kalmazdı. O zaman görürdünüz, onlar ne parlak, ne harika eleştiriler yazabiliyorlar. Ama talep olmadığı için, n’aapsınlar işte, harika eleştiriler yerine, mecburen, o bildiğiniz derinliksiz, esprisiz, sıkıcı  ve uzlaşmacı yazıları yazmak zorunda kalıyorlar. “Hal böyle olunca da eleştiri ve eleştirel ortam zayıfladı, zayıflatıldı.” Çünkü ne demişler: Ne kadar ekmek, o kadar köfte!... Ne kadar talep, o kadar eleştiri.

Evet, onlar asıl sorunun, talep yokluğu olduğunu söylüyorlar. Talep göstermedikleri için halkı, medyayı, tiyatro sanatçılarını suçluyorlar. Ama elbette, suçluların ismini vermeden suçluyorlar. Suçluları rahatsız etmek istemedikleri için, isim vermeye yanaşmıyorlar. Eleştiri talep etmeyen halkın ismini vermiyorlar, onun zaten ismi yok. Eleştiriye sayfa ayırmayan medya ve basın editörlerini de isim vererek eleştirmek istemiyorlar; çünkü, ya “önce dili kullanmayı ve eleştiri yazmayı öğrenin!” biçiminde sert bir cevap almaktan korkuyorlar; ya da günün birinde medya ve basından kendilerinin de “sebeplenebileceğini” umarak, medyanın düşmanlığını kazanmayı, göze alamıyorlar.
                                                                                                     (Medyanın düşmanlığını kazanmayı göze alamamanın enteresan ve güncel bir örneğini, bir eleştirmen değil; zaman zaman yazdığı eleştirel yazıların sonuncusuyla, bir yönetmen verdi: Yönetmen Yücel Erten, yazar Refik Erduran’ın sataşmalarına karşı cevap hakkını kullanmak istediğinde, Refik Erduran’ın sataşma yazılarına üst üste, üç kez yer veren Cumhuriyet gazetesi, Yücel Erten’e bir kez bile cevap hakkı tanımamıştı. Ama herhalde Cumhuriyet’le ilişkilerini bozmamak için, Yücel Erten, kendisine cevap hakkı tanınmamasını hiç sorun etmedi. Bu durumu, Cumhuriyet’in sanat sayfasını yöneten Handan Şenköken’in başına kakmadı. Onu hiç eleştirmedi. Kendisine cevap hakkı tanımayan Şenköken’in adını bile vermedi. Peki ne yaptı? Cumhuriyet’te yayımlayamadığı cevap yazısını, ancak Mart-Nisan 2001 tarihli "Tiyatro Tiyatro" dergisinde yayımlayabilen sevgili Yücel Erten; cevap yazısında, oryantal bir pişkinlik örneği sergileyerek, kendisini arka arkaya üç kez aşağılayan Cumhuriyet’ten, tüm yazısı boyunca, “gazetem” diye söz etti. Gazetenin sanat sayfası editöründen “isim vererek” yüksek sesle hesap sormak yerine, “şu ana kadar gazetemde, Erduran’a tanınan söz hakkı üçte üçse, Yücel Erten’e tanınan söz hakkı üçte sıfırdır. Anlayan varsa beri gelsin!...” diyerek, mızmızlanmakla yetindi. “Anlayan varsa beri gelsin”miş!... Yücel Erten’in bir türlü anlamak istemediği, ya da “gazetesine” karşı uzlaşmacı bir kurnazlıkla anlamazdan geldiği şeyi; bu yazının tüm okurlarının, gayet iyi anlayacağından eminim.)
                                                                                                          Banka hortumlayanların adlarını gizlemeyi öngören kanunlarımız var. Bu kanunları Özal döneminde ANAP’lılar çıkarmışken, aynı ANAP’lıların şimdi banka yolsuzluklarına güya karşı çıkmasını ve yolsuzlukları kovuşturmasını, ciddiye almak mümkün mü? Siz, suçları, ANAP’lılar gibi, “suçluları gizleyerek” kovuşturursanız; caydırıcı olmayı, ciddiye alınmayı, eleştirilerinize talep bulmayı nasıl hak edebilirsiniz? Suçluları gizleyenler, ancak suçlular tarafından talep edilir, onlar tarafından kollanır, gözetilir. Bir gazetenin, taraflardan birine üç kez söz hakkı verdiği halde, karşı tarafa söz hakkı vermemesi, kişisel takdir hakkıyla ilgili bir “hata” değil; antidemokrat zihniyetle ilgili kasıtlı bir “suçtur”. Bu suçun, (kendi demokrat kimliği konusundaki iddiaları bilinen) Cumhuriyet gazetesinde işlenmesi ise bir “rezilliktir”. Siz, medyayı sadece gazete ya da dergi isminden ibaret soyut bir varlıkmış gibi, “suçluları ve rezilleri gizleyerek” eleştirirseniz, ciddi ve dürüst insanların indinde, söylediğiniz şeylerin osuruktan daha fazla önemi ve “ağırlığı” bulunmaz. Suçluların ve rezillerin gayet atak ve cesur olduğu, kendilerine sınır tanımadığı bir ülkede; siz, suçluları ve rezilleri (onların belirlediği nezaket(!) sınırları içinde kalarak) ılımlı ve uzlaşmacı bir ses  tonuyla eleştirirseniz; suçlular ve reziller elbette “güçlü” olurlar. Cumhuriyet’in sanat sayfası editörlüğüne getirilmeyi hak etmek için ne türlü “marifetlere” sahip olduğu asla anlaşılmayan Handan Şenköken bile, güçlü olur. (Güncelleme: Handan Şenköken, uzun yıllar sürdürdüğü sanat sayfası yöneticiliği görevinden birkaç yıl önce ayrılmış, yerine şair Egemen Berköz getirilmiştir.) Hak ve hukuk kavramlarını sayfasına sokmamakta kararlı olur. Caydırılmaz olur.

Kimi eleştirmenler medyadan yarar umdukları için; kimileri ise, medyadan zaten yararlanır konumda oldukları için, medyayı yüksek sesle ve isim vererek suçlayamıyorlar. Çünkü medyadaki konumlarını kim bilir ne çabalarla (!) kazanmışlar; o konumu kaybetmeyi “dünyanın sonu” sanıyorlar. Örneğin; eleştirmen (?) Zeynep Oral, Şubat krizi nedeniyle Milliyet’ten atılınca, Türkiye Eleştirmenler Birliği ancak o zaman krizi fark etti ve Zeynep Oral’ın işsiz kalmasını ulusal bir felaket ya da dünyanın sonu sayarak, üzüntülerini belirten bir kamuoyu bildirisi yayınladı. (Bu bildiri metni için, bakınız, örneğin: "Tiyatro Tiyatro", Mart-Nisan 2001, sayfa 44.) Oysa, Zeynep Oral gibi birtakım insanlara kapının gösterilerek, medyadaki “fuzuli işgallerden” hiç değilse bazılarına son verilmesi, bence, krizin en yararlı sonucu olabilirdi. Ama elbette öyle olmadı: Başta Tiyatro Tiyatro dergisinden olmak üzere, derhal teklifler almaya başlayan Zeynep Oral, eminim ki, kendini kapılamak için daha yağlı bir kapıyı kısa sürede bulacaktır veya bulmuştur. Çünkü gün, onların günüdür... sıradan fanilerin... fuzuli yeteneklerin... (Sayın Oral’ın NTV’ye girdiğini duydum ama kesin bilgiye ulaşamadım.) (Güncelleme: Sayın Oral, Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı.)

Eleştirmenlerimiz, yalnızca medya editörlerini değil; eleştiriden hoşlanmayan, eleştiriye sıcak bakmayan tiyatro sanatçılarını da isim vererek eleştiremiyorlar; çünkü (tiyatro çevresinden dışlanmamak için) onlarla da ilişkilerini bozmak istemiyorlar. Yani Türk tiyatro sanatının yontma taş devrinde çakılıp kalmasından sorumlu olanları gücendirmekten sakınıyor, onları eleştirirken gayet tedbirli bir dil kullanıyorlar. Aslında tüm eleştirmenlerimiz, bireysel bir husumetleri bulunmadıkça (“bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesi uyarınca) kimseye “isim vererek” sataşmıyor, suçlularla (ya da “güçlülerle”) uzlaşma içinde kalıp, sarmaş dolaş ya da ahbap çavuş olmayı tercih ediyor; bu uzlaşma sınırları içinde ne kadar eleştirmen olunabilirse, o kadar eleştirmen oluyorlar. O nedenle, sorunlardan söz ettikleri zaman, sorumluları “zinhar isim vermeden” suçlayarak, havayı taşlayarak, nafile yere mızmızlanıp duruyor, eleştiri adını verdikleri o nafile mızmızlanmalara talep bulamadıkları için (suçu kendilerinde aramayı hiç akıllarına getirmeden) ülkemizin “ortanın altı kültüre” ya da “magazine” teslim olduğunu, “kalite talebi” bulunmadığını iddia ediyorlar. Aslında (farkındalar mı, değiller mi, bilmiyorum ama) ülkemizin “ortanın altı kültüre” ya da “magazine” teslim olmuş olmasına ve “kalite talebi” bulunmamasına yatıp kalkıp dua etmeleri gerek. Çünkü onlar, onca yeteneksizliklerine, onca sığlıklarına ve onca uzlaşmacılıklarına rağmen, adlarını eleştirmene çıkarabilmeyi, ancak “ortanın altı kültüre” ya da “magazine” teslim olmuş, “kalite talebi” bulunmayan bir ülkede, başarabilirlerdi.
                                                                                                         Bence, ülkemiz tiyatrosunun (hatta ülkemiz sanatının) (Güncelleme: Hatta ülkemiz hayatının) her alanında olduğu gibi, eleştiri alanında da asıl sorun, insan malzemesidir. Asıl sorun, en basit söyleyişle, eleştirmenlerimizin iyi eleştiri yazamayışıdır. Asıl sorun onlardır. Onların yetersiz, yeteneksiz, samimiyetsiz olmalarıdır. İyi eleştiri yazabilmek için gerekli zekâ, derinlik, cesaret ve yaratıcılıktan nasipsiz olmalarıdır. Güya eleştirdikleri tüm kişi ve kuruluşlarla aslında hepsi uzlaşmış olup, hepsi türlü bahanelerle uzlaşmacılığı, ya da onların ifadeleriyle “ılımlılığı”, “susmayı” veya “öznelliği” savunmaktadır: 

Belli ki, eleştirmen kendi moral yapısına, ideolojik tercihine, estetik anlayışına uygun olan ölçüleri uygulayacak, yapıtı bu ölçülere göre değerlendirecektir (...) ülkemizde tiyatronun hangi koşullar altında yapılmakta olduğunu gittikçe daha iyi öğrenen, sanatçıların göğüslemek zorunda kaldıkları zorlukları tanıyan, tiyatrosever olarak tiyatro seyircisinin çoğalmasını isteyen eleştirmenlerin değerlendirmelerinde giderek daha ılımlı olmaya başladıklarını gözlemleriz.

(Sevda Şener, "Tiyatro Tiyatro", Ocak 1997, sayfa 22.)

 
“Kimi zaman da oyunu izledikten sonra o yazıyı yazmıyorum, yazamıyorum. Bunun da nedenleri var: Bu oyuna gitmeyin, sizi aldatıyorlar, yalan söylüyorlar, bu yapay, yoz, ucuz, iki yüzlü, kolay tüketime teslim olmayın diyemeyeceğim için... Ülkemde tiyatrocuların hangi koşullarda, hangi güçlükler, sorunlar, maddi ve manevi baskılarla boğuşarak bir oyun çıkarabildiklerini bildiğimden tedirgin olduğum için.”                              

(Zeynep Oral, Tiyatro Tiyatro, Ocak 1997, sayfa 27)
 

Sanat gibi çok öznel bir yaratının, yine çok öznel dramaturji ve sahne çalışmasının yer aldığı alanda, "nesnel" eleştirinin ne anlamı ne yeri olduğunu anlatabilecek kimse çıkacağını sanmıyorum. (...) Her eleştirmenin de kendi dünya görüşünden, kendi birikimlerinden kaynaklanan öznel değerlendirmesi olacaktır.

(Seçkin Selvi, Tiyatro Tiyatro, Ocak 1997, sayfa 29)
 

“Eleştirirsek fanatiklerin, tutucuların ekmeğine yağ süreriz" endişesi baskın.

(Selda Öndül, Tiyatro Tiyatro, Ocak 1997, sayfa 31)

 

İlk eleştirilerimde galiba biraz haşin, kırıcı, alaycı idim. Zamanla duruluyor insan, kendini denetim altına alabiliyor. Kısacası, şimdiye değin aleyhinde yazdıklarımdan hiç kimse, benimle selamı sabahı kesmedi.

(Tahir Özçelik, Tobav Sanat, 1997, sayı 4, sayfa 49.)
 

(Rahmetli Tahir Özçelik’in, “zamanla durulması” boşuna değildi. Coşkun Büktel, “zamanla durulmadığı” için; Theope yazarı olmasının hatırına önceleri ona yakınlık göstermiş olan bazı tiyatro insanları –örneğin, Seçkin Selvi, Uğur Polat, Ahmet Levendoğlu– sonradan  Büktel’le selamı sabahı kestiler. Bu ülkede “zamanla durulmayanları” sevmeyenler çoğunlukta olsa da; Coşkun Büktel, “zamanla durulmamakta” kararlıdır.)
                                                                                                        Görüldüğü üzere, konuşan Türkiye(!)’nin susan eleştirmenleri için, susmanın, eleştirmemenin, eleştiriyormuş gibi yapmanın, pek çok mazereti, pek çok bahanesi var: “Seyirci sayısının çoğalmasını istedikleri” için, kötü oyunların kötü olduğunu seyirciden gizlemek amacıyla susuyorlar. “Tutucuların ekmeğine yağ sürmemek” için, berbat oyunları ilericiliğin şampiyonu olarak tanıtanlara göz yummak amacıyla susuyorlar. “Tiyatrocuların hangi koşullarda, hangi güçlükler, sorunlar, maddi ve manevi baskılarla boğuştuklarını” bildikleri için, onların “yalan, yapay, yoz, ucuz, iki yüzlü” oyunlarını seyirciye kakalamasına engel olmamak amacıyla susuyorlar. Tiyatrocular onlarla “selamı sabahı kesmesin” diye susuyorlar. Kısacası, suçları ve suçluları korumak, halktan gizlemek amacıyla susuyorlar.

Aslında zaten konuştuklarında bile, susmuş oluyorlar. Çünkü değerlendirmelerini nesnel kanıtlara dayandırma konusunda, ne niyetleri ne de umutları var. “Öznelliği” benimsemişler. Tiyatro sanatında nesnel kriterlerin var olamayacağına inanıyorlar. Bu doğruysa, yani bütün kriterler “öznelse”, hiçbir kriter suç kavramını oluşturmaya yetmeyeceğinden, kimsenin kimseyi suçlayabilmesi zaten mümkün olamayacaktır. Bu durumda herkes masumdur. Çünkü herkesin kendi “öznel” normu vardır. Herkes kendi “öznel” nedenlerine, kendi “öznel” dünya görüşüne, kendi “öznel” birikimine ve kendi “öznel” normlarına dayanarak etkinlikte bulunmaktadır. Sana göre öyle olması, öyle yapılması ne kadar normalse; bana göre böyle olması, böyle yapılması da, o kadar normal. Herkes kendi normalini, kendi kaderini yaşıyor. Öyleyse herkes suçsuz. Ortada bir suç varsa, bizi farklı normlarla, farklı kaderlerle, yaratandadır suç.

Bu mantıkla değil kötü sanatçıları, Hitler’i bile suçlayamazsınız. Bu mantıkla, Hitler’i bile masum saymak zorunda kalırsınız. Çünkü o da, kendi “öznel” nedenlerine, kendi “öznel” dünya görüşüne, kendi “öznel”  birikimine ve kendi normlarına dayanarak bir etkinlikte bulunmuştur. Sizin bu etkinliği, kendi normlarınıza uygun olarak, sırf milyonlarca insan öldü diye, “suç” olarak nitelemeniz, yalnızca öznel bir değerlendirmedir ve yalnızca sizi bağlar. 

Eleştiri, eleştirenin “öznel” bir değerlendirmesinden ibaret olduğunda, suça karşı hiçbir yaptırım gücü kalmaz. Hiçbir açılım, hiçbir sonuç yaratmaz. Asla caydırıcı olmaz. Oysa suça batmış, suçluların elinde kalmış bir ülkenin, suça batmış tiyatro ortamında ihtiyacımız olan şey, “öznel” eleştiri değil; nesnel kanıtlara dayanarak suçları ve suçluları teşhir eden, nesnel ve uzlaşmasız bir eleştiridir. Yukarıda alıntıladığımız ifadesinde “Tiyatro eleştirisini tiyatro tarihine belge olarak tanımladığını” söylediği halde, “öznelliği” savunan  Seçkin Selvi, bilmelidir ki; bir ülkenin tiyatrosunda suç ve suçlular varken, ülke suça batmışken, suçluları halkın ve tarihin vicdanında “nesnel” kanıtlarla mahkum etmeden, tarihe gerçek ve dürüst bir tanıklığın belgesini bırakmış olamazsınız. O durumda, bıraktığınız şey, yine de bir belgedir; ama sizin  “utanç belgenizdir”. Suç ve suçluları halkın ve tarihin vicdanında mahkum etmek, yani tarihe onurlu biçimde tanıklık etmek istediğinizde; “nesnel” dayanaklar bulmak, “nesnel” bir eleştiriden yana olmak, “nesnel” eleştiri yazmak zorundasınız.

Çünkü “öznel” eleştiri; ancak, eleştiren yazar enteresan (çoğu zaman “muhalif”) bir kişiliğe ve yaratıcı bir üsluba sahip olduğu zaman, bir ölçüde, değer kazanır; ve daha çok (eleştirilen eser hakkında aydınlanmak amacıyla değil) eleştiren yazarı eksiksiz tanımak ve onun yaratıcı üslubunun tadını çıkarmak amacıyla, okunur. Oysa bizim tiyatromuzda “öznelliği” savunan eleştirmenlerin ne enteresan veya muhalif kişilikleri, ne de tadını çıkaracağımız yaratıcı üslupları vardır  Yazıları okuma keyfi vermez. Değerlendirmeleri ise zaten bir de  “öznel” olduğu için, özlerinden başka hiç kimseyi ilgilendirmez. O nedenle, bizim tiyatromuzda, bizim eleştirmenlerimizin, eleştiride “öznelliği” savunması, aslında bir üslubun, bir edebi tavrın savunulması değil, yalnızca suç konusunda nesnel dayanaklar aranma-ması, yani suç konusunda susulması, yani susarak suçluların savunulması, anlamına gelir. O nedenle, bizim tiyatromuzda “öznelliği” savunan bir eleştirmen, aslında susmaktadır. Susarak, suçluları saklamakta, suçluları  korumaktadır.

Eleştirinin bir “yazın ürünü” (yani edebiyat, yani sanat) olduğunu, sanırım (adı eleştirmene çıkmış) yukarıda isimleri yazılı mahut şahısların tümü kabul ederler. Ama niçin kabul ederler? Yazdıkları şeylerin sanat olarak kabul edilmesi hoşlarına gideceği için... Eleştirinin bir sanat olduğunu kabul ederler, ama birer sanatçı gibi davranmayı kabul etmezler. Çünkü suça batmış bir ülkede sanatçı gibi davranmak,  sanatçının katlanması gereken şeylere katlanmak, oldukça  zordur.

Sanatçılar, kimseden talep beklemezler. Satış garantisi istemezler. Yarattıkları şeye talep yok diye şikayet etmezler. Talep yok diye, yaratmaktan vazgeçmezler. Yaratmak için kimseden izin istemedikleri gibi, yarattıkları şeyi umursamaya da kimseyi mecbur bilmezler. Umursanmak isterler, ama, umursanmak için tedbir almayı, eserini varolan talebe uygun biçimde tasarlamayı veya talebe göre “revizyon” yapmayı, reddederler. Bir sanatçı, kendi doğrusu neyse, ne yapması gerektiğine inanıyorsa, “onu” yapar. Yapması gerektiği gibi yapar. Ödünsüz yapar. Toplumcu bile olsa, (topluma ille karşı çıkmayı marifet saymaz ama) toplumun nabzına göre şerbet vermeyi utanç sayar. Toplum tarafından onaylanmayı (hatta) alkışlanmayı ister ama, gerekiyorsa (gerektiğine inanıyorsa) toplum tarafından lanetlenmeyi göze alır. Topluma söylemeye gerçekten değer bir sözü olan sanatçı, “politik davranmaya” tenezzül etmeden, toplumun tepkisinin ne olacağına kafa yormadan; söylemek zorunda olduğu şeyi “dosdoğru” söyler. Söylemekle yetinmeyerek, ortaya bir laf atıp kenara çekilmeyerek, sözünü piç gibi terk etmeyerek, sözünün eri olur. Karşı çıkan, hesap soran herkese karşı, göğsünü gere gere, sözünü savunur. Sözünü sakınmaz; ortam uygun mu, toplum buna hazır mı, birileri bana kızar mı? diye sormaz. Kazanç ya da kayıp hesaplaması yapmaz. Piyasayı kollamaz.

Bazı kişilerin, sanatçı denen kavramı aşırı yüceltmemde, ideolojik bir terslik bulacaklarını tahmin ediyorum. Ama dünya sanat tarihinin birikiminde, yirmi kere bile yaşasak, hepsini okuyamayacağımız kadar çok sayıda yüce eser varken, ve bu yüce eserlerin çoğu “muhalif” bir karakter taşırken; sıradan fanilerin “uzlaşmacı”  karalamalarına neden vakit ayıralım ki?... O sıradan fanilerin bize eleştiri diye sunduğu, derinlikten yoksun, aşırı tedbirli, renksiz, tatsız, kokusuz, ürkek, sıkıcı ve uzlaşmacı yazıları neden talep edelim ki?...

Eleştirinin de bir sanat eseri olması gerektiği konusunda herhangi bir itiraz bulunmadığına göre, yani eleştiriyi de oy birliğiyle, bir “sanat” saydığımıza göre; bir eleştiri yazısı, bizim talebimizi hak edecek bir takım yüce  niteliklere, ustalıklara sahip olmak zorunda. Ama bizim eleştirmenlerimizin ne kişiliklerinde ne de yazıp çizdiklerinde, olağanüstü hiçbir özellik bulamıyorum. Tersine, hepsinin sıradan zaaflarla malul olduğunu, hepsinin “konuşurken bile aslında sustuğunu” görüyorum. Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları (Dramatik Yayınlar, 1998) adlı kitabımda yer alan pek çok yazıda, pek çok tiyatrocunun yanı sıra, çoğunun ismini de vererek, pek çok belge ve somut kanıt göstererek, eleştirmenlerimizi de suçladım. Ama ne suçlamalarıma cevap verebildiler, ne de suçları için kamuoyundan özür dileyebildiler. O nedenle, eleştirmenlerimize ilişkin bu kısa yazıda yaptığım (yeni olmayan) değerlendirmelerin, somut belgelere dayandığını ve tüm eleştirmenlerimizin sessizliğiyle (pişkinliğiyle) onaylandığını söyleyebilirim.

İnsan malzemesinin yetersiz oluşu, bence, Türk tiyatro eleştirisinin (tıpkı Türk tiyatrosu gibi) hiç kimsenin aldırmadığı, umursamadığı, “etkisiz bir etkinlik” haline gelmesinde, en belirleyici nedendir. Eleştirmenlerimiz, Coşkun Büktel’in, (onları somut kanıtlarla suçlayan) nesnel ve yaratıcı eleştirilerine aldırmaz “görünüyorlar”. Okurlar ise onların, beceriksizce karalanmış, incir çekirdeğini doldurmayan, yüzeysel, “öznel” ve uzlaşmacı yazılarına “gerçekten” aldırmıyorlar.

Bu yazıyı, (nesnel eleştirinin ülkemizde yayınlanmış kesinlikle “en parlak” örnekleriyle dolu 560 sayfalık dev hacmına rağmen) "konuşan Türkiye"(!)nin susan eleştirmenlerince görmezden gelinen, nefret ve aforoz edilen, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımdan, iki alıntıyla bitirmek, anlamlı olacak: 

Her zaman söylemişimdir: "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim." Evet, insanları, isimlerini vermeden suçlamak yalnız korkakça bir davranış değil, ama aynı zamanda alçaklıktır da. Çünkü bir insanı, ismini vermeden suçladığınızda, yalnızca o insanın kendini savunma hakkını, yani sizi yalanlama hakkını gaspetmiş olmuyor (bu korkaklıktır); ama aynı zamanda başka suçsuz insanların zan altında kalmasına da yol açmış oluyorsunuz (bu alçaklıktır). Eleştiri konusunda artık yeni bir ahlak edinmemizin zamanı gelmiştir. İsim vermemenin, yani korkaklık ve alçaklığın, aristokratça bir yücelik ya da tenezzül etmeyen bir soyluluk gibi gösterilmesine; eleştirinin, somut örnek ve isim vermeden, doğruluğu ve haklılığı kendinden menkul bir takım genellemelerle ifade edilmesine, artık tüm   okurlar sert tepki vermelidir.”                                                                              (Sayfa 8-9)
 

Elbette tarafsız değilim. Birileri açıkça, seyirciler önünde, gözünüzün önünde tiyatroyu katlederken ‘tarafsız’ (sessiz) kalıyorsanız, katledeni destekliyorsunuz demektir. (...) Evet, ben taraflı, ama ‘nesnelim’. Sonuna kadar nesnelim.                                                     (Sayfa 129)

 

Coşkun Büktel / Haziran 2001