Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında  İlkemiz Büktel'in Gör Dediği Arşiv İletişim
 
 
 

 

 

CİDDİ POLEMİK

YARARLIDIR

 

 

Yılmaz Onay

 

(Bu yazı, ilk kez olarak, 20 Ocak 2002'de

Evrensel gazetesinin Pazar ekinde yayınlanmıştır.)

 

 

 

Tartışılacak çok şey var daha. Ama, uygarca lütfen ve kamuoyuna yararlı olacak tarzda, tiyatro sanatımızı geliştirici, yükseltici bir kamuoyu oluşturmaya yönelik bir tartışma. Aksi halde, tam Nâzım’ın Oyun Yazarlığı semineri öncesinde, üstelik hem “Nâzım Hikmet Savunması” görüntüsüne girip hem de onun oyunlarını, “iskeleti sakat, omurgası kırık, kaburgası çatlak”, “üçüncü derece” sayarak Nâzım Hikmet’in oyunlarının hakkıyla değerlendirilmesinin önü mü kesilmek isteniyor, sorusu gelir akla!

“Tiyatro Yazarı Nâzım Hikmet” başlıklı geçen yazımda: “Dokuz yıl kadar öncesinden gündeme getirip, arada ‘Yuvarlak Masa Toplantısı’nın düzenlenmesine önayak olup, ardından bu yıl yapılacak seminer için de girişim kurulunun isteğiyle düzenleyiciliği üstlenerek, kendi tebliğimde artık oyun yazarı olarak Nâzım’a, çok sayıdaki dünya klasiklerinden biri gözüyle yaklaşmayı düşünüyordum ki, nihayet açık bir olumsuz ses yükseldi”, demiş ve ardından “Nâzım” üçüncü derecede bir dram yazarı mı?” arabaşlığıyla, Coşkun Büktel’in şu satırlarını iletmiştim:

”’Nâzım’dan çok Nâzımcıların’ hiç hoşuna gitmeyecek; ama yine de, hiç kaçamak yapmadan, Coşkun Büktel niteliğiyle ve Oğuz Atay’ın deyimiyle, ‘açıkça, mertçe, Türkçe’ olarak, en baştan, belirtelim: Nâzım, Ferhad ile Şirin’in kaçışını inandırıcı kılacak çareleri bulmadı. Çünkü aramak aklına gelmedi. Çünkü problemi görmedi. Çünkü Nâzım Hikmet, kendisinin de dediği gibi, ‘üçüncü derecede bir dram yazarı’ idi”... “Nâzımseverlerin (!) beğendiği tüm Nâzım Hikmet oyunlarında, dramatik iskeletin sakat olduğunu gördüm. Bu oyunların hepsinde omurga kırıktı, ayrıca yine hepsinde muhtelif kaburga çatlakları vardı”.

“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması” adlı kitabında yazmıştı bunları sayın Büktel (Kaknüs Yayınları, Eylül 2001, İstanbul, s. 146,147). Böylece, hep üstü kapalı geçilen bir sorunu açıkça tartışma olanağı sağladığı için Büktel’e teşekkür edip, bu konuda düzenlenecek seminere kendisinden de tebliğ beklediğimi belirttikten sonra, ayrıca kitabında ileri sürdüğü kimi savlara ilişkin olarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için, bazı noktalar üstünde önceden durmak gereğinden söz etmiş ve bunu “ikinci yazımda” yapacağımı bildirmiştim. Şimdi bu noktaların birkaçına değineceğim.

Diyarbakır’da oyun sahnelerken Büktel’in son kitabının yayınlandığı bilgisini bir gazeteden aldığımda, neye karşı nasıl bir “Nâzım savunması” getirdiğini merak ederek en kısa sürede kitabı edindim. Çünkü bir yıl kadar önce (24 Ocak 2001) İnsancıl Atölyesi’ndeki “Günümüzde Oyun Yazarlığı” konulu panelde, Nâzım’ın oyunlarını değerlendirmemiz gereğine parmak bastığımda Büktel, onun oyunlarını iyi bulmadığı yolunda görüşünü belirtmiş ve gerekçe olarak İstanbul’daki son “Ferhad ile Şirin” sahnelemesini örnek göstermişti. Ben de, oyunu sevmeksizin yapıldığı için kaçınılmaz biçimde kötü olan bir sahnelemenin sakatlığından giderek o oyunun metnine kötü denemeyeceğini, Nâzım’ın metninin iyi ve güzel olduğunu savunmuştum. Şimdi kitabında Büktel de “Nâzım Savunması” yaptığına göre, fikrini mi değiştirmişti acaba?

Ama hayır. Kitabı okuyunca gördüm ki Sayın Büktel, Nâzım’ın oyunlarını kötü bulmaya devam ettiği halde, Nâzım’ı “savunma” görüntüsünde üstelik beni de karşıya alma çabasına girmiş.

Bu Kadar Zorlama Ne Uğruna?

Büktel’in kitabı, kendi deyişiyle “‘yönetmen tiyatrosu’ denen kavramla bir estetik hesaplaşma” ağırlığında, daha doğrusu öyle “amaçlanmış” ve bu hesaplaşmada İstanbul Devlet Tiyatrosunda 1998-99 sezonunda yapılan “Kısasa Kısas” ve “Ferhad ile Şirin” sahnelemeleri, yine Büktel’in deyişiyle “‘yönetmen tiyatrosu’nu tartışmak için somut örnekler olarak” kullanılmış. Ne var ki, “Kısasa Kısas” örneğinde oyunun yazarı Shakespeare olduğu için, eleştiri ağırlığını “yönetmen tiyatrosu”na yoğunlaştırabilen Büktel, “Ferhad ile Şirin” örneğinde, oyunun yazarı Nâzım Hikmet’i kendisi de “üçüncü derecede bir dram yazarı” olarak gördüğünü “en baştan” belirtince, yönetmen tiyatrosu kavramıyla hesaplaşma amacı ister istemez rayından çıkmış; yönetmen tiyatrosu eleştirisiyle Nâzım eleştirisi, Nâzım eleştirisiyle “Nâzım savunması” birbirine karışmış; dahası, Nâzım’ın oyun yazarlığını savunanları -ve adımı yerli yersiz sürekli aralara sokuşturmaya çalıştığına göre en başta da beni besbelli- “Nâzımseverler (!)” diye alaya alarak her çeşit yanlış Nâzım sahnelemesinin “azmettiricisi” yapmaya uğraşmış. Bunu yapabilmek için de, getirdiği her savı geniş araştırmalara ve belgeli kanıtlara dayadığı iddiasının tam tersine, bizzat kendisinin çok iyi bildiği gerçekleri örtbas edercesine, metin bağlantısından cımbızla çekip koparttığı dokuz kelimeyi -evet, hep ve yalnızca o dokuz kelimeyi- doksan dokuz kez yineleyerek, en ucuz kasaba politikası yöntemini (kendi deyişiyle “sanatçıdan çok politikacı” olmayı) göze almak zorunda kalmış. “Zorunda kalmış”, diyorum, önemli olan burası zaten. Bir şeylere “zorlanmış”, ya da “kendini zorlamış” Sayın Büktel. Ne uğruna acaba? Yazımın sonunda buna geleceğim. Ama önce birkaç somut örnek vereyim -daha yüzlercesi var ama yalnızca bu yazıya sığacak birkaçı bile durumu anlatmaya yetiyor-:

Önce şu dokuz kelime... “Eğer iyi sahnelenmişse seyirci öyle kelime kelime anlam aramıyor”, demişim ben, redaksiyonu on yedi kitap sayfası tutan söyleşimin bir yerinde. Evet söyledim. Nâzım’ın “Yolcu” oyununun, “yalnızca Kurtuluş Savaşı tarihselliği” ile sınırlı olmayan “daha geniş evrensel yanları”nı, “satranç oyununun işleyişindeki ustalığı”, “insanların, dışarıda dünyada yapılacak onca şey varken, (...) kendini kapatarak ve dolayısıyla kendini tüketerek bitirmesi sorununu önplana çıkartarak” sahnelenme yolları üstüne tasarılarımı söylerken, örneğin uygulamada yapılacak mekan ve zaman değişikliğinin, metindeki kimi sözcüklerle “uymaz”lığını, “çok küçük ayıklamalarla o sözcüklerin soyut kalması” tarzında çözmekten söz etmiş ve Antigone’nin çağdaş uygulaması örneğini vererek, eğer metnin ve oyunun asal ağırlıklı anlamı iyi çıkıyorsa seyircinin bazı ayrıntı kelimelere bire bir karşılık aramaya takılmayabileceğini belirten “eğer iyi sahnelenmişse seyirci öyle kelime kelime anlam aramıyor” cümlesini kullanmışım. Bugün de söylerim. Bunun, “seyirci zaten anlam aramıyor ki” demişim gibi genellenmesi, “sahnede yapılan mizansenlerin ille anlamlı ve mantıklı olması gerekmediğini kabul ediyor”muşum gibi (s. 214) saptırılması ve giderek Büktel’in canının istediğince çarpıtılıp kullanılması mümkün mü? Hele, “Yılmaz Onay ne diyor; ‘seyirci sormaz’ diyor”, diye düpedüz yalana dönüştürülmesi (s. 213) veya “Yılmaz Onay’ın ifadesiyle, ‘öyle kelime kelime anlam aramamanızı’ tavsiye ederler size”, diye (s. 199) veya “Yılmaz Onay’ın deyişiyle, ‘seyircinin öyle kelime kelime anlam aramaması’ gerekiyor”, diye (s. 219) düpedüz tahrif edilmesi zorlanma değil de nedir? Dikkat edin, anlam çarpıtması yapabilmesi için dokuz sözcük bile fazla gelmiş sayın Büktel’e, “eğer iyi sahnelenmişse” kaydını da yok edivermiş, çünkü o kayıt olunca sözü “tavsiye”ye veya “gerekiyor”a dönüştürecek kadar tahrif edemiyor. Bütünden bu kadar sorumsuzca koparabildiğine göre, aynı sözün yalnızca “seyirci anlam aramaz” parçasını da alıp yürüyebilirdi meselâ. Ama hayır. Sayın Büktel, okuduklarını anlamayan biri değil, benim bunca yazdıklarımı, yaptıklarımı, tiyatro anlayışımı, uygulamalarımı bilmeyen biri de değil. Hatta, o dokuz kelimecik içinde bile “eğer iyi sahnelenmişse” kaydını nasıl boşuna koymadığımı ve “kelime kelime anlam aramak” deyişimdeki “kelime kelime” kaydıyla ne kastettiğimi anlamayacak biri hiç değil. O zaman, kendi savlarıyla çelişmek pahasına bütün bu zorlanma niye? Önemli olan bu!

“Nâzım’ın Oyun Yazarlığı” Seminerine Tebliğinizle Buyurun!

Coşkun Büktel, benim önayak olduğum “Yuvarlak Masa Toplantısı”na katılanlara -ve en başta da bana herhalde- böylesine saldırma hakkını bir iddiaya dayıyor: Söz konusu “Ferhad ile Şirin” prodüksiyonu için “Yuvarlak masacılardan hiç biri, ‘bizim Nâzım toplantısında belirlediğimiz ilkelerle uyuşmamaktadır(...)’ dememiştir” diye yazmış (s. 154). Oysa bu sav da gerçek değil. Sayın Büktel böyle olmasını çok isterdi belli ki ama değil işte ve bunu kendisi de pekâlâ biliyor. En azından -ve en başta demek ki- benim, Nâzım’ın metni ne kadar güzelse o prodüksiyonun da o kadar kötü, yanlış, ve özellikle de Nâzım’ın metnini sevmemekten, anlamamaktan gelen bir sahtelikte olduğunu, yukarıda sözünü ettiğim panelde bizzat kendisine -Nâzım’ın metnini kötü bulan kendisine- söylediğimi unutması mümkün değil. Haydi diyelim yazılarım (Paris’te yayınlanacak bir Nâzım kitabı için de gönderdiğim ve yine uygulamaları eleştiren yazım dahil) henüz yayınlanmadığı için, sözlü ifademi saymıyor Büktel, peki “Ferhad ile Şirin” prodüksiyonundaki “yönetmen tiyatrosu” uygulamasını beğenen eleştiriyi kitabına almış da, o eleştirinin hemen iki sayfa berisindeki eleştiriyi okumadım, diyebilir mi? “Yuvarlak Masa” katılımcılarından Zehra İpşiroğlu”nun aynı “Ferhad ile Şirin” oyununa yönelik eleştirisi, temelden aykırılıkları bir bir ortaya seriyordu. Ama İpşiroğlu oyunu beğeniyor, yani Nâzım’ın oyun yazarlığını “üçüncü derecede” bulmuyor, uygulamayı beğenmediğini yazıyordu. Doğru olan da bu! Oysa sayın Büktel, kendi deyimiyle “en başta” Nâzım’ın oyun yazarlığını beğenmiyor ki! “Üçüncü derecede” buluyor onu! Sahnelenmeye değmez demeye gelir bu! Ama yine hayır. Kitabında aynı Nâzım’ın oyun yazarlığını Çehov’la karşılaştırmış sayın Büktel (s. 233) ve şunu eklemiş üstelik: “Çehov’la kıyaslanabilir olmak, önemli bir erdemdir. Türkiye’de Çehov’la meşru ve mantıklı biçimde kıyaslanabilecek çok fazla oyun yazarı yoktur”. (“Az fazla” var mı peki? Kaç tane var ve kimler? Bunları, hatta olumladığı yerli yazarların ve oyunların belki bir tanesini bile tahlil etse, Büktel’i daha iyi anlayabileceğiz sanıyorum) Bu kadar tutarsızlığa ne adına düşüyor sayın Büktel? Ben de, Nâzım’ın oyun yazarlığını ülkemizdeki ve dünyadaki öteki oyun yazarlarıyla ve eserleriyle karşılaştırarak değerlendirmeliyiz, demiyor muyum? Neden karşı çıkıyor sayın Büktel bana? Benim “yönetmen tiyatrosu” anlayışını desteklemek bir yana, karşı olduğumu ve kendim yönetmen olduğum halde, “tiyatro sanatında asal unsur oyuncudur” diye savunduğumu da bilir pekâlâ.

Hatta asıl bugüne kadar metinde tek bir değişikliğe, kısaltmaya bile karşı çıkan sayın Büktel’de nasıl aşırı bir bükülme olmuşsa, kitabında, “Hiç bir tabum yok: Katlettiğiniz şeyin yerine daha iyisini koyabiliyorsanız, Shakespeare’i katletmeye bile hakkınız vardır” diyecek kadar ipin ucunu kaçırmış bile (s. 72). Yönetmen tiyatrosu’nun en uçtaki yanlış uygulamalarına kapı açmaktır bu! Ben kesin karşıyım. Bir rejisör, ancak bir yazarı veya bir eseri “katlederek” kendince “daha iyi”ye varabilecekse, o yazarın veya eserin adına asla sığınmasın, buyursun kendi adıyla o “daha iyi”yi eser diye yazsın da görelim! Benim savım şu: Yönetmen, sahnelediği eserde değişiklik yaparken bunu bizzat o eserde bulduğu değerleri öne çıkarmak, o yazarın özlediği hedefleri daha güzel gerçekleştirmek adına yapmalıdır, yani o eserdeki “daha iyi”ye varmalıdır. “Katletme” yoluyla ancak daha kötü bir ölüye varılabilir. Her neyse, tartışılacak çok şey var daha. Ama, uygarca lütfen ve kamuoyuna yararlı olacak tarzda, tiyatro sanatımızı geliştirici, yükseltici bir kamuoyu oluşturmaya yönelik bir tartışma. Aksi halde, tam Nâzım’ın Oyun Yazarlığı semineri öncesinde, üstelik hem “Nâzım Hikmet Savunması” görüntüsüne girip hem de onun oyunlarını, “iskeleti sakat, omurgası kırık, kaburgası çatlak”, “üçüncü derece” sayarak Nâzım Hikmet’in oyunlarının hakkıyla değerlendirilmesinin önü mü kesilmek isteniyor, sorusu gelir akla!

Ben, bir yandan kamuoyu önünde tartışmayı sabırla sürdürürken, öbür yandan, engellemelere aldırmayıp Nâzım Hikmet’in tiyatro yazarlığının değerini -Nâzım’ın hatırına değil, tiyatro dünyasının o düzeyde değerlere ihtiyacı olduğu için- hatta elimden gelirse dünyaya kanıtlamaya uğraşacağım. Bu böylece biline! Bu alanda sayın Büktel’in beni aynı kefeye koymaya çalıştığı birileri gibi herhangi bir “iktidar” yetkimin olmadığını, ama “muhalefet” yetkinliğimin epeyce var olduğunu bilen bilir. (Bunu en iyi de sayın Büktel bilir ya, neyse.) Ama Coşkun Büktel, “muhalif olunacaksa onu da ancak ve yalnız ben olurum” inancındaysa, buna bir tek kendisinin inanması başka şey, kendi ısrarlı deyimiyle “inandırıcı olabilmesi” başka şey. Gerçek yaratıcılığın önünü açacak bir kamuoyu oluşturmaya yönelik somut ve tutarlı argümanlarla tartışarak yine de olumlu birlikteliklere varabileceğimizi umuyorum. Buyurun “Nâzım Hikmet’in Oyun Yazarlığı” seminerine!...

Yılmaz Onay / 20 Ocak 2002 

 

NOT: Yılmaz Onay'ın bu yazısının başlangıç bölümünü okumak için aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

"TİYATRO YAZARI NÂZIM HİKMET"

 

Coşkun Büktel'in Yılmaz Onay'a cevabını okumak için aşağıdaki başlığı tıklayın:

 

"TARİH TAKSİRATINIZI AFFETSİN, SAYIN ONAY!":

  

 

BÜKTEL/ONAY POLEMİĞİ'NİN TÜM YAZILARI

 

Tarih sırasıyla: 

 

 

TİYATRO YAZARI NÂZIM HİKMET

 

 

Yılmaz Onay  13 Ocak 2002

 

 

 

 

 

 

 

CİDDİ POLEMİK YARARLIDIR

 

 

 

Yılmaz Onay  20 Ocak 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"TARİH TAKSİRATINIZI AFFETSİN!"

 

 

 (ÖNSÖZ)

 

 

 

Coşkun Büktel  Kasım 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"TARİH TAKSİRATINIZI AFFETSİN!"

 

 

"YILMAZ ONAY'IN

 

 

SÖYLEDİKLERİ VE GİZLEDİKLERİ"

 

 

 

 Coşkun Büktel  Kasım 2002

 

 

 

 

 

 

KISA AÇIKLAMALAR

 

 

 

Yılmaz Onay  Ocak 2003

 

 

 

 

 

 

 

KORKARIM TARİH TAKSİRATINIZI

 

 

AFFETMEYECEK, SAYIN ONAY!

 

 

 

Coşkun Büktel  Şubat 2003