SIFIR RİSKLİ VAATLERCoşkun Büktel
(Bu öykü daha önce Berfin/Bahar dergisinin Kasım 2005 tarihli 93. sayısında yayınlanmıştır.)
Hikayemizin konusu olan parti, ülkemizdeki partilerin hiçbiri değildir. Ama hikayemizdeki parti ile ülkemizdeki partiler arasında bulunabilecek çeşitli benzerliklerin rastlantı olduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü hikayemizdeki hayali parti, yalnızca, ona mal ettiğimiz birtakım hayali özelliklerden oluşturulmuş değil, ama aynı zamanda, ülkemizdeki partilerin hayali olmayan çeşitli özelliklerinden de oluşturulmuş bir bileşimdir.
**********
Başkan:
— Evet arkadaşlar, bugünkü yönetim kurulu toplantımızın konusu, önümüzdeki seçimler. Ne diyorsunuz? Sizce partimiz bu seçimde seçmenlere ne vadetmeli? Tekliflerinizi bekliyorum.
— Aş ve iş vadedelim.
— Aş ve iş mi?! Git Allah’ını seversen, biz komünist miyiz?!
— Öyleyse istihdam güvencesi ve karın tokluğu vadedelim.
— Olmaz! Aynı kapıya çıkar: İstihdam “iş” demek, karın tokluğu da “aş”. Yani yine iş ve aş! Biz komünist miyiz?
— Herkese ev vadetsek?
— Olmaz.
— Niye?
— Herkesin evi olursa, fazla evi olanlar evlerini kime kiralayacak? İnsanları kira gelirinden mahrum etmeyi vadedemeyiz. Çok sert tepki alırız.
— Bence bütün çalışanlara sigorta vadedelim.
Bütün üyeler, sigorta teklifini yapan üyeye dönüp onu delici bakışlarla süzer. Teklif sahibi utanarak başını önüne eğer. Başkan, teklif sahibini azarlayan bir tonla:
— Bütün çalışanlar sigortalı olursa, arkasından ne isterler? Ha? Ne isterler? Sendika isterler. Baklavanın arkasından su istemek gibi kesin bir şey bu! İnsanın yaratılışı, eşyanın tabiiatı bu!
— Genel başkanım haklı: Herkese sigorta vadetmek, bir sonraki aşamada herkese sendika vadetmektir.
— Herkese sendika vadedemeyiz.
— Vadediyormuş gibi yapsak?
— Olmaz.
— Niye?.
— Sendikanın vadetmeye değer bir şey olduğunu kabul etmiş oluruz.
— Peki ama çalışanlara hiçbir şey vadedemeyecek miyiz?
— Elbette vadedicez. Onlara “iş barışı” vadedicez.
— Kulağa hoş geliyor.
— Amaç o zaten, kulağa hoş gelmesi.
— Peki nasıl sağlıycaz iş barışını.
— Barışı bozan eylemlere karşı durarak. Grev, yürüyüş, protesto gibi huzursuzluk yaratan isyankar davranışları en şiddetli biçimde bastırarak.
— Çalışanların bu şiddetten hoşlanacağını hiç sanmam.
— Biz seçim kampanyamızda onlara şiddet değil, yalnızca iş barışı vadedicez. Şiddet, oyları aldıktan sonra, yani biz atı alıp Üsküdar’ı geçtikten sonra, uygulamaya konacak.
— Bence çalışanlara iş barışı vadetmek, Üsküdar’ı geçmemize yetmeyebilir. Çalışmayanlara da bir şeyler vadetmemiz gerek. Memlekette milyonlarca işsiz seçmen var.
— Haklı! İşsizlere de bir şeyler vadetmeliyiz.
— İş vadededemiyorduk, di mi?
— Hayır! Aş ve iş vadedemeyiz, kominist propogandası gibi olur.
— Ev de vadedemiyoruz.
— Vadedemeyiz. Ev sahipleri kızar.
— Ücret zammı vadetsek?
— İşsizlere mi?
— Olmaz di mi?
— Herhalde olmaz.
— Acaba ne vadetsek?
— Ne vadetsek, ne vadetsek?
— Buldum!
— Sahi mi?! Ne buldun?!
— Bütün milli lig maçlarını bedava yapmayı vadedelim.
— Fena fikir değil, oyları gözünden vururuz valla.
Başkan:
— Nasıl mümkün olacak bu?
— Gayet kolay, sayın başkanım! Milli ligdeki bütün takımları devletleştiririz. Takımlar bizim olunca maçları bedava yaparız.
— Ne?!! Devletleştirmek mi?!! Toplum özelleştirmeyi bu kadar benimsemişken, biz futbol takımlarını mı devletleştiricez?
— Yani futbolcular devlet memuru mu olacak?
— Yani santrafor İlhan Mansız vergi iadesi için fiş mi toplayacak?!!
— Yani Hakan Şükür emekli kuyruklarında mı ihtiyarlayacak?
Başkan:
— Olmaz, unutun bunu! Özelleştirme çağında devletleştirmek!... Bu, akıntıya karşı çırpınmak demek. Batıya giden bir geminin içinde, doğuya koşmak demek. Nafile çaba demek. Vadedecek başka şeyler bulmalıyız.
— Gecekondulara tapu vadedelim.
— İnanmazlar. Onu kırk senedir herkes vadetti. Üstelik varoşlar artık şehir merkezi oldu. Gecekondu arsaları şimdi altın değerinde. O arsaların hazineye katacağı değerden vazgeçemeyiz. Arsaları doyurucu fiyatlarla satabilmek için, gecekonduları yıkmak zorundayız.
— Benim villamı yıkamazsınız!!!
— Telaşlanmayın, villalara dokunulmayacak.
— Ama bazı muhaliflerin villalarına dokunsak fena olmaz..
Başkan:
— Gecekondu meselesi çok karışık. Onu türban konusuyla birlikte ayrıca tartışmak gerek. Şimdi diğer teklifleri alalım. Başka neler vadedebiliriz?
— Ramazandaki iftar çadırlarını sürekli hale getirmeyi vadedelim. Yılda 12 ay doysun garipler.
— Olmaz.
— Niye?
— Sürekli doyarlarsa, doymanın kıymetini bilmezler. Karın tokluğuyla yetinmez olup başka şeyler isterler. Karakterleri bozulur. Kanaatkar olmaktan çıkar, talepkar olurlar.
— Bence talepkar değil, tam tersine minnettar olurlar. Çadırlar sayesinde yardımla yaşamaya alışırlar. Bizim cömertliğimize duacı olurlar. Yarın öbür gün gecekondularını başlarına yıksak bile, başlarında biz olmadan yaşamayı düşünemez olurlar.
Başkan:
— Bu konuyu değerlendiricem. Başka teklifi olan?
— Milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmayı vadedelim. Kendimizi vatandaştan farklı görmediğimizi, ayrıcalık istemediğimizi göstermiş oluruz.
— Öyle şey olmaz!
— Niye?
— Çok riskli. Dokunulmazlığımız kalkarsa, çoğumuz kendimizi hakim karşısında buluruz. “Artık tutuklu olduk / zindanları doldurduk” şarkısını okuruz.
— Canım, dokunulmazlıklar sırf biz vadettik diye kalkacak değil ki!... İktidara gelen parti, buna asla izin vermez. Biz boyuna bastırır puan alırız, iktidar mutlaka engeller, puan kaybeder!
— Ya iktidar biz olursak? Ya seçimi kazanırsak?
— Bence böyle bir tehlike yok ama, diyelim ki, seçimi kazanıp iktidar olduk. O zaman da dokunulmazlıklara dokunulmaması için bir bahane bulmak herhalde zor olmaz.
— Bir kere vadettikten sonra, nasıl kıvırabiliriz ki?!! Ne diyebiliriz ki?!!
— Canım, mesela, Türkiye’nin daha acil sorunları var diyerek, dört yıl boyunca ipe un serebiliriz.
— Benim daha güzel bir fikrim var!
— Nedir?
— Dokunulmazlıkları kaldırmak istiyoruz ama yargı bağımsızlığına güvenemiyoruz, deriz.
Başkan:
— Evet, bu olabilir. Bunu sevdim. Demek ki, kaldırma riskine girmeden dokunulmazlıkları kaldırmayı vadedebiliyoruz. Başka teklif?
— Tiyatro ve baleyi kaldırmayı vadedelim!
— Bunun halka ne yararı olacak?
— Halkın ahlakı korunmuş olacak.
— Saçmalamayın! Halkın tiyatro ve baleyle ne ilgisi var?! Yarın bütün tiyatroları kapasak, halkın bundan haberi bile olmaz. Haberi olsa da, umuru olmaz.
— İyi ya işte, hem ahlaksızlığa prim vermekten hem de halkın umursamadığı etkinliklere maaş ödemekten kurtulmuş oluruz.
Başkan:
— Bunu bir düşünmeli. Başka teklif?
— Kafkasya’daki Türk memleketlerine bedava geziler vadedelim. Arabistan’a bedava hac seferleri düzenleyelim.
— Olmaz. Çok büyük masraf. Bütçeyi sarsarız.
— Şu altın suyuna banma parti rozetimizi herkese bedava dağıtalım.
— Neee?!!! Altın suyuna mı banma?!! Allah kahretsin!! Bana onu altın diye sattılar!! Ahlaksızlar!! Soyguncular!!
— Hişşşt! Susun, lütfen!! Yönetim kurulu toplantımızı sizin özel sorunlarınızla meşgul edemeyiz!
Başkan:
— Lütfen, biraz daha mantıklı öneriler getirin arkadaşlar. Vaatlerimiz sıfır maliyetli olmalı.
— Ve sıfır riskli.
— Bence banka hortumcularını yakalayıp yargılamayı vadedelim.
— Lütfen saçmalamayın!!!
— Niye!
— Halk vaadimizi ciddiye alıp sözümüzü tutmamızı isteyebilir.
— Asıl siz saçmalıyorsunuz: Halk verilen sözleri hatırlamaz ki!
— Muhalefet hatırlatabilr.
— Sanmam. Dokunulmazlıkların kalkması gibi, hortumcuların yakalanması gibi şeyleri tribünlere gösteriş yapmak için önerseler bile, fazla üstümüze gelemezler. Fazla diretirlerse, verdikleri öneriyi kabul etmekle tehdit ederiz onları. O zaman derhal yumuşayıverirler.
— Bence yine en iyisi, eski taktiğimize dönelim: Apo’yu asmayı vadedelim.
— Ama onu geçen seçimde vadetmiştik.
— Olsun. İşe yaramıştı. Yine vadedelim.
— Olmaz!
— Niye?
— Artık Apo’yu asamayız. İdam cezası kalktı.
— Daha iyi ya! Apo’yu asmak için, seçmenden daha çok oy isteriz. “Bize daha çok oy verin ki, İdam cezasını yeniden kanuna koymak için yeterli yetkimiz olsun” deriz.
Başkan:
— Olmaz! Apo’yu asamayız!
— Neden?
— Nedeni söylendi: Apo’yu asmayı geçen seçimde vadetmiştik. Vaatlerimizi tutamadığımızı vatandaşa hatırlatmaya gerek yok.
— Haklısınız genel başkanım.
— Öyleyse bu seçimde başka birini asmayı vadedelim.
— Mesela kimi?
— Hadi Ekmekçi’yi assak? Parti disiplinine karşı geldi.
— Hayır, İsmail Beşikçi’yi asalım. Bir an önce asmazsak, herifin hapis yattığı yıllar Mandela’nın yıllarını bile katlayacak. Herif Mandela’dan daha meşhur olacak.
— Hayır, Beşikçi’yi asmaya gerek yok. Onun içerde olmasını herkes kanıksamışken, herkes onu içeride unutmuşken, Beşikçi’yi gündeme getirmek aptallık olur.
— Bence Doğu Perinçek’i asalım. Bizim tabanımıza musallat oluyor.
Başkan, elini masaya vurarak:
— Saçmalamayın! Artık idam cezası kalktı.
— Tüh!
— Yani artık kimseyi asmayı vadedemeyecek miyiz?
— Hayır.
— Öyleyse bize niye oy versinler ki?
— Kimseyi asmayı vadedemezsek, erkek miyiz, ürkek miyiz, nasıl belli olacak?
Başkan:
— Artık vadedecek başka şeyler bulucaz.
— Buldum!!
— Nedir?
— Demokrasi!... Demokrasi vadedelim!
— Olmaz.
— Neden?
— Tabanı kaybederiz.
Başkan:
— Bence olur. Demokrasi, son günlerinde rahmetli kurucu liderimizin de öne çıkardığı bir kavramdı.
— Bence çok güzel!! Herkese bol bol demokrasi vadedelim. Maliyeti de yok. Hazineye yük getirmez.
— Bence pek çok konuda pek çok yük getirir. Risk getirir.
Başkan, sert bir sesle:
— Uzatmayın! Bu konuda tartışma istemiyorum! Demokrasi dedik, o kadar!
— Benim aklım yattı.
— Benim de.
— Benim de.
— Benim de.
— Bence...
Bütün kurul üyeleri, “Bence...” diyen yamuk kravatlı üyeye dönüp sert bakışlarını ona yöneltir. Diğer üyelerin sert bakışları altında pısarak, oturduğu yerde küçülen yamuk kravatlı üye, incecik bir sesle adeta miyavlar:
— Benim de aklım yattı.
Başkan:
— Pekâlâ, öyleyse anlaştık. Artık demokrasi vadedicez. Çok demokratik bir görünüm sunucaz. Şimdi demokratik sloganlarımızı belirleyelim!
— Yasaklar kalksın!
Herkes, yasakların kalkmasını isteyen gözlüklü üyeye dönüp, kırbaç gibi sert bakışlarla onu sessizce azarlar. Diğer üyelerin azarlayan bakışları altında pısarak, oturduğu yerde büzülüp küçülen gözlüklü üye de, adeta miyavlar:
— Ama bazı yasaklar kalmalı.
Başkan:
— Başka?
— Bütün insanlar eşittir.
Herkes, bütün insanların eşit olduğunu söyleyen, kısa boylu, tıfıl üyeye dönüp, ayıplayıcı bakışlarla onu süzer. Bakışların altında ezilen tıfıl üye:
— Tabii, “bazı insanlar daha eşittir”.
Başkan:
— Başka?
Sessizlik... Hiç kimse konuşmaya yanaşmaz. Başkan, öfkelenerek:
— Başka demokratik slogan yok mu?
Sessizlik devam eder. Başkan, daha da öfkelenerek:
— Ne yani, partimizin demokrasi kültürü bu kadarcık mı?!! Partimiz, demokrasi konusunda bundan fazla üretici olamaz mı?!!
— Şey, eğer darılmazsanız, ben bir slogan daha önerebilirim, sayın başkanım.
Başkan:
— Ne demek, kardeşim, darılmak ne demek, artık demokrat değil miyiz? Buyur, istediğini söyle!
— Lider sultası kalksın!
Tüm üyeler bu sloganı coşkuyla bağrışarak alkışlar:
— Bravo!!!
— Çok iyi be!!!
— Ha, yaşa!!!
— Ağzına sağlık!!!
Başkan, alkışlayan üyeleri küfür gibi bakışlarla süzer. Üyeler, başkanın öfkesini fark ederek aniden susar ve başlarını öne eğerler. Lider sultasının kalkmasını isteyen üye, başkan’ın tehditkar bakışları altında büzülüp küçülerek:
— Ama bazı liderlerin sultasına dokunulmasın!
— Evet, evet, bazı liderlerin sultası iyidir.
— Her lider bir olamaz ki!...
— Lider var, lidercik var!
— Sultadan sultaya fark var!
— Yaşasın liderimiz!!!
— Yaşasın sultası!!!
Bir haberci, elinde bir listeyle, toplantı odasına girer.
— Özür dilerim başkanım, teşkilat yoklamasının sonuçlarını hemen getirmemi emretmiştiniz.
— Emir mi?! Ne emri?! Ben general miyim? Ben, emir değil, sadece rica etmiştim..
— Özür dilerim, başkanım.
— Getir bakalım! Nasıl? Sonuçlar verimli mi?
— Maalesef hayır, sayın başkanım! Sonuçlar, tam bir felaket! Parti teşkilatımız, genel merkezi adeta veto etmiş. Sizin aday gösterdiğiniz üyelerin hiçbiri, teşkilatın aday listelerinde, seçilebilecek bir yere getirilmemiş. Önümüzdeki seçimlerde, kurmaylarınızın çoğu, meclise giremeyecek.
Başkan, haberciden aldığı listeleri okumaya başlar. Yönetim kurulunun tüm üyeleri de, listeleri bir an önce incelemek için, Başkan’ın arkasına üşüşür.
— Anaaaa, Kütahya’dan 6. sıraya konmuşum!
— Ya ben?!... Denizli’den 8. sıra.
— Oha!... Beni İstanbul’dan 36. sıraya koymuşlar.
— Siz yine iyisiniz, ben listelerde bile yokum.
— Bu delegelerin hepsi nankör! Bizi defterden silmek istiyorlar.
— Alçaklar!!!
— Kansızlar!!!
— Ben zaten bu “teşkilat yoklaması” fikrine hiç sıcak bakmamıştım.
— Teşkilat yoklamasıymış!!
— Pöh!!
— Bu nankör delegeleri adam yerine koyup tercih hakkı tanırsan, olacağı budur işte.
— Onlar kim ki, parti merkezinin “ağır topları” hakkında karar sahibi oluyorlar?!
— Sayın genel başkanım, bu listeyle seçime girersek hiçbirimiz seçilemeyiz. Seçilemeyince, dokunulmazlık biter ve kendimizi hakimin karşısında buluruz.
— Ben kendimi hakimin karşısında bulursam, yanımda kimleri sürükleyeceğimi gayet iyi biliyorum.
— Sayın başkanım bu liste yalnızca bizleri tasfiye etmiyor. Parti felsefemizi de tasfiye ediyor.
—- İdeallerimizi sabote ediyor.
— Partimizin temelini dinamitliyor..
— Bu nankör tabana dur demek zorundayız
— Bunlar, yarın öbür gün, maazallah, genel başkanı da tasfiye etmeye kalkar.
— Bu küstah tabanın aklına uyup o listeyi onaylayacak mısınız?
— Liderin takdiri mi önemli, tabanın takdiri mi?
— Canım, taban liderle eşit olabilir mi? Beş parmak bile birbirine eşit değil.
— Başkanım, bence bu teşkilat yoklaması saçmalığından bir an önce vazgeçip, adayları yine merkezden belirleyelim.
— Doğru valla. Eski köye yeni adet getirmenin gereği yok.
— Bu listeyi kabul edemeyiz.
— Yasaklansın!
— Kararı lider verir!
Başkan, habercinin getirdiği listeleri, kuruldaki üyelerin gözlerinin içine bakarak, sakin hareketlerle yırtar. Listeleri kuş başı büyüklüğünde parçalara ayırdıktan sonra, bütün parçaları çöp kutusuna atar.
Yönetim kurulundaki tüm üyeler, başkanın bu davranışını coşkuyla ve koro halinde alkışlar:
— Yaşasın liderimiz!!!!!!!
— Yaşasın lider sultası!!!!!
Başkan, bir çekmeceyi açar. Çekmeceden çıkardığı bir demet başka listeyi haberciye vererek:
— Al şunu! Teşkilatın listesini beğenmedim. Ama demokrat bir lider olarak teşkilattaki delegelerin tercihlerine saygı duymak zorundayım. O yüzden, onların görevi, benim saygı duyacağım tercihlerde bulunmak olmalı. Bu listeye onların kimleri tercih edeceğini yazdım. Liste derhal teşkilata dağıtılsın. Teşkilat demokratik olarak bu listedeki isimleri tercih etsin, ben de onların tercihlerine saygılı olayım. Böylece, el birliğiyle teşkilat yoklamasını amacına ulaştırmış, demokrasinin gereklerini yerine getirmiş, partimizde demokrasiyi tesis etmiş olalım. Hadi koş hemen!
Haberci, başkanın uzattığı listeyi alıp hızla çıkar.
Başkan, kurul üyelerine dönerek:
— Gördüğünüz gibi, demokrasilerde çare tükenmez.
Kurul üyeleri, yeniden koro halinde:
— Yaşasın demokrasimiz!!!! Yaşasın demokrat liderimiz!!! Yaşasın demokratik lider sultası!!!!!!
Coşkun Büktel'den iki öykü daha:
|