Yılmaz Onay
(Bu yazı, ilk kez olarak, 13 Ocak 2002'de
Evrensel gazetesinin Pazar ekinde yayınlanmıştır.)
Nâzım Hikmet’in tiyatro yazarlığı ve tiyatromuza kazandırdığı çok sayıda oyun, ülkemiz tiyatrosu için olduğu kadar dünya tiyatrosu için de çok önemli değerler taşıdığı halde çeşitli nedenlerle gözden uzak kalmış ve tiyatro sanatımız, var olan böyle bir yaratıcılığı, gerek Nâzım hayattayken bir tiyatro yazarımız olarak ve gerekse ölümünden sonra bir tiyatro klasiğimiz olarak yeterince tanıyıp sahne yaşamına geçirememiştir. Daha fazla gecikilmeksizin sorunun ele alınıp Nâzım’ın tiyatrosuna sahip çıkmak gereği, her şeyden önce bizim sanatımızın ve dünya tiyatro sanatının ihtiyacı olarak belirlenmiştir.
“Nâzım’ın otuzuncu ölüm yılında Strasbourg’da düzenlenen kollokyuma tebliğ vermem istendiğinde, girilmesi gereken önemli konulardan birinin ‘Nâzım’ın tiyatro yazarlığı’ olduğunu düşünmüş ve bu konuda bir tebliğ sunmuştum”. Daha sonra 1995’te “Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı”nca aynı konuda düzenlenen “Yuvarlak Masa Toplantısı”na sunduğum tebliğ yukarıdaki cümleyle başlıyor ve benim önerimle konunun Türkiye’de de gündeme getirilmesi süreci anlatılıyor. Devamında, Strasbourg’daki kollokyumda esas sorun olarak ortaya getirdiğim, Nâzım’ın tiyatro yazarlığının gereği gibi kabul görmemesi gerçeğini, Server Tanilli’nin kuşkuyla karşılaması üzerine bunu yuvarlak masa çevresinde tartışmaya açtığımızı dile getirerek: “Nâzım’ın oyunlarının, ‘kötü oyunlardır’ ya da ‘tiyatro olarak acemi ve kalitesizdir’ vb. önyargılarla yok sayılması gibi bir realite var mıydı ve hâlâ var mıdır?” sorusunu koymuştum. (Toplamı on beş kitap sayfası tutan tebliğden ancak belli satırları aktarabiliyorum buraya) Daha sonra, konunun Nâzım hatırına değil, tiyatro dünyamız için önem taşıdığına değinerek aynen şöyle demiştim: “Nâzım’ın tiyatro yazarlığına ve ürünlerine bakışımızda esas ölçüt olarak onun şairliğinin düzeyini alamayız. (...) Çünkü bizim sorunumuz başka. Ülkemiz tiyatrosunun ve hatta dünya tiyatrosunun ‘iyi oyun’a ihtiyacı var mı, yok mu? (...) Sürekli, ‘iyi oyun bulamıyoruz!’ ünlemleri yükseliyor, (...) her şeyden önce kendi ihtiyacımız nedeniyle onun oyunları konusunda bir yargıya varmak zorundayız. Ama bu yargıyı verirken karşılaştırmayı onun şairliğini ölçü alarak yapmaya kalkarsak ve onun kendi deyişini kullanıp, şairliği birinci sınıftı, oyun yazarlığı üçüncü sınıftır, ilgilenmeye değmez, kolaycılığına girersek, o zaman aynı mantıkla yalnız Nâzım’ın oyunlarını değil, tüm yerli repertuvarı, hatta tüm dünya repertuvarının büyük kısmını bir kenara atmamız gerekir. Nedeni gayet basit: Nâzım dünyanın en önde gelen birkaç şairinden biridir, ülkemizinse dünya çapındaki en büyük şairidir, denmiyor mu? O halde böylesine uç bir düzeyi ölçü aldığımızda, yalnız Nâzım’ın tiyatro yazarlığı ve oyunları değil, ülkemizdeki tüm tiyatro yazarları ve oyunları da o çizginin altında kalır demektir bu. Hatta dünyada bile birkaç oyun ve birkaç şiir var, o kadar, dememiz gerekir besbelli.
Böyle absürt bir şey düşünmediğimize göre Nâzım’ın oyunlarının değerlendirilmesinde de çifte standarttan kaçınarak, karşılaştırmayı ülkemizdeki ya da dünyadaki başka oyunlarla, başka tiyatro yazarlarıyla yapmak durumundayız”.
Tam buna örnek olmak üzere, “Dünya Çağdaş Tiyatro Ansiklopedisi”ne Türk Tiyatro Yazarları maddesi için ülkemiz uzmanlarının hazırlayıp gönderdiği bölümde Nâzım Hikmet’ten hiç söz edilmeyişine tebliğimde değinerek, şu yazarlara ve oyunlarına yer verildiğini belirtmiştim: “Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Musahipzade Celal, Cevat Fehmi Başkut, Ahmet Kutsi Tecer, Reşat Nuri Güntekin, Refik Erduran, Selahattin Batu, Sermet Çağan, Güngör Dilmen, Melih Cevdet Anday, Turgut Özakman, Orhan Asena, Erol Toy, Memet Akan, Recep Bilginer, Yaşar Kemal, Necati Cumalı, Hidayet Sayın, Haldun Taner, Oktay Rifat, Dinçer Sümer, Ülker Köksal, Cahit Atay, Vasıf Öngören, Tuncer Cücenoğlu, Başar Sabuncu, Oktay Arayıcı, Bilgesu Erenus, Oğuz Atay, Memet Baydur, Murathan Mungan, Ferhan Şensoy, Aydın Arıt, Yıldırım Keskin, Adalet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Aziz Nesin”. Ardından şunu eklemiştim: “... diyorsak ki, Nâzım’ın tüm tiyatro yazarlığı ve tüm oyunları, bu yazarlarımızın ve sözü edilen oyunlarının örneğin en az önemli ve en az etkin olanından bile daha değersiz, daha önemsiz ve daha kötüdür, o zaman söylenecek bir şey yok. Ama tartışalım bunu. Böyle mi gerçekten? Ben katılmıyorum. Öylesine katılmıyorum ki, ben Nâzım’ın genel olarak tiyatro yazarlığını ve özelde pek çok oyununu, üstelik yalnız ülkemiz tiyatro yazarlığıyla ve ürünleriyle değil, dünya tiyatrosu geneliyle de rahatça karşılaştırabiliriz, kanısındayım”. Nitekim katılımcılardan söz konusu maddeyi hazırlayanlar arasında da yer alan Ayşegül Yüksel’in tartışmada bu konuya getirdiği açıklamadaki şu satırlar (“Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu” kitabında Yılmaz Onay’ın tebliğine dip not olarak konmuştur, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları 2, 1996, İstanbul) benim görüşümü destekleyici yöndedir: “Türk tiyatrosu için öngördüğümüz ‘ayrı maddeler’ içinde yer alacak uluslararası düzeydeki birkaç Türk oyun yazarından biri de, Nâzım Hikmet’ti”. Gerçekten de, son olarak İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın yayınlayacağı “Türk Tiyatrosu” dergisine gönderdiğim yazıda belirttiğim gibi: ”Nâzım ‘yerli’ oyun yazarı değil, yani oyunları bizdeki bazı dar bakışlı ‘yerli’lik sınırlarını aşıyor, dünya için yazılmış oyunlar! Bu yüzden belki dünya, bizdeki ‘yerli’lerden daha geniş bakışla ve daha yetkince değerlendirebilir diye de düşünüyorum doğrusu”.
Kitapta yayınlanan “Yuvarlak Masa Toplantısı Sonucunda Düzenlenen Ortak Metin”den de bir iki alıntı vereyim: “Nâzım Hikmet’in tiyatro yazarlığı ve tiyatromuza kazandırdığı çok sayıda oyun, ülkemiz tiyatrosu için olduğu kadar dünya tiyatrosu için de çok önemli değerler taşıdığı halde çeşitli nedenlerle gözden uzak kalmış ve tiyatro sanatımız, var olan böyle bir yaratıcılığı, gerek Nâzım hayattayken bir tiyatro yazarımız olarak ve gerekse ölümünden sonra bir tiyatro klasiğimiz olarak yeterince tanıyıp sahne yaşamına geçirememiştir (...) daha fazla gecikilmeksizin sorunun ele alınıp Nâzım’ın tiyatrosuna sahip çıkmak gereği, her şeyden önce bizim sanatımızın ve dünya tiyatro sanatının ihtiyacı olarak belirlenmiştir. (...) Nâzım Hikmet’in tiyatrosu, şiirinin gölgesinde kalınmaksızın (...) önyargıların etkisinden sıyrılınarak, tiyatro sanatının özgül duyarlığıyla kavranmalıdır. (...) Böyle bağımsız yaklaşıldığında Nâzım’ın, tiyatro sanatımızı dünyaya taşımada dayanabileceğimiz oyun yazarlarımızın en önde gelenleri içinde olduğu da görülecektir”. Katılımcılar: Yılmaz Onay, Ayşegül Yüksel, Zühtü Bayar, Refik Erduran, Özdemir Nutku, Kenan Işık, Zehra İpşiroğlu, Ergin Orbey, Ali Taygun’du. Bu Yuvarlak Masa Toplantısı’nın düzenlemesini, ilgili komite olarak Genco Erkal ve Rutkay Aziz’le birlikte yapmıştık.
Ortak metinde yedi yıl önce varılan sonucun ardından, aradaki gelişmelere bakıyorum da, yukarıda sözünü ettiğim dergi yazısında belirttiğim gibi, “Ne o yuvarlak masa toplantısına ilişkin yayınlanmış kitabın ve içindeki tebliğlerin, ne de ortak metnin yeterince bilindiği ve tartışıldığı kanısında değilim. Örneğin, ‘Nâzım Hikmet’in oyunları kötüdür’ ön yargısını hâlâ taşıyan, ama bunu açıkça dile getirmeyen pek çok ilgilinin bulunduğundan hiç kuşkum yok. Öte yandan, bu arada, yapılan bazı sahnelemelerin bile hâlâ, Nâzım’ı sevmeye ağırlık verip, onun bizzat sahnelenen oyununu sevmeksizin -dolayısıyla eserdeki değerleri gereği gibi kavrayamadan- yapıldığı kuşkusunu taşıyorum, ki bence bu, Nâzım’a ve tiyatrosuna yapılacak en büyük kötülüktür”. Dolayısıyla şimdi “Nâzım Hikmet 100. Yıl Etkinlikleri Girişim Kurulu”nun 25 Mart 2002’ de yapılmak üzere planladığı “Nâzım Hikmet’in Oyun Yazarlığı” semineri iyice önem kazanmaktadır.
Dokuz yıl kadar öncesinden gündeme getirip, arada “Yuvarlak Masa Toplantısı”nın düzenlenmesine önayak olup, ardından bu yıl yapılacak seminer için de girişim kurulunun isteğiyle düzenleyiciliği üstlenerek, kendi tebliğimde artık oyun yazarı olarak Nâzım’a, çok sayıdaki dünya klasiklerinden biri gözüyle yaklaşmayı düşünüyordum ki, nihayet açık bir olumsuz ses yükseldi:
Nâzım “üçüncü derecede bir dram yazarı” mı?
Nâzım’dan çok Nâzımcıların’ hiç hoşuna gitmeyecek; ama yine de, hiç kaçamak yapmadan, Coşkun Büktel niteliğiyle ve Oğuz Atay’ın deyimiyle, ‘açıkça, mertçe, Türkçe’ olarak, en baştan, belirtelim: “Nâzım, Ferhad ile Şirin’in kaçışını inandırıcı kılacak çareleri bulmadı. Çünkü aramak aklına gelmedi. Çünkü problemi görmedi. Çünkü Nâzım Hikmet, kendisinin de dediği gibi, ‘üçüncü derecede bir dram yazarı’ idi”... “Nâzımseverlerin (!) beğendiği tüm Nâzım Hikmet oyunlarında, dramatik iskeletin sakat olduğunu gördüm. Bu oyunların hepsinde omurga kırıktı, ayrıca yine hepsinde muhtelif kaburga çatlakları vardı.
“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet savunması” adlı kitabında böyle yazmış sayın Büktel (Kaknüs Yayınları, Eylül 2001, İstanbul, s. 146,147). Gerçekte hep var olan ama hep üstü kapalı geçilen bu sorunun nihayet açık açık tartışılmasını sağladığı için Büktel’e teşekkür ediyorum. Seminere kendisinin de bir tebliğle katılması dileğimi, girişim komitesine hemen ilettim.
Ancak konunun önemi nedeniyle, sayın Büktel’in kitabında ileri sürdüğü savlarla ilgili olarak kamuoyunun doğru bilgilenmesi için önceden de mutlaka üstünde durulması gereken noktalar var. Bunlara bir sonraki yazımda değineceğim.
Yılmaz Onay / 13 Ocak 2002
NOT: Yılmaz Onay'ın bu yazısının ikinci
bölümünü okumak için
aşağıdaki başlığı tıklayın!
"CİDDİ
POLEMİK YARARLIDIR"