
Kocatürk'e
ikinci cevap:
ASIL
SAVAŞ, YARATICILARLA
VANDALLAR ARASINDA!
Coşkun Büktel
Kendisiyle
ilgili küçük bir değiniden ibaret olan birinci yazıma, Kocatürk’ün
(yalanlar da içeren) cevabı, Kocatürk’le yaptığım 5-10 dakikalık
görüşmeyi, bütün arka planıyla anlatmak gereğini ortaya çıkardı.
Konuyu, bu kez, özet geçmek yerine, Kocatürk gibilerin en
hoşlanmadığı yöntemle, yani kanıtlı ve belgeli olarak ve tüm
yönleriyle yeniden ele alacağız.
Böylelikle,
Türk tiyatrosunda her dönem iktidarda bulunan egemen anlayışın yeni
ve sivri bir örneğini daha teşhir etmiş ve tiyatromuza musallat
olmuş yaratıcılık yoksunluğunun nedenleri hakkında okurları bir kez
daha aydınlatmış olacağız.
“NÂZIM
DOSYASI”INDAKİ SOMUT, MADDİ YANLIŞLAR
Kemal Kocatürk,
(talihin ve politik iktidarın bir cilvesiyle) İBŞT genel sanat
yönetmeni yardımcısı olduğu dönemde, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nca
yayınlanan “Türk Tiyatrosu” adlı derginin genel yayın
yönetmenliğini de yürütüyordu. Kocatürk’ün genel yayın yönetmeni
olduğu “Türk Tiyatrosu” adlı derginin, Sonbahar 2002 tarihli
449. sayısında, 15 sayfalık bir “Nazım Hikmet Ran Dosyası”
(sayfa 79-93) yayınlanmıştı. Bu dosya konumuz açısından (yalnızca
konumuz açısından) önemli.
Çünkü benim
genel yayın yönetmeni Kocatürk’e “Türk Tiyatrosu” dergisinde
yayınlanması talebiyle verdiğim ve Kocatürk’ün (ekibiyle birlikte)
reddettiği yazı, dergideki bu Nâzım Dosyası’yla ilgiliydi. Dosya,
somut maddi yanlışlar dahil bir sürü hatalar, eksiklikler, bilim
dışı yaklaşımlar içeriyordu. Ben, Kocatürk’e verdiğim
“Nâzım
Hikmet Tiyatrosu ve ‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımda, bu
hataları gösteriyor; başta dosyanın yazarları olmak üzere derginin
tüm sorumlularını (bu arada elbette Kemal Kocatürk’ü de) isim
vererek eleştiriyordum.
Nâzım
dosyası’nda, Ayşegül Yüksel, Yılmaz Onay, Hasan Anamur, Ali Taygun
ve Zühtü Bayar’ın Nâzım tiyatrosu üzerine birer yazısı yer
almaktaydı. Nâzım Dosyası’ndaki bu yazıların tümü çalakalem
yazılmış, bilimsellikten uzak, somut bilgi yanlışlarıyla malul, sığ
ve hafif metinlerdi. Adınız Coşkun Büktel olunca, böyle bir yargıda
bulunduğunuz zaman dayanaklarını gösterme-mek gibi bir lüksünüz
olamıyor. (Coşkun Büktel olmanın ne kadar yorucu olduğunu
bilemezsiniz.)
Nâzım
Dosyası’ndaki o beş yazının (ki içlerinde en masumu Zühtü
Bayar’ınkiydi) ne denli vahim yanlışlar, yanılgılar ve eksiklikler
içerdiğini, Kocatürk’ün reddettiği
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” (Yom Sanat, sayı 14, Eylül-Ekim 2003)
başlıklı yazımda, (Dosyadaki beş yazının tümünü tek tek inceleyerek)
ayrıntılı biçimde göstermiştim. (“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımın tamamını, çok yakında
www.coskunbuktel.com adresli siteme koymaya çalışacağım.)
(Güncelleme:
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımı artık
coskunbuktel.com'da okuyabilirsiniz.)
Nâzım
Dosyası’ndaki yazıların vahametini, okumakta olduğunuz bu yazının
çerçevesi içinde özetlemek istersem; örneğin, Hasan Anamur’un
yazısında, Nâzım’ın tiyatro eserlerinin sayısı konusunda yanlış
rakam verildiğini söyleyebilirim. Örneğin, yazısında Nâzım
oyunlarını budamanın (ama titiz biçimde budamanın) Nâzım’ın “hak
ettiği” bir yaklaşım olduğunu ileri süren Ayşegül Yüksel’in, Nâzım’a
ne denli ters düştüğünü, bizzat Nâzım’ın ifadesiyle gösterebilirim.
Veya, örneğin,
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”
başlıklı yazımın Ali Taygun’la ilgili bölümünden çarpıcı bir alıntı
yaparak, Taygun’un, Nâzım’ı övmek uğruna, okurlara yanlış bilgi
verdiğini, yani insanlara dezenformasyon uyguladığını; yanlış
bilgiye dayanarak ortaya iddialar attığını, belgeleyebilirim:
ALİ
TAYGUN’UN VE HASAN ANAMUR’UN YANLIŞLARI
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”
başlıklı
yazımın Ali Taygun’la ilgili bölümünde, Taygun’un Nâzım
Dosyası’ndaki yazısından şu alıntıyı yapıyordum:
Bir
‘Ferhad ile Şirin’de kendisinden sonra Eugene O’Neil’in (aslında
“O’Neill” olacak. CB) ‘Garip bir Ara-oyun’da (Strange Interlude)
kullanacağı ve büyük övgüler alacağı ‘iç monolog’ uslûbunu
(“üslûbunu” olacak. CB) bulup kullanıyor. Kim böyle bir deneme
yapmış başka?
(Ali Taygun,
“İki ‘Dev Adam’a Saygı”, “Türk Tiyatrosu”, sayı 449,
Sonbahar 2002. Sayfa 90.)
Ali Taygun’dan
yaptığım yukarıdaki alıntıyı, Kocatürk’e götürdüğüm
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımda şöyle
değerlendiriyordum:
Ali Taygun,
“iç monolog üslûbunu” ilk deneyenin Nâzım olduğunu, Amerikalı oyun
yazarı Eugene O’Neill’in, “iç monolog üslûbunu” Nâzım’dan “sonra”
kullandığını söylüyor. Oysa, Türkçe’de olsun, yabancı dilde olsun,
dünyanın tüm tiyatro ansiklopedileri, Ali Taygun’un yukarıda
aktardığımız sözlerini yalanlıyor: Konuyla ilgili yerli yabancı tüm
kaynaklar, Eugene O’Neill’in, iç monolog (veya iç konuşma) tekniğini
“Strange Interlude” adlı oyununda, Ali Taygun’un söylediği gibi
Nâzım’dan “sonra” değil, tam tersine, Nâzım’dan 20 yıl “önce”
kullandığını gösteriyor. Tüm kaynaklar, Nâzım’ın, “Ferhad ile
Şirin”i, 1948’de yazdığını (yani iç monolog tekniğini ilk kez
1948’de kullandığını) belirtiyor; ama aynı kaynaklar, Eugene
O’Neill’in yazdığı (1945’te Saffet Korkut çevirisi ve “Araya Giren
Garip Oyun” adıyla Türkçe’si de MEB klâsikleri arasında yayınlanan)
“Strange Interlude” için, 1927 veya 1928 tarihini veriyor; Random
House yayınevince “Modern Library” dizisinde yayınlanan “Nine Plays
by Eugene O’Neill” adlı kitaba yazdığı kısa önsözde, O’Neill’in
kendisi, “Strange Interlude” adlı oyunu 1926-27 yıllarında yazdığını
söylüyor. Üstelik ‘iç monolog’ tekniğini O’Neill “Strange
Interlude”un bütününe yayıp metnin asal öğelerinden biri haline
getirmişken, Nâzım, 20 yıl sonra, bu tekniği, “Ferhad ile Şirin”in
yalnızca bir tek sahnesinde, yalnızca bir “çeşni” olarak kullanıyor.
(Coşkun
Büktel,
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”. Yom Sanat,
Eylül-Ekim 2003, sayfa 34-35.)
Kaldı ki, iç
konuşma tekniğini O’Neill de icat etmiş değildir. Amerikalı kadın
yazar Alice Gerstenberg, 1913 yılında yazdığı (uyumayın, 1913
yılında yazdığı, diyorum!) “Overtones” (“Dokundurmalar”)
adlı oyununda, bu tekniğin kullanım olanaklarını O’Neill’in
1926’da yaptığından çok daha öteye götürmüştü zaten. Gerstenberg’in
“Overtones” (“Dokundurmalar”) adlı (1913 tarihli) bu
oyununda, seyirciler sahnede iki karakter ama dört oyuncu görürler.
Oyuncuların ikisi oyundaki iki gerçek karakteri canlandırırken,
diğer iki oyuncu o iki karakterin “iç kişiliklerini” ya da “gizli
benliklerini” canlandırmaktadır. Gerçek karakterler Harriet ile
Margaret’tir. Harriet’in iç benliği Hetty, Margaret’in iç benliği
ise Maggie’dir. Hatty’nin konuşmalarını yalnızca Harriet, Maggie’nin
konuşmalarını ise yalnızca Margaret duymaktadır. Alice
Gerstenberg’in “Overtones” adlı (taaaaaaa 1913 tarihli) bu tek
perdelik gayet enteresan ve eğlenceli komedisi, Coşkun Büktel
tarafından “Dokundurmalar” adıyla Türkçe’ye çevrilerek, “ELEŞTİREN
OYUNLAR” adlı tiyatro antolojisinde yayınlanmıştır. (Dramatik
Yayınlar, 1998.)
Oysa, Nâzım
Dosyası’ndaki yazısında, üniversite hocası Hasan Anamur da Ali
Taygun gibi, iç konuşmaların Nâzım’ın “buluşu” olduğunu iddia ediyor
ve Nâzım’ı kastederek, “Ferhat ile Şirin’de kullandığı iç
konuşmalar da sahneye koyucuya büyük olanaklar sağlayan bir
buluştur.” diyor. Bu insanlar, hadi dünya tiyatrosu
yazarlarını okumuyor diyelim; peki burunlarının dibinde duran Coşkun
Büktel kitaplarını niye okumuyorlar? Coşkun Büktel’i okumuş olsalar
neyin ne zaman buluş olduğunu hiç değilse, 1998’te öğrenmiş
olacaklardı.
Ali Taygun,
Hasan Anamur ve diğerleri, Büktel’i okumayı kendilerine
yasaklamamalıydı. Çünkü Büktel’i okumamak, Büktel için değil, ama
daima, Büktel’i okumayan tiyatrocular için sorun olmuştur.
TAYGUN VE ANAMUR’UN NÂZIM TARAFINDAN YALANLANMASI
Ali Taygun ile Hasan Anamur’u yalnızca dünyanın tüm tiyatro
ansiklopedileri değil, Nâzım’ın kendisi de yalanlıyor. Ali Taygun
ile Hasan Anamur keşke, Nâzım’ı övmeyi değil de Nâzım’ı okumayı iş
edinselerdi. O zaman, Nâzım’ın 1962’de Moskova’da yazdığı “Oyunlarım
Üstüne” adlı yazısını, bir tiyatrocu olarak, mutlaka okumuş olacak
ve bugün Nâzım üstüne ahkâm keserken “desteksiz atıyor” olmaktan
kurtulacaklardı. Ali Taygun ve Hasan Anamur, belli ki, yalnızca
Büktel’i değil, Nâzım’ı da okumuyorlar. Ya da üstünkörü okuyor ve
derhal unutuyorlar. Taygun ve Anamur, Nâzım’ı adamakıllı okusalardı,
Nâzım’ın
“Oyunlarım
Üstüne”
başlıklı yazısında iç monolog tekniğiyle ilgili olarak neler
söylediğini güzelce öğrenmiş olacaklar ve tiyatro hayatlarının son
demlerinde “iç monolog” meselesine dair benden ders almak zorunda
kalmayacaklardı.
Şimdi Nâzım Hikmet’in iç monolog konusunda yazdığı satırları Ali
Taygun ve Hasan Anamur’a (güzelce hatmetmelerini umarak)
hatırlatalım:
Çağdaş
piyeslerde monologların hemen hemen ortadan kalktığını düşündüm.
Monologların geliştirilmesiyle, yeni bir açıdan işlenmesiyle iç
dünyamızın sahnede baş rollerden birini oynayabileceğini keşfettim. Ferhad ile Şirin’de bu icadımı gerçekleştirmeye çalıştım. Yusuf ile
Menofis’te de aynı keşfin sevincini duydum. Ferhad ile Şirin’de,
kahramanlar bir yandan birbirleriyle konuşuyor, bir yandan da
akıllarından geçenleri birbirlerine değil, seyircilere
söylüyorlardı. Kimi kere de, uzun bir süre, her biri yüksek sesle
düşünüyordu. Sonra, kimi kere, kahramanlar, bir başlarına
konuşuyorlardı kendi kendileriyle, yani klasik monolog. Sonra, Yusuf
ile Menofis’de Zeliha’nın üç tonda sesi, iç dünyasının üç ayrı
monoloğunu söylüyor, Zeliha ağzını açmadan pantomima oynuyordu. O
zamanlar daha magnetofon yoktu, belki vardı da benim haberim yoktu.
Bundan dolayı bu üç sesi gramofon plağına yazdırmayı düşündüm. Bu
keşiflerimden o kadar memnundum ki, hapisten çıkar çıkmaz ilk işim
arkadaşlara bu iki piyesi okumak oldu. Okudum ve ‘hafifçe sırıtarak’
yüzlerine böbürlene böbürlene baktım.
Birisi:
-İyi ama,
dedi, bu senin marifeti, hem de âlâsını Sartre çoktan yaptı.
Hapiste
yatmanın kötülüklerinden biri de, dram yazarı için, dünyada, dram
yazarlığı alanında olup bitenlerden haber alamaması. (...) Nitekim
Moskova’ya geldikten sonra yazdığım bir iki piyeste de başıma aynı
iş geldi, Yani bu piyeslerde, kimisi oynanmadı, ilkönce benim
tarafımdan kullanıldığını sandığım bazı marifetlerin benden çok önce
kullanıldıklarını sonradan öğrendim.”
(Nâzım
Hikmet, “Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil” Yazılar, cilt 1. Adam
Yayınları, dördüncü basım, Kasım 1993. Sayfa 275-76.)
Görüldüğü
üzere, Nâzım, hak etmediği bir payeyi reddeden dürüst bir sanatçı
olarak, iç monolog “marifetinin” kendisinden önce bulunduğunu,
kendiyle “eğlenen” bir tavırla açıklamaktan çekinmiyor. Ama Ali
Taygun ve Hasan Anamur, Nâzım’ın reddettiği payeyi, sahte bir
madalya gibi onun yakasına inatla yapıştırarak okurları
yanıltıyorlar. Hadi Nâzım hapisteydi ve gelişmelerden habersizdi.
Peki bu insanlar neredeydi? Bu insanlar Nâzım Dosyası’na o yazıları
yazarken ne hapisteydiler, ne de 1950 yılında idiler.
Taygun ile
Anamur, Nâzım Dosyası’ndaki yazılarında, (sanki Nâzım’ın meşru veya
gayrı meşru “her yola” başvurularak yüceltilmeye ihtiyacı varmış
gibi) Nâzım’ı övmek uğruna; ya bile bile yanlış bilgi sunarak
okurlara dezenformasyon uyguluyor; ya da, yine Nâzım’ı övmek uğruna,
doğru dürüst bilmedikleri konularda, araştırma gereğini bile
duymadan, en küçük bir bilimsel kuşku, bilimsel özen ya da kaygı
taşımadan, ahkam kesiyorlar. “İç monolog” konusunda şairin kendisi
bile kendisini dürüstçe eleştirerek, kendine kıyak çekmekten
kaçınmışken; Taygun ve Anamur, akılları sıra Nâzım’a kıyak çekmek
için, Nâzım’ı “buluşçu” olarak lanse ediyor, hatta “iç monolog”
konusunda onu O’Neill’in önüne geçiriyorlar. Yani Nâzım’ın
yaratıcılığını yanlış bir zemine oturtarak övüyor, onu kendisinin de
kabul etmediği gerçek dışı övgülerle yaralıyorlar. Taygun ve Anamur,
bunu ister kasıt ister cehalet yüzünden yapmış olsunlar, Nâzım’ı
aşağılamış oluyorlar.
AYŞEGÜL
YÜKSEL’İN NÂZIM TARAFINDAN YALANLANMASI
Nâzım
dosyasında Nâzım’ı aşağılayan bir başka yazı, (yukarıda değindiğimiz
üzere) Ayşegül Yüksel’inkiydi. Sayın Yüksel, Nâzım’ı överken (veya
över gibi yaparken) aşağılıyordu. Şöyle diyordu:
Nazım’ın
tiyatrosuna “Nazımca” bakan bir dramaturji anlayışı henüz
oluşturulamamıştır. Yönetmenin yaratıcı dehasından çok, dramaturgun
kılı kırk yarar incelemesini gerektiren bir dramaturji anlayışıdır
söz konusu olan: Nazım’ın çok eklemli, çoğul biçemli tiyatrosunu
sahnede “bütün” kılacak ayrıntıların irdelenerek ilişkilendirildiği,
oyunların içerdiği görsel / işitsel göstergelerin tek tek
değerlendirildiği, oyuncunun birkaç biçemi birden tutarlı biçimde
rolüne sindirebileceği, bu doğrultuda oyun metninin -yapıtlarının
uzun yıllar önce yazıldığı göz önünde bulundurularak- temel
göstergeleri yok etmeden budanabildiği... (Altını ben
çizdim. CB)
Kısacası, Nazım tiyatrosunun “ele avuca sığmaz”lıktan kaynaklanan
“özel” albenisini ortaya çıkartabilecek bir anlayış.
Nâzım
böylesine özenli bir dramaturji çalışmasını hak eden oyun
yazarlarımızdandır.
(Ayşegül Yüksel, “Nazım Hikmet’in Tiyatrosunun
Bugüne Ulaştırdığı”, “Türk Tiyatrosu”, sayı 449, Sonbahar 2002.
Sayfa 80.)
Şimdi, Ayşegül Yüksel’den yaptığımız yukarıdaki alıntıyı Kocatürk’ün reddettiği
“Nâzım Hikmet ve ‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımızda nasıl
değerlendirmişiz, onu görelim:
Ben, kendim
de bir oyun yazarı olduğum için, sayın Ayşegül Yüksel’i derhal
yalanlamak zorundayım: Nâzım, böylesine klişe cümlelerle, hiçbir şey
söylemeyen içi boş lâkırdılarla pohpohlanmayı da; bu boş
lâkırdıların sahipleri tarafından “özenli dramaturji çalışması” gibi
cilâlı kılıflar uydurularak eserlerinin “budanmasını” da, “hak eden
oyun yazarlarımızdan” değildir. Bir oyun yazarının öldükten sonra
hak etmeyi umduğu en büyük lütuf, “özenli bir dramaturji
çalışmasıyla budanmak” değil, “sadakatle” sahnelenmektir.
Nâzım’ın da, sağlıklı bir beyne sahip her oyun yazarı gibi, birtakım
“sureti haktan görünen riyakârca bahanelerle budanmak”
yerine, “sadakati” tercih ettiği, “YÖNETMEN TİYATROSU’NA KARŞI”
(Kaknüs Yayınları, 2001) adlı kitabımızı okuyanların çok iyi
bildiği bir hakikattir. Sayın Ayşegül Yüksel’in başını kuma gömüp
görmemekte ısrar ettiği “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı
kitabımızın 245. sayfasında, Nâzım’ın eşi Vera Tulyakova’nın
anılarından yaptığımız şu alıntı, (sayın Ayşegül Yüksel’in görmek
istemediği) bu hakikatin en somut belgesidir:
Fakat onu
en çok çileden çıkaran şey, söz konusu olan ister bir oyununun
sahnelenmesi, ister şiir ya da makalelerinin yayımı olsun,
korkaklık, cehalet, riyakârlık ve insanların kötücül istençlerinin
burnunu sokmasıydı çalışmalarına. Yayımlanan yapıtlardan
satırlar ya da paragraflar eksilmişse, kudurmuşçasına
öfkelenir, bu zorbalık (altlarını ben
çizdim. CB) onu öldürür,
sözcüğün tam anlamıyla, düello etmek isterdi.
(Vera
Tulyakova Hikmet, “Nâzımla Son Söyleşimiz”, çeviren Ataol
Behramoğlu. 2. Baskı. Milliyet Yayınları, 1997. Sayfa 49-50. Ayrıca,
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı, sayfa 245.)
Nâzım’ın,
özenli bir dramaturji çalışmasıyla budanmaktan hoşlanmayacağını
yalnızca eşinin değil, kendisinin sözleriyle de kanıtlayabiliriz.
Nâzım, sahnelenen bir eseri budanacak ya da değiştirilecek diye ne
kadar kaygılandığını, “yüreğinin nasıl hop hop attığını”, 1956
tarihli ve “Tiyatro Bahsinde Kısacık ve Şimdilik Aklıma Gelenler”
başlıklı bir yazısında şöyle anlatıyor:
Moskova
Satir Tiyatrosu’nda bir piyesim oynanacak. Prömiyerinde
bulunamayacağım. Moskova’dan trenle dört günlük yoldayım, ama
yüreğim hop hop atıyor. Tiyatro son dakikada piyesten bir şey
çıkardı mı, çıkarmak zorunu duydu mu, piyese bir şey kattı mı, aman
ters anlaşılmasın diye izahlarda filan bulundu mu, tenkit
yazısı çıkacak mı şöyle esaslı bir yerde, yoksa susulacak mı ve en
önemlisi, seyirciler nasıl karşıladı?
(Nâzım Hikmet,
“Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil”, Yazılar, cilt 1. Adam
Yayınları, dördüncü basım, Kasım 1993. Sayfa 246.)
Nâzım’ın
özenli bir dramaturji çalışmasıyla “budanmayı hak eden bir yazar”
olduğunu söylemeden önce, profesör Ayşegül Yüksel’in, Vera Tulyakova
ve Nâzım Hikmet tarafından yazılmış yukarıdaki satırlarla yüzleşmesi
ve “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımızdaki karşı görüşleri
cevaplayabilmesi gerekirdi. Çünkü bilimsel ciddiyet, asık suratlı ve
çatık kaşlı olmayı değil, bilim yaptığımız alanda saatin kaç
olduğunun farkında olmayı gerektirirdi. Sayın Yüksel’in, bir bilim
insanı olarak, yazdığı konudaki “tek farklı ve en önemli” yayına
karşı “üç maymun” tavrını
benimsemesi, kendisinin yalnızca ciddiyet yoksunluğunu değil,
bilimsellik kriterlerini umursamadığını da kanıtlamaktadır.
(Coşkun
Büktel,
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”. Yom Sanat,
Eylül-Ekim 2003. Sayfa 27-28.)
DOSYADAKİ YANLIŞLARIN EN BÜYÜK SORUMLUSU: KOCATÜRK
Başa dönüp
özetlersek: İBŞT tarafından Kemal Kocatürk’ün genel yayın
yönetmenliğinde yayınlanan “Türk Tiyatrosu” dergisinin Nazım
Dosyası’nda; yeterince araştırmadan ve cahilce yazılmış yazılar,
vahim yanlışlar içeriyor, okurları dezenformasyona uğratıyordu.
Yanlışların düzeltilmesi ve o yanlışları okuyacak olan okurların
kültürel zehirlenmesine son verilmesi gerekliydi. Bu konuda kimsenin
herhangi bir adım atmaya niyetli olmadığını görünce, her zamanki
gibi, konuya “maydanoz” olmaya karar verdim. (Coşkun Büktel olmanın
ne kadar yorucu bir şey olduğunu yukarıda söylemiştim.) Konuyla
ilgili “Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı
yazımı yazarak, çağrılmayan Yakup gibi, Şehir Tiyatrosu’nun yolunu
tuttum ve derginin genel yayın yönetmeni Kemal Kocatürk’ün karşısına
dikildim.
Yazımda Kemal
Kocatürk’ü de, derginin genel yayın yönetmeni olarak, o buram buram
cehalet kokan Nâzım Dosyası’ndan sorumlu tutuyor ve isim vererek
suçluyordum. Bu nedenle, Kocatürk’ün bu yazıya geçit vermeyeceğini
aslında en başından, adım gibi biliyordum. Ama yazım, onların
dergisindeki Nâzım Dosyası üzerine bir yazı olduğu için, önce onlara
teklif etmeyi (onlara beni şaşırtmak fırsatını vermeyi) doğru
bulmuştum. Okurlarım bilirler, ben bunu hep yaparım, ama
eleştirdiğim insanlar beni asla şaşırtmazlar. Kemal Kocatürk kim
oluyordu ki, bu kuralı bozmaya, beni şaşırtmaya kalksın? Kemal
Kocatürk kim oluyordu ki, diğerlerinden daha demokrat davransın?
Kemal Kocatürk kim oluyordu ki, Nâzım Dosyası diye yaptıkları şeyin
nasıl bir rezillik olduğunu açığa vuran ve kendisini de isim vererek
suçlayan bir yazıyı yayınlayarak beni şoka uğratsın? Uğratmadı,
elbette. Bravo Kocatürk!
Kocatürk’e
yazının eleştirel içeriğinden söz ettim ve yazıda kendisini de
suçladığımı belirttim. Bunu şu yüzden yapıyordum: Yazıyı
reddedeceklerini zaten bildiğim için, yazının özelliklerini
öğrenirlerse, belki hemen reddederler ve ben de onların okumalarını
beklemekten kurtulurum diye düşünüyordum. Yazıyı bir an önce başka
bir dergiye vermek, bir an önce yayınlamak, hataları bir an önce
düzeltip, dezenformasyona bir an önce son vermek istiyordum.
Kocatürk, bana
yazının eleştirel tavrından korkmadığını belirtti. Bu bilmediğim bir
tavır değildi: Hep, korkmuyoruz diye efelenirler ama sonra yazıyı
yayınlama-mak için her türlü bahaneyi gerekçe sayarlar. Şu günlerde
“çığlık çığlığa” dergisini kurtarmaya çalışan Mustafa Demirkanlı da
bir zamanlar Tiyatro Tiyatro dergisinde (Nisan 2002, sayfa 58)
Coşkun Büktel’den “çekinmediğini” yazdıktan sonra, yazısının
sonunda, cevap hakkımı kullanmak istersem, dergiye değil mahkemeye
başvurmamı söylemişti (1). Senden korkmuyoruz ama yazılarını
yayınlamıyoruz! Yani “senden korkmuyoruz” tarzında efelenmelerin
aslında şu anlama geldiğini iyi biliyordum: Biz senin pazılarından
değil, sadece “yazılarından” korkuyoruz.
O nedenle,
Kocatürk’ün yazımdaki eleştirel tavırdan korkmadığını açıklaması
beni fazla umutlandırmadı. Ya da çok çok az umutlandırdı, diyelim.
Ben yine de Kocatürk’ün bir bahane bulup yazıyı reddedeceğine olan
inancımı koruyordum. Ve Nâzım Dosyası’ndaki maddi yanlışları
düzelten bir yazıyı reddetme bahanesi bulmak kolay olmayacağı için,
Kocatürk’ün bir daha karşıma çıkmak istemeyeceğini de tahmin
ediyordum. Çünkü yüzünün derisi ne kadar kalın olursa olsun, bir
insanın benimle yüzleşmeyi göze alarak, yüzüme karşı, “Hayır biz
Nâzım Dosyamızdaki yanlışları düzelten bir yazıyı yayınlayıp rezil
olmaktansa, dergi okurlarının yanlış bilgilerle zehirlenmeye devam
etmesini tercih ediyoruz” diyebilmesi olanaksızdı.
Bu yüzden
Kocatürk’ün yazıyı okuduktan sonra bir daha karşıma çıkmayı göze
alamayacağından neredeyse emindim. O nedenle, o görüşmede, yazıyı
okumasından sonra kendisiyle tekrar görüşmek istediğimi belirttim. O
an yazıyı okumuş olmadığı için, yazıyla ilgili anlattıklarıma rağmen
görüşme talebimi vakur ve gözü pek bir tavırla kabul etti ve “Kaç
günde okursunuz?” diye sorduğumda, “birkaç gün içinde” okuyacağını
söyledi. “Peki” dedim, “okuduğunuzda bana haber verin, geleyim,
görüşelim!” Kocatürk, bunu da kabul etti. “O halde sizden haber
bekliyorum” diyerek yanından ayrıldım. Aslında, itiraf etmeliyim ki,
ondan haber beklediğimi söylerken, bu söylediğimde samimi olduğum
pek söylenemezdi. Söylediğim şeyde ancak binde bir doğruluk payı
vardı. Çünkü Kocatürk’ün sözünü tutacağına ve yazıyla ilgili olarak
benimle yüzleşmeyi göze alacağına dair beklentim, gökten sütlü kahve
yağacağına dair beklentimden fazla değildi.
Nitekim,
korkusuz Kocatürk beni asla aramadı ve ben de onu asla aramadım.
Kocatürk cevap yazısında bana yazının yayınlanmayacağını
bildirdiklerini söylüyor. Yalandır. (Ama yalan olmasa bile, yani
kendilerinin yaptıkları hataları düzelten bir yazıyı
yayınlamayacaklarını bana bildirmiş olsalar bile, bu, kendileri için
zaten yine de yeterince utanç verici olurdu.)
Cevap
yazısında Kocatürk,
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”
başlıklı o yazımı, “maydanozluk hali” diye de niteliyor.
Yazımın ne olduğu ortaya çıktığına göre; “ortalık yerde adam gibi
dolaştıklarını”, “devrimci”, “kuvvacı” ve “delikanlı” olduklarını
söyleyenlerin de, ne kadar adam olduğu ortaya çıkmış sayılır.
Kocatürk,
cevap yazısında, onu defalarca aradığımı ama çok işi olduğu için
bana vakit ayıramadığını da söylüyor. Yalandır. Ama doğru bile olsa,
Kocatürk’ün hatası yüzünden okurların yanlış bilgilerle
zehirlenmesini önlemek uğruna kendisini defalarca arayan birisine
vakit ayıramamakla övünmesi, benim indimde yeterince yüz kızartıcı
bir suçtur. Yani ben Kocatürk’ü suçlamak için onun beni aramadığını
kanıtlamak zorunda değilim. O beni aramış da olsa, aramamış da olsa,
yeterince suçludur. Ben onun beni aramadığını, yalnızca doğruyu
kaydetmek için, (doğrudan başka şey söylemek lüksünü ve avantajını
kendime asla tanımadığım için) yazdım; Kocatürk’ü batırmak için
değil. Kocatürk, zaten, öyle de böyle de batmış.
Doğrudan başka
şey yazamayacağım için, o görüşmemizden sonra Kocatürk’ten hiçbir
haber alamadığımı ve onu aramaya gerek duymadığımı da belirtiyorum.
Peki niçin aramadım? Kibirimden mi? Kibirli bir insan olmadığım
biliniyor. (Kocatürk’e bile sayfalarca cevap yazdığıma göre nasıl
kibirli olabilirim? Ben kibirlilerin burnunu sürtmekle marufum.)
Kibir yüzünden değil, o yazıyı basabileceğine zaten inanmayışım
yüzünden Kocatürk’ü bir daha aramadım. Hele beni arama konusunda
sözünü tutmadığını da gördükten sonra, Kocatürk’ün demokratlığına
nasıl inanabilir ve o yazıyı basacağına nasıl ihtimal verebilirdim? Kocatürk’ün demokratlığına bir nebze inancım kalmış olsaydı; onun
iddia ettiği gibi öyle defalarca telefon etmekle filan uğraşmaz,
toplum yararı adına kişisel gururu bir yana bırakarak, gidip
kendisini buluncaya kadar Kocatürk’ün kapısı önünde yatar, asıl
bununla gurur duyardım.
Kocatürk’e
teklif ettiğim yazının içeriği, yukarıdaki alıntıların gösterdiği
kadarıyla bile, benim toplum yararından yana olduğumu ve Kocatürk’ün
topluma verdiği zararı sürdürmekten başka bir şey yapmadığını
kesinlikle kanıtlamaktadır. Nâzım Dosyası’ndaki somut maddi
yanlışlar konusunda, benim yazımla uyarılmış olmalarına rağmen,
Kocatürk ve ekibi (ama özellikle genel yayın yönetmeni Kocatürk)
bugüne değin hiçbir düzeltme yapmamış, parmağını bile kımıldatmamış,
kurumsal bir dergide maddi yanlışları kurumsallaştırmış, bugün ve
gelecekte o dergiyi tüm okuyacakların yanlış bilgiyle
zehirlenmesinden yana tavır almıştır. Kocatürk, öyle bir “devrimci”,
öyle bir “kuvvacıdır”. Öylesi bir “delikanlı tiyatrocudur”. Yine de,
kendisinin ifadesiyle, “ortalık yerde ‘adam gibi’ dolaşmaktadır”.
Murathan Mungan’dan her zaman yaptığım alıntıyı tekrarlamak
gerekiyor: “Türkiye’de her şey olunur, rezil olunmaz.”
(Bana karşı
bir cevap daha yazarsa, Kocatürk, “çağrılmayan Yakup” veya
“maydanoz” suçlaması dışında bir yenilik yapıp, Nâzım Dosyası’ndaki –en
azından maddi–
yanlışları düzeltmek için ne yaptıklarını açıklamalıdır. Hiçbir şey
yapmadılarsa, benden ve derginin okurlarından özür de
dileyemeyeceğine göre, en azından, bir daha yalancı ve korkakları
eleştirmeye kalkışmamalı; hele “özgür ve objektif yayıncılık”
konusunda bir daha ağzını bile açmamalıdır. Yoksa enayi yerine
koyduğunu sandığı birileri çıkıp ağzına yine acı biber sürecek; ve
(Demirkanlı’ya karşı ikinci yazısında belge göstermeye çalışan)
Kocatürk, (kimsenin belge gösteremediği Büktel’e karşı belge de
gösteremeyeceğine/gösteremediğine göre) ağzı yanmış olarak, yine
“Maydanozlar!!! Çağrılmayan Yakup’lar!!!” diye ciyak ciyak
bağırmaktan başka hiçbir şey yapamayacak; ve bu kez, bu yazıyı
okumuş oldukları için; değil yalnızca tiyatro severlerden, en yakın
çevresinden bile, bıyık altı gülümsemeler dışında hiçbir tepki
alamayacaktır.)
Kocatürk’ün
“Yalancılar, Korkaklar, İftiracılar.. vb.” konusunda yazdıklarına
mide gazından ne kadar fazla değer verilebileceği hakkında Okurlar
için yeterli veriyi, bu yazıyla, ve yeterli inandırıcılıkla
sağladığıma inanıyorum. Tartıştığımız konuda hangimizin toplum ve
tiyatro yararından “yana” ve hangimizin toplum ve tiyatro yararına
“karşı” olduğu; bu yazıda sunulan belge ve kanıtların ışığında gayet
net görülebildiği için; Kocatürk’le yaptığımız, tanığı bulunmayan o
kısa görüşmeyle ilgili olarak da, hangimizin yalan söylediğine karar
vermek, artık okurlar için gayet kolay olmalıdır. Ve eğer yalan
söyleyen ben değilsem, Kocatürk’ün yalancı ve korkakları eleştirmeye
hakkı bulunmadığı tüm vicdanlarca onaylanmalıdır. Kocatürk,
yalancı ve korkakları eleştirmeyi Büktel gibi temiz ve şaibesiz
insanlara bırakmalı, elinin çamuruyla o işlere maydanoz olmamalıdır.
Bu gerçeğin yeterince anlaşıldığına inanıyorum.
Ama yine de,
bununla yetinecek değilim!
Şimdi, Coşkun
Büktel’in markası haline gelmiş (ve son zamanlarda, ne mutlu ki,
Yücel Erten tarafından bile, taklit de edilmeye başlanmış) bir
yöntemle, Kocatürk’ün yazısını hiç kısaltmadan, cümle cümle
aktararak, ona kendi diliyle de (anladığı tek dille de) cevap
verelim:
KOCATÜRK’ÜN YAZISINA CÜMLE CÜMLE CEVAPLAR
(Kocatürk’ün
yazısını farklı ve koyu harflerle aktarıyor, aralara normal
harflerle düzeltme ve cevaplarımı ekliyorum)
“Korkaklar,
yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları arasında
tiyatro yapmak” başlığıyla bir yazı yazmışım,
N’olmuş? Ben
de tutup o başlıkla yazı yazmanın, korkak ve yalancı olma-manın
garantisi sayılamayacağını yazmışım. Korkakların ve yalancıların da
o başlıkla yazı yazabilecekleri konusunda tecrübelerimi aktararak
insanları uyarmış, vatandaşlık görevimi yapmışım. Kuvvacılar öyle
yapmaz mı? Vatandaşı uyarmak için illa ki kendi nasırlarına
basılmasını mı bekler?
Senin
yayınlamayı reddettiğin
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” başlıklı yazımın “Bir dergi sahibinin ‘ilkel ve
iğrenç’ tavrı” başlıklı bölümünde ben Tiyatro Tiyatro dergisinin
sahibi Mustafa Demirkanlı’yı da eleştirmiştim. Hem de senin gibi
isim vermeden mide gazı kadar hafif ifadelerle değil, kanıt ve
belgelerle suçlayarak, eleştirmiştim. Demirkanlı’nın iftiralarını ve
cevap hakkı tanımayan antidemokratik sansürcü tavrını
(1),
kesin delillerle ortaya koyduktan sonra şöyle demiştim:
Dergi
sahibi olmanın avantajını düşünülebilecek en ‘ilkel ve iğrenç’
biçimde kötüye kullanan ve her medeni ‘insanın’ kutsal saydığı
savunma hakkını bile –mahkeme kararıyla mecbur edilmedikçe-
tanımayacağını açıklayan Mustafa Demirkanlı, işlediği bu hukuk dışı
‘yargısız infaza’ karşı, -sayılarının ne yazık ki üçten çok fazla
olduğu bu vesileyle bir kez daha ortaya çıkan- ‘üç maymunlardan’
hiçbir tepki görmedi.
(Bakınız:
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”. Yom Sanat,
Eylül-Ekim 2003. Sayfa 26.)
Mustafa
Demirkanlı’nın antidemokratik, sansürcü tavrını
(1)
da
yukarıda görüldüğü üzere, isim belirterek, kanıt ve belgelerle
eleştiren
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”
başlıklı o yazımı; genel yayın yönetmeni olduğun bir dergide
reddeden, sansür eden sen; o yazının yazarıyla yüzleşmeyi gözü
yemeyen sen; devran değişip Demirkanlı sana da iftira atınca (sana
attığı şey iftira mı değil mi, o da pek belli değil ya) şimdi
kalkmış “yalancılar, korkaklar, iftiracılar, vb.” hakkında yazı
yazıyor, “’özgür, objektif’ yayıncılık” ilkelerinden söz
ediyor, “ ‘Özgür, objektif’ yayıncılık, yazılmış bir yazının
başına, okuyucuları etkileyecek, durumu hafifletecek bir takım
“abidik kubudik” numaralar çekmeye gelmez.”
diyorsun.
Peki sansür etmeye gelir mi? Derginizde yaptığınız yanlışları
eleştiren ve düzelten Coşkun Büktel’in yazısını “bu çağrılmayan
Yakup da nereden çıktı?” diyerek hasır altı ya da sansür edip; halkı
yanlışlarla beslemek midir “özgür, objektif yayıncılık”?
Sen bir
sansürcü olarak, elinin çamuruyla sansürcü Demirkanlı’yı eleştirmeye
kalkarsan, birileri elbette çıkıp bu komediye maydanoz olur ve senin
o işlere maydanoz olmaman gerektiğini hatırlatır. Sen de elbette
susacak değilsin ya, utanacak değilsin ya, özür dileyecek değilsin
ya; yapabileceğin tek şeyi yaparak, ciyak ciyak bağırmaya başlar ve
Coşkun Büktel’e “maydanoz” demekle, “çağrılmayan Yakup” demekle,
“boynu bükülmüş” demekle, yani çığırtkanlık etmekle, pabucu
kurtarabilmeyi umarsın. Ama kaç kişi yutar bunu acaba? O çığırtkan
tavrının “kuvvacılık, devrimcilik, delikanlılık” olduğuna; (eleştiri
yazıları nedeniyle Büktel’den nefret eden) vandallar bile inanır mı
acaba?
bakalım bu
yazıya hangi “korkaklar, yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat
bezirgânları” tepki gösterecek diye beklerken,
Tepkiyi niye sadece onlardan bekliyorsun? Coşkun Büktel faktörünü
niye hesaba katmıyorsun? Büktel’in böyle durumlara derhal maydanoz
olduğunu ve korkaklarla alçakların tekerine çomak soktuğunu cümle
alem bilirken, sen neden bilmiyorsun?
kısacası ben “Bürüksel(!)
lahanası” tarlasından yanıt beklerken “maydanoz tarlası”ndan ses
yükseldi.
Eee, sen zurna
gibi ortaya atılıp yaygara edersen, yarattığın kirliliğe kimin
müdahale edeceğine (yani senin deyiminle: kimin maydanoz olacağına)
kendin karar veremezsin. Kim çıkarsa bahtına! Vandalların değil ama
insanların vatandaşlık görevleri vardır. Coşkun Büktel’in tiyatro
alanında vatandaşlık görevlerini ne kadar ciddiye aldığı ise,
yazdığı eleştiri kitaplarının yalnızca nesnel ve bilimsel
kalitesinden değil, kalınlığından bile anlaşılabilir. Böyle
kirliliklere maydanoz olmasa Coşkun Büktel o koca koca eleştiri
kitaplarını yazabilir miydi? (“Türk Tiyatrosu’ndan İnsan
Manzaraları” Dramatik Yayınlar, 1998. “Yönetmen Tiyatrosuna
Karşı / Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması” Kaknüs
Yayınları, 2001. Ve, ‘umarım’ yakında, “Tarih Taksiratınızı
Affetsin!”.)
Demek
Büktel’in maydanoz olmasına çok şaşırdın! Ama ben senin yarım
yamalak, özürlü Türkçe’nle söz oyunu yapmaya kalkışmana hiç
şaşırmadım. Ben bunları çok yaşadım. Evet, Büktel’in yazılarına
maruz kalanlar, eşekten düşmüş karpuza dönünce, Büktel’in
“destursuz”, “düstursuz”, “akılsız”, “mantıksız”, iz’ansız”,
“şirret”, “yalan, yanlış”, “eğrik-büğrük”, “narsist meczup”, “zihin
ishaline uğramış”, “histerikus kumkumerus”, veya “maydanoz”
olduğunu söylemişlerdir. Bunları söylemek kolaydır ama Büktel’e
karşı inandırıcı olmak kolay değildir. Büktel’in karşısında, değil
Kemal Kocatürk, Kocatürk’ün feriştahları bile (Ahmet Levendoğlu,
Yücel Erten, Kenan Işık, Özdemir Nutku, Nurullah Tuncer, vb)
inandırıcı olmayı başaramamış, prestijlerini ve iddialarını havlu gibi
yere atarak, tartışmadan çekilmek zorunda kalmışlardır. Hele o
verdiğim isimler arasındaki en cılız isim olan Nurullah Tuncer,
Coşkun Büktel’le tartışmaya bile girememiştir. Herkese cevap
yetiştirdiği dönemde, Nurullah Tuncer, Büktel’in Evrensel Kültür
dergisinde art arda üç sayı
(Temmuz/Ağustos/Eylül, 2003) yayınlanan
estetik ve idari eleştirilerine cevap vermeye bile yeltenememiştir.
Sonuçta hepsi suspus olmuşlardır. Mumdan yumuşak olmuşlardır.
Herkes bilir:
Korkaklar ve yalancılar, meydanı boş bulup korkakları ve yalancıları
eleştirmeye kalkarsa (eleştirir gibi yaparak efelik taslarsa) Coşkun
Büktel seyirci kalmaz. Herkes bilir ki, Coşkun Büktel’in bir
eleştirmen olarak misyonu, sade suya tirit oyun tanıtımları yazmak
değil, korkakların ve yalancıların yalanlarını ve tezgâhlarını “isim
vererek”, kanıt ve belge göstererek, teşhir etmek; korkakların ve
yalancıların “tezgâhına” maydanoz olup, tekerine çomak sokmaktır. O
nedenle, yalancılar ve korkaklar Büktel’den daima nefret etmiş, ona
“narsist meczup”, “megaloman”, “psişik bir olgu”, “sayrılı ruhsal
yapı”, “kuduz”, “şirret” ya da “maydanoz” gibi
sıfatlarla, saldırmışlardır. Büktel ise, (yukarıdaki satırlarda da
yaptığı gibi) daima, belgeleri onların suratına çarparak cevap
vermiştir. Kitapları bunun örnekleriyle doludur.
Ayrıca bu
yazı, bazı yayın organlarında lanse edildiği gibi, ne “kendim
dışında herkese bir eleştiri” niteliği taşımakta ne de “durduk yerde
tesadüfen şimdi sahneye çıkma” hevesimdir. Ben zaten yıllardır
sahnedeyim. Bu yakıştırmayı yapanlar nerede? Soru bu olmalı, bu bir.
Büyük bir kara çalmanın ardından temize çıkmış bir insanın onur
mücadelesini,
yeri gelmiş bir açıklama ve hesap sormayı, “kendi dışında herkese
bir eleştiri” diye açıklamak, hakkımda kendilerinin de ortak olduğu
yapılmış yayınları objektif gazetecilik anlayışının neresine
koyduklarını, “özgür, objektif” yayıncılık yapanların hangi
ilkelerine sığdırdığını da sormadan edemiyorum, bu da iki.
Ne dediğin belli değil, bu da üç. O özürlü Türkçe’nle yazar olunmaz,
bu da dört. Meramını bile anlatamıyorsun; ama tiyatro yapıyor, hatta
oyun bile yazıyorsun. Bu da beş.
“Özgür, objektif”yayıncılık,
yazılmış bir yazının başına, okuyucuları etkileyecek, durumu
hafifletecek bir takım “abidik kubudik” numaralar çekmeye gelmez.
Benim eleştirilmeme değgin onca haberin önüne hiç böyle numaralar
çekmeden yazıları yayınlayıp, bana gelince önüne “yumurtalı,
peynirli, maydanozlu” yakıştırmalar yapmak da ayıptır, bu da üç!
Demirkanlı’yla
ya da diğer sansürcülerle (Orhan Alkaya, Macit Koper, Mehmet Atak,
vb) aranızdaki kayıkçı kavgası beni hiç ilgilendirmiyor. Sen de
onlar kadar sansürcüsün! Birbirinizden farkınız yok! İktidarların
ürettiği suni isimlersiniz. Ardınızda iktidar desteği olmadığında,
gerçek boyutunuza, yani sıfıra indirgenirsiniz. İktidara (veya
muhalefete) yaslanmadan, tek başınıza ayakta ve hayatta kalabilme
yeteneğiniz sıfırdır. Açlığa, soğuğa, maaşsızlığa, mecbur
edilmedikçe, tahammülünüz yoktur. Açlığı, soğuğu, maaşsızlığı,
tehdit olarak önünüze sürdüklerinde direnebilme gücünüz; kendi
iradenizle, sırf ahlaki bir seçim olarak, maddi sefaleti manevi
sefalete yeğleyebilme gücünüz; sıfırdır. Manevi sefalete “aslanlar
gibi” dayanır; maddi sefalete, mecbur edilmedikçe, katlanamaz,
eğilir, bükülür, “çığlık”ı koyverirsiniz. Güç odaklarının bayıldığı,
kolay şekil verilen malzemelersiniz. Bir dönem senin gibileri
kullanırlar; bir dönem “yalancı, korkak, iftiracı” dediğin gibileri.
Merak etme, artık yeniden iktidardasınız. Karşındakilerle
(Demirkanlı’yla bile) çabucak uzlaşırsınız. Aynı hamurdansınız.
Dünyanın tüm
sansürcüleri, yiyin birbirinizi! Umurumda değilsiniz. Sansürcüleri
sansürcülere karşı savunmak!.. Benim maydanoz olmamam gereken asıl
konu, bu... Ama sansürcülerden biri, senin yaptığın gibi, bu kavga
sırasında, insanlara “özgür, objektif yayıncılık” dersi vermeye
kalkarsa, ben derhal maydanoz olur; adamın ağzına acı biber sürerim.
Bunu iyice kafana sok da, maydanoz tarlasından ses yükseldiğinde,
bir daha şaşırma!
Doğru
söylüyorsun. Demirkanlı’nın yazdığın yazıya yaptıkları, bir
demokratlık ayıbıdır. Ama hiç değilse, o sitede sana bu ayıbı
eleştirme şansı vermişler. Sen iktidardayken, o kadarcık bile
demokrat olabildin mi? Size soru sordu diye Mehmet Atak’ı
kurumdan attınız! (2) Onu gerçekten işe yaramaz olduğu için (ve tabii
sana “iznin var mı?” diye soru sormadan önce) atsaydınız, aferin
bile diyebilirdim size! Ama tabii, o zaman bile, bir başka soru,
senin ne kadar işe yaradığın sorusu, çıkardı ortaya. Tuncer’in ne
kadar işe yaradığı sorusu çıkardı ortaya. İktidarın işine
yaradığınız belli de, tiyatroya ne kadar yaradınız? Patronuna sor
bakalım: Önce Kaşgar’ın 31. sayısında ilk bölümünü (Ocak-Şubat
2003); daha sonra, Evrensel Kültür dergisinde, üç sayı art arda,
(Temmuz/Ağustos/Eylül, 2003) üç bölümünü birden yayınladığım Necip
Fazıl yazımı (Necip Fazıl’ın “Çilesi” Bitmiyor) neden
cevaplayamamış? O yazıda kendisine yönelttiğim idari ve estetik
eleştirilere karşı, neden susmak zorunda kalmış? “Bir Adam
Yaratmak”ın dekorcusu ve genel sanat yönetmeni o değil miydi? O
dönemde saçma sapan suçlamaları kahramanca cevaplıyordu. Büktel’in
karşısında neden suspus oldu? Cevaplanmaya değer tek yazıyı neden
cevaplayamadı. O yazıdaki idari suçlamaları sen niye cevaplayamadın?
Dilin nereye kaçmıştı?
Kendini 3.
Richard ile Kazıklı Voyvoda arasında bir şey olarak gördüğün için,
sen karşındaki sansürcülerden bile daha betersin. Şehir Tiyatrosu’nu
babanın çiftliği olarak gördüğün için, senden iyileri içeri
sokmamaya çalıştın. Onlara “Çağrılmayan Yakup” dedin. Ben, İstanbul
Şehir Tiyatrosu repertuarında iki oyunu bulunan ve bir oyunu (şöyle
veya böyle ama Şehir Tiyatrosu’nun en büyük sahnesinde) oynanmış bir
yazar olarak, tiyatronun protokolündeydim. Her galaya çağrılıyordum.
O protokole girme hakkını, ona buna ya da belediyeye yalakalık
ederek değil, yedi yılda yazdığım "Theope" adlı oyumum sayesinde elde
etmiştim. Senin iktidarda bulunduğun dönemde (Nurullah Tuncer
döneminde)(acaba hangi nedenle dersin?) protokolden çıkarıldım ve
çağrılmayan Yakup oldum. (Bu yazıyı bitirmeye yakın haber aldığıma
göre, Nurullah Tuncer makam koltuğuna yeniden oturtulmuş. Anlaşıldı,
neden horozlandığın!)
Ben,
çağrılmamayı hiç umursamadan, gitmek istediğim (ki çok enderdir)
oyuna veya galaya gitmenin bir yolunu her zaman buldum. Ama beni
çağırmayan sen, beni çağırmamakla övünen sen, galalarında tiyatro
seyretmeye Büktel’den daha layık bir salon dolusu insanı bir kez
olsun bulabildin mi?
Senden iyiler
içeri girecek diye ödün koptuğu için, senin genel yayın
yönetmenliğinde çıkan Şehir Tiyatrosu dergisini kifayetsiz
insanların somut yanlışlar bakımından hayli zengin ama içerik
bakımından mide gazı kadar hafif yazılarıyla doldurdun. Bir Nâzım
Dosyası yaptın; dosyaya koyduğun yazıların hepsi yalan yanlış
bilgilerle doluydu. Büktel’in o yazılardaki somut yanlışları bir bir
saptayan yazısını ise “çağrılmayan Yakup” sayarak reddettin. Dergiyi
okuyan ve okuyacak olan binlerce insanın dezenformasyona uğramasına
çanak tuttun. Bir Coşkun Büktel yazısı yayınlamamak için, o kurumsal
dergideki somut yanlışların düzeltilmeden kalmasını,
“kurumsallaşmasını” tercih ettin. Dezenformasyonu kalıcı hale
getirdin. Dergiyi okuyanların ve okuyacakların yanlış bilgiyle
zehirlenmesini, aldanmasını umursamadın. Yani “Özgür, objektif
yayıncılık” konusunda, boyunca pisliğe battın. Buna rağmen
“Özgür, objektif yayıncılık” konusunda eleştiri yazman ayıp değil
mi? Asıl ayıp o değil mi? O konularda yazmayı Coşkun Büktel gibi
“lekesiz ve şaibesiz” insanlara bırakman ve o konulara hiç maydanoz
olmaman daha münasip değil mi? Bak ötekiler konuşabiliyor mu? Sen de
susacaksın! Ya suspus olacak, ya da daha beter batacaksın! Mumdan
yumuşak olacaksın!
Ayrıca
sayın Coşkun Büktel, benim
“Korkaklar, yalancılar, iftiracılar,
hainler ve sanat bezirgânları arasında tiyatro yapmak” başlıklı
yazımın yayınlandığı internet sitelerinden olan
http://www.sehirtiyatrolari.com/ sitesi, şehir tiyatrolarının
resmi sitesi değildir, bilginize, bu da dört.
Hay allah,
tersi sitenin hiçbir yerinde belirtilmediği halde,
“sehirtiyatrolari.com” sitesini Şehir Tiyatroları’nın sitesi
zannetmem ne büyük dangalaklık. Utancımdan sokağa da çıkamam ben
artık. Bana iyi bir ders verdin, bravo Kocatürk!
Şimdi asıl
konuya gelelim; Coşkun Büktel, Şehir Tiyatrolarının yayın organı
olan “Türk Tiyatrosu” dergisinde, ki bu dergi belli zamanlarda
inkıtaa uğrayarak Ertuğrul Muhsin’den bu yana gelen bir dergidir,
bana getirip yayınlamamı istediği bir yazı vardı.
Demek yalan söylememişim. Gerçekten sana getirmişim o yazıyı.
Meğer ben bu dergide bu yazıyı yayınlamamışmışım(!) da
Yani aslında yayınlamış mıydın? Yoksa yayınlamamış olman, yani
okurların yanlış bilgiyle zehirlenmeye devam etmesi doğrultusunda
karar alman, veya “almanız”, önemli mi değil?
o
yüzden boynu bükük kalmışmış(!) anladığım kadarıyla.
Yani anladığın kadarı bu mu? Senin zekânın anladığı kadarı ancak bu
mu? Boynumun bükük kaldığını anladın, öyle mi? Sanırım benim
yazımdan, boynumun bükük kaldığını anlayan yeryüzündeki tek ileri
zekâlı sensin. Türünün tek örneğisin! Sanırım, tiyatroyu da ancak bu
kadar anladığın, bu zekâyla yaptığın için, yurtdışında oyun yönetmen
ancak iktidardayken mümkün olabiliyor. (Yakında yine Bosna mı olur,
Makedonya mı olur, Romanya mı olur, —ama kesinlikle Comedie-Francaise olmaz— karşılıklı değiş tokuş ayarlayarak, bir
yerlere gidip oyun yönetir ve Türk zekâsını dışarıda temsil
edersin!) Neyse, okurlar senin zekânın “anladığı kadarıyla” yetinmek
zorunda değil. Onlar, hatta vandallar bile, anlaşılması gerekeni
anlamışlardır.
Onun için de
beni “Korkak ve Yalancı” sıfatlarını üstlenmem konusunda, onu,
yazımın gazının hafifliği ile ilgilenmek zorunda bırakmışmışım(!).
(?!?!)
Öncelikle bunun için özür dilerim.
Ne kadar alaycısın! Yerin dibine geçirdin, yerle yeksan ettin beni!
Sizi bunca işinizin arasında bir de benim yazım rahatsız etmiş.
Ben senin gibi “meşgul adam” pozlarına girmeye asla tenezzül
etmedim. Ben burnunu havaya kaldırarak “meşgul adam” pozlarına
girenlerin burnunu sürtmekle marufum. Bak, örneğin, “Türk
Tiyatrosu’ndan İnsan Manzaraları” sayfa 383.
Ama yine de
alçak gönüllü bir davranış göstermişler, sağ olsunlar, var olsunlar.
Kendileri benim belirttiğim sıfatların hiçbirini, yani “korkaklar,
yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları”
bölümlerinden hiçbirini yakıştıramamış kendisine.
Sen de yakıştıramamışsın ki, beni suçlamak için “maydanoz” ve
“Çağrılmayan Yakup” kavramlarına sarılman gerekmiş. “Korkaklar,
yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları” gibi
sıfatları yalnız sen değil, hiç kimse yakıştıramadı/yakıştıramaz
bana. Yapıştırabilirler belki ama yakıştıramazlar. O sıfatlar benim
üstümde eğreti durur. İnandırıcı olmazlar. Ama belgeler, ilk
ikisine, senin çok yakıştığını kanıtlıyor. Belgeler, “desteksiz
lakırdılar” gibi değil. Belgeler, inandırıcı oluyor.
Buna karşın,
her ne hikmetse, yazımın onda, “Kocatürk’ün mide gazı kadar hafif
yazısı” başlığıyla bir yazı yazma gereği duyurtması kadar da
“maydanozlu” bir hassasiyet hissettirmesi, kendilerinin bu bağlamda,
bir yer, yeni bir sıfat arayışı hissetmesine katkıda bulunmamak da
benim için ayrı bir görgüsüzlük olur kanısındayım.
Bu “zalimce” alaylarınla bitirdin beni! Yok ettin, unutturdun,
geçersiz kıldın Nazım Dosyası’nda gösterdiğim kepazelik belgelerini.
Üzülmeyin,
türkçenin geniş denizinde size de kayığınızı yüzdürecek bir yer, bir
sıfat bulunur sayın Coşkun Büktel.
Yok yok, ben üzülmeye devam edeyim. Ama sen, yüzün tutar da bir
daha yazarsan, yazında bu “zalimce” alayların yerine, Nâzım
Dosyası’ndaki maddi yanlışların okurları zehirlemesine bir genel
yayın yönetmeni olarak neden göz yumduğunu inandırıcı biçimde
açıkla, olur mu? Bak bunu yapabilirsen, yani bana karşı inandırıcı
olabilirsen, beni en “zalim” biçimde alaya almış, hatta kepaze etmiş
olursun. Ben öyle yapıyorum. Belge ve kanıtlara dayandığım için boş
konuşmuş, ağzımdan osurmuş olmuyorum. Başarımın bütün sırrı, bu:
Samimi ve inandırıcı olmak... Ağzımdan çıkan her sözün samimi ve
inandırıcı olmasını koşul saymak... Böyle yapmasam, belgelere
dayanmasam, inandırıcı olmasam var ya; hem İsa’nın hem Musa’nın
tarafında edindiğim onca husumet en küçük açığımı beklerken,
alimallah, ben de çoktan kepaze olurdum.)
Hülâsa ben
Coşkun Büktel’i tanımam. Orada burada birkaç yazısını okumuşluktan
ve bulaştığı polemiklerden gayrı.
Ben, seni o kadarcık da tanımam ama insanları tanımadığımı söyleyerek kendime
paye çıkarmaya ihtiyacım olmadığından, yazımda seni tanımadığımı
söyleyerek böbürlenmek gibi bir çiğliğe kalkışmamıştım. Birbirimizi
tanıyıp tanımayışımızın konumuzla bir ilgisi olsaydı bile, ben, seni
tanımadığımı söylemeye gerek duymazdım. Ayrıca gerçek tiyatroculara,
Coşkun Büktel’i tanıma-makla övünmek değil, tanımakla övünmek
yaraşır. Senin gibiler çoğunlukta olsa da ―yoksa tiyatromuz bugünkü
pespaye duruma nasıl düşebilirdi?― Coşkun Büktel’i tanımakla övünen
tek tük tiyatrocular yine de var, neyse ki…
Kendisinin
de beni, “çamur at izi kalsın” şeklindeki “genellemeciler” gibi tüm
yöneticilik yapmış ve yapacak olanlara yapıştırdığı ortak yaftadan
gayrı tanıdığını da pek sanmam.
Seni hiç
tanımıyor değilim: Yönettiğin “Hırçın Kız”ı galasında seyrettim.
Sıkıldığım için yarıda çıktım. Tanığım var: Nazan Keskiner.
Bana o
yazıyı getirdiği günkü dışında, ki, o yazı da başka bir
“maydanozluk” halidir,
Şimdi herkes o yazının ne olduğunu öğrendi.
www.coskunbuktel.com ’da yazının aslını da okuyacaklar. Bence, o
yazıya tüküren herkes, fırtınaya karşı tükürmüş olacak; tükürüğü
dönüp kendi suratına sıvazlanacak.
o güne kadar herhangi bir yüz
yüze gelmişliğimiz de yoktur.
Peki vardır diyen oldu mu? Ben
yazımda seninle her gün yüz yüze geldiğimi mi söyledim? Seni
tanıdığımı mı söyledim? Hayır! Öyleyse tanışıyor veya tanışmıyor
olmamızın konuyla ne alakası var? Ne demeye çalışıyorsun? Kendini
benim hayatta yüz yüze geldiğim en mühim şahsiyet mi sanıyorsun?
Durumun o kadar vahim değilse ne demek istiyorsun? Beni tanımadığını
niçin söylüyorsun? Seni tanımadığım halde, çağrılmadan gelip,
yönettiğin Şehir Tiyatrosu dergisine (“Türk Tiyatrosu”)
dosyanızdaki yanlışları düzelten bir yazı önermemi niçin anormal
buluyorsun? O dergiye yazı önermek için seninle tanış olmak mı
gerekiyor? O dergide ancak senin “ahbap çavuşların” mı yazabiliyor?
Dergiye yazı
kabul ederken, yazının değerini değil de, yazarının senin tarafından
tanınmasını ölçüt aldığın için mi, Nâzım dosyasını yalan yanlış bir
sürü zırvayla doldurdunuz? Bu kafayla, bu zekâyla tiyatroyu nereye
götürebilirsiniz?
“Türk
Tiyatrosu” dergisinin oluşumunda her zaman bir yayın kurulu vardır
ve derginin o sayısının içeriğine aylar öncesinden bu kurul karar
verir
–ki dergi
üç ayda bir çıkar- ve ona göre de dosyalar oluşturarak yayına
hazırlanılır.
O dosyaların
ne mene şeyler olduğunu okurlar artık biliyor.
Bu dosyalar bağlamında da bazı konular belirlenir
ve o konular hakkında bazı yazarlardan konuyla ilgili yazı ve
görüşler istenir.
Kimlerden yazı
ve görüş istediğinizi okurlar artık biliyor. Cehaleti ve tanışık
olmayı “olmazsa olmaz” bir ölçüt saydığınızı okurlar artık biliyor.
Yani bu iş bir tür önceden
belirlenmiş sipariş verme usulü ile işler.
Yani sırf o
yüzden mi yayınladığınız somut bilgi yanlışlarını bile, daha sonra
düzeltmeye hiç yanaşmazsınız. O yüzden mi, maddi bilgi
yanlışlarınızı gösterip sizi uyaran bir yazının yazarını, “bu
çağrılmayan Yakup da nereden çıktı?” diyerek hiç takmadınız? Sırf o
yüzden mi Nâzım Hikmet hakkındaki yanlışların sürmesinden,
yerleşmesinden ve halkın zehirlenmesinden yana tavır aldınız? Halka
karşı tavır alanların, ortalık yerde “adam gibi” dolaşmasına sence
kimse maydanoz olmamalı mı? Halka karşı tavır alanların
“kuvvacıyım”, “devrimciyim”, “delikanlıyım” diye naralanmasına kimse
maydanoz olmamalı mı?
O sıraladığın
bahaneleri (yok yönetim kuruluymuş, yok sipariş usulüymüş, yok üç ay
önceden karar veriliyormuş) Coşkun Büktel’le yaptığınız görüşmede
Büktel’in yüzüne söyleseydin ya? Gerçi yalan söyleme özgürlüğüne
sahip bir insan olarak, bunu o görüşmede yüzüme de söylediğini iddia
edebilirsin. Nasılsa görüşmemizin bir tanığı yok. Ama eğer yüzüme
karşı o bahaneleri sıralasaydın, yazımı sana asla bırakmayacağımı
herkes tahmin edebilir. Çünkü yazı bırakmak konusundaki tavrımı
Tiyatro Tiyatro dergisinin sahibi Mustafa Demirkanlı’yla yaptığım
bir görüşmede kanıtlamıştım. O görüşmenin tam metni,”Yönetmen
Tiyatrosu’na Karşı” (Kaknüs Yayınları, 2001) adlı kitabımın 312.
sayfasında kayıtlıdır ve doğruluğu Demirkanlı’nın sessizliğiyle
onaylanmıştır.
Demirkanlı’yla
yaptığım o telefon görüşmesinin metni benim, yayınlamayacaklarını
bildiğim halde, yazılarımı, yazılarımda eleştirdiğim dergilere
“öncelikle” götürdüğümü ama o dergilerin yöneticilerini boşu boşuna
beklemektense, ret cevabını onların ağzından “bir an önce” almaya
nasıl uğraştığımı kanıtlamaktadır. Bahaneler yerine net olarak bir
ret cevabı (net bir ret) talep ettiğimi, ipe un sermeleri
kabullenmediğimi ve net bir ret aldıktan sonra ise ısrarı
sürdürmeden diyaloğu anında kestiğimi de kanıtlamaktadır. Öyleyse
alıntı yapalım:
(Ahmet Levendoğlu’nun Tiyatro Tiyatro’da çıkan bir yazısı hakkında
isim vererek Levendoğlu’yu suçlayan ve “Fikir ‘Yürütmek’”
başlığını taşıyan bir yazı yazmış ve Tiyatro Tiyatro’ya bırakmıştım.
Demirkanlı’yla telefonda o yazıyı konuşuyoruz)
“Coşkun, sen istersen bu yazıyı başka bir yerde yayınla!”
“Neden?”
“Çünkü biz bir özel sayı yapmaya karar verdik.”
“Fark etmez ki!… Benim yazımı isterseniz özel sayıda da
yayınlayabilirsiniz. Bütün yazıların özel olması gerekmez. Hem zaten
bu, sizin derginizle ilgili bir yazı.”
“Tabii de sen acele ediyorsun; oysa biz biraz gecikeceğiz.
Eylül-Ekim sayısını bir arada çıkarmayı düşünüyoruz.”
“İstediğiniz kadar gecikin! Ona karışmam. Yalnız, bana yazıyı
yayınlayacağınızı bildirin, yeter. Sizi beklerim. Çünkü bu yazının
mantık gereği sizin derginizde çıkması gerek.”
“İşte ben bu yazı için şu an cevap veremiyorum. Çıkacak yada
çıkmayacak diyemiyorum.”
“Mustafa, alla’şkına, böyle bir şey olabilir mi? Ben sizden zaten
yazıyı yayınlamanızı değil, evet yada hayır demenizi bekliyorum.
Bir yazıyı yayınlayıp yayınlamayacağınıza beş günde karar veremiyor
musunuz? Yayınlamayacaksanız, doğru dürüst yayınlamayacağım deyin!”
“Pekala, yayınlamayacağım!”
“Yayınlamayacak mısın?”
“Yayınlamayacağım!”
“Hah, şöyle!… Teşekkür ederim.”
(Coşkun Büktel, “Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı” Kaknüs
Yayınları, 2001. Sayfa 312.)
Görüldüğü üzere, ben, eleştirdiğim dergi yöneticilerinden (sana
verdiğim yazıda seni de ‘adını vererek’ eleştiriyordum) bir an önce
net bir ret almaya çalışırım. Sana yazının eleştirel içeriğini o
yüzden anlatmıştım. Yukarıda sıraladığın bahaneleri
(yok yönetim kuruluymuş, yok sipariş usulüymüş, yok üç ay önceden
karar veriliyormuş)
o günkü görüşmede yüzüme söylemiş olsaydın, sana da Demirkanlı’ya
yaptığımı yapardım. Ama sen bana sadece yazının eleştirel
içeriğinden korkmadığını söyledin. Yazıyı okuduktan sonra beni
arayacağına söz verdin. Bu yönetim kurulu ve sipariş mavallarını
okumak o gün aklından bile geçmiyordu. Yazıyı sana o yüzden
bıraktım.
Coşkun
Büktel’e de ne kimse bir sipariş vermiş ne de konuyla ilgili engin
bilgisine başvurulmuş.
Bunları o gün
yüzüme söyleseydin ya!.. Coşkun Büktel’in engin bilgisiyle alay
etmeyi o gün akıl edebilseydin ya!.. Demek Nâzım Tiyatrosu hakkında
360 sayfalık koca bir kitap (“Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı / Bir
Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması”, Kaknüs Yayınları, 2001.)
yazmış olan Büktel’in engin bilgisini önemsemediğin için, Coşkun
Büktel’e başvurmayı düşünmedin. Büktel’in yerine Ali Taygun’un
“engin bilgisine” başvurmayı tercih ettin. 1948 tarihli Nâzım oyunu
“Ferhat ile Şirin”in, 1926 tarihli O’Neill oyunu “Strange
Interlude”dan (“Araya Giren Garip Oyun”) daha önce yazıldığını
öne süren ve bu yanlış bilgiye dayanarak Nâzım’ın öncü olduğunu
kanıtlayıp(!) ona övgüler düzen Ali Taygun; sizin derginin evlere
şenlik, derme çatma, gecekondu kriterlerine daha uygun düşüyordu,
değil mi? O yüzden Coşkun Büktel’in engin bilgisiyle alay ediyor,
adını bile doğru yazabilmesine hayret edilmesi gereken Ali Taygun’un
“engin bilgisine” başvuruyorsun! Türk tiyatrosunun sorunlarını
tartışanlar, tartışmayı işte tam bu noktadan başlatmalılar.
Tartışmada ilk olarak şu soruyu cevaplamalılar: Bilginin yalnızca
kartvizit ve unvan sahiplerinde bulunduğunu sanan; kartvizit ve
unvan sahibi olmayanları çağrılmayan Yakup diye adlandıran bu
“kafadan”, bu “zekadan”, tiyatroyu nasıl dezenfekte ederiz?
Çünkü “bu
kafa”, “bu zeka”, tiyatroyu ve Türkiye’yi AKP’ye teslim etme
noktasına getirdi. Ödenekli kurumlarımızı yönetmesi için, her
dönemde bu kafalar, bu zekalar tercih edildiği için; kendilerinden
iyileri içeri sokmayan (hatta dışarı atmaya çalışan) bu kafalarla,
bu zekalarla, bugün vardığımız acıklı aşamaya gelindi. Bu acıklı
aşamada, artık bu kafalar, bu zekalar bile, ortalık yerde “adam
gibi” dolaşabiliyor; kendilerini “devrimci” diye, “kuvvacı” diye,
“delikanlı tiyatrocu” diye lanse edebiliyor.
Devrimciymiş!.. Kuvvacıymış!.. Brüksel lahanalarına karşıymış!..
Brüksel lahanalarına karşı çıkmak, öyle sırtını Ankara lalelerine
dayamaya çalışarak olmaz. Büktel gibi yapacaksın! İsa’ya da Musa’ya
da yaranmaya çalışmayacaksın! Tek başına kalmayı göze alacak, arkana
birilerini takmaya çalışmayacaksın! Senin gibi çok kuvvacı gördük.
Ankara’da “Kuvâ-yi Sahne” diye dergi bile çıkardılar. Rakiplerinin
isimlerini verip kendi isimlerini saklayarak, osuruktan daha hafif
bir sürü yazılar yazdılar. Ömürleri de ancak osuruk kadar oldu. O
yüzden öyle, “kuvva” “kuvva” diye guruldanarak arkanda kuvâ-yi
milliye varmış gibi Atatürk pozlarına girip kendini maskara etme!
Sen Kocatürk’sün, Atatürk değil. Karıştırma!
Brüksel
lahanaları ve Ankara laleleriyle baş etmeyi de senin bile korkak ve
yalancı diyemediğin Büktel’e bırak! Onur mücadelesi gibi işlere
maydanoz olmak, Büktel’i tanımamakla, Büktel’e başvurmamakla
gururlananların; Büktel’i sansür eden “delikanlıların” harcı olamaz!
“Çağrılmadan gelen Yakup” misali bir gün çıkıp “benim böyle bir
yazım var ve bunu yayınlar mısınız” demiş.
Bir türlü
anlamıyorum, bunda ne tuhaflık var?! Sizin babanızın çiftliğine
değil de, halkın Şehir Tiyatrosu’na ve üstelik o tiyatronun
repertuarında iki oyunu bulunan ve bir oyunu (şöyle ya da böyle ama
en büyük sahnenizde) “seyirciye sunulmuş” bir yazar sıfatıyla
geldiğime göre; bir türlü anlamıyorum, bunda ne tuhaflık var? Benim
oraya gelişimde “çağrılmadan gelen Yakup” diye adlandırılmamı
gerektiren tuhaflığın ne olduğunu ya sen anlatamıyorsun ya ben
anlayamıyorum. İkimizden biri kesinlikle geri zekâlı olmalı!..
Gelmem o kadar tuhafsa, beni kabul etmezdin, olur biterdi. Bana asıl
tuhaf gelen şey, hem o gün beni kabul edip hem de sonradan
çağrılmayan Yakup diye adlandırman… Tamam çağrılmadığım doğru da,
Yakup neyin nesi oluyor? Ne anlamalıyız bundan? Senin şiir okuyan
biri olduğunu mu? Konuyla ne alakası var? Yanlışlarınızı gösteren ve
düzelten bir yazı önermek için, hatta herhangi bir tiyatral konuda
herhangi bir yazı önerebilmek için, Şehir Tiyatrosu’nun dergisine
―sizin değil, halkın Şehir Tiyatrosu’nun dergisine― çağrılmam mı
gerekiyordu?
Aynen onun
(Yani Büktel’in) belirttiği şekilde gelişmiş bir ilişki şeklidir.
E, öyleyse sorun ne?
Ne diyor bakınız
Hadi bakalım:
“Her
zamanki gibi, yine isim vererek yazdığım eleştiri yazılarımdan
birini, (“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı”) yönetici
olduğu dönemde Şehir Tiyatrosu dergisinde yayınlanması talebiyle Kocatürk'e de götürmüştüm. Kocatürk yazıyı teslim aldı ve birkaç gün
içinde okuyacağını söyledi. Okuduktan sonra bana telefon edecekti ve
yazı üzerinde görüşecektik. Kocatürk sözünü asla tutmadı.” diyor ama
bu söylediği ya “yalan” ya da hafıza bulanıklığı.
O görüşmenin
tanığı bulunmadığına göre kimin yalan söylediğine, bütün öbür
verileri değerlendirerek, okurlar kendileri karar verecek.
Ben,
kendisinin de belirttiği gibi, yazıyı yayınlamakla ilgili kendisine
bir söz vermiş değilim, veremem de.
Senin de belirttiğin gibi ve yukarıda yaptığın alıntıdan da
anlaşıldığı gibi, ben zaten senden yazıyı yayınlaman konusunda söz
istemiş değilim ki… Ben senden yazıyı birkaç gün içinde okuman ve
daha sonra yazı üzerine benimle görüşmen konusunda söz almış, yazıyı
sana o yüzden bırakmıştım.
Çünkü, bu
yazıyı ben ve yayın kurulunda ki diğer arkadaşlarım da okumalı ve
öyle karar verilmeli.
İyi ya işte. Ben de okuyun, sonra görüşelim, demişim. Sen de bunu
kabul ettiğin için yazıyı sana bırakmışım. Ama sen, öyle bir yazıyı
yüzüme karşı reddedemediğin için, yazıyı okuduktan sonra beni
görüşmeye çağırmamışsın. Ben de, her şey tam tahmin ettiğim gibi
geliştiği için, seni çok da fazla beklemeden, yazıyı götürüp Yom
Sanat dergisinde yayınlamışım. Bana verdiğin sözü tutmayışın,
benimle yüzleşmeyi göze alamayışın; (senin gibilerin mayasını iyi
bildiğimden) seninle ilgili beklentime tamamen uyduğu için, bana
gayet doğal gelmiş ve konuyu yazmaya kalkışmamışım. Ama sen yıllar
sonra kalkıp, yalancı ve korkakları eleştirme hakkını kendinde
bulunca, kısa bir yazıyla, hoop diyerek, o işlerin sana düşmediğini,
senin harcında o işlerin gerektirdiği niteliğin bulunmadığını, o
işlerin sana kalmadığını hatırlatmışım. Hatırlayıp sussaydın, başına
daha büyük dertler açmamış olacaktın. Ah, o kafa! Ah, o zekâ!
Ki onlar da okudular. Bu yazının çıkacak olan sayımızda yerinin
olamayacağı görüşüne vardık.
Yani yazıda
gösterdiğim maddi yanlışların bile düzeltilmeden kalması, tüm
yanlışların o kurumsal dergide kurumsallaşması, bugün ve gelecekte
okurların o yalanlarla aldatılması gerektiği görüşüne vardınız.
Aferin hepinize! AKP sizden iyisini bulamaz!
Bu görüşü de kendisinin sürekli bizi telefonla aradığı bir sırada
kendisine ilettik.
Sizi
telefonla sürekli niye arayayım? Daha önce yaptığım gibi,
Çağrılmayan Yakup gibi, çıkıp gelirdim. Evim Cihangir’deydi ve her
gün spor olarak Maçka’ya koşup geriye dönerken tiyatronun önünden geçmekteydim.
Yanlışlarınızı düzelten yazımla ilgili olarak yönetim kurulunuzun
vardığı o yüz kızartıcı “görüşü” bana ilettiğiniz de, yalan. O
kadarına bile cesaret edemediniz. Bana hiçbir şey iletmediniz. Ben
iletmediğinizi kanıtlayamam. Çünkü iletilmeyen şeyler kanıtlanmaz.
İlettiyseniz, siz ilettiğinizi kanıtlamak zorundasınız.
Çünkü “Türk
Tiyatrosu” dergisi, türlü isimler verilerek, satır aralarında
sürekli karşısındakini yanıtlar vermeye çağıran “polemik” üsluplu
bir dergi değildir.
Ben kimseyi
yanıtlar vermeye çağırmadım. Yanlışları gösterdim. Nâzım’ı asılsız
payelerle övmenin Nâzım’ı sevindirmeyeceğini Nâzım’ın kendi
sözleriyle belgeledim. 1948 tarihli “Ferhad ile Şirin”in 1926
tarihli “Strange İnterlude”dan daha önce yazıldığını öne sürüp
Nâzım’ın öncülüğünü kanıtlamaya çalışanların bana cevap verebilmesi
ihtimali yoktu. Nitekim, yazı Yom Sanat’ta yayınlandığı zaman
hiçbiri cevap veremedi. Verdilerse göster.
Yanlışlarınızı
düzelten bir yazıyı “polemik üsluplu” bahanesiyle hasır altı
edip yanlışları kurumun dergisinde kurumsal hale getirmenin;
Türkiye’nin bugünkü düzeninde (Coşkun Büktel’in yazılarına muhatap
olmaktan başka) hiçbir yaptırımı yok. Ama Büktel’in yazıları ve
kitapları yeterli. Büktel’in kitapları sayesinde, tarih
taksiratınızı affetmeyecek.
Bu güne
değin, en azından genel yayın yönetmenliğini benim yaptığım dönemde,
bu şekilde “maydanozca” gelen yazılara açık bir dergi olmadığını o
günde bir kez daha göstermiştir.
Evet, senin
döneminde derginin ne tür yazılara “açık” olduğunu Nâzım Dosyası
göstermiştir. Ne tür yazılara “açık olmadığını” ise,
“Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve
‘Üç Maymun’ Tavrı” adlı yazım
göstermektedir. O yazıyı eninde sonunda çıkacak olan “Tarih
Taksiratınızı Affetsin” adlı kitabımda veya
www.coskunbuktel.com ’da okuyacak okurlar, senin hangi yazılara
geçit verip, hangilerine vermediğini, daha da net görecekler. Yalnız
bugünkü okurlar değil, yarınkiler de görecek. Tarih taksiratınızı
affetmeyecek.
Kendisine
telefonda yapılan bu açıklamadan sonra birkaç kez benimle görüşmek
istemiş
Yalan!
ama benim o dönem fazla meşgul olmamdan
Bu bile yalan
kokuyor. Samimi olmadığın üslubundan bile anlaşılıyor.
kaynaklı olarak görüşememesini “korkaklık” olarak betimliyorsa, bu
korkaklık değil olsa olsa “maydanoz” meraklısı olmadığımın o
günlerden bir göstergesi sayılmalıdır.
Ne meraklısı
olduğun Nâzım Dosyası’nda görülüyor. Tarih taksiratınızı
affetmeyecek!
Coşkun
Büktel! Şimdi soruyorum “yalancı” kim? “korkak” kim?
Bu soruların
cevabı birinci yazımda bile, o kısa yazıda bile, gayet net
anlaşılmıştı. Hele bu yazıdan sonra, sen bile anlamış olacaksın!
Senden ve yazılarından neden ve ne için korkayım! Korkmam ve bu
konuda yalan söylemem için çıkarım ne olabilir?
Mesela,
yönettiğin derginin Nâzım Dosyası’nda neler zırvalandığını örtbas
etmek istemeni göstersem, yeterli olabilir mi? Belediyedeki
velinimetlerinin, o dosyadaki zırvalara uyanmasını engellemek
istemeni göstersem yeterli olabilir mi?
Türk
tiyatrosu için verdiğin emeği anlıyor ve bu emeğin kutsallığı
konusunda en ufak bir şüphem dahi olamaz
Sus! Allah
adamı çarpar!
ama verdiğin emeğin karşılığını bulamamış, hayal kırıklığına uğramış
olman, hıncını
Benim kimseye
bir hıncım yok. Türkiye’de, hiç değilse gelecekte, doğru dürüst
tiyatro yapılabilmesi için, yanlışları ve yanlış insanları teşhir
ederek, sağlam bir zemin oluşturmaya çalışmak; tarlayı sürerek
yepyeni ve sağlıklı bir üretime olanak sağlamak gibi bir tutkum, bir
misyonum var sadece.
başkalarından
alma hakkını sana ve başkalarına da vermez! Ama “korkaklar,
yalancılar, iftiracılar, hainler ve sanat bezirgânları” arasında
kendine bir yer bulamıyorsan “maydanozca” durumu fazla zorlama!
Coşkun Büktel olmak ne kadar yorucu. Burnumu havaya kaldırıp, vakur
ve aristokrat bir tavırla, “ben ‘Theope’nin yazarıyım, bu düzeye
inemem, bu laflara cevap yetiştirmekle ilgilenemem! Ben ‘Theope’nin
yazarıyım, herkesle sidik yarışına giremem!” gibi laflar etme lüksüm
yok. Bu laflara bile cevap vermek, bu kaliteyle bile hiç yüksünmeden
muhatap olmak, bu zekalarla bile üşenmeden tartışmak gerekiyor.
Çünkü tiyatromuzun tüm kalelerini bu zekalar işgal ediyor.
Madem ki
benim yayınlamadığım yazıların yayınlandı ve yeni çıkan kitabında da
yer alacak, benimle ve benim yukarıda belirttiğim sıfatlarla zorun
ne?
Senden başka
tüm okuyanlar zorumu anladı ve ben bu cevap yazılarımı cevaplanan
kişiler zorumu anlar diye umarak değil, okuyanlar anlar diye umarak
yazıyorum.
Sakın bu, söylediğin yeni çıkacak kitabının bir ön reklamı olmasın?
Neden olmasın? Toplum ve tiyatro sanatının yararı adına yazılmış,
ticari olmayan ve Büktel’e aktif düşmanlardan ve pasif dostlardan
başka bir şey kazandırması mümkün olmayan bir kitabın duyurulması;
Büktel’in yeminli düşmanı vandallardan başka kimi rahatsız edebilir
ki? Ama üzülme! “Tarih Taksiratınızı Affetsin”in ne zaman
çıkacağını henüz bilmiyorum. Daha bir yayınevi bile yok. “Tarih
Taksiratınızı Affetsin” umarım yakında çıkar. “Tarih
Taksiratınızı Affetsin” için yayıncı arıyorum.
O
zaman, bu sıfatlarımın arasına, “maydanozlar” için bir de
“fırsatçılar” sözcüğü mü eklemeliyim?
E senin
zekanla herşeyi eklemek mümkün, tabii. Sen eklemeye eklersin de,
inandırıcı olabilir misin? Asıl mesele, o. Yoksa herkes, her şeyi,
her yere ekler. “Türk tiyatrosu için verdiğin emeği anlıyor ve bu
emeğin kutsallığı konusunda en ufak bir şüphem dahi olamaz” diye
nitelediğin Coşkun Büktel’in siciline “fırsatçı” sıfatını
eklediğinde inandırıcı olabilirsen, canın sağolsun, buyur ekle! Ama
böyle sıfatlar eklemek, netameli bir iştir. Bu sıfatlar, eklediğin
adamı kirletemezse, dönüp seni kirletir. Bunu unutma!
Madem ki bana
açıklamak fırsatı verdin, bu fırsatı kaçırmayıp kaçırdığım bazı
fırsatları açıklayayım:
1997 yılında
Lefkoşa Belediyesi Şehir Tiyatrosu, “Theope” adlı oyunumu
benden izin almadan sahneledi. Olayı gazetelere duyurup yapılan
korsanlığı protesto ettiğimde, beni Lefkoşa’ya davet edip oyunu
seyrettirdiler. Oyunumu zor tanıdım. Çok kızdım. Ama hatalarını
anlayıp özür diledikleri için, dava açıp yüklü bir tazminat almak
fırsatını teptim. Sadece o kadar da değil. Oyunun tıka basa dolu bir
salona oynandığını gördüğüm halde, “bu benim oyunum değil” diyerek,
telif ücreti de istemedim. Harcadıkları emeği çöpe atmak istemediğim
için, oyunun devamına izin verdim ama o oyunla Türkiye’ye
gelmemelerini söyledim. Altı ay kadar sonra beni arayıp İzmir’de bir
festivalden davet aldıklarını söyleyerek, “Theope”yle İzmir’e gitmek
istediklerini belirttiklerinde, “kesinlikle olmaz” dedim. Oyunumun
İzmir’de reklam edilmesi fırsatını da teptim.
90’lı yılların
başlarında, Can Gürzap, "Theope"yi İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda
yönetecekti. Konuyu Esen Çamurdan’ın odasında görüştük. Görüşme
sırasında Can Gürzap, bir ara, “yazarı provaya almam” diye bir cümle
sarfedince, “o halde boş verin, hiç yönetmeyin” diyerek görüşmeye
derhal son verdim. Yazarlık kurumunun onurunu savunmak adına para
kaybedip düşman kazanmak fırsatını hayatım boyunca hiç kaçırmadım.
Yine geçen
yüzyılın sonlarında Şakir Gürzumar arayıp, Işıl Kasapoğlu’yla
anlaştığını, "Theope"yi İzmit Şehir Tiyatrosu’nda sahneleyeceğini
söylediğinde, "Theope"nin Ankara’daki Büyük Sahne’de sahnelenmeden
önce başka yerde sahnelenmesini istemediğimi belirterek, reddettim.
Bütün bu
retlerim sırasında, ne maaş güvencem vardı, ne de cebimde üç gün
yetecek param. Coşkun Büktel, fırsatçı, ha!... Tükürük banyosu yapmak
istemiyorsan, dürüst insanların bulunduğu yerlerde sakın yüksek
sesle söyleme bunu!
Coşkun
Büktel Benim işim, “Bürüksel lahanası” tarlasıyla, “maydanoz
tarlasıyla” değil.
Bana işini
anlatma! Senin asıl işin, iktidarın nimetlerinden alabildiğince
yararlanarak Makedonyalarda gezinmek! Sakın bana yurt dışında
tiyatro yapmanla gururlanmam gerektiği mavallarını okumaya kalkışma!
Biliyorum o mavalları! Dışarıda tiyatro yapma olanağı varsa, bırak
da senden iyiler gitsin! Senden iyilere teklif ettin de, gitmediler
mi? Yoksa senden iyi yönetmen mi yok? Ben sana bunları sorarım.
“İzinli mi gittin, izinsiz mi gittin?” diye sormam. Çünkü bilirim:
İzin konusu gibi bürokratik konularda gerekli bahaneyi, ya da
kılıfı, hazırlamak; işinin parçasıdır senin. Bana işini anlatma!
Senin işin Makedonyalarda gezinebilmek için iktidarı olabildiğince
sürdürmek! İktidarı olabildiğince sürdürmek için iktidarı lütfeden
velinimeti olabildiğince okşamak. Velinimete mahcup olmamak için,
örneğin, yönettiğin dergideki zırvaların eleştirilmesini engellemek.
Velinimetin tarafından görülemesin diye, zırvaları eleştiren
yazılara sansür uygulamak, yönetim kurulunda kendin gibilerle
birlikte karar alıp, eleştirel yazıları yayınlamamak. Seni
eleştirenleri, senden iyileri, iktidar gücüyle çağrılmayan Yakup
diye içeri almamak; içeride eleştirenleri ise, fırsatını bulduğun
anda, dışarı atmak. Senin işinin ne olduğunu, velinimetin hariç,
herkes biliyor. Hatta belki velinimetin bile biliyor ve seni
özellikle bunun için, (3. Richard ile Kazıklı Voyvoda kırması bu
sansürcü ve baskıcı tavrın için) özellikle tercih ediyor. Ne de olsa
velinimetinin tiyatroyu sevdiği söylenemez.
Ne olur
şimdilik buraya değil, başka yerlere “maydanoz” ol.
Yok öyle
yağma!
Ayrıca
“İsim vermeye korktuğuna göre, hiç kimse hakkında bir tane kanıt ya
da belge gösteremediğine göre, Kocatürk’ün yazısındaki bütün o esip
gürlemelerin ne mide gazından daha fazla bir ağırlığı, ne de önemi
veya değeri var.” demişsiniz;
Ne güzel
demişim! Senin bana bu laflarımı tekrarlaman değil, bu laflarımı
çürüten kanıtları sunman gerekli.
belge de çok,
isim de. Bunu bilen pekâla bilir.
Yazılar
bilenler için değil, bilmeyenler için yazılır. Yoksa mide gazından
daha fazla “ağırlık” taşımazlar.
Tarlanın zerzevatlarının listesini saymaya kalksam, o yazıya yer
düşmezdi.
Saçmalama!
İnternette yer kıtlığı diye bir sorun mu var? İstediğin kadar
yazarsın. İsteyen okur, istemeyen okumaz.
Mide gazının ağırlığına gelince, gaz hele bir çıksın, gaz sonrasında
gelecek olan için “maydanoza” zaten mutlak ihtiyaç olacaktır.
Ne
diyorsun sen, hemşerim? Ne anlatmaya çalışıyorsun? Neden “açıkça,
mertçe, Türkçe” konuşmuyorsun?
O vakit geldiğinde
Hangi vakit
geldiğinde? Hangi vakti bekliyorsun? İkindiyi mi? Söyleyecek sözün
varsa, söylemek için ne bekliyorsun? Sesinin daha gür çıkacağı an’ı
mı? İktidar desteğini yeniden arkanda hissedeceğin zamanı mı? Nurullah Tuncer’in makamına tekrar oturmasını mı? Korkma! Bekleme!
Dök eteğindeki taşı!
Türk tiyatrosunun delikanlılarıyla hanım evlâtları arasındaki savaş
daha da bir netlik kazanacak.
Savaşın
niteliğini değişik göstererek, savaşı yozlaştırmaya çalışma! Savaş,
zaten on beş yıldır gayet netlikle sürüyor. Savaş senin dediğin
“cinsiyetler” arasında değil... Sizin kendi aranızdaki menfaat
çekişmeleri savaş değil, “kayıkçı kavgası” olarak adlandırılabilir
ancak. Savaş, yaratıcılarla vandallar arasında... Hakikati
savunanlarla sansürcüler arasında... Okurları aydınlatacak savaş,
benim gibilerin azınlığıyla, senin gibilerin çoğunluğu arasında...
O zaman gel de “maydanoz” olma...
Yalanları ve
yanlışları kurumsallaştırdığın için AKP seni mükafat olarak belki
yine yurt dışına gönderecek ama Tarih taksiratını affetmeyecek.
NOTLAR
(1)
Tiyatro Tiyatro dergisinde daha önceleri de yazıları çıkmış olan
tiyatro yazarı Feridun Çetinkaya,
“Coşkun Büktel Tiyatro
Oligarşisine Karşı” adlı bir yazı yazmış ve Tiyatro Tiyatro
dergisine götürmüştü. Feridun Çetinkaya, dergiye daha önce de
yazılarıyla katkıda bulunmuş bir yazar olduğu için; yazıyı
yayınlamak istemeyen dergi sahibi Mustafa Demirkanlı’nın sansürcü
tavrına karşı inatla direnebilmiş ve Demirkanlı’yı sansürden
caydırarak, Büktel’in mücadelesini anlatan yazısını dergide
yayınlatmayı başarmıştı.
Ama
Çetinkaya’nın
“Coşkun Büktel Tiyatro
Oligarşisine Karşı”
başlıklı yazısı (Tiyatro Tiyatro, Mart-Nisan 2002. Sayfa 52.)
dergide yayınlandığında; Demirkanlı, aldığı tepkiler yüzünden yazıyı
sansür etmediğine bin pişman olmuştu. Hemen ertesi sayıda bir
pişmanlık yazısı yazarak, aldığı tepkileri anlattı. Demirkanlı,
tepki verenleri memnun etmek için; dergi sahibi olmanın avantajını
düşünülebilecek en ‘ilkel ve iğrenç’ biçimde kötüye kullanarak ve
her medeni ‘insanın’ kutsal saydığı savunma hakkını bile –mahkeme
kararıyla mecbur edilmedikçe– tanımayacağını şu sansürcü
ifadelerle açıklayarak, Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel’i aforoz
etti:
Feridun
Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse,
şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul Mahkemeleri’dir.
Tekzip kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.
(Mustafa
Demirkanlı,
“Feridun Çetinkaya ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı
Üzerine”, Tiyatro Tiyatro, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 58.)
O yazısında
Coşkun Büktel’i “ciddiye almadığını” da açıklayan Demirkanlı, aradan
üç yıl geçtikten sonra, yani Kocatürk’e karşı yazdığım ilk yazıyı
“Sinekli Market sitesine göndermemden hemen sonra; sekreterine beni
aratarak, Kocatürk’e karşı yazdığım o ilk “kısa” yazıyı Tiyatro
Tiyatro sitesinde de yayınlamak istediklerini bildirdi. Elbette
kabul ettim. Çünkü ben, Kocatürk’e değil, okurlara ulaşmak için
yazıyorum. Bakalım Demirkanlı, Kocatürk’e karşı yazdığım bu uzun
yazıyı da sitesinde yayınlayacak mı? Bu kez beni aratmasına gerek
yok. Yazıyı yayınlayabilir. Sekreteri, şartlarımı biliyor.
Kısaltmamak ve herhangi başka bir biçimde tahrif etmemek şartıyla,
isteyen herkes internetteki her yazımı yayınlayabilir.
Yeri
gelmişken, Demirkanlı’nın Kocatürk’e karşı yazdığı cevap yazısında
(Bakınız
www.sineklimarket.com ve
www.tiyatrodergisi.com benimle ilgili şu ifadesini de düzeltmesi
gerektiğini hatırlatalım.:
“Başka ne
söyleyeyim ki? İlayda yazmış, Coşkun Büktel de isim belirtmeden
eleştirmenin eleştirisini yapmıştı.”
Bu cümlelerden
ne anlamak gerektiğini anlamadım. İlayda, Demirkanlı’nın alıntı
yaptığı bir forum yazarının şifre ismi olduğuna göre, şu anlama
gelebilir:
“Başka ne
söyleyeyim ki? İlayda yazmış, Coşkun Büktel de, ‘isim belirtmeden
eleştirmenin’ eleştirisini yapmıştı.”
Ama şu anlama
da gelmesi mümkün:
“Başka ne
söyleyeyim ki? İlayda yazmış, Coşkun Büktel de, isim belirtmeden,
eleştirmenin
(yani
İlayda’nın) eleştirisini yapmıştı.”
Birinci anlama
geliyorsa sorun yok.
Ama ikinci
anlama geliyorsa, Demirkanlı, Büktel’in “isim belirtmeden”
eleştiri yapmış olduğunu iddia ediyor demektir. Bu da Büktel’i
“alçaklıkla” suçlamak anlamına gelir. Çünkü Büktel “İnsanları,
ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim”
demiş, bunu defalarca yazmış bir adamdır.. (Örneğin, bakınız:
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” Sayfa 8.)
Ben yukarıda
alıntıladığım cümleyi,
www.coskunbuktel.com sitesinde başlığın hemen altında sitenin
ana ilkesi olarak da kullanacağım. O nedenle, Coşkun Büktel ile
“isim belirtmeden” ibaresinin yan yana gelmesi benim kabul
edebileceğim bir kepazelik değildir. Mustafa Demirkanlı, beni
suçluyorsa belge göstermeli; başka bir şey söylemeye çalışıyor da
kıt Türkçe’si yetmiyorsa, özür dileyerek, düzeltme yapmalıdır.
(2) Bu
konuda yanılmışım. Mehmet Atak, soru sorduktan sonra değil, soru
sormadan önce, yani durup dururken, yani sırf kötülük olsun diye,
kadrodan atılmış. Bu konuda yaptığım geniş açıklama için, Kocatürk’e
karşı yazdığım üçüncü yazıma (“Kişneyen Konsülün ‘A, Kuşa Bak!’
Taktiği”) bakılmalıdır.
Kemal Kocatürk'ün bu yazıya cevabı:
ASIL
MESELE, VANDALLARIN
KENDİNİ YARATICI
SANIYOR OLMASINDA
KEMAL KOCATÜRK
Kocatürk'ün bir
önceki yazısı:
MİDE
GAZINA MAYDANOZ İYİ GELMEZ
KEMAL KOCATÜRK
|