Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
 

Pişkinliğin böylesi!...

ÜSTÜN AKMEN, BİR YAZISINA       "ROLÜNDEN KORKAN                          TİYATRO ELEŞTİRMENİ"                             DİYE BAŞLIK ATTI

Coşkun Büktel

 

 

Ragıp Ertuğrul'un bu yazıya karşı altı ay gecikmeli olarak gönderdiği açıklamayı kırmızı harfli ("Ragıp Ertuğrul'un Açıklaması") başlığıyla metnin sonunda, benim Ertuğrul'a cevabımı ise yine kırmızı harfli ("Ertuğrul'un Açıklaması Hakkında") başlığıyla onun sonunda, bulabilirsiniz.

Bir eleştirmenin rolü (görevi) nedir? Akmen'inkine karışmam  ama benim bir eleştirmen olarak görevim şudur: Tiyatroda at izinin it izine karışmasını önlemek... Bu görevimi yapabilmek, yani değerli ile değersizin herkes tarafından ayırt edilmesini mümkün kılacak "sağlam" kriterler oluşturabilmek için; "sağlam" yazılara ihtiyaç vardır.

"Sağlam" yazıları şu özelliklerden tanıyabiliriz: "Sağlam" bir yazı, emek, araştırma, zeka ve yaratıcılık ürünü olduğunu belli eder. "Sağlam" yazılarda, somut kanıtlara ve belgelere dayanmadıkça yargıda bulunulmaz; insanlar adları verilmeden suçlanmaz; hakikat, "tüm" cepheleriyle ortaya konur; hakikatin hiçbir cephesi okurlardan saklanılmaz; konuyla ilgili hiçbir kanıt, hiçbir iddia görmezden gelinip pişkinliğe vurulmaz ve içi doldurulmadan tek kelime kullanılmaz. "Sağlam" yazıların yazarları naziktir; ama nezaketi sözünü sakınmak ve gerçekleri saklamak olarak değil, yalnızca "dürüst ve onurlu davranmak" olarak yorumlarlar. Dil ustalıkla kullanıldığı için "sağlam" yazılar, aynı anda hem ciddi hem de eğlencelidir. Hem derin hem de akıcı ve okunaklıdır. Özetle, "sağlam" bir yazı, pek çok bakımdan besleyici ve  doyurucu bir yazıdır.  

Benim bir eleştirmen olarak rolüm (görevim) "sağlam" yazılar yazmaya özen göstermektir. Bu rolümden korkmuyorum. Bakalım Üstün Akmen'in rolü neymiş ve hangi rolden korkan eleştirmenlerden söz etmekteymiş.

 

 

"Özdemir Nutku skandalı"nı, "Çığ skandalı"nı, "OYÇED skandalı" görmezden, duymazdan, bilmezden gelen; gariban zannettiği bazı sanatçılara asılsız, ispatsız yakıştırmalar yaparak ve hatta bazı oyunlar için "derhal kaldırılması gerekir" diye "idam fermanı" yayınlayarak, arada bir otoriter ve korkusuz eleştirmen rolüne de talip olduğu halde, tiyatral skandalların profesör unvanlı ağır toplarıyla dalaşmaktan korktuğu için skandallar karşısında gözlerini sımsıkı yumup üç maymun rolünü de asla elden bırakmayan Üstün Akmen; Kayseri Erciyes Üniversitesi'nde "Rolünden Korkan Tiyatro Eleştirmeni" başlıklı bir konuşma yapmış. (Bakınız: "HABER" ) Üstelik, internette keşfettiğimize göre, bu, Akmen'in aynı başlıkla yaptığı ilk konuşma değilmiş. İlki, 2004 yılının Nisan ayında, "9. Bursa Edebiyat Günleri" kapsamında yapılmış. Başlıkları aynı olan söz konusu iki konuşma metninin içerikleri de aynı mıdır, bilmiyoruz. İnternette yalnızca 2004 yılındaki birinci konuşmanın metnini bulduk. (Bakınız: "Rolünden Korkan Tiyatro Eleştirmeni) Skandallar karşısında gözlerini sımsıkı yuman Akmen, linkini verdiğimiz yazısında, rolünden korkan eleştirmenleri bir güzel haşlamış (tabii, zinhar, isim vermeden).

Akmen'in konuşma metni, "Toplum yaşamında kültür ve sanatın kendisine yer edinebilmesi için belli koşulların oluşması gerekliliği elbette pek bilinen bir gerçek.. Bu koşulların şıpınişi saptanması, hiç kuşkusuz detaya saplanmamıza neden olabilir. Oysa, "9. Bursa Edebiyat Günleri"nin bu bölümünün detaya boğmaya hiç niyetim yok." diye başlamasına rağmen, gereksizce uzun ve sıkıcı.

Ama TEB (Türkiye Eleştirmenler Birliği) başkanı Üstün Akmen'in, tiyatro eleştirmenliğinde "niteliğe" ilişkin kriterleri çöpe atıp, "niceliğe" ilişkin kriterleri onların yerine ikame etme çabasını teşhir etmeyi, eleştirmeyi ve böylelikle (Akmen'in tiyatro sanatıyla ilgilenen insanlara yüz yüze temasla da yönelttiği) "dezenformasyonu" engellemeyi, önemli saydığım için; (Türk tiyatrosunun gelmiş geçmiş eleştirmenleriyle ilgili, herhangi bir ansiklopedide kolayca bulunabilecek türden tarihsel malzemeyi ve lafügüzaftan ibaret klişelerin bazılarını) yer yer atlayarak da olsa, Akmen'in yazısını alıntılayıp cevaplayacağım. Koyu harfli bölümler Akmen'in metnidir.

(...)

ELEŞTİRMENİN KONUMU

 

Özdemir Hoca’nın böyle tanımladığı seyircinin karşısında, eleştirmenin durumu nedir diye soracaksınız biliyorum, o nedenle de gene Özdemir Nutku Hoca’nın sözlerini sürdüreyim: “Eleştirmen de bir insandır; o da bir seyircidir. Ancak olağan seyirciden farklıdır, onun sistematik bir bilgi birikimi dışında, sahneyi yakından tanımasını sağlayan uygulama deneyimi de vardır. Bir dünya görüşü, düşünceleri vardır, ama bunlar bilgi ve birikim ile olağan seyircinin düşüncelerine ışık tutacak olgunluğa erişmiştir.” 

Bence olgunluğa erişmeyi, eleştirmen olmanın şartı kabul edersek; gerek Özdemir Nutku'yu, gerek Üstün Akmen'i eleştirmen saymamız olanaksız hale gelir. Çünkü Özdemir Nutku, sırf eleştirilerinden hoşlanmadığı için bir yazara iftira atabilen, kapalı kapılar ardında o yazarın oyunu hakkında yalanlar üretebilen,  otuz kişilik resmi DT toplantısında o oyunun "çalıntı" olduğu dedikodusunu yayabilen,  bu yalanı CD kaydıyla ortaya çıktığı halde, iftira attığı yazardan özür dilemeyi bile beceremeyen, olgunluktan tamamen nasipsiz olduğunu kanıtlamış bir şahıstır. (Bu iddialarımızın belgeleri için bakınız: Özdemir Nutku skandalı.)

Üstün Akmen'e gelince: Tuncer Cücenoğlu tarafından yazılmış "Çığ" adlı oyunda yer alan (ve yedi yaşında bir çocuğun bile görebileceği kadar apaçık) bir sürü mantık hatasını göremeyecek ve "Çığ" ile ilgili eleştirisinde Tuncer Cücenoğlu'nun "ustalığından" söz edecek kadar donanımı yetersiz bir şahıs olduğunu, itiraz edilemez biçimde, iki kere iki dört gibi kanıtlamış olduğumuza göre, Üstün Akmen'in de bir eleştirmen sayılmayı hak edecek olgunlukta olmadığı kesindir. (Bu iddiamızın belgesi için, bakınız: "Çığ" Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor? başlıklı yazımız.) 

Hemen bir ukalalık yapayım: Yurtdışına gidişlerimde bizzat tanık oldum ki, yeni sahnelenen bir oyunun tutup tutmayacağını anlamak için tiyatrocular, galanın sabahına kadar “acaba eleştirmenler ne yazmıştır”, diye dokuz doğuruyor. Kötü eleştiri almışsa oyunun tutması da biraz zor.

Bunun için ukalalık yapmaya gerek yok. Ben yurtdışına hiç gitmediğim halde Akmen'in söz ettiği olguyu 50'li yılların bazı Amerikan filmlerinden zaten  biliyordum. Akmen'i, yurtdışındaki bir tiyatronun dokuz doğuran oyuncularıyla birlikte sabaha kadar gazetelerin çıkmasını beklerken, yani olaya (kendisinin deyişiyle "bizzat") tanık olurken bir türlü hayal edemiyorum.

Neden mi? Oraların medyası eleştiriye gerekli yeri veriyor, seyirciler de çocukluklarından, gençliklerinden bu yana medya organlarında eleştiri yazılarını izlemeye alışkın olduklarından olsa gerek, doğal olarak eleştiriye ve eleştirene saygı duyuyor, etkileniyorlar da ondan.

İşte bu tür insanların bu tavrına illet oluyorum: Suçu kendilerinde aramayı asla akıllarından geçirmiyorlar. Kimdeymiş suç? Akmen gibilerin eleştirilerine yer vermeyen medyamızdaymış bütün suç. Oysa doksanlı yılların sonlarına doğru, örneğin, yazılı medyanın en büyük satışlı gazetelerinden biri olan Sabah gazetesinde, Seçkin Selvi'ye fırsat tanındı, kendisine köşe verildi. Sayın Selvi, yanlış hatırlamıyorsam, "Seçkin Abla Sizi Tiyatroya Davet Ediyor" başlıklı köşesinde,  tiyatro yazılarını bir müddet sürdürdü. Ama yazıları (kanımca, Akmen'inkiler gibi, ilginçlik ve yaratıcılıktan yoksun ve sığ  olmaları yüzünden) okurların ilgisini çekmeyi başaramadı. Ve gazete sayın Selvi'nin yazılarına son verdi. Yeni Yüzyıl gazetesi de, tiyatro eleştirisine yer vermeye kalktığında, eleştiri yazarı olarak Ayşın Candan'ı tercih etmişti. Yeni Yüzyıl, bence o tür yanlış tercihler yüzünden battı.

(Ayşın Candan gibi pek çoklarının tiyatral ehliyeti hakkında inandırıcı bilgiye sahip olmak için biricik kaynak, "Sanata Evet Diyen Vandallar" başlıklı yazımızdır. İlk kez olarak Temmuz-Ağustos 1997 tarihli Gölge Tiyatro dergisinde basılmış ve pek çok tepki yazısına neden olmuş "Sanata Evet Diyen Vandallar"ı, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımızın 245. sayfasında bulabilir; yazının sonunda, yazıya karşı yazılan tüm cevap yazılarını ve cevaplara cevaplarımızı da tek kelime kısaltılmamış olarak okuyabilirsiniz.) 

Bugün aynı minval üzere, Üstün Akmen'in Evrensel gazetesinde ve Evrensel Kültür dergisinde tiyatro yazarlığı yapabilmesi de liyakat sayesinde değil, ilişkiler sayesinde mümkün oluyor. Bu tür insanların tercih edilmesinde, hiç kuşkusuz, liyakat değil, "ilişkiler" rol oynuyor. Nereden biliyoruz? İlişkileri belgeleyebilir miyiz? Hayır, ilişkileri belgeleyemeyiz. Ama tercih edilen bu insanların liyakatsizliğini belgeleyebiliriz/belgeledik. (Bakınız: "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998 ve "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" Kaknüs Yayınları, 2001. Her iki kitabımızın da sonunda isimler indeksi vardır. Ayrıca, yukarı paragraflarda linklerini verdiğimiz yazılar da, Akmen ve Nutku'nun liyakatsizliğini itiraz edilemez biçimde, iki kere iki dört gibi kanıtlayan yeni belgelerdir.)

Kısacası, hikâyenin aslı Akmen'in anlattığı gibi değildir. Hikâyenin aslını şöyle özetleyebiliriz:

Tiyatro camiasının en liyakatsiz insanları, politikacılarla ilişkileri sayesinde, bütçelerin, yetkilerin ve sahnelerin yönetimini ele geçirdiler ve Türkiye'de tiyatronun "sanat" olmasını sağlayabilecek yetkin insanları (sırf kendilerinden daha iyilere katlanamadıkları için) engellemeyi misyon edinerek, tiyatroda "sahici" ve "inandırıcı" hiçbir şey bırakmayarak, tiyatronun canına okuyarak, devletin tiyatro sanatına verdiği krediyi har vurup harman savurdular. Tiyatro camiasının bir başka alanındaki en liyakatsiz insanlar ise, yine ilişkileri sayesinde gazetelerde köşe kapmayı başardılar ve canına okunmuş tiyatromuzun sahtekarlıklarını (sahte değerlerini) kutsayıp yücelterek, basının tiyatro sanatına  verdiği krediyi har vurup harman savurdular. Basın bu gereksiz "yükleri" başından atmaya başladı (Örneğin, Milliyet, gereksiz masrafları kısmak için, Zeynep Oral'ı attı.) Şimdi devlet de gereksiz "yükleri" başından atmak niyetinde... (Örneğin, özel tiyatrolara destek adı altında sus payı vermekten artık vazgeçildi.) Ama bu "safra atma" uygulamasına karşı çıkanlar (yani Akmen ve Nutku gibi "uyanıklar" ile onları sahiplenenler) suçu kendilerinde aramayı asla akıllarından geçirmeksizin, tiyatroya düşman ilan ettikleri devleti ve medyayı (bazen de seyirciyi) suçluyorlar. (Bakınız: Coşkun Büktel, "Konuşan Türkiye'nin Susan Eleştirmenleri")

Devlet ve medyanın masum olduğunu kimse iddia edemez. Ama tiyatro sanatının asıl düşmanı, devlet ve medya değil; "gerçek tiyatral değerleri" desteklemek bir yana, yalan ve entrikayla kösteklemeye çalıştıkları CD kaydıyla da itiraz edilemez biçimde, iki kere iki dört gibi, kanıtlanmış olan  Nutku ve Akmen gibiler ile onları sahiplenen (hakikati asla sokmadıkları dergi ve sitelerinde onları başköşelere yerleştiren) kişilerdir. Tiyatro sanatı diye yapılan "şeylerle" halk ilgilenmediğinden, haklı olarak, politikacılar da ilgilenmiyor; tiyatro eleştirisi diye yazılan "şeylerle" halk ilgilenmediğinden, haklı olarak, büyük medyanın patronları da ilgilenmiyor. Tiyatro sanatına tanınan krediler, Akmen ve Nutku gibiler ile, onlar gibileri aktif ya da pasif olarak destekleyenler yüzünden tükenmektedir. Hikâyenin (Akmen ve Nutku gibilerin yazılarından ve onlara sahip çıkan tiyatro sitelerinden asla öğrenemeyeceğiniz) aslı budur.

Biz hikâyenin yukarıda özetlediğimiz aslını, kitaplarımızda ve coskunbuktel.com'da somut belgeleriyle defalarca kanıtladık. Akmen ve Nutku'nun ve onlar gibileri destekleyenlerin bütün çabası, bu kanıtları örtbas etmek, eşek yerine koydukları okurlardan o kanıtları saklamak, somut kanıtların çıplak ışığına karşı egemen kılmaya çalıştıkları alacakaranlıkta devletin ve medyanın kredisinden arta kalan son kırıntıları (ve son dönemde de AB fonlarını) kendi özel menfaatlerine doğru akıtmaya çalışmak başlıklarıyla özetlenebilir. Ama artık bu çabaları boşa çıkmakta, işleri ters gitmektedir. Kendilerini destekleyen tiyatro camiasının ve kendilerine baş köşeleri veren tiyatro dergisi ve sitelerinin tüm yaygarasına ve propagandasına rağmen, artık inandırıcı olamadıkları için, Akmen devlet parasıyla Seul'e gidememiş; Nutku, OYÇED başkanlığını kaybetmiş; ve örneğin, Nutku'nun işbirlikçisi (oyunlarıyla Rusya'yı sarstığı söylenen) Tuncer Cücenoğlu, Tiyatro Tiyatro dergisinin yarışma jürisinden bile, mevcut dokuz oy'un yalnızca bir tanesini alarak, üç adaylı yarışmanın sonuncusu olmuştur.

(Cücenoğlu, yalnızca Ragıp Ertuğrul'dan oy almıştır. Bilindiği üzere, Ragıp Ertuğrul, TEB'den ihraç edilmesi talebiyle, aleyhinde 94 imza toplanan eleştirmendir. Ve yine bilindiği üzere, o 94 imzalı listeden, "ben böyle bir dilekçe imzalamadım" diyerek, imzasını geri çeken ilk kişi, Tuncer Cücenoğlu olmuştur. Yani oyunlarıyla Rusya'yı sarsan Cücenoğlu, Bakınız: "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" Ragıp Ertuğrul aleyhindeki dilekçeden imzasını çekmeseydi, büyük bir ihtimalle, Tiyatro Tiyatro dergisinin jürisinden bile sıfır oy alacaktı.)   

(...)

Geçenlerde Nedret Güvenç Doğan Hızlan’ın “CNN-TURK” kanalındaki “Karalama Defteri” programında anlatıyordu, dönemin iyi eleştirmeni, okunan eleştirmeni sayılan Lütfi Ay’ın ya da Adnan Benk’in salonda bulunduklarını öğrendiklerinde duydukları heyecanı ve değerlendirmelerini yayımlayacakları günü nasıl merakla, sabırsızlıkla beklediklerini... Şimdilerde tiyatrocu da, seyirci gibi eleştirmeni iplemiyor. Neden iplesin ki, eleştirmenin zaten ipi yok.

İpi yok diye değil, yazma yeteneği, yaratıcılığı, nesnel tarafsızlığı, sanatsal dürüstlüğü yok diye iplemiyor okurlar eleştirmenleri. Ben, tiyatro dergilerimizin ve sitelerimizin aforoz ettiği, okurlardan gizlediği bir eleştirmen olarak, fazla okura ulaşamıyorum. Daha çok, okurların bana ulaşması, (hakikat cevherini keşfetmeye çalışan bir madenci gibi) beni  keşfetmesi gerekiyor. Ama az da olsa (giderek çoğalıyorlar) beni keşfeden okurların, bırakın beni iplememeyi, benim yazılarımı keşfettiklerinde, "bugüne dek tiyatromuzda inandığım her şey kocaman bir yalanmış" diyecek kadar çarpıcı bir aydınlanma yaşadıklarını, bana gönderilen (az sayıda) mesajlardan biliyorum. Yazılarımın yarattığı sonuçlar da, vurduğum yerden ses getirdiğimi kanıtlıyor; özellikle coskunbuktel.com sitesini kurduktan, yani dergi ve sitelerin sansür engeline takılmaksızın özgürce yazabilecek olanağa kavuştuktan bu yana, insanların Coşkun Büktel faktörünü hesaba katmak zorunda kaldığını, herkes görebiliyor.

(Rusya'yı sarsan Tuncer Cücenoğlu, diğer iki aday daha iyi olduğu için mi yarışmada sonuncu oldu sanıyorsunuz? Dokuz jüri üyesinden üçünün,  ödüle aday olan yazarların hiçbirine oy vermemiş olmasını rastlantı mı sanıyorsunuz? Özdemir Nutku, OYÇED başkanlığında niye kalamadı sanıyorsunuz? Nutku'nun genel kuruldan sonra başkanlığı devretmek zorunda kaldığı, bir buçuk ay boyunca neden gizlendi sanıyorsunuz? Bunca zamandır gizlenen gerçekler için bu saatten sonra uydurulacak kılıflara inanmayı düşünüyor musunuz?)

Kısacası, Akmen gibi insanların iplenmemesi ne kadar doğal olsa da, Coşkun Büktel gibi bir eleştirmenin iplenmemek gibi bir sorunu olmaz/olmamıştır; Büktel'in tek sorunu, bu ülkede hakikatin tiyatro camiası ve medyası tarafından aforoz ve sansür edilmesi yüzünden, okurlara yeterince yaygın biçimde ulaşamamak olabilir ancak. Akmen de eleştirmen sayılıyor ama sorunlarımız tamamen farklı. Akmen, bu ülkede hakikatten korkmayan (ya da Akmen'in deyişiyle "rolünden" korkmayan) gerçek bir eleştirmenin sorunlarını bilmediği için, ancak kendisi gibi hakikatten ("rolünden") korkan eleştirmenlerin sorunlarını dile getiriyor ve "iplenmemekten" yakınıyor. Son zamanlarda, oyuncuların Akmen'e karşı yükselen sesleri, (Bakınız: Ersan Uysal, "Sayın Akmen" ve Engin Alkan: "Beğeninin Ölçütü") Akmen'in iplenmediğini doğruluyor. Artık Nedim Saban bile, Akmen'in yazılarının "yüzde doksanını sığ bulduğunu" açıkça yazabiliyor. (Bakınız, Nedim Saban: "Sineklidağ Burası...")

Akmen gibileri "sığ" bulmak ve iplememek okurların ve tiyatrocuların haklı ve sağlıklı bir tepkisi sayılmalıdır. Ama Büktel gibi bir eleştirmeni aforoz ve sansür etmek, tiyatro dergilerimizin ve sitelerimizin haklı ve sağlıklı bir tepkisi olarak kabul edilemez. Zaten Büktel'i aforoz ve sansür etmekte haklı olduğunu savunabilen herhangi bir dergi ve site sahibi de yoktur. Dergi ve site sahipleri, sadece aforozu uyguluyor ama bu uygulamayı savunamıyorlar. Savunamadıkları bu sansür uygulaması için utanmayı da, (sansürü henüz yeterli sayıda okur fark etmediği ve dolayısıyla henüz yeterince kepaze olmadıklarını düşündükleri için) yeterince kepaze olduklarını hissedecekleri güne kadar erteliyorlar.   

(...) Muhsin Ertuğrul, eleştirmenliğin bir uzmanlık işi olduğunun altını ikide bir çiziyor. Çizerken: “Bu bir meslektir, bir sanat işidir, bu güzel sanatlar içinde en güç dallardan biridir, derin inceleme ister... Böyleyken, hiçbir meslekte dikiş tutturamayanlar, birtakım sütun karalamacaları, bu alanı boş bulmuşlar, çala kalem yürüyorlar. Onlara artık höst demek gerek(**),” diye yazıyor.

Benim gibi bir eleştirmenin çıtasından bakıldığında, Muhsin Ertuğrul'un, birtakım insanları isim vermeden suçlayan yukarıdaki "laflarının" osuruk kadar bile ağırlığı, değeri, hükmü yoktur. Muhsin Ertuğrul'un 1930 yılında, birtakım eleştirmenlere karşı "Uzmanlık İşi" başlığıyla kaleme aldığı bir yazıdan aktarılmış olan o "lafları", Üstün Akmen, sırf Muhsin Ertuğrul söylemiş diye   önemsiyor ve kendisini dinleyen tiyatro insanlarına kerametmiş gibi aktarıyor.

Ama öyle "soyut" laflar, ne niyete yersen o tadı veren muz gibidir ve her niyete hizmet edebilir. Nitekim, Akmen'in, 2004'te, Bursa'da "Rolünden Korkan Tiyatro Eleştirmeni" başlığıyla yapılmış konuşmasından aktardığı o soyut Muhsin Ertuğrul "lafları"; bugün, Engin Alkan tarafından, Akmen'e karşı kullanılıyor. Üstelik Engin Alkan, Akmen'e karşı, Muhsin Ertuğrul'un yalnızca o laflarını değil, "Uzmanlık İşi" başlıklı yazısının tümünü kullanıyor. Akmen'e ve Akmen gibi eleştirmenlere karşı yazdığı yazının sonunda, Engin Alkan, Muhsin Ertuğrul'un yazısını (bu da size kapak olsun der gibi) tümüyle  aktarıyor. (Bakınız: Engin Alkan: "Beğeninin Ölçütü") Önemsediği ve birilerine kapak olur diye konuşmasında alıntıladığı laflar, iki yıl sonra, dönüp Akmen'e kapak oluyor. O nedenle, öyle soyut laflara ve isim verilmeden yapılan eleştirilere, osuruktan daha fazla itibar etmemek gerekiyor.

(...)

Buraya kadar söylediklerime, sağduyu sahiplerinin itirazı olacağını pek sanmıyorum.

Ben de buraya kadar yaptığım (belgelere dayalı) itirazların bugüne dek olduğu gibi, sağduyu sahiplerince benimseneceğine, sağduyusuz insanların ise, önceki dönemlerde sağduyusuzlara neler yaptığımı düşünerek, zaten susmak zorunda kalacaklarına inanıyorum.

Şimdi de, toplumdaki diyalog eksikliği iksirinin, düşünsel tartışma ortamı yaratmaktan geçtiğine inananlardan olduğumu söyleyivereyim. İşte tam bu noktada, yani düşünsel altyapının kurulmasında, tiyatro eleştirmenliği kurumuna gereksinim olduğu ortaya çıkmakta. İyi de nasıl bir tiyatro eleştirmenliği? Elbette işin ideali, tiyatro eleştirmeninin oyun öncesinde metni okuyup incelemesi. Ama bu genellikle olanaksız. Yani, her oyun metnini okuduktan sonra seyretmeye kalksak, sanırım yılda seyredip yazdığımız oyun sayısı dördü beşi geçmez. Oysa örneğin ben, sezonda seksen civarında oyun izleyen, tamamını yazan ve yayınlayan bir eleştirmenim.

Akmen'in eleştiri standartlarını görüyor musunuz? İşte tiyatromuza ve  tiyatroyla ilgilenen insanlara bu standartları dayatmaya (yutturmaya) çalışıyorlar. Nitelik sahibi olmadıklarından, nitel değerleri değil, nicel değerleri öne çıkarıyorlar. Yılda dört-beş tane (ya da bir tane) ama her cümlesi metinden çıkarılmış somut kanıtlara dayanan, bilimsel, ayrıntılı, itiraz edilemeyen,  hakikati görmezden gelmeyen, ismini vermediği insanlara suç yüklemeyen, doğruları gizlemeyen, cesur, sağlam, yaratıcı yazılar yerine; ne yapıp edip yılda ("sığ"lıkla eleştirilen) seksen  yazı yazmayı yüceltiyorlar. Akmen'in standartları, elbette, Büktel'in standartları olamaz. Onlar ancak Tiyatro Tiyatro dergisinin standartları olabilir.

İşte kanıt: İlk kez Kasım 2003 tarihli Tiyatro Tiyatro dergisinde yayınlanan Tiyatro Tiyatro ödülleri yönetmeliğini okuduğum zaman; yönetmeliğin "Neden Tiyatro Ödülleri" başlıklı bölümünde "nitel" kriterlerden hiç söz edilmezken, Akmen'i hatırlatan "nicel" kriterleri bulmak, beni hiç şaşırtmamıştı:

"Seçici Kurul, sadece eleştirmenlerden oluşmaktadır. Sezon başında kimlerin Seçici Kurul'u oluşturacağı bizim tarafımızdan bile bilinmemektedir. Söz konusu eleştirmen: İlgili tiyatro sezonunda en az 6 eleştirisi yayımlanan, sahnelenen oyunların % 50'sinden fazlasını izlediğini deklare eden kişidir diye tanımlanmaktadır. Bu ölçütlere uyanlar "Tiyatro Ödülleri"nin Seçici Kurulu'nu oluşturur." (Bakınız: "Neden Tiyatro Ödülleri". Alıntıda yapılan vurgular benden. CB)

Coşkun Büktel, bu kriterlerin belirlendiği 2003 yılında, henüz coskunbuktel.com'u kurmadığı; somut kanıtlara dayanan "sağlam", cesur ve dürüst yazılarını (başta Tiyatro Tiyatro dergisi olmak üzere, dergilerin sansürü yüzünden) bastırmakta güçlük çektiği için; 560 ve 368 sayfalık, yayınlanmış iki adet kalın eleştiri kitabının yazarı olmasına rağmen, yılda 6 yazı yayınlayamadığı (ve karakter engeli nedeniyle yalan beyanda bulunamayacağı yani "sahnelenen oyunların % 50'sinden fazlasını izlediğini deklare" edemeyeceği) için, bu kriterlere uygun değildi. Yani Tiyatro Tiyatro'nun, bu kriterleri belirleyen yetkilileri (Eğer kriterleri Mustafa Demirkanlı tek başına belirlemediyse, büyük ihtimalle, yayın kurulundaki Ali Taygun, Ahmet Levendoğlu,  Orhan Alkaya, v.b yetkililer) tarafından Coşkun Büktel eleştirmen bile sayılmıyordu. Ama tümü de Büktel'in yaratıcı hışmından payını  almış olan ve Büktel'i eleştirmen saymayan o Tiyatro Tiyatro ahalisinin yukarıda aktardığımız kriterlerine göre, "sığ"lığın canlı timsali Üstün Akmen, en "has" eleştirmendi.

Demek ki, her dergi, kendine layık eleştirmeni buluyor; her okur, kendine layık eleştirmeni okuyor. Dergi yöneticilerinin kirli hesapları umursanmayabilir. Ama okurlar umursanmalıdır. Okurları Akmen standartlarından Büktel standartlarına yükseltmeye çalışmak, yeterli birikime sahip tüm dürüst insanlar için vatandaşlık görevi sayılmalıdır.

Oyunların tamamını metinleri okuyarak izleyemediğime göre, yazarın iletisini, oyunun anlamını kavradıktan sonra sahneye uyarlayanın oyuna nasıl bir yorum getirdiğini ya da getirmek istediğini saptayarak işe başlıyorum. Ardından, bu yoruma çeşitli tiyatro etmenlerinin nasıl katıldığını saptama işim geliyor. Sahnelenişteki olumlu veya olumsuz noktaları not alıyor, aksamaları belirliyorum.

Demek Nedim Saban'ın bile "yüzde doksanı sığ" dediği yazılar böyle üretiliyor. Akmen, "aksamaları belirtiyorum" diyor. Oysa "Çığ"daki (yedi yaşında çocuğun bile görebileceği) aksamaları, apaçık mantık hatalarını bile görememiş/belirtememiş. (Bakınız: "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?")

Eleştirmen olarak, duruma ve koşullara göre, sahneye koyanların getirdikleri yoruma karşı çıktığım, yazardan yana olduğum, yazarın çıkarlarını savunduğum durumlar da olmuyor değil hani. Örnek vermem gerekirse, yazarın düşüncesi bütünüyle ya da bir bölümüyle yok edilmişse, çarpıtılmışsa doğal alarak yönetmene karşı duruyorum. Bu durumun tam tersi de olabilir. Yönetmen yeterince ağırlığı olmayan bir metne yaşam kazandırmışsa, o takdirde yazarın arkasını severek ve isteyerek sıvazlıyorum.

Tuncer Cücenoğlu'nun bile arkasını sıvazladığınız o ellerle, sakın "Theope" yazarının arkasını sıvazlamaya kalkışmayın! (Akmen'in Cücenoğlu'yu nasıl sıvazladığını görmek için, bakınız: Coşkun Büktel, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?") 

KİMDİR ELEŞTİRMEN

 

Şimdi de, “Nasıl Eleştirmen”den, “Kimdir Eleştirmen”e geçelim. Bu soruya yanıtım, en kestirme yoldan, tiyatro sanatına bir bütün olarak bakabilen, diğer kültür öğeleriyle bağlantılarını kurabilen, bir piyes seyretme ve değerlendirmenin objektif kriterleri üzerinde durarak, mesleği tanıtmaya ve oyuncu ya da rejisör adayını, önce bilinçli bir seyirci olarak yetiştirmeye yönelen kimsedir biçiminde olacak.

 

"Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"u okuyanlar, bu laflara nereleriyle gülerler bilemem.

 

Sıradan seyirci ile eleştirmen arasında fark olmaz olur mu, elbette var.

 

"Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"u okuyanlar, bu lafın altını kesinlikle imzalayacak, Akmen'in, sıradan seyirciden, hatta yedi yaşında bir çocuktan bile "farklı" olduğunu kabul edeceklerdir. Çünkü Akmen, (linkini verdiğimiz o yazımızda iki kere iki dört gibi kanıtlandığı üzere) seyrettiği oyunun metnindeki, bırakın sıradan seyirciyi, yedi yaşında bir çocuğun bile görebileceği mantık hatalarını göremeyerek, oyunun yazarı Tuncer Cücenoğlu'nun "ustalığından" ve "manevra yeteneğinden" söz ederek, Cücenoğlu'nun sırtını sıvazlayabilmektedir. Bu sıvazlama huyunun, gerçekten de, Akmen'i sıradan seyircilerden "farklı" kıldığı kesindir.

 

Bir kere, her şeyden önce eleştirmenin gözleri sahnelenişteki özellikleri tüm incelikleri ve ayrıntılarıyla görür ve değerlendirir. Eleştirmenden beklenilen seyrettiklerini, gördüklerini oyunu göremeyenlerin bile kolaylıkla gözlerinin önünde canlandırabilecekleri denli somut betimlemelere yer vererek betimleyebilmesi, beğendiği ya da beğenmediği noktaları örneklerle açıklayarak temellendirmesi. Böyle bir eleştirinin seyirciye yol gösteren boyutu dışında, belgesel niteliği taşıması yönünden de önem taşıdığını kim yadsıyabilir ki?

 

"Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"u okuyan herkes...

 

(...)

Şimdilerdeki eleştiri yazılarını izlediğimizde, üzülerek söylüyorum, pek öyle dişe gelir örnek pek görmüyoruz.

Büktel'in kitaplarını duymadınız mı yani? "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"u okumadınız mı yani?

Coşkun Büktel diye birini gerçekten duymadınız mı, yoksa sağır kulağı mı veriyorsunuz? Kör rolü mü yapıyorsunuz? Siz gözünüzü ve kulağınızı kapayınca Coşkun Büktel yok mu oluyor sanıyorsunuz? Okurları niye eşek yerine koyuyorsunuz? Hadi gerçekleri okurların çoğundan saklamayı başardınız diyelim; gerçeklere ulaşabilen "şanslı" azınlıktan hiç utanmıyor musunuz? Sizin "Utanma Eşiği"niz nedir? Utanmak için gerçekleri kaç kişinin öğrenmesini bekliyorsunuz?

Öyle ki, aramızda eleştirmen geçinen, oysa sadece oyunun özetini vermekle yetinen bile var. Sahne yorumu falan hak getire... Sahne yorumuyla yazarın yorumunu birbirine karıştıranlara da rastlanıyor. Oyunu anlatacağına kendi duygularını anlatanlarsa çoğunlukta. Bu arada, öğretmen edasıyla davrananları da unutmamak gerek. Ama en önemlisi “Tiyatro Eleştirmenleri Mafyası.” Asıl işte onların astığı astık, kestiği kestik. Onların beğenmediğini hele biri beğensin. Hele hele gerekçeler sıralasın. Ya da tam tersi, onların beğenmediğini biri övmüş olsun. İşte siz o zaman seyredin gümbürtüyü. Bunların içinde, benden küçük olanlar da var, yaşça büyüklerim de... Ondandır takılırken: “Kimi eleştirmen ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerim,” diyerek takılmam. Kızıyorlar. Ama ne zaman ki “MAFYA” sözcüğünü, bir oyuncunun ya da bir rejisörün kayıtsız koşulsuz adamı olmak veya o oyuncu ya da rejisörün kayıtsız koşulsuz o “MAFYA”nın adamı olması anlamında kullanıyorum, işte o anda delileniyorlar.   

İsim vermeden yapılan suçlamaların osuruktan daha fazla ağırlığı ve hükmü bulunmadığını anlatmak için Coşkun Büktel ne demiş: "İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim." demiş.

Kendinizi (bugünlerde birçok kişinin onaylayarak alıntı yaptığı) o Büktel ilkesini  sahiplenecek yeterlikte bulmuyor musunuz? O ilkeyi sahiplenen eleştirmen rolünden niye korkuyorsunuz? O rolden korktuğunuz halde, hangi yüzle, "Rolünden Korkan Tiyatro Eleştirmenlerini" eleştirmeye kalkıyorsunuz? Ne kadar pişkinsiniz! Hiç utanmıyorsunuz.

DEMOKRASİ UĞRUNA TİYATRO

Hiç yılmıyorum. Neden yılayım ki! Günümüzde, tiyatroculuk mesleğinin, insanla uğraşan adam gibi toplumlarda artık somut bir gereksinim halini aldığına inanıyorum ben. Vallahi Batı hayranı falan değilim, ama bu toplumlar, tiyatroculara yatırımlar yapıyor; binalarının inşası, bakımı, onarımı için genel bütçeden ciddi harcama fonları ayırıyor; tiyatroculuk mesleğinin özel çalışma koşullarını saptıyor, hak ve hukukunu belirliyorlar. Verimliliğinin ve üretkenliğinin arttırılabilmesi için sistemler oluşturuyorlar. Çünkü tiyatroyu toplumlarının vazgeçilmez unsuru olarak görüyorlar.

Gel gelelim, “demokrasi, demokrasi” diye diye mangalda kül bırakmayan politikacılarımız, demokrasi kültürünün insanın kendi kendini yönetmesi olduğunu hâlâ bilmezden geliyor. Demokrasi kültürünü bireylere dağıtmak isteyen felsefe, bugün dünyanın her yerinde tiyatro kültürünü de vazgeçilmez bir gereksinim olarak görmekteyken, bizimkiler bilmiyor. Çünkü tiyatro, demokrasi kültürü sürecini hazırlayan, hızlandıran, tamamlayan bir meslek. İşte bu nedenle bu ülkede engelleniyor.

Bu klişe "laflarla" eleştirmen olunan bir ülkede, tiyatroya trilyonlar ayrılsa bile, bu, o ülkede tiyatro sanatının ya da demokrasinin gelişmesine değil, bazı cingözlerin banka hesaplarının gelişmesine ve Seul gibi uzak diyarlarda "beleşten" gezinmesine yarayabilir ancak.

Sizin eleştirmen olarak korkmadığınız roller bunlar mı?

İYİ BİR ELEŞTİRİ NASIL OLMALI

 

Evet, Bu da iyi bir soru. Bir kere sorunlar öznelliğe, kişiselliğe düşürülmemeli. Eleştirmen, düşünsel bir tartışma ortamı yaratmalı. Otoriter bir yapısı olmalı. Kendilerini üç buutlu aynalarda görmeye alışmış, devleşmeye alıştırılmış sanatçılarla her türlü diyaloga açık olmalı. Tanınmış yazarlarımızdan kendilerini yenilikten kaçınanları uyarmalı, kendilerini hep aynı anlatım kalıplarına hapis edenlerle uğraşmalı, bu yazarların konvansiyonel bir tiyatro anlayışının içine kilitlemelerini önlemeli, hiç değilse önlemeye çalışmalı. Kendi stilini bulamamış olan genç yazarlara yardımcı olmalı. Eleştiri yazısını yazarken, düşüncelerini biçimlendirmeye, düzenlemeye çalışmalı, parça parça olan izlenimlerini iyi toparlamalı, kusursuz bütünleştirmeli. Amacı, sadece gördüklerini, duyduklarını, sezdiklerini yazmak olmalı, özümsemek olmalı, anlamak, konuya egemen olmak olmalı. Ukalalık yapmak değil...

 

"Sabahları yüzünü yıkamalı" demeyi unuttunuz.

 

Örneğin, ben yazarken, izlenimlerim belleğimde Puzzle oyunu parçaları gibi birleşir. İzlenimler birleşirken, izlenimlerimin arkasındaki düşünce durulaşır. Giderek derinlere, daha derinlere inebilirim. Yazma aşamasının her aşamasında durup durup, seyrettiğim oyunun başlangıç noktasına gelirim. Kendimi yönetmenin dramaturgla baş başa verip, oyun üzerinde tartıştığı ya da kendi kendine oyun üzerinde kafa patlattığı veya ne bileyim, kendini oyunun onda uyandırdığı çağrışımların, düşlerin akışına bıraktığı noktada bulurum. İçimde işte bu noktayı tartışırım.

 

Şu yukarı paragrafta ettiğiniz bir çuval "laf" içinde, farkında olmadan sarf ettiğiniz anlamlı bir tek ifade var: "veya ne bileyim"... Evet, ne dediğinizi, neyi savunduğunuzu, bazı hakikatleri görmekten korkarak kör rolü yaptığınız halde, hangi rolden ve niçin korkmadığınızı, yalnızca anlatamıyor değil, ayrıca bilmiyorsunuz. Ve eleştirmen olarak yalnızca korkusuz değil, derin de görünmeye çalışıyorsunuz. Ama derin görünmeye kalkıştığınızda, "çağrışım" gibi, "düş" gibi soyut kavramları birbirleriyle tokuşturarak bulanık laflar üretmek (saçmalamak) mecburi istikametiniz oluyor. Netlik ve somutluk ise asla tercihiniz olmuyor. Hele, hoşunuza gitmeyen gerçeklerle yüzleşmek, asla!...

 

(...)

 

DÜŞÜNSEL TEMELSİZ ELEŞTİRİ OLUR MU

 

Daha fazla uzatmadan “meram”ıma geleyim. Tiyatro eleştirmenliği toplumsal bir kurumdur. Tiyatronun gelişmesine katkı sağlar, Özdemir Nutku’nun tanımıyla “geçmişi bugüne bağlar.” Bugünü gelecek açısından değerlendirir. Yeni yöntemleri, yeni arayışları, yepyeni kuramları, taze biçemleri eleştirse bile yaygınlaştırır. Tiyatro sevgisi, tutkusu, sanatsal duyarlılık, belli bir tiyatro birikimi, yazmak yeteneği, entelektüel dürüstlük, yüreklilik eleştirmen olabilmenin elbette ki olmazsa olmaz koşulları. Yeterli mi? Asla. Düşünsel temelin eksik olduğu yerde eleştiri ister istemez boş bir retoriğe düşecektir, bu böyle biline.

 

Son paragrafta Özdemir Nutku'dan bir alıntı daha yaparak, gereken makama gereken selamı çaktıktan sonra, hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan, karşılıksız çekler gibi yüksek meblağlı (yüksek perdeli) hamasetle yazıyı bitirdiniz. Ne demiş Nutku: tiyatro “geçmişi bugüne bağlar.” Peh peh peh!... Okurları şok tedavisi gibi ayıltıp, aydınlatıp, kendine getirmiştir artık bu "laf".

 

Üç maymunlar niye görmek, duymak, söylemek istemezler? Niye tiyatral skandalları görmeyi reddeden Akmen gibi kör, sağır, dilsiz rolü oynarlar?  Korktukları için mi? Korkmadıkları için mi?

 

Üstün Akmen, Engin Alkan'ın ya da Arslan Kacar'ın yanlışını(?) görünce "idam fermanı" bile vermekten korkmuyor; ama Özdemir Nutku'nun yanlışını (Nutku'nun kendi itirafı ve CD kaydı ile belgelenmiş skandalını) görünce, başını öteye çevirip görmezden geliyor. (Akmen'in bu standardına Türkçe'de bir şey deniyordu ama şimdi hatırlayamadım.)  

 

Bir oyun hakkında "idam fermanı" bile vermekten korkmayan, ama bazı skandallarla yüzleşmekten ödü kopan, bu nedenle üç maymun rolüne yatan  Akmen, aslında "rolünden korkan eleştirmen" mi? Korkmayan eleştirmen mi? Sizce eleştirmenin korkmaması gereken rol nedir? Üç maymun rolünden korkmamak, korkmamak mıdır?

 

Bana hangi rolden korkmadığını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Bana alıntı yaparak kimi (*) yücelttiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Akmen'in kim olduğunu kavramak için hangi rolden korktuğuna ve kimi (*) yücelttiğine bakmak yeterli.

 

Eleştiride Akmen kriterleri, Akmen kalitesi ve Akmen standardıyla karşılaştığı her yerde, (en azından kahkahayla) tepki vermeyen bir tiyatrocu; ancak Akmen kadar tiyatrocudur. Ve ideallerini kaybetmemiş gerçek bir tiyatrocu için, "Akmen kadar tiyatrocu" olmak, asla kabul edilemez. (Tebrikler TEB!...)

 

(*) Özdemir Nutku'nun kim olduğunu öğrenmek için, bakınız: "Özdemir Nutku skandalı".)

 

 

Coşkun Büktel / 8 Ocak 2007

 

 

 

Not: 8 Ocak 2007 tarihli yukarıdaki yazımıza ilişkin olarak, Ragıp Ertuğrul'un, 15 Haziran 2007'de elektronik postayla gönderdiği açıklamayı aşağıda aynen sunuyoruz:

 

 

 

RAGIP ERTUĞRUL'UN AÇIKLAMASI

 

Konu:  

aciklama geregi

Gönderen:  

"Ragip Ertugrul" <r.ertugrul@hotmail.com>

Tarih:  

15 Haziran 2007, Cuma, 11:04 am

Alıcı:  

temas@coskunbuktel.com

Öncelik:  

Normal

Seçenekler:  

Tüm Başlıkları Göster | Yazdırılabilir Şekilde Göster

 

 

Sayin Buktel,

Asagida ek olarak belirttigim yazinizi yeni okudum ve yanlis algilayarak
yorumladiginiz konuya aciklik getirmek istedim.
 

1. Kemal Basar'in organize ettigi desteksiz suclama, iftira ve kandirma
yoluyla toplanan imzalara karsi yazili kanitlar tiyatro dergisi portalinde
kamuoyuna duyurulmustur. Ve bu konu tarafimdan mahkemeye intikal
ettirilmistir, kultur bakanligi teftis kurulu tarafindan da sorusturmaya
tabi tutulmaktadir.
 

2. Odul adaylarimi Temmuz ayinda dergi editorune teslim ettigimden,
Cucenoglu'nu "Dosya" oyunundan dolayi aday gostermemle Cucenoglu'nun Kasim ayinda bu safsataya attigi imzayi geri cekmesi arasinda uzaktan yakindan bir iliski yoktur.
 

3. Objektif yaklasmiyor olsaydim tahmin edersiniz ki Cucenoglu icin
kullandigim onerimi geri cekerdim.

Kin, nefret ve oc alma duygulariyla kaleme alinan yazilarin haksizliklar
yaratacagini siz de gayet iyi bilirsiniz. Bu konuda ayni hassasiyeti
gostereceginizi umar, iyi calismalar dilerim.

Ragip Ertugrul

EK:
(Cücenoğlu, yalnızca Ragıp Ertuğrul'dan oy almıştır. Bilindiği üzere, Ragıp
Ertuğrul, TEB'den ihraç edilmesi talebiyle, aleyhinde 94 imza toplanan
eleştirmendir. Ve yine bilindiği üzere, o 94 imzalı listeden, "ben böyle bir
dilekçe imzalamadım" diyerek, imzasını geri çeken ilk kişi, Tuncer Cücenoğlu
olmuştur. Yani oyunlarıyla Rusya'yı sarsan Cücenoğlu, &#8213;Bakınız: "Çığ
Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"&#8213; Ragıp Ertuğrul aleyhindeki dilekçeden
imzasını çekmeseydi, büyük bir ihtimalle, Tiyatro Tiyatro dergisinin
jürisinden bile sıfır oy alacaktı.)

RAGIP ERTUĞRUL / 15 hAZİRAN 2007

 

 

ERTUĞRUL'UN AÇIKLAMASI HAKKINDA

Coşkun Büktel
 

Elimizde başka veri bulunmadığına göre, olayı bizzat yaşayan jüri üyesi eleştirmen Ragıb Ertuğrul'un, "Cücenoğlu'nun 'Dosya' oyununu yılın oyunlarından biri olarak aday gösterdiğimde, Cücenoğlu henüz imzasını geri çekerek Kemal Başar'a karşı beni desteklemiş değildi" biçiminde özetlenebilecek açıklamasına itibar etmek zorundayız.

Bu durumda, Ertuğrul'un, Cücenoğlu oyunu "Dosya"yı destekleyen tek jüri üyesi olmasını yorumlarken, Cücenoğlu için, "Ragıp Ertuğrul aleyhindeki dilekçeden imzasını çekmeseydi, büyük bir ihtimalle, Tiyatro Tiyatro dergisinin jürisinden bile sıfır oy alacaktı." biçiminde bir cümle kurmakla, (internetteki verilerin eksikliği yüzünden) Ragıp Ertuğrul'a haksızlık etmiş olduğumuz anlaşılıyor. Ragıp Ertuğrul, "büyük bir ihtimal" saydığımız ihtimali yalanlıyor ve biz de, (herhangi bir karşı veriye sahip olmadığımız için) kendisinin açıklamasını veri kabul ederek, düzeltme yapıyor ve sayın Ertuğrul'un nesnelliğini yanlış bir veri üzerinden haksız olarak sorguladığımız için, kendisinden özür diliyoruz. 

"Özdemir Nutku skandalı", "OYÇED skandalı", "Çığ skandalı" gibi vahim hakikatleri görmezden gelen ve okurlardan gizleyen Ragıb Ertuğrul gibi eleştirmenler hakkında, onların ille de her konuda "öznel ya da taraflı" davranacaklarına ilişkin bir önyargıya saplandığımız anlaşılıyor. Bu önyargının bizi olumsuz etkilemesine izin vermemek için, bundan böyle daha da özenli davranacak ve yalnızca teşhir ettiğimiz hakikatlerin itiraz edilemez olmasıyla yetinmeyerek, öne sürdüğümüz ihtimallerin de itiraz edilemez olmasına çalışacağız.

Coşkun Büktel / 15 Haziran 2007

 

 

NOT: Ragıp Ertuğrul'un, yine 15 Haziran 2007 tarihinde, Hilmi Bulunmaz'a, ama daha "farklı" bir dille gönderdiği açıklama için, tıklayınız:

"Açıklama gereği"